Close
Close

KUR'ANDA DUA VE NAMAZ

DUA  NEDİR  ? Tarih  boyunca   ilkel  veya  gelişmiş,  gelmiş  geçmiş  bütün  topluluklarda  dua  inancı,  yaşamlarının  önemli  bir  kısmını  teşkil   etmiştir. Genellikle  korkulan  güçlerden,  her  türlü  kötülükten  kurtulmak  ve  iyiye  kavuşmak  için,  onlara  yakarmak,  yardım  istemek  amacıyla  inanılan  çeşitli  tanrılara  müşterek  yapılan  dua,  aile  reisi,  kabile  başkanı  veya  dini  liderin  yakarışlarına   toplumun  katılması   şeklinde  olmaktaydı. Dua   bütün   dinlerde  içerik,  şekil  ve  anlatım  biçimine  göre  bazı  türlere  ayrılmaktadır.  Asıl  ve  en  yaygın  olanı  toplu  ayin   “  Yalvarıp  yakarmak  ”  bu  esnada  da  bir  şeyleri  kurban  etmek  idi.  Ortadoğu,  Sümer,  Babil  ve  Yunan dinlerinde,  birbirine  benzeyen  kolektif  şiirler  de  dua  olarak  kullanılırdı.  Romalılar  dualarını  Jüpiter  mabedinde  yapar,  Sümerler  sevinçlerini  göstermek  ve  duanın  inandırıcı  olmasını  sağlamak  için  Hint  Yogasında  olduğu  gibi  dua   esnasında  ellerini  başlarının  üstüne  koyar,  ellerini  alınlarına  çarpar,  böylece  ölülerine  de  saygı göstermiş  olurlardı. Bu  esnada  sınırı  belirlenemeyen  büyü  ile  dua  da  birbirine  karışırdı. Bu  törenlerde  kutsal  eşyaların  öpülmesi,  okşanması  da  dua  özellikleri  arasında  idi. Güneş  doğarken  ve  batarken,  ekim  ve  hasat  zamanları  dua  için  en  uygun  zamanlar  olarak  görülürdü. Hint  mistisizminde  yoganın  psikotekniğine  dayanan  ibadetsiz  bir  dua  türü  de  bulunmakla  beraber,  dua  inandırıcı  sözlerle  yapılır.  Budizm'de  de  Buda'ya  Tanrı  yerine  konularak  dua  etmek,  O'ndan  istekte  bulunmak  inancı  ve  geleneği  vardır.  Uzak  doğu  Asya  inancı  olan  Şintoizm'de  ise  dua,  mabet  veya   evde  tanrılara  pirinç  ve  pirinç  şarabı  sunmakla  yerine  getirilir.

Yahudiler,  duayı  Allah'a  yaklaşma  vesilesi  olarak  görürler,  ayaklarını  bitiştirmek,  diz  çökmek,  baş  eğmek,  elleri  göğe  açmak  ve  Kudüs’ e  yönelmek  suretiyle  dua   ederler,  toplu  duayı  da  daha  makbul  görürler.  Sabah,  öğle,  akşam  olmak  üzere  günde  üç  defa  olan  dualarına  ilave  olarak,  ayrıca  Tanrının  Kainatı  altı  günde  yaratmasının  ardından  yedinci  günü  dinlendiği  inancı  gibi,  dinlenmeye  ve  tamamen  Tanrıya  yakarmak  için  ayırdıkları  Cumartesi  günleri ( Sebt  günü )  ( Şabat  günü )  Sinagogda  ve  Bayram  günlerinde  de  toplu  olarak  duaları  vardır.  Onlar  için  dua  öncesi  temizlik  yapmak  ve  özel  ayin  elbisesi  giymek  önemlidir. Sabah  duasında  dua  atkısı  kullanılır,  dua  kayışı  da  sol  pazıya  ve  alna  takılır.  Tevrat'ta  altmış  altı  cümle  doğrudan  veya  dolaylı  olarak  dua  ile  ilgilidir.  Bunlara  mezmurlar  denilir. Ve  dua  esmasında  bu  mezmurlar  okunur.

Hristiyanlıkta  dua,  dini  hayat  açısından  büyük  bir  önem  taşır.  Dua  Tanrıya  ulaşma,  O’ nu  tanıma  ve  vicdanın  sesi  olarak  nitelendirilmektir. Duanın  temelinde  güven  ve  yüce  bir  inanış  vardır.  Luter'e  göre  dua  inancın  eseri,  Calvin'e  göre  Allah'ı  kavrayabilme  inancının  her  gün  tekrarlanışıdır.  İncillerde  duayı  ilgilendiren  yetmiş  beş  kadar  cümle  bulunmaktadır. Duada  İsa  peygamber  temel  unsuru  teşkil  etmekle  beraber  Allah  ve  Ruhul  Kudüs  önemli  rükünlerdendir.  Katolik  Klisesinde  günde  yedi  ayrı  dua  saati   bulunmaktadır. Sabah  öğle  ve  akşam  dualarına   ilave  olarak  haftalık  Pazar  günleri  ve  yıllık  paskalya  duaları,  " Vesperum "  denilen  kilise  melodileri  ile  mezmurların  ( İncildeki  dua  ile  ilgili  bölümlerin )  eğitilmiş  şarkıcılar  tarafından  ilahi  olarak  okunması  eşliğinde,  manastırlarda  keşişler,  rahipler  gözetiminde  yapılır.  Katolik  Ortodoks  veya  Protestan  kiliselerinde  bu  vakit  sayıları  ve  ayin  ritüelleri  farklılık  göstermektedir.

Dinimiz  Müslümanlıkta  da,  inandığımız  Allah’a  kulluğumuzu,  acizliğimizi  göstermek,  gönlümüzü   açmak,  af  dilemek,  yardım  talep  etmek,  O’ nu  Tevhit  inancıyla  birleyip,  hamd  edip  tesbih  ederek  her  türlü  noksanlıklardan  arındırmak  gibi  nedenlerle   iletişime  geçeriz.  Bu  iletişim  şüphesiz  ki  yalnız  dua  yolu  ile  gerçekleşir.  Bu  nedenle  Dua  :  Her  şeye  kadir  olan,  yaratan  Allah’ın  yüceliği  karşısında  kulun  aczini  itiraf  ederek,  ana  hedefinde  korunup  kollanmak  için  O’ndan  yardım  dilemesi,  yalvarıp  yakarmasıdır.  Dua  dinimizde  de  “ çağırmak,  seslenmek,  istemek,  Allah’ tan  yardım  talep  etmek ” demektir.  Duada   insan  önce  Allah'a  hamd  ve  şükür  eder,  Allah'ı  her  türlü  noksanlıklardan  uzak  tutarak  üstün  vasıflarıyla,  Esma i  Hüsna'sıyla  ( Güzel  isimleriyle )  yüceltir.  Allah’tan  bu  dünyadan  da,  öteki  dünyadan  da  iyilikler  talep  edebiliriz.  Sıkıntılarımızı,  tasalarımızı,  dertlerimizi  hiç  çekinmeden  makul  olan  ve  haddi  aşmayan  her  isteğimizi  dile  getirebiliriz. Rahmeti  sınırsız  olan  Allah,  kulunun  istemesinden  bıkmaz.  Duanın  ana  hedefi,  insanın  Allah’ a  halini  arz  etmesi  ve  O’na  niyazda  bulunması  olduğuna  göre  bu,  Allah  ile  inanan  kul  arasında  bir  diyaloğu  ve  yakınlaşmayı  ortaya  koyar. İşte  bundan  dolayı  duaya  “  münacat  ” ( Allah  ile  gizliden  ve  ruhsal  olarak  konuşma )  adı  da  verilir.

Yüce  Kitabımız  Kur’an’da  Araf  Suresinin  172 - 173.  ayetlerinde ;  "  Halbuki  senin  Rabbin,  kıyamet  günü,  Biz  bunlardan  bilgisizdik  demeyesiniz  yahut,  Bundan  önce  atalarımız  ortak  koşmuş,  biz  onlardan  sonra  gelen  kuşaklarız,  batılı  işleyenlerin  işledikleri  nedeniyle  bizi  mi  cezalandıracaksın ?  demeyesiniz  diye,  Ademoğullarının  sulbünden  onların  soylarını  alır  ve  onları  kendi  nefislerine  tanık  eder ;  Ben  sizin  Rabbiniz  değil  miyim ?  Derler  ki :  Elbette  Rabbimizsin,  tanıklık  ediyoruz. "  ifadeleriyle   insandaki  dini  eğilimin  ve  duanın  fıtri ( yaratılıştan  itibaren  atalarından  bu  yana  genlerine  işlenmiş )  olduğu,  Allah’ı  tanıma  ve  O’nun  terbiyesine  girmenin  henüz  dünyada  hayat  bulmadan  önceden  başladığı   belirtilmektedir.  Bu  nedenle  bütün  insanlar  İslam  fıtratına  uygun  olarak  doğarlar.  Rüşde  erdiği  zaman  da  aklını  kullanabilenler,  düşünerek  sorgulayabilenler  mutlaka  bu  fıtrata  ulaşırlar.  Aksi  halde  ama  doğru,  ama  yanlış  atalarının  inançları  içerisinde  kalırlar.  Doğadaki  yaratılmış  bütün  canlı  cansız  varlıklar  da  bu  fıtrata  ve  tesbihata  riayet  ederler.

İSRA 44 :  Yedi  gök,  yer  küre  ve  bunların  içindekiler  O’nu  tesbih  ederler.  ( Her  türlü  noksanlıklardan  arındırırlar )  Hiçbir  şey  yoktur  ki  O’nu  överek  tesbih  etmesin.  Fakat  siz  onların  tesbihlerini  anlamıyorsunuz. O  Halim’ dir. Gafur’ dur.

ZARİYAT  56  :  " Ben  cinn  ve  insi  ( bilmediğiniz  ve  bildiğiniz  her  şeyi )  sadece  bana  ibadet  (kulluk)  etsinler  diye  yarattım ”.

Gerçek  şu  ki  toplumda  ateist  ve  din  karşıtı  kimseler  dahi,  dara  düştükleri  zaman  gayri  ihtiyari  olarak  Allah'a  sığınmakta,  bu  da  kulun  duaya  ihtiyacını,  Allah‘a yalvarmanın,  canlı  cansız  her  şeyin  Allah  ile  İlişkisinin  fıtri  olduğunu  ortaya  koymaktadır. Evrende  yaratılmış  olan  bütün  canlı  ve  cansız  varlıklar,  atom,  atom  altı,  proton,  elektron,  nötron,  molekül  denilen  en  küçük  parçacığından  en  büyük  gezegen,  galaksi  ve  sistemlere  varıncaya  kadar  her  biri  üzerlerine  hüküm  ve  kanunla  yüklenmiş,  kodlanmış  olan  görevleri  hiç  aksatmadan  aynen  yerine  getirirler  ve  böylece  Allah'ın  büyüklüğünün  delili  olarak  tesbihlerini  gösterirler. Örneğin,  Fizikokimya  bilim  dalında  buhar  basıncı  ve  doyma  noktası  kanunu  diye,  Allah'ın  kodladığı  ve  her  sıcaklıkta  bir  metre  küp  havanın  taşıyabileceği  su  buharı  miktarının  ölçüsü  bellidir. Eksi  kırk  derecede  belirlenmiş  ölçü  aşıldığı  zaman  kar,  sıfır  derecenin  üzerindeki  sıcaklıklarda  ise  yağmur  yağar.  Böylece  hava,  içindeki  su   buharı,  sıcaklık  ve  basınç  kuralları,  hiç  şaşmadan  Allah'ın  hükmünü  yerine  getirmiş,  O'nu  tesbih  etmiş,  büyüklüğünün  kanıtı  olmuş  olur.

Dinimizin  ana  kaynağı  olan  yüce  kitabımız  Kur’an’da,  dua  İle  ilgili  ayetler  geniş  bir  yer  tutar.  200  kadar  ayet  doğrudan  doğruya   dua  ile  ilgilidir.  Ayrıca  tevbe,  istiğfar  gibi  kulun  Allah’a  yönelişini  ve  O’ndan  dileklerini  ifade  eden  çok  sayıda  ayet  de  yer  almaktadır. Bu  ayetlerin  bir  kısmında   Allah’a  dua  edilmesi  emredilmiş,  bir  kısmında  da  duanın  usul  ve  adabı  üzerinde  durulmuştur.  Dualarda  insan  ana   hatlarıyla,  her  türlü  kötülükten  kurtulmayı,  korunmayı  ve  iyiye  kavuşmayı  diler.  Bunu  yaparken  de  önce   Allah’a  hamd  ederek  tesbih  eder, ( her  türlü  noksanlıklardan  arındırır )  Rahman,  Rahim,  Gafur,  Kadir,  Hakim  gibi  99  ismiyle  ifade  edilen  üstün  vasıfları  ile  hitap  eder  ve  yüceltir.

Her  şeyin  sahibi,  her  isteyene  istediğini  veren,  cennet  ve  cehennemin  ve  din ( karşılık )  ( hesap ) gününün  sahibi,  suçları  affeden,  bize  yardım  edecek  olan,  bağışı  sınırsız  olan,  bize  merhamet  eden,  bizi  terbiye  eden,  rızıklandıran,  istemesek  de  sonunda  bizi  huzuruna  götürüp  hesap  soracak  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın,  tüm  isim  ve  sıfatları  ile  düşünülmesine  ( Allah’ın  anılması,  hatırlanmasına )  İslam'da   Zikrullah  denir. Kur’anın  bir  ismi  de  zikir  olduğundan,  onun  anlayarak  okunması,  ayetlerin  tefekkür  edilmesi  de  bir  zikirdir.  Allah’ı  zikretmek,  kulu  Allah’a  dua  etmeye,  yakarmaya   sevk  eder.  Bununla  birlikte  kul,  gönlünü  Rabbine   açar,  seslenir,  O’nunla  konuşur.  Kur'anda  Kaf  Suresinin  16. ayetinde  “  Ve  andolsun  insanı  Biz  oluşturduk.  Nefsinin  kendisine  neler  fısıldadığını  da  biliriz.  Ve  Biz  ona  şah  damarından  daha  yakınız. ”  denildiği  gibi  zira  Yüce  Rabbimiz  Allah,  her  an  bizimledir. Her  şeyi  işiten,  en  iyi  gören  Semi  ve  Basir  olandır.  Sonsuz  merhamet  sahibi  Rahim,  çok  bağışlayan  esirgeyen  Tevvab  olandır. Bir  çok  ayette  de  Yüce  Rabbimizin  biz  kullarına,  duaya   yaptığı  davetini  ve  uyarılarını  görmekteyiz.

MÜMİN  60  :  Ve  sizin  Rabbiniz  “  Bana  yalvarın,  dua  edin  ki  size  karşılık  vereyim.  Kulluk  etmekten  büyüklenen  kimseler  yakında  horlanmış  olarak  cehenneme  gireceklerdir. ”  Dedi.

BAKARA  186  :  Ve  kullarım  sana  Benden  sordukları  zaman,  biliniz  ki  şüphesiz  Ben  çok  yakınımdır.  Bana  yakarınca  yakaranın  yakarışına  cevap  veririm. O  halde  artık  onlar  da  benim  davetime  uysunlar.  Bana  inansınlar.

FURKAN   77  :  De ki :  ”  Yakarışınız  olmasa  Rabbim  size  değer  verir  mi  ki  de  siz  kesin  kez  yakarmadınız.  Yalanladınız.  Artık  yakarmama  yalanlama  sizin  ayrılmazınız   olacaktır.  Kendinizi  bu  durumdan  kurtaramayacaksınız. "

DUA  ETMENİN  ADABI  :  Ayetlerde  görüldüğü  gibi  Rabbimiz  kullarına  vereceği  karşılığı  “ Bana  dua  edin  ki  size  karşılık  vereyim ”   hükmüyle  doğrudan  Kendisine  dua  edilmesi,  Kendisinden  istenmesi  şartına  bağlamıştır.  Buradan  çıkartılması  gereken  sonuç,  duayı  ancak  Allah’ı  hakkıyla  takdir  edenlerin,  Allah’ı  sıfatları  ve  güzel   isimleri   ile  kavrayabilmiş  olanların  yapabileceği  gerçeğidir.  Ancak  burada  dua  etmenin,  istemenin  "  armut  piş  ağzıma  düş  "  anlayışı  ile  sadece  lafta  kalmamasının,  duanın  aynı  zamanda  kişinin  çabalar  içerisinde  olması  gerektiğinin  bilinmesi  gerekir.  Kişi  öncelikle  nasıl  bir   Allah'a  yalvaracağını,  sonra  da  ondan  neleri  isteyip  istemeyeceğini,  kendisinin  o  konularda  neler  yapıp,  neler  yapmayacağını  öğrenmiş   olması   gerekmektedir.  Böyle  yapılmayan,  içinde  çabanın,  emeğin  bulunmadığı  dualar  yanlış  adrese  gönderilen  dilekçelere   benzer.  Hem  yerine  ulaşmaz  ve  hem  de  istek  karşılık  görmez. ( Allah'ı  Kur'an  ile  Tanıyalım  başlıklı  yazımızda  geniş  bilgi  bulabilirsiniz )

Allah’ın  dışında  hiç  kimseden,  Peygamber  de  dahil  şefaat  ya  resülullah,  yüzü  suyu  hürmetine  denilerek,  yatırlar,  şeyhler,  ağabeyler,  üstatlar  ve  de  türbelerdeki  veli  denilen  ölmüş  zatlardan  yardım  talep  edilemez,  dua  ile  bir  istekte   bulunulamaz.  Ahkaf  Suresinin  5. ayetinde  "  Ve  Allah'ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiçbir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışından  habersizler  de. "   denilerek  belirtildiği  gibi,  bunların  hiç  biri  insanın  duasını  duyamaz,  karşılık  veremez.  Kendileri  Allah’ın  rahmetine  merhametine,  dilemesine   muhtaçtırlar.  Peygamberimiz  dahi  Ahkaf  Suresinin  9. ayetinde  "  ...  Ve  ben,  bana  ve  size  ne  yapılacağını  bilmiyorum.  Ben  sadece  bana  vahyedilene  tabi  oluyorum ...”  Demektedir.  Kur'anda  birçok  ayetle  de  dua  ile  ilgili  uyarılar  yapılmaktadır.

ŞUARA   213  :  O  halde  sakın  Allah  ile  birlikte  başka  ilaha  yalvarma. Sonra  azaplandırılanlardan  olursun.

NİSA  32  :  Ve  Allah’ın  bazınıza,  diğerlerinden  fazla  verdiği  şeyleri   temenni   etmeyin.  Erkeklere  kazandıklarından  bir  pay  vardır.  Kadınlara  da  kazandıklarından  bir  pay  vardır.  Ve  Allah’ ın  fazlından  isteyin. Şüphesiz  Allah  her  şeyi  en  iyi  bilendir.

ARAF  180  :  Ve  en  güzel  isimler  Allah’ındır.  Öyleyse  O’nu  onlarla  çağırın. O’nun  isimlerinden  eğriliğe  sapanları  da  terk  edin. Onlar  yapmakta  olduklarının  karşılığını  yakında  görecekler.

MÜMİNUN  118  :  Ve  de  ki : “  Rabbim !  bağışla  ve  merhamet  et.  Ve  Sen  merhametlilerin  en  hayırlısısın.

Kur’anın  ilahi  ilkelerine  ilk  teslim  olan,  onları  ilk  uygulayan,  vahiy  ile  terbiyelenen  Resülullah  da  muhataplarına  “  Ey  insanlar  nefislerinize  yumuşak  davranın, sesinizi  yükseltmeyin. Çünkü  sizler  sağırı  ve  sizden  uzakta  olmayan  birini  çağırmıyorsunuz.  Lakin  sizler  Semi  ve  Basir  olan  ( en  iyi  işiten  ve  gören)  Allah’a  dua  ediyorsunuz ”  demiş,  secili,  kafiyeli  ve  ısmarlama,  basma  kalıp  duaları  uygun  görmemiştir.

Rabbimiz  bu  ayetlerle  bize  Kendisinden  başka  sığınacak  bir  kapının  olmadığı  mesajını  vermektedir.  Allah’a  dua  etmek  aslında  tüm  insanlık  için  de  büyük  bir nimettir. Herkesin  aynı  şekilde  bu  nimetin  farkında  olarak  Rabbimize  sığınması  ve  sadece  O  merhametliler  merhametlisinden  bağışlanma  ve  yardım  istemesi  gerekir. Nuh  Peygamber  de  Kur'anda  Nuh  Suresinin  5 - 12. ayetlerinde  "   Nuh  dedi  ki :  Rabbim !  Şüphesiz   ben  toplumumu  gece  gündüz  davet  ettim.  Fakat   benim  çağırmam  sadece  onların  kaçmalarını  arttırdı.  Ve  şüphesiz  onları  bağışlaman  için  her  davetime  kulaklarını  tıkadılar.  Kibirlendikçe  kibirlendiler.  Sonra  şüphesiz  ben  onları  yüksek  sesli  de  gizli  gizli  de  çağırdım.  Sonra  dedim  ki “ Rabbinizin  sizi  bağışlamasını  isteyin. Kesinlikle  O  çok  bağışlayandır. Üzerinize  bol  yağmur  yağdırsın,  size  mallar  ve  oğullar  ile  yardımda  bulunsun,  sizin  için  ırmaklar  bahçeler  kılsın. ”  Size  ne  oluyor  ki  Allah  için  ağır  davranışı  ummuyorsunuz.  "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  insanlığa  aynı  çağrıyı  yapmıştı.  Fakat  insanoğlu  Nuh  Tufanı  ile  verilmek   istenen  uyarıyı  dahi  unutarak, tarihin  birçok  dönemlerinde  kibrini  aşıp  da  bu  davete  icabet  edememişti.

 Yüce  kitabımız  Kur’anda,  insanın  çaresizlik  içinde  olduğu  zor  şartlarda  duaya  baş  vurmasındaki  genel  psikolojik  yapısı  ile,  zor  şartların  ortadan  kalkmasından   sonra  duaya  yönelişindeki  belirgin  zayıflamanın  psikolojisi  üzerinde  önemle  ve  ısrarla  durulmuştur.  Bununla  ilgili  ayetlerde  bu  iki  durum  arasındaki  dini  yöneliş  farklılıkları  açıklanırken  insan  tabiatındaki  fıtri  ve  külli  bir  motifin  bulunduğu  da  ortaya  konmaktadır. İnsanın   bir  tehlike  ve  sıkıntı  içerisinde  olduğu  zamanda,  bütün  samimiyetiyle  Allah’a  yöneldiği,  dua  edip  iyilik  ve  başarı  istediği,  ama  ihtiyaç  ve  sıkıntısının  giderildiği,  kendisini  emniyet  içinde  gördüğü  durumlarda  ise  dua  isteğinin  zayıfladığı,  Allah’a  yönelmenin  azaldığı,  bundan  dolayı  da  insanın  nankör  ve  bencil  olduğu  dile  getirilmektedir.

YUNUS  12  :  İnsana   zorluk  dokunduğu  zaman,  yan  yatarken,  otururken,  ayaktayken  Bize  yalvarır.  Ama  sıkıntısını  çözdüğümüzde  kendisine  dokunan  bir  zorluk  yüzünden  Bize  hiç  yalvarmamış  gibi  çekip  gider.  Haksızlığa,  aşırılığa  sapanlara  yapmakta  oldukları  işte  böyle  süslü  gösterilmiştir.

FUSSİLET  49  :  İnsan  hayır  için  dua  etmekten  bıkıp  usanmaz. Kendisine  bir  şer  dokunmaya  görsün,  hemen  ümidini  keser  yıkılır.

NAHL  53  :  Ve  iyilik  olarak  sahip  olduğunuz  ne  varsa  Allah’tandır. Size  bir  zarar  dokunduğunda,  yalnız  O’na  sığınırsınız. Sonra  zararı  sizden  giderince,  içinizden  kimileri  Rablerine  hemen  ortak  tanrılar  edinirler.

Duanın  belli  bir  adabı  ve  kuralı  vardır. Dua  edilirken  önce  Allah,  üstün  sıfatlarıyla  ve ( Rahman,  Rahim,  Gafur,  Kadir,  Vehhab,  Vedid, Tevvab,  Azim,  Kerim,  Hakim gibi….) güzel  isimlerinden  bir  veya  birkaçı  ile  anılıp  O’na  hamd  edilmeli,  yüceltilmeli,  tesbih  edilmeli,  bütün  noksanlıklardan   uzak  olduğu   kalp  ve  dil  ile  belirtilmeli,  sonra  da  acizliğimizin  bilincinde  olarak  kişisel  ve  makul  olan  ve  haddi  aşmayan  istekler  dile  getirilmelidir. Fatiha  Suresinde  öğretilen  dua  buna  en  güzel  bir  örnektir.  Kur'anda  bize  de  örnek  olması  bakımından  değişik  peygamberlerin  dua  örneklerine  yer  verildiği  gibi,  İbrahim  Peygamberin  de   Allah’a  güzel  isimleri  ile  hitap  ederek  dua  ettiği,  yakardığı  da  Kur’an  ayetleri  ile   gösterilmektedir.

ŞUARA  78 - 82  :  İbrahim :  “  Peki  siz  ve  en  eski  babalarınızın  nelere  tapmış  olduğunuzu  hiç  düşündünüz mü ? İşte  onlar  benim  düşmanımdır.  Ancak  alemlerin  Rabb’ i  ayrı.  O  Halık’ tır. ( Beni  yaratandır ) Ve  bana  doğru  yolu  gösterendir.  O  bana  yediren  ve   içirendir.  O  bana  hastalığımda  şifa  verendir. ( Şafi  olandır. ) O  benim  canımı  alacak  ve  sonra  diriltecek  olandır.  Ve  O  din  günü  ( hesap  günü )  kusurumu  bağışlayacağını  umduğumdur.

ŞUARA  83 – 85  :  Rabbim  bana  hüküm  ver  ve  beni  iyilere  kat.  Ve  beni  sonra  gelecekler  için  doğrulukla  anılanlardan  kıl.  Ve  beni  nimeti  bol  cennetin  mirasçılarından  kıl.

Umarak,  korkarak,  ürpererek,  inanarak,  güvenerek  ve  samimiyet  içerisinde  yapılan  duanın,  en  iyi  uygulanma  zamanı  günlük  meşgalelerden  uzak  bulunulan  gece  ve  seher  vakitleridir. Huşu  ile  yapılan  bu  bireysel  duanın  yanı  sıra  haddi  aşmamak  ifrata  kaçmamak  kaydıyla  toplu  olarak  dua  etmenin  de  samimiyet  ve  heyecan  duygularını  canlandırması  bakımından  etkili  olacağı  söylenebilir.  Ancak  duayı  yaptıranın  dua  adabını  çok  iyi  bilmesi,  haddi  aşmama  bilincinde  olması,  seciyeli  ve  anlamı  bilinmeyen  Arapça  ifadelerden  ve  laf  kalabalığından,  kalıplaşmış,  ezberlenmiş  cümlelerden  uzak  durması  kaydı  ile….!

Dua,  sadece  dil  ile  değil,  gönül  ve  tüm  beden  dilleriyle  de  birlikte  yapılmalı  ama   Allah’ın  koyduğu  hadler  aşılmamalıdır.  Edebiyat  yapma  gayretine  girilmemeli  ve  yapmacık  tavırlardan  kaçınılmalıdır.  Allah  tarafından  kabul  edileceğine  kesinlikle  inanılarak  yapılmalıdır.  Kimsenin  zararı  istenmemeli  haksız  ve  yersiz  abartılı  isteklerde  bulunulmamalıdır. Kur’anda  yer  almış  Allah’ın  tasvip  ettiği  türden,  yani  günahların  affı,  kötülüklerin  defi  ve  örtülmesi,  canın  iman  ile  ve  iyilerle  beraber  alınması,  hidayet,  tevbenin  kabulü,  hayırlı  bir  nesil,  dünyada  iyi  ve  güzel  işler  yapabilmek,  her  türlü  kötülükten  korunmak,  cehennem  azabından  uzak  tutulmak,  ilim  ve  sağlık  istemek,  ölmüş  büyüklere  ve  yakınlara   ahiret  hayatında  rahmet  dilemek  için  olmalıdır.

Dua  adabı  ve  Kur’an  ayetlerinde  yer  alan  bu  kurallar  dikkate  alındığında,  camilerde,  televizyon  ekranlarında,  mevlitlerde,  değişik  törenlerde,  cenaze  merasimlerinde  ve  evlerde  cenaze  ardından  yapılan  tebareke  dualarında,  artistik  ve  şova  dayalı  gösteriler  eşliğinde  adeta  Allah’a  emirler  yağdıran  düzmecelerin  dua  olmadığı  bilincine  varılmalıdır. Duada  haddi  aşmamak,  dua  adabı  içinde  dikkat  edilmesi  gereken  en  önemli  davranıştır. Başkalarına  ait  kalıplarla  içeriğini  anlamadan  Arapça  yapılan,  adeta  insanları  bıktırırcasına  dakikalarla  uzatılan  dualar  da  haddi  aşmanın  bir  örneğidir.  Gayri  meşru,  gereksiz,  anlamsız  şeyler  için  dua  etmek,  emek  harcamadan,  çabalamadan  bir  istekte  bulunmak  da  haddi  aşmak  örneklerindendir.  Allah  haddi  aşanları  sevmez. ( Araf  55,  Nahl  90 )  Kur'anda  bazı  dua  formunda  olan  ayetlerden  örnekler ;

* Rabbim  bana  katından  tertemiz  bir  soy  armağan  et.  ( Ali  İmran  38 )
* Ben  gerçekten  yalnızca  Rabbime  dua  ediyorum. Ve  O’na  hiç  kimseyi  ortak  koşmuyorum. ( Cin  20 )
* Rabbimiz  biz  nefislerimize  zulmettik. Eğer  bizi  bağışlamazsan  ve  esirgemezsen   gerçekten  hüsrana  uğrayanlardan  olacağız.  ( Araf  23 )
* Rabbim  bilgim  olmayan  şeyi  Senden  istemekten  Sana  sığınırım. Ve  eğer  beni  bağışlamazsan  hüsrana  uğrayanlardan  olurum.  ( Hud  47  )
* Rabbim  benim  göğsümü  aç.  Bana  işimi  kolaylaştır.  Dilimden  düğümü  çöz  ki  söyleyeceklerim  kavransın.  ( Furkan  35  )
* Rabbim  Müslüman  olarak  benim   hayatıma  son  ver.  Ve  beni  Salihlerin  arasına  kat. ( Yusuf 101)
* Ey  Rabbimiz!  Biz  iman  ettik, bizi   bağışla,  ateşin   azabından  koru.  ( Ali  İmran  16 )
* Ya  Rabbi ! Unuttuklarımızdan  veya  yanıldıklarımızdan  dolayı  bizi  sorumlu  tutma. Ya  Rabbi !  Bize  bizden  öncekilere  yüklediğin  gibi  ağır  yük  yükleme. Ya  Rabbi !  Gücümüzün  yetmeyeceği  yükü  bize  yükleme,  bizi  affet. Bizi  bağışla,  bizi  esirge. Sen  bizim  Mevlamızsın. Kafirler  topluluğuna  karşı  bize  yardım  et. ( Bakara  286  )

KUR’ANDA   NAMAZ  :  Hak  Dinin  ana  ve  yegane  kaynağı  olan  yüce  kitabımız  Kur’anımızda,  konusu  dua  olan,  dua  sözünün  bizzat  kullanıldığı  ve  tüm  insanlara  yönelik  olan  200  civarındaki  ayette  hem  yüce  Allah’ın  “ Rab “  sıfatı  ( programcılığı )  ön  plana  çıkarılmış,  hem  de  dua  adabı  ve  usulü  açıklanmıştır. Rabbimiz  bu  ayetlerle  Kendisine  yapacağımız  niyazı  dil,  beden,  gönül  üçlüsü  ile  yapmamızı  istemektedir. Bu  tarz  yapılan  dua  ve  niyaz,  toplumumuzda  namaz  adıyla  yerleşmiş  bulunmaktadır.
 
Namaz  sözcüğü  Kur’anda   geçmez.  Fakat  ülkemizde  Kur’anın  Türkçeye  çevrilmiş  meallerinin  neredeyse  tamamına  yakınında,  asıl  anlamı  zihni  yönden  eğitimin  öğretimin,  maddi  yönden  ihtiyaçtan  fazla  olan  malın,  emeğin,  paranın,  gücün,  paylaşılması,  yardımlaşma,  dayanışma  ve  destekleşme,  Allahtan  yardım  istemek ( dua  etmek,  namaz  kılmak )  Hak  dinin  bütün  ayrıntılarına  arka  çıkmak  gibi  çok  kapsamlı  olan  " Salat  "  sözcüğü,  maalesef  eski  tefsirciler  tarafından  doğrudan  doğruya  sadece  " Namaz "  olarak  çevrilmiş  ve  kavram  dar  bir  çerçeveye  oturtturulmuştur.  Oysa  Bakara  Suresinin  125. ayetinde  "  Ve  Biz  bir  zaman  bu  Beyt'i  insanlar  için  bir  sevap  kazanma  ve  bir  güven  yeri  kılmıştık.  Siz  de  İbrahim'in  makamından ( tevhit  öğretisinden )  kendinize  bir  musalla ( Salatın  gerçekleştirileceği  yer )  edinin.... "  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  ayetin  orijinalindeki  musalla  sözcüğü,  aslında  salatın,  destekleşmenin,  dini  eğitim  ve  öğretiminin,  mali  yönden  sosyal  desteklerin,  aktivitelerin  yapılacağı  yerdir.  Ne  var  ki  bir  takım  yönetim  baskı  ve  menfaatleri  sayesinde  ölümünden  sonra,  Resulullahın  uygulamaları  değiştirilmiş,  salat  kavramının  içi  boşaltılmış,  musalla  ve  mescitlerde  salat  yok  edilmiş,  sadece  namaz  icra  edilir  olmuş,  böylece  salat  sözcüğü  literatüre  sadece  namaz  diye  geçmiştir. Bunun  sonucunda  da  Ahzab  Suresinin  43. ve  56. ayetlerinde  de  yer  alan  salat  sözcüğü  ile  Allah’ a  namaz  kıldırır  durumuna  düşmemek  için,  farklı  anlam  değişikliğine  gitmek  zorunda  kalmışlar,  buna  rağmen  çelişkiden  kurtulamamışlardır. 1400  yıldır  maalesef  bu  kavram  yanlışlığı  sadece  lafla  ( Muhammed'e  destek  ve  selam  olsun  deme )  salavat  getirme  uygulamasına  dönüştürülmüş,  bir  çok  Kur'an  ayetinin  uyarılarının  aksine  Peygamber  şefaatinin  ve  cennet  hurilerine  kavuşmanın  ön  şartı  olarak  inançlara  yerleştirilmiştir.  Bugün  de  hala  ısrarla  bu  yanlış  ve  içi  boş  anlayış  sürdürülmektedir.

Namaz,  sözcüğü  bize  orta  Asya’dan  göç  yolları  ile  Hintçeden,  İran  üzerinden,  Farsçadan,  İrandaki  Perslerin  dilinden,  Selçuklular  döneminde  de  Türkçeye  geçmiştir. Sözcüğün  Farsçadaki  ilk  anlamı,  "  ateş  önünde  eğilerek  saygı  ile  istemek,  yalvarmak  "  demektir.  Sanskritçede  "  saygı  sunmak  "  anlamına  gelen  ve  " nam "  kökünden  gelen  " namaste "  sözcüğünün  Farsçaya  geçmiş  halidir,  özünde  dua   anlamına   gelmektedir. Yüce  kitabımız  Kur’anımız,  Peygamberimize  nazil  olmadan  önce,  namaz  sözcüğünün  gereği,  daha  önceki  Peygamberler  zamanında  da,  Mekke'deki  müşrik  Araplar  tarafından  da,  İrandaki  Zerdüştler  ( güneşe  ve  ateşe  tapanlar ) tarafından  da  uygulanıyor  ve  bu  uygulanan  namaz,  günümüzde  biz  Müslümanlarca  uygulanan  namaz  ile  çok  büyük  bir  benzerlik  gösteriyordu. Ne  tesadüftür  ki  Zerdüştler  de  beş  vakitte  namaza  yönelmekte,   önce  elini  yüzünü  ayaklarını  yıkamakta,  erkek  başına  takke  geçirmekte,  kadın  başını  örtmekte,  güneşe  dönerek  dua  etmektedirler. ( Kaynak :  Zerdüşt  sitesinde  namaz  61 ) Yine  ne  tesadüftür  ki  namazın  vakitlerini,  rükunlarını  sünnet  ve  vaciplerini  belirleyen  hadis  ve  rivayetlerin  toplayıcısı  ve  bunların  bazılarını  sahih  diye  ayıklayıcısı,  namaz  konusunda  uyulması  gerekenin,  neredeyse  bütün  ayrıntıların  gelenek  olarak  yerleşmesinin  müsebbibi  meşhur  İmam  Buhari  ve  o  dönemin  yine  bazı  hadis  toplayıcıları  da  o  zamanlar  Zerdüştlüğün  yaygın  olduğu  İrandaki  Pers  asıllıdırlar.

KUR’ANDAKİ   TAZARRULU  DUA  :  İsmi  bize  Farsçadan  intikal  eden  ve  bugün  namaz  diye  bildiğimiz  ibadet  şekli,  Arap  dilinde  ve  Kur’anda  Araf  Suresinin  55. ayetinde  emir  kipi  ile ( tazarrulu  dua )  ifadesiyle  yer  alır.

ARAF  55  :  Ud’u  Rabbekum  tezarru’an  ve  hufyeten,  innehu  la yuhibbul  mu’tediyn.

Rabbinize  alçala  alçala  ve  gizlice,  açıkça  göstererek  dua  edin. ( namaz  kılın )  Kesinlikle  O  haddi  aşanları  sevmez.

Ayetteki ( tazarruen )  ifadesi  zillet  ve  tevazu  göstermektir. Zillet  üstüne  zillet  ( alçala  alçala ) demektir.  Kur’anda   bu  ayetle  namaz  ritüeli,  Peygamberimizin  hicretinden  bir  süre  sonra  Medine'de  emredilmiş  ve  farz  kılınmıştır. Bu  ayet,  Kur’anda  daha  önce  geçen  bütün  dua  ayetlerinin  tefsiri  konumundadır. Bu  nedenle  namaz  tek  bir  ayette  geçiyor  demek  doğru  değildir.  Kur’anda   içinde  dua  sözcüğü  bulunan  bütün  ayetler  namazdan  bahsetmektedir.  Ayetten  anlaşıldığına   göre  namazda  Rabbimizin  huzurunda  dua   anında  sürekli  bir  alçalma  sergilenmelidir.  Kul,  saygılı  bir  şekilde  durarak  tazim  ve  tekbir  ile  Allah’ı  yücelterek,  bel  bükerek,  yere  kapanarak  oturup  boyun  bükerek  Rabbine  yakaracaktır. Bu  sürekli  alçalış  şekli,  Kur'anda,  kıyam,  rüku,  secde  gibi  kavramlarla  çeşitli  ayetlerde  örneklendiği,  Araf  Suresinin  205. ayetinde  de   Ve  her  zaman  kendi  içinden  korkarak  ve  alçala  alçala  yüksek  olmayan  bir  sesle  Rabbini  an  ve  umursamazlardan  olma. "  ifadeleriyle  tarif  edildiği  gibi  Peygamberimizin  de  bizzat  uygulamaları  ile  bize  intikal  etmiştir.

Bugün  Kur’anın  dışında  yazılmış  olan  ciltler  dolusu  kitaplarda,  ilmihallerde,  Namaza  başlamadan  önceki  şartlar  : 1. Hadesten  taaret ( hükmi  pislikten  temizlik )  2. Necasetten  ( hakiki  pislikten ) taharet  3.  Avret  sayılan  bölgeleri  örtmek  4. Kıbleye  dönmek  5. Her  namazı  kendi  vaktinde  kılmak 

Namazdaki  şartlar  1. Niyet  2.  Başlandıç  tekbiri  3. Namaza  ayakta  başlamak  4. Kur'andan  mutlaka  bir  parça  okumak  5. Rüku  6. Secde ( alnı  yere  koymak )  7. Son  oturuşta  tahiyyat  okuyacak  kadar  durmak.  

Gibi  sınıflandırması  yapılarak  Allah'ın  bize  şart  koşmadığı  bir  çok  kısıtlama  ve  zorlama  namazın  olmazsa  olmazı  haline  getirilmiş,  vakitlere  bağlanmış,  farz  ve  nafile  diye  kısımlara  ayrılmış,  müstehap  vakitler,  haram  vakitler  ihdas  edilmiş,  namaz  ile  ilgili  pek  çok  şart,  sünnet,  vacib,  yer  almış,  bunlardan  birinin  eksik  olması  halinde  namazın  kabul  olamayacağı  belirtilmiştir.  Halbuki  Kur'anda  Bakara  Suresinin  256. ayetinde  "  Dinde  zorlamak  ( tiksindirmek )  yoktur. "  uyarısı  bulunmasına  rağmen,  bu  anlayışlar  hakim  kılınmış  adeta  namaz  zorlaştırılmış,  gece  gündüz  değişik  zamanlarda  ve  değişik  isimlerdeki  namaz  ilaveleriyle  zamlandırılmış,  ulaşılamaz  bir  ritüel  haline  getirilmiştir. Oysa  Kur’ana   göre  namaz, Tazarrulu  dua  ile  Rabbimizin  huzurunda  tevazu   göstererek,  alçala  alçala,  tazim  ile  bel  büküp  eğilerek,  yere  kapanarak,  oturup  boyun  bükerek,  aczimizi  göstererek,  gönlümüzü  Yüce  Rabbimize  açarak,  niyaz  ederek  yakarmaktır,  yönelmektir,  O’nu  isim  ve  sıfatlarıyla  yüceltmektir,  tesbih  etmektir.  Kur'anın  İslamındaki  namaz  için  engel  olarak  tek  bir  şey  vardır,  o  da  bilimçsizliktir. ( Aklın  örtülmüş  olduğu  sarhoşluk,  cünupluk,  uyku  hali,  unutkanlık,  baygınlık,  bunaklık,  delilik  halidir ) Namaz :  Kişinin  huşu  ( bakışını  yere  çevirmesi,  gözünü  kısması,  sesinin  titremesi  bütün  bedenle  gösterilen  tevazu ) ve  hudu  ( alçak  gönüllülük ) ile  yerine  getirebileceği,  beden  dili  ile  yaptıklarının  yanında  asıl  olarak,  zihnen  ve  bütün  benliği  ile  hazır  olarak  yapması  gereken,  sadece  Allah'la  kul  arasında  olması  gereken  bir  nüsuktur.  Zihnen  hazır  olmadan  ve  yapılanların  ve  Allah’ın  huzurunda   ağızdan  çıkanların,  Allah’a  neler  söylendiğinin   bilinmediği  bir  namazın  doğru  adrese  gittiğini  söyleyebilmek  de  ne  derece  mümkündür,  onu  Allah  bilir.

Allah,  açıkta  ve  gizli  olanı  da  görür,  zihindeki  düşünceleri  de  bilir. Bakara  Suresinin  255.  ayetinde  bildirildiği  gibi  O,  her  an  diridir,  ayaktadır,  iş  ve  oluşum  içerisindedir,  O'nu  uyuklama  tutmaz,  zamandan  münezzehtir.  Namazın  sabah,  öğle,  ikindi,  akşam,  yatsı,  sünnet,  nafile  namazı  diye  kategorilere  ayrılması,  niyet  etme  şartının  koşulması,  Allah'ı  hakkıyla  tanımamak  demektir.  Ali  İmran  Suresinin  190. ayetinde  "  Göklerin  ve  yeryüzünün  oluşturuluşunda,  gecenin  ve  gündüzün  ardarda  gelişinde,  elbette,  ayaktayken,  otururken  ve  yanları  üzerinde  iken  Allah'ı  anan... "  ve  Nisa  Suresinin  103. ayetinde  "  Sonra  salatı ( eğitim  ve  öğretimi )  tamamlayınca,  artık  Allah'ı  ayakta,  oturarak,  yanlarınız  üzerinde  iken  anın.  "  ifadelerinde  belirtildiği  gibi,  namazda   Allah'ın  mutlaka  ayakta ( kıyamda )  durma   veya  camide  sandalye  üzerinde  oturarak  namaz  kılınamaz  şartı  yoktur. Her  durumda  Kendisinin  anılabileceğini  bildirmektedir. Bunların  yanısıra  İlmihal  kitaplarında  " Namazı  bozan  şeyler  " başlığı  altında  yüze  yakın  davranışın  namazı  bozduğu  ve  bunlardan  birisinin  vuku  bulması  halinde  sevi  secde  yapılarak  namazın  tamamlanabileceği,  bozulmanın   giderilebileceği  belirtilmektedir.  Bunların  tümü  namazı  özünden  uzaklaştırıp,  ritüele  ( Dini  bir  ibadet  gibi  zannedilip  benimsenen  şekli  davranışlara ) dönüştüren  şeylerdir.  Halbuki  ilmihalciler  dosdoğru  namazın  kılınmasını  bu  yolla  sağlamayı  önerirken,  namaz  kılanları  bilakis  sürekli  bir  korkunun  içine  sürüklemektedirler.  Bu  korku  içerisinde  de  akılda  ne  Allah,  ne  niyaz,  ne  de  hudu  ve  tazarru  kalmamaktadır. Kur'anın  İslamında  ise  namaz  ya  icra  edilir,  ya  da  icra  edilmez. Bozulacak  bir  yapısı  da  yoktur. İcra  edilebildiği  zaman  da  kesinlikle  bozulmaz. Sevi  secde  düzeltmesi  de  gerekmez.

Namazda,  bir  kulun   Rabbine  nasıl  dua  edeceği,  O’nunla  neler  konuşacağı,  dua   etmenin  bütün  adabını  gösteren  pek  çok  ayet,  Kur’anımızda  var  iken,  Allah’a  ne  söyleyeceğim,  O’nunla  ne  konuşacağım  demek,  Kur’ana   yönelmemek,  Kur’andan  bihaber  olmak  ve  Kur’anı  terk  ederek  başka  kitapların  eline  düşmek  demektir. Aslında   namazda,  bir  kulun  Rabbine  nasıl  dua  edeceği,  O’nunla  neler  konuşacağı  belli  kalıplara,  standartlara   sokulmamalıdır. Camilerde  komutla  ve  imamın  zaman  ayarlaması  ile  yapılmamalıdır. Namazda  dua  okunmaz,  dua  edilir. Yüceltilen  ve  tesbih  edilen  Allah’ın  huzurunda  yakarılır,  istekler  sıralanılır.  Dile  getirilir.

Bugün  Camilerde  kılınan  toplu  namazlarda  veya   bireysel   kılınan  namazlarda,  kıyamda  ayakta  iken  en  mükemmel  bir  dua  olan  Fatiha  Suresinden  sonra,  ilmihal  kitaplarınca  şart  koşulmuş  olduğundan  dolayı,  genellikle  Kur’andan  birkaç  ayet  veya  kısa  namaz  Sureleri  denilen  ayetler,  anlamları  bilinmeden,  bu  ayetlerle  birlikte  Allah’a  nelerin  söylendiğinin  farkında  olunmadan,  Arapça  olarak  okunmaktadır. Bu  şekildeki  bir  uygulama  ile  namaz  dua  olmaktan,  yakarmaktan  çıkarılmakta,  sanki  yüce  Rabbimiz  Allah,  kendi  indirdiği  ayetlerini  bilmiyormuş  gibi  gerisin  geriye  O'na  yöneltilmiş  ayetlerle  din  dersine  dönüştürülmektedir.  Yoksa  namaz  ibadeti,  Kur'an  ayetlerini,  öğütlerini,  hükümlerini  gerisin  geriye  okumak  ve  Hücurat  Suresinin  16. ayetinde  "  Siz  dininizi  Allah'a  mı  öğretiyorsunuz ? "   diye  yapılan  uyarıya  rağmen  aksine,  Allah'a  öğütlerle  Kendi  dinini  öğretmeye  çalışmak  mıdır ?   Kur’anı  namazın  dışındaki   zamanlarda  okumak  ( ikra  etmek ) öğrenmek,  öğretmek,  düşünmek,  anlamak,  öğüt  almak  zaten  her  mümin’in  her  gün  veya  sık  sık  yapması  gereken  zorunlu  bir  görevidir.  Fakat  namaz  içerisinde  Allah’ın  huzurunda  iken  okumak  ise,  Allah’ın  bize  yönelttiği  uyarıları  gerisin  geriye  bizim  O’na  yöneltmemiz  gibi,  tehlikeli  bir  durumu  oluşturmaktadır.

Peygamberimiz,  Medine'ye  Hicretinden  sonra  bilhassa  Cuma  gönleri  yapılan  toplantılarda,  anlamı  doğrudan  doğruya  namaz  demek  olmayan  Salat  kavramını  tüm  yönleriyle  birlikte  aynı  anda  gerçekleştirir,  topluluğa,  önce  kendisine  en  son  vahyedilen  ayetleri  okuyarak  tebliğ  eder,  onlarla  Kur’anın  eğitim  öğretim  çalışmasını  yapar,  daha  sonra  etrafında  toplanmış  olan  Müslümanların  maddi  ve  manevi  sıkıntıları  görüşülür,  dayanışma,  paylaşma  ve  destekleşme  faaliyetleri  karara  bağlanır,  ardından  da  topluca  namaza  ve  duaya   geçilirdi. Bundan  dolayı  da  salat  davetini  duyan  müslümanlar,  ihtiyacından  fazla  malını,  eşyasını,  parasını  gönül  rızası  ile  yanında  getirir,  hazırlıklı  gelir,  mescide  teslim  ederdi. Bu  esnada  ihtiyacı  olanların  ihtiyacı  hemen  orada  giderilirdi. Peygamberimizden  sonra  4  Halife  döneminde  de  sürdürülen  bu  uygulama,  Emeviler  döneminde  zamanla  Salatın  eğitim  ve   destekleşme  yönünün  mescitlerden  kaldırılması,  yok  edilmesi  ve  unutulması  neticesinde  salat  kavramı,  sadece  namaz  kılmaya  indirgendi  ve  Kur’an  okumak  namazın  içine  yerleştirildi.  ( Kur'anda  Salat  Namaz  mıdır ?  başlıklı  yazımızda  Salat  ile  ilgili  geniş  bilgi  bulabilirsiniz )  Müzzemmil  Suresinin  20. ayeti  de  bu  uygulamaya  malzeme  olarak  gösterildi.

MÜZZEMMİL  20  :  Hiç  kuşkun  olmasın  Rabbin,  senin  gecenin  üçte  ikisinden  daha  azını,  yarısını, üçte  birini  ayakta  geçirmekte  olduğunu  biliyor. Seninle  beraber  olanlardan  bir  grup  da  öyledir. Allah   geceyi  de  gündüzü  de  ölçüye  bağlar. Sizin  bu  işi  kolaylıkla  yapamayacağınızı  bildi  de  sizin  için  bu  görevi  hafifletti.  O  halde  Kur’andan  kolay  geleni  okuyun.  ( öğrenin  öğretin ) Sizden  hastalar  olacağını  bildi.  Bir  kısmının  yeryüzünde  dolaşıp  Allah’ın  fazlından  bir  şeyler  isteyeceklerini,  diğer  bir  kısmının  da  Allah  yolunda  çarpışacaklarını  bildi.  O  halde  ondan  kolay  geleni  okuyun.

Ayette  yer  alan  Arapça  “ gıraat ”  sözcüğü   genellikle  okumak  diye  çevrilir.  Bu  sözcük  aslında   aynı  zamanda  “  toparlayıp  dağıtmak  “  öğrenip  öğretmek  anlamına  da  gelmektedir.  Bu  ayetten  anlaşılmaktadır  ki  gecenin  bir  vakti  ayakta  olan  ve  Peygamberimizin   bu  okuyup  öğrenme  ve  öğretme  çalışmasına  katılan  başkaları  da  bulunmaktadır.  Peygamberimiz  kendisine  vahyedilen  ayetleri   onlara  da  okuyup  öğretmektedir. Üstelik  de  bazı  ayetler  de  müteşabihtir.  O  zamanın  bilgileri  ile  tam  olarak  anlaşılamayacak  tevili  yapılamayacak  birden  fazla  anlamı  olan  mecazi  anlatımlı  ayetlerdir. Bazı  ayetler  de  hemen  kolayca  anlaşılabilecek  muhkem  denilen  ayetlerdir. İşte  bundan  dolayı, bu  ayette  herkesin  imkanları  nispetinde,  kapasiteleri  ölçüsünde  Kur’andan  kolayına  geleni  ve  anlayarak  bildiklerini  okuyup  başkalarına  da  öğretmeleri   istenmektedir. Ayette  iki  kez  geçen  “ O  halde  Kur’andan  kolayınıza  geleni  okuyun  “  ifadesinin  namazla  bir  ilgisi  yoktur. Herkes  kendi  uğraşı  alanına  göre,  kapasitesi  ölçüsünde  Kur'andan  kendisine  lazım  olanı  alacaktır.  Herkes  Kur'anın  tamamını  anlamak,  öğrenmek  ve  başkalarına  öğretmekle  yükümlü  değildir.  Bu  nedenle  de  tembellik  gösterip,  ben  Kur'andan  hiç  bir  şey  anlamıyorum  diye  Kur'andan  uzak  durulması  doğru  değildir. Kur'anda  mutlaka  herkesin  anlayabileceği,  öğrenip  öğüt  alabileceği  birşeyler  vardır.

Buna   rağmen  Peygamberimizin  vefatından  sonra  ona  atfedilen  hadislerle  ve  rivayetlerle,  mezhep  imamlarının  içtihatları  ve  ulemanın  icması  ile  Kur’an  ayetlerinin  birkaçının  veya  kısa  Surelerin,  zammı  Sure  adı  altında  namaz  içerisinde  okutulması  gelenek  ve  zorunluluk  haline  gelmiş,  namazın  olmazsa   olmazı  şartına    dönüştürülmüştür.  Bu  öğreti  ve  dayatmalarla  yüzyıllardır  insanlarımız  namazlarında,  Fatiha  duasının  ardından  kıyamda,  Arapça  olarak  zammı  Surelerden  birini  okur. Okur  amma  zar  zor  ezberlediği  bu  Arapça  Sure  ile  önünde  tazim  ile  eğildiği  Rabbine  ne  söylediğinin,  zaman  zaman  da  nasıl  küfre  girdiğinin  farkında  değildir.  Ne  söylediğini  de  hiç  merak  etmez.  Anlamını  da  öğrenmeyi  bir  türlü  istemez.  Kendisini  de  buna  yönlendirecek  bir  din  görevlisini  görebilseydik  herhalde  durum  bu  kadar  vahim  olmazdı.

Doğrudan  doğruya   okunan  zammı  Surelerin  anlamlarına  baktığımız  zaman,  namaz  esnasında  önünde  tazim  ile  eğildiğimiz  Rabbimize,  O'nun  bize  yönelttiği  uyarıları  aynen  gerisin  geriye  bizim  O'na  yönelttiğimiz,  uyarılarda  bulunduğumuz,  değişik  konularda  bilgiler  aktardığımız  gibi  garip  ve  tehlikeli  bir  durum  ortaya  çıkmaktadır.  Oysa  akıl  kullanılıp  düşünüldüğü  zaman  ;  Rabbimiz  Kur’an  ayetlerini  bilmiyor  mu ?  O  esnada  biz  O’na  dinimizi  mi  öğretmek  istiyoruz ?  Okuduğumuz  Arapça  ayetlerle  O’nu  uyarmak,  O’na  öğüt  vermek  mi  istiyoruz ?  Asıl  amacımız  O’nu  yücelterek,  tesbih  ederek,  O’na  yalvarmak  gönlümüzü  açmak,  O’nunla  konuşmak,  isteklerimizi  dile  getirmek  değil  midir ?  Allah’ın   bizim  hiçbir  şey  anlamadan,  düşünmeden  okuyacağımız  Kur’an  ayetlerine  ihtiyacı  var  mıdır ?  Bu  ayetlerle  Allah  Kendisini  mi  düzeltecektir ?  Kur’an  zaten  Allah’ın  kitabı  değil  midir ?  İçindeki   mesajları  öğütleri  uyarıları  bize  ileten  O  değil  midir ?  Amacımız  nedir ?  gibi  sorular  ister  istemez  insanın  aklına  gelmektedir. ( Bu  soruların  açıklamalarını  Namaz  Allah'la  Konuşmaktır  başlıklı  yazımızda  geniş  olarak  bulabilirsiniz. )

Kur’anda  doğrudan  doğruya  namaz  şu  kadar  rekattır  diye  bir  hüküm  ve  ayrıntı  yoktur.  Araştırmacı  ve  Tebyin  ül  Kur’an  yazarı  Hakkı  Yılmaz,  Namazın  rekatı  olmaz,  bunu  niyazda  bulunan  kişiler  o  andaki  psikolojik  durumlarına  göre  tekbirden  oturuşa  ve  selama  kadar  hudu,  tazarru  ile  ve  şekilciliğe  düşmemek  şartıyla  istedikleri  kadar  bir  süre  uzatabilirler  demektedir.  Rahmetli  Prf. Dk. Yaşar  Nuri  Öztürk  namaz  bütün  vakitlerde  iki  rekattır  demiştir. Yine  bazı  yazarlar  ve  müfessirler  Kur’andaki   zorunluluk  ve  savaş  anındaki  salatın  nasıl  yapılması  gerektiğinin  anlatıldığı  Nisa  Suresinin  101. ve 102. ayetlerine  dayandırarak  namazın  her  vakitte  iki  rekat  olduğunu  söylemektedirler.  Öte  yandan,  Emeviler  ve  Abbasiler  döneminde  Peygamberimize  atfedilen  hadis  ve  rivayetlerle,  ulema   icmalarıyla  2  rekat  farz  namazı  4  rekata  çıkarılmış,  ön  sünnet,  son  sünnet  ilaveleriyle  Namaz  zamlandırılmış,  nafile  denilen  birtakım  namazlar  sünnet  adı  altındaki  dayatmalarla  camilerin  içine  bile  sokulmuştur.  Öyle  ki  " Sünnet  olmazsa  namazın  kaç  rekat  olduğunu  nereden  bileceğiz ? "  inancı,  namazda  en  öne  geçen  bir  ibadet  hükmü  haline  getirilmiştir. Bu  inanç  ta  neredeyse  bütün  mezheplerin  tam  bir  ittifakla  kabul  ettikleri,  Şafii  mezhebi  Fıkhının  ünlü  imamlarından  olan  ve  İmam  Beyhaki  Hazretleri  ( 994 - 1066  İran )  dedikleri  imamının  Delail  adlı  eserindeki  rivayetine  dayandırılmıştır. Bu  eserde  nakledilen  rivayete  göre ;

* Ashab ı Kiram'dan  İmran  b. Husayn  dinleyenlere  şefaatle  ilgili  bazı  hadisleri  nakleder. Orada  bulunanlardan  biri  -  Siz  hadisler  birdiriyorsunuz  fakat  biz  bunlarla  ilgili  olarak  Kur'anda  her  hangi  bir  şey  bulamıyoruz.  İmran  b.  Husayn  -  Sen  Kur'anı  okudun  mu ?  -  Okudum.  Kur'anda  sabah  namazının  farzının  2,  akşam  namazının  farzının  3,  öğle  ikindi,  yatsı  namazlarının  farzlarının  4  rekat  olduğuna  rastladın  mı ?  -  Hayır.  Peki  bunları  kimden  öğrendiniz ? -  Ashabı  kiramdan.  -  Biz  de  Resulullah'tan.  diye  konuşmaların  değişik  örneklerle  zekatın  40  ta  bir,  Kabe'nin  7  defa  tavaf  edilmesi  olduğu  ayrıntılarıyla  Peygamberden  öğrenildiği  ifadeleriyle  devam  etmesinin  ardından,  imam  peki  Allah  ü  Teala'nın  Kur'anda  Haşr  Suresinde  "  Peygamber  size  neyi  verdiyse  alın,  neyi  yasakladıysa  da  ondan  kaçının "  dediğini  de  gördünüz  mü ? dedikten  sonra  imam  "  Sizin  bilmediğiniz,  bizim  ise  Resulullah'tan  öğrendiğimiz  daha  pek  çok  şey  vardır. "  diyerek  devam  eder. Böylece  Peygamberin  Sünneti  inancına  da  bu  rivayetle  meşruiyet  kazandırmış  olurlar.

Bu  diyaloglarla  nakledilen  rivayetin  içerisinde  namaz,  zekat,  Kabe'nin  yedi  defa  tavafı,  Peygamberin  sünneti  konularının  neredeyse  tamamının  Kur'an  ayetlerine  aykırı,  pek  çok  tutarsız  ve   yalan   olduğu  noktalar  bulunmaktadır. Örneğin  Haşr  Suresinin  7.  ayetinde ;  "  Allah'ın  o  kent  halkından,  Elçisine  verdiği  fey'ler,  paylar  ( ganimetler ) ( Savaşmadan  elde  edilen  gelirler )  içinizden  yalnız  zenginler  arasında  gücün  getirdiği  refah  olmasın  diye  Allah'a,  Elçi'ye  yakınlık  sahiplerine,  göç  eden  fakirlere - ki  onlar  Allah'ın  armağan  ve  rızasını  ararken  yurtlarından  ve  mallarından  çıkarılmışlardır.  Allah  ve  Elçi'sine  yardım  ederler.  İşte onlar  doğruların  ta  kendileridir. -  yetimlere,  miskinlere,  yolcuya  aittir.  Elçi  size  ne  verdiyse  onu  hemen  alın.  Sizi  neden  alıkoyduysa  ondan  geri  durun.  Allah'ın  koruması  altına  da  girin.  Şüphesiz  Allah,  azabı  çok  çetin  olandır. "  ifadeleriyle  aslında  pek  çok  ayrıntı  ile  değişik  konulara  dikkat  çekilmekle  beraber,  Bedir  savaşının  ardından  elde  edilen  ganimetin,  katılan  savaşçılara  ekonomik  durumlarına,  sahip  oldukları  çocuklarının  sayısına  ve  aile  yapılarına  göre  Peygamberin   adaleti  ve  yetkisi  dahilindeki  yaptığı  dağıtımına  itiraz  eden  sahabelere  "  Elçi  size  neyi  verdiyse  onu  hemen  alın "  diyerek  çok  ciddi  bir  uyarı  yapılmaktadır. Fakat  ulema  denilen  birileri  bu  bölümü  paragraftan  ayrı  ele  alarak  çok  kapsamlı  bir  hüküm  olarak  aktarmış  ve  Peygambere  hüküm  oluşturma  ( teşri )  yetkisi  vererek,  adeta  hüküm  koymada  Allah'a  ortak  etmişlerdir. Tabiidir ki  Kalem  Suresinin  36 - 41.  ayetlerinde  "  Sizin  neyiniz  var ?  Nasıl  hükmediyorsunuz ?  37 - 38  :  Yoksa  içinde  ders  aldığınız  şeyler : "  Siz  bu  alemde  neyi  beğenirseniz  o  kesinlikle  sizin  olacak "  garantisi  verilmiş  olan  size  ait  bir  yazılı  belge  mi (  kitabınız  mı )  var ?  39  :  Ya  da  size  karşı  kıyamet  gününe  kadar  sürecek,  " Siz  her  ne  hüküm  verirseniz  kesinlikle  öyle  olacak  "  diye  üzerimizde  yeminler / taahhütler,  üstlenmeler  mi  var ?  40  :  Sor  bakalım  ahireti  yalanlayan  o  kişilere,  içlerinden  böyle  bir  şeyi  hangisi  garanti  etmektedir ?  41 :  Yoksa  onların  ortakları  mı  var ?  O  halde  ortaklarını  getirsinler,  eğer  doğrulardan  iseler. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılardan  ve  Kehf  Suresinin  26. ayetinde  " Allah  hükmüne  hiç  kimseyi  ortak  etmez. "  denildiği  gibi  peygamberin  dahi  Allah'ın  ortağı  olamayacağı  ve  din  adına  hüküm  oluşturamayacağı  uyarıları  dikkatlerden  kaçmaktadır  veya  hiç  umursanmamaktadır.  Bunlara  rağmen  yine  de  artık  terk  edilmesinden  bugün  korkulan  sünnet  inancı,  kökleşmiş  bir  ibadet  ve  gelenek  haline  getirilmiş,  namazda  asıl  önemli  olan  riyaya  girmemek,  huşu  ve  hudu  anlayışından  uzaklaşılmıştır. Oysa   Peygamberimiz,  Mekke  döneminin  çok  sıkıntılı  ve  mücadeleli  geçen  zamanlarında  namazı  her  vakitte  ikişer  rekat  olarak  ve  sabah,  öğle,  akşam  olmak  üzere  günde  üç  vakitte  kılmış,  Medine  döneminde  ise  savaşlara,  mücadelelere  bağlı  olarak  azalan  namaz  ilgisinden  dolayı,  toplumu  bir  arada  ve  diri  tutmak,  motive  etmek  amaçlarıyla  dört  rekata  çıkartarak  kıldırmıştır.  Kendisi  öğle  ve  akşam  arasında  ve  akşamdan  sonra  da  ilerleyen  vakitlerde  dörder  rekat  daha  namaz  ilaveleriyle  vakti  beşe  çıkarmıştır. Bazen  öğle  ile  ikindi  namazını,  bazen  de  akşam  ile  yatsı  namazını,  öne  ve  arkaya  alıp  cem  ederek  ( birleştirerek )  namazını  yine  günde  üç  vakte  indirerek  kılmıştır. Farz  namazlarının  dışında  sünnet  denilen  hiç  bir  nafile  ( ilave ) namazı  mescide  sokmamıştır.  Dolayısıyla  kişi,  kendi  içinde  bulunduğu  haleti  ruhiyesine  göre  istediği  kadar,  ama  iki  rekat,  ama  dört  rekat,  ama  on  rekatlık   duası  ile  Allah’a  yönelmeli  ve  her  yönelmesinde  de  hudu  ve  huşu  içerisinde  olabilmeyi  hedeflemeli,  riyadan  ve  şuursuzluktan  sakınmalı,  namazın  ne  olduğunu,  niçin  ve  kimin  için  kıldığını  bilmelidir. 

Namaza  başlanırken  falanca  vaktin  farzına  veya  falanca  vaktin  sünnetine  diye  ayrımlı  niyetler,  namazı  Allah  ve  Peygamber  arasında  ikiye  bölüştürmek  anlamına  gelir.  Oysa  bütün  namazlar   sadece  Allah  için  kılınır.  Peygamberimizi  Allah’a  ortak  koşarak  şirk  tehlikesine  maruz  kalmamak  için  kılınan  bütün  namazlara  Allah  rızası  için  namaza  denilerek  niyet  edilmelidir. Ahkaf  Suresinin  5. ayetinde  "  Ve  Allah'ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiçbir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışından  habersizler  de. "  denilen  uyarı  akıldan  çıkarılmamalıdır.

NAMAZ  VAKİTLERİ  :  Kur’anda   Peygamberimizin,  kendisine  vahyedilen  ayetlerin  tebliğ  edilebileceği,  bu  ayetlerin  eğitim  ve  öğretiminin  yapılabileceği,  destekleşme,  dayanışma,  mali  ve  zihni  yönden  paylaşmanın  ve  bütün  bunların  ardından  da  toplu  duaların  yapılabileceği,  bunun  için  toplanmanın  bizzat  yapılabileceği  vakitler,  Mekke  döneminde  Hud  Suresinin  114. ve  İsra  Suresinin  78. ayetlerinde  salat  vakitleri  olarak  belirtilmiştir. Daha  sonra  Taha  Suresinde  Medine  döneminde  de  diğer  başka  ayetlerle  bu  vakitlerden  söz  edilmiştir. Pek  çok  tefsir  ve  meallerde  salat  kavramının  pek  çok  ayrıntısı  unutturulup  sadece  namaz  olarak  çevrilmesinden  dolayı  bu  ayetlerdeki  vakitler  namaz  vakitleri  olarak  ifade  edilmeye  başlanmıştır.  Ancak  Peygamberimiz  bu  ayetler  doğrultusunda  üç  vakitte  salat  ederken  çeşitli  yorum,  hadis  ve  rivayetlere  dayandırılarak  salat  kavramı  sadece  namaza  indirgendiğinden,  namaz  önce  5  vakte  çıkarılmış  ardından  vitir,  teheccüt,  ilaveleri  ile  7  vakte  çıkarılmış,  daha  sonra  da  Kuşluk,  Duha,  Kandil  geceleri  namazları,  tesbih  namazı,  istihare  namazı,  hacet  namazı,  gibi  daha  pek  çok  namazlar  icat  edilmiş  ve  dine  sokulmuştur.  Gece  uykudan  uyanıp  kılınması  iyi  olur  diye  önerilen  ve  ihtiyari  bırakılan  Vitir  namazı  da  gece  bunlar  kalkmazlar  düşüncesiyle  yatsı  namazının  arkasına  eklenivermiştir.

Namazın,  doğrudan  doğruya   5  vakit  olduğuna  dair  de  Kur’anda  kesin  bir  ayet  yoktur.  Değişik  tefsircilerin  ve   yorumcuların,  ayetlerde  belirtilen   ifadeleri  birleştirmeleri,  uydurma  miraç  olayındaki  Allah  ve  Peygamber  arasındaki  pazarlıklardan  sonra  beş  vakte  indirilen   namaz  kabulünün  sonucu  bu  kanaat  ortaya  çıkmakta  ve  bu  kanaat  de  hadis  ve  rivayetlerle  desteklenmektedir. Yine  araştırmacı  ve  dini  eserler  ve  makaleler  yazmış  bulunan  Hakkı  Yılmaz  hoca  ise  Allah’a  yönelmenin,  O’nu  zikretmenin,   namazla  ulaşmanın  vakti  saati  olmaz.  Çünkü  Allah,  her  an  bizimledir,  bizi  görmektedir,  işitmektedir.  O,  her  an  diridir,  O’ nu  uyku  tutmaz,  O,  Hayy dır,  Kayyum  dur.  Kişi  gece,  gündüz,  her  vakitte  istediği  kadar  namaz  kılabilir.  Rabbine  niyazda  bulunabilir  demektedir.

Kişi  oluşturulmuş  teamüllere  ve  geleneklere  göre  Peygamberimiz  şu  vakitte  şu  kadar  namaz  kılmıştır  diyerek  elbette  o  da  o  kadar  namaz  kılabilir. Kimse  kimsenin  namazının  miktarını  ve  süresini  kısıtlamaya  veya  ilave  edilmiş  namazları  dayatmaya  da  yetkili  değildir. Bu  gönül  işidir,  zihnen  bilinçle  ve  isteyerek  hazır  olma  işidir. Sabırla,   bilinçle,  hudu  ve  huşu  ile  kılınan  namaz,  insanı  ruhen  ve  fikren  olgunlaştırır,  güçlendirir.  Bu  Allah’a  kulluğun  ve  teslimiyetin  en  önemli  göstergesidir.

BAKARA  153  :  Ey  iman  edenler !  sabrederek  ve  namaz  kılarak  Allah’tan  yardım  dileyin. Şüphe  yok  ki  Allah,  sabredenlerle  beraberdir.

BAKARA  110  :  Namazı  dosdoğru  kılın  (  salatı  ikame  edin ) zekatı  verin.  Kendiniz  için  her  ne  iyilik  işlemiş  olursanız,  Allah  katında  onu  bulursunuz.

BU  GÜNKÜ  NAMAZ  ANLAYIŞI  :  Bugün  Peygamberimizin  vefatından  sonra  birileri  tarafından  sonradan  rivayetlerle ( söylentilerle )  ilave  edilmiş,  zamlandırılmış, vaktin  sünnetleri,  vitir,  kuşluk,  ebabil,  teheccüt,  tespih,  kurban,  şükür,  istihare,  hacet,  tevbe,  yağmur,  kandil  gecesi  gibi  çok  değişik  isimler  altında  kılınan  namazlar  bulunmaktadır. İlave  edilmiş  nafile  namazlarından  biri  de  Teravih  namazıdır. İslam'da  aslı  astarı, Kur'anda  yeri  olmayan  ve  Müslümanları  uyutmak,  yerinde  saydırmak  için  ortaya  atılmış,  Ramazan  ayında  neredeyse  farz  namazlarının  önüne  geçirilecek  kadar  önemli  yer  tutan  bir  ritüel  haline  getirilerek,  oruç  tutmanın   vazgeçilmezi  bir  ibadet  olarak  addedilmektedir. Her  Ramazan  günü  akşamı  yatsı  namazına  ilave  olarak  20  rekat  kılınmaktadır. İslam'da  hiç  bir  ibadet ( Allah'a  kulluk  görevi ) ritüel  ( Dini  bir  ibadet  gibi  zannedilen,  benimsenen  şekli  davranışlar )  değildir. İslam'daki  kulluk  görevleri  olan  ibadetler  tamamen  dinamiktir,  hayata  yöneliktir,  insanın  kendisine,  çevresine,  toplumuna  ve  evrendeki  tüm  yaşama  faydalı  olabilecek  işlerdir.  Teravih  sözcüğü  :  İstirahat  demektir.  Anlaşılan  birilerinin  istirahat  esnasında  can  sıkıntısından  biraz  namaz  kılayım  vakit  geçireyim  oyalanayım  diye  ortaya  çıkardığı  bir  uğraşıdır.  Aslında  teravih  namazının  nereden  ve  nasıl  çıktığı   bilinmemektedir.  Çünkü  bu  konudaki  kaynakların  hepsi  söylentiden  ( dilden  dile  dolaşan  rivayetten )  ibarettir. Bu  söylentilere  bakıldığı  zaman,  birisi  Ramazan  ayında  Peygamber  yatsı  namazından  sonra  mescitte  2  rekat,  bir  başkası  4,  bir  diğeri  de  8  rekat  namaz  kıldı  demiş,  bir  akşam  da  hemen  arkasında  sahabeler  de  namaza  duruvermiş.  Tartışmalar  yapılmış,  bazı  rivayetlerde  de  Peygamber  yasakladı,  gidin  evinizde  kılın  dedi  denilerek,  teravih  namazı  Peygamberin  sözüne  de  dayandırılmış,  Resulullahın  sadece  Kur'ana  uyduğu  gerçeği  unutulmuştur.  Prof. Dr. Yaşar  Nuri  Öztürk  “  Peygamber  4  rekat  olarak  kılmıştır,  bir  defa  da  8  rekat  kılmıştır. Mescide  de  hiç  sokmamıştır,  kendisi  evinde  kılmıştır. ”   Demiştir.  Bu  açıklamaya  karşıtları  bu  “ doğru  değildir “  de  diyememişlerdir.  Rabbimizin  Kur’an  ile  bize  önerdiği  ve  öğütlediği  Hak  Dininde  bir  gerçek  vardır  ki  ibadet  koymaya  ve  dayatmaya, Yaratan’dan  başka  kimsenin  yetkisi  yoktur.  Peygamber  de,  Halife  Ömer  de  Allah'ın  ortağı  değildir. Kur'anın  içerisinde  olmayan  hiç  bir  ibadet  de  Din  değildir. Toplum,  buna  rağmen  Ramazan  ayında  Teravih  namazına  farzların  çok  ötesinde  ilgi  gösterirken  onun  da  nafile,  uydurma  bir  namaz  olduğunun  ve  farzları  yerine  getirmedeki  hassasiyetinin  bu  ölçüde  olmamasından  dolayı  uğrayabileceği  kayıpların  daha  çok  olabileceğinin  farkında  değildir. Teravih  namazının  ilk  kez  camide  toplu  olarak  kılınması  Halife  Ömer  zamanında  başlıyor. Hayırlı  bir  şey  diyerek   buna  karşı  çıkmıyor  ve  sonuçta  bu  konuda  fatura  Ömer'e  kesiliyor,  Allah'a  ortak  ediliyor.  Fakat  Halife  Ali  uydurma  namaz  diyor. Daha  sonra  Bakiri  dinle  alakası  yok  diyor. Buna  rağmen  Emevi  döneminde  20  rekata  çıkarılıyor.  Bugün  Teravih  namazı  Ramazan  ayının  ve  orucun  olmazsa  olmazı,  adeta  farzı  sayılarak  Mekke'de  ve  ülkemizde  de  neredeyse  her  şehirde  bazı  camilerde  hatimle  kılınıyor,  bu  kadar  zam  üzerine  zam  konurken  bir  noktadan  sonra  inanç  tıkanıyor,  çare,  imamın  6. vitesle  süratine  çıkılarak  ortada  ne  anlam,  ne  de  huşu  denilen  bir  şey  kalmıyor. Cemaat  de  en  hızlı  namazı  kıldıran  imamı  aramaya  başlıyor. Tabiidir  ki  böylece  namazın  ana  rüknü  olması  gereken  içtenlik  sıfırlanmış  oluyor. İçinde  Allah'ın  olmadığı  öyle  bir  yapıdaki  namazı,  anlamsız  ve  ayıp  olan, Yüce  Yaratanın  karşısında  yakışmayacak  olan  bu  durumu  her  halde  akledenlerin  dışında  düşünebilen  pek  olmuyor. Halbuki  Ramazan  ayı  Kur'anın  indirilmeye  başlandığı  ve  bütün  Müslümanların  Kur'an  ayetlerini  içselleştirmesi,  kendilerini  rektifiye  çekmeleri,  Kur'anın  öğütlerini  hatırda  tutarak  sakınmayı  öğrenmeleri  gereken  kıymetli   günleri  barındırmaktadır.  Şaşaalı  ve  abartılı  Ramazan  iftar  sofralarında  homili  gırtlak  tıka  basa  yenilenlerin  sindirilmesinin  hedeflendiği,  ama  ne  ölüye  ne  de  diriye  yararı  olmayacak  olan,  Kur'anda  da  yeri  bulunmayan  böyle  bir  Teravih  namazı  uygulamasının  içerisinde  olmak  yerine,  hiç  olmazsa  bir  akşamda  iki  ayet  okunarak  Allah'ın  öğütleriyle  beraber  olunması,  Müslümanların  kendileri  için  yapacağı  en  hayırlı  iş  olacaktır.

SONUÇ  OLARAK  :  Dinimizin  temeli  olan  salat  kavramının  kapsamı  içerisinde  olan,  Allah’ tan,  destek,  yardım  istemek  olan  ve  dua  ile  Allah’ a  yönelmenin,  O'nu  tesbih  etmenin, O'nunla  konuşarak  dertleşmenin,  en  güzel  ifadesi  olan  namazın,  ana  rüknü ;

* Onlar  namazda  huşu  içindedirler.  ( Müminun  2  )
* İnanan  için  hala  vakti  gelmedi  mi ? ki  kalpleri  ürpersin.  ( Hadid  16 )
* İnanmış  olanlar  ancak  o  kişilerdir  ki  Allah  anıldığında  yürekleri  ürperip  titrer  ve  onlara  Allah’ın  ayetleri  okunduğunda  bu  onların  imanlarını  arttırır. Ve onlar  yalnız  Rablerine  inanırlar ( Enfal  12 )
* Onlar  öyle  insanlardır  ki  Allah  anıldığında  kalpleri  titrer,  sabrederler,  namazı  gözetirler  ve  kendilerine  verdiğimiz  rızıklardan  infak  ederler. ( Hac  35 )

Ayetlerinde  görüldüğü  gibi  önemli  olan,  kişinin   namaz  kılarken  Yaratanın  huzurunda,  O’na  bütün  benliği,  içtenliği,  sabrı  ve  yüreğinin  ürpermesi  ile  yönelmesi,  doğrudan  hitap   etmesi,  duygu  ve  isteklerini  bizzat  kendisinin  dile  getirmesidir.

Kişi  sadece  Allah  rızası  için  niyeti  ile  ibadetine  başlamalı,  ibadetinin  kabul  edilip  edilmemesine,  ya  da  ne  kadar  sevap,  ya  da  ne  kadar  bonus  kazanacağı  hesabına  kafasında  yer  vermemelidir.  Bunun  takdiri  sadece  Allah’a  aittir. Şunu  bilmeliyiz  ki  kabule  layık  olan  bir  ibadet  mutlaka  kabul  edilir. Kişi  bu  alışveriş  düşüncesini  aklının  ucundan  dahi  geçirmediğinden  emin  ise,  iki  rekat  namazın  üzerine  istediği  kadar  ilave  ederek  kılabilir.  Gelenekselleşmiş  mevcut  uygulama  kadar  da  kılabilir. Ama  riyadan,  gösterişten,  sakınılmalı,  Maun  mücrimi  olmaktan  korkmalı,  sadece  Allah  rızası  gözetilmelidir.

Fakat  bugün  içerisinde  Allah'ın  gerçekten  dahil  edilemediği,  kıldığımız  bireysel  veya  toplu  namazlarımızda  ana  rüknü  ne  ölçüde  yerine  getirebiliyoruz ? Ne  ölçüde  yaşayabiliyoruz  veya  ne  ölçüde  sorgulayabiliyoruz. Yaptığımız  hareketler  de  anlamını  bilmeyerek  okuduğumuz  ayetler  de  ezbere  ve  otamatiğe  bağlanmıştır.  Arapça  okunan  ayetler  bilinçsiz  olarak  dudaklarımızdan  kayarken  beynimiz  dünya  telaşı  ile  doludur  veya  benliğimiz  namazda  değildir.  Ağzımızdan  çıkanları  çoğunlukla  anlamadığımız  için  beynimizle  bağlantı  kurulamadığından  bütünleşme,  gerekli  huşu  ve  hudu  sağlanamamaktadır.  Ana  rükun  da  yaşanamamaktadır. Bin  dört  yüz  yıldır  kılınan  namazlarla,  iki  namaz  arasındaki  yaşanan  hayatlarla  Müslümanların,  güzel  ahlak,  huzur,  mutluluk,  adalet,  barış  ve  insanlık  adına,  refah  ve  kalkınma  adına  kazanımlarının  iyi  bir  seviyede  olmadığı  da  bir  geçektir.  Eğer  ana  dilde  Allah’la  konuşulur,  okunan  dua  ayetlerinin  mealleri  ve  karşılıkları  akılda   tutulabilirse,  Allah  da  namazın  içerisine  gerçekten  dahil  edilebilirse,  benlikte  bir  ürperme,  titreme  ve  namazın  ana  rüknü  yakalanmış  olabilecektir. Dileğimiz,  tüm  Kur’an  müminlerinin  Allah  katında  makbul  olmuş  bir  namaza  ulaşabilmeleridir.  Allah'ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR.  

Temel  kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )


 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#dua #namaz #dua nedir #dua etmenin adabı #dua örnekleri #namaz nedir #teravih namazı #namazı nasıl kılabilirim #namaz vakitleri #secde nedir #rüku nedir #tahiyyat duası #sübhaneke duası #Allah'ın anılması #Zikrullah #yahudilerde dua #hristiyanlıkta dua #dua nedir #duanın adabı #hamd etmek #Allah'ın isimleri #Kur'anda dua ayetleri #kuranda namaz #rüku nedir #tahiyyat duası #teşehhüt nedir #salli barik duaları #teravih namazı #cuma namazı #secde nedir #sünnet nedir #Rab #Salat #Tazarrulu dua #secde #dua nedir #dua etmenin adabı #kur'anda dua ayetleri #kur'anda namaz #namaz nasıl kılınmalıdır #rüku # secde #teşehhüt okuma #salavat getirme #namaz vakitleri # namaz rekatları #namaz anlayışı #cuma namazı #namazın ana rüknü #zikir çekmek #tevhit inancı #salat nedir

Takip Et