Close
Close

ZİKİR ÇEKMEK

Din  adına  pek  çok  konuda  olduğu  gibi,  doğru  bilindiği  zannedildiği  halde,  yanlış  algılanan  ve  uygulanan  kavramlardan  biri  de  Zikir  kavramıdır.  Bu  kavram  peygamberimizin  vefatından  sonra  oluşan   gruplaşmalarla,  her  Mezhep,  her  Meşrep,  her  Tarikat,   her  grup  veya  Cemaatin  görüş  ve  kabulüne  göre  farklı  tanımlanmış,  farklı  uygulanan  ritüel  haline  gelmiştir.  Bunun  sonucunda,  halk  kültüründe  de  “ Zikir  Çekmek “  diye  bir  deyim  ortaya  çıkmıştır.  Özellikle  ülkemizde  bazı  insanlar  dindar  görünüm  vasfı  kazanmak  için  ulu  orta  elde  tespihle  dolaşır  olmuş,  tespih  aleti  makbul  bir  dini  araç  haline  gelmiş,  hacıların  en  önde  gelen  hediyesi  olarak  üretimi  el  sanatına  dönüşmüştür. Camide  eline  tespih  almayanlar  kınanır,  adeta  önüne  atılıp,  emrivaki  ile  eline  tespih  tutuşturulur  olmuştur. 99  luk  tespihlerle  ve  zikir  sayaçları  ile  binlik,  onbinlik  zikirle  tespih  çekilmesi,  Müslümanları  cennete  götürecek,  dünyadaki  sıkıntılardan,  tasalardan,  dertlerden  kurtaracak,   din  araçları  haline  getirilmiştir. Bu  bağlamda  Kur'anın  dışında  uydurulan  birçok  hadis  ve  rivayet,  insanların  zikir  konusundaki  inançlarının  kaynağı  olmuştur. 

Örneğin :  * Dertlerden  kurtulmak  ve  murada   kavuşmak  için  500  kere  ( La  havle  vela  kuvvete  illa  billah )  demeli,  okumaya   başlamadan  önce  ve  okuduktan  sonra  yüzer  kere  salevatı  şerife  okuyup  dua  etmelidir. ( İmam  Muhammed  2/33 )

* İmam  Rabbani : Dilek  ve  isteklerinizin  yerine  gelmesi  ve  sıkıntılardan  kurtulmak  için  kelime i  temcidi  ( La  havle  vela  kuvvete  illa  billah  il  aliyilazim )  500  kere, dinimize  dünyamıza  gelecek  zararlardan  kurtulmak  için,  cinnden  ve  korkulardan  korunmak  için  de  500  kere  okunup  dua  edilmelidir. demiştir. ( Berekat – S. Ebediye )

* Ebu  Derda ( r.a. )  dan  rivayet  edilmiştir :  Resulü  Ekrem ( s.a.v. ) “  Size  amellerinizin  en  hayırlısı  ve  sevap  bakımından  en  temiz  olan  mertebelerinizi  yükselten,  altın,  pırlanta  infak  etmekten  ve  harp  meydanında  düşmanlarınızla  çarpışmaktan  daha  hayırlı  bir  ameli  haber  vereyim  mi ? “  diye  sordular.  Ashab, “ Evet  ya  Resulullah ! “  dediler.  Rasulümüz ;  “  Allah ( c.c ) Hazretlerini  zikretmektir. “   diye  buyurdular.  Peygamber  efendimiz  “  Cennette  her  şey  var.  Dünyadaki  hiç  bir  şeye  hasret  çekilmez,  ancak  dünyada  zikirsiz  geçen  saatlere  acıyıp,  ne  olaydı  da,  o  boş  geçirdiğimiz  saatleri  de  zikir  ile  geçirseydik  diye  hasret  çekeceklerdir. “  buyurmuştur. Yine  Peygamberimiz ; “ Müminin  üç  kalesi  vardır.  Birisi  Zikrullah,  birisi  Kur’an  okumak,  diğeri  de  namazdır “  buyurmuşlardır.

Bir  tarafta  aklı,  ilmi,  düşünmeyi  ve  emeği  ön  plana  çıkaran  Kur'an  dururken,  diğer  taraftan  aklı  ve  ilmi  gerekli  görmeyen  ve   uydurulmuş  pek  çok  hadisle, dini  inancın  en  öncelikli  ameli  haline  getirilmiş  olan  Zikir, Tarikat,  Tasavvuf  ve  Cemaatlerde,  insanların  bir  arada  toplanabilmelerinin  önemli  bir  aracı  olmuştur. Bahaeddin  Nakşibendi  ( 1318 - 1389 )  Nakşibendi  Tarikatının  kurucusudur. Tasavvuf  inancının  en  ünlü  evliyalarından  biri   olmasına  rağmen,  Sünnilik  ilkelerine  de  bağlıdır.  Bundan  dolayı  Allah’ın  adlarını  anarak  derin  düşünceye  dalmak  anlamına  gelen  “ Zikri “  ilk  defa  ibadet  anlayışının  içerisine  o  eklemiş,  böylece  tekkede  topluca  Cuma  ve  Pazartesi  günleri  yatsı   namazından  sonra  zikir  çekme  ritüeli  düzenlenmeye  başlanmıştır. Ona  göre  insan  görünüşte  halk  arasında,  gerçekte  ise  Allah’la  birlikte  olmalıdır.  Bu  da  Allah’ın  adlarını  dilden  düşürmemekle  sağlanmalıdır. Prof  Dr. Said  Hayrullah  Şanzumi  de  3. Harname  adlı  kitabında  "  Eşek,  hayvanlar  aleminin  dervişidir,  günde  beşbin  defa  Allah'ı  zikreder,  bundan  dolayı  eşeklerden  aşağı  kalmamak  için  Nakşibendi  Tarikatında  olanlar  da  zikri  en  az  beşbinden  başlatırlar. "  demektedir.  Kur’anı  anladığı  dilden  okumayan,  İslam'ın  Tevhit  şuurunu  içselleştiremeyen  ve  Allah'ı  gerektiği  gibi  tanıyamayan  insanların  bilgisizliği,  her  zaman  olduğu  gibi,  açıkgözler  ve  art  niyetliler  tarafından  istismar  edilmiştir.  Halbuki  kişinin  sorgulayamadığı  din,  kendisine  ait  din  değildir,  atalarının  ve  başkalarının  dayattığı  dindir. Bunun  sonucunda  cahil  halk  Kur'an  dışında  uydurulmuş,  zikir  halkaları,  zikir  şekilleri  ve  zikir  aletleri  ile  böylece  yüzyıllardır  uyuşturulmuş,  ekonomik,  sosyal  ve  kültürel  açıdan  perişan  edilmişlerdir. Bilerek  veya   bilmeyerek  bu  Kur’an  dışı  sapkınlığın  faziletlerini  anlatan  kitaplar  yazılmış,  bu  kitaplarla  Müslümanlar  sömürülmüştür.  Bu  kitaplarda  zikir  konusunun  anlatılma  örneklerine  ana  hatlarıyla  baktığımızda ;

* Zikir,  bu  dünyada  bir  insanın  yapabileceği,  en  yararlı  çalışma  türüdür.  Her  ne  kadar  Allah’ı  anma  diye  tercüme  edilse  de,  böyle  bir  tercüme  son  derece  yetersizdir. Zikir,  beyinde  tekrar  edilen  kelimenin  manası  istikametinde  beyin  kapasitesini  arttırır. Beyinde  üretilen  dalga,  enerjinin  ruha  yani  benliğe  yüklenmesini  ve  böylece  ölüm  ötesi  yaşamda  güçlü  bir  ruha  sahip  olunmasını  sağlar.  Allah’a  yakınlığı  sağlar,  ilahi  manalar  ile  tahakkuku  sağlar.  Şeytanın  musallat  olmasını  önler. * Zikir,  sözcükte  “  anmak,  hatırlamak,  yad  etmek “  anlamına  gelir.  Zikir  ıstılahta  ( tabir,  terim  olarak ) Allah’ı  anmak  ve  hatırlamak,  O’nu  unutmamak  ve  gaflet  halinde  olmamak,  Allah  kelimesini  tekbir  ( Allah u  Ekber )  diyerek,  tehlil  ( La  ilahe  illallah )  diyerek,  tesbih ( sübhanallah)  diyerek,  tahmid ( Elhamdülillah ) diyerek  aynı  ifadelerle  tekrarlamak  demektir.  Zikir  Allah’ın  yüceliğini  dile  getirmek  ve  manevi  yetkinliğe  ulaşmak  amacıyla  yapılır.  Zikrin  çoğulu  zikirler,  ezkar  ve  zükur  dur.  zikirler )  Kur’anda  pek  çok  ayette  zikir  emredilmiş,  zikredenler  övgüyle  söz  edilmiştir. Zikir,  kalp,  dil  ve  beden  ile  olmak  üzere  üç  çeşittir.  Dil  ile  zikirde  güzel  isimleri  ile  Allah  anılır,  O’na  hamd  edilir,  tesbihte  bulunulur,  dua  edilir,  Kur’an  okunur.  Beden  ile  zikir,  bütün  organların,  Allah’ın  emrine  uyması  ve  yasaklarından  kaçınmasıdır.  Kalp  ile  zikir  ise  Allah’ı  gönülden  çıkarmamak  ve  daima  hatırlamaktır. Denilmektedir.

Her  ne  kadar  bazı  kitaplarda  zikrin  ayrıntılarına  değinilmekte  ise  de,  aslında  çok  kapsamlı  olan  zikir  kavramının  anlamı,  günümüzde  daraltılmış  ve  sadece  Allah’ın  adını,  değişik  sayılarda  papağan  gibi  tekrar  ederek  dil  ile  anmakla  sınırlandırılmıştır. Çünkü  insanlara  Kur’an  anlaşılacağı  dilden  okutulmamakta,  Kur’an  okuyun  önerisindeki  ifadelerinden,  sadece  Arapça  okunup  hatim  edilmesi  kastedilmektedir. Bu  nedenle  de  insanlar  tekrar  ettikleri  bu  lafızların  gerçek  anlamını  tam  olarak  bilememekte,  Allah'ı  gereği  gibi  tanıyamamaktadır. Bu  konuda  insanların  önüne  konan  hadis  ve  rivayetlerin  hepsi  uydurmadır. Oysa  zikir,  sadece  lafta  kalacak  olan  bir  kavram  değil,  Müslümanın  zorunlu  olduğu  ve  ona   sevap  kazandıracak,  her  an  Allah’ı  hatırlatacak  olan,  her  türlü  amelin,  eylemin  genel  adıdır.  Bu  amellerin  tüm  ayrıntısı  da  Kur’anın  içerisindedir. Çünkü  zikir  Allah’a  aittir.  Bütün  ibadetlerin  aslı  ve  özü,  Yüce  Allah’ı  hatırlamak  ve  O’na  itaat  etmek,  buyruklarının  tamamına   uymaktır.  Allah’a  itaat  etmek  ise  hiç  bir  emek  harcamadan,  aklı  devreye  sokmadan,  birtakım  güzel  sözleri,  anlamını  bilmeden  miskin  miskin  oturduğu  yerde  papağan  gibi  tekrar  etmek  değil,  bilakis  her  halükarda  Allah’a  kulluk  şuuru  içerisinde  bulunmak  ve  tam  bir  teslimiyetle  her  hal  ve  koşulda  O’nun  bizi  sürekli  gözetlediğini,  bizimle  beraber  olduğunu  zihnimize  yerleştirmektir. Her  atacağımız  adımda,  alacağımız  kararda,  önce  Rabbimizi  ve  Kur'an  ayetlerini  hatırlayıp  süzgeçten geçirmektir.  Necm  Suresinin  39. ayetinde "  Gerçek  şu  ki,  insan  için  çalışıp  didindiğinden  başka  bir  şey  yoktur. "  denilerek  ifade  edildiği  gibi  zikir  çalışmaktır,  insanlık  adına  yararlı  ve  güzel  şeyler  üretebilmektir.

Zikir  sözcüğü  için,  tanım  olarak  sözünü  etme,  söyleme,  anma,  tarikatlarda  da   Allah’ın  adını  üst  üste  ardarda  söyleyerek  yapılan  tapınma  denilmektedir.  Buna  istinaden  akademisyen,  öğretim  görevlisi  bir  profesörün  bu  konuda  “  Allah’ı  anmak  için  eline  tespih  alıp  sağa  sola  sallanıp  hu  çekip  zikirmatikle  defalarca   Allah,  Allah,  Lailahe  illallah   demek,  din  adına  çürümüşlüktür,  oysa  Allah’ı  hatırlatacak  çok  şey  vardır.  Bu  davranışlar  lüzumsuzdur. “  demiş.  Aslında  doğru  demiş  de ; Bu  dediği  gelenekçi  ve  rivayetçi  zihniyet  tarafından  pek  hoş  karşılanmamış. Dinimiz  İslam.com  linkinde  ;  Bu  ifadeye  de  cevaben  zikirmatikçi  ve  gelenekçi  bu  çevrelerce yapılan  karşı  savunma  ve  açıklamalara  bir  bakalım,  neler  söylenmiş ;

“ Zikir  çekerek  Allah’ı  hatırlamaya  çürümüşlük  demek,  çok  çirkin  bir  yakıştırmadır. Evet   Allah’ı  hatırlatacak  çok  şey  vardır.  Namaz,  oruç,  Kur’an  okumak  Allah’ı  hatırlatır.  Ama  namaz  kılan  birine,  Allah’ı  hatırlatacak  başka  şeyler  var  diye  namaz  kılma  denilebilir  mi ?  Veya  Kur’an  okuyan  birine  Allah’ı  hatırlatan  başka  şeyler  var.  Kur’an  okuma  denilebilir  mi ?  Zikir  çekene  de,  Allah’ı  hatırlatan  başka  şeyler  var,  zikir  çekme  denilebilir  mi ?  Kişi  yapabildiği  kadar  hepsini  yapsın.  Zikir  Allah’ı  anmak,  hatırlamak  değil  midir ?  Bir  kişinin  zikir  çekmesinin  herhangi  bir  yolla  Allah u  tealayı  hatırlamasının  kime  ne  zararı  olur ?  Çürümüşlük  diyerek  zikre,  Allah’ı  anmaya  karşı  çıkmak,  mümin  kişinin  imanına  zarar  verir. İmam  Rabbani  hazretleri  buyuruyor  ki,  kalbi  tatmin  eden  tek  yol  vardır  ki,  bu  da  Allah’ı  zikretmektir.  Sadece  akılla  kalp  tatmin  olamaz.  Denmiş  ve  Rad  Suresinin  28. ve  Ahzab  Suresinin  41. ayetlerindeki  ifadeler  de  örnek  olarak  gösterilmiş. Mezhepsiz  İbni  Teymiye  ( El – Ubidiyet )  kitabında  Allah  u  Teala’nın  ismini  zikretmenin  bidat  ve  dalalet  olduğunu  bildirmektedir.  Acaba  bu  profesör  İbni  Teymiyeci  midir,  sapıklardan  öğrendikleri  yanlış  şeyleri  dinin  emri  imiş  gibi  Müslümanlara  anlatmaya  çalışıyor.  Müslümanlar  profesörlük  etiketlerine  inanmamalıdır.  Denilmiş  ve  cevaplama  tamamlanmıştır. ( Kur'anı  okumak  derken,  acaba  sadece  Arapçasının  okunup  hatim  edilmesi  mi  kastedilmektedir ? Yoksa  anlaşılarak  mealinin  okunmasından  mı  söz  edilmektedir ?  Bu  ayrıntı  çoğunlukla  muğlak   bırakılmaktadır. )  ( Sufiliğe,  Tasavvufa,  Eşariliğe  ve  diğer  dört  mezhebe  aykırı  olan  düşüncelerinden  ve  bunları  Kur’an  dışında  gördüğünden  dolayı, 1300  lü  yıllarda  yaşamış  olan  İbni  Teymiye,  Tarikatlar  ve  Tasavvufçular  tarafından  sevilmez  ve  sapkınlıkla  suçlanır.  Sanki  peygamberimizin  de  mezhebi  varmış  gibi,  İbni  Teymiye'ye  mezhepsiz  diyerek  aşağılamaya  çalışırken  Peygamberimizi  de  unuttuklarının  farkında  değillerdir. Kur’an  doğrultusunda  olsa  da,  bizde  “  doğru  söyleyen  dokuz  köyden  kovulur  “  denildiği  gibi,  bundan  dolayı  da  iki  defa  zındana   atılmış  ve  oralarda  öldürülmüştür. Ona  bakılırsa  aklı  ön  plana  çıkararak  uydurma  hadisleri  elinin  tersi  ile  iten,  İmam ı  Azam  Ebu  Hanefi  de  hayatının  yirmi  beş  yılını  zındanlarda  geçirtilerek  sonunda  da  bu  zihniyetler  tarafından  öldürülmüş,  buna  rağmen  aynı   zihniyet,  Hanefi  mezhebinden  olduğunu  söylediği  halde,  İmam  ı  Azam'a  kafir  geldi  kafir  gitti  diyen  İmam  Buhari  de  yere  göğe  sığdırılamayan  hadislerin  babası  sayılan  Sahihi  ünvanı  ile  en  büyük  imam  olarak  ilan  edilmiştir.) ( Kur'an  dışında  oluşturulmuş  Tasavvuf  Dininin  2000  li  yıllarının  Müceddidi,  Gavsul  Azamı  sayılan   İmam  Rabbani  Hazretleri  dedikleri  Şeyhin,  delil  gösterdiği  Rad  Suresinin  28. ve  Ahzab  Suresinin 41. ayetlerindeki  zikr  ifadesi  ve  Kur'anın  tanımladığı  Zikr  anlayışı  ile,  aslında  papağan  gibi  aynı  sözleri  anlamını  bilmeden  tekrar  etmek  değil,  bilakis  Allah  yolunda  üretim  ve  çabalarla,  paylaşımlarla,  Allah'ın  nimetlerine  karşılık  şükrün  eda  edilmesinin  gereği  anlatılmaktadır.  Allah  katında  kalp  ise  ancak  o  zaman  mutmain  olabilir.)

Muhatap  alınan  profesör  kimdir,  nasıl  bir  cevap  vermiştir  bilmiyoruz. Ama  mutlaka  Kur'an  doğrultusunda  söyleyeceklerinin  olduğundan  eminiz. Şimdi  biz  de  dinimizin  gerçek  kaynağı  Kur’an  ile  bu  konuya  ışık  tutmaya  çalışacağız,  ama  tahmin  ediyoruz  ki  bunun  sonucunda  herhalde  biz  de  gelenekçiler  tarafından  İbni  Teymiyeci  olarak  sapkınlıkla  nitelendirilmekten  pek  uzak  olamayacağız. İmanımız  zarar  görür  mü  görmez  mi  onu  Allah  bilir.  Ama  biz  yine  de  dinimizin  yegane  kaynağı  olarak  gördüğümüz  Kur’an  ayetleri  ile  bu  konuyu  ele  almaya  çalışalım.

Zikir  konusunda  değişik  ve  farklı  kabullerin  sağlaması  ve  yanlış  bakış  açılarının  düzeltilmesi,  ancak  Kur’anı  doğru  anlamakla  mümkün  olabilir.  Çünkü  dine  ait  bir  sözcüğü  ve  kavramı  en  iyi  ve  en  doğru  şekilde  tanımlayan  ancak  ve  ancak  Kur’anın  kendisidir.  Anlam  olarak  Zikr   sözcüğü  “  Bir  şey  için  korumak,  anmak,  hatırlamak,  hatırdan  çıkarmamak,  öğüt  almak,  unutmamak,  ibret  almak “  demektir.  Sözcük  gerek  zikr  mastarı  ve  gerekse  diğer  tüm  türevleri  olarak  Kur’anda  hep  bu  sözlük  anlamında  kullanılmıştır.  Ancak  sözcük   " ez – zikr  “  olarak  mecazi  mürsel  sanatıyla  “  öğüt  verme “  anlamı  ekseninde  Semai  Kitaplar  ( Allah'ın  Vahyi,  Kur’an,  İncil,  Tevrat,  Zebur )  için  de  kullanılmıştır. Bu  nedenle  Kur’anın  bir  adı  da  “ Zikr “ dir. Fakat  gelenekçilerin  yaptıkları  gibi  Kur'anı  tecviti  ve  makamı  ile  hiç  bir  şey  anlamadan  sadece  Arapça  okuyup,  hatim   ettiğini   zannederek  ve  hasıl  olan  sevabı  ölülere  hediye  ederek  değil,  bilakis  Kur'anı  anlayarak  okumak  ve  tefekkür  etmek  de  zikrin  ta  kendisidir.

ALİ  İMRAN  58  :  İşte  bu,  Biz  bunu  sana,  ayetlerden  ve  yasalar  içeren  zikr’den  ( hatırlatmalardan,  öğütlerden )  Kur’andan  okuyoruz.

SAD  1 – 3  :  Öğüt ( şeref )  zikr  sahibi  Kur’an  kanıttır  ki,  onlardan  önce  nice  kuşakları  helak  ettik ( değişime,  yıkıma  uğrattık )  Biz….

ENBİYA  10  :  Hiç  kuşkusuz  Biz  size,  zikri ( öğüdünüz,  şan  şerefiniz )  içinde  olan  bir  kitap  indirdik.  Buna  rağmen  hala  akıllanmayacak  mısınız ?

ZUHRUF  44  :  Ve  şüphesiz  sana  vahyedilen  Kur’an,  senin  için  de  gerçekten  bir  zikr  ( öğüttür,  hatırlatmadır,  şan  şereftir )  siz  ondan  sorgulanacaksınız.

Araplar  bir  kimsenin  şanını,  şöhretini  ve  kıymetini  anlatmak  için  zikr  sözcüğünü  kullanırlar.  Bunun  yanında  bu  sözcükle,  anmak,  hatırlatmak,  öğüt  vermek  ekseninde,  Kur’andaki  ilkeler,  hükümler,  vaatler,  tehditler,  geçmiş  toplumların  yaşamlarındaki  ibret  alınacak  kıssalar  ve  haberlerin  hepsi  zikrdir.  Bu  hatırlatmaların  hepsi,  insanların  akıllarını  başlarına  alarak  sadece  Allah’a  yönelmeleri  içindir. Zikr  sahibi  Kur’an  ifadesiyle,  şanlı,  öğütlü,  dini  öğreten,  ibret  veren  Kur’an  olarak  anlamak  gerekir. Kur’anı  ( sadece  Arapça  okuyup  hatim  etmek  anlayışıyla  değil ) anlayarak  okuyan  bir  kimse,  zikretmiş,  bütün  bu  hatırlatmaları  görmüş,  öğüt  almış  ve  Allah’ı  anarak  aynı  zamanda  Allah’a  yönelmiştir.

Zikr  sözcüğü  Kur'anda,  Allah  sözcüğü  ile  tamlama   halinde  “ Zikrullah “  olarak  ifade  edildiğinde  anlamı  “  Allah’ı  anmak “  demek  olur  ki,  halk  kültüründe  zikir  kavramında  ele  almamız  gereken  asıl  nokta  da  budur.  Nitekim  Kur’an  ayetlerinde  “ zekera “  fiili  Allah  lafzını  tümleç  olarak  “  Allah’ı  anarlar “, “ Allah’ı  çokça  anın “  tarzında  kullanılmıştır.  Ve  buna  paralel  olarak  örneğin “ Allah’ı  çokça  anın “, “ Allah’ı  anmaya  koşunuz “   ifadeleri  yer  almaktadır.  Bu  Arapça  anlatım  kurallarıyla  anlatılmak  istenen  temel  nokta  Allah’ın  anılmasını  hatırlatmaktır.  Kur’anda   pek  çok  ayette  geçen  “ zikr “  mastarı  ve  bu  sözcükle  yapılmış  “ Zikrullah “  tamlaması, ( namaz,  salat,  zekat,  oruç )  gibi  bir  terim  olmayıp,  yemek  içmek  gibi  eylem  ifade  eden  sözcüktür.  Bilindiği  gibi  oruç  bir  terim  olup,  belirli  bir  zaman  diliminde  ve  özel  bir  amaçla  yemeyi,  içmeyi  ve  cinsel  ilişkiyi  ve  konuşmayı  terk  etmektir.  Böyle  olmasına  rağmen  Arapçadan  Türkçeye  yapılan  tüm  çevirilerde  “  zikr "  sözcüğü  Türkçeye  çevrilmeden   Arapça  olarak  aynen  bırakılmıştır.  Istılahta  denilerek  sözcük  sanki  bir  dini  terim  gibi  kullanıla  gelmiştir. Bir  eylem  olması  gerektiği  anlamı görülememiştir.  Halbuki  Kur’anın  birçok  ayetinde  “ Zikrullah “  ( Allah’ın  anılması  ) olgusundan  söz  edilerek  önemine  ve  gereğine  değinilmektedir.

ARAF  124  :  Kim  zikrulahtan  ( Benim  anılmamdan ) ( Benim  öğüdümden )  mesafeli  durursa,  hiç  şüphesiz  onun  için  zor,  sıkıcı  bir  yaşam  vardır.

BAKARA  152  :  Öyleyse  Beni  anın  ki,  Ben  de  sizi  anayım.  Ve  Bana,  verdiğim  nimetlerin  karşılığını  ödeyin,  Bana  iyilik  bilmezlik  etmeyin,  verdiğim  nimetleri  görmemezlikten  gelmeyin.

MÜNAFİKUN  9  :  Ey  iman  etmiş  kimseler !  Mallarınız  ve  çocuklarınız  sizi   zikrullahtan  ( Allah’ı  anmaktan ) alıkoymasın.  Böyle  bir  şeyi  kim  yaparsa,  artık  işte  onlar,  zarara,  kayba  uğrayıp  acı  çekenlerin  ta  kendileridir.

ZÜMER  22  :  Peki  Allah  kimin  göğsünü  İslam’a  açarsa,  o  zaman  o,  Rabbinden  bir  ışık  üzerinde  olmaz  mı ?  Öyleyse  zikrullaha  ( Allah’ı  anmaya ) karşı  kalpleri  katılaşmış  olanlara  yazıklar  olsun ! İşte  onlar,  apaçık  bir  sapıklık  içindedirler.

Kur’anda  bu  kadar  önem  verilen,  aslında  bir  eylem  olması  gereken  “ Zikrullah “ ın  ne  demek  olduğu,  nasıl  yapılacağı,  ancak  yine  Kur’andan  öğrenilebilir. Ne  var  ki  cehalet,  gaflet  veya  dalalet  gibi  nedenlerle  konu  Kur’andan  değil  de,  Kur'ana  karşı  oluşmuş  Tasavvuf  Tarikatları  içerisindeki  İslam  düşmanlarından  öğrenilmeye   kalkışılmış,  sonuçta  ortaya  “ Zikir  Çekmek “  diye  tuhaf  ve  anlaşılmaz  uygulamalar  çıkmıştır.  Bu  uygulamalar   daha  çok  geri  kalmış,  yoksul  ve  eğitimsiz  Müslüman  topluluklarında   cemaat  ve  tarikatlar  eliyle  yaygınlaşmış,  haftanın  belirli  günleri  ve  saatlerinde  ellerine  99  luk,  binlik,  tespihler  alan  insanlar,  halkalar  halinde  güya  zikir  yaptıklarını  zannederek  “  Allah  Allah… “,  “  Lailahe  illallah “  veya  “ Hu  hu.. “  diye  bağırıp  durmuşlardır. İşin  en  acıklı  yanı  da  bu  yaptıklarıyla  kolayca  Cennete  gideceklerine  inandırılmış  olmalarıdır. Kesinlikle  bilinmelidir  ki,  ne  bu  zikir  anlayışı, ne  de  ona  bağlı  olarak  gelişen  bu  garantici  cennet  anlayışı  doğru  değildir  ve  bir  hüsrandır. Bu  yapılanların  hiç  kimseye  bir  yararı  yoktur.  Bu  yapılan  zikir  çekme  uygulaması,  parayı  çok  seven  birisinin,  hiç  bir  emek  harcamadan  eline  bir  tespih  alıp  “ para   para….  “ diye  sayıklaması,  nasıl  ki  ona  para   kazandırmayacaksa,  ahirette  cennetle  ödüllendirmek  de,  saçma  ve  boş  davranışlarla  Allah’ın  rızasının  kazanılması  mümkün  olmayacaktır. Çünkü  Cennetin  bedelinin,  Tevbe  Suresinin  111. ayetinde  belirtildiği  gibi,  canlarla,  mallarla,  gayretlerle,  faaliyetlerle,  rekabetlerle  gösterilecek  çabalara  bağlı  olacağıdır. Tembellik,  miskinlik  ve  uyuşuklukla  değil.  Oysa  bir  Müslüman  olarak  bize  düşen,  Allah’ın   bizden  istediklerini,  Kur’andaki  şekliyle  öğrenmek  için  yapacağımız  tek  şey,  Kur’ana   baş  vurmaktır. Çünkü  Allah’ı  nasıl  anmamız  gerektiğinin  doğrusu,  Kur’an  ayetlerinde  zaten  gösterilmektedir.

BAKARA  198  :  Meşar  i  Haram’da  ( Dokunulmaz  bilinçlenme  merkezinde ) ( Müzdelifede )  hemen  Allah’ı  anın.  Ve  O’nu,  O’nun  size  gösterdiği  gibi  anın.  Ve  siz  bundan  önce   gerçekten  sapıklardan  idiniz.

BAKARA  200  :  Sonra  da  Allah’a  karşı  görevlerinizi  gerçekleştirdiğinizde,  tıpkı  babalarınızı  andığınız  gibi,  hatta  daha  kuvvetli  bir  anışla  Allah’ı  anın.  Ve  Allah’ı  sayılı  günlerde  anın. 

Ayetlerden  açık  ve  net  anlaşıldığı  gibi,  bizim  Allah'ı,  önce  Kur'anda  belirlenmiş  görevleri  yerine  getirmemiz  ve  ardından  da  Allah'ın  gösterdiği  gibi  anmamız  istenmektedir. Yüce  Allah  Kendisini  babalarımızı  andığımız  gibi,  hatta  daha  kuvvetle  anmamızı  emretmektedir.  Bir  insanın  zikirmatik  ile  gece  gündüz  “  baba  baba.. “  diye  babasını  anması  söz  konusu  olamayacağına  göre,  burada  düğümü  çözecek  olan  ipucu,  babamızı  anmamızın,  onu  düşünmemizin  nasıl  olması  gerektiğidir.  Babalarımızı  anmamız,  onları  düşünmemiz,  onları  unutmadan  üzerimizdeki   haklarını  düşünüp  onlara  olan  maddi  ve  manevi  sorumluluklarımızı  hatırlamamız,  yerine  getirmemiz,  eğer  sağ  iseler  gerektiğinde  onlara  bakmamız,  sevgide  ve  saygıda  kendilerine  kusur  etmememiz  demektir. Öyleyse  biz  de  Allah'ı  buna  benzer  şekilde  anacağız,  Allah'a  karşı  olan  yükümlülüklerimizi   bileceğiz  ve  yerine  getireceğiz.

Elinde  tespih,  " Allah,  Allah... "  diyerek  “ Zikrullah’ı “  belirli  sayıdaki  ifade  kalıplarıyla  yapmayı  doğru  bulan  gelenekçi  zihniyetin,  Allah’ın  Bakara  Suresinde 152. ayetinde  verdiği  “  Beni  anın  ki,  Ben  de  sizi  anayım “  mesajı  hakkında  dikkatle  kafa  yormaları  ve  Allah’ı  “  Allah  Allah.. “  diye  anan  kimselerin,  Allah’tan  da  kendilerini  “ kulum  kulum .. “  diye  anmasını  bekleyip  beklemediklerini  düşünmeleri  gerekir.  Üstelik  ayetin  sonunda  da  “  Bana  verdiğim  nimetlerin  karşılığını  ödeyin,  nankörlük  etmeyin “  denilerek,  Allah’ı  anmanın ( zikrullah’ın ) nasıl  olacağı  tarif  edilmekte,  Allah’ın  Kendisinin  lafla  değil,  Kur'anda  belirlenmiş  hükümlerine  uyularak,  verdiği  nimetlerin  karşılığını  ödeyen  eylemlerle  anılmasının  gerektiği  bildirilmektedir.

Bu  dini  en  iyi  anlayan  ve  en  iyi  uygulayan  Peygamberimiz  ile  onun  çağdaşı  olan  ve  dini  eğilimlerini  ondan  alan  sahabenin  olduğu  şüphesizdir.  O  seçkin  Müslümanlar  bu  ayetleri  bugünkü  Tarikat,  Tekke  ve  Tasavvuf  anlayışıyla  anlayıp  uygulamamışlardır.  Onların  belirli  sayılarla  “ Allah,  Allah.. “  diye  zikrettiklerini  kimse  duymamış,  hiç  bir  kitap  yazmamıştır.  Onlar  kişinin  aynasının  “  iş  “  olduğunun,  lafına  bakılmayacağının  bilincindeydiler. Bu  nedenle  de  ömürlerini  hep  öğrenerek,  öğreterek,  paylaşma,  destekleşme,  dayanışma,  dine  arka  çıkma  ile  ve   Allah  yolunda  mallarıyla,  canlarıyla,  bilgi  ve  becerileriyle   mücadele  ( cihat )  ederek  eylemlerle  geçirmişlerdir.

Sonuç  olarak :  Kur’ana  göre  Zikrullah  ( Allah’ın  anılması  ) halk  arasında  uygulandığı  şekli  ile,  elde  tespih,  dilde  sayılarak  Allah’la  pazarlık  yapar  gibi “ Allah,  Allah… “  demekle,  tehlil,  tahmid,  temcit  tekerlemeleriyle  sadece  lafla  yürüyecek  bir  peynir  gemisi  değildir. Kişi  elbette  ki  Rabbini,  aklına  geldikçe  kalbi  ve  dili  ile  Kelime i Tevhit  ile,  bir  defa  " La  ilahe  illalah " diyerek,  güzel  isimleri  ile  anarak  O’na  yönelip  dua  edecektir,  Rabbiyle  konuşabilecektir,  O’nu  tesbih  edecektir,  O’na  gönlünü  açıp,  arzularını,  sıkıntılarını  dile  getirecektir.  Ama  bunları  yaparken  de  yaptıklarını,  yapması  gerektiği  halde  yapmadıklarını  ve  Rabbinin  huzurunda  yüzünün  olup  olmadığını  da  düşünmesi,  bütün  bunları  anlayarak  okuduğu  Kur’an  ayetleriyle  test  etmesi  gerekir.  Çünkü  Allah’ın  anılması,  Allah’ın  bizzat  biz  kulları  üzerindeki  haklarını  ve  bize  sunduğu  nimetleri  bilmek,  her  an  düşünmek,  O’na  karşı  sorumluluklarımızı  yerine  getirip  getirmediğimizi  sık  sık  kontrol  etmek,  verdiği  görevleri  eksiksiz  yerine  getirmek,  nimetlerine  karşı  şükredip,   malımızla,  bedenimizle,  gerektiğinde  canımızla  Allah  yolunda  mücadele  ile  şükrümüzü  eda  etmek,  nankörlük  etmemek  ve  daima  Kur’an  bilinci  içerisinde  olmaktır.  Bu  nedenle  Taha  Suresinin  124 - 126. ayetlerinde  de, " Kim  benim  anılmamdan  (  Benim  öğüdümden ) ( Kur’andan )  mesafeli  durursa,  hiç  şüphesiz  onun  için  zor,  sıkıcı  bir  yaşam  vardır.  Kıyamet  günü  de  onu  kör  olarak  toplantı  alanına  toplarız.  O  der  ki : “  Rabbim  ben   gören  biri  olduğum  halde  beni  neden  kör  olarak  bu  yere  çıkardın ? “  Allah  der  ki  bu  böyledir.  Ayetlerimiz  sana  geldi  de  sen  onları  terk  etmiştin.  Bu  gün  de   aynı  şekilde  sen  terk  ediliyorsun. ( cezalandırılıyorsun. ) "  ifadeleriyle  Kur'anı  anlayarak  okumayan  ve  öğütlerinden  haberi  olmayanlar  için  çok  çarpıcı  bir  uyarı  yapılmaktadır. Bu  nedenlerle  Kur'anı  anlayarak  okumanın  sonucunda  zikir,  hem  kalp,  hem  dil,  hem  de  bedenle  eylemlerle  ve  amellerle  olmalı  ve  hayatın  tüm  anlarına  sirayet  ettirilmelidir.  Bu  bağlamda,  Allah'ı  gerektiği  gibi  tanıyarak,  varlığına  ve  azametine  delalet  eden  delilleri  görmek,  düşünmek  ve  tefekkür  etmek,  kuvvet  ve  kudretini  gözler  önüne  seren  kainatı,  gökyüzündeki  düzeni  ve  Allah'ın  yaratmadaki  zenginliğini,  kurduğu  evren  düzenindeki  ölçüye  ve  dengeye  olan  hakimiyetini,  sayısız  alametlerini  görmek,  ilahi  hükümlerini,  emir  ve  yasaklarını,  kulluk  görevlerini  düşünmek,  bir  gönül  ve  vicdan  muhasebesini  yapmak,  sorgulamak  ve  soruların  cevaplarını  araştırmak,  kalp  ile  yapılan  ve  kişiyi  eylemlere,  bedenle  yapılan  amellere  hazırlayan  zikir  olur.  Vücudumuzun  yaratılmasındaki  mükemmelliği,  donanımı,  bütün  organlarımızın  sorumlu  olduğu  görevlerin  ve  yasaklarının  bilincinde  olmak,  hem  Allah  ile  ve  hem  de  insanlarla  olan  ilişkilerimizde  sorumluluk  bilincinde,  dürüst  ve  samimi  olmamız,  yaptığımız  her  işin,  her  şeyin  ibadet  şuuru  içerisinde  yürütülmesi  de  bedeni  zikirdir. Bütün  bunlar  da  ancak  Kur’anın  anlaşıldığı  dilden  okunması,  içindeki  emir,  buyruk  ve  öğütlerin  içselleştirilmesi,  din  adına  müminlerin  önüne  konulan  hurafelerin,  akılla  sorgulanıp  ayıklanması,  tefekkür  edilerek,  sadece  Allah’a  teslim  olarak  yönelmeyle  mümkün  olacaktır. İşte  o  zaman  Enfal  Suresinin  2 - 4.  ayetlerinde  en  özlü  sözlerle  tarif  edildiği  gibi ; "  Hiç  şüphesiz  müminler  ancak,  Allah  anıldığı  zaman  yürekleri  ürperen,  O'nun  ayetleri  kendilerine  okunduğu  zaman,  iman  açısından  güç  kazanan  ve  yalnızca  Rablerine   sonucu  havale  eden,  salatı  ikame  eden  ve  Bizim  kendilerine  rızık  olarak  verdiğimiz  şeylerden  Allah  yolunda  harcayan  kimselerdir.  İşte  bunlar,  gerçekten  inananların  ta  kendisidir.  Onlara  Rableri  katında  dereceler,  bağışlanma  ve  saygın  bir  rızık  vardır. "  ifadelerine  göre ;  Allah'a  ortak  koşmayan,  Tevhit  bilincine  vakıf  olan  gerçek  müminler,  kalpleriyle,  dilleriyle  ve  eylemleriyle  Kur'anın  ön  gördüğü  zikri  yerine  getirmiş  olacaklardır.

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

 

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Zikir #Zikrullah #Allah'ı anmak #tehlil # tahmid # temcid #zikir çekmek #zikirmatik #zikir ile ilgili rivayetler # zikir ile ilgili hadisler #zikir nedir #Allah'ı anmak #kelimei tevhit

Takip Et