Konu Detay

ÖLÜM VE ECEL NEDİR DEĞİŞİR Mİ ?

 03.10.2022
 505

Çevremizde  gördüğümüz,  tanık  olduğumuz,  yaratılmış  bütün  cansız  ve  canlı  varlıklarda  olduğu  gibi,  insanlar  da  dünyaya  gelir,  değişik  mekânlarda,  bir  süre  değişik  yaş  ve  zaman  aralıklarında  yaşar,  Ali  İmran  Sûresinin  185. ayetinde  “  Her  benliği  olan  ( her  canlı  ) varlık,  ölümü  tadıcıdır .”  ifadeleriyle  ve  buna  benzer  şekilde  Enbiya  Sûresinin  34 - 35.  ayetlerinde  de   “  Biz  senden  önce  de  hiç  bir  beşer  için  sonsuzluk  tanımadık.  Her  kimliği  olan  varlık  ölümü  tadıcıdır. " ​ denildiği   gibi,  dünya  hayatına,  dünyadaki  varlıklarına  peygamberler  de  dahil  veda  ederler. Ölüm,  bu  dünya  yaşamında  nefes  alma,  görme,  işitme,  yeme,  içme,  beslenme  ve  çevre  ile  sürekli  bir  iletişim  halinde  olan  canlı  bedenin  bütün  fonksiyonlarının  sona  ermesi  ve  bütün  canlılar  için  kaçınılmaz  bir  gerçek  ve  biz  insanlar  için  de  istenmeyen  ürkütücü  bir  son  olarak  bilinir.  Kur'anımızda  da  " mevt "  sözcüğü  ve  " vfy "  kökünden  türemiş  " vefat "  sözcüğü  de  genellikle  Müslümanlar  tarafından  ölüm  anlamında  bilinmektedir.  Vefat  sözcüğü  aslında  Allah'ın  kişiye  verdiği  ömrü,  senesi,  ayı,  günü,  saati,  dakikası  ve  saniyesi  ile  eksiksiz  yaşatması  anlamına  gelmektedir. (  Lisanü'l  Arab  c. 9  sa. 362 )  Bu  nedenle  ise  vefat  sözcüğü,  Kur'anın  bazı  ayetlerinde  "  tastamam  verme,  eksiltmeden  yerine  getirme "  anlamında,  bazı  ayetlerde  de  ölümden  önceki  yaşanan  kısa  " süreç "  anlamlarında  kullanılmaktadır. Enam  Sûresinin  60 - 61. ayetlerinde  "  Ve  o  geceleyin  sizi  vefat  ettiren :  geçmişte  yaptıklarınızı,  yapmanız  gerekirken  yapmadıklarınızı  bir  bir  hatırlattıran..... Ve  Allah,  kulları  üzerinde  hükümranlığı  sürdürür  ve  O,  sizin  üzerinize  koruyucular  gönderir.  Sonra  da  sizden  birinize  mevt  / ölüm  geldiği  vakit  elçilerimiz,  hiç  eksik - fazla  yapmadan,  onu  vefat  ettirirler... "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  doğrudan  doğruya  ölüm  anında  vefat  sözcüğü  kullanılmış,  yaşanmış  ve  sona  gelinmiş  olan  bütün  hayatın  sinema  şeridi  gibi  hatırlatmalarıyla  ölüm  anındaki  kısa  bir  süreçten  söz  edilmiştir.  Dolayısıyla  vefat  sözcüğü  doğrudan  doğruya  ölüm  anlamına  gelmediği  gibi,  " ölüm "  ile  " vefat "  sözcüklerinin   birbirinden  farklı  iki  ayrı  şey  olduğu  görülmektedir.  Zümer  42,  Nahl  28.  gibi  daha  birçok  ayette  de  bu  süreçlerin  çeşitleri  açıklanmaktadır. 

Zamanı  geldiğinde  elbette  ki  biz  de  öleceğiz.  Biz  öldükten  sonra  da  belki  milyarlarca  insan  daha  dünyaya  gelecek,  yaşayacak,  ölecek,  ama  biz  artık  dünyada  olmayacağız  ve  bu  dünyada  yaşananların  hiç  birinden  haberimiz  ve  bilgimiz  olmayacak,  ruhun  terkettiği  bedenimizde  enerji  alımına  bağlı  entropi  /  düzensizlik  eğilimi  de  olmayacağı  için,  zaman  mefhumu  da  bizim  için  artık  sona  erecektir. Biz  her  ne  kadar  Allah'a  ve  yaratmasına,  ölüme  ve  ölümün  tamamen  bizim  için  bir  son  olmadığına,  Ahiret  hayatına  inanıyorsak  da,  ölümü  bilimsel  ve  maddesel  açıklayan  bir  kısım  bilim  adamları  da,  bu  inançların  ataların  bir  tesellisi  olduğunu  iddia  etmektedirler,  ama  yine  de  "  evet  ölümden  sonra  herhangi  bir  şeyin  olup  olmadığı  bilinmiyor,  kuşkusu  ile  bilimsel  bir  neden  de  ortada  yok  deyip "  sadece  bilim  temelinde  kalarak  Ahiret  hayatı  ispat  edilemediğinden,  tamamen  bir  inanç  meselesi  olduğu  için  karşı  bir  iddia  da  ortaya  koyamamaktadırlar. Çünkü  Kur'anın birçok  ayetiyle  yapılan  anlatımlara  göre,  Vakıa  Sûresinin  60 - 61. ayetlerinde  "  Ölümü  /  mevti  aranızda  Biz  ayarladık  Biz !  Ve  Biz  sizi  benzerlerle  değiştirmemiz  ve  sizi  bilmediğiniz  bir  şeyde  inşa  etmemiz  üzerine  engellenebilenler  değiliz. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  ölümden  sonra  biz  tekrar  Ahiret  hesaplaşması  için  diriltildiğimizde,  Rabbimizin  bizi  bambaşka  bir  kozmik  yapıda,  belkide  çok  farklı  bir  formda,  boyutta  veya  boyutsuz  yaratabileceğinden  dolayı,  dünya  yaşamı  için  gerekli  olan  bedenin  ölmesinden  sonra  Ahiret  sorgulamasının  ardından,  özbenlik / ruh  ile  bambaşka  bir  yaratılma  ve  boyut  ile  ama  iyi,  ama  kötü  sürecek  olan  ebedi  yaşam,  bilimle,  belirli  bir  sınırdaki  dünya  aklı  ve  materyalist  düşünce  ile  istediği  kadar  ileri  seviyeye  gitsin,  açıklanamayacak  olan  bambaşka  bir  formdur. 

Ölümün  beyin  ölümü,  tıbbi  ölüm,  biyolojik  ölüm,  felsefi  ölüm,  mevlevi  ölüm,  hukuki  ölüm,  dini  ölüm  gibi  çok  çeşitli  tarifi  yapılmakta  olduğu  gibi  bilimsel  olarak  da  biyolojik,  fiziksel  ve  kimyasal  temelde  entropi /  düzensizlik  ve  enerji  ilişkisiyle  termodinamiğin  2. kanununa  bağlı  olarak  tutarlı  açıklamaları  yapılmakta,  herhangi  bir  nedenle  canlının  beslenme  yoluyla  gerekli  enerjiyi  alamaması,  mantar  ve  bakteri  istilasına  karşı  koyamamasına  bağlı  olarak  kapalı  sisteme  dönüşme  sonucunda  bedenin  artık  hücre  çoğalması  da  yapamaması  nedenine  göre  ölüm,  ayrıntılarıyla  açıklanabilmektedir.  Fakat  insan  vücudundaki  muazzam  tasarımın  ve  işleyişinin  bir  planlayıcısı,  düzenleyicisi,  kodlayıcısı,  yaratıcısı  ve  koyduğu  ölçü  olması  gerektiğini  bir  türlü  kabul  etmek  istememektedirler. Elbette  ki  biz  de  bilimin  bugünkü  geldiği  teknolojik  gelişmelerle  yaptığı  açıklamalara  katılıyoruz,  onların  gelişen  akıl  ve  çabalarını,  insan  vücudundaki  ölüm  genlerinin  varlığını  dahi  bulmalarını  takdirle  karşılıyoruz,  ama  onlardan  da  özellikle  yaptıkları  çalışmalar  sonucu  ulaştıkları  bilgilerle,  kanıtlarla  bu  yaşam  ve  ölüm  olayının  bir  Yaratanla  olan  ilişkisinin  de  kabul  edilmesini  bekleriz. 

Kimine  göre  ölüm,  canlı  bir  varlığın  bu  dünyadaki  yaşamının  sonlanması  ve  sahip  olduğu  canlılık  özelliklerini  yitirmesidir. Kimine  göre  de  bir  son  olmayıp,  madde  aleminden,  madde  ötesi  aleme  geçiştir,  maddeden  oluşmuş   bedenle  yaşamın  sona  erip,  can  /  ruh  denilen  öz  benlik  varlığıyla  yaşamının  devam  etmesidir.  Allah’a  ve  Ahiret  gününe  inananlar  için  mahşer  günü  hesaplaşmasından  sonra  başka  bir  aleme,  ebedi  bir  hayata  yolculuk,  bu  manevi  inançları  reddederek  sadece  evrim  inancı  temelinde  kalarak  ölümü  bilimsel  ve  materyal  olarak  açıklamaya  çalışan  inanmayanlar  için  ise  sonsuz  bir  sessizliktir.  Kimilerine  göre  ölüm,  insan  için  bir  cezanın  veya   bir  ödülün   başlangıcıdır,  kimilerine  göre  de  düğün  ile  kavuşma  günüdür. Nasrettin  Hoca'ya  göre  de  hanımın  ölmesinden  sonra  esas  kıyametin  kopmasıdır. Yüce  kitabımız  Kur’ana  göre  ise  ölüm,  Allah’ın  meşieti,  iradesi  ve  yarattığı  kanunları,  kuralları  ve  ilkeleri  /  Sünnetullah  ile  takdir  etmesine  bağlı  olarak  da  bir  yazgıdır  ve  çeşit  çeşittir. Kimi  çocuk  yaşta,  kimi  genç  yaşta,  kimi  de  çok  ileri  yaşlarda  ölümü  tattığı  gibi,  kimisi  doğal  afetlerle,  kimisi  çeşitli  hastalık,  kimisi  de  öldürülme,  kimisi  kazalar  sonucu  ya  da  bir  cinayet  ile  veya   savaşlarla  ölümü  tatmaktadır. Nedensiz  bir  ölüm  de  olmamaktadır. 

Dünya  üzerinde  kısa  veya  uzun  yaşamların  farklı  süresine  ömür,  ömrün  sonuna  da  gerek  Kitabımız  Kur’anda,  gerekse  de  halk  kültüründe  ecel  denilmektedir. Deniliyor  da,  Yüce  Rabbimiz  Allah’ın  külli  iradesiyle  oluşturduğu  yaratma  ve  yaşam  kanunlarına  bağlı  olarak  kaçınılmaz  bir  son  olan  ecel  ve  ayrıntıları  ile  ilgili,  bu  kavramlar  üzerine  örneğin ;  *  Ecel  ve  ömür  nedir ? * Ecel  nasıl  gelir ? * Doğacağımız  ve  öleceğimiz  gün  belli  midir ?  * Her  ölüm  ecel  midir ?  * Dua  ölümü  engeller  mi ? * Beddua  ömrü  kısaltır  mı ?  *  Öldürülen  kişi  eceliyle  mi  ölmüştür ?  *  Nefes  sayısı  belli  midir ?  *  Ecel  değişir  mi ? gibi  birçok  merak,  sorgulama  ve  bunlara  karşı  da  tarih  boyunca  çok  değişik  yorumlar  ve  görüşler  de  ortaya  atılmıştır. Ülkemizde  halk  kültüründe  de  * Acele  giden  ecele  gider. *  Kırk  yıl  ecel  yağsa,  ancak  eceli  gelen  ölür. * Eceli  gelen  keçi,  çobanın  ekmeğini  yer. * Ecel  geldi  cihane,  baş  ağrısı  bahane. Gibi  yaşanmışlıklara  dayalı  birçok  anlamı  kısa  yoldan  aktaran  ata  sözünün  de  oluşturulduğunu  görüyoruz.

Ecel,  Kur’anda  edat  ve  fiil  türevleri  ile  birlikte  değişik  ifadelerin  içerisinde  55  kez  yer  alan,  aynı  zamanda  ülkemizde  İslami  çevrelerce  uzun  yıllardır  çok  tartışılan,  dünya  çapında  da  çok  eski  zamanlardan  beri  düşünürlerin  de  ilgi  odağı  olan,  felsefe  çalışmalarında  ayrıntılarıyla  yer  verdiği  temel  bir  konu  olmuştur. Özellikle  Müslümanlıkta  ecel,  Eceli  Tabii  /  Eceli  Müsemma,  Eceli  Kaza  /  Eceli  İhtirami,  Ecel’i  Fıtri,  Ecel’i  muallak,  tamlamalarıyla  sınıflandırmaları  yapılmış,  ömrün  kısalması  veya  uzaması  gibi  ayrıntılar  üzerinde  çokça  durulmuş,  kavramları,  ayrıntıları  üzerine  Mezhepler  arasında  farklı  görüşler  ve  kabuller  ileri  sürülmüştür. Ecel  konusunda  Mezhepler  ve  müfessirler  arasında  ortaya  çıkmış  olan  görüş  ve  kabul  farklılıkları, daha  çok  iki  ecelin  bulunup  bulunmadığına,  dolayısıyla  ömrün  uzayıp  uzamayacağına  yönelik  olmuştur.  Mutezile  ve  Şia  mezheplerinin  müfessirleri,  insanların  iki  eceli  olduğunu  ve  ömürlerinin  uzayıp  kısalabileceğini  savunmuşlardır. Bunun  karşısında  Ehli  Sünnet  Mezheplerinin  bazıları  ve  müfessirleri  de  muhkem  ayetlere  dayanarak  insanların  bir  tek  ecelinin  bulunduğunu,  bu  konunun  daha  ziyade  ilâhi  ilim  ve  külli  iradeyi  ilgilendirdiği  dikkatine  dayandırılarak,  insanlar  için  geleceği  ve  gaybi  bilen  Yüce  Allah  tarafından   belirlenen  değişmez  bir  ecelin  takdir  edildiği  görüşünü  benimsemişlerdir.

Eşari  ve  Mutezile  Mezheplerinin  düşünürleri  de  “  maktülün  ölümü “  örneğinden  yola  çıkarak  insanın  bir  başkası  tarafından  isteyerek  veya   kaza  ile  öldürülmesi  durumunda  iki  ecel  kabulüyle  ilgili  olarak  farklı  bakış  açısını  ortaya  koymuşlardır. Bu  kabullerini  de  Peygamberimize  isnat  edilen  “  Sadaka  ömrü  uzatır “  ve  “ katile  verilen  cezanın,  öldürdüğü  kişinin  ecelini  değiştirdiği  nedeniyle  verildiği  “  iddiasına  dayandırmışlardır. Zemahşeri  de  Mutezilenin  Bağdat  ekolünün  bu    görüşünü  savunarak,  insanın  tutum  ve  davranışına  göre  Fatır  Sûresinin  11. ayetinde  “  Ve   Allah  sizi  bir  topraktan,  sonra  nutfeden  oluşturdu…..Kendisine  ömür  verilenin  de  ömründen  yaşadığı   ve  min  umurihi  /  ömründen  eksilen  kesinlikle  bir  kitapta  yazılıdır…. “  ifadelerine  dayandırarak  ve  bunun  yanı  sıra   Halife  Ömer’in  hançerle  yaralanması  sırasında  Ka’b  el  Ahbar’ın  “  Ömer  Allah’a  dua  etseydi  ecelini  tehir  ederdi. “  (  el  Keşşaf  III.  303 ) demesi  rivayeti  ile  de  bu  görüşü  teyit  edilmektedir. Bunların  yanı  sıra  bu  kabullere  dayandırılan  örneğin, 

* Eceli  gelmeyen  hastalar  şifa  bulur. Bu  nedenle  ziyaretçiler  hasta  için  şifa  dileğinde  bulunmalıdır. ( Müsned  I. 239 ) 

* Akrabayı  ziyaret  edip  onları  gözetmenin,  güzel  davranmanın  ve  sadaka  vermenin  ömrü  uzattığı ( Buhari  Daavat  26,  Edep  12,  Müslim  Birr  20,  İbn  Mace  Mukaddime  10 ) rivayetlerinde  belirtilmekte.

* Sadaka  belayı  defeder  ve  ömrü  uzatır. ( Heysemi  Mecmaüs  Zevaid  III. 63 )

* Resulullah,  yıkılmak  üzere  olan  kulübenin  onarılması  esnasında  onların  yanına  gelerek, “  Ecelin  bundan  daha  aceleci  olacağını  zannederim  “  buyurdular. ( Ebu  Davud  Edep  169 ) 

Gibi  birçok  rivayet  de  ortaya  saçılmıştır. Öncelikle  öne  sürülen  rivayetler  ve  bu  rivayetlere,  bazı  ayet  ve  değişik  ölüm  şekli  nedenleri  delillerine  dayandırılan  kabuller,  Kur’anımızdaki  birçok  ayetle  ve  Rabbimizin  geleceği  ve  gaybi  bilen  vasfı  ile  çelişmektedir.  Peygamberimizin  de  Kur’an  ayetleriyle  çelişen  bu  tür  rivayetleri  söylemiş  olması  mümkün  değildir. Bu  rivayetleri  uyduran  kişiler  astarı  yüzünden  pahalı  olacak  şekilde  belki  de  sadakayı  veya  insanlar  arasındaki  iyi  davranışları  teşvik  etmek  amacıyla  da  söylemiş  olabilirler. Öte  yandan  katilin  cezalandırılması  konusundaki  görüşleri  de  yanlış  bir  muhakemenin  sonucudur.  Üstelik  de  burada  katletme  olayında  birçok  ayetle  dinen  yasaklanmış  bir  öldürme  eylemi  ve  cinayet  söz  konusudur.  Aynı  zamanda  Rad  Sûresinin  38. ayetinde  “  ….Li  külli  ecelin  kitab / Her  süre  sonu  için  bir  yazı  vardır. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  hangi  nedenle  olursa  olsun,  her  ecel  için  Rabbimizin  külli  iradesi  ve  ilmiyle  belirlediği  değişmeyen  bir  yazgı  /  kitap  vardır. Nerede,  hangi  koşullarda,  hangi  anadan  ve  babadan  dünyaya  geleceğimizi  biz  seçmediğimiz  için  dünyaya  gelmemiz  mutlak  bir  kaderdir / ölçüdür,  yazgıdır,  aynı  şekilde  ne  zaman,  nerede,  hangi  nedenden  dolayı,  nasıl  öleceğimizi  de  bilemediğimiz  için,  ölümümüz  ve  ecelimiz  de  bizim  için  mutlak  bir  kaderdir / ölçüdür,  yazgıdır. Yaşadığımız  ve  tanık  olduğumuz  hayatta  da  örneğin,  kazadan  öldü,  felâketten  öldü,  boğularak  öldü,  katledilerek  öldü,  yaşlılıktan  öldü,  hastalıktan  öldü  dediğimiz  gibi  nedensiz  bir  ölüm  yoktur.

Yüce  Allah’ın,  insanı  bulunduğu  ortamda  ve  zamanda,  sahip  olduğu  koşullarda  yaratması  da,  ölümü  de  mutlak  bir  kader  ve  yazgı  olduğu  için  kişi  nedeni  ne  olursa  olsun  ecelinde  ölür. Dolayısıyla  ecel  ayrıdır,  sadaka  ayrıdır. Sadaka  ömrü  uzatır  ama,  40  yıllık  bir  ömre  10  yıl  daha  ilâve  edildi  örneğiyle  halkın  inandırıldığı  gibi  değil ! Kişinin  Allah'ın  yazgısıyla  önceden  belirlenmiş  ömrüne  birkaç  yıl  ilâve  yapılmaz. Kimsenin  ömründen  de  kimseye  ömür  aktarılmaz.  Sadaka  halk  kültüründe  inanıldığı  gibi  dilenen  kişilere  yardım  olsun  diye  verilen  üçbeş  lira  değildir. Tevbe  Sûresinin  60. ayetinde “  Kesinlikle,  Allah  tarafından  bir  taksim,  zorunlu  görev  olarak  sadakalar / vergiler / Kamunun  gelirleri,  ancak  fakirler,  miskinler / yoksullar,  işsizler,  o  iş  üzerine  çalışan  Kamu  görevlileri… içindir. “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  oysa  vergiler  /  sadakalar  Kamu  gelirleridir,  topluma  aittir,  toplumun  bireylerinin  sağlık,  eğitim  ve  ekonomik  ihtiyaçlarının  giderilmesi,  sosyal  güvenliklerinin  sağlanması  ve  bu  amaçla  çalışan  görevlilerin  de  ücretlerinin  karşılanması  içindir.  Eğer  o  beldede  veya  yörede  yaşayanlar  vergilerini  / sadakalarını  hakkıyla  gerektiği  kadarıyla  Kamu  yöneticilerine  ve  Kurumlarına  öderlerse,  yöneticiler  de  kamuya  ait  olan  bu  gelirleri  israf  etmeden  gerekli  yerlere  harcar,  alt  yapı,  sağlık,  eğitim  ve  ekonomi  açısından  gerekli  yatırımlar  yaparlarsa,  böylece  insanların  sağlıklı,  mutlu,  huzurlu  yaşayabileceği  bir  ortam  ve  iş  olanaklarıyla  yaşam  koşullarını  sağlamış  olurlar.  Böyle  ortamlarda  da  insanlar  kolay  kolay  hastalanmazlar,  daha  mutlu,  huzurlu  ve  sağlıklı  olarak  daha  uzun  bir  ömürde  yaşayabilirler. İlkel  dönemlerdeki  kısa  olan  ömrün  yaş  ortalamalarına  göre,  zamanımızda  ise  artık  yaşam  koşullarının  gelişmesine  ve  değişmesine   bağlı  bir  şekilde  genel  olarak  ve  özellikle  gelişmiş  batı  ülkelerinde  ölüm  yaşı  ortalamasının  yükselmiş  olduğu  gibi  ömür  de,  ölümün  yaş  ortalaması  da  buna  bağlı  olarak  yükselmiştir.  Zamandan  ve  mekândan  münezzeh  olan,  gaybi  ve  geleceği  bilen  Yüce  Allah  da  külli  iradesi,  ilmi  ile  zaten  bu  koşulları  ve  sonuçlarını  önceden  yaratarak  bildiği  için,  eceli  de  ona  göre  belirlemiş  ve  takdir  etmiştir.

Fatır  Sûresinin 11. ayetinde  yer  alan  “  ömründen  eksilen “  ifadesine  dayandırılarak  ömrün  değişebileceği  iddiasına  gelince ;  Ayetin  orijinal  “ vemâ  yu’ammeru  velâ  yengusu  min  umurihi “  ifadesi  maalesef  “  yaşayanın  yaşatılması  ve  ömrünün  kısaltılması “  şeklinde  yanlış  olarak  çevrilmektedir.  Halbuki  bu  çevrilme “ ömürlenmişin  ömürlenmesi  ve  onun  ömründen  eksilmesi  de “ şeklinde  olması  gerekir. Ayette  aynı  tek  kişinin  halinden  söz  edilmektedir. Ömrü  uzayan  ve  ömrü  kısalan  iki  kişi  söz  konusu  değildir.  Ayette  belirtilen  ise  “  ömürlenmişin,  ömründen  eksilen  kısmın  da  kayıt  altında  olduğu, ”  yani  kişinin  takdir  edilmiş  olan  ömründen  yaşadığı  geceler,  gündüzler,  aylar,  yıllar  düşülmekte  ve  bu  hesap  titizlikle  takip  edilmektedir. Bu  durum  ise  ecelin  değiştiği  ve  ömrün  kısaltıldığı  anlamına  gelmez.  Çünkü  ecel  yaşanılan  zaman  ile  kısalmamakta,  toplam  ömürden  harcanmak  suretiyle  ömür  eksilmekte  ve  ecel,  hayatın  sonu  yaklaşmaktadır. Ecelin  değişebileceği  inancı  sadece  bu  ayetin  Mutezile  mezhebi  mensuplarınca  delil  gösterilmesiyle  kalınmamış,  günümüzde  de  birçok  müfessir,  kesim  ve  akademisyenlerce  Ali  İmran  Sûresinin 145. ayeti  “  Ve  herkes  sadece  Allah’ın  bilgisiyle  vakitlendirilmiş  bir  yazgı  olarak  ölür. “  şeklinde  meallendirilmesi  gerekirken,  bu  ayet  ve  Vakıa  60,  Mümin  67,  Enam  2,  Ahzab  16,  Nuh  4.  ayetleri  de  birçok  müfessirce  yanlış  anlaşılarak  çevrilmekte,  ecelin  değişebileceği  inancı  ısrarla  savunulmaya  çalışılmaktadır. 

Bu  inançtakiler  bu  yanlış  yorumlanan  delillerle  kalmamış,  hayata  müdahalesi  olmayan,  geleceği  ve  gaybi  bilmeyen  bir  Allah  kabulü  ile,  insanı  sadece  et,  kemik,  nem  ve  ısıdan  ibaret  olarak  görüp,  ecel  konusundaki  her  şeyi  de  dünyadaki  madde  ölçülerinde  açıklamaya  çalışmışlar,  sözde  bilimselci  olan  bu  bakış  açılarına  göre  de  ısı  ve  nemin  yok  olması  sonucundaki  ölüm  için  Tabii  Ecel,  hastalık,  harici  bir  dış  etki  veya  kaza  nedeniyle  ölüm  için   İhtirami  Ecel,  belirsiz  ve  kesin  bir  vakti  olmayan,  kişinin  fiziksel  durumuna  ve  dış  görünümüne  göre  erken,  ya  da  geç  gelen  ölüme  göre  de  Eceli  Muallak  olmak  üzere  Yüce  Allah’ın  birçok  ayetle  değişmez  dediği  eceli  kafalarına  göre  sınıflara  ayırmışlar  ve  birçok  Kur’an  ayetinin  uyarılarının  aksine  eceli  değişebilir  hale  getirmişler,  Yüce  Allah’ı  da  geleceği,  gaybi,  ne  istediğini  bilmeyen  bir  yapıya  sokmuşlardır.  Bütün  bu  kabuller  şirktir,  küfürdür.  Halbuki  bugünkü  bilimin  geldiği  gelişmelere  ve  son  edinilen  bilgilere  göre  mikro  organizmalar  da  dahil,  birçok  canlının  içinde  bulunduğu  ortamdan  gelen  dış  etkiye  karşı  eşit  şekilde  tepki  vermedikleri,  kesin  deneylerle  ve  elde  edilen  sonuçlarla  ortaya  konulmaktadır.

Kur’anımıza  baktığımız  zaman  ise,  Araf  Sûresinin  34. ayetinde  “ Ve  her  önderli  toplum  için  bir  süre  sonu  vardır.  Onun  için  süre  sonları  geldiğinde,  ne  bir  an  erteleyebilirler,  ne  de  öne  alabilirler. “ denilerek  ve  ayetin  orijinalinde  “  Ve  likülli  ümmetin  ecel. fe  izacae  ecelehüm “  ifadeleriyle  gördüğümüz  gibi  kişilerin,  toplumların  belirlenmiş  ve  değişmeyen  bir  eceli,  hayatta  kalma  süreleri  ve  sonları  vardır.  Bu  nedenle  ecel  :   bir  şeyin  süresi  demektir,  bir  şey  için  belirlenmiş  süredir,  ölümde  vaktin  gayesidir. Sürenin  dolması,  yani  hayatın,  dünya  üzerindeki  varlığın  sona  ermesidir. Değişik  ayetlerin  orijinalinde  yer  alan  “ Dena  ecelühü “  ifadesi  de  onun  ecelinin,  varlığının  sonunun  yaklaştığını  ifade  eder. Bu  nedenle  ecel  kavramı  Kur’anda    “  ya  belirlenmiş  bir  süre “  anlamında,  ya  da  “  Bir  sürenin  son  anı “  anlamında  kullanılmıştır. ( Lisanu’l  Arab ;  Tacu’l  Arus ; el  İsfehani ;  el  Müfredat  “ ecl “ mad. ) Bunların  yanı  sıra  Bakara  231. ayetinde   “  fe  belagne  ecelehünne  “ ecellerine  yetiştiklerinde, Talak  2. ayetinde  “ fe  iza  belagne  ecelehünne “ ecellerine  ulaştıkları  zaman  Bakara  235. ayetinde “ hatta  yeblüga’l  kitabü  ecelehü “ bekleme  süresine,  eceline  ulaşmadan  anlamlarıyla  ecel  sözcüğünün,  verilen  bir  sürenin  son  anı  anlamında  kullanıldığını  görüyoruz.

Bakara  282,  Hud  3,  Rad  2,,  İbrahim  10,  Enam  2,  İbrahim  10,  Taha  129,  Hacc  3,  Ankebut  53,  Rum  8,   Zümer  5,  Mümin 67,  Şura  14,  Ahkaf  3,  Nuh  4,  gibi  birçok  ayette  yer  aldığı  gibi,  Nahl  Sûresinin  61. ayetinde  de  “  Ve  eğer  Allah,  yanlış  işleri  nedeniyle  insanları  sorgulayıp  cezalandıracak  olsaydı,  yeryüzünün  üstünde  irili  ufaklı  tüm  canlılardan  hiç  birşey  bırakmazdı.  Velâkin  onları  ecelim  müsemma  / adı  konulmuş  bir  süreye  kadar  erteler.  Artık  onların  sürelerinin  sonu  gelince  de  ne  bir  saat  ertelenebilirler,  ne  de  öne  alınabilirler. “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  ayetlerden  anlaşılmaktadır  ki,  insanlar  ve  diğer  canlılar  için  var  olan  ve  asla  değişmeyecek  olan  ecel  /  belirlenmiş  bir  süre,  yukarıda  Araf  Sûresinin  34. ayetinde  gördüğümüz  gibi  toplumlar  ve  gelmiş  geçmiş  bütün  medeniyetler  için  de  söz  konusudur. İsra  Sûresinin  99. ayetinde “  Onlar  gökleri  ve  yeri  oluşturan  Allah’ın,  kendilerinin  aynı  olan  insanları  oluşturmaya  da  güç  yetiren  olduğunu   ve  onlar  için  şüphe  edilmeyen  bir  süre  sonu  belirlemiş  olduğunu  da  görmediler  mi ? “ ifadelerinde  belirtildiği  gibi,  Yer,  Gök  ve  diğer  tüm  varlıkların  da  birer  değişmeyen  eceli  vardır. Fatır  Sûresinin  13. ayetinde de  “  Allah  geceyi  gündüze  sokuyor,  gündüzü  de  geceye  sokuyor, Güneşi  ve  ayı  insanlığın  yararlanacağı  yapı  ve  işleyişte  yaratmıştır.  Hepsi  adı  konmuş  bir  müddet  için  akıp  gidiyor. “ ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  de  yer  ve  göklerin  Hakk  ile  yaratıldığı,  bunların  “  adı  konmuş  bir  ecele “  kadar  varlıklarını  sürdürecekleri,  gecenin,  gündüzün,  güneşin,  ayın,  belirlenmiş  bir  ecele  doğru  akıp  gittiği,  yol  aldığı  belirtilmektedir. Böylece  Evrenin  de  değişmeyen  bir  ecelinin  olduğu,  eninde  sonunda  yok  olacağı  anlaşılmaktadır. Bu  ayetlerin  Arapça  orijinallerinde  yer  alan  Ecel  i  Müsemma :  tamlamasında  ecel / süre,  müsemma / adı  konulmuş,  belirlenmiş  demektir. Bu  karşılıklarından  dolayı  bu  sıfat  tamlaması  “  adı  konmuş,  belirlenmiş  bir  süre “  anlamında  olup  bu  tamlama  ile,  senesi,  ayı,  günü,  saati,  dakikası  ve  saniyesiyle  belirlenmiş,  değişmeyecek  ölçüde  yeryüzünde,  Evrende  mekânıyla  var  olma,  yaşama  ve  sonunda  da  bu  yaşama  veda  etme  “  süresinin   son  anı  “  kastedilmektedir.

Ölüm  şekli  ne  olursa  olsun,  insan  ne  kadar  yaşarsa  yaşasın,   Münafikun  Sûresinin  11. ayetinde  de  “  Allah  kendi  ecelinin  /  süresinin  sonu  gelmiş  bulunan  hiçbir  kimseyi  asla  ertelemez  de.  Ve  Allah,  yaptıklarınıza  haberdardır. “  denildiği  gibi,  her  insan  kendisi  için  takdir  edilen  ecelde  ölmektedir.  Ölüm,  Yüce  Allah’ın  herkes  için  farklı  şekil  ve  zamanda  belirlediği  sürenin  bitişinde  gerçekleşmektedir.  Yaşlı  insanların  halk  kültüründe  yaşlılık  nedeniyle  yatakta  ölmeleri  için  kullanılan  “ eceliyle  öldü “  tabiri  yanlış  bir  ifadedir. Çünkü  bütün  varlıklar  ve  insanlar  eceli  ile  değil,  ecelinde / takdir  edilmiş  olan  sürenin  sonunda  ölmektedir. Nasıl  ki  bireylerin  bir  ömrü  varsa,  toplumların  da  aynı  şekilde  önceden  belirlenmiş  bir  ömrü  vardır.  Toplumlar  da  insanlar  gibi,  kendileri  için  belirlenmiş  sürenin  ne  önüne  geçebilir,  ne  de  geri  kalabilir.  Yükselen  egemenliklere  sahip  olan  uluslar,  medeniyetler  ve  imparatorluklar,  tarih  boyunca  sürelerini  doldurduklarında  ya  ahlâki  çöküntü  nedeniyle,  ya  da  Allah’ın  cezalandırmasını  hak  ederek  değişik  felâketlerle  tamamen  helâk  edilmişler,  ya  da  egemenliklerini  kaybetmişlerdir.

İnsanların  savaşlara  katılması  veya  katılmaması,  savaştan  ve  savaştaki  ölümden  kaçmak,  ne  kadar  kaçılırsa  kaçılsın  veya  ne  kadar  acele  edilirse  edilsin  ecelin  ertelenmesi  veya  öne  alınması  söz  konusu  değildir.   Bunların  hiç  birisi  Yüce  Allah’ın  külli  iradesi  ile  takdir  edilmiş  olan  eceli  değiştirmez. Bu  durum  aynı  zamanda  bütün  toplumlar  ve  bütün  Evren  için  de  geçerlidir.  Ali  İmran  14,  Nisa  77,  Nahl  117,  Taha  131,  ayetlerinde  yer  verildiği  ve  Tevbe  Sûresinin  38. ayetinde “  Ey  iman  etmiş  kişiler !  Ne  oldu  ki  size,  Allah  yolunda  savaşa  çıkın  denildiği  zaman  yere  ağırlaşıp  kaldınız. / çakılıp  kaldınız.  Ahiret’ten  cayıp  basit  dünya  hayatına  mı  razı  oldunuz ?  Ama   Ahiret’tekine  göre,  bu  basit  dünya  hayatının  kazanımı  pek  azdır. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  savaşla  ölmekten  veya  öldürmekten  kaçanlarla  ilgili  olarak  dünya  yaşamının  ve  nimetlerinin  azının  kazanılabileceği,  Allah  yolunda  girişilecek  savaşlarda  ise,  ucunda  ölüm  de  olsa   kazanılabilecek  olan  nimetlerle  Ahiret  hayatı   için  daha  hayırlı  olacağı,  Allah  yolunda  savaştan  korkulmaması  ve  kaçılmaması,  aynı  şekilde  Ahzab  Sûresinin  16. ayetinde  de  “  De  ki  :  Eğer  ölmekten  veya  öldürmekten  kaçıyorsanız,  kaçmak  hiç  bir  zaman  size  yarar  sağlamaz.  Ve  o  zaman  çok  az  bir  şey  kazandırılırsınız. “  denilerek,  ölümden  sonra  Ahiret  hayatı  için  daha  hayırlı  olanın  kazanılması  önerileri  yapılmaktadır. Savaştan  ister  kaçılsın,  ister  kaçılmasın,  savaşta  ölünsün  veya  ölünmesin,  insanların  önceden  belirlenmiş  ölümlerinin  nedeni  ve  eceli  değişmez.

Sonuç  olarak,  ömrün  sonunun  ecel  anlamına  geldiği,  ecel  ve  ölüm  için  senesiyle,  ayıyla,  günüyle,  saatiyle,  saniyesiyle, alınacak  nefes  sayısıyla  Nisa  Sûresinin  78. ayetinde  “ Son  derece  sağlam  kalelerin  içinde  bile  olsanız,  her  nerede  olursanız  olun  ölüm  size  yetişir. “ ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  yer  ve  mekânı  ile  tayin  ve  takdir  edilmiş  olan  vakit  olduğu,  ecelin  değişmeyeceği,  öne  alınıp  veya  sonraya  bırakılmayacağı  halde,  hangi  delikte  veya  hangi  sarayda  ne  kadar  kaçınılsa  kaçılsın  veya  ne  kadar  acele  edilirse  edilsin,  gerek  insanlar  ve  tüm  canlılar  için  olsun,  gerekse  tüm  toplumlar  ve  medeniyetler  için  olsun,  gerekse  de  tüm  Evrendeki  yaşamlar  için  olsun,  Yüce  Allah’ın  külli  iradesiyle  önceden  nedenleriyle  belirlenmiş  ve  yazılmış  olan  ecelin,  sonun  ve  yaşam  sürelerinin  değişmesi  söz  konusu  değildir. Bu  nedenle  ne  iyi,  ya  da  ne  kötü  dua,  ne  verilmiş  veya  verilmemiş  sadaka,  ne  savaşa  katılma  veya  katılmama,  ne  katledilme  veya  herhangi  bir  kaza  veya  felâket,  ne  yaşlılık  veya  hastalık,  hiç  biri  Yüce  Allah’ın  Külli  iradesi  ile  önceden  belirlediği  ecel  anını  veya  süresini  değiştirmez. Bütün  bu  eylemlerin  yararını  veya  zararını,  doğrusunu,  eğrisini  yaratan,  nerelerde  kayıpların  ve  nerelerde  kazançların  nasıl  ve  ne  kadar  oluşacağını  algoritmalarıyla   programlayan,  geleceği  de,  gaybi  de,  sonuçlarını  da  bilen,  zaten  Yaratan,  yaşatan  ve  sonunda  da  Kendisine  toplayan,  zamandan  ve  mekândan  münezzeh  olan  da  yine  Yüce  Rabbimizdir.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur’anın  doğrularıyla  yaşanmış  hayırlı  bir  ömür  ve  hayırlı  bir  ecel  sizinle  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR’AN  BİZE  YETER !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyinül Kur’an )

 

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET