Konu Detay

KUR'ANA GÖRE NAMAZ NEDİR ?

 02.02.2023
 544

Bugün  Dünya  üzerinde  Müslüman  olduğunun  bilindiği  toplumların  Müslümanlığına,  yaşadığı  mekânlarına   baktığımız  zaman,  insan  olabilmenin  erdemleri,  güzel  ahlâk,  adalet,  alın  teri,  emek  ve  hakça  kazanç,  okumak,  öğrenmek  gibi  değerler  bir  tarafa  bırakılarak,  gökyüzüne  uzanan  minareleriyle  Camiler  ve  onların  içinde  beş  vakitte  gümbür  gümbür,  en  yüksek  volümle  çevreye  yayılan  ezan  seslerinin  ardından  dinin  temelidir  diyerek  kılınan  namazlar,  kadın  ve  erkekler  üzerindeki  kıyafet  ayrıcalıkları,  Müslümanlığın  yegâne  sembolü  ve  göstergesi  haline  getirilmiştir.  Bu  kanıksanmış  olgu  ile  Allah'ın  katından  vahyedilmiş  son  kitabı  Kur'anın  muhatabı  olan  Müslümanların  yaşam  tarzlarına,  inançlarına  baktığımız  zaman,  Hakk  Din  İslam'dan  ziyade,  sonradan  uydurulmuş  hadis  ve  rivayetlerle  boğularak,  Müslüman  olmanın  gerektirdiği  birçok  değer,  kavram,  ilke,  kural  önemsenmeyerek,  adeta  yok  sayılmıştır. Mezhep, Tarikat  ve  Cemaat  bölünmeleriyle,  Ulemanın  Kur'an  dışında  oluşturduğu  icma,  kıyas  ve  fetvalarla  dinin  temeline  oturtturulmuş  sadece  namaz  denilen  ibadetle,  Müslümanlığın  en  güzel  bir  şekilde  yaşandığı  zannedilmektedir. Bu  bağlamda  Kur'anın  asıl  hedefi  olan  insanlık  ve  ahlâki  değerlerine  bakılmaksızın  Cami'ye  gittiği,  namaz  kıldığı  görülenlere,  bazıları  riyakâr  da  olsa  kesinlikle  Müslüman,  görünürde  namaz  kılmayanlara  ise  kâfir  gözüyle  bakılabilmektedir. Biz  de  bu  makalemizde,  Müslüman  toplumlarınca  yerine  getirilen,  bu  kadar  ön  plana  çıkarılarak  eda  edilen  ve  dinin  temeli  olarak  görülen  namaz  ritüelinin  gerçekte  ne  olduğuna  Kur'an  doğrularıyla  bakmaya  çalışacağız. 

Elbette  ki  anlayarak  okuyup  Kur'anı  bilen,  hükümlerine  uyan,  Allah'a  inanan  insan,  kendisini  yaratan,  önüne  sayısız  nimetleri  seren,  çok  merhamet  eden,  koruyup  kollayan  ve  yaşatan  olarak  inandığı  Allah’ına,  İslam  yaşamının  bütünlüğü  içerisinde  kulluğunu  göstermek,  acizliğini   ifade  ederek,  O’nu  her  türlü  noksanlıklardan  uzak  tutarak  güzel  isimleriyle  tesbih  etmek / yüceltmek,  gönlünü  açıp  kusurlarından  dolayı  af  ve  yardım  dilemek  gibi  nedenlerle  fıtri  olarak  Rabbi  Allah  ile  iletişime  geçmek  zorundadır. Bu  iletişim  ise,  Mümin  Sûresinin  60. ayetinde  "  Ve  sizin  Rabbiniz  “  Bana  yalvarın,  üdûnî  / dua  edin  ki  size  karşılık  vereyim. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  şüphesiz  yalnız  Allah’a  yönelmek,  O’na  yakarmak,  niyaz  etmek  olan  Dua  yolu  ile  gerçekleşir.  Bu  ise  bize  şah  damarımızdan  daha  yakın  olduğunu  bildiren  Yüce  Rabbimiz   Allah'la  doğrudan  ve  bire  bir  konuşmaktır. Hakk  Dinin  ana  ve  yegâne  kaynağı  olan  yüce  kitabımız  Kur’anımızda,  konusu  dua  olan,  dua  sözünün  bizzat  kullanıldığı  ve  tüm  insanlara  yönelik  olan  200  civarındaki  ayette  aslında  bu  iletişimden  /  namazdan  söz  edilmekte,  hem  yüce  Allah’ın  “ Rabb " sıfatı  /  programcılığı,  yöneticiliği  ön  plana  çıkarılmış,  hem  de  dua  etmenin  adabı,  usulü  açıklanmış  olmaktadır.  Rabbimiz  bu  ayetlerle  Kendisine  yapılacak  niyazı  dil,  beden,  gönül  üçlüsü  ile  yapılmasını  istemektedir.  Müslümanlıkta  bu  tarz  yapılan  dua  ve  niyaz,  toplumlarda  namaz  kılmak  inancıyla  yerleşmiş  bulunmaktadır. Oysa  Kur’anımızda  doğrudan  doğruya  namaz  diye  bir  sözcük  yer  almaz.  Ama  buna  rağmen  her  şeyi  yanlış  anlamaya  meyilli  olan  Ehli  Sünnet  inancında  olanlar,  bu  gerçeği  hatırlatanlara  karşı  hemen  bu  ifadeyi  saptırmakta  ve  "  Kur'andaki  namazın  yok  sayılarak  inkâr  edildiği  "  iddiasını  yapıştırmaktadırlar.  Kendileri  Kur’anın  Türkçeye  çevrilmiş  meallerinin  neredeyse  tamamına  yakınında  da,  asıl  anlamı  zihni  yönden  eğitimin  öğretimin,  maddi  yönden  ihtiyaçtan  fazla  olan  malın,  emeğin,  paranın,  gücün,  paylaşılması,  yardımlaşma,  dayanışma  ve  destekleşme,  Allahtan  yardım  istemek  /  dua  etmek,  Hakk  Dinin  bütün  ayrıntılarına  arka  çıkmak  gibi  çok  kapsamlı  olan  " Salat  "  sözcüğü  ise,  maalesef  eski  klasik  tefsirciler  ve  Ulema  tarafından  doğrudan   sadece  " Namaz "  kılma  anlayışına  dönüştürülmüş olduğundan,  kavramı  da  dar  bir  çerçeveye  oturtturmuşlardır.  Bu  nedenle  Kur'anın  dışında  ehli  sünnete  göre  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  Müslümanlar,  çoğunlukla  namazı  mutlaka  Arapça  Kur'an  okunması  gereken  salat  diye  ayrı  yapıda  bir  ibadet,  duayı  da  namazdan  ayrı  bir  ibadet  olarak  görmektedirler.  Kur'an  çerçevesinde  doğruları  hatırlatanlara  da,  bu  yanlışlara  inandırılmış  olanlar,  çoğunlukla  Kur'anı  anlamak  üzere  hiç  okumadıkları  halde,  hemen  hemen  her  zeminde  "  Bu  güne  kadar  yüzlerce  yıl  bu  kadar  Alim  gelmiş,  onlar  bilmemişler  de  siz  mi  doğruyu  biliyorsunuz  "  karşı  savunması  ile  reddiyesine  geçmektedirler.

Oysa  Bakara  Sûresinin  125. ayetinde  "  Ve  Biz  bir  zaman  bu  Beyt'i  /  Evi,  insanlar  için  bir  sevap  kazanma  ve  bir  güven  yeri  kılmıştık.  Siz  de  İbrahim'in  makamından  /  tevhit  öğretisinden  kendinize  bir  musalla  /  Salatın  gerçekleştirileceği  yer  edinin.."  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  ayetin  orijinalindeki  musalla  sözcüğü,  aslında  salatın,  /  toplanmanın,  destekleşmenin,  dini  eğitim  ve  öğretiminin,  mali  yönden  paylaşmanın,  sosyal  desteklerin,  aktivitelerin  yapılacağı  yerdir. Ne  var  ki  bir  takım  yöneticilerin  baskı  ve  menfaatleri  nedeniyle  ölümünden  sonra,  Resulullahın  uygulamaları  değiştirilmiş,  salat  kavramının  içi  boşaltılmış,  musalla  ve  mescitlerde  salat  uygulamaları  yok  edilmiş,  sadece  namaz  ritüeli  icra  edilir  olmuş,  böylece  salat  sözcüğü  çoğunlukla  ve  genellikle  literatüre  ve  Kur'an  çevirilerine  bize  göre  doğru  olmadığı  halde  sadece  namaz  diye  geçirilmiştir. Bunun  sonucunda  da  Ahzab  Sûresinin  43. ve  56. ayetlerinde  de  yer  alan  salat  sözcüğü  ile  Allah’ a  namaz  kıldırır  durumuna  düşmemek  için,  farklı  anlam  değişikliğine  gitmek  zorunda  kalmışlar,  buna  rağmen  çelişkiden  kurtulamamışlardır.  Aslında  bu  ayetlerde  peygambere  salavat  getirin  diye  bir  emir  olmadığı  halde,  1400  yıldır  maalesef  bu  kavram  yanlışlığı  sadece  lafla  ( Muhammed'e  destek  ve  selam  olsun  deme )  "  Allahümme  salli  ala  Muhammedin  ve  ala...  "  diyerek  salavat  getirme  uygulamasına  dönüştürülmüş,  bir  çok  Kur'an  ayetinin  uyarılarının  aksine  Peygamber  şefaatine  ve  olmayan  Cennet  hurilerine  kavuşmanın  ön  şartı  olarak  inançlara  yerleştirilmiştir.  Bugün  hala  Camilerde  kılınan  toplu  namazlar  esnasında  da  ısrarla  bu  yanlış  ve  içi  boş  anlayış  sürdürülmektedir. (  Salavat  getirme  yanlışı  ile  ilgili  geniş  bilgiyi  "  Kur'anda  Salat  Gerçekten  Namaz  mıdır ? "  başlıklı  makalemizde  bulabilirsiniz )

Kur'anda  doğrudan  doğruya  yer  almayan  Namaz  sözcüğü,  bize  orta  Asya’dan  göç  yolları  ile  Hintçeden,  İran  üzerinden,  Farsçadan,  İrandaki  Perslerin  dilinden,  Selçuklular  döneminde  Türkçeye  geçmiştir. Sözcüğün  İran  Mecusilerinde  Farsçadaki  ilk  anlamı,  "  ateş  önünde  eğilerek  saygı  ile  istemek,  yalvarmak  "  demektir.  Sanskritçede  "  saygı  sunmak  "  anlamına  gelen  ve  " nam "  kökünden  gelen  " namaste "  sözcüğünün  Farsçaya  geçmiş  halidir,  özünde  dua   anlamına   gelmektedir. Kur’anımız,  Peygamberimize  nazil  olmadan  önce,  namaz  sözcüğünün  gereği  olan  ibadet  şekli,  daha  önceki  Peygamberler  zamanında  da,  Mekke'deki   müşrik  Araplar  tarafından  da,  İrandaki  Zerdüştler  ( güneşe  ve  ateşe  tapanlar ) tarafından  da  uygulanıyordu.  Uygulanan  bu  namaz  ibadeti,  günümüzde  biz  Müslümanlarca  uygulanan  namaz  ile  de  çok  büyük  bir  benzerlik  gösteriyordu. Ne  tesadüftür  ki  İrandaki  Zerdüştler  de  beş  vakitte  namaza  yönelmekte,  önce  elini  yüzünü  ayaklarını  yıkamakta,  erkek  başına  takke  geçirmekte,  kadın  başını  örtmekte,  güneşe  dönerek  dua  etmektedirler. ( Kaynak :  Zerdüşt  sitesinde  namaz  61 ) Yine  ne  tesadüftür  ki  namazın  vakitlerini,  rükûnlarını  sünnet  ve  vaciplerini  belirleyen  uydurma  hadis  ve  rivayetlerin  toplayıcısı  ve  bunların  bazılarını  sahih  diye  ayıklayıcısı,  namazın  farz,  vacip  ve  sünnetlerinin  belirlendiği  ve  uyulması  gerekenlerin,  neredeyse  bütün  ayrıntıların,  gelenek  olarak  yerleşmesinin  müsebbibi  olan  İmam  Buhari  ve  öğrencileri  ile  o  dönemin  diğer  hadis  toplayıcıları  da  o  zaman  diliminde  Zerdüştlüğün  yaygın  olduğu  İrandaki  Pers  asıllıdırlar.

İsmi  bize  Farsçadan  intikal  eden  ve  bugün  namaz  diye  bildiğimiz  ibadet  şekli,  Arap  dilinde  ve  Kur’anda  Araf  Sûresinin  55. ayetinde  " Ud’u  Rabbekum  tezarru’an  ve  hufyeten,  innehu  la  yuhibbul  mu’tediyn. "  ( Rabbinize  alçala  alçala  tevazu  üstüne  tevazu  göstererek  ve  gizlice,  açıkça  göstererek  dua  edin.  /  namaz  kılın.  Kesinlikle  O  haddi  aşanları  sevmez. )  denilerek  emir  kipi  ile ( tazarrulu  dua )  ifadesiyle  yer  almaktadır.  Ayetteki ( tazarruen )  ifadesi,  zillet  üstüne  zillet  /  alçala  alçala,  adeta  hiçsizliğinizin,  basitliğinizin,  güçsüzlüğünüzün,  zayıflığınızın,  muhtaçlığınızın  bilincinde  olarak  tevazu  göstermek  demektir.  Peygamberimizin  Mekke'den   hicretinden  kısa  bir  süre  sonra  Kur’anda  bu  ayetle  namaz  ritüeli,  Medine'de  emredilmiş  ve  farz  kılınmıştır. Bu  ayet,  Kur’anda  daha  önce  geçen  bütün  dua  sözcüğünün  geçtiği  ayetlerin  tefsiri  konumundadır. Bu  nedenle  namaz  tek  bir  ayette  geçiyor  demek  doğru  değildir.  Kur’anda   içinde  dua  sözcüğü  bulunan  bütün  ayetler  toplumumuzun  namaz  diye  bildiği  ibadetten  bahsetmektedir.  Ayetten  anlaşıldığına  göre  namazda  Rabbimizin  huzurunda  dua   anında  sürekli  bir  alçalma  sergilenmelidir. Kul,  saygılı  bir  şekilde  durarak  tazim  ve  tekbir  ile  Allah’ı  yücelterek,  bel  bükerek,  yere  kapanıp  boyun  eğerek  Rabbine  yakaracaktır. Bu  sürekli  alçalış  şekli,  her  birinin  ayrı  ayrı  derin  ve  kapsamlı  ayrıntıları  ve  hedefleri  olan  Kur'anda,  kıyam,  rükû,  secde  gibi  kavramlarla  çeşitli  ayetlerde  örneklendiği  gibi,  Araf  Sûresinin  205. ayetinde  de   Ve  her  zaman  kendi  içinden  korkarak  ve  alçala  alçala   yüksek   olmayan  bir  sesle  Rabbini  an  ve  umursamazlardan  olma. "  ifadeleriyle  tarif   edilmekte, " Tazarrulu  Dua "  kavramını  nasıl  anladıysalar,  Peygamberimizin  ve  sahabenin  de  bizzat  uygulamaları  ile  bize  intikal  ettirilmiştir. 

Fakat  Peygamberimizin  vefatından  sonra,  hele  Emevi  devletinin  hüküm  sürdüğü  ve  Kerbelâ  olayı  ile  Peygamberimizin  torunu  Hüseyin'in  ve  yakınlarının  hunharca  şehit  edilmelerinin  ardından,  Kur'anın  İslam'ı  ne  yazıktır  ki  doğduğu  bu  topraklara  gömülmüştür. Kur'anın  birçok  ayette  bölünmeyin,  ayrı  ayrı  gruplar  oluşturmayın  uyarılarına  rağmen,   Müslümanlar  Ehli  Beyt  ve  Ehli  Sünnet  olarak  bölünmeye  başlamış,  ortaya  çıkan  zulmü,  kargaşa  ve  tepkileri  etkisiz  hale  getirebilmek  için  de  özellikle  o  günün  muktedirleri  tarafından  Sünni  Müslümanlık  anlayışı  ön  plana  çıkarılmıştır.  Bu  anlayış  çerçevesinde  namaz,  uydurulan  rivayetlerle  abartılarak  olması  gerektiğinden  farklı  bir  konuma  getirilmiş,  "  Müslümanlığın  ilk  şartı  sayılıp  Dinin  temeline  oturtturularak  dinin  direğidir  denmiş,  öldükten  sonra  Kabirde  ilk  sorgu  namazdan  olacaktır,   Kılmayanlar  için  kabir  azabından  başlayarak  Cehennemde  de  azap  edilecektir,  kılınmayan  namazlar  kızgın  bir  seccade  üzerinde  kıldırılacaktır  denilerek,  insanlar  korkutulmuştur.  Dünya  yaşamında  ise  *  Namaz  kılmayanlar  Ehli  Sünnetin  bazı  Cemaatlerine  göre  kırbaçlanır.  *  Bazı  Cemaatlerine  göre  hapse  atılır,  *  Bazı  Cemaatlerine  göre  de  öldürülür  hükmü  verilmiştir.  Kâfir  ile  mümin  arasında  sadece  namaz  vardır  denilmiş,  Fıkıh  kitaplarının  büyük  bir  bölümünde  de  farzı,  sünneti,  vacibi,  vakitleri,  türleri  gibi  namazın  en  ince  ayrıntılarına  varıncaya  kadar  Kur'anda  olmadığı  halde  Allah'ın  yerine  binlerce  hüküm  oluşturulmuştur.  Aslında  Kur'anın  ön  plana  çıkartarak  önerdiği  okumak,  öğrenmek,  güzel  ahlâk  da  dahil,  diğer  ibadet  ayrıntılarının  tümü  neredeyse  önemsenmemiş,  yok  sayılmıştır.  Bugün  Kur’anın  dışında  Ulema  tarafından  yazılmış  olan  ciltler  dolusu  fıkıh  kitaplarında ;  

Namaza  başlamadan  önceki  şartlar  : 1. Hadesten  taharet ( hükmi  pislikten  temizlik )  2. Necasetten  ( hakiki  pislikten ) taharet  3.  Avret  sayılan  bölgeleri  örtmek  4. Kıbleye  dönmek  5. Her  namazı  kendi  vaktinde  kılmak.

Namazdaki  şartlar  1. Niyet  2.  Başlandıç  tekbiri  3. Namaza  ayakta  başlamak  4. Kur'andan  mutlaka  bir  parça  okumak  5. Rükû  6. Secde ( yere  kapanarak  alnı  yere  koymak )  7. Son  oturuşta  ( Kâdede ) tahiyyat  okuyacak  kadar  durmak.  

Gibi  sınıflandırması  yapılarak  temelinde  şirk  olduğu  halde  Kur'an  yetmez,  Kur'anda  bunları  bulamazsınız,  Kur'andan  din  öğrenilmez  denilerek,  Kur'anın  da  önüne  geçirilerek,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  icma,  içtihat  ve  fetvalarla  oluşturduğu,  üstelik  de  birbiri  ile  çelişkili,  tutarsız  olan  yüzlerce  hadis  ile  Allah'ın  bize  şart  koşmadığı  bir  çok  kısıtlama  ve  zorlama,  namazın  olmazsa  olmazı  haline  getirilmiş,  zamanında  kılınması  gereken  keraat  vakitlerine  bağlanmış,  farz,  sünnet,  vacip  ve  nafile  diye  kısımlara  ayrılmış,  müstehap  vakitler,  haram  vakitler  ihdas  edilmiş,  namaz  ile  ilgili  pek  çok  şart  yer  almış,  bunlardan  birinin  eksik  olması  halinde  namazın  kabul  olamayacağı  belirtilmiştir.  Halbuki  İslam'da  içtihat  olmaz.  Kur'an  ne  diyorsa  odur.  Bu  nedenle  Kur'anda  Bakara  Sûresinin  256. ayetinde  "  Dinde  zorlamak  /  tiksindirmek  yoktur. "  uyarısının  bulunmasına,  Müminun  Sûresinin  62. ayetinde  “  Ve  Biz  hiç  kimseyi  gücünün  yettiğinden  başkası  ile,  kapasitesi  dışındaki  bir  şeyle  yükümlü  tutmayız. “  ifadelerine  rağmen,  bu  anlayışlar  hakim  kılınmış,  namaz  ibadeti  adeta  zorlaştırılmış,  gece  gündüz  değişik  zamanlarda,  değişik  isimlerdeki  namaz  ilaveleriyle  zamlandırılmış,  anlaşılmadığı  halde  sadece  Arapça  bazı  ayet  ve  sûrelerin  okunması  gereken  bir  yapıya  dönüştürülerek  ulaşılamaz  bir  ritüeller  topluluğu  haline  getirilmiştir. Oysa  Kur’ana  göre  olan  namaz  ise,  Rabbimizin  huzurunda  O'na  yönelerek,  isim  ve  sıfatlarıyla  tesbih  ederek  yüceltip,  O’nu  bütün  karalamalardan  arındırarak  tazim  ve  tevazu  ile  alçala  alçala,  önünde  bel  büküp  eğilerek,  secde  ile  yere  kapanarak,  boyun  bükerek,  aczimizi  göstererek,  gönlümüzü  açarak,  niyaz  ile  kendi  dilimizden  ne  istediğimizin,  ne  dediğimizin  bilinci  ile  konuşmak,  bilinçli  olarak  yakarmak  olan  bir  duadır. 

Nisa  Sûresinin  43. ayetinde  "  Ne  söylediğinizi  bilinceye  kadar  salata /  namaza  yaklaşmayın. "   denildiği  gibi   " Kur'anın  İslamındaki  dua  /  namaz  için  engel  olarak  tek  bir  şey  vardır,  o  da  bilinçsizliktir. ( Aklın  örtülmüş  olduğu  sarhoşluk,  ağızdan  çıkanların  ve  de  söylenenlerin  ne  olduğunun  bilinmemesi,  cünupluk,  uyku  hali,  unutkanlık,  baygınlık,  bunaklık,  delilik  halidir )  Bu  bakımdan  Namaz :  Kişinin  huşu  ile  /  Bedeniyle  gösterdiği  tevazu  ile  bakışın  yere  çevrilmesi,  gözün  kısılması,  sesin  titremesi  ve  hudu / alçak  gönüllülük  ile  yerine  getirebileceği,  kıyam,  rükû,  secde  ile  anlamlarını  bilerek  ve  düşünerek  yaptıklarının  yanında  asıl  olarak,  zihnen  ve  bütün  benliği  ile  hazır  olarak  yapması,  sadece  Allah'la  kul  arasında  olması  gereken  dua  etme  ve  bu  esnada  kendi  diliyle  Allah'la  konuşma  şeklindeki  bir  nüsuktur.  Zihnen  hazır  olmadan  bilinçsizce  yapılan,  ağızdan  çıkanların,  neler  söylendiğinin  bilinmediği, sadece  Arapça  okumalarla  icra  edilen  bir  namazın  doğru  adrese  gittiğini  söyleyebilmek  ne  derece  mümkündür,  onu  da  Allah  bilir.

Allah,  açıkta  ve  gizli  olanı  da  görür,  zihindeki  düşünceleri  de  bilir.  Bakara  Sûresinin  255. ayetinde   "  O,  her  an  diridir,  ayaktadır,  iş  ve  oluşum  içerisindedir,  O'nu  uyuklama  tutmaz,  zamandan  münezzehtir.. .... "  ifadeleriyle   bildirildiği  gibi  Namazın  sabah,  öğle,  ikindi,  akşam,  yatsı  farzı,  sünneti,  nafile  namazı  diye  kategorilere  ayrılması,  bu  vakitlerin  de  belirtilerek  ve  ayrıntıları  ile  niyet  etme  şartının  koşulması,  Allah'ı  hakkıyla  tanımamak  demektir.  Ali  İmran  Sûresinin  190. ayetinde  "  Göklerin  ve  yeryüzünün  oluşturuluşunda,  gecenin  ve  gündüzün  ardarda  gelişinde,  elbette,  ayaktayken,  otururken  ve  yanları  üzerinde  iken  Allah'ı  anan... "  ve  Nisa  Sûresinin  103. ayetinde  de  "  Sonra  salatı  /  eğitim  ve  öğretimi  tamamlayınca,  artık  Allah'ı  ayakta,  oturarak,  yanlarınız  üzerinde  iken  anın.  "  ifadelerinde  belirtildiği  gibi,  namazda   Allah'ın  mutlaka  ayakta  /  kıyamda  durma  veya  Camide  sandalye  üzerinde  oturarak  namaz  kılınamaz  gibi  şartı  yoktur. Her  durumda  ve  vakitte  Kendisinin  anılabileceğini  bildirmektedir. Bunların  yanısıra  İlmihal  kitaplarında  " Namazı  bozan  şeyler  "  başlığı  altında  yüze  yakın  davranışın  namazı  bozduğu  ve  bunlardan  birisinin  vuku  bulması  halinde  sevi  secde  yapılarak  namazın  tamamlanabileceği,  bozulmanın   giderilebileceği  belirtilmektedir.  Bunların  tümü  namazı  özünden  uzaklaştırıp,  ritüele  ( Dini  bir  ibadet   zannedilip  benimsenen  taklidi  ve  şekli  davranışlara ) dönüştüren  şeylerdir.  Halbuki  ilmihalciler  dosdoğru  namazın  kılınmasını  bu  yolla  sağlamayı  önerirken,  namaz  kılanları  bilakis  sürekli  bir  korkunun  içine  sürüklemektedirler.  Bu  korku  içerisinde  de  akılda  ne  Allah,  ne  niyaz,  ne  hudu  ve  ne  de  tazarru  kalmamaktadır. Kur'anın  İslamında  ise  namaz  ya  icra  edilir,  ya  da  icra  edilmez. Bozulacak  bir  yapısı  da  yoktur.  İcra  edilebildiği  zaman  da  kesinlikle  bozulmaz. Sevi  secde  denilen  saçma  ve  uydurma  bir  hareketle  düzeltilmesi  de  gerekmez.

Namazda,  bir  kulun   Rabbine  nasıl  dua  edeceği,  O’nunla  neler  konuşacağı,  dua   etmenin  bütün  adabını  gösteren  pek  çok  ayet,  Kur’anımızda  var  iken,  üstelik  de  insanın  zaman  zaman  içine  düşebileceği  bir  takım  sıkıntılar,  dertler  ve  çaresizlikler  olabilmekte  iken,  Allah’a  ne  söyleyeceğim,  O’nunla  ne  konuşacağım  demek,  Kur’ana   yönelmemek,  Kur’andan  bihaber  olmak  ve  Kur’anı  terk  ederek  başka  kitapların  eline  düşmek  demektir.  Aslında   namazda,  bir  kulun  Rabbine  nasıl  dua  edeceği,  O’nunla  neler  konuşacağı  belli  kalıplara,  standartlara   sokulmamalıdır. Camilerde  komutla  ve  imamın  zaman  ayarlaması  ile  yapılmamalıdır. Namazda  dua  da,  Kur'an  da   okunmaz,  dua  edilir.  Yüceltilen  ve  tesbih  edilen  Allah’ın  huzurunda  yakarılır,  dertler,  sıkıntılar,  istekler  sıralanır,  dile  getirilir,  yardım  istenir. Eğer  Mutlaka  Kur'andan  birşeyler  okunmak  isteniyorsa  da,  o  zaman  dua  niteliğindeki  ayetler  veya  Sûreler  seçilmeli,  anlamları  da  mutlaka  bilinerek,  düşünülerek  okunmalıdır.

Bugün  Camilerde  kılınan  toplu  veya   bireysel   kılınan  namazlarda,  kıyamda  tekbir  getirilerek  Allah'ın  tesbih  edilmesinin  ardından  gelenekselleştirilmiş  olarak  ayakta  iken  en  mükemmel  bir  dua  olan  Fatiha  Sûresi  okunur.  Buhari  Muhtasarı  sa. 270  deki  hadiste  " Resulullah,  Hz.  Ebu  Bekir  ve  Ömer  r.a.  namaza  Fatiha  Sûresi  ile  başlarlardı. "   274. sahifedeki  hadiste  " Kur'anın  ilk  Sûresi  Fatihatü'l  Kitabı  okumayanın  namazı  kabul  olmaz. "  denilmekte,  bunlara  bağlı  olarak  da  ilmihal  ve  Fıkıh kitaplarınca  şart  koşulmuş  olduğundan  dolayı,  Arapça  anlamı  ve  işlevi  bilinmese  de  Fatiha  Sûresi  genellikle  okunmaktadır.  Her  rekâtta  Fatiha  sûresi  okunmalıdır  diyen  Cemaatlerle,  okunmasa  da  olur  diyen  Cemaatler  de  bulunmaktadır.  İyi  ama !  Bu  Sûreyi  Arapça  okuyanların,  Sûre  içindeki  ayetlerle  bize  verilen  öğütlerin,  uyarıların  ve  Allah'la  yapılan  sözleşmelerin  anlamlarını  da  bilmeleri  ve  okuma   esnasında  düşüncelerinden  geçirmeleri,  hayatın  her  anında  akılda  tutmaları  gerekir.  Fıkıh  kitaplarında  namazın  şartı  diye  bildirilmiş  olduğundan,  Buhari  Muhtasarı  276. sahifesindeki  hadislerin  birinde  de  "  Resulullah  namazlarının  birinde  Tin  Sûresini,  bir  başka  hadiste   İnşikak  Sûresini,  bir  başka  hadiste  Tur  Sûresini,  bazı  namazlarında  da  çok  uzun  Sûreleri  okurdu. "  denilerek  yapılan  yönlendirmelerle,  Fatiha  Sûresinin  ardından  Müslümanlar  da  çoğunlukla  Kur’andan  birkaç  ayet  veya  kısa  namaz  Sûreleri  denilen  ayetleri  okumaktadır. Bu  Sûreler  anlamları  bilinmese  de,  diller  ve  sesler  tam  olarak  dönmese  de,  Allah’a  nelerin  söylendiğinin  farkında  olunmasa  da,  Arapça  olarak  okunmakta,  namazla   bir  bütünlük  sağlanamamaktadır.  Bazı  Tarikatlar  da  namaz  Sûrelerinin  mutlaka  Osman  Mushafındaki  Kur'anın  sırasına  göre  okunması  gerektiğini  şart  olarak  koşmaktadır. Bu  şekildeki   uygulama  ile  namaz  da,  aslında  dua  olmaktan,  yakarmaktan  çıkarılmakta,  sanki  yüce  Rabbimiz  Allah,  kendi  indirdiği  ayetlerini  bilmiyormuş  gibi  gerisin  geriye  O'na  yöneltilmiş  ayetlerle  din  dersine  dönüştürülmektedir.  Yoksa  namaz  ibadeti,  gerçekten  Kur'an  ayetlerini,  öğütlerini,  hükümlerini  gerisin  geriye  okumak  ve  Kur'an  ayetleriyle  yapılan  uyarılara  rağmen  aksine,  Allah'a  öğütlerle  Kendi  dinini  öğretmeye  çalışmak  mıdır ?  Hadi  buyurun  bakalım,  namazda  zammı  Sûre  diye  Fatiha  Sûresinin  arkasından  " Tebbet  ya  da  ebi  Lehebin  diyerek "  Allah'ın  huzurunda  "  Ebu  Leheb'e  beddua  ettiğinizi  bildirin  !  Kâfirun  Sûresini  okuyarak  "  Ey  Kâfirler  Ben  sizin  taptıklarınıza  tapacak  değilim "  dedirttirerek  Allah'a  başka  bir  ilâha  ibadet  ettirin.  Aslında   önce  yüceltme  ve  tesbih  ile   Allah'la  konuşarak  dua  etmek,  yakarmak  olmasına   rağmen,  peki  bu  şekildeki  namaz  uygulamasının  mantığını,  Kur'ana  ve  akla  uygun  dayanağını,  nedenini  açıklayabilenleri   bulabiliyor  muyuz ?  

Kur’anı  namazın  dışındaki   zamanlarda  birkaç  sahife  okumak  ( kıraat  etmek )  öğrenmek,  öğretmek,  düşünmek,  anlamak,  öğüt  almak  zaten  her  mümin’in  her  gün  veya  sık  sık  yapması  gereken  zorunlu  bir  görevidir.  Fakat  namaz  içerisinde  Allah’ın  huzurunda  iken,  Allah'a  bize  yönelttiği  ayetlerini,  öğütlerini,  hükümlerini  gerisin  geriye  namaz  Sûresi  diye  Arapça  okumak  ise  Hücurat  Sûresinin  16. ayetinde  "  Siz  dininizi  Allah'a  mı  öğretiyorsunuz ? "  diye  sorulduğu  halde  huzurunda  hepsi  birer  uyarı  ve  öğüt  olan  ayetleri  okuyarak  O'na  öğütlerle  Kendi  dinini  öğretmeye  çalışmak  anlamına  gelir. Bu  şekildeki  bir  uygulama  ise  Allah’ın  bize  yönelttiği  uyarıları  gerisin  geriye  bizim  O’na  yöneltmemiz  gibi,  yanlış  ve  tehlikeli  bir  durumu  oluşturmaktadır.

Peygamberimiz,  Medine'ye  Hicretinden  sonra  bilhassa  Cuma  gönleri  yapılan  toplantılarda,  anlamı  doğrudan  doğruya  namaz  demek  olmayan  Salat  kavramını  tüm  yönleriyle  birlikte  aynı  anda  gerçekleştirir,  topluluğa,  önce  kendisine  en  son  vahyedilen  ayetleri  okuyarak  tebliğ  eder,  onlarla  Kur’anın  eğitim  öğretim  çalışmasını  yapar,  daha  sonra  etrafında  toplanmış  olan  Müslümanların  maddi  ve  manevi  sıkıntıları  görüşülür,  dayanışma,  paylaşma  ve  destekleşme  faaliyetleri  karara  bağlanır,  ardından  da  topluca  namaza  ve  duaya   geçilirdi. Bundan  dolayı  da  ezanla  birlikte  salat  davetini  duyan  müslümanlar,  ihtiyacından  fazla  malını,  eşyasını,  parasını  gönül  rızası  ile  yanında  getirir,  hazırlıklı  gelir,  mescide  teslim  ederdi. Bu  esnada  ihtiyacı  olanların  ihtiyacı  hemen  orada  giderilirdi.  Peygamberimizden  sonra  4  Halife  döneminde  de  sürdürülen  bu  uygulama,  Emeviler  döneminde  zamanla  Salatın  eğitim  ve   destekleşme  yönünün  mescitlerden  kaldırılması,  yok  edilmesi  ve  unutulması  neticesinde  salat  kavramı,  sadece  namaz  kılmaya  indirgendi  ve  Kur’an  okumak  namazın  içine  yerleştirildi.  ( Kur'anda  Salat  Namaz  mıdır ?  başlıklı  yazımızda  Salat  ile  ilgili  geniş  bilgi  bulabilirsiniz )  Müzzemmil  Sûresinin  20. ayeti  de  bu  uygulamaya  malzeme  olarak  gösterildi.

MÜZZEMMİL  20  :  Hiç  kuşkun  olmasın  Rabbin,  senin  gecenin  üçte  ikisinden  daha  azını,  yarısını, üçte  birini  ayakta  geçirmekte  olduğunu  biliyor. Seninle  beraber  olanlardan  bir  grup  da  öyledir. Allah   geceyi  de  gündüzü  de  ölçüye  bağlar. Sizin  bu  işi  kolaylıkla  yapamayacağınızı  bildi  de  sizin  için  bu  görevi  hafifletti.  O  halde  Kur’andan  kolay  geleni  okuyun.  /  öğrenin  öğretin.  Sizden  hastalar  olacağını  bildi.  Bir  kısmının  yeryüzünde  dolaşıp  Allah’ın  fazlından  bir  şeyler  isteyeceklerini,  diğer  bir  kısmının  da  Allah  yolunda  çarpışacaklarını  bildi.  O  halde  ondan  kolay  geleni  okuyun.

Ayette  yer  alan  Arapça  “ gıraat ”  sözcüğü   genellikle  okumak  diye  çevrilir.  Bu  sözcük  aslında   aynı  zamanda  “  toparlayıp  dağıtmak  “  öğrenip  öğretmek  anlamına  da  gelmektedir.  Bu  ayetten  anlaşılmaktadır  ki  gecenin  bir  vakti  ayakta  olan  ve  Peygamberimizin   bu  okuyup  öğrenme  ve  öğretme  çalışmasına  katılan  başkaları  da  bulunmaktadır.  Peygamberimiz  kendisine  vahyedilen  ayetleri   onlara  da  okuyup  öğretmektedir. Üstelik  de  bazı  ayetler  de  müteşabihtir.  O  zamanın  bilgileri  ile  tam  olarak  anlaşılamayacak  tevili  yapılamayacak  birden  fazla  anlamı  olan  mecazi  anlatımlı  ayetlerdir. Bazı  ayetler  de  hemen  kolayca  anlaşılabilecek  muhkem  denilen  ayetlerdir. İşte  bundan  dolayı, bu  ayette  herkesin  imkânları  nispetinde,  kapasiteleri  ölçüsünde  Kur’andan  kolayına  geleni  ve  anlayarak  bildiklerini  okuyup  başkalarına  da  öğretmeleri   istenmektedir. Ayette  iki  kez  geçen  “ O  halde  Kur’andan  kolayınıza  geleni  okuyun  “  ifadesinin  namazla  bir  ilgisi  yoktur. Herkes  kendi  uğraşı  alanına  göre,  kapasitesi  ölçüsünde  Kur'andan  kendisine  lazım  olanı  alacaktır.  Herkes  Kur'anın  tamamını  anlamak,  öğrenmek  ve  başkalarına  öğretmekle  yükümlü  değildir.  Bu  nedenle  de  tembellik  gösterip,  ben  Kur'andan  hiç  bir  şey  anlamıyorum  diye  Kur'andan  uzak  durulması  doğru  değildir. Kur'anda  mutlaka  herkesin  kendi  yaşam  tarzı,  çalışma  ve  iş  alanı  ile  ilgili  anlayabileceği,  öğrenip  öğüt  alabileceği  birşeyler  vardır.

Buna   rağmen  Peygamberimizin  vefatından  sonra  ona  atfedilen  uydurma  hadislerle  ve  rivayetlerle,  İslam'da  içtihat  olmamasına  rağmen,   mezhep  imamlarının  içtihatları,  Ulemanın  kıyas  ve   icması  ile  Kur’an  ayetlerinin  birkaçının  veya  kısa  sûrelerin,  zammı  sûre  adı  altında  namaz  içerisinde  okutulması,  üstelik  sonradan  hazırlanmış  Kur'anın  Osman  Mushafındaki  sûre  tertibin  gözetilmesi  zorunluluğu  gelenek  haline  getirilmiş,  namazın  olmazsa   olmazı  şartına   dönüştürülmüştür.  Bu öğreti  ve  dayatmalarla   yüzyıllardır  insanlarımız  namazlarında,  Fatiha  duasının  ardından  kıyamda  birinci  rekâtta  Ulema  tarafından  belirlenmiş  olan  zammı  sûrelerden  birini  Arapça  okur,  ikinci  rekâtta  da  sırasına  dikkat  eder.  Okur  amma  zar  zor  ezberlediği  bu  Arapça  Sûre  ile  önünde  tazim  ile  eğildiği  Rabbine  ne  söylediğinin,  zaman  zaman  da  nasıl  küfre  girdiğinin  farkında  bile  değildir.  Ne  söylediğini  de  hiç  merak  etmez,  anlamını  da  öğrenmeyi  bir  türlü  istemez. Kendisini  de  buna  yönlendirecek  bir  din  görevlisini  görebilseydik  herhalde  durum  bu  kadar  da  vahim  olmazdı.

Doğrudan  doğruya   okunan  zammı  Sûrelerin  anlamlarına  baktığımız  zaman,  namaz  esnasında  önünde  tazim  ile  eğildiğimiz  Rabbimize,  O'nun  bize  yönelttiği  uyarıları  aynen  gerisin  geriye  bizim  O'na  yönelttiğimiz,  uyarılarda  bulunduğumuz,  değişik  konularda  bilgiler  aktardığımız  gibi  garip  ve  tehlikeli  bir  durum  ortaya  çıkmaktadır.  Oysa  akıl  kullanılıp  düşünüldüğü  zaman  ;  Rabbimiz  Kur’an  ayetlerini  bilmiyor  mu ?  O  esnada  biz  O’na  dinimizi  mi  öğretmek  istiyoruz ?  Okuduğumuz  Arapça  ayetlerle  O’nu  uyarmak,  O’na  öğüt  vermek  mi  istiyoruz ?  Asıl  amacımız  O’nu  yücelterek,  tesbih  ederek,  O’na  yalvarmak  gönlümüzü  açmak,  O’nunla  konuşmak,  isteklerimizi  dile  getirmek,  yardım  istemek  değil  midir ?  Allah’ın   bizim  hiçbir  şey  anlamadan,  düşünmeden  okuyacağımız  Kur’an  ayetlerine  ihtiyacı  var  mıdır ?  Bu  ayetlerle  Allah  Kendisini  mi  düzeltecektir ?  Kur’an  zaten  Allah’ın  kitabı  değil  midir ?  İçindeki   mesajları  öğütleri  uyarıları  bize  ileten  O  değil  midir ?  Namaz  kılmaktaki  amacımız  nedir ?  gibi  sorular  ister  istemez  insanın  aklına  gelmektedir. ( Bu  soruların  açıklamalarını  Namaz  Allah'la  Konuşmaktır  başlıklı  yazımızda  geniş  olarak  bulabilirsiniz. ) Oysa  Kur'anda  birçok  ayetle  bize  bildirilen  dua  örnekleri  bulunmaktadır.  Eğer  namazda  Fatiha  Sûresinden  sonra  mutlaka  Arapça  bir  şeyler  okunmak  isteniyorsa,  bu  dua  örneği  ayetlerin  seçilerek,  anlamlarının  da  akıldan  geçirilerek  okunması  daha  yerinde  bir  uygulama  olur.

Bugün  Müslümanlara  hadis  ve  rivayetlerle,  verilen  fetvalarla,  fıkıh  kitaplarında  yer  alan  ayrıntılarla  kıldırılan  namazlarda  farzdır,  vaciptir,  ön  sünnettir,  son  sünnettir,  nafiledir  ayrıntıları  ile  zamlandırılan  rekât  sayıları  ve  kavramı  bir  hayli  ön  plandadır. Kur’anda  doğrudan  doğruya  namaz  şu  kadar  rekâttır  diye  bir  hüküm  ve  ayrıntı  yoktur.  Ama  Kur'anda  her  aradığınızı,  abdesti,  namazı,  rekâtını  bulamazsınız  deyip,  hadisleri  Kur'anın  önüne  geçiren,  onlarla  yatıp  kalkıp  amel  ettiğini  söyleyen  ehli  sünnet  ekolü  Cemaatlerinin  peşinden  gittiği  hadislere  baktığımız  zaman  birçok  değişik  ve  farklı  görüşler  yer  almaktadır.  Örneğin ; 

*  Harise  b.  Vehb'in  şöyle  dediği  nakledilmiştir.  "  Hz. Peygamber  ( s.a.v. )  güven  ortamının  en  zirvede  olduğu  dönemde  bizlere  Mina'da  namazları  iki  rekât  olarak  kıldırdı. "  Yine  aynı  sayfadaki  bir  başka  hadiste  *  Abdurrahman  b.  Yezid'in  şöyle  dediği  nakledilmiştir. "  Hz. Osman  bize  Mina'da  dört  rekât  namaz  kıldırdı. Bu  durum  Abdullah  b.  Mesud'a  arz  edildi.  Şikâyetler  iletildi.  Bunun  üzerine  ibni  Mesud  şaşkınlığını  ve  üzüntüsünü  belirtti.  Ardından  da  şöyle  söyledi.  "  Ben  Hz.  Peygamber  ile,  ardından  Hz. Ebu  Bekir  ve  Ömer  ile  de  Mina'da  namazı  2  rekât  kıldım.  4  rekât  kılmaktansa  kabul  olunmuş  iki  rekâtlık  namaz  kılmak  daha  çok  hoşuma  gider. "  (  Sahihi  Buhari  Muhtasarı  sa. 342 )  örnekleriyle  namazın  rekâtı  hakkında  yapılan  yönlendirmeleri  görmekteyiz.

Peki  o  zaman  sormak  gerekir,  Peygamber  o  kadar  rahat  bir  ortamda  dahi  2  rekât  namaz  kıldırdı  ise,  bugünkü  namazın  içtihatla  ilave  edilen  2  rekâtlık  müekket  sünnetle  4  rekât  olması  gerekliliği,  vakit  namazlarında  ön  sünnet,  son  sünnet  ilaveleri  ne  zaman,  neden  ve  kim  tarafından  oluşturulmuştur ?  Birçok  müfessirin  anlattıklarına  göre  Peygamberimiz,  Mekke  döneminde  bütün  namazlarını  2  rekât  olarak  kılmış  ve  daha  sonra  Medine  döneminde  ayrı  zamanda  kendisinin  nafile  olarak  kıldığı  2  rekât  müekked  sünneti  de  ardına  ilâve  ederek  4  rekât  kılmış  ise,  yine  de  bütün  namazların  2  rekât  olması  gerekmez  midir ?  Çünkü  zaten  bu  dört  rekâtlık  namazın  son  iki  rekâtında  da  Fatihadan  sonra  zammı  sûre  okunmaz  demektedirler.

Araştırmacı, Tebyin  ül  Kur’an  yazarı  Hakkı  Yılmaz,  Namazın  rekâtı  olmaz,  bunu  niyazda  bulunan  kişiler  o  andaki  psikolojik  durumlarına  göre  tekbirden  oturuşa  ve  selama  kadar  hudu,  huşu,  tazarru  ile  ve  şekilciliğe  düşmemek  şartıyla,  rekât  bölünmesi  olmadan  istedikleri  kadar  bir  süre  uzatabilirler  demektedir.  Bazı  yazarlar  ve  müfessirler  Kur’andaki   zorunluluk,  savaş  ve  sıkıntılı  anlardaki  salatın / eğitim  ve  öğretimin,  bilinçlenmenin  aslında  hiçbir  zaman  terkedilmemesi  gerektiği  mesajlarıyla  nasıl  yapılması  gerektiğinin  anlatıldığı  Nisa  Sûresinin  101. ve 102. ayetlerine  dayandırarak  sadece  korku  namazına  atfederek  namazın  her  vakitte  iki  rekât  olduğunu  söylemektedirler. Birçok  Akademisyen  ve  İlâhiyatçı  öğretim   görevlileri  ve  Rahmetli  Prof. Dr. Yaşar  Nuri  Öztürk  Hoca  da  namazın  bütün  vakitlerde  2  rekât  olduğunu,  Peygamberimizin  hiç  bir  vakitte  iki  rekât  namazın  dışında  bir  namazı  mescide  sokmayıp,  sahabelere  " gidin  istediğiniz  kadar  nafile  namazı  evinizde  kılın  "  dediğini  belirtmektedir.  Ama  bütün  bunlara  rağmen  Emeviler  ve  Abbasiler  döneminde  Peygamberimize  atfedilen  hadis  ve  rivayetlerle,  Ulema  icmalarıyla  2  rekât  farz  namazı  2  rekât  da  nafile  namaz  ilavesiyle  4  rekâta  çıkarılmış,  nafile  namazların  sayısı  arttırılarak  ön  sünnet,  son  sünnet  ilâveleriyle  Namaz  zamlandırılmış,  nafile  denilen  bu  ilave  namazlar  sünnet  adı  altındaki  dayatmalarla  camilerin  içine  bile  sokulmuştur,  gelenekselleştirilmiştir.  Sabah  namazını  4,  öğle  namazını  10,  ikindi  namazını  8,  yatsı  namazını  13  rekâta  çıkartarak,  İslam'ın  mabedine,  Camilerin  içine  sokulup  Müslümanlara  dayatılması,  şirkin  ta  kendisidir.  Ardından  da   " Sünnet  olmazsa  namazın  kaç  rekât  olduğunu  nereden  bileceğiz ? "  inancı,  namazda  en  öne  geçen  bir  ibadet  hükmü  haline  getirilmiştir.  Bu  inanç  ta  neredeyse  bütün  mezheplerin  tam  bir  ittifakla  kabul  ettikleri,  Şafii  mezhebi  Fıkhının  ünlü  imamlarından  olan  ve  İmam  Beyhaki  Hazretleri  ( 994 - 1066  İran )  dedikleri  imamının  Delail  adlı  eserindeki  rivayetine  dayandırılmıştır. Bu  rivayete  göre ;

* Ashab ı Kiram'dan  İmran  b. Husayn  dinleyenlere  şefaatle  ilgili  bazı  hadisleri  nakleder. Orada  bulunanlardan  biri  -  Siz  hadisler  birdiriyorsunuz  fakat  biz  bunlarla  ilgili  olarak  Kur'anda  her  hangi  bir  şey  bulamıyoruz.  İmran  b.  Husayn  -  Sen  Kur'anı  okudun  mu ?  -  Okudum.  Kur'anda  sabah  namazının  farzının  2,  akşam  namazının  farzının  3,  öğle  ikindi,  yatsı  namazlarının  farzlarının  4  rekât  olduğuna  rastladın  mı ?  -  Hayır.  Peki  bunları  kimden  öğrendiniz ? -  Ashabı  kiramdan.  -  Biz  de  Resulullah'tan.  diye  konuşmaların  değişik  örneklerle  zekâtın  40  ta  bir,  Kâbe'nin  7  defa  tavaf  edilmesi  olduğu  ayrıntılarıyla  Peygamberden  öğrenildiği  ifadeleriyle  devam  etmesinin  ardından,  imam  peki  Allah  ü  Teala'nın  Kur'anda  Haşr  Sûresinde  "  Peygamber  size  neyi  verdiyse  alın,  neyi  yasakladıysa  da  ondan  kaçının "  dediğini  de  gördünüz  mü ? dedikten  sonra  imam  "  Sizin  bilmediğiniz,  bizim  ise  Resulullah'tan  öğrendiğimiz  daha  pek  çok  şey  vardır. "  diyerek  devam  eder. Böylece  Ehli  Sünnet  ekolünce  Peygamberin  Sünneti  inancına  da  bu  rivayetle  meşruiyet  kazandırmaya  çalışmışlardır.

Bu  diyaloglarla  nakledilen  rivayetin  içerisinde  namaz,  zekât,  Kâbe'nin  yedi  defa  tavafı,  Peygamberin  sünneti  konularının  neredeyse  tamamının  Kur'an  ayetlerine  aykırı,  saptırma,  pek  çok  tutarsız  ve   yalan   olduğu  noktalar  bulunmaktadır. Örneğin  Haşr  Sûresinin  7. ayetinde ;  "  Allah'ın  o  kent  halkından,  Elçisine  verdiği  fey'ler,  paylar  /  ganimetler /  Savaşmadan  elde  edilen  gelirler,  içinizden  yalnız  zenginler  arasında  gücün  getirdiği  refah  olmasın  diye  Allah'a,  Elçi'ye  yakınlık  sahiplerine,  göç  eden  fakirlere - ki  onlar  Allah'ın  armağan  ve  rızasını  ararken  yurtlarından  ve  mallarından  çıkarılmışlardır.  Allah  ve  Elçi'sine  yardım  ederler.  İşte onlar  doğruların  ta  kendileridir. -  yetimlere,  miskinlere,  yolcuya  aittir.  Elçi  size  ne  verdiyse  onu  hemen  alın.  Sizi  neden  alıkoyduysa  ondan  geri  durun.  Allah'ın  koruması  altına  da  girin.  Şüphesiz  Allah,  azabı  çok  çetin  olandır. "  ifadeleriyle  aslında  pek  çok  ayrıntı  ile  değişik  konulara  dikkat  çekilmekle  beraber,  Bedir  savaşının  ardından  elde  edilen  ganimetin,  katılan  savaşçılara  ekonomik  durumlarına,  sahip  oldukları  çocuklarının  sayısına,  aile  yapılarına  göre  Peygamberin  adaleti  ve  yetkisi  dahilindeki  yaptığı  dağıtımına  itiraz  eden  sahabelere  " Elçi  size  neyi  verdiyse  onu  hemen  alın "  diyerek  çok  ciddi  bir  uyarı  yapılmaktadır.  Fakat  Ulema  denilen  birileri  bu  bölümü  paragraftan  ayrı  ele  alarak  çok  kapsamlı  bir  hüküm  olarak  aktarmış,  Peygambere  hüküm  oluşturma  ( teşri )  yetkisi  vererek,  Peygamberin  sünneti  adı  altında  adeta  hüküm  koymada  Allah'a  ortak  etmişlerdir.

Halbuki  Kalem  Sûresinin  36 - 41.  ayetlerinde  "  Sizin  neyiniz  var ?  Nasıl  hükmediyorsunuz ?  37 - 38  :  Yoksa  içinde  ders  aldığınız  şeyler : "  Siz  bu  alemde  neyi  beğenirseniz  o  kesinlikle  sizin  olacak "  garantisi  verilmiş  olan  size  ait  bir  yazılı  belge  mi  /  kitabınız  mı  var ?  39  :  Ya  da  size  karşı  kıyamet  gününe  kadar  sürecek,  " Siz  her  ne  hüküm  verirseniz  kesinlikle  öyle  olacak  "  diye  üzerimizde  yeminler  /  taahhütler,  üstlenmeler  mi  var ?  40  :  Sor  bakalım  ahireti  yalanlayan  o  kişilere,  içlerinden  böyle  bir  şeyi  hangisi  garanti  etmektedir ?  41 :  Yoksa  onların  ortakları  mı  var ?  O  halde  ortaklarını  getirsinler,  eğer  doğrulardan  iseler. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılardan  ve  Kehf  Sûresinin  26. ayetinde  " Allah  hükmüne  hiç  kimseyi  ortak  etmez. "  denildiği  gibi  peygamberin  dahi  Allah'ın  ortağı  olamayacağı  din  adına  hüküm  veremeyeceği  uyarıları  dikkatlerden  kaçmaktadır  veya  hiç  umursanmamaktadır.  Bunlara  rağmen  yine  de  artık  terk  edilmesinden  bugün  korkulan  Peygamber  sünneti  inancı,  kökleşmiş  bir  ibadet  ve  gelenek  haline  getirilmiş,  namazda  asıl  önemli  olan  riyaya  girmemek,  huşû  ve  hudû  anlayışından  uzaklaşılmıştır. Oysa   Peygamberimiz,  Mekke  döneminin  çok  sıkıntılı  ve  mücadeleli  geçen  zamanlarında  dahi,  namazı  her  vakitte  ikişer  rekât  olarak  ve  sabah,  öğle,  akşam  olmak  üzere  günde  üç  vakitte  kıldırmıştır.  Kendisi  öğle  ve  akşam  arasında  ve  akşamdan  sonra  da  ilerleyen  vakitlerde  dörder  rekât  daha  nafile  namaz  ilâveleriyle  vakti  beşe  çıkarmıştır. Bazen  öğle  ile  ikindi  namazını,  bazen  de  akşam  ile  yatsı  namazını,  öne  ve  arkaya  alıp  cem  ederek  ( birleştirerek )  farz  namazlarını  ikişer  rekât  olarak  yine  günde  üç  vakte  indirerek  kılmıştır. Farz  namazlarının  dışında  nafile  denilen  hiç  bir  ( ilave ) namazı  mescide  sokmamıştır.  Dolayısıyla  kişi,  kendi  içinde  bulunduğu  haleti  ruhiyesine  göre  iki  rekât  namazından  sonra  istediği  kadar  ama  dört  rekât,  ama  on  rekâtlık  duası  ile  Allah’a  yönelebileceği  gibi,  her  yönelmesinde  de  hudû  ve  huşû  içerisinde  olabilmeyi  hedeflemeli,  riyadan  ve  şuursuzluktan  sakınmalı,  namazın  ne  olduğunu,  niçin  ve  kimin  için  kıldığını  bilmelidir. Hiç  kimse,  hiç  bir  merci  de  Müslümanların  kılacağı  namazda  dayatmacı  olmamalıdır.  Namaz  ile  /  Dua  ile  yardım  sadece  Allah'tan  istenir  veya  istenmez.  Ona  göre  karşılığı  alınır  veya  alınmaz !  Bütün  sonuçlar  Allah  katındandır.

Namaza  başlanırken  falanca  vaktin  farzına  veya  falanca  vaktin  sünnetine  diye  ayrımlı  niyetler,  namazı  Allah  ve  Peygamber  arasında  ikiye  bölüştürmek  anlamına  gelir.  Oysa  bütün  namazlar  sadece  Allah  için  kılınır.  Peygamberimizi  Allah’a  ortak  koşarak  şirk  tehlikesine  maruz  kalmamak  için  kılınan  bütün  namazlara  Allah  rızası  için  namaza  denilerek  niyet  edilmelidir. Ahkaf  Sûresinin  5. ayetinde  "  Ve  Allah'ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiçbir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışından  habersizler  de. "  denilen  uyarı  akıldan  hiçbir  zaman  çıkarılmamalıdır.

Kur’anda   Peygamberimizin,  kendisine  vahyedilen  ayetlerin  tebliğ  edilebileceği,  bu  ayetlerin  eğitim  ve  öğretiminin  yapılabileceği,  destekleşme,  dayanışma,  mali  ve  zihni  yönden  paylaşmanın  ve  bütün  bunların  ardından  namazla  da  birlikte  toplu  duaların  yapılabileceği,  bunun  için  toplanmanın  bizzat  yapılabileceği  vakitler,  Mekke  döneminde  Hud  Sûresinin  114.  İsra  Sûresinin  78. ayetlerinde  salat  vakitleri  olarak  belirtilmiştir.  Daha  sonra  Taha  Sûresinde  Medine  döneminde  de  Nur  Sûresinin  58.  Bakara  Sûresinin  238.  ayetleriyle  bu  vakitlerden  söz  edilmiştir. Pek  çok  tefsir  ve  meallerde  salat  kavramının  pek  çok  ayrıntısı  unutturulup  sadece  namaz  olarak  çevrilmesinden  dolayı  bu  ayetlerdeki  vakitler  sadece  namaz  vakitleri  olarak  ifade  edilmeye  başlanmıştır.  Ancak  Peygamberimiz  bu  ayetler  doğrultusunda  üç  vakitte  salat  ederken  ve  üç  vakitte  namaz  kıldırır  iken,  üstelik  yukarıda  yer  verdiğmiz  Müminun  Sûresinin  62. ayetindeki  ifadeler  nezdinde  yaşanması  gereken  din  kolaylaştırıldığı  halde,  daha  sonraları  Ulemanın  fetvaları,  çeşitli  yorum,  hadis  ve  rivayetlere  dayandırılarak  salat  kavramı  sadece  namaza  indirgendiğinden,  belirttiğimiz  ayetlerdeki  vakitler  birleştirilerek  namaz  önce  5  vakte  çıkarılmış  ardından  vitir,  Kur'anda  İsra  Sûresinin  79. ayetinde  Peygamberimize  " Sadece  sana  mahsus  olmak  üzere "  denildiği  halde  gece  yarısı  içinde  teheccüt,  ilâveleri  ile  7  vakte  çıkarılmış,  daha  sonra  da  Kuşluk,  Duha,  Kandil  geceleri  namazları,  tesbih  namazı,  istihare  namazı,  hacet  namazı,  teravih  namazı,  şükür  namazı,  cenaze  namazı  gibi  daha  pek  çok  namazlar  icat  edilmiş  ve  dine  sokulmuştur.  Gece  uykudan  uyanıp  kılınması  iyi  olur  diye  önerilen  ve  ihtiyari  bırakılan  Vitir  namazı  da  gece  bunlar  kalkmazlar  düşüncesiyle  yatsı  namazının  arkasına  eklenivermiştir.

Namazın,  doğrudan  doğruya   5  vakit  olduğuna  dair  de  Kur’anda  kesin  bir  ayet  yoktur.  Değişik  tefsircilerin  ve   yorumcuların,  ayetlerde  belirtilen   ifadeleri  birleştirmeleri,  uydurma  miraç  olayındaki  Allah  ve  Peygamber  arasındaki  pazarlıklardan  sonra  beş  vakte  indirilen   namaz  kabulünün  sonucu  bu  kanaat  ortaya  çıkmakta  ve  bu  kanaat  de  hadis  ve  rivayetlerle  desteklenmektedir. Yine  araştırmacı  ve  dini  eserler  ve  makaleler  yazmış  bulunan  İlâhiyatçı  Hakkı  Yılmaz  ise  Allah’a  yönelmenin,  O’nu  zikretmenin,   namazla  ulaşmanın  vakti  saati  olmaz.  Çünkü  Allah,  her  an  bizimledir,  bizi  görmektedir,  işitmektedir.  O,  her  an  diridir,  O’ nu  uyku  tutmaz,  O,  Hayy dır,  Kayyum  dur.  Kişi  gece,  gündüz,  hazır  olduğunu  hissettiği  her  vakitte  istediği  kadar  namaz  kılabilir.  Rabbine  niyazda  bulunabilir  demektedir. Klasik  müfessirlerden  bir  kısmı,  yine  zamanımızın  Akademisyen  İlâhiyatçılarının  bir  kısmı,   Peygamberimizin  Mekke'de  sabah  ve  akşam  olarak  önceleri  2 vakitte,  Medine'de  Bakara  Sûresinin  238. ayetinin  nazil  olmasından  sonra  orta  namazı  ilavesiyle  günde  3  vakitte  namaz  kıldığını,  bazen  öğle  ve  akşam  arasında,  bazen  de  akşamdan  sonra  da  kıldığı  namazlarla  beraber  beşe  çıkardığı,  bazen  gündüz  ve  akşamdan  sonraki  namazları  birleştirip,  cem  ederek  o  gün  üç vakte  indirdiği  anlatılmaktadır. Dolayısıyla  Müslüman  olduğunu  söyleyen  bir  kişi,  eğer  namaza  ilk  defa  yönelmek  istiyorsa,  isterse  günde  bir  vakitte,  isterse  zamanla  arttırarak  üç  vakitte  de  ikişer  rekât  olmak  üzere  namazlarını  kılabilir.  Allah'la  beraber  olmaya  çalışabilir.  Duayı  kabul  edecek  ve  karşılıklandıracak  olan  da  sadece  ve  sadece  Yüce  Allah'tır. Yaşanacak  olan  din  de  sadece  Kul  ve  Allah  arasındadır.  Kardeşim !  siz  kendinizi  hangi  durumda  huzurlu,  mutmain  ve  rahat  hissedecekseniz  o  şekilde  ve  o  kadar  namaz  kılın,  yeter  ki  Allah'a  ve  Kur'ana  yönelin !  Allah'a  en  yakın  olduğunuz,  alnın  yere  değdiği  secde  anında  bütün  samimiyetinizle  O'nunla  konuşun,  dertlerinizi,  sıkıntılarınızı,  isteklerinizi  anlatın  ve  paylaşın. Kur'an  içinde  olmayan,  dine  ve  Allah'la  yakınlaşma  ölçüsüne,  sayı  dayatmalarıyla  kişilerin  müdahale  etme  hakkı  yoktur.

Kişi  oluşturulmuş  teamüllere  ve  geleneklere  göre  Peygamberimiz  şu  vakitte  şu  kadar  namaz  kılmıştır  diyerek  elbette  o  da  o  kadar  namaz  kılabilir. Kimse  kimsenin  namazının  miktarını  ve  süresini  kısıtlamaya  veya  ilave  edilmiş  namazları  dayatmaya  da  yetkili  değildir. Bu  gönül  işidir,  zihnen  bilinçle  ve  isteyerek  hazır  olma  işidir. Sabırla,  bilinçle,  hudû  ve  huşû  ile  kılınan  namaz,  insanı  ruhen  ve  fikren  olgunlaştırır,  güçlendirir,  huzura  kavuşturur.  Bu  bilinç  ve  inançla  kılınan  namaz  ibadeti,  Allah’a  kulluğun,  teslimiyetin  en  önemli  aracı  ve  göstergesidir.

BAKARA  153  :  Ey  iman  edenler !  sabrederek  ve  namaz  kılarak  /  dua  ederek,  Allah’tan  yardım  dileyin. Şüphe  yok  ki  Allah,  sabredenlerle  beraberdir.

BAKARA  110  :  Namazı  dosdoğru  kılın  /  salatı  ikame  edin,  zekâtı  verin.  Kendiniz  için  her  ne  iyilik  işlemiş  olursanız,  Allah  katında  onu  bulursunuz.

Bugün  Peygamberimizin  vefatından  sonra  birileri  tarafından   namazın  her  ayrıntısına  yüzlerce  hadisin  dayatılarak,  sonradan  rivayetlerle ( söylentilerle )  ilâve  edilmiş,  zamlandırılmış,  vaktin  sünnetleri,  vitir,  kuşluk,  ebabil,  teheccüt,  tespih,  kurban,  şükür,  istihare,  hacet,  tevbe,  yağmur,  kandil  gecesi  ve  cenaze  namazı  gibi  çok  değişik  isimler  altında  kılınan  namazlar  bulunmaktadır. İlâve  edilmiş  nafile  namazlarından  biri  de  Teravih  namazıdır. İslam'da  aslı  astarı, Kur'anda  yeri  olmayan  ve  Müslümanları  uyutmak,  yerinde  saydırmak  için  ortaya  atılmış,  Ramazan  ayında  neredeyse  farz  namazlarının  önüne  geçirilecek  kadar  önemli  yer  tutan  bir  ritüel  haline  getirilerek,  oruç  tutmanın  vazgeçilmezi  bir  ibadet  olarak  addedilmektedir. Her  Ramazan  günü  akşamı  yatsı  namazına  ilave  olarak  20  rekât  kılınmaktadır. İslam'da  hiç  bir  ibadet ( Allah'a  kulluk  görevi ) ritüel  ( Dini  bir  ibadet  gibi  zannedilen,  benimsenen  taklit  ve  şekli  davranışlar )  değildir.  İslam'daki  kulluk  görevleri  olan  ibadetler  tamamen  dinamiktir,  hayata  yöneliktir,  insanın  kendisine,  çevresine,  toplumuna  ve  evrendeki  tüm  yaşama  faydalı  olabilecek  işlerdir.  Teravih  sözcüğü  :  İstirahat  demektir.  Anlaşılan  birilerinin  istirahat  esnasında  can  sıkıntısından  biraz  namaz  kılayım  vakit  geçireyim  oyalanayım  diye  ortaya  çıkardığı  bir  uğraşıdır.  Aslında  ne  Cami'de  ne  de  evde  kılınacak  teravih  namazı  diye  bir  namaz  olmaz.  Teravih  namazının  nereden  ve  nasıl  çıktığı   bilinmemektedir.  Kur'an  baştan  sona  kadar  okunsa  dahi  Kur'anda  teravih  namazı  diye  bir  namaza  rastlanılamaz.  Çünkü  bu  konudaki  kaynakların  hepsi  söylentiden  ( dilden  dile  dolaşan  rivayetten )  ibarettir. Bu  söylentilere  bakıldığı  zaman,  birisi  Ramazan  ayında  Peygamber  yatsı  namazından  sonra  mescitte  2  rekât,  bir  başkası  4,  bir  diğeri  de  8  rekât  namaz  kıldı  demiş,  bir  akşam  da  hemen  arkasında  sahabeler  de  namaza  duruvermiş.  Tartışmalar  yapılmış,  bazı  rivayetlerde  de  Peygamber  yasakladı,  gidin  evinizde  kılın  dedi  denilerek,  teravih  namazı  Peygamberin  sözüne  de  dayandırılmış,  Resulullahın  sadece  Kur'ana  uyduğu  gerçeği  unutulmuştur.  Prof. Dr. Yaşar  Nuri  Öztürk  “  Peygamber  4  rekât  olarak  kılmıştır,  bir  defa  da  8  rekât  kılmıştır. Mescide  de  hiç  sokmamıştır,  kendisi  evinde  kılmıştır. ”   Demiştir.  Bu  açıklamaya  karşıtları  bu  “ doğru  değildir “  de  diyememişlerdir. 

Rabbimizin  Kur’an  ile  bize  önerdiği  ve  öğütlediği  Hakk  Dininde  bir  gerçek  vardır  ki  ibadette,  kural  koymaya  ve  dayatmaya, Yaratan’dan  başka  kimsenin  yetkisi  yoktur.  Peygamber  de,  Halife  Ömer  de  Allah'ın  ortağı  değildir. Kur'anın  içerisinde  olmayan  hiç  bir  ibadet  de  Din  değildir. Toplum,  buna  rağmen  Ramazan  ayında  Teravih  namazına  farzların  çok  ötesinde  ilgi  gösterirken  onun  da  nafile,  uydurma  bir  namaz  olduğunun  ve  farzları  yerine  getirmedeki  hassasiyetinin  bu  ölçüde  olmamasından  dolayı  uğrayabileceği  kayıpların  daha  çok  olabileceğinin  farkında  değildir. Teravih  namazının  ilk  kez  camide  toplu  olarak  kılınması  Halife  Ömer  zamanında  başlıyor. Hayırlı  bir  şey  diyerek   buna  karşı  çıkmıyor  ve  sonuçta  bu  konuda  fatura  Ömer'e  kesiliyor,  Allah'a  ortak  ediliyor.  Fakat  Halife  Ali  uydurma  namaz  diyor. Daha  sonra  Bakiri  dinle  alakası  yok  diyor. Buna  rağmen  Emevi  döneminde  20  rekâta  çıkarılıyor.  Bugün  Teravih  namazı  Ramazan  ayının  ve  orucun  olmazsa  olmazı,  adeta  farzı  sayılarak  Mekke'de  ve  ülkemizde  de  neredeyse  her  şehirde  bazı  camilerde  hatimle  kılınıyor,  bu  kadar  zam  üzerine  zam  konurken  bir  noktadan  sonra  inanç  tıkanıyor,  çare,  imamın  6. vitesle  süratine  çıkılarak  ortada  ne  anlam,  ne  de  huşu  denilen  bir  şey  kalmıyor. Cemaat  de  en  hızlı  namazı  kıldıran  imamı  aramaya  başlıyor. Tabiidir  ki  böylece  namazın  ana  rüknü  olması  gereken  içtenlik  sıfırlanmış  oluyor. İçinde  Allah'ın  olmadığı  öyle  bir  yapıdaki  namazı,  anlamsız  ve  ayıp  olan, Yüce  Yaratanın  karşısında  yakışmayacak  olan  bu  durumu  her  halde  akledenlerin  dışında  düşünebilen  pek  olmuyor.

Halbuki  Ramazan  ayı  Kur'anın  indirilmeye  başlandığı  ve  bütün  Müslümanların  Kur'an  ayetlerini  içselleştirmesi,  kendilerini  rektifiye  çekmeleri,  Kur'anın  öğütlerini  hatırda  tutarak  sakınmayı  öğrenmeleri  gereken  kıymetli   günleri  barındırmaktadır.  Şaşaalı  ve  abartılı  Ramazan  iftar  sofralarında  homili  gırtlak  tıka  basa  yenilenlerin  sindirilmesinin  hedeflendiği,  ama  ne  ölüye  ne  de  diriye  yararı  olmayacak  olan,  Kur'anda  da  yeri  bulunmayan  böyle  bir  Teravih  namazı  uygulamasının  içerisinde  olmak  yerine,  hiç  olmazsa  bir  akşamda  iki  ayet  okunarak  Allah'ın  öğütleriyle  beraber  olunması,  Müslümanların  kendileri  için  yapacağı  en  hayırlı  iş  olacaktır.

Sonuç  olarak   Dinimizin  temeli  olan  salat  kavramının  kapsamı  içerisinde  olan,  Allah’ tan,  destek,  yardım  istemek  olan  ve  dua  ile  Allah’ a  yönelmenin,  O'nu  tesbih  etmenin,  O'nunla  konuşarak  dertleşmenin,  en  güzel  ifadesi  ve  Kur'ana  göre  aslında  yapı  olarak  bir  dua  olan  namazın,  ana  rüknü ;

* Onlar  namazda  huşû  içindedirler.  ( Müminun  2  )
* İnanan  için  hala  vakti  gelmedi  mi ? ki  kalpleri  ürpersin.  ( Hadid  16 )
* İnanmış  olanlar  ancak  o  kişilerdir  ki  Allah  anıldığında  yürekleri  ürperip  titrer  ve  onlara  Allah’ın  ayetleri  okunduğunda  bu  onların  imanlarını  arttırır.  Ve onlar  yalnız  Rablerine  inanırlar ( Enfal  12 )
* Onlar  öyle  insanlardır  ki  Allah  anıldığında  kalpleri  titrer,  sabrederler,  salatı  /  mali  ve  zihinsel  yönden  paylaşmayı,  destekleşmeyi,  yardımlaşmayı,  dua  ile  namazı  gözetirler  ve  kendilerine  verdiğimiz  rızıklardan  infak  ederler. ( Hacc  35 )

Ayetlerinde  görüldüğü  gibi  önemli  olan,  kişinin   namaz  kılarken  Yaratanın  huzurunda,  O’na  bütün  benliği,  içtenliği,  sabrı  ve  yüreğinin  ürpermesi  ile  yönelmesi,  doğrudan  hitap  etmesi,  duygu  ve  isteklerini  bizzat  kendisinin  dile  getirmesidir.  Kişi  sadece  Allah  rızası  için  niyeti  ile  ibadetine  başlamalı,  ibadetinin  kabul  edilip  edilmemesine,  ya  da  ne  kadar  sevap,  ya  da  ne  kadar  bonus  kazanacağı  hesabına  kafasında  yer  vermemelidir.  Bunun  takdiri  sadece  Allah’a  aittir. Şunu  bilmeliyiz  ki  kabule  layık  olan  bir  ibadet  mutlaka  kabul  edilir. Kişi  bu  alışveriş  düşüncesini  aklının  ucundan  dahi  geçirmediğinden  emin  ise,  iki  rekât  namazın  üzerine  istediği  kadar  rekât  ilave  ederek  kılabilir. Gelenekselleşmiş  mevcut  uygulama  kadar  da  kılabilir.  Ama  riyadan,  takiyeden  sakınılmalı,  Maun  Sûresinde  Rabbimizin   "  Yazıklar  olsun  o  namaz  kılanlara  ki  onlar  gösteriş  içindedirler "  dediği  uyarısıyla  Maun  mücrimi  olmaktan  korkmalı,  sadece  Allah  rızası  gözetilmelidir.

Fakat  bugün  içerisinde  Allah'ın  gerçekten  dahil  edilemediği,  kıldığımız  bireysel  veya  toplu  namazlarımızda  ana  rüknü  ne  ölçüde  yerine  getirebiliyoruz ? Ne  ölçüde  yaşayabiliyoruz  veya  ne  ölçüde  sorgulayabiliyoruz. Yaptığımız  hareketler  de  anlamını  bilmeyerek  okuduğumuz  ayetler  de  ezbere  ve  otamatiğe  bağlanmıştır.  Arapça  okunan  ayetler  bilinçsiz  olarak  dudaklarımızdan  kayarken  beynimiz  dünya  telaşı  ile  doludur  veya  benliğimiz  namazda  değildir.  Ağzımızdan  çıkanları  çoğunlukla  anlamadığımız  için  beynimizle  bağlantı  kurulamadığından  bütünleşme,  gerekli  huşu  ve  hudu  sağlanamamakta,  ana  rükun  da  yaşanamamaktadır. Allah'ın  ilk  vahyi  ile  Peygamberimizden  isteğinin  okumak  olmasına  rağmen,  Namazın  ulema  tarafından  dinin  temeline  ilk  şart  olarak  oturtturulması,  okumaya  kapıların  kapatılması  nedeniyle,  bin  dört  yüz  yıldır  kılınan  namazlarla,  Allah'ın  huzurunda  eller  göğüse  mi,  göbeğe  mi  bağlanacak  derken,  kalbe  bağlanamadığı  için,  iki  namaz  arasında  yaşanan  hayatlarla  Müslümanların,  güzel  ahlâk,  huzur,  mutluluk,  adalet,  barış  ve  insanlık  adına,  eğitim,  ilim,  teknoloji,  refah  ve  kalkınma  adına  kazanımlarının  iyi  bir  seviyede  olmadığı  da  bir  gerçektir.  Eğer  her  yönde  okumaya  ve  aydınlanmaya  önem  verilebilseydi,  Kur'an  anlaşılarak  okunabilseydi,  Müslümanlar  da  manen  ve  maddeten  batıdan  geri  kalmazlardı. Özellikle  namazda  bilinçli  olarak  ana  dilde  Allah’la  konuşulur,  okunan  dua  ayetlerinin  mealleri  ve  karşılıkları  akılda   tutulabilir,  Allah  da  namazın  içerisine  gerçekten  dahil  edilebilir,  benlikte  bir  ürperme,  titreme  ve  namazın  ana  rüknü  yakalanmış  olabilirdi. Müslümanlar  her  yönden  cahil  ve  yetersiz  kalmazlardı.  Necm  Sûresinin  39. ayetinde  "  Gerçek  şu  ki  insan  için  çalışıp  didindiğinden  /  emeğinden,  alın  terinden   başka  birşey  yoktur. " denildiği  gibi  Allah'tan  da  mutlaka  bu  dünyadaki  karşılıkları  alınırdı. Dileğimiz,  bütün  Kur’an  müminlerinin  Allah  katında  makbul  olmuş  bir  namaza  ulaşabilmeleridir.  Allah'ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !..

Temel  kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET