Konu Detay

KUR'AN NASIL BİR KİTAPTIR ?

 21.11.2016
 2474

Her  şeyin  yaratıcısı  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah,  insanlık  tarihi  boyunca  yarattığı  kulları  için  uygun  gördüğü  davranış  ve  yaşam  tarzını  belirlemek,  insanlar  arasında  sevgiyi,  barışı,  adaleti,  huzuru  ve  mutluluğu  sağlamak  için,  zaman  zaman  insanlar  arasından  peygamberler  seçerek  ve  onların  aracılığı  ile  yazılı  emirler,  suhuflar  ve  kitaplar  indirerek  doğru  yolun  kılavuzu  olmak  üzere  insanları  hakka,  hukuka,  adalete  ve  tevhide  davet  ettirmiştir. Geçen  zamanlar  içerisinde  Allah’ın  elçilerine  ve  indirdiklerine  uyanlar  olmuş,  uymayanlar,  dalalete  sapanlar,  azgınlaşanlar  sapkınlığa  düşenler,  Allah’ın  varlığını  ve  birliğini  unutanlar,  reddedenler,  doğa  üstü  olaylara  ve  güçlere  inanan,  bu  güçleri  ve  güçlüleri  putlaştırarak  Allah’tan  başkalarına  ilâh  diyenler,  Allah,  peygamber,  kitap  yoktur  diyen  inkârcılar  olmuştur.

Tarih  boyunca  değişik  peygamberlere  yöresel  olarak  indirilen  çeşitle  zamanlardaki  suhufların  ve  buyrukların,  kâğıdın  ve  yazılımın  olmadığı  dönemlerde  de  sözde  kalarak  indirilen  vahiyler  de  dahil  hepsine  Kur'anda  kitap  denilmektedir.  Kâğıdın  kullanılabilme  olanaklarının  artmasına  bağlı  olarak  bu  güne  kadar  değişik  zaman  ve  mekânlarda  insanlığa  gönderilmiş  ismi  bilinmeyen  birçok  peygamberin  olduğu,  bunun  yanı  sıra  ise  25  peygember  ile  Allah’ın  indirdiği  4  yazılabilmiş  kitabın  ismi  bilinmektedir.  Bunlar,  Zebur,  Tevrat,  İncil  ve  son  olarak  bizim  Peygamberimiz  Muhammed ( a. s. )  a  indirilen  Kur’andır.  Ancak  bugün  bizim  Kitabımız  Kur'anın  dışındaki  Kitapların  hiç  birisinin  orijinali  ve  aslı  ortada  değildir.  Onların  yerini  Din  ve  inanç  adına,  Allah'ın  vahyinden  çok  farklı,  geleneklerin  ve  kültürün  de  din  yapıldığı,  Yahudilerde  insanlar  tarafından  yüzyıllarca  süren  aralıklarla  tamamlanarak  değişik  zamanlarda  yazılmış  olan  Tesniye,  Çıkış,  Levilliler,  Talmut,  Tekvin,  Tora,  Eski  ahit  Tevrat  denilerek,  Hristiyanlarda  ise  birçok  sayıda  yine  peygamberden  sonra  insanlarca  yazılmış  olan  çok  sayıda  Kanonik,  Apokrif  İnciller,  Mektuplar  Yeni  Ahit  Müjde  denilerek,  İsa'nın  gezdiği  yerlere  göre  biyografisini  anlatan,  mitolojik  hikâyelerle  doldurularak  saptırılmış  Kitaplar  almıştır.

İndirilen  bütün  emirlerin  ve  kitapların  temel  ilkesi,  aslında  içinde  hiyerarşinin  ve  aracıların  olmadığı  Tevhit  ( Allah’ı  birlemek )  O'na  ortak  koşmamak,  ( La  ilâhe  illallah )  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demenin  bilincini  gerektiren  ve   Allah  katında  tek  bir  din  olan  İslam’dır.  Her  kitap,  bir  önceki,  ama  Allah'ın  orijinal  vahyi  olan  kitabı  tasdik  eder,  zamanla  unutulmuş  ve  saptırılmış  olan  Tevhit  ilkelerini  hatırlatan  ve  tekrar  güncelleyerek  insanların  önüne  koyan  niteliktedir.  Ali  İmran  Sûresinin  3 - 4. ayetlerinde  "  Allah  sana,  sadece  içinde  konu  edilenleri  doğrulayıcı  olarak  bu  kitabı  hak  ile  indirdi.  O  daha  önce  insanlara  doğru  yol  kılavuzu  olarak  Tevrat'ı  ve  İncil'i  de  indirmişti.  Furkan'ı  / doğruyu  yanlışı  da  o  indirdi. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Kur'anda  da  önceki  kitaplar  tasdik  edilmektedir.  Ancak  ayetin  ifadelerine  göre  dikkat  etmemiz  ve  göz  önünde  bulundurmamız  gereken  noktalar  vardır.  Kur'an,  Yahudi  ve  Hristiyanların  temel  dini  kitapları  olan  Kitabı  Mukaddeste  anlatılanların  tamamını,  bugün  değiştirilmiş  ve  birçok  yönden  saptırılmış  olan  anlatımları  değil,  kendi  içerisinde  bu  kitaplar  ile  ilgili  yer  alan  anlatımları  doğru  olarak  kabul  etmekte  ve  onaylamaktadır. Toplumların   sosyal  yaşamları  ve   medeniyetleri  geliştikçe  de  kitapların  zaman  içerisindeki  kapsamları  ve  hitabeti  de  gelişme  göstermektedir.  Bu  emirlerin,  hitabetin  en  sonuncusu,  bütün  insanlığa  yöneltilmiş  olan,  özünde  aynı  olmakla  beraber  kapsamının,  ayrıntılarının   en  gelişmiş  olanı,  evrensel  olarak  kıyamete  kadar  da  yaşayacak  olan  ve  Dinimizin  temeli  olan  Kitabımız  Kur’andır.  Bu  nedenle,  ilk  peygamber  Adem'den  bu  yana   gelmiş  bütün  peygamberler,  İslam’ın  elçileridirler  ve  bizim  de  peygamberlerimizdirler. Biz  onların  hepsine  ve  onlara  indirilenlere  inanırız,  hepsini  sayarız  Bakara  136.  ve  285.  Ali  İmran  84. ayetlerinde  ifade  edildiği  gibi  bizim  de  yükümlü  kılınmamızdan  dolayı,  onların  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız.

BAKARA  136  :  Deyin  ki : “ Biz   Allah’a,  bize  indirilene  /  Kur'ana  İbrahim’e  ve  İsmail’e  ve  İshak’a  ve  Yakub’a  ve  torunlarına  indirilene,  Musa’ya  ve  İsa’ya  verilenlere  /  Tevrat'a  ve  İncil'e  ve  peygamberlere  Rablerinden  verilene  iman  ettik.  Onlardan  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız.  Ve  biz  ancak  O’nun  için  İslamlaştıranlarız.

Kaosun,  zulmün,  haksızlığın,  sapkınlığın,  sömürünün  had  safhada  olduğu  ve  insan  onur  ve  haysiyetinin  ayaklar  altına  alındığı  her  dönemde, Yüce  Rabbimiz  Allah,  Rabliğinin  gereği  olarak  gidişatı  değiştirmek  için  duruma  müdahale  ettiği,  Enam  Sûresinin  12. ayetinde  "  De  ki  :  “ Göklerde  ve  yerde  olanlar  kim  içindir ? “  De  ki  : “ Allah / Bütün  insanlık  içindir “  Allah,  rahmeti  kendi  zatı  üzerine  yazmıştır. "  ve  yine  Leyl  Sûresinin  12. ayetinde  "  Doğruya  ve  güzele  yol   göstermek  sadece  Bizim  üzerimizedir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Rahmet,  hidayeti  kendi  üzerine  farz  kılmıştır.  Rabbimiz,  tarih  boyunca  toplumların  her  kaos  dönemlerinde  peygamberler  göndererek  ve  kitaplar  indirerek  müdahaleci  olduğu  gibi  bu  sefer  de  40  yaşına  geldiğinde  Peygamberimiz  Abdullah  oğlu  Muhammed'i  elçi  seçerek  görevlendirmiş  ve  O’na  vahyettiği  Kur’an  ile  dünya  gidişatına  el  koymuştur.  Muhammed ( a.s. )  içinde  bulunduğu  Mekke  toplumunda  peygamber  olmadan  önce,  her  ne  kadar  sevilen,  güvenilen,  dürüst  ve  emin  bir  kişiliğe  sahip  ise  de,  O’ da  neticede  orada  yaşayan  insanların  arkadaşı,  O  da  o  toplumun  bir  bireyi  idi,  ama  doğru,  ama  yanlış  o  kültürü  biliyor,  onu  yaşıyordu. Bu  nedenle  Kur'anda  Peygamberimizin,  peygamberliğinden  önceki  hayatına  ait   bazı  ayrıntılara  değinilen  ayetler  de  yer  almaktadır.

DUHA  6 – 8  :  O,  Seni  yetim  olarak  bulup  barınağa  kavuşturmadı  mı? Seni  dosdoğru  yol  dışında  biri  olarak  bulup  da  dosdoğru  yola  kılavuzluk  etmedi  mi ? Seni  aile  geçindirme  zorluğu  içinde  bulup  da  zengin  etmedi  mi  ?

ŞURA  52  :  İşte  böylece  Biz,  sana  da  Kendi  emrimizden  olan  Kur’anı  vahyettik.  Sen  kitap  nedir,  iman  nedir  bilmezdin.  Fakat  Biz  onu  kullarımızdan  dilediğimizi  kılavuzladığımız  bir  nur  /  ışık  yaptık.  Hiç  kuşkusuz  sen  de  dosdoğru  bir  yola  kılavuzluk  etmektesin.

Denilerek,  ayette  aslında  Peygamberimizin  de  herkes  gibi  bir  insan  olduğuna,  o  toplumun  bir  parçası  olarak  onun  da  Tevhit'den  haberi  olmadığı  zamanda   kusur  işleyebileceğine  dikkat  çekilmektedir. ( Peygamberimizi  doğumu  esnasında   uydurma  kerametlerle  kutsallaştıranlara  ve  sevgi  abartıları  ile  putlaştıranlara  duyurulur ! ) Öte  yandan  Mekke  müşrikleri  gibi  aynı  inanç  ve  gelenekler  içerisinde  yaşayan,  herhangi  bir  eğitimi  ve  genel  bilgisi  olmayan  bir  insanın,  her  dönemde  zaman  zaman  inkârcılar  /  kâfirler,  ateistler  tarafından  iddia  edildiği  gibi  Kur'an  ayetlerindeki  eşi  benzeri  bulunamayacak  muazzam  hitabeti  ve  anlatımları,  geleceğe  yönelik  mucizevi  bilgileri,  kendiliğinden  uydurmuş  veya  o  dönemde  geleceğe  ait  bu  bilgilere  sahip  olmadıkları,  dünyanın  yuvarlak  olduğunu  dahi  bilmedikleri  halde  birtakım  Yahudi  ve  Hristiyan  bilgili  kişilerin  yetiştirerek  hazırlaması  veya  öğretmiş  olması  mümkün  müdür ?  Buna  rağmen,  dolayısıyla  tarihin  her  döneminde  peygamberlere  karşı  reddiyecilerin  olduğu  gibi,  bizim  Peygamberimize  de  kendi  döneminden  başlayarak  bu  günümüze  gelinceye  kadar  reddiyeciler,  inkârcılar  hep  ola  gelmiştir.

Şu  bir  gerçektir  ki,  bireysel  ve  toplumsal  hayatın  sağlıklı,  düzenli  ve  huzur  içinde  sürdürülebilmesi,  toplum  yaşamında  belirli  kuralların,  ilkelerin,  prensiplerin  ve  adaletin  olmasına  bağlıdır.  Aksi  halde  kargaşa  ve  çatışma  kaçınılmaz  olur.  İnsanların  fıtri  yapısından  ve  bencilliklerinden  dolayı  kurallar  büyük  ölçüde  kural  koyucudan  yana  olduğu  için,  koydukları  kurallarda  tam  adalet  ve  hakkaniyet  pek  sağlanamaz. Oysa  Allah,  ezelden  ebede  her  şeyi  bilen,  en  iyi  gören,  kullarından  herhangi  bir  çıkarı  olmayacağına,  hiçbir  ayrım  da  yapmayacağına,  hiçbir  şeyi  de  eksik,  yetersiz  ve  kusurlu  oluşturmayacağına  göre,  O’nun  koyacağı  kurallar  ve  prensipler,  hem  mükemmel,  hem  eksiksiz,  hem  adil,  hem  de  evrensel  olacaktır. O  nedenledir  ki,  kullarının  yapacağı  görevleri,  ibadetleri  bizzat  Kendisi  belirlemiş  ve  kök  anlamı  "  birikip  dağılma "  olan,  harflerin  birikerek  sözcükleri,  sözcüklerin  cümleyi  oluşturması  ve  bunların  aktarılmasının  yolu  da  okumak  olan  / Okunacak  kitap /  Öğrenilecek  öğretilecek  Kur'an  adı  altında  Peygamberimize  vahiylerle  indirmiş  ve  biz  insanlara  tebliğ  etmesini  istemiştir.  Vahiy  :  Hu'dan  gelen,  Hu'ya  ait  olan  sırlar,  bilgiler,  gizli  bilgilendirmek,  içe  işletmek,  kalbe  koymak  demektir. Hu,  İbranicede  Allah  demek  olduğu  için,  bu  itibarla  Vahiy,  Allah'a  ait  olan  hakikatlerdir,  seslenmelerdir. Kâinatta  var  olan  ve  yaratılmış  olan  her  varlık,  vahiy  akışıyla  var  olmuştur.  Zerreden  kürreye  bir  hücreli  mikro  organizmalardan  başlayarak,  atom  ve  atom  altı  taneciklere  varıncaya  kadar  her  varlığın  üzerinde,  tohumun  çimlenmesi  gibi  vahiyle  oluşturulmuş  olan  ve  işlevini  sapmadan  yürütecek  olan  kodlama,  ölçülendirme  /  kader  bulunmaktadır. 

Kur'anın  tamamlanmasında,   Peygamberimize  vahyin  indirilmesi  ve  tebliğ  edilmesi  süreci  23  yılı  almıştır.  Kolay  kavranması  ve  verilmek  istenen  mesajların  sürekli  ve  canlı  tutulması  amacıyla  aynı  konudaki  ayetlerin  bazıları,  değişik  Sûrelerin  içerisinde  küçük  farklılıklarla  tekrarlanarak  necm  necm,  paragraf   paragraf,  parça   parça  indirilmiş,  Peygamberimizin  son  23  yıllık  yaşamı,  Kur’an  olmuştur. Peygamberimize  elçilik  görevi,  Milattan  Sonra  610  yılında,  ilk  olarak  Alak  Sûresinin  ilk  5  ayeti  vahyedilerek  verilmiştir.

ALAK  1 - 5  :  İkra  bismirabbikelleziy  halak  *  Halakelinsane  min  alak  *  İkra  verabbükel  ekrem  *  Elleziy  allemebil  kalem  *  Allemel  insane  malem  ya'lem

ALAK  1 - 5  :  Yaratan  Rabbinin  adına  oku  /  öğren,  öğret.  O,  insanı  alaktan  /  kan  pıhtısından  yarattı.  Oku !  Senin  Rabbin  kerem  /  bütün  ikramların  ve  zenginliklerin  sahibidir.  O,  kalemi   yaratan,  insana  okumayı  yazmayı  öğretendir.

Ayette  yer  alan  “ ikra “ sözü,  toplamak  ve  dağıtmak  anlamı  ekseninde,  vahyolunacakları  zihninde  toparla,  oku,  dağıt,  tebliğ  et  anlamlarında  mecazen  kullanılmıştır. Kısaca  da  ( öğren,  öğret )  diye  ifade  edilebilir.  Peygamberimize  verilen  bu  görev,  yaratan  Rabb  adına  olup,  yerine  getirilecek  görevde,  kişisel  bir  amaç  ve  çıkar  söz  konusu  değildir.  Ayette  kalem  sembolü  ile  bundan  böyle  ilim  akıtılacağı,  onun  aracılığı  ile  de  dağıtılacağına  dikkat  çekilmektedir. Peygamberimiz,  Allah’ı  ilk  olarak  bu  ayetlerde,  Rabb  ( Terbiye  edip  eğiten,  yaratılanları  programlayıp  yöneten,  Efendi )  Halık ( Yaratan ), Ekrem,  Kerim ( en  cömert,  en  zengin,  ikram  sahibi ), olarak  tanımaya  başlıyor. Daha  sonraki  ayetlerle  de  yavaş  yavaş  diğer  isim  ve  sıfatlarını  öğrenecek,  gerekli  bilgilerle  donatılacaktır. Bu  nedenle  Muhammed ( a.s. ),  ilk  vahyin  ardından  hemen  göreve  başlatılmamış,  eğitilmek  üzere  bir  süre  gerekli  bilgilerle  donatılmış,  bazen  5,  bazen  10  veya  daha  fazla  parça  parça,  paragraf  paragraf  vahyedilen  çeşitli  Sûrelerin  ayetleri  ile  muhatap  olacağı  insanların  karakterleri,  davranışları  ile  bilgilendirilmiştir. Alak  Sûresinin   ardından  Kalem,  Müzzemmil  ve  diğer  Sûrelerin  ayetleri  ile  eğitilmeye  devam  edilmiş,  gecenin  sessizliğinde  nasıl  çalışması,  görevine  nasıl  hazırlanması  gerektiği  öğretilmiştir.

Görevine  başlatıldıktan  sonra  da   mücadelelerle,  sıkıntılarla,  çilelerle,  zorluklarla,  tehditlerle,  baskılarla  ve  bütün  bunlara  karşı  sabırla   sürdürdüğü  Peygamberlik  görevi  23  yıl  sürmüştür. Kur’anın  bütün  ayetleri  onun  hayatı  olmuş,  onlarla  yatmış,  onlarla  kalkmış,  onlarla  düşünmüş,  onlarla  davranışlarına  yön  vermiş,  onlarla   konuşmuş,  onlarla  aile  reisi  olmuş,  onlarla  baba  olmuş,  onlarla  devlet  başkanı  olmuş  onlarla  insanların  arkadaşı  olmuş  onlarla  düşmanlarına  karşı  savaş  vermiş,  onlarla  hayatını  tüketmiştir. Bu  zaman  içerisinde  sonradan  ilave  edilmiş  numarasız  besmeleleri  saymazsak  kendisine  6234  ayet  indirilmiştir. Bu  ayetlerin  yaklaşık  4800 ü  Mekke’de,  geri  kalanı  da  Medine’de  nazil  olmuştur.  Bu  ayetler  Kur’anda  114  başlıkla  belirlenmiş  Sûreler  halinde  bir  araya  getirilmiştir. Peygamberimize  nazil  oluş  sırasına  göre  ilk  Sûre  19  ayetlik  Alak  Sûresi,  son  Sûre  de  3  ayetlik  Nasr  Sûresidir.

Ayet :  Alamet  /  gösterge  demektir,  nişan,  mucize,  ibret,  açık  delil  gibi  anlamlara  gelir. Terim  olarak  ise,  Kur’anda  baş  tarafı  ve  son  tarafı  belirlenmiş  bazen  harf,  bazen  kelime,  bazen  cümle,  bazen  de  cümleler  topluluğudur. Fakat  ayet  denilince  sadece  Kur'anımızdaki  cümleler,  yazılar  düşünülmemelidir. Birçok  ayette  dile  getirildiği  gibi  de  Casiye Sûresinin  3 - 5. ayetlerinde  "  Şüphesiz  göklerde  ve  yeryüzünde  müminler  için  ayetler / göstergeler,  alametler  vardır.  Ve  sizin  oluşturuluşunuzda  ve  türetip  yaydığı  küçük  büyük  tüm  canlılarda  da  kesin  bilgiyle  inanan  bir  toplum  için  ayetler / göstergeler,  alametler  vardır. Ve gece  ile  gündüzün  birbiri  ardınca  gelişinde  ve  Allah'ın  gökten  bir  rızıktan  indirip  de  onunla  yeryüzünü  ölümden  sonra  dirilttiği  şeyde  ve  rüzgârları  evirip  çevirmesinde  aklını  çalıştıran  bir  toplum  için  ayetler /  göstergeler,  alametler  vardır. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  Kur'anımıza  göre  yeryüzünde,  gökyüzünde  ve  ikisinin  arasındaki  mikro  organizmalardan,  en  büyük  yapıdaki  canlılara,  atom  altı  parçacıklarından,  galaksilere,  yıldızlara  varıncaya  kadar  zerreden  kürreye  yaratılmış,  kodlanmış  işlev  kazandırılmış  ve  var  olan  her  şey  ayettir.  Her  birindeki  yapı,  bilinç,  davranış  ve  şekil  farklılıkları  bir  ayettir,  bir  mucizedir,  bir  delildir,  bir  öğüttür,  bizim  için  hatırlatmadır. Göremediğimiz,  kalben  inandığımız  Allah'a  bizi  götüren  kanıtlardır. İşte  bu  ayetleri,  bütün  varlıklardaki  delilleri,  kanıtları  okuyarak,  gözleyerek  görebilenler,  aklını  kullanarak  düşünenler,  var  olan  herşey  nereden ?  nasıl ?  niçin ?  var  oldu  sorgulaması  için,  aslında  hepsinin  de  Allah'ın  bir  yaratması  olduğu,  kurallar  zinciri  olduğu  halde,  sadece  bilimsel  evrim  sınırı  içinde  kalmadan  yaratılmanın  metafizik  boyutunun  da  olduğunu  gözardı  etmeyerek  çaba  harcayabilenler,  Allah'ı  tanırlar  ve  Allah'a  şahitlik  edebilirler.

Sûre : Sözcüğün  ilk  anlamları  "  artık, birikinti,  duvar,  kenti  çevreleyen  sur,  evin  odası,  salon,  mutfak  bölümleri "  demektir. Kur'an  sûresi  denilince  ise  Kur'anın  bölümleri  veya  inişe  göre  konu  bölümleri  amaçlanır.  Yüksek  makam,  mevki,  şan  şeref,  alamet,  bir  şeyi  diğerinden  ayıran  engel  gibi  anlamlara  da  gelir. Kur’anda  terim  olarak  ise  en  az  3  ayetten  oluşan  ve  sonradan  insanlar  tarafından  özel  bir  ad  verilmiş  ayet  gruplarıdır. Sûreler  içlerindeki  dikkat  çekici  bir  sözcüğe  veya  genel  içeriğine  göre  örneğin,  Bakara,  Nisa,  Yusuf  gibi  isimlerle  isimlendirilmişlerdir.  Bu  isimlendirmelerin  Allah  ve  Rasulü  ile  herhangi  bir  ilgisi  yoktur.  Sûre  isimleri  sonradan  insanlar  tarafından  konulmuştur.  Örneğin  Bakara  Sûresi  286  ayetten,  Kevser  Sûresi  ise  3  ayetten  oluşmaktadır. Sûreler  içerisinde  "  Bir  kerede  inen  ayet  gruplarına  " necm "  denir.  Necm ;   Bir  ayetten  ibaret  olabileceği  gibi,  onlarca  veya  yüzlerce  ayetten  de  oluşmuş  olabilir.

Peygamberimizin  göreve  başlamasıyla,  her  gün  akşam  üzeri  Safa  tepesine  çıkarak,  kendisine  vahyedilen  ayetleri  tebliğ  etmesi,  bu  ayetlerdeki  uyarılar,  Mekke’nin  ileri  gelen  din  adamlarına,  yöneticilerine  ve  zenginlerine  rahatsızlık  verir,  tedirgin  eder.  Bundan  dolayı  da  reddiyelerle  Peygamberimize  muhalif  olmaya  ve  cephe  almaya  başlarlar.  Mecnun  derler,  sihirbaz  derler,  konuşmalarını  engellemeye  çalışırlar,  alay  ederler,  hakaret  ederler,  çocuklara  taşlattırırlar. Bu  muhaliflerin  başını  da  amcası  Ebu  Leheb  ve  karısı  çekmektedir.  Çünkü  Kur’anın  mesaj  ve  uyarılarında,  Mekkeyi  yöneten  dokuz  kişilik  heyetin  kurduğu  sömürü  düzenine  son  verilmesi  istenmekte,  tevhide  dönün  /  Allah’ı  birleyin.  Allah’tan  başkasına  kulluk  etmeyin,  ortak  koşmayın,  putlarınızı  Allah'a  aracı  yapmayın,  yedek   ilâhlarınızı  terk  edin,  cömert  olun,  malınızın  ihtiyaçtan  fazlasını  fakirlerle  paylaşın,  insanları  sevin,  köleleri  azat  edin,  onlar  da  sizin  gibi  insandır,  Allah’ın  kuludur,  zayıfı  koruyun,  haksızlık  etmeyin,  adil  olun,  zalim  olmayın,  öldürmeyin,  yalan  söylemeyin,  çalmayın,  denilmektedir.

Allah,  parça  parça  indirdiği  ayetlerle,  bir  taraftan  Peygamberimize  muhalif  olanları  engellemek,  onları  etkisizleştirmek  için,  Kıyamet,  Mahşer,  Cehennem  sahneleriyle  uyarılar  yapar,  diğer  taraftan  Peygamberimizin  Allah  katında  çok  itibarlı  olduğunu  belirtir,  zaman  zaman  düştüğü  sıkıntılar  ve  çaresizlikler  karşısında  Tebbet,  Tekvir,  Fil,  İnşirah,  Kevser  Sûrelerinin  ayetleri  ile  de  Peygamberimizi  zulüm  görmekte  olan  az  sayıdaki  müminleri  teselli  eder,  Onlara  moral  vererek,  desteğini  gösterir. Ancak  zaman  ilerledikçe  Allah’ın  ayetlerini  inkâr  eden,  kendi  düzenlerinin  bozulacağından,  menfaatlerinin  yok  olacağından  endişelenen  o  zamanın  muktedirleri,  müşrikleri,  işkence  ve  zulümlerini  daha  fazla  da  arttırarak  inkârlarına  devam  ederler. Peygamberimize,  ailesine,  yakınlarına,  O’na  inanan  az  sayıdaki  fakir  ve  kimsesiz  olan  kölelere  ambargo  uygulayıp,  toplumdan  tecrit  etmeye  başlarlar.  Ele  geçirdikleri  kimsesiz  müminlere  akla  gelmeyecek  ağır  işkencelere  yönelirler. Bu  zulme  dayanamayan  bir  kısım  müminler,  Habeşistan’a  göç  etmek  zorunda  kalırlar.

Mekke’de,  Peygamberimizin  12  yıl  süren  sabır  dolu  büyük  mücadelesine,  azmine  ve  çabasına  rağmen,  inananların  sayısı  ancak  100  ü  geçmeyecek  kadar  az  sayıda  idi. Üstelik  müşrikler  zulümlerinde  iyice  azmışlar  ve  hatta  artık  Peygamberimizi  öldürmeyi  bile  kararlaştırmışlardı. Bu  süre  içinde  Peygamberimiz,  önce  dedesi  Abdulmuttalib’i,  sonra  da  hamisi  ve  ona  arka  çıkan  amcası  Ebu  Talib’i  kaybetmiş,  korumasız  ve  yalnız  kalmıştı.  Ardından  da  zevcesi  ve  eşi,  kızlarının  anası  Hatice  valideyi  kaybetmiş,  üzüntü  ve  sıkıntılar  içine  girmişti. Üstelik  de  bütün  mal  varlığını  İslam’a  ve  inananlara  harcamış,  maddi  açıdan  da  iyice  tükenmişti. İşte   Peygamberimiz  böyle  zor  koşullarda  iken,  Allah’ın  vesile  kıldığı,  daha  önceden  Kur’anı  dinleyip  de  inanmayı  düşünen,  Medineli  kabilelerinin  ileri  gelenlerinden  bir  gurubun  daveti  üzerine,   Allah’ın  inayeti  ve  desteği  ile  Miladi  622  yılında,  Mekke’den  Medine’ye  hicret  eder.  Bu  olay  aynı  zamanda  Hicri  takvimin  de  başlangıcıdır.

Peygamberimizin,  Medine’ye  yerleşmesinin  ardından  nazil  olan  ayetlerin  mesajları,  içerikleri  de  değişmeye  başlar. Çünkü  artık  Peygamberimizin  muhatap  olacağı  kesimin  yapısı  da  farklıdır. Burada  yerleşik  olan  ehli  kitap  sahibi  Yahudiler,  Hristiyanlar  ve  Medine’den  göç  eden  muhacirler  ve  ensar  denilen  oranın  yerli  halkı  hep  birlikte  beraber  yaşayacaklar  ve  bunların  arasında  barış  ve  beraberlik  tesis  edilmeye  çalışılacaktır.  Bu  nedenle  Kur’an  ayetlerindeki  mesajlar,  Yahudi  inancına,  Hristiyan  inancına,  kardeşliğe,  yardımlaşmaya   paylaşmaya,  dayanışmaya  ve  oradaki  münafıklıklara   yönelmeye  başlamıştır.  Bunun  yanı  sıra,  gerçek  müminlerin  nitelikleri,  imanın  esasları,  eğitim  konuları,  toplu  yaşamadaki  düzenin  kuralları,  faiz,  içki  kumar,  fal  okları  gibi  zararlar,  evlenme,  aile  hukuku  gibi  birçok  sosyal  ve  toplumsal  ilkeler,  kurallar,  ayetlerde  yer  almaya  başlamıştır. İbrahim,  İshak,  İsmail,  Musa  ve  İsa  ve  daha  pek  çok  peygamberin   hayatlarından  ve  tevhit  bilinciyle  yapılan  mücadelelerinden  kıssalarla  örnekler  verilerek,  uyarılarda   bulunulmuş,  müminlere  büyük  hedefler,  sosyal  ve  siyasal  stratejiler (  yeni  kıble )  gösterilmiştir.

Mekke   müşrikleri,  Peygamberimizin,  Medine’ye  hicret  etmesi  ve  oraya  yerleşmesinin  ardından,  yine  de  rahat  durmamışlardır. Kendi  kurdukları  düzenleri  için  bir  tehdit  olarak  gördüklerinden  dolayı, O’nu  ve  ilâhi  mesajı  yok  etmek  için,  türlü  türlü  tuzaklara  baş  vurmuşlar,  fitneler  oluşturmuşlar,  bozguncuları  araya  sokmuşlar  ve  sonunda  da  ordular  hazırlayarak,  savaşa   kalkışmışlardır. Önce  Bedir  kuyularının  olduğu  yerde,  sonra  Uhut  dağı  eteklerinde,  sonra  da  müşriklerin  çok  büyük  bir  ordu  ile  gelerek  yaptıkları  Medine  kuşatmasında,  Hendek  savaşı  denilen  savunmayla,  Müslümanlar,  çok  büyük  sınavlardan  geçmiş,  Allah’ın  desteği  ve  yardımları,  Müslümanların  canlarını  ortaya  koymaları  neticesinde,  İslamiyet  ayakta  kalmayı  başarabilmiştir. Bu   savaşlar   esnasında   Müslümanların  ve  ihanet  eden  münafıkların,  davranışlarıyla,  Allah’ın  Müslümanlara  verdiği  desteklerle  ilgili  pek  çok  savaş  ayeti  de,  Enfal,  Saf,  Bakara,  Tevbe  gibi  Sûreler  içerisinde  indirilmiş,  Peygamberimize  ve  Müslümanlara  yol  gösterilmiştir. Moral  verilmiştir.

Bu  savaşların  ardından,  İslamiyet   büyümeye  başlamış,  Müslüman  olanların  sayısı  hızla  artmış,  Medine’de  adeta  sosyal  ve  siyasal  kuralları  ile  bir  İslam  Devleti  ortaya  çıkmıştır. Daha  sonra  da  yine  Allah’ın  müjdelemesi  ve  inayeti  ile  Mekke  şehri  fethedilmiş,  müşrikler  ortadan  kaldırılmış,  Kâbe’de  putlar  yıkılmış,  Allah’ın  birlik  ( tevhit )  anlayışı  egemen  olmuş,  İslam’ın  önü  tamamen  açılmış  ve  Allah’ın  zaferi  gerçekleşmiştir. Peygamberimiz,  Mekke  fethinin  ardından,  bir  yıl  sonra  Mekke’ye  tekrar  gelmiş  ve  hayatında  ilk  ve  son  defa  Kur'anın  Haccını  yapmıştır.  Peygamberimizin  hayatında  bir  kez  yaptığı  bu  haccına  aynı  zamanda  veda  haccı  da  denir.  Kur’anın  son  Sûresi  olan  Nasr  Sûresi  de  bu  esnada   nazil  olmuştur. Kur’an  eksik  kalan  Maide  Sûresinin  3. ayeti  ile  de  yine  burada  tamamlanarak  bitirilmiştir. 

NASR  1 - 3  :  Allah’ın  yardımı  ve  fethi  geldiği  ve  sen  insanların  bölük  bölük  Allah’ın  dinine  girdiklerini  gördüğün  zaman,  hemen   hamd  et. /  Rabbinin  övgüsüyle  beraber  her  türlü  noksanlıklardan  Kendisini  arındır  ve  O’ndan  bağışlanma  dile.  Şüphesiz  O,  ezelden  beri  tevvab  olandır. /  Tevbeleri  çokça  kabul  eden,  çok  tevbe  fırsatı  verendir.

MAİDE  3  :  Bugün  sizin  dininizi,  kemale  erdirdim.  Üzerinizdeki  nimetimi  tamamladım.  Ve  size  din  olarak  İslam’ı  seçtim.

Bu  ayetlerin  ardından,  kısa  bir  süre  sonra  Peygamberimiz,  geçirdiği  bir  beyin  rahatsızlığının  sonucunda  632  yılında  dünya  hayatına  veda  eder.  Böylece  Kur’an  ayetleri  ile  önce  Resülullah’a  sonra  da  bütün  insanlığa,  kıyamet  gününe  kadar  yaşayacak,  kulluk  terbiyesi  öğretilmiştir.  Herkes  şahit  olmuştur  ki,  Resülullah,  canını  hiçe  sayarak,  bütün  malını,  varlığını,  Allah  yolunda  harcayarak,  sabrın  bütün  sınırlarını  zorlayan  baskı  ve  saldırılara  rağmen,  hayatını  ortaya  koyarak  Risaletini  başarı  ile  tamamlamıştır,  Allah  katındaki  İslam'ın  yegâne  kaynağı  olan  Kur'anımızı  da  hayatımıza  kazandırarak  bütün  Müslümanlara  emanet  etmiştir.

DİNİMİZİN  TEMELİ  KUR’ANIMIZ  NASIL  BİR  KİTAPTIR :  Kur'an  her  ne  kadar  ilk  olarak  Arap  toplumuna  hitap  etmiş  olsa  da,  muhatapları  dünya  üzerindeki  tüm  insanlardır. Nisa  105,  Yunus  57,  İbrahim  52,  ayetlerinde  değinildiği  gibi  ve  Sad  Sûresinin  87. ayetinde   "  Kur'an  bütün  alemler  için  bir  öğüttür. "  ifadelerinden,  Evrensel  olduğu  gibi  Yüce  Rabbimiz  de  Maide  Sûresinin  3. ayetinde  "  Artık  size  olan  nimetimi  tamamladım,  size  din  olarak  İslamı  seçtim "  demiş  olduğundan  dolayı,  insanlığa  bundan  sonra  Allah  tarafından  başka  bir  kitap  gönderilmeyeceği  için  de,  dünya  var  oldukça  kıyamete  kadar  bütün  insanlığın  ve  Müslümanların  Dini  inancının,  yaşamlarının  güzellikleri  için  rehber  edineceği  tek  ve  temel  kaynağı  Yüce  Kitabımız  Kur'an  olacaktır.  Nahl  Sûresinin  44. ayetinde  " Biz  sana  da  o  öğüdü / Kur'anı,  kendilerine  indirilmiş  olanı  ortaya  koyman  için,  onların  da  iyiden  iyiye  düşünmeleri  için  indirdik. "  denilerek  belirtildiği  gibi  düşünmeleri,  sorgulamaları,  aklın  kullanılması  ve   insanlara  öğüt  olması  için  indirilmiş  olan  Kur’anın,  şiirsel,  ezgisel  /  melodik,  okunduğu   zaman  kulağa  hoş  gelen,  manevi   haz  ve  huzur  veren  bir  yapısı  vardır.  Ayetlerin  ve  sözlerin  sıralanışında  mükemmel  bir  armoni,  seslerin  uyumu,  dizaynı,  kısa  ve  öz  anlatım  tekniği,  ilettiği  hüküm  ve  içerdiği  gaybi  bilgiler,  teşbih,  mecaz,  kinaye,  kafiye,  nehy,  nida,  icaz,  icmal,  musavat,  mukabele,  zikir,  cinas,  seci,  iltifat  gibi  edebi  sanatların  en  güzel  örnekleriyle,  Arapça  olan  Din  dili  anlatımları  bulunmaktadır. Divan  edebiyatının  bütün  sanatları  da  Kur'andan  alınmıştır. Harflerin  telâffuzundaki  diksiyon,  ince  ve  kalın,  bazı  cümle  sonlarında  da  uzatılarak  seslendirmeler,  kullanılan  ses  uyumları,  hele  hele  kendi  dillerinden  okunduğu  için  elbette  ki  Arapça  bilen  ve  anlayanlar  için  bir  haz,  huzur  ve  bilgi  kaynağı  olacaktır.  Üstelik  içerisindeki  öğütlerin,  uyarıların  azametinden  zaman  zaman  gözlerden  yaşlar  dökülecek,  pişmanlıklar  dile  gelecek,  bazı  ayetlerin  şiddetli  azap  uyarılarından  da  ayaklarının  bağı  çözülecektir. 

Dünya  insanlarına  indirilmiş  son  kitap  olmasından  ve  Enbiya  107,  Araf  158,  ve  bunlara  benzer  şekilde  Sebe  Sûresinin  28. ayetinde  "  Ve  Biz,  seni  ancak  bütün  insanlara  müjdeleyici  ve  uyarıcı  olarak  gönderdik. "  ifadeleriyle  belirtildiğinden  dolayı  Peygamberimiz  de  tüm  insanlığın,  farklı  diller  konuşan  tüm  halkların  da  peygamberidir.  Bu  nedenle  de  Kur'anın  diğer  dillere  çevrilmesi,  diğer  toplumlar  tarafından  da  anlaşılması  zorunludur. Ancak  Kur'an  anlaşılmak  üzere  diğer  dillere  çevrilirken  rivayetlere,  nüzul  sebeplerine  mahkûm  edilmemelidir,  aksi  halde  Kur'ana  değil,  rivayetlere  meşruluk  kazandırılmış  olunur  ki  bu  da  şirktir.   Buna  rağmen,  büyük  çoğunlukla  Müslümanlar,  özellikle  ülkemizde  bugün  Kur'anı  sadece  Ramazan  aylarında  imamın  önünde  mukabele  adı  altındaki  gelenekle  okumayı  takip  etmekle  ve  hatim  edip  hasıl  olan  sevabı  ölülere  hediye  etmek  inancıyla  Kur'anı  okuduğunu,  çok  güzel  bir  ibadet  görevini  yerine  getirdiğini  zannetmektedir.  Arapça  bilmediği  için  hiç  bir  şey  anlamadan  yapılan  okumalardan  dolayı  da,  bütün  haz  ve  duygulardan,  Kur'anın  mesaj  ve  öğütlerinden,  üstelik   kazanabilecekleri  sevaplardan  da  mahrum  kalmaktadır. Manevi  olarak  bir  duygusallık  da  kazanılamadığı  halde,  bu  tür  yanlış  uygulamaları  savunanlardan  ünlü  bir  öğretim  görevlisi,  astarı  yüzünden  pahalı  olacak  niteliğiyle  “ Kur’anı  dinlerken  ağlayınız,  içinizden  ağlamak  gelmiyorsa  hiç  olmazsa  ağlar  gibi  yapınız  “  diyebilmekte,  insanlara  Kur'an  meallerinden  anlayarak  okuma  önerisi  yerine  riyakârlığı  öğütleyebilmektedir.

Kur'anımızın  konusu  da,  muhatabı  da  ölüler  değil,  yaşayan  insanlardır.  Tevhid / Allah'ın  birlenmesi  /  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  deme  bilincinin  kazanılmasının  yanı  sıra  Kitap,  Din  ve  gidilecek  dosdoğru  yol  da  birlenmedikçe  gerçek  imana  kavuşulamaz.  Bugün  Müslümanlar  için  Allah  katında  da  tek  Kitap  Kur'andır,  tek  din  ve  tek  yol  da  sadece  Kur'andadır.  Kur'andan  din  öğrenilmez,  yetmez,  her  aradığınızı  bulamazsınız  deyip,  Kur'anın  önünde,  arkasında  veya  yanında  başka  bir  kitap  önerenler  ve   edinenler,  müşrik  olurlar.  Zaman  zaman  Müslümanlarca  okunan  Kur'anın,  anlaşılamaması  ile  ilgili  sorunlar  dile  gelmektedir.  Oysa  bu  sorunlar  tek  taraflıdır,  muhatap  olan  insanların  yetersizliğinden,  gerekli  alt  yapı  eksikliğinden  kaynaklanmaktadır. Veya  Kur'anı  değişik  dillere  meal  çevirisi  yapma  noktasında  olanların,  Kur'anı,  Kur'an  bütünlüğündeki  bağlamından  koparıp,  vahiy  dışı  rivayet  ve  hadis  bağlantısıyla  oluşan  önyargı  ile  hareket  etmeleridir.  Mufassal  /  eksiği,  gediği  olmayan  Kur'an,  sadece  Kur'an  ile  meallendirilmelidir. İbrahim  Sûresinin  4. ayetinde  "  Ve  Biz  onlara,  açıkça  ortaya  koysun  diye,  her  peygamberi  yalnız  kendi  toplumunun  diliyle  gönderdik. "  ifadeleriyle  belirtildiğine  göre,  Yüce  Rabbimiz  bütün  gönderdiği  kitapları,  muhatap  kılarak  mesajını  iletmek  istediği  toplumların  kendi  dilleriyle  gönderdiği  gibi,  mesajın  toplumlar  tarafından  doğru  anlaşılabilmesi  için  bizim  peygamberimize  de  Kur'anı  Arapça  olarak  indirmiştir.  Oysa  Kur'anın  evrensel  olmasından  dolayı  yeryüzündeki  bütün  toplumlar  tarafından  okunması  ve  öğütlerinin,  hatırlatmalarının  anlaşılması,  bu  nedenle  farklı  dilde  olan,  dolayısıyla  Arapça  bilmeyen  toplumlarda  da  Kur'anın  o  toplumun  diline  göre  tercüme  edilmesi  gerekmektedir.  

Ama  gözden  ve  dikkatten  kaçırılmamalıdır  ki,  diller  arasındaki  kültür,  gelenek  farklılıkları,  dil  kalıpları  nedeniyle  nesnelerin,  fiillerin  durumları,  sembol  ve  duyguların  bire  bir  aynen  çevirisi  mümkün  olamamaktadır.  Bu  nedenle  de  çevirilerde,  özgün  metnin  özellikleri  ve  vurguları  tam  olarak  aktarılamayıp,  sadece  anlam  aktarılması  mümkün  olabilmektedir.  Aslı  Arapça  ve  en  ileri  derecede  bir  edebiyat  mucizesi  olan,  birçok  ayeti  de  müteşabih  /  birden  fazla  sayıda  benzeşen  anlamları  bulunan  Kur'anın  da   Arapçadan  başka  bir  dile  aynen  bire  bir  tercümesi  /  eşdeğer  ifadesi  kesinlikle  mümkün  değildir. Öyleyse  Kur'anın  sanatsal  özelliği,  derin  duyguları  orijinalinde  kalmak  üzere,  benzeşen  anlamlardan   doğru  ve  en  uygunu  olan  tercih  edilerek  hedef  dile  mesaj  aktarımı  yapılmak  durumundadır.  İşte  bu  yöntemle  elde  edilen  anlamdaki  çeviriye  meal  denir.  Mealler  kişiden  kişiye  değişen  çıkarımlarla  mutlak  doğru /  Allah'ın  muradının  aynıyla  ifadesi  olarak  kabul  edilmese  de,  ama  bütün  bunlara  rağmen,  her  toplumun  bireylerinin  kendi  dilleri  ile  Kur'anın  çeviri  meallerinden  dahi  anlayarak  yapacağı  okumalarla  görülecektir  ki,  bütün  önceki  dinler  ve  doktrinler  de  dahil  toplumsal  hayatın  bütün  basamakları  için,  Kur'anın  birçok  mucizevi  devrimi  zamanımızdan  bindört  yüz  yıl  önce  ilân  ederek  ortaya  koyan  nasıl  muazzam,  mufassal,  eksiksiz,  donanımlı  hükmi  bir  kitap  olduğu  görülecektir.

* Kur'anda  mucizevi  devrimlerin  en  önemlilerinden  biri  ile  birçok  ayette  değinilerek  Yunus  Sûresinin  100. ayetinde   de  "  Allah  pisliği  /  kirliliği  /  azabı  aklını  kullanmayanların  üzerine  bırakır. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  "  Aklın  egemenliği  ilân  edilmiştir. "  Bu  bakımdan  İslam'ın  en  ünlü  fakihlerinden  İmam  Azam  Ebu  Hanefi,  belirlediği  bütün  amellerde  aklın  süzgecinden  vazgeçmemiş,  Ragıp  el  Esfehani  de  Kur'anın  bu  özelliğine  istinaden  "  Akıl  her  alanda  olduğu  gibi  dinde  de  egemen  olmalıdır,  komutan  olmalıdır. "  demiştir.  Kur'anı  ayet  ayet  anlayarak  okuyup,  düşünen,  aklını  kullanarak  sorgulayan,  içerisindeki  bilgilere  vakıf  olabilen,  bu  temel  öğüt  ve  bilgilerle  alt  yapı  oluşturarak  istenenleri,  nedenlerini  kendi  hayatı  ile  birlikte  bütünselleştirebilenler,  hayatın  içerisindeki  her  olayın,  her  varlığın  kaynağının  Allah'la  ilintili  olduğunun  farkına  varır.  Bütün  varlıklar  aleminde  özellikle  hedeflenen  insanın,  Kur'an  ile  kazanması  gereken  bütün  özelliklerinin  kaynağının  da   Allah'ın,  hemen  hemen  her  ayetin  başında  veya  sonunda  Kendisini  tanıttığı,  sözünü  ettiği  örneğin,  Rahman,  Rahim,  Gafur,  Vehhab,  Alim,  Aziz,  Hakim,  Şafi,  Adl,  Kerim  gibi  isimleri  ve  sıfatları  ile  esmai  hüsnasındaki  özellikleri  olduğunu  anlar.  Bu  özelliklerin  farkına  varıp,  kendine  rehber  edinip,  hayatında  da  uygulamaya  çalışabildiği  ölçüde,  bütün  bu  özellikler  de  Allah'la  kulun  yakınlaşmasının,  bütünleşmesinin  vesilesi  olur.  Kur'anda  da  bu  bağlamda  birçok  kez  akıl  ve  mantıktan,  düşünmekten  söz  edilir.  Yusuf  Sûresinin  2. ayetinde  "  Şüphesiz  ki  Biz  onu  akledersiniz  diye  Arapça  bir  Kur'an  olarak  indirdik. "  denildiği  gibi  10  kez  aklınızı  kullanın,  Bakara  Sûresinin  219. ayetinde  "  Allah,  iyiden  iyiye  düşünürsünüz   diye  ayetlerini  işte  böyle  açıklıyor. "  ifadesinde  gördüğümüz  gibi  14  kez  düşünürsünüz  diye,  Rum  Sûresinin  8. ayetinde  "  Kendi  içlerinde  hiç  düşünmediler  mi  ki,  Allah  göklerde,  yerde  ve  bu  ikisi   arasında  bulunan  her  şeyi  ancak  hak  ile  ve  belirlenmiş  bir  süre  için  oluşturmuştur. "  denildiği  gibi,  13  kez  bunu  hiç  düşündünüz  mü ?  Enbiya  Sûresinin  10. ayetinde  Hiç  kuşkusuz  Biz,  size  zikir  /  öğüdünüz,  şan  şerefiniz   içinde  olan  bir  kitap  indirdik.  Buna  rağmen  hala  akıllanmayacak  mısınız ? "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  21  kez  akıl  ile  ilgili,  Enam  Sûresinin  50. ayetinde  " ... Ben  yalnızca  bana  vahyedilene  uyuyorum.  De  ki :  Kör  ile  gören  eşit  olur  mu ?  Hala  düşünmüyor  musunuz ?  denildiği  gibi  18  kez  hala  düşünmüyor  musunuz ?  gibi  uyarı  ifadeler  yer  almaktadır. 

Bu  bağlamda  peygamberimize  ilk  seslenilen  ayetle  "  oku  /  öğren  öğret " emrinin  verilmesiyle  beraber  "  Okumak  temel  bir  ibadet "  yapılmış,  ilmin  yolu  hedef  gösterilmiştir.  İbadetin  birçok  tanımı  yapılmış,  örnekleri  ile  anlatılmıştır. Şirk  yuvasına  dönüşmesi  istenmeyen  Kilise,  Havra,  Mescit  gibi  resmi  mabetlerin  yıkılması  istenmiş,  Peygamberimiz  kapalı  mekânlardaki  tapınak  dinlerini  yıkıp,  ibadeti,  mescit  ve  secde  edilen  yer  anlayışını  sokağa,  evlere  ve  bütün  yeryüzüne  taşıyarak  bir  devrimci  olmuş,  Kur'an  bunu  mucizevi  bir  devrim  olarak  ilân  etmiştir. Çünkü  Kur'an  bunu  önceden  bilmiştir  ki  Prof. Dr. Yaşar  Nuri  Öztürk'ün  de  "  Bugün  mescitlerde  kılınan  namaz  şirkin  ta  kendisidir "  dediği  gibi  bugün  Camilerde  imam  önderliğinde  ağızdan  neyin  çıktığı  bilinmeyen  şekliyle  kılınan  namazlar  şirke  bulaşmaktan  öteye  geçememektedir. Camilerde  Kur'anın  tanımladığı  ibadetler  değil,  biniki  yüz  yıl  önce  Arap  Emevi  saltanatının  ortaya  koyduğu  Muaviye  sünneti  Müslümanlara  din  diye  yutturulmaktadır. Bu  nedenle  ünlü  filozof  ve  fakihlerden  Muhammed  İkbal  de  "  Benim  ibadetim  iki  rekât  namaza  sığmaz "  demekte,  Enes  b.  Malik,  Ahmet  b.  Hambel,  Ebuzer  el  Gufari,  Şa'bi  gibi  zamanın  birçok  müfessirinin  de  şirk  ve  siyaset  yuvasına  dönüştürülen  mescitlere  gitmediği  görülmektedir.  Kur'ana  göre  sadece  namaz  kılmak  değil,  bütün  meşru  fiiller  ve  dostun  yüzüne  tebessüm  etmek  dahi  ibadettir.  Kur'anı  tanımak,  anlamak,  ne  olduğunu  öğrenmek  isteyen  ister  bugüne  kadar  Müslüman  olduğunu  söyleyen,  Kur'ana  karşı  olduğunu  dile  getiren  ister  inanmayan  Deist,  ister  Din  reddiyecisi  Ateist,  ister  bilinmezci  Agnostik  olanlar  olsun,  sağlam  bir  temele  oturtturamadıkları  için  öncelikle  sırası  ile  ayetleri  arka  arkaya  anlayarak  okuyup  düşünerek,  çaba  harcayarak  kendi  hayatlarıyla  birleştirerek,  anlatımlardaki  mucizevi  bütünlüğün,  mükemmelliğin  farkına  vararak  temel  bilgiler  oluşturmalıdırlar.  Kur'an  iman  edenlerden  ne  istiyor ?  Neden  istiyor ?  Bu  isteklerin  insanlara  bir  zararı  var  mıdır ?  Yok  mudur ?  Davranışların,  yaşanılanların  hangisi   kimlere  ve  neden  zararlıdır ?  gibi  sorgulamalarının  karşılıklarını  bulmalı  ve  Kur'an  bütünlüğü  içerisinde  değerlendirmelidirler.

* Kur'an  içine  girilip,  gerektiği  gibi  anlaşılarak  okunduğu,  düşünülerek  sorgulandığı  zaman  görülecektir  ki  salih  amel  işlemek  ifadesi  kapsamında,  insanların  akıl  ile  doğruyu  seçebilmelerini,  merhametli,  affedici,  adil,  zayıfı  koruyan,  hakkını  savunan  ve  sabrederek  gerektiği  gibi  mücadele  ederek  koruyabilen,  ilmi  arayan,  cömert  ve  paylaşımcı  olan,  dürüst  olan  huzur  verici  ve  kendisinden  başkalarını  da  seven  bir  yapıya  sahip  olmalarını  istemektedir.

* Kur’an,  Yunus  Sûresinin  37 - 39. ayetlerinde "  Ve  bu  Kur'an  Allah'ın  astları  tarafından  uydurulan  değildir.  Lâkin  sadece  içinde  konu  edilenlerin  tasdiki  ve  o  Kitabın  /  Tevrat'ın  ayrıntılı  olarak  açıklanmasıdır.  Onda  şüphe  edilecek  hiçbir  şey  yoktur.  Alemlerin  rabbindendir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  önceki kitapları  tasdik  etmek  üzere  Allah’ın  katından  vahiyle  indirilmiştir. İsra  Sûresinin  88. ayetinde "  De  ki :  Andolsun  ki  bugünün,  yarının  tüm  insanları  bu  Kur'anın  bir  benzerini  getirmek  üzere  bir  araya  gelseler,  birbirlerine  yardımcı  da  olsalar,  onun  benzerini  kesinlikle  getiremezler. "  yine  Bakara  Sûresinin  23. ayetinde  " Ve  eğer  kulumuza  indirdiğimizden  kuşku  içinde  iseniz,  haydi  kulumuza  indirdiğimiz  sûrelerin  benzeri  olan  bir  sûre  de  siz  getirin.  Allah'ın  astlarından  tüm  tanıdıklarınızı  da  çağırın.  Eğer  doğru  kimseler  iseniz. "  denilerek  Rabbimiz  bizzat  Kendisi  Kur'anı  tartışmaya  ve  sorgulamaya  açmakta,  meydan  okumakta,  Kur'anın  tamamen  Allah'ın  bir  indirmesi  olduğunu,  varlığının  ve  birliğinin  kesin  delili,  Rabbliğini  kullarına  tarif  edip,  dosdoğru  yolu  gösteren,  hidayet  rehberi  olarak  indirildiğini,  böyle  bir  metnin  Peygamber  de  dahil  insanlar  tarafından  asla  oluşturamayacağını  belirtmektedir.

* Kur’anın,  mucizevi  devrimlerinden  biri  de,  Araf  Sûresinin  3. ayetinde  "  Rabbinizden  size  indirilene  /  Kur’ana  uyun.  Ve  O’nun  astlarından  velilere  /  evliyaya  yol  gösteren,  yardım  eden  ve  koruyan  sözde  yakınlara  uymayın. Ne  kadar  az  öğüt  alıyorsunuz. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  "  Kişilerin  egemenliğinden,  ilkelerin,  kuralların  egemenliğine  geçişin  "  sağlanması  olmuştur.  Bu  Kitap,  aynı  zamanda  ilâhi  kanunlar,  ilkeler,  hükümler,  düsturlar  ve  her  türlü  sosyal,  ekonomik,  hukuki,  idari,  beşeri,  medeni,  ahlâki,  düzeni  temin  eden,  insan  haklarını  inanç  üstü  bir  temele  oturtturan  ve  ortaya  koyan  bir  kitaptır.  Allah  ile  kişiler  arasında  doğru  yola  sevkedecek,  Evliya,  Mürşit,  İmam  denilen  aracılar  yoktur. Bu  nedenle  Tevbe  Sûresinin  34. ayetinde  "  Ey  iman  etmiş  kişiler !  Şüphesiz  hahamlardan / bilginlerden,  rahiplerden /  din  adamlarından  birçoğu  kesinlikle  insanların  mallarını  haksız  yere  yerler  ve  Allah  yolundan  saptırırlar. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  yine  mucizevi  bir  devrimle  Kur'an,  "  Dinler  tarihi,  din  sınıfı,  din  adamları,  sınıflar  arasındaki  hiyerarşiyi  tartışmaya,  eleştiriye  açan "  Hücurat  Sûresinin  13.  ayetinde  de  "  Ey  insanlar !  Biz  sizi  bir  erkek  ile  bir  dişiden  oluşturduk. ... Şüphesiz  ki  Allah  katında  en  değerliniz,  en  çok  Allah'ın  koruması  altına  girmiş  olanınızdır. "  denilerek  dindarlığın  üstünlük  olduğu  anlayışının  Kur'an  tarafından  yıkılmış  olması  da  mucizevi  bir  devrimi  ilân  eden  Kitap  olmuştur.  Dindarlık  insanlar  arasında  üstünlük  ölçüsü  değildir. Sadece  Allah  ve  insan  arasındadır. 

* Kur'anın  mucizevi  devrim  olarak  ilân  ettiği  konulardan  birisi  de  ilmin  tek  üstünlük  derecesi  yapılmasıdır.  Hayatın  bütün  alanlarını,  İnsan  yaşamını  ve  gelişimini  yönlendiren  ve  kolaylaştıran,  içerisinde  Fizik,  Kimya,  Biyoloji,  Astronomi,  Kozmoloji,  Eğitim,  Psikoloji  gibi  nice  bilgileri  ve  neredeyse  her  ilmin  içinde  bulunması  nedeniyle  içeriği  ve  öğretisiyle  eşsiz  bir  Kitaptır.  Fesahat  /  anlatımda  açıklık,  düzgünlük  ve  amaca  uygunluk,  belagat  /  derin  anlamı  ifade  yeteneği  ve  icaz /  az  sözle  çok  şey  anlatma  bakımından  pek  çok  edebi  sanat  açısından  edebi  bir  şaheserdir.  Ankebut  Sûresinin  48. ayetinde   Ve  sen  bundan  önce  herhangi  bir  kitaptan  okumuyordun. Sen  Kur’anı  kendiliğinden  yazmıyorsun.  Eğer  böyle  olsaydı,  batıla   inananlar  kesinlikle  kuşku  duyacaklardı. "  ve  Yusuf  Sûresinin  4. ayetinde  "  Sana  bu  Kur’anı  vahiy  etmekle  Biz,  şimdi  kıssaların  en  güzelini  anlatacağız.  Halbuki  bundan  önce  sen  kesinlikle  bu  konu  hakkında  bilgisizlerdendin. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  oysa  Allah  Elçisi  Muhammed ( a.s. ) ın  ne  edebi  bir  geçmişi,  ne  de  herhangi  bir  öğrenimi  vardır.  Dolayısıyla  zaman  zaman  müşriklerce,  hatta   günümüzde  dahi  Ateistler  tarafından  iddia  edildiği  gibi,  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği,  bilimden  uzak  olarak  yaşanan  ilkel  bir  dönemde,  böyle  bir  Kitabı  kendisinin  uydurarak  yazmış  olması  mümkün  değildir.  Kur’an,  yapısal  yönü  ile  de  bir  çok  mucize  içermektedir.  Geniş  hacmine,  içeriğine  rağmen  Nisa  Sûresinin  82. ayetinde  "  Halâ  Kur'anı  gereği  gibi  düşünmezler  mi ?  Eğer  ki  o,  Allah'tan  başkası  tarafından  olsaydı,  kesinlikle  onun  içinde  birçok  karışıklıklar  bulurlardı. "  ifadeleriyle  belirtildiğ  gibi  hiç  bir  açıdan  çelişki  ve  tutarsızlık  bulunmayan  bir  kitaptır.

* Kur’an,  geçmişe  ait  olduğu  kadar  geleceğe  ait  bilgiler  de  vermektedir. Bu  bilgilerin  gerçek  olduğu  zaman  içerisinde  bilimin  gelişmesiyle  beraber  bir  bir  ortaya  çıkmaktadır. İnsanı  ve  yaratılışındaki  amacı,  Dünya  ve  Ahiret  hayatını,  Cennet  ve  Cehennemi,  hikmet  ve  hakikati,  Allah’ı,  varlığı  ve  azameti  ile  düşünmeye  vesile  olmaktadır. Bilim  ve  teknolojinin  gelişmediği,  iletişimin,  haberleşmenin  çok  kısıtlı  ve  adeta  olmadığı  çok  ilkel  dönem  içinde  yaşamakta  olan  bir  insanın  kendiliğinden  aynıyla  bugün  doğrulanan  bu  tür  haberleri  verebilmesi  mümkün  değildir.  Dolayısıyla  hiç  tartışmasız  Kur'an,  Allah'ın  indirmesinden  başka  bir  şey  değildir.

* Kur’anın,  1. Tevhit  / Allah’ın  birliği,  La  ilâhe  illallah /  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  deme  bilincinde  olma  2.  Nübüvvet  / elçilik,  peygamberlik,  3. Ubudiyet  /  Yalnız  Allah'a  Kulluk,  ibadet,  4. Haşr /  Yeniden  diriliş  ve  hesap  sorulması  ve  Ahiret  hayatına  inanmak.  olmak  üzere  dört  esas  üzerine  indirildiği  söylenebilir.

* Kur’an,  kendi  özelliklerini,  içeriğini,  yapısını,  amacını,  koyduğu  hedefi  ve  hükümleri  yine  kendisi  bize  ayetlerle  göstermektedir. Fussilet  Sûresinin  2 - 4.  ayetlerinde  "  Arapça  bir  Kur'an,  müjdeleyici  ve  uyarıcı  olarak,  bilen  bir  toplum  için  ayetleri  ayrıntılı  olarak  açıklanmış,  bölüm  bölüm  ayrılmış,  Rahman  ve  Rahim  olan  Allah'tan  indirilmiş  bir  Kitap !  Buna  rağmen  onların  çoğu  yüz  çevirmişlerdir.  Artık  onlar  kulak  vermezler. "  ifadeleriyle  Kur'anın  detaylı,  gayet  iyi  anlaşılan,  müjdeci,  uyarıcı  bir  Kitap  olduğu,  buna  rağmen  ciddiyetsiz  bahanelerle  Mekkeli  müşriklerin  Kur'andan  uzak  durmaları  belirtildiği  gibi  Rabbimizin  Kendisi  ayetleri  açıklamakta  ve  tefsir  etmektedir. Biz  de  aslında  Kur'anın  bu  yüceliğini,  bize  yönelttiği  mesajlarını  kavrayabilmek  için  hiç  olmazsa  Türkçe  meallerinden  okuyarak  tefekkür  etmek,  düşünmek  ve  Allah'ın  vahyi  ile  sık  sık  beraber  olmak  mecburiyetindeyiz.  Bu  nedenle  de  İsra  Sûresinin  9. ayetinde  “ Şüphesiz  ki  Bu  Kur’an,  insanları  en  doğru  ve  en  sağlam  şeye ;  rüşde  kılavuzlar. “  denilerek  en  doğru  ve  sağlam  yolun  adresi  için  Kur’an  gösterilmektedir.

HUD  2 - 4  :  Bu  Kur’an,  Allah’tan  başkasına  kulluk  etmeyin,  sadece  Allah’a  kulluk  edin,  diye  ayetleri  hüküm  ve  hikmet  sahibi  Allah  tarafından  konmuş  muhkem  /  Bozulması  engellenmiş,  kanun,  düstur  ve  ilkeleri  ayrıntılı  olarak  açıklanmış  bir  kitaptır.

YASİN  2 - 6  :  Ataları  /  babaları  uyarılmamış,  bu  yüzden  de  kendileri  duyarsız  bir  toplumu  uyarasın  diye,  Aziz  ve  Rahim  /  mutlak  güç  sahibi,  çok  merhametli  olan  Allah’ın  indirdiği  hikmet  dolu  /  Yasalar  içeren  Kur’an  kanıttır  ki :  Sen  o  elçilerdensin. Hiç  şüphesiz  Sen  doğru  bir  yol  üzerinesin.

Ayetlerden  anlaşılacağı  gibi  Kur’an,  hikmet  dolu,  ayrıntılı  olarak  açıklanmış,  hakim  olan,  muhkem  olan  ve  doğru  yoldaki  Allah’ın  elçisi  Peygamberimize  aracı  olması  için  Aziz  ve  Rahim  olan  Allah’ın  indirdiği  Kitaptır.  Hikmet  :  Zulüm  ve  fesada  engel  olup,  adaleti  sağlayan,  ilkeler,  yasalar,  kanunlar,  kurallar  ve  düsturlar  dır.  Bu  nedenle  Kur'anda  Bakara  Sûresinin  193. ayetinde  belirtildiği  gibi  "  Zulmün  ve  zalimliğin  tek  düşman  edilmesi "  de  Kur'anın  mucizevi  bir  devrimi  ilân  etmesidir.  Hakim  :  Yasa  ve  hikmet  ( hüküm )  koyan,  zulüm  ve  fesadı  engelleyen  demektir.  Aynı  zamanda  Rabbimizin  güzel  isimlerinden  biridir. Kur’anda  97  kez  yer  alır.  92  si  Allah’ın  sıfatı  mahiyetinde,  5 i de  Kur’anın  niteliği  olarak  kullanılmıştır. Muhkem  :  Hüküm  içeren  demektir. Anlamı  açık  ve  net  olan,  herkes  tarafından  kolayca  anlaşılabilen,  ilke,  kural  belirten  ayetlere  muhkem  ayetler  denir. Bu  tür  ayetler  "  içerisinde  insanları  kargaşadan,  yanlış  iş  yapmaktan  engelleyen,  alıkoyan  ilkelerin  bulunduğu  "  ayetlerdir.

Maide  Sûresinin  44. ayetinde " .....Ve  kim  Allah'ın  indirdiğiyle  hükmetmezse,  işte  onlar  kâfirlerin ;  Allah'ın  ilâhlığını  ve  rabliğini  bilerek  reddeden  kimselerin  ta  kendileridir. "  45  : .....  Ve  kim  Allah'ın  indirdiğiyle  hükmetmezse,  işte  onlar  zalimlerin  yanlış  iş  yapanların  ta  kendileridir. "  47  :  İncil  ehli  de  Allah'ın  onda  indirdikleriyle  hükmetsinler.  Kim  Allah'ın  indirdiğiyle  hükmetmezse,  artık  işte  onlar  fasıkların  /  hak  yoldan  çıkanların,  kendilerine  zulüm  edenlerin  ta  kendileridir.  49  :  Sana  da  Tevrat'ın  bir  bölümünden  kendisinin  içinde  konu  edilenleri  doğrulayan  ve  onları  kollayıp  koruyan  olarak  hak  ile  Kitab'ı  /  Kur'anı  indirdik.  Öyleyse  onların  aralarında  Allah'ın  indirdiği  ile  hükmet  ...."  ifadeleriyle  hükmetmenin  önemine  dikkat  çekilmektedir.  Ancak  gerek  Yahudi,  gerek  Hristiyanlar  ve  sonunda  da  biz  Müslümanlar  için  çok  önemli  vurgularla  dile  getirilen  " hükmetme "  kavramı  bir  çok  tefsirci  tarafından  tam  ve  doğru  olarak  anlaşılamamış,  Tarikat  ve  Cemaatler  tarafından  Müslümanlar  farklı  kabullere  yöneltilmişler,  bundan  dolayı  da  Cumhuriyet  ve  laiklik  din  düşmanlığı,  dinsizlik  olarak  görülmeye  başlanmıştır. Oysa  hükmetmenin  gerçekten  ne  olduğunu  Şura  Sûresinin  15. ayetinde  "  .... Ve  de  ki  :  Ben  Allah'ın  Kitap'tan  indirdiğine  inandım  ve  ben  aranızda  adaleti  gerçekleştirme  görevi  ile  emrolundum.... "  Hadid  Sûresinin  25. ayetinde  "  Andolsun  ki  Biz,  elçilerimizi  açık  delillerle  gönderdik  ve  insanların  hakkaniyeti  /  adaleti  ayakta  tutmaları  ve  Allah'ın  Dinine  ve  elçilerine  kimse  kendilerini  görmediği  ve  tanımadığı  yerlerde  yardım  edenleri  işaretleyip  bildirmesi,  göstermesi  için  beraberinde  kitabı  ve  ölçüyü  indirdik  .... "  ifadeleriyle  yine  Rabbimiz  bize  Kur'an  ayetleriyle  açıklamakta,  insan  ve  hayat  ilişkilerinin  içerisinde,  bütün  toplumlarda  her  zaman  ve  her  yerde  adaletli  olunmanın  gerektiği  emredilmektedir.

Kur’an,  hüküm  içeren,  kanun,  kural,  ilke  koyan  bir  kitap  olduğu  gibi,  içerisinde  bütün  ilim  dallarını  barındıran,   kendinden  önceki  kitapları  da  tasdik  eden,  şiirsel  anlatımın  bütün  sanatlarının  içinde  yer  aldığı  edebi  bir  şaheserdir.  Gerçeklere  dayalı  ve  bizim  için  gayb  olan  birçok  tarihi   olayları  bize  aktararak,  geçmişten  bilgiler  verdiği  gibi,  geleceğe  ait  ( gaybe  ait )  bilgileri  de  bize  vermektedir.

FECR  6 - 13  :  Ad  toplumuna,  sütunların  sahibi  İrem’e,  vadilerde  kayaları  kesen  Semud  topluluğuna,  o  kazıkların  sahibi  Firavuna,  Rabbinin  ne  yaptığını  görmedin  mi?  Onlar  ki  o  ülkelerde  azıtmışlardı.  Bozgunculuğu   çoğaltmışlardı. Onun  için  de  Rabbin  üzerlerine  azap  kamçısı   yağdırdı.

ŞUARA  123  :  Ad,  elçileri,  mesajları  /  gönderilmişleri  yalanladı. Hani  kardeşleri  Hud  onlara  demişti  ki : “ Siz  Allah’ın  koruması  altına  girmez  misiniz ?  Şüphesiz  ki  ben  sizin  için  güvenilir  bir  elçiyim.  Artık  Allah’ın  koruması  altına  girin.  Ve  bana  itaat  edin.  Ve  buna  karşılık  ben  sizden  hiçbir  ücret  istemiyorum.

ALİ  İMRAN  44  :  İşte  bu  algılama  imkânının  olmadığı,  geçmişin  önemli  haberlerinden  sana  vahyettiklerimizdir.  Ve  Meryem’e  hangisi  kefil  olacağına  kalemlerini  atarlarken  sen  yanlarında  değildin.

HUD  49  :  İşte  Nuh  ile  ilgili  anlatılanlar,  sana  vahiy  ettiğimiz  gaybin   haberlerindendir.  Bunları  sen  ve  toplumun  bundan  önce  bilmiyordunuz.

FETİH  27  :  Andolsun  ki  Allah,  Elçisine  o  görüntüyü “  Siz  Allah  dilerse  kesinlikle  güven  içinde  başlarınızı  tıraş  etmiş  ve  kısaltmış  kişiler  olarak  korkmadan  Mescidi  Haram’a  gireceksiniz “  vizyonunu  hak  ile  doğru  çıkardı.

SAD  67  :  De  ki  :  O,  Kur’an  çok  büyük  önemli  bir  haberdir. /  Olaydır.

Kur’an,  hem  dünyadaki,  hem  de  Ahiretteki  mutluluğun  anahtarıdır.  Çünkü  içinde  yer  alan  konular,  insanlığın  dünya  ve  Ahiretteki  mutluluğunu  gözeten  ilkeleri  öğretmektedir.  Birçok  ayette  olduğu  gibi  Bakara  Sûresinin  3 - 4. ayetlerinde "  Kendilerini  rızıklandırdığımız  şeylerden  Allah  yolunda  harcama  yapan / infak  eden  /  başta  yakınları  olmak  üzere  başkalarının  nafakalarını  sağlayan. "  ifadeleriyle  salatın  ikame  edilmesiyle,  paylaşmanın,  destekleşmenin  önemine  değinilerek Paylaşmayan  bir  dünyanın  mutlu  ve  huzurlu  olamayacağının  mucizevi  bir  devrim  ile  ilânı  yapılmaktadır. Dolayısıyla  her  iki  dünyadaki  mutluluğun  da  reçetesi  olan  bu  ilkelerin  insanlığa  haber  verilmesi,  hiç  bir  aklını  kullanabilen  insanın  gözardı  edemeyeceği  çok  önemli  ve  çok  büyük  bir  haberdir  ve  çok  önemli  bir  olaydır.

Kur’an,  Furkan,  Mushaf,  Zikir,  Ümmül  kitap,  Kitabullah,  Nur,  isimleri  ile  de  bilinir. Zümer  Sûresinin  23.  ayetinde  "  Allah  Ahseni'l  Hadis'i  /  Sözün  en  güzelini  müteşabih,  ikişerli  bir  kitap  halinde  indirmiştir.  Ondan  Rabbine  saygısı  olanların  tüyleri  ürperir.  Sonra  derileri  ve  kalpleri  Allah’ın  anılmasına  karşı  yumuşar.  İşte  bu  Allah’ın  rehberidir.  Allah  onunla  dileyeni  doğru  yola  iletir…."  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  sözlerin  en  güzelidir. ( Ahseni  hadistir.) Çünkü  incelendiğinde,  gerek  edebi  sanatlar  açısından,  gerçekten  de  içerisinde  çelişki,  tutarsızlık,  akıl  ve  fıtrata  aykırılık  olmaması  bakımından,  gerekse  de  mutluluk  vaat   etmesi  bakımından  tartışmasız  bu  niteliği  hak  etmektedir.  Allah'ın  sözünün  / ayetlerinin  üzerine  söz  olmaz.  Dinde  Allah'tan  başka  peygamber  de  dahil  hiç  kimse  hüküm  koyamaz. Bu  nedenle  Kur'anda  birçok  ayetle  de  insanlar  tarafından  sonradan  oluşturulan  sözleri  bugün  hadis  diye  din  yapanlar,  Kur'anın  mucizevi  bir  devrimi  ve  öngörüsü  olarak  ilân  edilmektedir,  bu  yola  tevessül  edecek,  zulme,  küfre  ve  şirke  bulaşabilecek  olanlar  uyarılmaktadır. ( Hadislerle  Boğulan  Din )  başlıklı  makalemize  bakabilirsiniz.

VAKIA  81 -  82  :  Şimdi  siz  bu  hadis’i mi  /  sözü  mü  küçümsüyorsunuz ?  Ve  Allah’ın  verdiği  rızka  O’nu  yalanlayarak  mı  karşılık  veriyorsunuz.

TUR  33 - 34  :  Yoksa “ O,  Kur’anı  kendisi  uydurup  söyledi  mi  diyorlar.  Hayır  inanmıyorlar.  Eğer  doğru  söyleyenler  iseler,  haydi  onun  gibi  bir  söz  getirsinler.

MÜRSELAT  50  :  Artık  onlar  Kur’andan  sonra  hangi  hadise /  söze  inanacaklar ?

Bu  ayetlerde,  temiz  akıl  sahibi  insanlara  sözün  en  güzeli  olan  Kur’an  tanıtılmaktadır. Kur’anın  ikili,  karşıtlık  metodu  ile  anlatımına  göre,  insanların  Kur’an  karşısındaki  tutumlarına  işaret  edilmiştir.  Rablerine  saygısı  olanların  ancak  ondan  istifade  edebileceği  vurgulanmıştır.  Kur’anda  karşıtlık  metoduna  göre,  iyiler - kötüler,  yer - gök,  ins - cinn,  hak - batıl,  cennet - cehennem,  gibi  pozitif  ve  negatif  olgular  daima  bir  arada  verilmektedir. Ayette  söz  edilen  müteşabih  kavramı,  Kur’anın  mucize  olan  yönlerinden  ve  ayetlerinin  özelliklerinden  biridir. Kur’an  ayetlerinin  özellikleri  ile  ilgili  en  önemli  ayrıntıyı  Ali  İmran  Sûresinin  7. ayetinde   Allah  sana  bu  Kitabı  indirendir.  Bu  Kitaptan  bir  kısmı,  muhkem  ayetlerdir, ki  bunlar  Kitabın  anasıdır.  Diğerleri  de  müteşabih  ayetlerdir.  Kalplerinde  eğrilik  olan  kimseler,  insanları  dinden  çıkarmak,  ortak  koşmaya  sürüklemek  ve  onun  anlamlarından,  en  uygununun  tespitine  yeltenmek  için  hemen  ondan  benzeşen  anlamlı  olanlarının  peşine  düşerler. Halbuki  onun  anlamlarından  en  uygun  olanının  tespitini,  ancak  Allah  ve  bilgide  uzman  olanlar  bilirler.  Ve  sadece  kavrama  yeteneği  olanlar  öğüt  alırlar. " denilerek  belirtilen  muhkem  ve  müteşabih  ifadeleriyle  görmekteyiz.

Muhkem  ayetler,  açık  ve  net  olan,  kişisel  davranışları,  aile  ve  sosyal  hukukunu,  toplum  kurallarını  ve  ilkelerini   belirleyen,  her  okuyanın  kolayca  anlayabileceği  ayetlerdir,  Kur’anın  temel  ilkeleridir. Toplum  düzeninin  sağlanması,  zulümden  fesattan,  kan  dökmekten,  her  türlü  kötülükten  toplumun  arındırılması  gözetilmektedir.

Müteşabih  ayetler  ise,  sanatsal   mucize  içeren,  indiği  dönemlerde  insan  havsalasının  ulaşamayacağı  konulara,  bilgilere  ve  gaybe  dair  ayetlerdir.  Bu  ayetlerle  aslında  Kur’anın  hiç  şüphesiz  Allah  kelamı  olduğu  ortaya  çıkar.  Müteşabih  ayetlerin  birbirine  benzeşen,  hepsi  de  açık  ve  anlaşılır  olan  birden  fazla  anlamı  vardır.  Bu  anlamlardan  hangisinin  öncelikle  birinci  sırada  kastedildiği  ancak  Allah  tarafından  ve  de  aynı  zamanda  yukarıdaki  ayette  belirtildiği  gibi,  bilim  dallarında  uzman  olanlarca  tevil  edilebileceği  ( birinci  sırada  öncelikli  karşılığının  ortaya  konabileceği )  bildirilmektedir. Ki  bugün  Fizik,  Biyoloji, Kimya,  Astronomi,  Uzay  ve  Kuantum  bilimi  dallarında  daha  önceden  bilinmeyen  pek  çok  geleceğe  yönelik  müteşabih  ayetin  gerçek  karşılığı  tevil  edilmiştir. Ne  olduğu  ortaya  konmuştur.

Kitabımız  Kur’an,  ister  muhkem,  ister  müteşabih  olsun,  bütün  ayetleriyle  Mubindir. ( Allah’ın  indirdiği  ortada  olan  apaçık  olan  kitaptır. )  Enam  Sûresinin  38.  ayetinde  "  Biz  bu  kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık. "  denildiği  gibi,  Mufassaldır. (  Hiç  bir  şey  eksik  bırakılmamıştır.)  Yüce  Rabbimiz  Allah,  yarattığı  hiç  bir  şeyi  eksik,  kusurlu,  yetersiz  oluşturmadığı  gibi  Kur'anımızı  da  hiç  bir  eksiği,  gediği,  yanlışı,  kusuru  olmadan  oluşturmuştur.  Kur'an  yetersiz,  siz  aradığınız  her  şeyi  Kur'anda  bulamazsınız  diyenler  kesinlikle  şirkin  dibine  inmişlerdir.  Peygamberimize   Arapça  bir  dil  ile  vahyedilmiştir. Çünkü  Peygamberimiz  Arap  toplumu  içerisinde  yaşamaktaydı,  Arapça  konuşuyordu  ve  hitap  edeceği  toplum  da  Arap  idi. İnsanlar  düşünüp  öğüt  alsınlar,  kolayca  okuyup  anlasınlar  ve  kendi  dillerinden  Allah’ı  ve  İslam’ı  tanıyabilsinler  diye  İbrahim  Sûresinin  4. ayetinde  değinildiği  gibi,  bütün  peygamberler  için  kendi  dilinden  tebliğin  yapılması  ile  seçilen  bu  yöntem,  Allah’ın  bütün  elçileri  ve  onların  gönderildiği  toplumlara  uyguladığı  genel  ilkesidir.

ZÜMER  27 - 28  :  Ve  andolsun  ki  Biz,  düşünüp  öğüt  alsınlar  diye  pürüzsüz  Arapça  bir  okuma  olarak :  Allah’ın  koruması  altına  girsinler  diye  bu  Kur’anda  insanlar  için  her  türlüsünden  örnek  verdik.

ZUHRUF  2  :  Mubin  /  apaçık,  açıklayan  Kitap  kanıttır  ki :  Biz  onu  aklınızı  kullanasınız  diye  Arapça  bir  okuma  yaptık.

Bu  ayetlerde  Kur’anın  pürüzsüz  bir  Arapça  ile  indirilmiş  olması  vurgusu  iyi  değerlendirilmelidir.  Bu  vurgu,  Kur’anın  salt  Arapça  ile  indirilmiş  olmasına  değil,  kolayca  anlaşılıp  öğüt  alınması,  aklın  kullanılabilmesi  için  o  toplumun  dili  olan  Arapça  olmasınadır. Ama   yine  de  Fussilet  Sûresinin  44. ayetinde  "  Ve  eğer  Biz,  o  öğüdü  /  Kur’anı,  yabancı  dilde  bir  okuma  yapsaydık,  elbette  onlar  : “ Ayetleri  ayrıntılı  olarak  verilmeli  değil  miydi ?  Yabancı  dil  mi,  Arapça  mı  “  diyeceklerdi.  De  ki :  “  O  iman  eden  kimseler  için  bir  kılavuz  ve  bir  şifadır.  ”  İnanmayanlara  gelince  onların  kulaklarında  bir  ağırlık  vardır.  Ve  o  öğüt  /  Kur’an  onlar  üzerine  bir  körlüktür.  Onlara  çok  uzak  bir  mekândan  seslenilmektedir. "  ifadeleriyle  bu  seslenişi  kulaklarıyla  duymayan,  gözleriyle  görmeyen  ve  anlamayan  müşriklere  Arap  toplumunun  dil  kuralları  ve  deyimleriyle  uyarılar  yapılmaktadır.

Kur’anın  ne  olduğunu,  Yüce  Rabbimizin,  bizim  için  indirdiği  bu  Kitapla,  bizden  ne  istediğini,  neyi  yapıp,  neyi   yapmayacağımızı  öğrenebilmemiz  için,  Ona  inanıp  öğüt  alabilmemiz,  hayatımızın  rehberi  yapabilmemiz  için  mutlaka  onun  anlaşılması  gerekmektedir. Maun  Sûresinin  4. ayetinde "  Yazıklar  olsun  o  salatlarında  ilgisiz,  duyarsız,  gösteriş  içerisinde  olanlara "  denilerek  yapılan  uyarılarla  riyakârlığın  en  sinsi  ve  en  tehlikeli  şirk  olduğunu  Kur'an  bize  mucizevi  bir  devrim  olarak  ilân  etmektedir,  aynı  zamanda  anlamını  bilmediği  metinleri  bilmeyerek,  anlamayarak  okuyanlar  lanetlenmektedir. Bu  yolun  her  türlü  kötülüğün  sembolü  olan  şeytana  çıktığı  belirtilmektedir. Buna  rağmen  bu  günkü  anlayış  ve  uygulamalar  ile  Kur’anın  ne  olduğu,  içinde  hangi  bilgilerin,  hangi  öğüdün, uyarının  bulunduğu  insanlarımız  tarafından  bilinmemektedir.  Kur’anımıza  inanıyoruz,  sayıyoruz,  güzel  işlemeli  özel  kılıfların  içerisinde  saklıyoruz,  evimizin  duvarında  en  yüksek  yerlere  asıyoruz.  İmanın  şartlarından  biri  de  Allah’ın  kitaplarına,  Kur’ana  inanmaktır  diyoruz.  Abdestsiz  dokunulmayacağına  inanıyoruz,  üç  defa  öpüp  incitmeden  yerine  koyuyoruz,  Ramazan  ayında  adına  mukabele  denilen  uygulama  ile  ancak  elimize  alıyoruz  ve  hatim  etmek  üzere  imam  efendinin  önüne  oturup  50  dakika  son  sür’at  hiç  bir  şey  anlamadan  Arapça  okunuşunu  dinliyoruz.  Bir  ay  boyunca  okunan,  dinlenen  Kur'anı,  ayetleri  de  ölülerimizin  ve  büyüklerimizin  ruhlarına  hediye  ediyoruz,  böylece   görevin  en  güzel  bir  şekilde  eda  edildiğini  zannediyoruz.  Bize  ne  getirip  götürdüğünü  hiç  merak  etmiyoruz. Zaman  zaman  da  hatim  paylaşıp  hiç  bir  şey  anlamadığımız  Arapça  telaffuzları  yine  ölülerin  ruhuna  hediye  ediyoruz.  

Büyük  bir  şirk  olduğu  halde  büyüklerimiz  önderlerimiz  de  siz  Kur’andan  bir  şey  anlayamazsınız,  Kur’anın  Türkçe  mealinden  hatim  olmaz   diye  bizi  korkuttukları  için,  biz  de  böylece  Kur’anın  içinde  neyin  olup,  neyin  olmadığını  tabii  ki  bilmiyoruz  ve  hiç  de  merak  etmiyoruz.  Arapça  olduğu  için  O’ndan  din  öğrenilemez  denilerek  insanlarımız  yüzyıllardır  Kur’andan  uzaklaştırılmışlar,  böylece  Kur’an,  sevgisi  ve  saygısı  ile  güzel  bir  kılıfta   asılan  duvara  hapsedilmiştir.  Ramazan  aylarında  din  görevlilerinin,  bu  ay  Kur’an  ayıdır,  bu  ayda  Kur’ana  sıkı  sıkıya  sarılalım,  Kur’anı  baş  tacı  edelim  dediklerini  duyuyoruz  da  fakat  Kur’anı  anlamak  için, Türkçe  meallerini  ve  tebyinini  okuyalım  diyen  veya  Kur’anın  nasıl  baş  tacı  edileceğini  açıklayan  bir  din  görevlisine  de  nedense  şahit  olamıyoruz. Halbuki  Kur'anın  şirki  Kur'anın  anlaşılarak  meallerinden  okunmasıyla  ancak  öğrenilebilir. Yüzyıllardır  Yüce   kitabımız  Kur’an,  ölülerin  ve   mezarlıkların  kitabı  olmaktan  çıkamamış,  asıl  kalplerdeki  hastalıkları,  toplumdaki  kötülükleri,  gidererek  öğüt  ve  şifa  olma  görevine  kavuşamamıştır. Oysa  Yüce  kitabımız  Kur’an,  Rabbimizin  Tüm  dünya  insanlarına  hitaben  indirdiği   evrensel  ve  son  kitabıdır. Bu  nedenle  de  tüm  dünya  insanları  bu  Kitabı  kendi  dillerinde  okuyarak  anlayacaklar  ve  İslam’ı  bu  Kitaptan  öğreneceklerdir. Türkler  Türkçe,  Ruslar  Rusça,  İngilizler  İngilizce,  Almanlar  Almanca  okuyarak  gerçek  Hakk  dini  öğreneceklerdir. Çünkü  bu  kitap,  Yasin  Sûresinin  69 - 70  ayetlerinde  "  Ve  Biz,  O’na  şiir  öğretmedik.  Bu  O’nun  için  yaraşmaz  da.  O,  sadece  diri  olanları  uyarmak  ve  kâfirler  üzerine  hak  olması  için  bir  öğüt  ve  apaçık  bir  Kur’andır. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  ölüler  için  değil,  bizzat  diriler  için  bir  öğüt  ve  hidayet  rehberidir.  Bu  ayetin  uyarısına   rağmen  özellikle  Yasin  Sûresini  mezarlıklar  için,  ölüler  için  okunan  ve  her  okunuşa  Kur'anı  on  kere  okumuş  sevabının  verileceği  bir  Sûre  haline  getiren  birçok  hadis  ve  rivayet  uydurulmuştur.

* Kim  kabristana  girer  de  Yasin  okursa,  o  gün  Allah  onların  azabını  azaltır. Onu  ölülerinizin  yanında  okuyun.  Allah  ona  kolaylık  verir. ( Ebu  Davut  Cenaiz  20 ) * Kim  sabahı  ettiğinde,  Yasin  Suresini  okursa,  o  gün  Allah  onun  azabını  azaltır.  Akşama  kadar  ona  kolaylıklar  sağlanır. ( İbn i  Hubban  Camiussagir  2/128 ) * Şüphesiz,  her  şeyin  kalbi  vardır. Kur’anın   kalbi  de  Yasin’dir. ( Tirmizi  Fedailul  Kur'an 7 ) (  Allah’ın  hiçbir  ayetinin  değerini,  bir  diğerinden  farklı  değerde  tutamayız.)

Kabristanda  Yasin  okuma  ile  ölünün  azabının  azalacağını  söylemek,  kabirde  azap  olacağı  ve  kabir  hayatının  olacağı  inancına  zemin  hazırlamak  için  uydurulmuş  ve  Kur’an  ayetleri  ile  çelişen  iddialardır. Oysa  Kur’anımızda  Dünya  hayatı  ve  Ahiret  hayatı  ifadelerine  yer  verilen  iki  hayattan  söz  edilen  onlarca  ayet  yer  alırken  bir  üçüncü  hayatın  ve  kabir  azabının  olacağı,  anlamı  saptırılmış  ayetlerden  başka  bir  ayet  yoktur. Yasin  Suresi,  mezarlıkta  da,  evde  de  veya   herhangi  bir  yerde  de  okunabilir.  Ancak  Arapçasının  ardından  da   gerçek  anlamını  öğrenebilmek  ve  öğüt  alabilmek  için  Türkçe  meallerinin  ve  tebyininin  de  okunması  şartıyla. Aksi  halde  Kur’anı  sadece  Arapça  okuyup  içinde  anlatılmak  istenenleri  anlamaya   çalışmayan  Müslümanlar,  Furkan  Sûresinin  30. ayetindeki  Peygamberimizin  “  Benim  ümmetim  şüphesiz  şu  Kur’anı  mahcur  eyledi. " (  terk  edilmiş  bir  şey  haline  getirdi. Kur'anın  dışında  bir  hayat  yaşamaktadır ) şikâyetinden  kurtulamayacaklardır.

Dinimizin  gereklerinin  doğru  olarak  anlaşılması,  Kur'anın  ve  Peygamberimizin  risaletinin  büyüklüğünün,  Kur'anın  içindeki  kavramların  basamak  basamak  daha  kolay  kavranabilmesi,  aslında  Kur'anın  ve  ayetlerin  Peygamberimize  indiriliş ( nüzul )  sırasına  göre  okunması  ile  daha  doğru  bir  adım  olacaktır.  Ancak  bugün  evlerimizdeki  Kur'an  Mushafı  buna  uygun  bir  tertipte  değildir. Her  ne  kadar  Çin'de,  batıda  kâğıt  icat  edilmiş  ve  kullunılmakta  ise  de,  Peygamberimizin  zamanında  o  dönemde  Arabistan'da  henüz  kullanışabilecek  kadar  kâğıt  yoktu.  Ayetler  katip  sahabeler  tarafından  necm  necm,  paragraf,  paragraf,  bölüm  bölüm,  kemik,  tahta,  taş  parçası  ve  ince  deri  üzerine  yazılmakta  ve  çoğunlukla  da  sahabelerin  ezberinde  idi.  Peygambarimiz  vefat  ettiği  zaman  Ali  b. Talib,  Ubeyd  b. Kaf,  Hafza,  İbn  Mesud  gibi  kişilerin  ayetlerin  iniş  sırasına  göre  ayrı  ayrı  oluşturduğu  8  Kur'an  Mushafı  bulunmakta  idi.  Öte  yandan  Peygamberimizin  vefatından  sonra  Halife  seçilen  Ebu  Bekir  zamanında,  Kur’anı  ezberinde  bulunduran  ve  elinde  yazılı  ayetlerin  bulunduğu  sahabeler  bir  araya  toplanmış,  bütün  ayetler  bir  araya  getirilmiş,  ayetleriin  ana  fikir  bağlantılarına  göre  Sûrelendirme  işlemleri  yapılmış,  hemen  apartopar  bir  Kur’an  Mushafı  oluşturulmuştu.  Daha  sonra  3. Halife  Osman'ın  devreye  girerek,  elinde  hazır  nüzül  sırasına   göre  hazırlanmış   Mushaf   bulunduğu  halde,  Ali  b. Talib'e  de  haber  verilmeden  oluşturulan  sahabeler  komitesi,  tertil  ve  tedebbüre,  paragraf  bütünlüklerine  dikkat  etmeden  başlangıç  adıyla  Fatiha  Sûresini  birinci  sıraya  koyup,  ardından  da  en  fazla  sayıda  ayetin  bulunduğu  Bakara  Sûresinden  başlayarak  uzun  Sûreleri  ardarda  sıralamışlar  ve  namaz  Sûreleri  denilen  ve  ayet  sayısı  az  olan  20  Sûreyi  de  en  sona  yerleştirmişler  ve  bu  tertiple  resmi   bir  Kur'an  Mushafı  oluşturmuşlardır.

Osman  Mushafı  adı  verilen  bu  mushafta  ayetlerin  Peygamberimize  vahyediliş,  nüzul  /  indiriliş  sırası,  tedebbür /  müteşabih  ayetlerin  tevili  için  gerekli  öncelik  sırası  göz  önünde  bulundurulamamış,  kronoloji  dikkate  alınmamış,  tertile /  düzgün,  birbirine  karıştırılmadan  dizime  riayet  edilmemiş,  birçok  necmin  /  bölümün  / paragrafın  cümleleri  yerli  yerinde  tertip  edilememiştir. Bazı  Sûrelerin  içindeki  ayetlerin  farklı  yerlere  yerleştirilmiş  olmasından  dolayı  anlam  ve  paragraf  bütünlüğü,  özne,  yüklem  ve  zamir  bağlantıları  dikkatlerden  kaçmıştır. Bundan  dolayı  bazı  anlam  bütünlüklerinde  kopukluklar  ortaya  çıkmıştır.  Dolayısıyla  günümüze  kadar  ulaştırılmış  olan  bu  mevcut  mushafın  bugünkü  düzeniyle,  ne  kadar  emek  verilirse  verilsin, ne  kadar  çalışılırsa  çalışılsın  bu  Mushafla  Kur'anı  doğru  anlamamız  ve  anlatmamız  mümkün  olamayacaktır. Bu  işle  uğraşan,  bilen  kişiler  ya  Allah'tan  yana,  ya  da  Halife  Osman'ın  Mushafındaki  tertibinde  "  icma "  var  yalanına  uyanlardan  yana  olacaklardır.  Bu  şekilde  hazırlanmış  Mushaf,  halbuki  Kur'anın  "  Arabiyyen /  en  mükemmel  anlatım  ve  gramer  kurallarına  eksiksiz  uyum  ve  mübin  / apaçık  dediği  niteliğine  uymamaktadır.  Bazı  paragraflarda  iki  cümle  arasına  birçok  başka  cümlenin  sokulduğu,  bir  cümlenin  ayet  halindeki  ögelerinin,  işaret  ettiği  zamirinin,  onlarca  cümle  sonrasına   taşındığı  görülmektedir.  Bugün  evlerimizde  bulunan  Osman  Mushafındaki  bu  olumsuzluklar  nedeniyle  birçok  ayet  yanlış  anlaşılmakta,  ya  da  hiç anlaşılamamaktadır. Birçoğu  ekleme,  çıkarma  yapmadan,  parantez  açmadan  anlaşılmaz  konumda  bulunmaktadır.  Ayetlerin,  Sûrelerin  nüzul  sıraları  göz  önünde  bulundurulmadığından,  aynı  Sûre  içerisinde  öne  veya  daha  geriye  alınması  gereken  ayetler,  necmler  bulunmaktadır.  Böylece  evlerimizde  bulunan  bugünkü  Kur’an  Mushafını,  anlaşılması  zor  ve  kafaları  karıştıran  bir  kitap  haline  getirmişlerdir. Adeta  cinayet  işlemişlerdir.  Maalesef  sorumlular  tarafından  da  hiç  önemsenmemektedir.

Halife  Osman  zamanında  bu  şekilde  oluşturulan  Kur’an  Mushafı  kitaplaştırılmış,  daha  önceleri  harekesiz  olan  harfler,  daha  sonraki  yıllarda  da  Müslümanlığın  yayılmasının  ardından,  sözcüklerin  üzerine  konulan  esre,  ötüre,  tutar,  cezm,  tenvin  gibi  çizgi  ve  noktalarla  seslendirme   farklılıkları,  cümle  başlangıç  ve  bitişleri  belirlenerek  imlâ  kuralları  oluşturulmuş,  okuma  birlikteliği  sağlanmaya  çalışılmıştır.  Fakat  kişi  içtihat  ve  tercihlerine  göre  yapılan  bu  noktalama  ve  harekelendirmeler  sonucu  maalesef  bir  takım  hatalar  yapılmış,  farklı  anlamların  kabulüne  neden  olunmuştur.  Peygamberimize  vahyedilen  ayetlerin  her  birinin  gereksinimlere,  yaşanan  olaylara  göre  bir  nüzul  sebebi  ve  amacı  vardır.  Ama  ayetleri  Kur'an  lafzının  dışında  doğrudan  nüzul  sebepleri  denilen  rivayetlere  göre  yorumlamak  da  doğru  değildir,  yanlış  yönlendirmelere  sebebiyet  verilebilmektedir.  Aslında  kendisi  de  zaten  bir  tefsir  olan  Kur'anı,  müfessirlerin  Kur'an  ayetleriyle  anlamaya  ve  meallendirmeye  çalışmaları  gerekir.  Halbuki  çocukluğundan  itibaren  Peygamberimizin  yanında  bulunan  yeğeni  Ali  bin Talib,  inen  her  ayetin  de  en  yakın  tanığı  idi. Sahabe  içinde  de  ondan  daha  bilgili  olan  kimse  de  yoktu. İlk  defa  da  o  necm  necm  indirilmiş  olan  ayetleri  sıralamaya  sokarak  yazmış  ve  Klasik  eserlerde  de  söylenerek  bilindiği  gibi  Ali  Mushafını  oluşturmuştu. Bu  Mushafın  varlığı  da  herkes  tarafından  biliniyordu. Klasik  kaynaklarda  bu  Mushafın,  ayetlerin  necm  necm nüzul  sırasına  göre  tertiplendiği,  ayetlerin  hiç  bir  değişikliğe  uğramadan  yazıldığı,  herbir  harfin,  ayetin  aynen  Peygamberin  okuduğu  gibi  yazıldığı  anlatılmaktadır. 

Ama  buna  rağmen  bugün  maalesef  Ali  Mushafı  ortada  yoktur.  Özellikle  de  olduğu  belli  olan  Halife  Osman'ın,  Ali  bin  Talib'e  haber  de  görev  de  vermemiş  olmasından  dolayı  İslam  adına  en  büyük  cinayet  işlenmiş,  yapılması  gereken  en  büyük  zarar  da  verilmiştir.  Aynı  zamanda  Osman'ın  bu  tasarrufu  öldürülmesinin  de  nedeni  olmuştur.  Ama  böylece  Kur'an  işlerliğini  çekiciliğini  yitirmiş,  Peygamberimizin  zamanında  toplumları  canlandıran,  hak  ile  batılı  birbirinden  ayıran,  öğüt  bırakan,  bilginleri  ve  bilge  kişileri  yerlere  kapandıran,  topluma  can,  ışık  olan,  ikna  etmedik,  ölmeden  kendisine  inanmadık  insan  bırakmayan  Kur'an,  orijinal  lafzından,  hayatın  içinde  olmaktan  çıkarılmış,  bugüne  geldiğimizde  ise  mezarlık  kitabı,  cami  kitabı  ve  efsaneler  kitabı  konumuna  sokulmuştur.  Dinin  de  artık  bu  mushaftan  anlaşılamaz  olması  nedeniyle,  dini  anlamak  ve  öğretmek  için  Mezhep  İmamları,  Tarikat  Şeyhleri,  Cemaat  liderleri  türemiştir. İşte  bugün  elimizde,  evlerimizde  bulunan  Osman  Mushafı  ile  bu  katliam  yapılmıştır.  Kur'anın  İslam'ı  yerine,  yerden  ot  biter  gibi  Mezhep  ve  Tarikat  dinleri  ortaya  çıkmıştır.  Halbuki  üstelik  de  aynı  zamanda  Yüce  Rabbimiz,  pek  çok  ayette  Peygamberimize  indirilmiş  olan  vahyin,  Kitabın  açık  ve  net  olduğunu,  pürüzsüz  olduğunu,  her  okuyanın  onu  anlayacağını  beyan  etmektedir.

NEML  2 - 3  :  Bunlar  salatı  ikame  eden,  zekâtı  /  vergiyi  veren  ve  ahirete  de  kesin  inanan  kişilerin  ta  kendileri  olan  müminler  için  doğru  yol  rehberi  ve  müjdeci  olmak  üzere  Kur’anın  ve  apaçık  bir  kitabın  ayetleridir.

ŞUARA  2  :  Bunlar,  mübin  /  apaçık,  açıklayan  kitabın  ayetleridir.

Kur’anın  sıfatlarından  birisi  olan,  mübin  sözcüğü  “ apaçık,  açıklayıcı,  ortada  olan “  anlamında  olup  daha   pek  çok  ayette  yer  almaktadır. Gerçekten  de  inançlı,  inançsız  olan  herkes  için  Kur’an  apaçıktır,  açıklayıcıdır.  O’nu  anladığı  dilden  her  okuyan  ve  dinleyen,  O’nun  neye  çağırdığını,  neyi  emredip  neyi  yasakladığını ,  neyi  iyi,  neyi  kötü  kabul  ettiğini  kolayca  anlar. Enam  Sûresinin  155 - 157. ayetlerinde  "  Ve  Kur'an  kiminiz  "  Kitap  sadece  bizden  önceki  iki  topluluğa  indirildi ;  Biz  ise  o  kitapları  okuyamıyor  ve  dillerini  anlıyamıyorduk "  kiminiz  de  "  Eğer  bize  kitap  indirilseydi,  biz  onlardan  daha  çok  doğru  yolda  olurduk "  demeyesiniz  diye  Bizim  indirdiğimiz  bereketli  bir  Kitaptır.  O  nedenle  rahmet  olunmanız  için  ona  uyun  ve  Allah'ın  koruması  altına  girin..... Ayetlerimizden  yüz  çevirenleri,  yüz  çevirmeleri  sebebiyle  azabın  kötüsüyle  cezalandıracağız. "  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  anlamama  ve  haberimiz  yoktu  gibi  mazeretlerin  kabul  edilmeyeceği  belirtilmektedir. O’nu  anladığı  dilde  okuyan  hiç  kimse  ben  bu  kitabı  anlayamadım,  ne  demek  istediği  belli  değil,  haberim  yoktu  diyemez. Tabiidir  ki  kişilerin  inanıp  inanmamaları  ayrı  bir  konudur.  Kur’an  hiç  kimsenin  zorla  yakasına  yapışmıyor.  Allah  kullarına  seçme  ve  irade  kullanma  özgürlüğünü  de  vermiş.  Ama  sık  sık  da  değişik  ayetlerde,  hala  aklınızı  kullanmıyor  musunuz ?  diye  de  uyarısını  tekrarlamaktadır.  Üstelik  Kur’anda,  insanlar  ikna  olsunlar  diye,  kendi  varlıkları  ile  ilgili  olsun  veya   çevrelerindeki  olaylarla  ilgili  olsun,  yerde  gökte  olanlarla  ilgili  olsun,  her  şey,  örneklerle  tekrar  tekrar  detaylandırılarak  açıklanmıştır.

KEHF  54  :  Ve  şüphesiz  Biz,  bu  Kur’anda  insanlar  için  her  örnekten,  geniş  geniş  açıkladık.  İnsan  ise  tartışma  yönünden  her  şeyden  daha  çok  olandır.

İSRA  41  :  Biz,  bu  Kur’anda  onların  akıllarını  başlarına  almaları  için  türlü  şekillerde  evirip  çevirdik,  farklı  şekillerde  açıklama  yaptık.

İSRA  89  :  Ve  andolsun  ki  Biz,  bu  Kur’anda   insanlar   için   her  örnekten  evirip  çevirmişizdir.  Yine  de  insanların  çoğu  gerçeği  örtmekten  vazgeçmediler. /  inkârda  ısrarcı  oldular.

Kur’anda  pek  çok  ayette, “ ez-zikir “  ifadesiyle  mecazı  mürsel  sanatında  “  öğüt  verme “  anlamı  ekseninde  bütün  semavi  kitaplar  (  vahiy,  Kur’an,  İncil  ve  Tevrat  )  için  Zikir  adı  kullanılmıştır.  Bu  nedenle  Kur’anın  bir  adı  da  Zikir  dir.  Kur’anda,  Allahın  anılması  anlamında  olan “  Zikrullah “  tamlaması  da  birçok  ayette  yer  alır.

SAD  1 - 3  :  Zikir  /  öğüt  sahibi  Kur’an  kanıttır  ki,  onlardan  önce  nice  kuşakları  yıkıma  /  değişime  uğrattık  Biz.  Onlar  da  çağrıştılar.  Ama  artık  kurtuluş  vakti  değildi.  Aksine  o  kâfirler,  bir  gurur  ve  bölünme  içindedirler.

ZUHRUF  44  :  Ve şüphesiz  sana  vahiy  edilen  /  Kur’an,  senin  için  de,  toplumun  için  de  gerçekten  bir  zikir  /  bir  öğüttür. Siz  ondan  sorgulanacaksınız.

ARAF  205  :  Ve  her  zaman  kendi  içinden,  korkarak  ve  alçala   alçala  yüksek  olmayan  bir  sesle  zikret  /  Rabbini  an  ve  umursamazlardan  olma.

ZÜMER  22  :  Peki  Allah  kimin  göğsünü  İslam’a  açarsa , o  zaman  o,  Rabbinden  bir  ışık  üzerinde  olmaz  mı ? Öyleyse  Allah’ı  zikretmeye  /  anmaya  karşı  kalpleri  katılaşmış  olanlara  yazıklar  olsun.  İşte  onlar  sapıklık  içindedirler. 

Kur’anın  bir  adı  da  Zikir  olduğundan,  Kur’anı  okumak  da  bir  zikirdir.  Ve  öğütleri  hatırlamaktır,  aynı  zamanda  da  Allah’ı  anmaktır.  Halk  arasında   yaygın  olduğu  gibi  tespih  aleti  ile  de,  zikir  saatleri  ile  de  pazarlık  konusu  yapılarak  bilmem  kaç  defa  falanca  kelimeyi  papağan  gibi  söylemek  zikir  değil,  şirktir,  kişilerin  aldatılmasıdır.

Yüce  Rabbimiz,  Kur’an  ayetlerini,  parça  parça,  değişik  aralıklarla,  değişik  zamanlarda  Peygamberimizin  ve  içinde  bulunduğu  toplumun  durumlarına  ve  hayattaki  gelişmelere  göre  indirerek,  koyduğu  emir  ve  yasakları  sık  sık,  tekrar  tekrar  gündeme  getirerek,  ayetlerin  yavaş  yavaş  ve  daha  kolay  kavranmasını  sağlamıştır.  Böylece  de  kâfirlere  işin  başında  bir  defa  meydan  okunarak  geçiştirilmesi  yerine,  tekrar  tekrar   aynı  konularda  inen  ayetlerle  her  defasında  meydan  okunması,  uyarı  yapılması  fırsatı  sağlanmıştır.

FURKAN  32  :  Kâfirler :  /  Allah’ın  ilâhlığını  ve  Rabliğini  bilerek  reddeden  kimseler,  “ Kur’an  ona  bir  defada  topluca  indirilmeli  değil  miydi ? “  dediler.  Biz  onu  senin  kalbine  iyice  yerleştirelim  diye  böyle  parça  parça  indirdik.  Ve  Biz  onu  tane  tane  birbirine  karıştırmadan  vahiy  ettik.

İSRA  106  :  Ve  Kur’anı  Biz  O’nu  insanlara  beklentilere  göre  öğrenip,  öğretesin  diye  parça  parça  ayırdık  ve  Biz,  O’nu  indirdikçe  indirdik.

Bu  ayetlerde,  parça   parça   inen  ayetlerin,  paragraf   paragraf   düzene   konulması,   Kur’anın  indirildiği  şekliyle  sıralanması,  tertip  edilmesi , ayette  geçen  “ tertil “  sözcüğü  kullanılarak  Peygamberimize  öneride  bulunulmakta,  ayetlerin  tane  tane  ele  alınarak  ve  birbirine  karıştırılmadan  okunup  değerlendirilmesi  istenmektedir.  Bundan  dolayı, Yüce  Kitabımız  Kur’an,  konularına   göre,  paragraf,  paragraf ,  necm,  necm,  iniş  sırasına   göre  tertip  ve  bir  tasnif  yapılarak  okunması  gereken , içinde  yer  alan  konuları,  problemleri,  en  güzel  şekilde  ortaya  koyarak  kendisi  açıklayan  bir  kitaptır.  Bu  nedenle  de  en  güzel  tefsirdir.

Tefsir  :  Anlaşılmamış,  kapalı,  müşkül,  müphem  bir  sözü,  bir  konuyu,  bir  meseleyi  anlaşılır  hale  getirmek  ve  açıklamaktır. Zaten  kendi  kendini  açıklamakta  olan,  tefsirlerin  en  güzeli  kitabımız  Kur’anı,  biz  de  hakkını  vererek  okumalı  öğrenip  öğretmeli  gereken  öğüdü  alarak, hayatımızın  rehberi  yapmalıyız.

BAKARA  121  :  Kendilerine   kitap  verdiğimiz  kimseler,  O’nu  okumasının  /  izlemesinin  hakkını  vererek  okurlar,  izlerler.  İşte  onlar  O’na  iman  ederler.  Her  kim  de  kitabı  reddederse,  işte  onlar  zarara  uğrayanlardır.

ARAF  204  :  Ve  esirgenmeniz  için,  Kur’an  okunduğu  zaman  /  öğrenilip,  öğretildiği  zaman  hemen  ona  kulak  verin  ve  susun.

MÜZZEMMİL  20  :  Hiç  kuşkun  olmasın   Rabbin,  senin  gecenin  üçte  ikisinden  daha  azını,  yarısını,  üçte  birini  ayakta  geçirmekte  olduğunu  biliyor.  Seninle  beraber  olanlardan  bir  grup  da  öyledir.  Allah  geceyi  de  gündüzü  de  ölçüye  bağlar.  Sizin  bu  işi  kolaylıkla  yapamayacağınızı  bildi  de  sizin  için  bu  görevi  hafifletti.  O  halde  Kur’andan  kolay  geleni  okuyun  /  öğrenin,  öğretin. Sizden  hastalar  olacağını  bildi,  bir  kısmının  yeryüzünde  dolaşıp  Allah’ın  fazlından  bir şeyler  isteyeceklerini,  diğer  bir  kısmının  da  Allah  yolunda  çarpışacaklarını  bildi.  O  halde  ondan  kolay  geleni  okuyun  /  öğrenin,  öğretin.  Salatı  ayakta  tutun,  zekâtı  verin…..

Arapçada,  hazırdaki  bir  Kur’an  metnini  okumaya  Tilavet  denir.  Aynı  zamanda  Kur’an  ayetlerine  saygı  duymak,  lafzına  ve  manalarına  saygı  duymaktır.  Ayetlerde  geçen  Kıraat  ise  önce  bir  şeyleri  zihinde,  sonra   kitapta  toplayıp,  hazırlayıp,  başkalarına  sözlü   veya   yazılı  olarak  aktarmaktır.  Kur’anda   insanların  okumaları,  anlamaları,  öğüt  almaları  ve  akıllarını  kullanmaları  için  pek  çok  uyarı  ve  bilgi  ayeti  yer  almaktadır. İşte  yukarıdaki  örnek  ayetlerde  de  Kur’an  okunurken  O’nu  dinlemenin  adabı  öğretilirken,  saygıyla,  sessiz  ve   can  kulağı  ile  dinlenmesi   emredilirken,  asıl  vurgulanmak  istenen  ise  Kur’andan  bir  şeylerin  öğrenilip  anlaşılması  ve  bir  şeylerin  öğretilmesidir.  Ve  bunun  için  de  bize  önerilen,  Peygamberimizin  yaptığı  gibi,  gecenin  sessizliğinde  ve  daha  kolay  öğreneceğimiz, daha  kolay  anlayabileceğimiz, Kur’andan  kolayımıza  gelen  ayetleri  okumak  ve  öğrendiklerimizi  de  yakınlarımıza  öğretmektir.  Hiç  kimseden  Kur'anın  tamamını  öğrenmesi  veya  anlaması  beklenemez. Ancak  her  kes  kendi  hayatı  için,  uğraşı  alanı  için  lazım  olanı  alabilmelidir.  Ayetteki  kolayına  geleni  okuyun  ifadesinin  anlamı  budur. Anlayamadığımız  ayetler  üzerinde  gereksiz  vakit  kaybetmemektir.  Çünkü  her  kesin  eğitim  düzeyi  ve  kapasitesi,  hayattaki  ilgi  alanı  farklı  farklıdır. Üstelikte  bazı  ayetler  çok  kolay  anlaşılabilen  muhkem  ayet  iken,  bazı  ayetler  de  o  konuda  uzmanlaşmayı  ve   belli  bir  birikimi   gerektiren  müteşabih  ayetlerdir.

Kur’an,  şiirsel  sanat  anlatımı  ile,  Arapça  kelimeler  arasındaki  uyumu  ve  bağlantılarıyla  ve  armonisiyle,  okuyan  ve  dinleyen  insanlara  ilahi  bir  haz  sunmaktadır.  Ancak  Kur’anı  sadece  Arapça  okuyarak  ilâhi  hazzı  duyan  kişinin,  bunda   kalmayıp  kendi  anlayacağı  dilden  de  okuyarak,  asıl  hedef  olan  ilâhi  mesaja  kavuşması  çok  daha  önemlidir.  Aksi  halde  Kur’anın  sadece  Arapça  okunarak  hasıl  olan  sevabın  ölülere  bağışlanma  uygulamasının  ne  ölüye  ne  de  diriye  bir  yararı  olmayacaktır.  Kur’an  bize  ölülerin  hiçbir  şeyi  duymayacağını,  görmeyeceğini,  onlara  hiçbir  şeyin  gönderilemeyeceğini  ayetlerle  anlatmakta  ve  bizleri  uyarmaktadır.

NEML  80  :  Şüphesiz  ki  sen,  ölülere  dinletemezsin. Ve  arkasını  dönüp  kaçtıkları  zaman  sağırlara  da  çağrıyı  işittiremezsin.

EN  AM  36  :  Ancak  dinleyenler  karşılık  verir.  Ölüleri ; Onları  da  Allah  diriltir. Sonra  yalnız  O’na  döndürülürler.

RUM  52  :  Bu  nedenle  sen  ölülere  işittiremezsin.  O  daveti,  arkalarına  dönmüş  giderlerken  sağırlara  da  dinletemezsin.

FATIR  22  :  Ölüler  ve  diriler  de  eşit  olmaz.  Şüphesiz  Allah,  her  dilediğine  /  her  dileyene  işittirir. Sen  ise  kabirlerdeki  kişilere  işittiren  biri  değilsin.

Allah,  vicdanları  dumura  uğramış  ve  inatçılıkları,  dik  kafalılıkları,  geleneklerine  körü  körüne  bağlılıkları,  kendilerini  doğru  ile  yanlışı  birbirinden  ayırma  duygusundan  mahrum  bırakmış  ve  bu  yüzden  de  inanmayan  ve  Kur’andan  uzak  duranları,  kör,  sağır  ve  kabirdeki  ölüler  olarak  nitelendirmiştir.

Peygamberimizin  yaşadığı  dönemde   müşrikler,  gece   hayatında  bir  araya  gelirler,  saçma  sapan  gerçek  dışı  şiirlerle,  doğa  dışı  olayları  anlatan  masallarla,  rivayetlerle  ve  mucize  hikâyeleri  ile  vakit  geçirirler,  eğlenirlerdi.  Peygamberimizin  karşısına  çıkıp  da  sık  sık  ona  inanabilmeleri  için  ondan  mucize  göstermesini  isterlerdi.  Kur’an  ayetlerinde,  onların  bu  istekleri  ve  Rabbimizin  onlara   verdiği  cevaplar  da  yer  almaktadır.

ENBİYA  5 - 6  :  Aksine  onlar :  “ Bunlar  karmakarışık  düşlerdir.  Yok  yok  onu  kendisi  uydurdu.  Yok  yok  o  bir  şairdir.  Hadi  öyleyse  önceki  gönderilenler  gibi  bize  bir  alamet  /  gösterge  /  ayet  /  mucize  getirsin  “  dediler.  Onlardan  önce  yok  ettiğimiz  hiçbir  memleket  iman  etmemişti.  Şimdi  bunlar  mı  iman  edecekler. ?

YUNUS  96-  97  :  Şüphesiz,  şu  aleyhlerinde  Rabbinin  kelimesi  hak  olmuş  olan  kimseler,  kendilerine  bütün  alametler / göstergeler /  mucizeler  hep  birden  gelse,  yine  de  o  acıklı  azabı  görünceye  kadar  iman  etmezler.

İSRA  59  :  Ve  Bizi,  alametleri  /  göstergeleri  /  mucizeleri  göndermekten  ancak,  öncekilerin  onları  yalanlamış  olmaları  alıkoydu.

ANKEBUT  50  :  Ve  onlar,  “  O’na  Rabbinden   alametler  / göstergeler  /  mucizeler  indirilmeli  değil  miydi ?  ”  dediler.  De ki  :  Mucizeler  ancak  Allah’ın  katındadır.  Ben  ise  apaçık  bir  uyarıcıyım.

ANKEBUT  51  :  Kendilerine  okunan  Kitabı  şüphesiz  Bizim  sana  indirmiş  olmamız  onlara  yetmedi  mi ? Bunda  inanan  bir  toplum  için  elbette  ki  bir  rahmet  ve  bir  öğüt  vardır.

Ayetlerde  görüldüğü  gibi,  müşriklerin  ısrarla  mucize  isteklerine,  bizzat   Rabbimiz   tarafından  Ankebut  Suresinin  51. ayeti  ile  Kur’anın  tek  ve  yeterli  bir  mucize  olduğunun  bildirilmesi  suretiyle  gerekli  cevap  verilmiştir.  Böylece  Kur’anın,  onların  bekledikleri  mucizelerden  daha  büyük  daha  mükemmel  bir  mucize  olduğu  beyan  edilmektedir.  Peygamberimize  verilen  tek  mucize  Kur’andır.  İnişinden  kıyamete  kadar  her  yörede,  yapısal  yönleriyle,  içerdiği  hikmetlerle,  bilime  ve  geleceğe  ait  verdiği  bilgiler  ve  mucize  ayetlerle  her  zaman  yaşayacaktır  ve  taptaze  duracaktır.  Oysa  insanoğlu,  şöyle  bir  kendine  ve  vücudunun  yapısına  ve  işleyişine,  kafasını  kaldırıp  çevresindeki  yaratılmışlara,  yere  ve  gökyüzünün  azametine  bir  baksa  ve  bir  düşünse,  her  şeyin  bir  mucize  olduğunu  görecektir.

Kur’anın   bunca   ayetine,  uyarılarına,  açıklamalarına  ve  tehditlerine  rağmen,  Kur’anı  anlayacağı  dilden  okumaktan  uzak  tutulan  Müslümanlar,  uydurulmuş  hadislerin,  rivayetlerin  karanlığında  yürütülerek  saçma  sapan,  akıl  dışı,  mantık  dışı  ve  Allah’ın  koyduğu  kanunlara   ( Sünnetullah'a )  aykırı  birçok  mucize  denilen  masallara,  uydurulmuş  rivayetlere ( söylentilere )  ve  üstelik  de  bizzat  Peygamberimizin  ve  Allah’ın  da  adını  kullanarak  inandırılmışlardır.  Üstelik  de  bunları, dinin  ve  inancın  bir  gereği  olarak  da  yerleştirmişlerdir.

Bu  gün  de  hala “ Allah  isterse  neden  olmasın “  yaklaşımı  ile  birçok  uydurma  masala  gerçekten  olmuş  gibi  inanılmaya  devam  edilmektedir. Halbuki  kimsenin  Allah’ın  kudretinden  ve  yapacaklarından  bir  kuşkusu  olamaz.  Burada  asıl  düşünülmesi  gereken  nokta,  bu  olayların  Kur’an  ayetleri  ile  onaylanıp  onaylanmadığı,  akla  ve  Sünnetullah’a  uyup  uymadığıdır. Bu  olaylara  ve  anlatılanlara  hemen  inanmak  yerine,  insanların  asıl  yapmaları  gereken  şey,  her  konuda  olduğu  gibi,  Kur’anımızla  sorgulamak,  Rabbimizin  mesajlarını  dikkate  almaktır. Aksi  takdirde  Allah’ın  sonsuz  kudretini  bahane  eden  koyu  cahillerin,  ya  da  dindar  geçinen,  Kur’andan  bihaber  kalabalıklar  üzerinden  prim  devşirmek  isteyen  art  niyetlilerin, dine  zarar  vermesinin  ve  Kur'anda  Necm  Sûresinin  39. ayetinde  " Gerçek  şu  ki,  insan  için  çalışıp  didindiğinden / emeğinden /  alın  terinden  başka  şey  yoktur. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi, Bakara  Sûresinin  219. ayetinde  de  “  Yine  sana  neyi  Allah  yolunda  harcayacaklarını  soruyorlar.  De  ki  :  “  İhtiyaçtan  fazlasını  harcayın “  ifadeleriyle  birçok  ayette  de  kenz  ( aşırı  tutku  ile  mal  ve  para  biriktirme )  yasaklanıyor,  ihtiyaçtan  fazlasının  infak  edilmesi,  ihtiyacı  olanlarla,  en  yakınında  bulunanlarla,  miskinlerle,  fakirlerle,  yetimlerle,  eğitim,  hayır  ve  sosyal  yardım  kurumlarıyla  paylaşılmasının  istenmesine,  bindört  yüz  yıl  önce  emeğin  ve  artık  değerin  belirleyici  ölçüsünün  mucizevi  bir  devrim  ile  ilân  edilmesine  rağmen  Kur'anı  anlamak  üzere  okutulmadığından  dolayı,  masum  insanların  ve  emeğin  sömürülmesinin  önüne  geçilemez. Bugün  insanları,  kandırarak  Allah'la  aldatarak  Kur’andan   uzaklaştıran  zihniyet  ile  bunun  yanında  reddiyeci  Ateist  inancındakiler  daha  Peygamberimiz  zamanından  başlayarak,  tarih  boyunca  çeşitli  bahanelerle  insanların  kafasına  fitneler  sokarak  Kur’an  düşmanlığına  başlamıştır.

YUNUS  15  :  Ve  ayetlerimiz  onlara  açıkça  okunduğunda,  Bize  kavuşmayı  ummayanlar  “  Bundan  başka  bir  Kur’an  getir.  Yahut  bunu  değiştir. “  dediler.  De  ki  :  O’nu  kendimin  öngörmesiyle  değiştirmem  benim  için  söz  konusu  olamaz.  Ben  sadece  bana  vahyolunana  uyuyorum.  Rabbime  isyan  edersem,  kesinlikle  büyük  bir  günün  azabından  korkarım.

İSRA  73  :  Az  kalsın  onlar  seni,  sana  vahiy  ettiğimizden  uzaklaştırarak,  ondan  başkasını  Bize  dayandırarak  söyleyesin  diye  sana  yanlış  yaptırıp,  seni  ateşte  yakacaklardı.

EN  AM  38  :  Biz  kitapta  hiçbir  şeyi  eksik  /  yetersiz  bırakmadık. Sonra  onlar  Rablerine  toplanacaklardır.

Ayetlerden  de  anlaşıldığı  gibi  insanlara  gerekli  olan  reçetelerin  hepsi  eksiksiz  olarak  Kur’anda  mevcuttur.  Kur’an  hiç  bir  ilkeyi,  hükmü,  dışta  bırakmamıştır.  Buna  rağmen  geçen  zaman  içinde  neredeyse  bütün  Kur’an  ayetleri  gözardı  edilerek,  yeterli  de  görülmeyerek  Casiye  Sûresinin  6. ayetinde  "  İşte  bunlar,  Bizim  sana  hak / gerçek  ile  okumakta  olduğumuz  Allah'ın  ayetleridir.  Sana  onları  hakkıyla  /  gerçek  olarak  okuyoruz.  Artık  onlar,  Allah'tan  ve  O'nun  ayetlerinden  sonra,  hangi  hadise / söze / hangi  olguya  inanacaklar ? "  denilerek  Din  ve  inanç  adına  Allah'tan  başka  hiç  bir  kimsenin  sözünün  bir  değerinin  olamayacağı  belirtilmekte,  birçok  ayette  Kur'anın  mucizevi  bir  devrimi  olarak  hadisleri  din  yapanların  şirki  deşifre  edilmekte  olmasına  rağmen,  700  lü  yıllardan  itibaren    Peygamberimizin  Hadisi ( sözü )  denilerek  pek  çok  hikâye,  rivayet  yazan  kişiler,  imam,  müfessir,  hoca  efendi,  üstat  ortaya  çıkmış,  risaleler  yazılmış,  din  hükümlerini  içeren  fıkıh  kitapları  ile  ibadet  şekilleri,  yüzlerce  farzlar,  sünnetler,  vacipler,  şartlar,  haramlara   bağlanmış,  fetvalar  verilmiş,  adeta  din  zorlaştırılarak  ulaşılamaz,  inananlar  için  nefes  alamaz  bir  inanç  silsilesi  haline  getirilmiştir. Üstelik  de  bütün  bunlar,  Kur'anın  içerisindeymiş  gibi,  dinin  sahibi  böyle  emretmiş,  din  bir  bütündür,  ya  hepsine  uyarsın,  ya  da  kâfir  olursun  tehditleri  ile  insanlar  korkutulmuştur.

Birçok  ayette  değinildiği  gibi  Fatır  Sûresinin  5. ayetinde  Ey  insanlar !  Hiç  şüphesiz,  Allah’ın  yapmak  için  verdiği  söz  gerçektir.  Onun  için  bu  basit  dünya  hayatı  sizi  aldatmasın.  Ve  sakın  o  aldatıcı  sizi  Allah  ile  aldatmasın. "  denilerek  daha  önceleri  hiç  bir  kitapta  olmadığı  halde  "  Allah  ile  aldatma "  Kur'anın  mucizevi  bir  devrimin  ilânı  olarak  din  diline  sokulmuş,  Din  adamları,  din  sınıfı  dinler  tarihi,  eleştiriye  açılmıştır.  Ama  bunlara,  yapılan  bu  uyarılara  rağmen  insanlar  Allah'la  aldatılmışlardır.  Rabbimizin  çeşitli  ayetlerle,  Biz  bu  kitapta  her  şeyi  etraflıca  açıkladık,  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık  ve  üstelik  de  Peygamberin  dahi  Allah’a  isnat  ederek  herhangi  bir  sözü  din  adına   uyduramayacağı,  şiddetli  ve  kesin  ihtarlarla  belirtilmiş  olmasına  rağmen,  bugün  Peygamberimize  atfedilen  binlerce  uydurma  hadisle,  Cemaat  ve  Tarikat  önderleri  eliyle  Allah'la  aldatılan  ve  Kur'anı  anlaşılmak  üzere  okutturulmayan  Müslümanlara,  Kur’anın  dışında  bir  din  yaşatılmaktadır. ( Kur'an  Dışında  Yaşanan  Dinler  başlıklı  yazımıza  bakabilirsiniz. )

Kur'an  ayetleriyle  bize  yerine  göre  biri  beşer,  insan  olan  Rasül  ve  diğeri  de  Kitap  Rasül  olmak  üzere  elçi  olarak  iki  türlü  Rasül'den  söz  edilmektedir. Örneğin  Bakara  Sûresinin  101. ayetinde  "  Ve  ne  zaman  Allah  tarafından  onlara,  yanlarındaki  kitabı  tasdik  edici  bir  Rasül  / Elçi  geldi,  daha  önce  kendilerine  Kitap  verilen  kimselerden  bir  grup,  sanki  bilmezlermiş  gibi  Allah'ın  kitabını  sırtlarının  arkasına  attılar. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  ayetin  orijinal  lafızlarını  dikkate  aldığımız  zaman,  burada  sözü  edilen  Rasül,  Kitap  olan  Rasüldür. Nisa  Sûresinin  170.  ayetinde  "  Ey  insanlar !  Şüphesiz  Rasül / Elçi,  size  Rabbinizden  hakkı  /  gerçeği  getirdi.  Öyleyse  kendi  yararınıza  olarak  hakka  inanın.  Eğer  inanmazsanız,  bilin  ki  göklerde  ve  yeryüzünde  olan  şeyler  Allah'ındır.  Allah  en  iyi  bilendir,  en  iyi  yasa  koyandır. "  ifadelerinde  de  ayetin  başında  yapılan  "  Ey  insanlar ! "  hitabı  ile  bütün  dünya  insanlarına  seslenilmekte,  indirilmiş  olan  Rasül  Kitabın,  yani  Kur'anın  evrensel  olduğu  dile  getirilmektedir. Çünkü  beşer  Rasül  olan  son  Peygamber  Muhammed ( a.s. )  vefat  ettikten  sonra  elçilik  görevini  Rasül  Kitap  olan  Kur'an  yerine  getirecektir.  Rabbimiz  de  Vakıa   Sûresinin  77 - 78.  ayetlerinde  “  Hiç  kuşkusuz  O,  şerefli   Kur’andır. Saklanmış,  korunmuş  bir  kitaptır. “  diyerek  Kur’anın  kaybolmayacağını,  bozulmayacağını,  Kendisinin  Kur’anı  koruyacağını,  beyan  etmektedir.  Yine  Hicr  Sûresinin  9. ayetinde  de  Rabbimiz,  “  Hiç  kuşkusuz  Biz,  O,  öğütü  /  Kur’anı  Biz  indirdik,  Biz.  Ve  kesinlikle  Biz  O’nun  için  koruyucularız. “ diyerek,  Biz  sözcüğü  ile  vurgu  üstüne  vurgu  yaparak  Emrinde  hiç  aksaklık  vermeyen  Kur'andaki  19  kod  sistemi  de  dahil,  Allah'ın  kurduğu  sistemlerle,  Kur’anın  kesinlikle  kıyamete  kadar  korunacağını, var  olacağını,  yaşayacağını,  insanlara  hidayet  ve  hakkı  tanıtmaya  devam  edeceğini  önemle  belirtmektedir.

Aslında  ayetlerde  Kur'anın  korunduğunu  anlatmak  üzere  kullanılmış  olan  Levhi  Mahfuz  ifadesi,   maalesef  gerçek  anlamından  saptırılarak, Mezheplerin  hadislerle  kader  anlayışının  içine  yerleştirdikleri  bir  kavram  haline  getirilmiş,  ardından  da   bu  kader  levhası  kavramı  ekseninde  oluşturulmuş  pek  çok  rivayet  ve  hadis  uydurulmuştur.  Kur’andan  onay  almayan  bu  kabul  ve  inançların  aksine  Kur'anın  korunduğunu  kasteden  Levhi  Mahfuz  ifadesi,  Kur’anda  Buruç  Sûresinin  22.  ayetinde  yer  almakta,  ayetteki  ifadeler  aslında   daha  önceki  Surelerden  Abese  Sûresinin  11. ve 16. ayetlerindeki  paragrafın  bir  devamı  gibi  görünmektedir. "  Hayır  hayır  hiç  te  öyle  değil,  O   bir  düşündürücüdür.  Dileyen  onu  düşünüp  öğüt  alır.  Değerli  sayfalar  içindedir. Yüceltilmiş,  tertemiz  temizlenmiş  sefirlerin  ellerinde  saygın  güvenilir  korunmuş  levhada  “ levhi  mahfuzda “  şerefli  bir  Kur’andır. "  şeklinde  ayetler  arasında  bir  anlam  bütünlüğü  oluşmaktadır.  Bu  anlam  bütünlüğü  içerisinde  ayette  “  korunmuş  levha “  ( levhi  mahfuz )  ifadesinden  Kur’anın  korunduğu  ve  korunacağı  anlaşılmaktadır. Ayette  yer  alan  Mecid  ( yüce,  şerefli,  köklü )  ifadesi  de  Kur’an  için  zikredilmiştir.

BURUÇ  19 – 22  :  Fakat  o  kâfirler  hala  bir  yalanlama  içindedirler.  Oysa  Allah  onları  arkalarından  kuşatıcıdır.  Aksine  o  levhi  mahfuzda  /  korunmuş  levhada  şerefli  bir  Kur’andır.

Bu  ayetle,  Allah’ın  sözünden  daha  yüce,  daha  üstün,  daha  köklü  bir  sözün  olamayacağı  ve  Vakıa  77.- 78. , Hicr  9. ayetleriyle  de  belirtildiği  gibi  Kur’anın  korunduğu  ve  korunacağı  ifade  edilmektedir. Levh  sözcüğünün  esas  anlamı  tahta,  yonga,  gemi  tahtası  demektir.  Daha  sonraları  üzerine  yazı  yazılan  her  türlü  yassı  şey  için  kullanılır  olmuştur.  Buna  göre  üzerine  yazı  yazılabilen  deri  parçası,  kemik  parçası,  taştan  tabletler,  kağıtlar,  zamanımızdaki  bantlar,  c.d.ler  bilgisayar  tabletleri  hepsi  levh  kapsamında  anlaşılmalıdır.  Burada  kullanılan  “ levhi  mahfuz “  tamlaması  ise,  mecazi  olarak  Kur’anın  korunduğunu,  korunacağını  anlatmaktadır. Mezhepler  bu  tamlamayı  ise  kaderin  bir  levhası  olarak  nitelendirmekte  ve  oluşturulan  uydurma  rivayetlerle  de  bu  inançlarına  güç  katmaya  çalışmaktadırlar. Bu  rivayetlerde  dedikleri  Levhi  Mahfuz  altındandır,  bir  başkasında  gümüştendir,  bir  başkasında  yakuttandır,  bir  başkasında  arşın  sağ  tarafındadır,  bir  başkasında  semadadır,  bir  başkasında  İsrafilin  alnındadır,  Matiryun  meleğinin  kucağındadır  gibi  saçma  söylemler  ciddiyetten,  gerçekten,  tutarlı  destek  ve  dayanaktan  yoksun  kuruntulardır  ve  Kur’andan  da  onay  almamaktadır. Kur’an,  lafız,  nazım  anlatımı  ve  içeriği,  ayetler  arasındaki  armonisi  ile  bir  bütündür  ve  bir  mucize  anlatımına  sahiptir. Bu  nedenle  herhangi  bir  eksiltme  veya  bir  ilâve  veya  değiştirme  hemen  sırıtır  ve  armonisi  bozulur.  Araştırmacı  yazar  Dr. Edip  Yüksel,  Allah’ın  Kur’anı 19  kodlu  sistemi  ile  koruduğunu  iddia  etmekte  ve  Kur’anın  matematiksel  yapısı  üzerinde  bilgisayar  destekli  yapılan  bağlantıları  da  bu  19  lu  kod  sistemine  göre  değişik  ayetlerde,  surelerde  ve  kavramlarda  açıklamaktadır.

Peygamberimiz  zamanında,  diğer  dinlerin  ortaya  çıkış  dönemlerine  göre,  insanlık  tarihi  de  oldukça  aydınlık  bir  dönemi  yaşamaktadır.  Bu  dönemde  birçok  eski  medeniyet  zirvededir.  Olaylar,  artık  ilkel  de  olsa  kayda  geçirilebilmektedir. İlk  günden  itibaren  pek  çok  insan  ayetleri,  kolaylıkla  ezberleyebilmiştir.  Böylece  tarihin  her  döneminde  bu  güne  kadar  Kur’anı  ezberinde  tutan  on  binlerce  hafız  mevcut  olmuş,  bundan  sonra  da  olacaktır.  Bundan  dolayıdır  ki  Kur’an  kıyamete  kadar  canlı  ve  diri  olarak  yaşayacak,  ayakta  olacak  ve  işlevine  devam  edecektir. Dinin,  dosdoğru  yolun,  yegâne  ve  temel  kaynağı  olarak  insanların  hidayet  rehberi  olacaktır.

Sonuç  olarak  Yusuf  Sûresinin  111.  ayetine  baktığımız  zaman ;  "  Andolsun  ki  Yusuf,  babası,  kardeşleri  kıssalarında  kavrama  yeteneği  olanlar  için  bir  ibret  vardır.  Kur'an  uydurulan  bir  hadis / söz  değildir.  Ancak  sadece,  içinde  konu  edilenlerin  doğrulaması  /  kendinden  önceki  kitapları  tasdik  etmesi,  inananlar  için  her  şeyin  ayrıntılı  açıklaması,  bir  yol  gösterme  ve  rahmettir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi, *  Kur'an  Peygamber  tarafından  uydurulmuş  değildir.  *  Kur'an  kendisinden  öncekileri  tasdik  eder. *  Kur'an  din  adına  her  şeyi  açıklamaktadır.  *  Kur'an  iman  edenler  için  bir  rehberdir. *  İnananlar  için  bir  rahmettir. Bu  Kitap,  bize  Peygamberimizin  yegâne  emanetidir.  Eğer  peygamberimizi  gerçekten  seviyorsak,  sayıyorsak, O’nun  Kur’an  yolunda  verdiği  mücadelenin  büyüklüğünün  farkında  isek,  sadece  lafla  O’na  salavat  getirerek  değil,  Kur’an  ayetlerini  göz  önünde  bulundurarak,  anlamlarını  bilerek,  düşünerek,  emrettiği  gibi  O’nun   emanetine  layıkıyla  sahip  çıkmamız  gerekir. Biz  Kur’anı  anladığımız  dilde  okuyup,  O’nu  terk  etmiş  duruma  düşmediğimiz,  sadece  Kur’anın  öngördüğü  Hakk  Dinin  öğütleriyle  yaşayabildiğimiz   ve  Peygamberimizin  bizden  şikâyetine  muhatap  olmadığımız  zaman,  şüphesiz  ki  hem  Peygamberimiz,  hem  de  Rabbimiz  bizden  razı  olacaktır. İşte  asıl  o  zaman  Peygamberimizin  izinden  gitmiş  olacağız,  Allah’ın  rahmetine  mazhar  olabileceğiz.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  ile  fazileti  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR  ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !..

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin  ül  Kur’an  )

Prof. Dr. YAŞAR  NURİ  ÖZTÜRK ( Kur'anda  Mucizevi  Devrimler  )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET