İbrahim Peygamber ve Kurban denildiği zaman, çoğumuzun daha çocukluğumuzdan itibaren, herhangi bir vesile ile gördüğümüz bir tablo gözümüzde canlanıverir. Gözü ve elleri arkadan bağlanarak taşın üzerine yatırılmış bir çocuk, elinde bir bıçak, saçı sakalı ağarmış, cübbeli, yaşlı bir Nebi ve beyaz bulutların arasından süzülen kanatlı meleklerin elindeki bir kurbanlık koyun. Bu mitolojik tablo, yüzyıllardır insanlara bir dini inanç olmuş, üzerine binlerce rivayet ve hadis yazılmış, kiminde taşı kesmiş bıçak deriyi kesmemiş, kiminde şeytan üç defa taşlanarak kovalanmış, ardından üç defa taştan duvara taş atma ile şeytan kovalama ritüeli Hacc farızasının en önde gelen saçma rükûnlarından biri yapılmış, kiminde çocuk İsmail, kiminde de İshak olmuş. Sanki gökyüzünde meralar ve koyun sürüleri varmış gibi, gökten de bir koyun inmiş. Tablonun yansıttığı ayrıntıların hiç biri de bu güne kadar Kur'an, akıl, mantık, fıtrat, Sünnetullah, dinimiz ve inancımız açısından doğru olarak sorgulanamamış ve buna bağlı olarak da bütün dünya Müslümanlarının hayatında önemli bir yer tutan Kurban adında bir kan akıtmak için hayvan kesme geleneği ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine de insanlar her yıl Kurban bayramında, gücü olsa da olmasa da borç harç da olsa kendilerini kurban kesmekle yükümlü görmeye başlamışlar, Mezheplerin kimi sünnet demiş, kimi vacip demiş, kimi de dinin olmazsa olmazı demiştir. Kevser Sûresinin ikinci ayetinde yer alan “ nhar “ sözcüğü gerçekte öyle olmadığı halde “ Rabbin için kurban kes “ diye tercüme edilmiş, farzdan öteye geçmiş bir inanç oluvermiş. Yerleşmiş kurban kültüründe, asıl amaç dayanışmak, yardımlaşmak, Allah’a yakınlaşmak, verilen nimetlerin karşılığını ödemek için şükrün edasıdır denilmiş, güzel denilmiş de, acaba yaşadığımız hayatta, gördüğümüz uygulamalarda, gerçekten fakirler et görmüş, şükürler eda edilmiş olabilmekte midir ? Göze çarptığı kadarıyla, mangal ziyafetleri ile kavurmalar, kışlık sucuk ve dondurulmuş etlerle ritüel tamamlanmış olmakta, boş arsalar, çayırlar, kırlar, kan revan içinde bağırsak atıkları ile dolmaktadır. Kurban kesme geleneğinin baskısı ile, kesemeyenlerin de ister istemez tablonun mahzunluğunu, ezikliğini yaşaması kaçınılmaz olmaktadır.
Aslında tabloya dikkatli bakıldığında çok ürkütücüdür, travmadır, hazindir. Bir Nebi’nin cinnet geçirmiş halini yansıtmaktadır. Oysa Allah’ın ayetleri ile eğitmiş olduğu hiç bir Nebi’si cinnet içinde ne yaptığını bilmez bir halde olamaz. Hele kendisi, kadınları tanrılara kurban edip duran kavmine “ bir suçsuz insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibi günah işlemiş olur “ vahyini tebliğ edip dururken, rüyasının etkisiyle de olsa, o rüyayı ölçmeden, tartmadan, yorumlamadan, hele hele kendi öz canından bir evladını kesmeye yeltenmesi bile düşünülemez. Allah’ın vahyi, hükmü ve koyduğu kurallar hiç bir zaman ve hiç bir koşulda değişmez. Suçsuz insanı öldürmeyi yasaklayan Rabbimizin, rüya yoluyla dahi olsa “ oğlunu Benim için boynundan kes “ emrini vermesi düşünülemez. Denilecek ki o her şeyi ile Allah’a teslim olmuş bir peygamberdi, sınavdan geçiriliyordu. Ama o aynı zamanda bir karıncayı bile incitmekten çekinen, Kur’anın bize çok yumuşak huylu, çok ah vah eden, yufka yürekli olarak tanıttığı ve asıl sınavını bu şekilde veren bir Nebi idi. Üstelik de Hud Sûresinin 74. ayetinde : " Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut toplumu hakkında mücadeleye başladı. 75 : Şüphesiz İbrahim çok yumuşak huylu, çok ah vah eden, yufka yürekli, yönelen biriydi. 76 : Ey İbrahim bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi. Ve şüphesiz onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir. " ifadeleriyle Lut Kavminin helâk edileceğini bildiren elçilere ne kadar yalvardığı, Allah’ın da “ Bizimle mücadeleye başladı “ dediği ayetlerle sabit olan bir peygamberdi. Öte yandan Kur'an öğretisine göre Şeytan diye, Melek diye insana görünebilen metafizik ve ontolojik şahsiyetler de yoktur ki, bu nedenle Şeytanın taşlanarak kovulması diye bir olayın gerçekleşmesi de, Allah'ın yaratmadaki Kendi koyduğu kanunlarına aykırı olan kanatlı ve fiziki yapıya bürünmüş bir melek ile gökten bir koyunun indirilmesi de mümkün değildir.
Hal böyle iken, üstelik de Kur'anda hiç bir ayette kan akıtarak Allah için kurban kesin diye bir emir ve ibadet şekli olmadığı halde, buna rağmen inançları ve dini istila eden yüzlerce, binlerce rivayet, kurban kesme geleneğinde egemen olmuş, son yıllarda özellikle ülkemizde çok dikkat çekici bir şekilde artmış olan din sömürüsünün, vazgeçilemez ve en önemli gelir kaynaklarından biri haline getirilen, sadece kan akıtarak toplu bir şekilde hayvan kesmek olarak bilinen Kurban, çok büyük paraların, çok büyük mücadelelerin döndüğü bir sektöre dönüştürülmüş, başlı başına bir kurban kültürü, aynen ilkel pagan ve müşrik Arap toplumlarında olduğu gibi bizlere de aktarılmıştır. Kurban : Sözcük anlamı ile Allah'a yakınlaşmaktır, bunun için de değişik vesilelerle yerine getirilen fedakârlıklardır. Arapçadan, Farsçaya, onlardan da bizim dilimize geçmiştir. Aslında, Allah'a yaklaşmak, rızasını kazanmak için gösterilebilecek her türlü vesileyi, fedakârlığı, secde edip bütünüyle Allah'a teslim olmayı, salihatı işleyip doğruya yöneltmeyi, paylaşma, dayanışma, yardımlaşma, destekleşme adına insanlar için feda edilebilecek her türlü güzel davranışı kapsayan amelin genel adıdır. Dilimizde de aslında hayvan kesme ile hiç ilgisi olmayan zengin bir deyimler kavramı ile " kurban kesmek, kurban etmek, kurban olmak, kurban gitmek, kurban vermek " gibi hayatımızın her kesiminde yer almıştır. Kurban sözü ve deyimleri, halk kültüründe de bazen içtenliği belirten bir seslenme sözü, bazen bir kazada veya felâkette ölen kimse, bazen bir amaç veya ülkü uğruna kendini feda eden kimse, bazen de Yusuf Ziya Ortaç’ın “ Yarım okka et, onun elinde bir kurban kadar bereketli “ dediği bir fakirin sofrasında çok nadiren belki de yılda bir kere gördüğü bir aşı olmuştur.
Kurban kesme ifadesiyle yer alan ritüelin ilk çıkışı, yaygınlaşması ve sembolü olarak bilinen İbrahim Peygamber, insanlık tarihinin ve İslam'ın en önde gelen rehber peygamberlerinden birisidir. İslam’ı Filistin, Kenan ili topraklarında yaydığı gibi, eşi Hacer’in oğlu İsmail Peygamberi Mekke’de yerleştirerek ve burada Tevhidin ilk kurulan okulu Kâbe’yi inşa ederek İslam’ın bu kutsal merkez etrafında yayılmasını sağlarken, eşi Sara’nın oğlu İshak ve torunu Yakub ve onun çocukları ve soyu ile yüzyıllarca Filistin ( Kudüs ) merkezli topraklarda insanları İslam’a ve Tevhide çağıran, çığır açan önder, önderlerin atası olmuştur. Bu nedenle Nisa Sûresinin 125. ayetinde " Ve Allah İbrahim'i halil / çığır açan, iz bırakan imam / önder edindi. " ifadesi yer almaktadır. Ama zamanımızda ise Ulema denilen birileri hemen buradaki " halil " sözcüğünü saptırarak " dost " yapıp İbrahim Peygambere " Halilullah " ( Allah'ın dostu ) diyerek bir çok konuda Müslümanların şirk yanlışının içine girmesinin nedeni olmuş, bu saptırmanın ve şirkin bir benzeri olarak Peygamberimiz için de " Habiballah " Allah'ın sevgilisi denilmiştir. İbrahim peygamber, doğup büyüdüğü Irak topraklarındaki Ur kentinde, Nemrut ve putperest kavmi ile yıllarca tevhit mücadelesi verdikten sonra, kaostan kurtulamayan ve kendisine iman etmedikleri için Allah’ın azabı ile, şiddetli bir kuraklık, kıtlık ve yıkım içine giren ülkesinden hicret etmek zorunda kalmıştır. Yakın akrabası Lut peygamber, ailesi ve çok az sayıdaki inananlarla birlikte önce Şam’a, sonra da Mısır’a göç etmişlerdir. Yıllar sonra da İbrahim Peygamber bugünkü Filistin ( Kenan iline ) dönerek, Lut peygamber ise Ürdün’e yerleşerek, orada insanları tevhide davet etmeye devam etmişlerdir. ( Enbiya 70 – 71 )
Dinimizde kurban geleneğinin yaygınlaştırılabilmesi için, Saffat Sûresinin 83 - 113. ayetlerinde anlatılan İbrahim Peygamberin kıssasındaki bazı sözcüklerin ve ayetlerin yanlış ve hayali yorumlanması, çoğunluk Ulema tarafından en öncelikli malzeme olarak kullanılmaktadır. Buradaki ayetlere göre İbrahim peygamberin rüyasında oğlunu Allah'a kurban etmek için kesmeye yatırdığı, ertesi gün de oğluyla bu konuyu konuştuğu iddia edilmekte, ardından da, Allah’ın değişmez vahyi, Sünneti, koyduğu değişmez Biyolojik, Fizyolojik, Kimyasal, Doğa kanunlarının ve hükümlerinin, Sünnetullah'ın tamamen göz ardı edilerek, Allah isterse neden olmasın savunmasına sığınılarak uydurulan rivayetlere, masallara dayandırılarak anlatımlar genişletilmekte, konu mucizelere dönüştürülmekte, taşı kesen bıçak deriyi kesmekte inatlaşmakta, şeytan üç defa yol keserek taşlanmakta, gökten de hediye olarak koyun indirilmektedir. Rivayetler akla mantığa, Kur’ana, Allah’ın yaratma kanunları olan Sünnetullaha aykırı mıdır, değil midir asla sorgulanmamaktadır. Bu rivayetler aslında Peygamberin şahsına ve Allah’a hakaret niteliğinde olmakla beraber, birbirleri ile de çelişen saçmalıklarla doludur. Akıl denilen nimet, başkalarının aklına emanet edilmeden düşünüldüğü zaman, ister istemez onların aklına getirmedikleri pek çok soru akla gelebilmektedir. Yüce Rabbimiz Allah Beni, Kitabı, ayetlerimi, peygamberleri sorgulayın, bir bozukluk, tutarsızlık görecek misiniz ? Aklınızı kullanın Biz, peygamberleri de sizleri de sorgulayacağız demektedir. Biz de önümüze konulan ve kökeni Yahudi Hahamlarına dayanan bu masalları sorgulamaya çalışalım.
* İbrahim peygamber gerçekten böyle bir rüya görmüş müdür ? Görmüş ise bir Nebi rüyasını yanlış anlayıp, üstelik de kendisine vahiy edilmiş olan bir emrin aksine, aslında bütün insanlığı öldürmekle eşdeğer olan bir eylemi, hatayı yapabilir mi ? * Allah’ın eğittiği bir Nebi bu kadar cahil olabilir mi ? * Eğer bu oğlunu kesmeye yatırma olayı bir hata ise, Allah ayetle hatanı doğruladın karşılığında seni ödüllendirdik diyebilir mi ? * Böyle bir çocuk kesme olayını sergileyen Nebi, ardından kavmine dönerek suçsuz insanı öldürmek günahların en büyüğüdür, cezanız cehennem olur diyerek çelişki içinde olabilir mi ? * Gökyüzünde hayvan çiftlikleri var mıdır ? Gökyüzünden koyun yerine, çöl ikliminde en değerli hayvan olarak niye deve indirilmemiştir ?
Kur’anda Yüce Rabbimiz, Yusuf Peygamberin gördüğü rüyayı / vizyonu / öngörüyü Yusuf Peygamberin diğer insanların ve Firavunun gördüğü rüyanın tevilini ayrıntıları ile net bir şekilde açıkladığı halde, eğer gerçekten iddia edildiği gibi İbrahim Peygamberin rüyasında da oğlunu kesmeye yatırdığı doğru ise niye açık ve net olarak “ Biz İbrahim’e oğlunu kesmesini rüyasında emrettik “ dememiştir. Diyemez de zaten, çünkü Allah’ın Sünnetinde değişme olmaz. Kur’anda da çelişki yoktur. Bunlardan dolayı İbrahim Peygamber aslında oğlunu rüyasında kurban ederken görmemiştir. Kesinlikle de oğlunu kesmeye götürmemiştir. Çok bağışlayan, merhametlilerin en merhametlisi Rahim olan Rabbimiz, Halilim deyip önder kılan Nebisine Benim için oğlunu kes emrini, sınamak için dahi olsa asla vermemiştir. Yahudi Hahamlarının uydurmaları olan bütün bu inançlar, bizde de klasik yorumcuların ve rivayetçilerin zorlamaları ile bu tür kabullere göre çeviriler yapılmış olduğundan belleklere de aynen bu şekildeki masallarla yerleştirilmiştir. Bütün bu yanlış inanç ve yorumlar ayette söz edilen “ Zebhin “ ve " menam " sözcüklerinin etrafında düğümlenmiş, müfessirler de bu sözcük etrafında çok değişik yorumların peşine düşmüştür. Biz de bu konuya dinimizin yegâne kaynağı olan Yüce Kitabımız Kur’an ayetleri ile ışık tutmaya çalışalım.
SAFFAT 99 – 100 : Ve İbrahim : “ Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O bana yol gösterecek. Rabbim ! bana Salihlerden birini lütfet “ demişti. 101 : Bunun üzerine Biz, İbrahim’e yumuşak huylu bir delikanlıyı müjdeledik.
Bu Sûredeki ayetler grubunda 113. ayete kadar, arka arkaya İbrahim Peygamberin hayatındaki değişik zamanlardaki kesitler anlatılır. Bu anlatılanlar, kısa sürede zincirleme olarak ve ardı ardına aynı mekânda hemen gerçekleşmiş olaylar ve ayrıca kronolojik bir tertiple anlatım içerisinde de değildir. Olaylar arasında uzun zaman aralıkları vardır. O nedenle her ayette anlatılanları ayrı ayrı değerlendirmek, konuların daha kolay anlaşılmasına yardımcı olacaktır. 99. ve 100. ayetlerde, İbrahim Peygamberin, Allah’a yöneldiği, kendisini Allah’ın hizmetine adadığı ve bir evlat vermesi isteğinde bulunduğu, ardından da duası üzerine kendisine evlat müjdesinin verildiği dile getirilmektedir. Tarihi kayıtlara göre evlat müjdesi kendisine yaşlılığında verilmiştir. Bu konu İbrahim Sûresinin 35. – 41. ayetlerinde daha geniş anlatılmaktadır. Yahudilerin Kitabı Mukaddes kitabında yer alan bilgilere göre de ; İbrahim Peygamber’in İsmail ve İshak adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. İsmail doğduğunda İbrahim peygamber 86 yaşında, İshak doğduğunda da 100 yaşındadır. Kitabın 15. babında Hacer Avram’a ( İbrahim’e ) bir oğlan doğurdu. Avram çocuğun adını İsmail koydu. 16. Hacer İsamail’i doğurduğunda Avram 86 yaşındaydı. 15 /1. Rabb verdiği söz uyarınca Sara’ya iyilik yaptı ve sözünü yerine getirdi. 15 /2. Sara hamile kaldı. İbrahim’in yaşlılık döneminde, tam Tanrının belirttiği zamanda ona bir oğlan doğurdu. 15 / 3. İbrahim Saranın doğurduğu çocuğa İshak adını verdi. 15 / 4. Tanrının kendisine buyurduğu gibi oğlu İshak’ı sekiz günlük iken sünnet etti. 15 / 5. İshak doğduğunda İbrahim 100 yaşında idi. ifadeleriyle kayıtlar bulunmaktadır. Kur'anda ise İbrahim Peygamberin çocuğu ile ilgili anlatılan ayetlerin devamına baktığımız zaman ;
SAFFAT 102 : Sonra ne zaman ki o müjdelenen çocuk kendisiyle birlikte koşacak duruma / O’nunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman İbrahim : “ Oğulcuğum ! Şüphesiz ben bu uyunan / sakin, ilgisiz, duyarsız yerde, şüphesiz kendimi, seni perişan mağdur ediyor görüyorum. Bak bakalım sen ne düşünürsün. ” Dedi. Oğlu, “ Babacığım ! sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşallah beni sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere sabredenlerden bulacaksın “ dedi.
Biz burada Tebyin ül Kur’an yazarı Hakkı Yılmaz’ın çevirilerini kullandık. Yüzlerce rivayetin oluşmasına neden olan ve onları destekler nitelikteki başka çevirilerde, 102. ayette yer alan Zebhin sözcüğü “ kurban kesmek “ ( boğazlamak ) anlamında, “ Menam “ sözcüğü de saptırılarak “ uykuda “ ( rüyada ) olarak değerlendirilmiştir. Aynı ayetin Diyanet Vakfı 2004 çevirisine baktığımızda da bu mealde bir yaklaşım görülmektedir. :
SAFFAT 102 : Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “ Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım ne dersin ? dedi. O da “ Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın “ dedi.
Ayetin orijinalindeki Zebh : Sözcüğünün Arapçadaki asıl anlamı, “ şaklamak, herhangi bir şeyden parça koparmak “ demektir. Daha sonraları da “ Boğazdan kesme “ anlamında kullanılır olmuştur. Mecazen de “ helâk “ yok etmek anlamında kullanılır. Zira boğazın kesilmesi, bir canlıyı helâk etmenin öldürmenin, yok etmenin en seri yoludur. ( Lisanü'l Arab 3. sa. 486 ) Bundan dolayı ayette kullanılan “ Zebh “ sözcüğünün burada “ Kurban kesme “ ( boğazlama ) ile kan akıtmak anlamında değil, mecazen kurban etme, helâk etme, mağdur etme, feda etme, bizdeki argo ile adeta harcama anlamında kullanıldığı anlaşılır. Çünkü kurban etme ( feda etme ) ile kurban kesme ( kan akıtma ) aynı şey değildir, zaten bizde de farklı anlamlara gelmektedir.
Ayette yer alan menam sözcüğünün anlamı Klasik lügatlarda " nevm " kökünden “ uyumak, uyuma " anlamında olan sözcük ismi mekân kalıbı olarak ( uyunan yer ) demektir. ( Tacü'l Aruz c. 4. sa. 38 ) Mecazen de ( durgunluk, dinginlik, duyarsızlık, ihmalkârlık, tepkisizlik, ilgisizlik, hatta ölüm ) anlamlarında kullanıldığı açıklanmaktadır. Bu açıklamalara dayanarak buradan anladığımıza göre ; İbrahim Peygamber, duyarsızlık, tepkisizlik içindeki kendi kavmini uyararak, onları şirk batağından kurtarmak için çok uğraşmıştır. Onlar yapılan uyarılar karşısında duyarsızlaşmışlar, ilgisiz, kayıtsız kalmışlar, hatta İbrahim Peygamberi dışlamışlardır. İbrahim Peygamber toplumundan umudunu keserek henüz çocuk yaşta, bakıma himayeye muhtaç bir çağda olan oğlunu ( büyük bir ihtimalle ilk çocuğu olan İsmail’i ) Mekke’ye getirerek bırakıp gitme kararı almıştır. Bu kararını oğluna açarak oğlunun tepkisini ölçmeye çalışmaktadır. Bu diyalogdan anlaşılmaktadır ki, İbrahim Peygamberin elçilik görevini sürdürürken kendisine ayak bağı olacak şeylerden uzak olması gerekmektedir, veya oğlunun da şirke girenlerden olmasını istememektedir. Çünkü aynı bu olaya benzer şekilde Rabbimiz Musa Peygambere de görevini tevdi ederken Taha Sûresinin 11 – 16. ayetlerinde mecazi olarak “ iki nalınını çıkar “ ifadesiyle aslında eşini, çocuklarını, malını mülkünü bırak, firavuna tebliğe koş denilmiştir. O nedenledir ki yukarıda 99. ayette gördüğümüz gibi İbrahim Peygamber de " Ben Rabbime gideceğim " demiştir.
Ayette İbrahim Peygamberin kurban edilen, mağdur edilen oğlunun adı Kur'anda verilmemiştir. Yahudi kaynaklarında İshak olduğu yer almaktadır. Bu konuda İslam bilginleri de net kanaat sahibi değildir. Biz ise Bakara Sûresinin 124 - 132. ayetlerinden oluşan pasaja göre " Ve Biz İbrahim ile İsmaile " Beytimi dolaşanlar, ibadete kapananlar ve boyun eğip teslimiyet gösterenler, Alah'ı birleyenler için temiz tutun " diye ahit almıştık. " ifadelerinden dolayı bu çocuğun İsmail ( a.s. ) olduğu kanaatindeyiz. Üstelik İbrahim peygambere ilk önce müjdelenmiş olan oğludur. Çünkü Yahudi kaynaklarına göre dahi ikinci çocuğu olan İshak doğduğunda İsmail 14 yaşında olup babasıyla konuşabilecek ve her şeyi de anlayabilecek yaştadır. Ayette İbrahim peygamberin oğlunun verdiği cevapta, ayetin orijinalinde yer alan “ İf al ma tü’mer “ ifadesi pek çok çeviride “ emrolunduğun şeyi yap “ anlamıyla çevrilmiştir. Bu anlam üstelik de İsrailiyattan gelen nakillerle birleştirilince, ayetteki anlam “ Madem Allah sana beni kurban kesmeni emretti, hiç durma beni kurban kes ! “ anlamına gelecek şekilde çevrilerek, Müslümanların belleğine yanlış yerleştirilmiştir. Halbuki ayette yer alan “ tü’mer “ ifadesi Arapça deyimiyle “ fiili müzari “ Türkçede ise geniş zaman ve gelecek zaman anlamlarını içermektedir. Bundan dolayı da aslında sözcüğün anlamı “ emrolunduğun “ şeklinde değil, “ emrolunacağın “ şeklindedir. Bu durumda ayette yer alması gereken ifade ( Babacığım sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşallah beni “ sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere “ sabredenlerden bulacaksın. ) denilebilecek ifadeden anlaşılacağı gibi oğlu, babasının elçilik görevinin önceliğini anlamış, babasına adeta beni kafana takma, sen görevinde, sana ne emredilecekse onları yerine getir, beni merak etme demiştir. Ayette sözü edilen sabır, oğlunu kurban edip kesmeye yatırdığında göstereceği sabır değildir. Bundan dolayı ayetlerde, İbrahim Peygamberin rüyasında oğlunu kesmeye yatırdığını görmesi değil, gerçek yaşamda düşündüklerini, yapacaklarını ve oğlunun da kendisine verdiği cevaplar anlatılmaktadır.
SAFFAT 103 – 105 : Sonra ne zaman ki ikisi de İslamlaştılar ve İbrahim, onu alnı üzerine yatırdı. / yüzüstü bıraktı, mağdur etti ve Biz ona “ Ey İbrahim ! Sen o görüşü kesinlikle onayladın “ diye seslendik. Şüphesiz Biz iyilik, güzellik üretenleri işte onun gibi karşılıklandırırız. / Ödüllendiririz.
Bu ayetlerde anlatılanların bundan önceki ayetlerle bağlantısı yoktur. Sadece İbrahim Peygamberin oğlunu ( Mekke’ye götürerek orada yüz üstü bırakıp ) mağdur ettiğine ve onu Allah'ın rızası için feda ettiğine dair bir gönderme yapılmakta, hayatlarının o kesimi kısaca aktarılmaktadır. Klasik çeviri yapanlar, sanki bu ayetler, önceki ayetlerin hemen arkasından aynı zamandaki olaylar gibi kabullenmişler, bundan dolayı da ayetteki “ Felem ma eslema “ ifadesini ( Ne zaman ki teslim oldular ) ifadesi ile, Allah’ın “ oğlunu kurban kes emrine ikisi de teslim oldular “ şeklinde yorum getirmişlerdir. Halbuki “ eslema “ sözcüğünün “ teslim olmak “ anlamıyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bu sözcüğün asıl anlamı “ Müslümanlaştılar, Ne zaman ki İslamlaştılar “ demektir. Aslında Rabbimiz bu bir tek sözcükle İbrahim Peygamber’in Bakara Sûresinin 124. – 132. ayetlerinde çok genişçe anlatılan İslamlaştırma aşamasındaki Allah'a yakınlaşma çabalarını anlatan hayat kesitine de işaret etmektedir. Bu ayetlerde Yüce Rabbimiz Allah, İbrahim’e “ İslam ol “ demiştir o da İslam olmuştur. İşte Saffat Sûresinin 103 ve 105 ayetlerinin işaret ettiği gerçekler bunlardır. Ayette Allah, Ey İbrahim ! diye seslendikten sonra, ne olduğu açıklama yapılmadan boş bırakılmıştır. Bundan dolayı pek çok rivayetçi de yüklemin ne olduğuna kendi zanlarına göre karşılık oluşturmuşlardır. Ayetin başında yer alan “ … ınca “ lafzının cevabı örneğin Basralılara göre ; “ Böylece ikisi de teslim olup onu alnı üzere yıkınca bir koçu ona fidye olarak verdik.” Şeklindedir. Kufeliler ise “ O’na seslendik “ anlamındaki buyruktur derler. Bize göre ise ifade edilmeden geçen cevap Bakara Sûresinin 124. ayetindedir. “ Ve hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle belalandırmış / sınamış, O onları tam olarak yerine getirince Rabbi O’na, Ben seni insanlara imam / önder yapacağım “ demişti. Bundan dolayı da boş kalan cevapla, artık İbrahim’in eğitimini, arınmayı tamamladığını, önder ( imam ) olma vaktinin geldiğini anlıyoruz. Buna bağlı olarak da 103. ayetin çevirisinde “ Ey İbrahim ! sen o düşünceyi kesinlikle onayladın diye seslendik. Artık İbrahim’i insanlara imam / önder kıldık. " Şeklinde olduğunu söyleyebiliriz.
SAFFAT 106 : Şüphesiz oğlu yüz üstü bırakma / feda etme işi, kesinlikle apaçık yıpratarak sınamadır.
Gerçekten de bu olay, ( İsmail ( a.s. ) ve annesi Hacer’in Mekke’de yalnız bırakılması ) yani baba açısından, yardıma himayeye muhtaç bir çocuğu kimsesiz bırakarak göreve gitmek, oğul açısından da yardıma muhtaç bir çağda hamisiz kalmak insanı yıpratacak kadar zor bir durumdur. Sabırla insanı olgunlaştıracak, arındıracak Allah'a yaklaştıracak bir imtihandır.
SAFFAT 107 : Ve Biz İbrahim’e perişan, mağdur edeceği çok büyük bir şey sebebiyle karşılığında bedel / bahşiş verdik. 108 : Ve sonradan gelenler için de onun hakkında devamlı kalacak / Hayırla anılacak, örnek alınacak bir söz bıraktık.
Diyanet 2004 çevirisinde ise bu ayet ;
SAFFAT 107 : Biz ( İbrahim’e ) büyük bir kurbanlık vererek onu ( İsmail’i ) kurtardık. 108 : Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
Rabbimiz her Muhsin kulunu ödüllendirdiği gibi, İbrahim’i de ödüllendirdiğini hatta 112. ayette de O’na ödül olarak bir çocuk daha ( İshak’ı ) verdiğini bildirmektedir. 113. ayette de her ikisinin neslinden de iyilik, güzellik üreten ile bunun yanı sıra kendi nefsine zulmeden ifadeleriyle peygamber neslinden de zalimlerin olabileceği dile getirilmektedir. Diyanet çevirisinde de gördüğümüz gibi ayetin orijinalindeki “ zebhin “ sözcüğü rivayetçiler tarafından kurban edilecek çocuk ve onun yerine hediye edilen kurbanlık olarak değerlendirilmektedir. Kurban edilen, mağdur edilen çocuğun adı Kur’anda verilmediği için bu konuda İslam bilginleri de hemfikir olamadıkları gibi, Kitabı Mukaddeste ise bu çocuğun İshak Peygamber olduğu iddia edilmektedir. Bu konu ile ilgili yüzlerce hikâye, rivayet anlatılmaktadır.
Sonuç olarak bizim inancımıza göre, bir çocuğun boynundan kesilmek üzere yatırılması, onun yerine gökten hediye olarak koyun indirilmesi rivayetleri, Allah'ın Kâinatı yönetmek üzere yarattığı, Kanun, İlke, Düstur, Biyoloji, Fizik, Kimya kurallarıyla canlı varlıklara koyduğu sınırlara, Sünnetullah’a, Kur’ana ve Allah’ın koyduğu bütün hükümlerine aykırıdır. Gökyüzünde meralar ve koyun sürüleri de yoktur. Allah’ın hükümlerinde değişme olmaz. Rivayetlerin ve masalların dışında yukarıda ele aldığımız ayetlerin hiç birinde ne koyun, ne de hayvan ( enam ) ifadeleri yoktur. Dolayısıyla İbrahim Peygamber kıssasında bir hayvan kesilmesi ve kesmeye götürme rüyası da, isteği de yoktur. Ayetlerin özünde anlatılmak istenen ise, İbrahim Peygamber'in çok istediği şey bir erkek evlada sahip olmaktır ve o da kendisine verilmiştir. Sonrasında, Allah'a yakınlığı test edilmek üzere en çok sevdiği oğlunu feda edip edemeyeceği sorgulanmış, o da bu fedakârlığı göstererek oğlunu tam gözetime ve korunmaya muhtaç olduğu bir zamanda Mekke'ye götürüp yalnız bırakmış ve oğlunu feda etmiştir. Bunların dışında kurban kesme ile ilgili bütün anlatılanlar ve yakıştırmalar, çok yönelen, çok yufka yürekli, çok merhametli, hanif Peygambere hakarettir. O Rabbinden hüküm sahibi olmak, Salihlere katılmak, sonrakiler arasında iyi anılmak, cennete varis olmak, mahşerde rezil olmamak ve kalbi selim olmak istemiştir. Saffat Sûresinin 84. ayetinde belirtildiği gibi İbrahim, Allah’ın huzuruna “ Kalbi Selim “ olarak gitmeyi başarmış bir Peygamberdir. Kur'an masallara dayandırılmış ve var olan sosyolojik yanlış bir geleneği, radikal bir şekilde birden bire aniden kesme yöntemini değil, alıştıra alıştıra evrimleştirerek, hayatın içerisindeki örnek olaylarla ikna ederek değiştirmeye çalışır. Aslında kurban, sadece kan akıtarak yılda bir kere hayvan kesmek değil, Allah'a yakınlaşmak için yapılan her türlü fedakârlıktır, sevdiği ve sahip olduğu şeyleri, ihtiyacı olan insanlarla paylaşmak, dayanışmak, yardımlaşmak, destek olmaktır. Fakirlere et yedirmek isteyen, yılın her hangi bir zamanında, bir hayvan keserek veya kasaptan alarak istediği kadar eti veya karşılığındaki parayı dağıtabilir, muhtaç insanları, çocukları sevindirebilir, adı kurban olur. Kur'anda Hacc farızası esnasında hediye edilen hayvanların kesilmesinin açıklandığı ayetlerin dışında, ne yukarıda ele aldığımız ayetlerin içerisinde, ne de Kur'anın başka ayetleri içerisinde doğrudan doğruya kan akıtarak, hayvan keserek topluca yılda bir kere kurban ibadetini yerine getirin, hayvan kestiğiniz için bayram yapın diye bir emir ve böyle bir inanç ve böyle bir uygulama Peygamberimizin zamanında yoktur. Peygamberimiz hayatı boyunca Kurban bayramı adıyla bir bayramı da ne yaşamıştır, ne de emretmiştir. ( Dinen Kurban Kesmenin Aslı Nedir başlıklı yazımızda kurban ile ilgili daha ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.) Kur'anın doğru mesajını yakalayarak Allah'a yakınlaşabilmek için, Allah yolunda insanlık adına gösterebileceğiniz bütün fedakârlıklarınız da, karşılıkları da, Allah'ın selamı ve rahmeti de sizinle olsun !...
ALLAH DOĞRUSUNU EN İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ VE KUR'AN BİZE YETER !
Temel Kaynak : HAKKI YILMAZ ( Tebyin ül Kur’an )
PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR