MİRAÇ EFSANESİ İLE KANDİL GECESİNİ YAŞAMAK

Kur'anda  ayeti  de  var  denilerek,  Klasik  uydurma  Hadis  ve  Rivayet  kaynaklarına  göre,  Peygamberimizin  önce  Mescid i  Haram’dan  ( Kâbe’den )  geceleyin  Mescid i  Aksa’ya  götürülmesine  “ İsra “ , oradan  da  Sema'ya  Allah’ın  huzuruna  yükseltilmesine  de  “ Miraç “  denmektedir. Halbuki  aslında  Arap  dilinde  miraç,  yukarı  yükselten,  çıkaran,  merdiven,  basamak, vinç,  asansör  gibi  herhangi  bir  araç  demektir.  Buna  rağmen  uydurma  ve  senaryo  olan,  ilk  defa  Malik  İbn  i  Sasa'nın  naklettiği  rivayetteki  anlatılanlara   bağlı  olarak  Müslümanların   aldatıldığı,  dini  duygularının  istismar  edildiği  konulardan  biri  de  yine  dine  sonradan  sokulan   Miraç  Kandili  gecesidir.  Zuhruf  Suresinin  84. ayetinde   "  Ve  O,  gökteki  ilâh  olandır  ve  yer  yüzünde  ilâh  olandır.  "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Yüce  Rabbimiz  Allah,  gökte  ve  yerde,  Kâinatın  her  zerresinde  olduğu  halde  bu  gecede  sanki  Allah  bizden  çok  uzaklardaymış  gibi  bir  inanç  ile,  Peygamberimizin,  gökyüzüne  Allah'ın  huzuruna  miraca  çıkarıldığı  ve  bundan  dolayı  da,  insanların  fıtri  yapısında  mevcut  olan,  bir  gecede  kolay  kazanç  elde  etme  zaaflarından  yararlanılıp,  geceyi  çeşitli  ritüellerle  ihya  eden  mütedeyyin  insanlara  da  miraç  ile  Cennetin  vaat  edildiği  kutsal  bir  gece  haline  getirilmiştir.  Bu  kutsallaştırılmış  gecede  Cennete  giden  yol,  sayılı  ve  pazarlıklı  zikirmatiklerle  çekilen  tespih  zikirleri  ile,  aslı  astarı  ve  kimin  dine  soktuğu  belli  olmayan  hezeyanları  yerine  getirmekle  tarif  edilmektedir. Bütün  bunlar  için  de  bu  kaynaklarda,  Kur’andaki  İsra  Suresinin  1. ayetinde  özellikle  " gece  yürüşü "  ifadesi  ile  Necm  Suresinin  1 – 18. ayetleri  içerisindeki  "  Sidret  i  münteha "   ifadesi   saptırılarak  Miraç  konusuna  delil  yapılmaktadır. Sonra  da  konu  allanıp  pullanıp,  değişik  hikâyelerle  bir  efsaneye  ve  Peygamberin  mucizesine  dönüştürülmektedir. Buna  bağlı  olarak  da  Ramazan  ayındaki  Kadir  Gecesine  benzetilerek,  her  yıl  Recep  ayının  27. gecesi  de  Miraç  Kandili  olarak  kutlanmaktadır.

Bu  gecelerde  televizyon  kanallarında,  Camilerde  Süleyman  Çelebi'nin  sevgi  abartılarıyla  yazdığı  küfür  ve  şirk  ile  dolu  peygamber  methiyesi  olan  mevlit  şiiri  okunur, ilâhiler  söylenir,  anlı  şanlı  ekran  yıldızı  ilâhiyat  profesörlerince  allanarak,  pullanarak  miraç  efsanesi,  Peygamberin  bazılarınca  uçurularak,  bazılarınca  rüyasında,   Kâbe'den   Kudüs'deki  Mescid  i  Aksa'ya   götürüldüğü,  oradan   gökyüzüne  nasıl  çıktığı,  beş  vakit  namaz  farzını  Allah'la  yaptığı  pazarlıklar  sonucunda  nasıl  alıp  geldiği, Yunan  mitolojisinin  kanatlı  atlarına  benzer  şekilde,  Allah'ın  gönderdiği  Burak  ve  Refref  binekleriyle  yaptığı  uzay  yolculuğu,  ölmüş  olan  diğer  perygamberlerce   gökyüzünün  tabakalarında  nasıl  karşılandığı,  küçük  çocukları  uyutma   masalları  gibi,  Allah'tan  korkmadan  bir  güzel  anlatılır.  Gözler  de  yaşlarla  dolar. Telefonlarla   kandil  ve  lamba  kutlamaları  yapılır,  mesajlar  çekilir.  Kandil  simit  ve  çörekleri  dağıtılır.  Okunan  mevlitlerin  ardından  uzun  uzun   dualar  ettiren  hoca  efendilerin  ve  amin  diyenlerin  elleri  yorulur.  Ama  bu  vesileyle  de  ekranlarda  bu  masalları  anlatan  ünlü  ilâhiyatçılar,  mevlithanlar,  hafızlar  nefes  hakkı  için  herhalde  güzel  paralar  kazanırlar.  Anlatıldığına  göre,  Allah’ da  bu  gece  duaları  bol  bol  kabul  edecek  ve  katlamalı  olarak  sevapları  arttıracak  ve  Cennetin  kapılarını  ardına  kadar  açacaktır. 

Bu  inançlarla  yaşatılan  ve  Kur’anın  mealini  Türkçe  okumaktan  uzak  tutulan  mütedeyyin  Müslüman  kardeşlerimiz  de,  çoğunlukla  Kur’anı  kendileri  anlayarak  okuma  çabasında  olmadıkları  için,  her  gecenin  Allah  katında  makbul  olduğunu,  her  zaman  ve  her  yerde  kabule  layık  olan  duaların  kabul  edileceğini,  sadece  bir  gece  değil,  Allah’ın  her  an  anılmasının,  ibadetin  samimiyetinin,  sürekliliğinin  gerekliliğini,  kandil  geceleri  denilen  kutsal  gecelerin,  Kur’anda,  İslam’da  ve  Peygamberimizin  zamanında,  hatta  diğer  Müslüman  ülkelerde  de  olmadığını  hiç  bir  zaman  öğrenemeyeceklerdir. Büyüklerimizin,  Din  ve  Diyanet  sorumlularının  da   genellikle  Kur'anın  dışında  aldıkları  uydurma  hadis  ve  rivayet  eğitiminin  etkisiyle,  biz  teamüllerimizden,  atalarımızın   bize  bıraktığı  geleneklerimizden  vaz   geçemeyiz,  bunlar  bizim  dinimizin  zenginlikleridir,  insanlarımız  bu  gecelerle  birbirine  kaynaşmaktadır,  ne  güzel  bu  vesileyle  Kur'an  da,  mevlit   içindeki  küfürler  de  bir  güzel  okunmaktadır,  dediklerinden  dolayı  da  yaşananların  doğru  olup  olmadığı  sorgulaması  hiç  bir  zaman  yapılamayacaktır.  Oysa  Yüce  Rabbimiz,  Sad  Suresinin  29. ayetinde  “ Sana  bu  bereketli  Kitab’ı  ayetlerini  düşünsünler   ve  aklı  olanlar  öğüt  alsınlar  diye  indirdik. “  diyerek  Kur'an  öğüdüne  dikkat  çekmektedir. Peki  Kur’anı  yılda  bir  kere  sadece  Ramazan  ayında  mukabele  deyip  hiç  bir  şey  anlamadan,  sadece  Arapça  okuyup  hatim  diyerek  ölülere  bağışlamakla,  içerisinde  küfür  ve  şirk  ile  dolu  Mevlit  şiirinin  arasında  okunan  Arapça  bir  kaç  ayet  veya  Surenin  dinlenilmesi  ile  Kur’anı  baş  tacı  ettiğini  zannedenler  hangi  öğüdü  alacaklardır. Hadis,  rivayet,  risale  kitaplarının  ardından  Kur’anı  anlamak  için  okuma  alışkanlığı  olmayan  insanlar  nasıl  akıl  edebilecekler,  ya  da  akıllarını  neye  göre  kullanacaklardır.? 

Biz  bu  yazımızda,  Hristiyanların  İncillerine  bile  sokmadıkları  Pavlus'un  Vizyonu  hikâyelerinde  anlatılanların  bir  benzeri  olan  ve  aslında  tamamen  Arapçalaştırılıp  Müslümanlara  aktarılmış  ve  yutturulmuş  hali  olan,  onlara  nazire  olarak  ve  peygamberlerin  üstünlüğünü  yarıştırmak  üzere  uydurulan  Miraç  olayına  malzeme  yapılan  delillere,  ayetlere  ve  o  gece  için  anlatılan  masallara,  dinimizin  yegâne  kaynağı  olan  Yüce  Kitabımız  Kur’an  merceğinde   bakmaya  ve  sorgulamaya  çalışacağız ;

İSRA  1  :  Bismillahirrahmanirrahim   *  Sübhanelleziy  isra  biabdihi  leylen  minel  mescidil  harami  ilel  mescidil  aksalleziy  barakna  havlehu  linuriyehu  min  ayatina  innehu  hüvessemiul  basir.

İSRA  1  :  Rahman  Rahim  olan  Allah  adına  *  Kulunu  bir  gece,  kendisine  ayetlerimizden  gösterelim  diye,  Mescidi  Haram’dan  çevresini  mübarek  kıldığımız  Mescidi  Aksa’ya  yürüten  /  Allah  her  türlü  noksan  sıfatlardan  arınıktır.  Şüphesiz  O  en  iyi  işitendir,  en  iyi  görendir.  

İsra  :  Yürüyüş  demektir.  Ayetin  orijinalinde  " leyl "  ifadesinden  dolayı  da  gece  yürüyüşünden  söz  edilmektedir.  Ancak  hadis  ve  rivayet   kitaplarındaki  uydurulan  senaryolara   bağlantı  yapabilmek,  olaya  farklı  ve  mucizevi  bir  boyut  kazandırabilmek  için  Diyanet  çevirisi  de  dahil,  piyasadaki  pek  çok  mealde  yürüten  değil,  özellikle  miraç  efsanesine  uluhiyet  kazandırabilmek  için  anlam  saptırılarak  götüren  ifadesi  kullanılmıştır.  Böylece  ayetin  gerçek  ifadelerinden  uzaklaşılmış,  " Miraç "  diye  ortaya  konulan  bir  efsaneye  zemin  hazırlanmıştır.  Ayette  yer  alan  Mescidi  Haram,  Mekke'deki  Kâbe'dir.  Bu  ayet  ile  ilgili  hadislere  ve  rivayetlere  dayalı  olarak  yorum  yapanlar,  nasılsa  ayette  de  geçiyor  diyerek  Mescidi  Aksa’nın  ise  bugünkü  Kudüs’de  bulunan  Cami  olduğu  düşüncesini,  çoğunluğun  aklına  yerleştirmişlerdir.  Bu  nedenle  Kur’anda  bu  ayeti  okuyup  görenlerin  büyük  çoğunluğunun  aklına  Mescidi  Aksa  denilince,  Mekke’den  yaklaşık 1200  km.  uzaklıktaki  Kudüs  gelir.  Fakat  bunun  yanısıra  Tasavvuf  Evliyaları,  bugünün  bir  kısım  ilâhiyatçıları  ve  günümüzün  ünlü  bazı  ilâhiyatçı  profesörleri  dahi,  Mescidi  Aksa'nın  göğün  yedinci  katındaki  sınırında  Beyt'ül  Mamur  ( Bakımlı  ev,  uzaydaki  mescit ) olduğunu  iddia  etmektedirler. ( Sitemizde  "  Yedi  Kat  Gök  Masalları "  başlıklı  yazımızda  Beytül  Mamur  ile  ilgili  uydurulan  saçmalıkları  görebilirsiniz. )  Böyle  olunca  da  ortaya  bir  mucize  kavramı  daha  çıkmakta,  Cebrail  meleğinin  ve  masallardaki  kanatlı  atların  eşliğinde  önce  Kudüs'e,  ardından  da  gökyüzünde  Allah'ın  katına  çıkmak  üzere  uzayda  Peygamberimize  ütopik  bir  gece  uçuşunun  yaptırıldığı  iddia  edilmektedir.  Aslında  600  lü  yılların  başında  Peygamberimize  ayetler  indirilirken,  Kur’anda  sözü  edilen  Mescidi  Aksa,  ne  Kudüs'tedir,  ne  de  yedi  kat  göğün  sınırındadır.  Mekke’de  Cirane  bölgesinde  Taif  yolu  üzerinde  yaklaşık  18  km.  uzaklıkta  bulunan  küçük  bir  kulübedir,  mescittir.  O  dönemde  yaşayan  bütün  Mekkeliler  de  bu  mescidi  bilmektedirler  ve  bu  ayetin  indiği  zamanda  hiç  de  yadırgamamış,  herhangi  bir  mucizevi   hikâye  yakıştırmasına  da  geçmemişlerdir.  Peygamberimizin  zamanında  Mekke’de  yaşayanlar,  her  ne  kadar  müşrik  ve  Allah’a  ortak  koşanlar  olsalar  da,  dinsiz  değillerdir.  Tahrif  edilmiş  olan  İbrahim  dinini  biliyor,  kendilerine  göre  de  zaten  namaz  kılıyorlardı,  kırkta  bir  müşrik  zekâtını  veriyor,  oruç  tutuyorlardı,  saçma,  sapkın  da  olsa  Hacc  ibadetini   yapıyorlardı.  Bunun  için  de  Mekke’nin  çeşitli  mahalleleri  ve  semtlerinde  yol  kenarlarında,  üstü  örtülmüş  dört  duvardan  ibaret  küçük  küçük  konaklama  ve  gölgelik  yerler,  kulübeler,  mescitler,  evler  yapmışlardı.  İşte  bu  kulübe  şeklindeki  mescitlerden  biri  de  Mekke’nin  18  km.  uzağındaki  ve  en  dış  semtte  olduğu  için  adı  da  uzak  mescit  anlamına  gelen  Mescid i  Aksa’dır.

Öte  yandan  Peygamberimizin  yaşadığı  hayatı  boyunca   ve  o  dönemde  Kudüs,  Müslüman  toprakları  içerisinde  değildir.  Kudüs’te  Mescid i  Aksa  diye  bir  Cami  de  yoktur.  O  yerde  o  zamanlarda  Yahudi  ve  Hristiyanlardan  oluşmuş  bir  topluluk  yaşamaktadır. Süleyman  Peygamberin   Milat'tan,  yaklaşık  1200  yıl  önce  yaptırmış  olduğu  ve  Yahudiler  için  kutsal   sayılan  Süleyman  tapınağının,  sadece  ağlama  duvarı  kalmış  olan  harabeleri  vardır.  Adına  da   Araplar  Beytil  Maktis  demektedirler.  Üstelik  de  aynı  İsra  Suresinin  7. ayetinde  Yahudilere  ait  mescitten  söz  edilmekte  ve  Mescid  i  Aksa  ifadesi  kullanılmamaktadır.  Diyanetin  meal  çevirisinde  dahi  bu  mescit  için  parantez  içinde  ( Beytil  Maktis )  açıklaması  yapılmıştır. Bugünkü   Kudüs’te  bulunan  Mescidi  Aksa  Camisi  ise,  Peygamberimizin  vefatından  yaklaşık  70  yıl  sonra  700  lü  yılların  başında  Emevi  Halifelerinden  Yezit’in  torunu  Abdülmelik  Bin  Mervan  tarafından,  siyasi  bir  amaç  için  yaptırılmış  ve  Kur’an  ayetindeki  Mescid i  Aksa  ismi  özellikle  konulmuştur.  Bununla  siyasi  bir  güç  elde  edilmeye  çalışılmıştır. İlâhiyatçı  Prof. Dr. Mehmet  Azimli  de  Siyer  çalışmaları  içerisinde  bu  konuyu  çok  geniş  ayrıntıları  ile  kanıt  da  göstererek  ve  bilimsel  verilerle  açıklamaktadır.

Bütün  bunlardan  dolayı  rivayet  ve  hadisçilerin  iddia  ettikleri  gibi,  İsra  Suresinin  birinci  ayetinde  Peygamberimizin  gece  yürütüldüğünün  söylendiği  yer,  ne  Kudüs'te,  ne  de  uzayda  Beytü'l  Mamur  denilen  sidreti  müntehada  yedi  kat  göğün  sınırındadır. Cebrail   Meleğinin  eşliğinde  Burak  adı  verilen  atla  ya  da  uçurularak   herhangi  bir  yere  götürülmemiştir.  Resulullah'ın  yaya  olarak  ve  bizzat  yürütülerek  götürüldüğü  Mescid  i  Aksa,  Cirane  vadisinde  Taif  ticaret  yolu  üzerinde  18  km. lik  yoldaki,  Mekke  yakınında  etrafı  sedir  ağaçlarıyla  çevrili,  Cennet  gibi  yemyeşil   bahçesi  olan  küçücük  bir  kulübedir.  Ayetin  orijinalinde  yer  alan  " havl "  sözcüğü  Kur'anda  yaklaşık  onbeş  ayette  kullanıldığı  gibi  "  bir  şeyin  dış  kenarı "  demektir.  Türkçemize  de  avlu,  yanı  başında  duvarla  çevrili  bahçe  anlamında  geçmiştir.  Kur'anda  belirtilen  mübarek  yer  de  Mekke  içerisindeki  Kâbe  ve  çevresidir.  Bundan  dolayı  da  ayette  sözü  edilen  mübarek  yerin,  bugün  Kudüs'de  olduğu  bilinen  Mescidi  Aksa'nın,  Mekke'deki  Mescidi  Haram'ın  kenarındaki  yer  olması  mümkün  değildir. Necm  Suresinin  1 - 18. ayetlerinde  de  Peygamberimizin  o  gece  gerçekten  18  km. yürütüldüğü  yer,  Mescidi  Aksa  ve  orada  olanların   ayrıntıları  anlatılmaktadır.  Bu  yerin  etrafı  ( yabani  kiraz )  sedir  ağaçları  ile  çevrilidir,  bahçesinde  su  bulunduğu  için  de  Cennet  gibi  yemyeşildir.  Allah’ın  ayetlerinin  Peygamberimize  gösterildiği,  vahyedildiği,  aslında  peygamberlik  görevinin  verildiği  yerdir.  Rivayetçilerin  anlattığı  gibi  bu  yer  yedi  kat  gökyüzünde  arşın  sınırı  dedikleri  "  Sidreti  Münteha  "  değil,  o  kulubenin  bahçesindeki  ve  sınırdaki  son  sedir  ağacıdır. Çünkü  Arapçada  sidre  sözcüğü  sedir  ağacı  demektir  ve  bu  ağaç  o  iklimin  karakteristik  bir  ağacıdır,  kısa  boyu  ile  bahçelerin  çevresini  kuşatmaktadır.  Kur’anda  Necm  Suresinin  16. ayetinde  de  “ sidreyi  kaplayan  kapladı “  ifadesi  ile  buradaki  ağacın  önündeki  kozmik  bir  perde  oluşumu  ile  Allah’ın  vahyinin  tecellisi  anlatılmaktadır.  Kur’anda  anlatılan  budur.  Bunun  dışında  konu  ile  ilgili  hadislerin  ve  rivayetlerin  tümü  ve  bunlarla   Allah  ve  Resulüne  atfedilen  yüzlerce  olay,  yakıştırmadır,  düzmecedir,  Allah'ın  yaratma  kanunlarına,  Sünnetullah'a  ve  Kur’ana   aykırıdır. Hadis  ve  Rivayetçiler  Miraç  olayı  ile,  Peygamberimizi  olmayan  bir  yere  uçurduklarının, Tevhit  inancına  göre  Allah'ın  bütün  yaşamın  içinde  ve  Kâinatın,  Evrenin,  Dünyanın  ve  yarattığı  alemlerin  her  zerresinde,  bizim  de  şah  damarımızdan  daha  yakınımızda  olduğunun  farkında  değiller. Bize  göre  sonsuz  gibi  görünen  Evrenin  yapısını  bilmemekte,  gökyüzünde  kat  kat  mekân  oluşturarak  Allah'ı  da  çok  yükseklerde  bir  yerde  taht  üzerinde  oturduğunu  zannetmektedirler. Bu  nedenle  de  Tevhit  ( Allah'ı  birleme )  bilincinden  yoksundurlar. Hadisçiler,  rivayet  ettikleri,  dilden  dile  aktardıkları  uydurma  hadislerin  “ metin “  sorgulamasını  yapmamışlar,  akla,  mantığa,  bilime,  tarihe,  zamana,  Kur’ana,  fıtrata  ve  Allah'ın  Kâinatı  ve  bütün  olayları  yönetmek  için  koyduğu  hüküm,  kanun,  kural,  ilke  ve  topyekün  Sünnetullah'a  uygun  olup  olmadığını  hiç  araştırmamışlardır. Çoğunluğun  duyup  bilmesi  gereken  olayları,  üstelik  de  Emevi  sempatizanı  olan  yalnızca  bir  kişinin  rivayet  etmesi,  uydurma  hadislerin  toplayıcısı  Buhari  ve  ona  inananlar  için  yeterli  olmuştur.   

Miraç  denilerek  Peygamberimizin  gökyüzüne  çıkarıldığının  kabul  edildiği  ve  bununla  ilgili  olarak  anlatılan  pek  çok  hikâyenin  uydurulduğu  böyle  bir  mucizevi  olay  ve  kutsal  bir  gece  Kur’anda  yoktur.  Kaf  Suresinin  16. ayetinde  “  Ve  andolsun  insanı  Biz  oluşturduk.  Nefsinin  kendisine  neler  fısıldadığını  da  biliriz.  Ve  Biz  ona  şah  damarından  daha  yakınız. ”  denilerek  ifade  edildiği  gibi  yüce  Rabbimiz  Allah,  her  an  kullarının  yanındadır  ve   beraberdir. Şura  Suresinin  51. ayetinde  "  Ve  bir  beşer  için,  bir  vahiy  ile  veya  kozmik  duvar  /  perde  arkasından  yahut  bir  elçi  gönderip  de  izniyle  dilediğini  vahyetmesi  dışında  Allah’ın  kendisine  söz  söylemesi  olmaz. Şüphesiz  O  çok   yüce  ve  yücelticidir.  En  iyi  yasa  koyandır. "  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  Allah,  peygamberlerle  dahi  kozmik  bir  perde  arkasından  konuşacağına  göre  onu  niye  yanına  çağırsın ?  Allah'a  yönelmek,  berabar  olmak  isteyen  kulun,  gökyüzüne  çıkmasına  gerek  yoktur.  Peygamberimizin   vefatından  yaklaşık  200  yıl  sonra  ortaya  çıkartılmaya  başlanan  uydurma  hadis  ve  rivayetlerle  saçmalık  ve  tutarsızlıklarla  dolu  bu  inançlar,  dinin  içerisine  sonradan  yerleştirilmiştir. Kur’anda  olmayan  hiç  bir  şey  Din  değildir.  Eğer  gelenekselleştirilmiş  olan  bu  çerçevedeki  inançlar  Din  yapılırsa,  Kur’an  ayetlerini  tamamen  göz  ardı  etmek,  önemsememek,  tevatür  denilen,  kulaktan  dolma,  dilden  dile  dolaşan  hikâyelerden  toplanmış,  kesin  olup  olmadığı  tartışmalı  olan  Hadis  kitaplarını  Kur’anın  yerine  koymak,  din  olarak  tercih  etmek  anlamına  gelir.  Bütün  bunlar  da  Allah  katında  küfürdür,  şirktir.  Müslümanların  büyük  çoğunluğunun  da  hiç  sorgulamadan  inandığı,  bu  miraç  konusunda  anlatılan  uydurma  rivayetlerden  birini,  biz  mercek  altına  alalım !

* Peygamber,  Kâbe’de  veya  evinde  yatarken  evin  tavanı  yarılır.  Cebrail  gelip  karnını  göğsüne  kadar  yarar,  kalbini  çıkarır  ve  zemzem  suyu  ile  yıkar. Sonra  içine  iman  ve   hikmet  doldurup  kapatır.  Daha  sonra  Arapça'da  şimşek  demek  olan  ve  Allah'ın  gönderdiği  Burak  adlı  bir  bineğe  bindirilerek  Cebrail  ile  birlikte  o  zaman  olmayan  Kudüs’teki  Mescidi  Aksa’ya  giderler.  Burada   bazı   peygamberlerle  karşılaşırlar.  Muhammed  onlara  imamlık  yaparak  namaz  kıldırır.  Daha  sonra  yanında  Cebrail  olduğu  halde  göğe  doğru  yükselirler. Kur'andaki  "  yedi  kat  gök "  ifadelerine  düz  mantıkla  yaklaştıkları  ve  evrenin  yapısını  da  bilmedikleri  için,  gökyüzünü  yedi  kattan  tabakalar  halinde  oluşmuş  olarak  kabul  etmekte,  her  bir  katta  kapı  bulunduğunu  ve  yetmiş  meleğin  sorgulamasından  ve  denetiminden  geçmedikçe  diğer  bir  kata  geçilemeyeceğine  inanmaktadırlar.  Bu  inançlarla   Peygamber  ve  Cebrail,  meleklerin  sorgu  ve  denetiminden  geçerli  diyaloglarla  geçerek  her  katta  bir  peygamber  ile  görüşürler.  1. katta  Adem,  2. katta  İsa  ve  Yahya,  3.  katta  Yusuf, 4. katta  İdris,  5. katta  Harun,  6. katta  Musa  ve  7.  katta  da  İbrahim  peygamberle  görüşürler  ve  her  biriyle  de  ayrı  ayrı  selamlaşırlar.  Sonra  en  üst  katta  Beytü'l  Mamur  ( Allah'ın  koruduğu  ve  mamur  edilmiş  olduğu  ev )  gösterilir.  Bu  evin  içinde  her  gün  yetmiş  bin  melek  namaz  kılarmış. Bu  yükseliş  Sidreti  müntehaya  ( onlara  göre  arşın  sınırına )  kadar  devam  eder. Orada  fil  kulağı  gibi  olan  yaprakları,  testi  gibi  olan  meyvelerini   görürler. 4  nehir  ile  karşılaşırlar,  ikisi  cennet  ırmağı,  diğer  ikisi  de  Dicle  ve  Fırat  nehirleridir.  Cebrail  buradan  öteye  geçecek  olursam  yanarım  diyerek  orada  kalır.  Peygamber  bu  sefer  Refref  adlı  binekle  yükselişini  sürdürür.  O  kadar  yükselir  ki  insanların  kaderini  yazan  kalemlerin  cızırtısını  duymaya   başlar.  Allah  katına  yaklaşır.  Bu  esnada  kendisine  Cennet  ve  Cehennem  gösterilir.  Allah’ın  huzuruna  varır.  Allah’a  o  kadar  yaklaşır  ki,  bir  yayın  iki  ucu  kadar. Hatta  bir  başka  rivayete  göre  de  Allah’ın  yüzünü  görür.  Orada  Allah’la  selamlaşır,  konuşur. ( Tahiyyat  duasında  olduğu  gibi )  Melekler  de  bu  güzel  konuşmaya  ve  selamlaşmaya  şahitlik  ederler.  Kendisine  ümmetinden  Allah’a  şirk  koşanların  dışındakilere  şefaat  etme  yetkisi  verilir,  Cennetle  müjdelendirilir.  Bakara  Suresinin  285  ve  286.  ayetleri  ( Amener  resulüh )  hediye  edilir. 50  namaz  farz  kılınır. Dönüş  yolunda  Musa  Peygamberle   karşılaşır.  Musa  Peygamber  50  vakit  namazın  ümmetine  ağır  geleceğini  söyleyerek  defalarca  Peygamberimizi,  Allah’la  pazarlığa  geri  gönderir.  Ve  sonunda  5  vakte  indirilir. Hikâye  ana  hatları  ile  böyle  iken  bir  çok  absürt  senaryolarla  devam  etmektedir. ( Buhari  Bedü'l  Hak  6,  Rikak  51,  Müslim  İman  264 - 292,  Zuhd  93. ) 

Kur'an  ayetlerinin  aksine  bizim  peygamberimiz  en  büyüktür  denilecek  ya,  diğer  peygamberler  de  sanki  bir  beşer  değillerdir,  ölmemişlerdir, Tasavvuf  inancında  olduğu  gibi  Kur'an  ayetlerinin  aksine  hayatın  ikinci  mertebesinde  uydurma  hayatı  yaşamakta  ve  dolaşmaktadırlar,  Peygamberimizi  de  göğün  tabakalarında  selamlayarak  karşılamaktadırlar,  masal  bahçelerinde  de  tabiidir  ki  her  şey  dünyadaki  olduğundan  farklı  olacaktır,  Cebrail  tabii  ki  kapıdan  değil,  gökten  inecek  ve  tavanı  yararak  içeri  girecektir.  Evren  de  uçsuz  bucaksız  değil  de  sadece  dünyayı  kuşatan  yedi  tabaka  gökyüzünden  ibarettir  ve  üst  üste  dizilmiş  dolap  çekmeceleri  gibi  kat  kattır,  her  katta  meleklerin  nöbet  tuttuğu  kapılar  bulunmaktadır,  sorgulanmadan  kimse  o  kapılardan  içeri  giremez,  Kur'an  ayetlerine  göre  Musa  Peygamber  Allah'ın  yüzünü  göremedi  ama  bizim  Peygamberimiz  gördü,  sanki  Allah  yeryüzünde  yok  da  gök  yüzünde  bir  yerde  tahtta  oturmaktadır,  onun  için  gökyüzüne  çıkmak  gerekmektedir. Hadi  o  zamanın  uleması  dünyayı  tanımıyor,  yuvarlak  olduğunu  da  bilmiyor,  Dicle  ve  Fırat  nehrinden  başka  nehir  de  görmemiştir,  peki  bu  saçmalıkları  sorgulamayan  bu  zamanın  ulemasına,  anlı  şanlı  ekran  yıldızı  ilâhiyat  profesörlerine  ne  demeli ? 

Bu  saçmalıklarla,  tutarsızlıklarla  dolu  masalımsı  hikâyeler  çeşitli  versiyonlar  ve  ilavelerle,  senaryolarla  değişik  hadis  kitaplarında,  değişik  değişik  pek  çok  fantezilerle  anlatılmaktadır. Dikkat  edilecek  olunursa,  çok  tanrılı  Yunan  mitolojilerindeki  uçan  kanatlı  atlar,  tanrılarca   parsellenmiş  göğün  tabakaları  bu  hikâyelerde  de  yer  almaktadır. Bu  hikâyeleri  yazanların,  dünyanın  yuvarlak  olduğundan,  Allah'ın  hükmettiği  Kâinatın  içerisinde  bir  nokta  kadar  küçük  olduğu  bilgilerinden  elbette  ki  bir  haberleri  yoktur. Allah'ın  büyüklüğünü  kavramaktan  acizdirler  ve  Tevhit   bilincinden  yoksundurlar.  Anlaşılan  o  ki  Allah'ı  da  gökyüzünde  bir  yerde,  çok  tanrılı  Yunan  Mitolojilerinin  baş  tanrısı  Zeus  gibi  koltuğunda  oturuyor  sanmaktadırlar.  Oysa  Yüce  Rabbimiz  Allah,  zamandan  ve  mekândan  münezzehtir,  O  uzayın  bir  köşesinde  bir  taht  üzerine  sığdırılamaz.  Kehf  Suresinin  26. ayetinde  “ Göklerin  ve  yerin  gaybi  yalnızca  O’nun  içindir.  O  ne  güzel  görür,  O  ne  güzel  işitir.  Onlar  için  O’nun  astlarından  bir  veli  /  dost,  yardım  edip,  koruyup  kollayanı  yoktur.  Allah  Kendi  hükmüne  kimseyi  ortak  etmez. "  ifadelerinde  belirtildiği  gibi  Allah'ın  ortağı  yoktur,  hükmüne  hiç  bir  kimseyi  aracı  etmez, Tevhit  inancında   hiyerarşi  de,  aracı  Cebrail  denilen  melek  de  yoktur. ( Kur'anda  Melek  İnancı  başlıklı  yazımıza  bakabilirsiniz. )  Kur'anımızda   Vakıa  Suresinin  61. ayetinde  "  Ve  Biz  sizi  benzerlerinizle  değiştirmemiz  ve  sizi  bilmediğiniz  bir  şeyde  inşa  etmemiz  üzerine  engellenebilenler  değiliz. "  denilerek,  Cennet  ve  Cehennem  henüz  oluşturulmadığından,  Evrenin  ve  dünyanın  kıyamet  ile  yapısının  bozulmasının  ardından  bizim  henüz  tasavvur  dahi   edemeyeceğimiz  ahiret  hayatının  bambaşka  bir  kozmik  yapı  ile  boyutlu  veya  boyutsuz   şekilde  yeniden  inşa  edileceğinden  haberleri  bulunmamaktadır. Bu  rivayetlerin  uydurulmaya  başlandığı  dönemde,  800  lü  yıllarda  ulaşım  da  kısa  mesafelerle  sınırlıdır,  dünyanın  da  bir  tepsi  şeklinde  düz  olduğu  düşünülmektedir,  henüz  Galile  dünyaya  gelip  dünyanın  yuvarlak  olduğunu  da   söylememişti.  Eğer  gerçekten   Peygamber  gökyüzüne  çıkartılmış  olsaydı  o  zaman  Galile'den  önce  dünyanın  yuvarlak  olduğunu  da  biz  Peygamberden  öğrenirdik.  Üstelik  de  Miraç  olayının  hangi  tarihte,  Peygamberimizin  hayatının  hangi  döneminde,  kaç  kere  olduğu  konularında  da  rivayetçiler  arasında  birlikteliğin  sağlanamadığı,  birbiri  ile  çelişkili  pek  çok  rivayet  bulunmaktadır. Kimilerine  göre  ruhen  ve  bedenen,  kimilerine  göre  sadece  ruhen  miraca  çıktığı,  kimilerine  göre  iki  defa,  kimilerine  göre  ise  120  defa  miraca  çıktığı  anlatılmaktadır.  Miraca  çıkışların  da  ağırlıklı  olarak   5. ve 10. yılları  arasında  olduğu  söylenir.  Rivayet  ve  hadislerle  bir  çok  versiyonla  anlatılan  bu  Miraç  olayına  bağlı  olarak,  bunları  uyduranlar  ve  inananlar  arasında  olduğu  gibi,  Kur’an  ayetlerine  göre  de  çok  ciddi  çelişkiler,  baştan  sona  kadar  Kur'an  ayetlerine  aykırı  küfür  içeren  tutarsızlıklar,  saçmalıklar  bulunmaktadır.

* Rivayetlerde  anlatılan  ve  arşın  en  üst  sınırı  olduğu  ima  edilen  sidreti  münteha,  Kur’anda  Necm  Suresinde  geçer  ve  haram  bölgesinde  Mekke  sınırında,  gerçek  Mescidi  Aksa  denilen,  küçük  mescidin  bahçesini  çevreleyen  sedir  ağaçlarının  en  sonda  olanıdır.  Ve  Allah’ın  kozmik  bir  perde  oluşturarak,  iki  yay  boyu  kadar  yaklaştığının  ifade  edildiği  ve  ardından  ayetlerinin  vahyedildiği  yerdir.  Üstelik  de  Necm  Suresi,  Peygamberimize  risaletinin  4. yılında  vahyedilmiştir. 5. yıldan  sonra  olduğu  söylenen  miraç  olayını  anlatması  mümkün  değildir.  Kur’anda   Peygamberimizin  Allah’ın  yüzünü  gördüğüne  dair  tek  bir  ayet  dahi  yoktur. Bu  bir  beşer  için  mümkün  de  değildir.  Üstelik  de  yukarıda   naklettiğimiz  gibi,  Şura  Suresinin  51. ayetinde  bir  beşerin  Allah’la  yüzünü  görerek  doğrudan  doğruya  konuşamayacağı,  Araf  Suresinin  143. ayetinde   de  " Ne  zaman  ki,  Musa,  belirlediğimiz  vakitte  geldi  ve  Rabbi  O’na  söz   söyledi.  Musa, “ Ey  Rabbim ! Göster  bana  kendini  de  bakayım  sana ! “ dedi.  Rabbi  O’na  dedi  ki : “ Beni  sen  asla  göremezsin.  Velakin  şu  dağa  bak  eğer  o  yerinde  durabilirse,  sen  de  Beni  göreceksin. ”  Daha  sonra  Rabbi  dağa  tecelli  edince  onu  paramparça   ediverdi.  Musa  da  baygın  olarak  yere  yığıldı.  Ayılıp  kendine  gelince  de  “ Seni  tenzih  ederim,  Sana  döndüm,  tevbe  ettim  ve  ben  inananların  ilkiyim.  "  dedi.  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  Musa  Peygamberin  şahsında  asla  bir  beşerin  Allah'ın  yüzünü  görmeye  dayanamayacağı  belirtilmektedir.

* Miraçta  Peygambere  verildiği  iddia  edilen  hediyeler  de  tamamen  Kur’an  ayetleriyle  çelişkide  ve  inkâr  noktasındadır.

1 – Salat’ın  ve  içindeki  namazın  vakitlerini  belirleyen  ayetlerinden  biri  olan  Taha  Suresinin  130.  ayeti,  iddia  edilen  miraç  olayının  zamanından  en  az  2  veya  3  yıl  önce  nazil  olmuştur. Ömer  de  bu  Sureyi  dinleyerek  Müslüman  olmuştur  ve   Ömer’in  ne  zaman  Müslüman  olduğu  da  tarihi   kaynaklarda   bellidir.  Zaten  peygamberimizden  önce  müşrikler  de,  yeni  Müslüman  olanlar  da,  Peygamberimiz  de  Mekke'de  iken  üç  vakitte  namaz  kılıyorlardı.

2 – Bakara  Suresinin  son  iki  ayeti  285  ve  286.  ayetlerinin  miraçta  hediye  edildiği  de  tamamen  Kur’an  ile  terstir. Çünkü  kayıtlara  göre  bu  Sure  Medine  döneminde  nazil  olmuş  ve  son  iki  ayeti  de  Peygamberimizin  vefatından  çok  kısa  bir  süre  önce  tamamlanmıştır.

3 – Cennet  ve  Cehennem  sahneleri,  Kur’anda  bizim  dünya  hayatımızda   gördüklerimize,  yaşadıklarımıza,  bildiklerimize,  arzularımıza,  düşünebildiklerimize  bağlı  olarak,  kapasitemiz  ölçüsünde  algılayabileceğimiz  tasvirlerdir.  Üstelik  de  bizim  içinde  bulunduğumuz  zaman  algımıza  göre,  henüz  Cennet  ve  Cehennem  daha  kurulmamıştır. Oysa  kıyametin  kopmasından  sonra,  evren  yeniden  oluşturulup,  yeniden  fiziksel,  kimyasal,  biyolojik  yapı  değişiklikleri  ile  ve  ahiret  hazırlandıktan  sonra,  Cennet  ve  Cehennem  bizim  şu  anda   tasavvur  edemeyeceğimiz  bambaşka  bir  kozmik  yapıda  ve  boyutta  tesis  edilecektir. Bu  nedenle  peygamberimize  Cennetin  gösterildiği  hikâyesi  de  dayanaktan  yoksundur.

4 – Miraç  yolculuğunun  öncesinde  Peygamberimizin  göğsünün  yarılarak  kalbinin  yıkanarak  temizlendiği  hikâyesi  de  tamamen  akla,  bilime,  Sünnetullah’a  ( Allah’ın  koyduğu  biyoloji  kanununa )  aykırıdır.  Bu  hadisleri  uyduranlar  kalp  temizliğinin  zemzem  suyu  ile  yapılacağını  zannedecek  kadar  saftırlar. Kalp  temizliğinin  ne  olduğu  ile  ilgili  Kur’an  ayetlerinden  de  hiç  haberleri  yoktur. Zaten  peygamberlik  görevini  yapmakta  olan  birinin  kalbinin  hala  temiz  olmadığını  söylemek  mümkün  değildir.  Kalbinin,  ahlâkının  kirli  olduğunu  söylemek  ve  peygamberin  kalbini  açtırıp,  suyla  temizletmeye  kalkmak,  resmen  bu  mübarek  Resül’e  hakaretten  başka  birşey  değildir. Hem  miraç  kandili  gecelerinde,  kutlu  doğum  haftalarında  sevgi  ve  saygıyı  abartarak,  şirki  de  göze  alarak  Kâinatın  efendisi  diyeceksin,  hem  de  O’nu  böylesine  aşağılayan  rivayetlere  inanıp  din  diye  yaşayacaksın.  Böyle  bir  çelişki  nasıl  olup  da  sorgulanamamaktadır. Akıl  nerelere  ve  kimlere  emanet  edilmiştir ?

5 – Namazın  miraçta  50  vakitten  5  vakte  Musa  Peygamberin  müdahaleleri  ile  indirtme  pazarlıkları  da  Peygamberimize  ve  Allah’a  yapılan  çok  büyük  bir  hakarettir,  akla  mantığa  uymayacak  bir  saçmalıktır.  İsrailiyat  kokan  bir  oyun  olduğu  bellidir.  Bu  rivayetlerle  Peygamberimiz,  acemi,  çömez,  iradesiz  biri  olarak  tasvir  edilmiş,  Musa  da,  dinin  inceliklerini  bilen,  öğreten  usta  bir  peygamber  konumuna  getirilmiştir.  Bu  esnada  da  kullarından  ne  istediğini  bilmeyen  ve  kulu  ile  pazarlık  eden  bir  Allah  portresi  ortaya  çıkarılmıştır.  Böyle  bir  şeye  inanmak,  akıldan  noksan  olmaktır,  ya  da  tamamen  küfürdür.

6 -  Peygamberler  de  sonuçta  bir  insandır.  Enbiya  Suresinin  34. ayetinde   “  Biz  senden  önce  de  hiçbir  beşer  için  sonsuzluk  tanımadık.  35  :  Her  kimliği  olan  varlık  ölümü  tadıcıdır. " ​ denildiği   gibi,  bir  beşer  olan  ve   Peygamberimizden  önce  yaşamış  peygamberlerin  hepsi  de  ölmüşler,  cesetleri   çürümüş,  ruhları ( canları )  ise  Allah'tan  başka  hiçbir  kimsenin  bilemeyeceği  bir  yerde  kabzedilmiştir.  Kur'an  ayetlerine  göre  artık  onların,  hesap  gününe  kadar  dirilme  ve  tekrar  geriye  dönme  şansları  yoktur.  Bu  nedenle  Kudüs'te  veya  gök  tabakalarında  Peygamberimizi  karşılamaları,  birlikte  namaz  kılmaları  da  tamamen  gerçeğe  ve  Kur'an  ayetlerine  aykırı  olan  uydurmalardır.  Peygamberlerin  ölümsüzlüğü,  Kur'anın  ve  içindeki  gerçek  Hakk  Dinin  dışında  oluşturulmuş  Tasavvuf   şirk  dininin  inançlarındandır.

Anlamamız  gereken  hastalık,  çok  eskiden  beri  hep  vardır. İnsanlık  tarihi  kadar  eskidir.  İnanmak  istemeyenler,  hep  mucize  bahanesini  öne  sürerler.  Bunlarla  avunurlar,  oyalanırlar.  Hep  peygamberlerinin  gökte  dolaşacak  melek  olmasını  isterler.  Dolayısıyla  sözde  Müslüman  olduğunu  iddia  eden  rivayetçiler  de  bu  geleneğe  uymuş,  adeta  Mekke  müşriklerinin  Peygamberimizden  mucize  taleplerini  yerine  getirmiş  ve  Peygamberimize  İsra  ve  Miraç  adı  altında  uzay  yolculuğu  yaptırmışlardır. İşin  üzücü  olan  tarafı  da,  bugün  hala  ilâhiyatçı  pek  çok  profesörün,  din  görevlilerinin   ve  sorumlularının,  gelişen  bilim,  teknoloji  ve  akıl  ile  bu  klasik  tefsirlerden,  uydurma  rivayetlerden,  kendilerini  arındıramamış,  yenileyememiş,  Kur'anın  dışında  kalarak  asıl  mesajlarına  yönelememiş  olmalarıdır.  Halbuki  bu  rivayetlere  malzeme  yapılan  İsra  Suresinin  1. ayetindeki  yolculuğun  ardından,  22.  ayetinden  37. ayetine  kadar  olan  ayetlerde,  müminlere  Allah’ın  asıl  mesajları  ve  emirleri  bulunmaktadır  ve  burada  iman  edenler  için  bulunan  15  adet   emir,   hiç  bir  rivayetçi  tarafından  herhalde  görülmemektedir.  Burada  Peygamberimize, Yunan  Mitolojisindeki  kanatlı  atlar  gibi  Burak  ve  Refref  ile  uzay  seyahati  yaptıranlar,  Kur’anın  asıl  mesajlarını  atlamaktadırlar.  Halbuki  hangi  Yahudi  çocuğuna  sorulsa, 10  emri  ezbere  sıralar.  Bize  de  Kur’an  ayetleri  ile  yöneltilen  bu  emirlerden  birinde  de “  Bilmediğin  şeyin  ardından  gitme,  kesin  bilgi  sahibi  olmadığın  şey  hakkında  konuşma “  denilmektedir. Cennetin  sahibi  Allah'tır. Cenneti  kimlerin  ve  nasıl  kazanacağını  da  Rabbimiz,  Kur'anda  pek  çok  ayette  çok  ayrıntılı  bir  şekilde  anlatmaktadır.

Sonuç  olarak  anlatılan  ve  yaşanan  olayları  ile,  rivayetlerde  geçen  ayrıntıları  ile  Miraç,  inanılması  ve  dinin  bir  parçası  gibi  yaşanılması  gereken  bir  gerçek  değildir.  Ancak  toplumda,  önce  1570  li  yıllarda  sokaklarda  ve  Camilerde  kandiller  yaktırarak,  Osmanlı  Padişahı  Sarı  Selim'in  dine  soktuğu  Kandil  geceleri,  1588  yılında  Osmanlı  Padişahlarından  3. Murat'ın  siyasi  olarak  bu  gecelerde  Camilerde  mevlit  okutturması  ile,  her  nasılsa  yerleştirilmiş  olunan  bir  gelenektir,  dine  sonradan  sokulan  bir  bidattır.  Ama  dini  inanç  açısından  bu  şekilde  inanılan  ve  yaşanılanlar,  Kur'ana  aykırılıklarla  ve  küfürlerle  doludur.  Biz  Kur’anda  var  olan  İsra,  gece  yürüyüşü  olan  olaya  Kur’anın  anlattığı  gibi  inanırız,  ama  Kur’anda  olmayan  ve  onaylamadığı  gökyüzünde  yolculuk  şeklindeki  miraç  olayına   inanmayız.  İçindeki  küfürlerden  Allah’a  sığınırız.  Ancak  anlam  olarak  yükselme  aracı  olan  miracı,  kişinin  Allah’a  yönelmesiyle,  O’na  layıkıyla  bir  kul  olabilmesiyle,  muttakilerden,  sakınanlardan  olabilmesi  için  göstereceği  çabaların  sonucuyla  elde  edebileceğine  inanırız.  Her  Müslüman,  Kur’anı  bizzat  kendisi  anladığı  dilden  okumalı,  aklını  kullanmalı,  her  rivayete,  Din  adına  her  söylenene  inanmamalı,  mutlaka  Kur’an  ile  sorgulamalıdır. Yüce  Kitabımız  Kur’anda  İbrahim  Suresinin  1. ayetinde  “  Elif  Lam  Ra  ! Bu  Kitap  Bizim,  insanları  Rablerinin  izni  ile  karanlıklardan  aydınlığa  ve  göklerde  olan  şeyler,  yerlerde  olan  şeyler  Kendisinin  olan  Aziz  Allah’ın  yoluna  çıkarman  için  sana  indirdiğimiz  bir  nurdur. “  ifadeleriyle  belirtilerek,  karanlıklardan   kurtulmanın,  aydınlanmanın  yegâne  kaynağının  Kur’an  olduğu  anlatılmaktadır. Bu  nedenle  Allah'a  ve  Kitabına  inanmış,  iman  etmiş  olduğunu  söyleyen  insanların,  kandil,  lamba,  mum,  elektrik  gibi  dünyanın  geçici  araçlarının  uydurma  aydınlığına  sığınmaları  yerine,  Kur'anın  nuruna,  fazileti  ile  taçlanmanın  aydınlığına  kavuşmaları  dileğiyle !  Allah'ın  selamı  ve  rahmeti  üzerinize  olsun.

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur'an )

Prof. Dr. Mehmet  Azimli  ( Siyeri  Doğru  Okumak )

Nura  Doğru  Hadisler  ve  Ayetler

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Gece yürüyüşü #Mescidi Haram #Mescidi Aksa #zikirmatik #burak ve refref #miraç rivayetleri #miraç hadisleri #sünnetullah #Miraç kandili #İsra 1 #miraç efsanesi #miraç mucizesi #miraç rivayeti #arşın sınır #sidreti münteha #miraç hediyeleri

Takip Et