ÖZGÜRLÜK VE BARIŞ DİNİ İSLAM

Bu  çalışma  İngilizce  öğretmeni  MUTLU  BOZ  tarafından  İngilizceye  çevrilmek  ve  İslam  dininin  bir  özgürlük  ve  barış  dini  olduğunu  dünyaya  anlatmak  üzere  hazırlanmıştır.

ÖNSÖZ  :  Bu  çalışmanın  amacı,  adı  terörle  özdeşleştirilmiş  İslam  Dininin  gerçeklerini  ortaya  koymak,  Allah  katında  bütün   dünya  insanları  için  tek  din  olan  İslam’ın,  aslında  barış,  esenlik,  adalet,  kardeşlik  ve  huzur  için  var  olduğunu  gözler  önüne  sermektir.  Gerçek  İslam’ı  da  Yüce  Allah’ın  bugün  bütün  dünya  insanlarına  son  kez  hitap  etmek  üzere  indirmiş  olduğu  son  kitabı  Kur’an  ile  anlattığına  dikkatleri  çekmektir.

İnsanın  yaratılmasından,  yeryüzünde  çoğalıp  dağılmasından,  sosyal  yapısı  gereği  toplu  yaşamaya  başlamasından  dolayı,  fıtri  olarak  insan,  daima  bir  şeylere  bağlanma,  inanma,  güvenme,  bir  güce  sığınma  ihtiyacında  ve  düşüncesinde  olmuştur.  Yüce  Allah  insan  olarak  yarattığı  kuluna,  diğer  yarattıklarından  farklı  olarak  düşünme  ve  irade  kullanma  yeteneğini  ve  özgürlüğünü  bahşetmiştir.  Bu  irade  ve  düşünce  ile  insanoğlu,  sığınmak  ve  güvenmek  için  önce  çevresinden  ve  yaşadığı  ortamdan  bir  nesneye  veya  bir  güce,  sonra  da  tanrı  inancına  yönelmiş,  böylece  de  din  olgusunu  yaratmıştır. İnsanın  toplumsal  ve  sosyal  yaşamı,  uygarlığı  geliştikçe  dine  ve  tanrıya  bakış  açısı  da  şekil  değiştirmiştir. Din  olgusu  zamanla  insanın  bu  gelişmesine,  ekonomik,  kültürel  ve  sosyal  yapılarının  farklılığına  bağlı  olarak  farklı  boyutlar  ve  farklı  anlamlar  kazanmış  ise  de,  değişmeyen  tek  şey,  bir  güce,  bir  sahibe  bağlanmak,  sığınmak  ve  onu  yücelterek  tanrı  yapmak  olmuştur. Bu  itibarla  zaman  zaman  tarih  boyunca,  her  toplumda  kendini  güçlü,  her  şeye  yeterli  görenler,  yönetici,  efendi,  Rab  olarak  seçilmiş,  tanrı  yerine  konmuş,  onlar  da  toplumlarına  hükmetmiş,  kendine  hizmet  ettirmiş,  insanları  köle  olarak  kullanmıştır. Bu  nedenle  kendisini  her  şeye  yeterli  gören  tagutlaşmış,  azmış,  firavunlaşmış  dinsiz  insan  vardır,  ama  dinsiz  toplum  yoktur. Böyle  olunca  kainatı, yeri,  göğü  ve  ikisi  arasındakileri  yaratan  ve  bütün  varlıkları  oluşturan,  ve  dünya  denilen  gezegeni  insan  için  hazırlayıp  sayısız  nimetlerle  donatan,  Rahmeti  kendi  üzerine  farz  kılan,  Rahman  ve  Rahim  olan  Yüce  Rabbimiz,  Kendisinin  tanınmadığı,  yerine  ortakların  tanrı  olarak  konulduğu,  adaletin  bozulduğu,  huzurun  kalmadığı,  zulümle  güçsüzlerin  ezildiği,  kaosun  egemen  olduğu  zamanlarda  ve  toplumlarda  duruma  müdahale  etmiş,  Kendi  dinini  insanlara  öğretmek  üzere  peygamberler  göndermiş  ve  kitaplar  indirmiştir.

İnsanoğlunun,  Allah’ın  dini  ile  tanışmasından  sonra,  Adem  Peygamber’den  bu  yana   binlerce  yıldır,  Allah  katında  tek  bir  din  vardır.  O  da  Allah’ı  birleyen  Tevhit  dini  İslam’dır. Dinin  yegane  sahibi  olan  Allah,  binlerce  yıldır  ardı  ardına  değişik  zamanlarda  ve  değişik  toplumlara,  peygamberler  ve  kitaplar  göndererek  dinini  ayakta  tutmakta,  devamlılığını  sağlayarak  korumaktadır.  Tarih  boyunca  bu  güne  kadar  Allah’a  teslim  olan  ve  gönderdiği  peygamberlere  uyanların  hepsi  Müslüman’dır. Adem,  Nuh,  İbrahim,  İshak,  Yakub,  Musa,  Zekeriyya,  Yahya,  İsa  ve  Muhammed  peygamberlerin  hepsi  de  aynı  Tevhit  hedefinde,  birbirini  tasdik  eden  ve  kabul  eden,  İslam’ın  Müslüman  olan  peygamberleridir. İbrani,  Musevi,  Yahudi,  Nasrani,  İsevi,  Süryani, Muhammedi  isimlendirmeleri   ise  sonradan  o  bölgenin  ve  inancın  insanları  tarafından  konulan  ayrıştırma  isimleri  olmuştur.  İslam’ın  son  kitabı  olan  Kur’an  da   ( Bakara  136. ) ( Bakara  285. ) ( Ali  İmran  84. )  ayetleri  ile  İslam’ın  devamlılığını  tasdik  etmektedir. Çünkü  İslam  dininin  inanç  temelinde,  bütün  peygamberlerine  ve  onlara  indirilen  kitaplara  inanmak  esastır. Bu  dine  inanıp  Müslüman  olanlar  da,  son  peygamber  Muhammed’e  kadar  gelmiş  olan  bütün  peygamberleri  İslam’ın  peygamberi  olarak  kabul  eder,  onlara  ve  indirilen  kitaplara  saygı  gösterir  ve  hiç  birini  diğerinden  ayırmaz.

BAKARA  136  :  Deyin  ki  :  “  Biz  Allah’a,  bize  indirilene ( Kur’ana ), İbrahim’e  ve  İsmail’e  ve  İshak’a  ve  Yakub’a  ve  torunlarına  indirilene,  Musa’ya  ve  İsa’ya  verilenlere  ( Tevrat  ve  İncil’e )  ve  peygamberlere  Rablerinden  verilene  iman  ettik. Onlardan  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız. Ve  biz  ancak  O’nun  için  Müslüman  olanlarız. 

İSLAM  :  Barış,  esenlik,  huzur,  mutluluk  için  ( dertten,  korkudan,  savaştan,  adaletsizlikten,  maddi  ve  manevi  her  türlü  olumsuzluktan,  bütün  negatifliklerden  )  uzaklaştırarak  sağlamlaştırmaktır.

MÜSLÜMAN  :  Allah’a  yönelerek  her  olumsuzluğu  ortadan  kaldırıp,  olumluya  dönüştüren,  mükemmelleştirerek  sağlamlaştıran,  dinamik,  çalışkan  ve  canlı  olan  kişidir.

Allah  katında   İslam’dan  başka  din  yoktur.  O  da  peygamberleri  aracılığı  ile  indirdiği  kitaplarda  yazılı  olanlardır. Tarih  boyunca  ve  bugün  de  değişik  isimler  altında  görülen  inançların  hepsi,  kişiler  tarafından  oluşturulmuş  ve  İslam’ın  yozlaştırılarak  asıl  hedefinden  saptırıldığı  inançlara  dönüştürülmüştür. Bu  güne  kadar  görevlendirilmiş  her  peygamberin  ardından,  her  dönemde,  her  devirde  insanlar  gerçek  dinlerini  parça  parça  etmişler,  gruplara, tarikatlara,  mezheplere  bölünmüşlerdir. Nasıl  ki  Yahudilik,  Ortodoks,  Haredi,  Hasidik,  Kabbala  gibi  mezheplere  bölündü  ise,  nasıl  ki  Hristiyanlık, Ortodoks,  Katolik,  Protestan  gibi  mezheplere  bölündü  ve  pek  çok  İncil  yazıldı  ise, Muhammedi  Müslümanlık  da  bugün  Hanefi,  Şafi,  Maliki,  Hanbeli  mezhepleri  başta  olmak  üzere  yüzlerce  mezhep  ve  tarikata   bölünmüştür. Hele  bugün  radikal  Selefi  mezhebi  mensupları  ise,  kendi  inançları  dışında  herhangi  bir  inancı,  İslam’ın  mensubu  olarak  görmemekte,  Kur’anda   aslında  savaş  anlamında  olmayan  cihat  sözcüğü  yanlış  yorumlanarak,  bütün  insanlığa  karşı  terör  estirilmektedir.

ALİ  İMRAN  19  :  Şüphesiz  Allah  katında  din  İslam’dır.

ALİ  İMRAN  85  :  Kim  İslam’dan  başka  bir  din  ararsa,  bilsin  ki  o  din  ondan  kabul  edilmeyecek  ve  o  ahirette  hüsrana  uğrayanlardan  olacaktır.

İslam’ın  son  kitabı  Kur’an,  gerek  tarih  dönemlerinde,  gerekse  de  bugünkü  dünya   hayatında, dinde  bütün  bölünmeleri,  mezhepleşmeleri,  gruplaşmaları  pek çok  ayetle  ve  şiddetle  reddetmektedir. Bölünmüş  grupların,  mezheplerin  hiç  birinin  yaptıklarının  ve  yaşadıkları  dinin,  Allah’ın  gerçek  dini  İslam  ile  hiç  bir  ilgisi  yoktur.

MÜMİNUN  53  :  Sonra  insanlar  kendi  aralarındaki  işlerini  parça  parça  böldüler.  Her  grup  kendinde  bulunan  ile  sevinip  böbürlenmektedir.

RUM  31 – 32  :  Kalben  O’na  yönelenler  olarak,  Allah’ın  koruması  altına  girin,  salatı  ikame  edin, ( maddi  ve  eğitim  açısından  paylaşmayı  dayanışmayı  destekleşmeyi  gerektiren  eğitim  ve  sosyal  yardım  kurumlarını  oluşturun  ve  ayakta  tutun )  müşrikler ( ortak  koşanlar ) gibi  dinlerini  parça  parça  edenlerden  olmayın. Her  ayrılıkçı  grup  kendi  yanlarındaki  şeylerle  böbürlenir.

Tarih  boyunca  İslam’ın  yozlaştırılması  ve  bölünmeler,  din  kisvesi  altındaki  insanlar  eliyle  oluşturulmuştur. Bu  kişilerin  yazdıkları  kitaplar  din  olmuş,  insanlar  din  adamlarını,  Rahipleri,  Hahamları,  İmamları,  Allah’ın  yanında  ortak  etmişler,  peygamberlerini  sevip  yücelteceğiz  derken  Allah’la  birlikte  Rabler ( efendiler ) edinmişler,  onları  ilahlaştırmışlardır.

TEVBE  31  :  Onlar  Allah’ı  bırakıp  bilginlerini  ve  Rahiplerini  tanrı  edindiler.

ALİ  İMRAN  80  :  Ve  Allah  size  melekleri,  zorbaları,  zorba  yöneticileri  ve  peygamberleri  Rabler  edinmenizi  emretmez. Siz  Müslüman  olduktan  sonra  size  küfrü  emreder  mi ?

Tarihin  her  döneminde,  her  peygamber  zamanında  en  mükemmel  hale  getirilen  İslam’ın  ilkeleri,  onların  ölümünün  ardından  bozulmaya,  değişmeye,  yozlaşmaya  başlamış, ama  iyi  niyetli,  veya  kötü  niyetli,  çeşitli  amaçlara  yönelik  birtakım  kişilerin  yazdığı  kitaplar,  İslam  inancının  dışında  çok  farklı  inançları,  mezhepleri  ve  bölünmeleri  meydana  getirmiştir. İslam’ın  son  kitabı  olan  Kur’an,  Allah’ın  kitaplarının  dışında  yazılmış  kitaplarla  bu  bölünmelere  neden  olanları  ve  içinde  bulunanları  da  şiddetle  uyarmaktadır.

BAKARA  79  :  Artık  yazıklar  olsun  ki  o  kimselere,  kendi  elleriyle  kitap  yazarlar  da,  sonra  biraz  paraya  satmak  için  “ Bu  Allah  katındandır “  derler.  Artık  o  elleriyle  yazdıkları  yüzünden  onlara  yazıklar  olsun !  O  kazandıkları  şeyler  yüzünden  kendilerine  yazıklar  olsun.

ENAM  21  :  Ve  Allah’a  karşı  yalan  uydurandan  ve  ayetlerini  yalanlayandan  daha  yanlış  davranan,  kendi  zararına  iş  yapan  kim  olabilir. Hiç  şüphe  yok  ki  şirk  ( ortak )  koşarak  yanlış  davranan  kurtuluşa  eremez.

İslam’ın  en  temel  özelliği,  insanların  kendi  iradeleri  ile  zorlamadan,  özgürce  mutluluğa  ve  en  güzele  götürülmesi  amacında  olmasıdır. Seçim  hakkı  insanların  kendi  özgür  iradelerine  bırakılmıştır.

ZÜMER  23  :  Allah  sözün  en  güzelini  ikişerli  bir  kitap  halinde  indirmiştir…..İşte  bu  Allah’ın  rehberidir.  Allah  onunla  dileyeni  doğru  yola  iletir.

HAC  78  :  O  sizi  hem  daha  önce  ve  bu  Kur’anda  elçinin  size  şahit  olması,  sizin  de  insanlara  şahit  olmanız  için  sizi  Müslümanlar  olarak  isimlendirdi.

ZUHRUF  68  :  Ey  ayetlerimize  iman  etmiş  ve  Müslümanlar  olmuş  olan  kullarım !  Bugün  size  korku  yoktur.  Ve  siz  üzülmeyeceksiniz. Siz  ve  eşleriniz  ağırlanmış  olarak  girin  cennete.

Tarih  boyunca,  İbrahim,  Davut,  Musa,  İsa  peygamberlerin  ardından  her  dönemde  olduğu  gibi  tevhit  ( Allah’ı  birleme )  esaslı  olan  Allah’ın  dini  İslam,  kendi  menfaatlerini  gözeten  insanlar  tarafından  hükümleri  değiştirilmiş  ve  yozlaştırılmıştır. Her  yozlaştırmanın  ardından  belirli  süreler  sonunda,  Allah  insanlara  katındaki  dinin  özüne  dönebilmeleri  için,  yeniden  ve  her  peygamberin  kendi  dilinden  konuşan  peygamberler  göndermiş,  onların  dilinden  İslam’ı  anlatan  kitaplar  indirmiş, ve  o  peygamberleri  de  o  dönemin  ve  o  toplumun  ilk  Müslümanları  yapmıştır.  Her  kitap,  İnsan  eliyle  oluşturulmuş  saptırma  ve  dindeki  bozulmaları  düzeltmiş,  öncekileri  tasdik  etmiştir.  Dolayısıyla  Davut  peygambere  indirilen  Zebur  öncekileri,  Musa  peygambere  indirilen  Tevrat   Zebur’u,  İsa  peygambere  indirilen  İncil  Tevrat’ı,  Muhammed  peygambere  indirilen  Kur’an  da  bütün  hepsini  tasdik  etmektedir.  Muhammed   Peygamber,  peygamberlerin  sonuncusu,  Kur’an  da  dünyanın  sonuna  kadar  artık  bir  daha  gelmeyecek  olan  kitapların  sonuncusudur.  Bu  bakımdan  Allah’ın  Muhammed  peygambere  gelinceye  kadar  koruyuculuğunu  üstlendiği  İslam  dininin  mesajlarını  koruma  görevini  bundan  böyle  kıyamete  kadar  son  kitap  olan  Kur’an  yerine  getirecektir. Dolayısıyla  Kur’an,  tevhidi  hatırlatacak,  Allah’ın  vahyini  dünyanın  sonuna  kadar  ayakta  tutacak  son  elçisidir.  Her  ne  kadar  bugünkü  Müslümanlar  arasında  uygulamalar  zamanla  farklılıklar  gösterir  hale  geldi  ise  de,  aradan  1400  yıl  geçmesine  rağmen  aslında  Kur’anın  hiç  bir  ayeti,  hiçbir  harfi  değişmemiş  ve  eksilmemiştir.  Kur’anda  Hicr  Suresinin  9.  ayetinde  “ Hiç  kuşkusuz  Biz, o  öğüdü  zikri ( Kur’anı )  Biz  indirdik  Biz! Ve  kesinlikle  Biz  O’nun  için  koruyucularız. “  denilerek  belirtildiği  gibi,  bugün  Müslümanlarda  görülen  bu  farklılıklar  Kur’andan  değil,  Muhammed  peygamberin  ölümünden  sonra  kendisini  ulema,  alim  yerine  koyan  birtakım  kişilerin  ilkel   ve  yetersiz  koşullarda,  iletişimin,  bilimin  gelişmediği  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği  800  lü  yıllarda  yapmış  oldukları  yanlış  yorumlar  sonucu  ortaya  çıkmıştır.  Kur’anın  kendisi  anlaşılmak  üzere  okunmamakta,  Kur’anın  yerine  konulan  ve  kişilerin  yazdığı  kitaplara  göre  ortaya  çıkan  dinler,  farklı  farklı  yaşanmaktadır.

Tarih  öncesinde,  orta  çağda,  yeni  çağda  nasıl  ki  insanlar  inançlarının  farklılığından  dolayı,  gücü,  yönetimi,  kaynakları  ele  geçirmek  için  birbirleriyle  savaşmışlar, yıllarca  süren  mezhepler  ve  dinler  arası  savaşlarla  kendi  inançlarını  egemen  kılmak  istemiş  iseler,  bugünün  dünyasında  da  aslında  İslam’ın  ve  Kur’anın onaylamadığı  aynı  hastalık  devam  etmekte,  dinler  arasında,  mezhepler  arasında  çatışmalar  ve  savaşlarla,  insanların  katledilmesine  devam  edilmektedir. İnançlar  ve  din,  dünyanın  çıkar  çatışmalarına  alet  edilmektedir.

Batı  ve  Avrupa,  yüzyıllardır  orta  doğuda  610  yılında  Muhammed  Peygambere  indirilen  Kur’ana  soğuk  bakmaktadır.  Oysa  Kur’an,  Allah  katında  tek  din  olan  İslam’ın,  Zebur,  Tevrat  ve  İncil’den  sonra  indirilen  son  kitabıdır. Aynı  zamanda  Allah’ın  birliğine  inanan  bütün  insanların,  kendisini  Yahudi,  Hristiyan  olarak  niteleyen  insanların  da  kitabıdır. Zamanla  değişmiş  olan,  eksilmiş  veya  bozulmuş  olan  ilkeleri,  hükümleri,  Kur’an  tamamlamakta  ve  güncellemektedir. Çünkü  bütün  kitapların  çıkış  kaynağı,  değişmeyen  hükmün  sahibi  bir  ve  tek  olan  Allah’tır. Bundan  sonra  da  kıyamete  kadar  Allah’ın  uyarılarını  insanlara  aktaracak  herhangi  bir  kitap  gelmeyecektir.

İnsanların  fıtri  yapılarından  dolayı,  binlerce  yıldır  görülmüştür  ki  bütün  topluluklar,  kendilerine  gönderilen  peygamberlere  ve  indirilen  kitaplara  karşı  “  Biz  atalarımızın  dininden,  inancından  vazgeçmeyiz “  diyerek  direnç  göstermişler  ve  reddetmişlerdir. Halbuki  insanlar  artık  içinde  bulunduğumuz  bu  çağın  gerçekleri  içerisinde  ve  gelişmiş  aklın  öngörüsüyle,  bu  yanlış  olan  dayatmadan  vazgeçip,  önyargılardan  uzak,  objektif  değerlendirmeler  yapabilmelidirler. Bu  gün  dünya  üzerinde  görünürde  olan  terörün  içindeki  İslami  denilen  grupların,  gerçek  İslam’la  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  yoktur. İslam  bu  değildir. Kimler  eline  silah  alıp  suçsuz  insanları  katlediyorsa,  onlar  canavarlaşmış,  insanlıktan  çıkmış,  akıllarını  başkalarına  teslim  etmiş,  Allah’ın  gerçek  dinine  isyan  etmiş  kişilerdir. Yüce  Kitabımız  Kur’anda  Tin  Suresinin 5. ayetinde  Allah’ın  “ Biz  insanı  şüphesiz  en  mükemmel  şekilde  yarattık,  sonra  da  aşağıların  aşağısına  indirdik  “ dediği  gibi  hayvanlardan  beter  hale  gelmiş  olan  “ Esfele  safilin “  insanlardır. Oysa  Muhammed  Peygamber,  610  yılında  kendisine  görev  verildiği  zaman,  artık  O,  sevginin,  barışın,  kardeşliğin,  özgürlüğün  timsali  olmuş,  kendisine  yapılan  zulümlere,  baskılara  ve  hakaretlere  rağmen  sabırla  ve  hoşgörüyle  karşılık  vermiştir. Çünkü  O’nu  İslam’ın  kitabı  Kur’an  eğitmiştir. O’nun  her  davranışı,  yaşayışı,  insanlarla  olan  diyaloğu  Kur’an  çerçevesi  içerisinde  olmuştur. Her  yapacağı  işi,  davranışı  kendisine  ayetlerle  bizzat  Allah  bildirmiştir. O’nun  Mekke’de  sabırla,  azimle  sürdürdüğü  mücadele  13  yıl  sürmüştür. Bu  süre  içerisinde,  kendisinden  önceki  peygamberlerde  olduğu  gibi,  görevini  en  güzel  şekilde   kırıcı  olmadan,  yumuşak  sözlerle,  kötülüğe  karşı  iyilikle  karşılık  vererek,  bilgi  ve  bilimsel  verilerle,  ilme  ve  ortak  değerlere  dikkat  çekmekle  ve  sabırla  yapması  gerektiği  istenmiştir.

NAHL  125  :  Rabbinin  yoluna  hikmetle ( Haksızlık,  bozgunculuk  ve  kargaşayı  önlemek  için  konulmuş  kanun,  düstur  ve  ilkelerle )  ve  güzel  öğütle  çağır.

TEVBE  128  :  Andolsun  içinizden  size  sıkıntıya  uğramanız  kendisine  ağır  gelen,  size  düşkün,  sadece  insanlara  çok  şefkatli,  kolaylık  sağlayan,  çok  merhametli  bir  elçi  geldi.

ALİ  İMRAN  159  :  İşte  sen  sırf  Allah’ın  rahmeti  sebebiyle  onlara  karşı  yumuşak  davrandın.  Eğer  kaba,  katı  yürekli  olsaydın,  onlar  senin  etrafından  dağılıp  giderlerdi.

GAŞİYE  21 – 22  :  Haydi  öğüt  ver ( hatırlat )  şüphesiz  sen,  sadece  bir  öğütçüsün.  Sen  onların  üzerinde  bir  zorba  değilsin.

İslam’da  bütün  peygamberlerin  asli  görevleri  öğüt  vermektir,  hatırlatmaktır. İnanması  için  kimseyi  zorlamaları  emredilmemiştir. Pek  çok  makul  neden  ve  delile  rağmen  hala  inanmamakta  direnmeye  devam  edenler  varsa,  onları  zorlayarak  inandırmak  elçilerin  görevi  değildir.  İslam  dininde  zorlama  yoktur.  Herkes  inanıp  inanmamakta  özgürdür.

BAKARA  256  :   Dinde  zorlama  yoktur.

KEHF  29  :   Ve  de  ki  :  “ O  gerçek  Rabbinizdendir. O  nedenle  dileyen  iman  etsin,  dileyen  bilerek  reddetsin. ( inanmasın )

Ancak  hayatın  sonunda  ahiret  ve  hesap  günü  vardır,  inanmayanlara   ancak  o  zaman  Allah’ın  huzurunda  neden  inanmadıkları  sorulacaktır. Din  Allah’ın  dinidir,  hesap  sorma  yetkisi  sadece  Allah’a  aittir. Bugün  yapıldığı  gibi  kafa  kesmek,  öldürmek  ve  zorlayarak  baskı  yapmak,  korkutmak  hiç  bir  kimsenin  de  üstünde  görev  değildir,  İslami  de  değildir. Bu  yaptıkları,  kendilerini  bizzat  Allah’ın  yerine  koymak  ve  küfre  girmek  demektir. Kur’anda  Musa  peygamber  ve  kardeşi  Harun’a , İsa  peygambere  de  bu  tür  öğütlerin  verildiği  dile  getirilmektedir.

TAHA  43 -  44  :  Her  ikiniz  gidin  Firavun’a,  şüphesiz  o  azdı.  Sonra  ona  öğüt  alması  ve  saygıyla,  sevgiyle,  bilgiyle  ürpermesi  için  yumuşak  söz  söyleyin.

Muhammed  Peygamberin  her  türlü  baskıya,  zulme,  aşağılamaya,  tehdide  karşı  Mekke’de  13  yıl  sabırla,  hoşgörü  ile,  sadece  öğüt  ile  sürdürdüğü  İslam’a  davet  mücadelesine  rağmen,  inkar  eden,  direnç  gösteren,  kurdukları  sömürü  düzeninin  bozulmasını  istemeyen  müşriklerin  ( puta  tapanların ) ( Allah’a  ortak  koşanların ) en  sonunda  ölüm  tehdidinden  dolayı,  Muhammed  peygamber  ve  ona  inanmış  olanlar  622  yılında  Medine  şehrine  göç  etmek  zorunda  kalmıştır. Bu  şehirde  yaşayan  özellikle  ehlikitap  olan  Yahudi  ve  Hristiyanlar,  Kur’anın  ve  anlattıklarının  kendi  kitaplarını  ve  inançlarını  desteklediğini  ve  devamı  olduğunu,  inandıkları  tek  tanrıdan,  Rahman’dan  geldiğini   kolaylıkla   kabul  etmişlerdir.  Bu  nedenle  onların  destekleri  ile  İslam,  Medine’de  güç  bulmaya  başlamıştır. Ancak  bunun  da  kendi  düzenlerini  tehdit  ettiğini  düşünen  Mekke  müşriklerinin  müdahaleleri  kesilmemiş,  ardından  da  silahlı  ve  ordulu  saldırılara  dönüşmüştür. İslam’da  saldırganlığa,  gaspa,  cinayete, herhangi  bir  canlıya  ve  cana  kıymaya  asla  izin  verilmemiştir. Allah,  ancak  bu  saldırıların  ortaya  çıkmasından  ve  dine  karşı  büyük  tehdit  olmasından  sonra  ilk  defa  Medine’de  vahiy  edilen  Bakara  Suresinin  216. ayeti  ile  savunma  amacına  yönelik  olarak  Müslümanların  savaşmalarına  izin  vermiştir.

BAKARA  216  :  Ve  savaş  sizin  için  hoş  olmayan  bir  şey  olmasına  rağmen,  size  zorunlu  görev  olarak  verildi.  Olabilir  ki  siz,  sizin  için  hayırlı  olan  bir  şeyden  hoşlanmazsınız.  Yine  olabilir  ki  siz,  sizin  için  kötü  zararlı  olan  bir  şeyi  seversiniz.  Ve  Allah  bilir.  Siz  bilmezsiniz.

İslam’da  zulme  uğrayan,  saldırıya  maruz  kalan,  özgürlüğü  ve  insan  hakları  elinden  alınan  Müslümanların,  zulüm  ortadan  kalkıncaya  kadar,  özgürlüklerini  ve  onurlu  yaşama   haklarını  güvenceye  alana  kadar  kendilerini  savunma,  zulme  baş  kaldırma,  karşı  koyma,  mücadele  etme  hakları  vardır. İslam’da  da  özgürlüğün,  adaletin, insan  haklarının  ve  güvencesinin  elde  edilebilmesi  için  savunma  amaçlı  savaştan  başka  seçenek  yoktur.

HACC  39   :  Kendilerine  savaş  açılan  kimselere,  kendileri  haksızlığa  uğramaları,  sırf  “ Rabbimiz  Allah’tır “  dedikleri  için  haksız  yere  yurtlarından  çıkarılmaları  nedeniyle  savaşmalarına  izin  verildi.

Bunun  üzerine  aralıklarla  Mekke  müşriklerinin ( Putlara  tapıp  Allah’a  ortak  koşanların )  ordularla  üç  ayrı  zamandaki  saldırılarına  karşı,  savunma  amacına  yönelik  olarak  Medine’de  kurulan  yeni  Müslüman  yönetiminin, karşı  koyması  ile  savaşlar  yaşanmıştır. Bu  savaşların  ikisi, Medine  şehri  yakınlarındaki  Bedir  kuyuları  ve  Uhut  dağı  eteklerinde  ve  üçüncüsü  de  Medine  şehrini  kuşatan  müşriklere  karşı  Medine  şehrinin  savunma  mücadelesiyle  gerçekleşmiştir. Batıda  gerçekleri  bilmeyenler  ve  Muhammed  peygamberi  yeterince  tanımayanlar,  bu  dinin  kanla  beslendiğini  ima  edip,  İslam’ı  aşağılamaya  çalışırlarken,  O’nu  eli  kılıçla  karikatürize  etmektedirler. Halbuki  bu  düşüncede  olanlar  Muhammed  Peygamberin,  bu  üç  savunma  savaşı  ile  ve  daha  sonra  da  Bizans  ordusunun  saldırma  tehdidi  üzerine  yine  savunmaya  yönelik  olan  Tebük  seferi  için  eline  sadece  dört  kez  kılıç  aldığını  herhalde  bilmemektedirler. Üstelik  son  savaş  gerçekleşmemiş,  Bizans  ordusu  geriye  dönmüştür. 

Müslümanlara  bu  savunma  savaşları  süresince  indirilen  Kur’an  ayetleri  ile,  gerektiğinde  savaş  emredilmekte,  bununla  beraber  hangi  şartlarda  savaşılmasının  gerektiği  de  bildirilmektedir.  Savaşlarda  haddi  aşmayın  denilirken,  sivil  halka,  kadınlara,  çocuklara,  yaşlılara  ve  tarlalara,  bahçelere,  hayvanlara,  ormana  ve  çevreye  zarar  vermeleri  yasaklanmaktadır. İnsan  haklarına  riayet  etmeleri  konularında  öğütlerde  bulunulmaktadır. Savaş  halinde  bile  olunsa  Müslümanların  düşmana  zulüm  etmesi,  işkence  yapması,  savaşın  dışındakileri  öldürmesi  haram  ( yasak )  kılınmıştır.

BAKARA  190  :  Ve  sizinle  savaşan  kimselerle,  Allah  yolunda  savaşın  ( ölün,  öldürün )  Ve  haddi  ( sınırı )  aşmayın.  Şüphesiz  Allah  sınırı  aşanları  sevmez.

BAKARA  191- 192  :  Ve  onları  nerede  yakalarsanız  öldürün.  Çıkardıkları  yerden  siz  de  onları  çıkarın.  Ve  insanları  dinden  çıkarmak,  ortak  koşmaya  sürüklemek,  öldürmekten  daha  şiddetlidir.  Mescidi  Haram’da  onlar  size  savaş  açmadıkça,  siz  de  onlarla  savaşmayın. Onlar  sizinle  savaşırlarsa  siz  de  onlarla  savaşın (  hemen  onları  öldürün.) Eğer  vazgeçerlerse,  artık  bırakın.  Allah  bağışlayıcıdır.  Sevgi  ve  merhamet  kaynağıdır.

Ayetlerden  anlaşılacağı  gibi,  soygun,  yağma,  talan  ve  çıkar  için  değil,  Müslümanlar  sadece  Allah  yolunda  ve  kendi  hayatlarının  savunması  için  savaşmalılardır. Düşmanın  vazgeçmesi  durumunda  ise  savaşa  son  verilmeli,  Allah’ın  rahmetine  sığınılmalıdır. Bugün  yaşadığımız  dünyada,  Müslüman  görünümündeki  terör  ve  Kur’andaki  bazı  ayetlerin  yanlış  anlaşılmış  mecazi  anlatımları   bahane  edilerek  İslam,  terör  dini  olarak  yansıtılmaya   çalışılmaktadır. Halbuki  Kur’an  ayetlerinde  görüldüğü  gibi  Allah  yolunda  çalışmanın  yanı  sıra,  bizzat  işgal  altında  kalmış  terörün  kurbanı  olmuş,  mazlum  insanlara  yardım  etme  amacına  yönelik  olarak  da savaşa  izin  verilmektedir. Eğer  ortada  bir  zulüm   ve  haksızlık  varsa,  buna   seyirci   kalanlara,  Kur’an  suça  ortak  olma  gözüyle  bakmakta  ve  onları  dilsiz  şeytan  olarak  nitelemektedir.  Kur’an  ve  İslam,  zaten  her  türlü  zulme  ve  haksızlığa   uğrayanların  savunucusudur.  Kur’anın  ve  İslam’ın  düşmanı  zaten  zalim  olanlar,  haksızlık  ve  zulüm  oluşturanlardır. Bu  nedenle  Allah’a  inanmış  olanlar,  asla  zulmün,  haksızlığın,  adaletsizliğin,  terörün  ve  kargaşanın  kaynağı  olmamalıdır.

NİSA  75  :  Size  ne  oluyor  da,  Allah  yolunda  ve  “ Ey  Rabbimiz ! Bizleri  bu  halkı  kendi  benliklerine  haksızlık  eden  kimseler  olan  memleketten  çıkar,  nezdinden  bize  bir  koruyucu, yol  gösterici  yakın, nezdinden  iyi  bir  yardımcı  kıl “ diyen  zayıf  düşürülmüş  erkekler, kadınlar  ve  çocuklar  uğrunda  savaşmıyorsunuz ?

TEVBE  111-112  :  Şüphesiz  Allah,  tövbe  eden,  kulluk  eden,  Allah’ı  birleyen,  boyun  eğip  teslimiyet  gösteren  inananlardan,  canlarını  ve  mallarını  şüphesiz  cenneti  onlara  verme  karşılığında  satın  almıştır.  Onlar  Allah  yolunda  savaşırlar  ( sonra  öldürürler  ve  öldürülürler )  Bu  Allah’ın  Tevrat,  İncil  ve  Kur’andaki  gerçek  bir  vadidir.  Ve  sözünü  Allah’tan  daha  çok  tutan  kim  vardır ?...

ŞURA  41 - 42  :  Kim  de  haksızlığa  uğradıktan  sonra  hakkını  alırsa,  işte  onların  aleyhine  bir  yol  yoktur.  Yol  ancak, insanlara  haksızlık  eden  ve  yeryüzünde  haksız  yere  taşkınlık  eden  kimseler  aleyhinedir.  İşte  onlar,  kendileri  için  acı  bir  azap  olanlardır.

Şüphesiz  Allah,  inananları  savunmakta,  aşırı  hain  ve  son  derece   nankörlerin  hiç  birini  sevmemekte,  o  nedenle  zulme  uğrayan,  saldırıya  maruz  kalan,  özgürlüğü,  insan  hakları  elinden  alınan  Müslümanların,  zulüm  ortadan  kalkıncaya  kadar  kendilerini  savunma,  zulme  başkaldırma   hakkını  verdiği  gibi,  din  farkını  gözetmeksizin  herkes  için  de  izin  vermektedir. Doğanın,  bahçe  ve  bağların,  yerleşim  yerlerinin,  okul  ve  ibadet  yerlerinin  zarar  görmesini  istememektedir.

HACC  40  :  Eğer  Allah,  bir  kısım  insanları   diğer  bir  kısmı  ile  defedip  önlemeseydi,  mutlak  surette,  savamiu ( filiz,  tomurcuk,  ağaçtaki  meyve, toplanmış  tahıl,  bakliyat,  kıraç  arazide  diken, )  biyeu (  yapılı  bina  ne  varsa  hepsi,  tüm  alışveriş  yerleri, ) tüm  salat  destek  yerleri (  iş  yerleri,  eğitim  öğretim  kurumları  ve  güvenlik  merkezleri )  ve  içlerinde  Allah’ın  ismi  bol  bol  anılan  mescitler  yerle  bir  edilirdi.

Kur’anda,  hangi  koşulda  olursa  olsun,  zor  durumda  olan  insanlara,  fakirlere,  yolculara  yetimlere  miskinlere,  muhtaç  olanlara  yardım  edilmesi  gerektiği  birçok  ayette  belirtilmektedir.  Zaten  İslam’ın  en  temel  ilkesi,  salat  kavramı  altında  dayanışma,  destek  olma,  paylaşma,  yardımlaşma  ve  arka  çıkmaktır.

TEVBE  6  :  Eğer  müşriklerden  herhangi  biri  aman  dilerse,  Allah’ın  kelamını  dinlemesi  için  ona  aman  ver.  Sonra  onu  güvenli  yerine  ulaştır.

İNSAN  5 -  8  :  Şüphesiz  onlar ( iyi  adamlar )  fışkırtıldıkça  fışkırtılacak  bir  pınardan………Allah  sevgisi  için,  sevmelerine  rağmen  yiyeceği,  yoksula  ve  öksüze  ve  tutsağa  veren  Allah’ın  kulları  içerler.

ENFAL  61  :  Ve  onlar  barış  için  yanaşırlarsa,  sen  de  barışa   yanaş !  Ve  Allah’a  işin  sonucunu  havale  et.  Şüphesiz  Allah,  en  iyi  işitenin,  en  iyi  bilenin  ta  kendisidir.

Allah,  müminlerin  hakkaniyeti  ayakta  tutan  tanıklar  olmasını,  bir  topluma  duydukları  kinden  dolayı  adaletsizliğe  sürüklenmemelerini,  bağışlayıcı  olmalarını,  geçmişte  yaşanan  olumsuz  tecrübelerin  bahane  edilerek  onları  saldırganlığa,  haddi  aşmaya  yöneltmemesini  istemekte,  her  şeyden  haberdar  olduğunu  bildirerek  uyarmaktadır.

MAİDE  8  :  Ey  iman  etmiş  kişiler !  Allah  için  hakkaniyeti  ayakta  tutan  tanıklar  olunuz.  Ve  bir  topluma  olan  kininiz,  sizi  adaletsizlik  yapmaya  sürüklemesin. Adaletli  olun,  adaletli  olmak  Allah’ın  koruması  altına  girmeye  daha  yakındır.  Şüphesiz  Allah  yaptıklarınıza   haberdardır.

ŞURA  40  :  Ve  bir  kötülüğün  cezası  onun  gibi  bir  kötülüktür.  Ama  kim  affeder  ve  düzeltirse,  artık  onun  ücreti  Allah’a  aittir.

İslam,  toplumlar  arasında   savaşmayı  değil,  aksine  barışı,  huzuru  sağlamaya   çalışan  bir  dindir. Bu  konuda  Kur’an  ayetleri  ile  müminlere  evrensel  yaşama  ilkeleri  öğütlenmekte,  oyuna  gelerek  aralarında  savaşmaları  halinde  izlemeleri  gereken  yol  gösterilmektedir.  Eğer  müminlerden  iki  grup  birbirleriyle  savaştırılırlarsa,  diğer  müminler  seyirci  kalmayıp  hemen  harekete  geçmeli,  onların  arasını  düzeltmelidirler.  Müminin  mümini  kasten  öldüremeyeceği,  müminlerin  kardeş  olduğu  bilinmeli  ve  barış  sağlanmalıdır.  Bu  çabalara  rağmen  grubun  biri  ötekine  saldırmaya  devam  ederse,  Allah’ın  buyruğuna  dönünceye  kadar  saldırgan  tarafla  savaşılmalıdır.  Eğer  vazgeçerlerse  aralarında  adaletle  ve  hakkaniyetle  barış  yapılmalıdır.

HÜCURAT  9  :  Ve  eğer  müminler  birbirleriyle  savaştırılırlarsa,  hemen  onların  arasını  düzeltin.  Şayet  biri  ötekine  saldırırsa,  Allah’ın  buyruğuna  dönünceye  kadar  saldıran  tarafla  savaşın.  Sonra  da  eğer  dönerse  aralarında  adaletle  barış  yapın  ve  hakkaniyetle  davranın. Şüphesiz  ki  Allah,  hakkaniyetle  davrananları  sever.

HÜCURAT  10  :  Müminler  ancak  kardeştirler.  Öyleyse  rahmete  ermeniz  için  kardeşlerinizin  arasını  düzeltin  ve  Allah’ın  koruması  altına  girin.

İslam’da  insan  ve  canlı  hayatı  çok  değerlidir.  Kur’anda  bu  değer  pek  çok  ayette  dile  getirilmekte,  insan  hayatının  korunması  için  herkesin,  başkasının  hayatının  kutsallığını  kabul  edip,  onun  korunmasına  yardım  etmesi  gerektiği  uyarıları  yapılmaktadır.  Haksız  yere  birini  öldüren  kimse,  bütün  insanları  öldürmüş  görünümünü  veren  bir  canavar  hükmünde  görülmekte,  buna  karşılık,  bir  tek  insanın  hayatının  korunmasına  yardım  eden  kimse,  tüm  insanlığı  yaşatmış  gibi  kabul  edilmektedir.

MAİDE  32  :  İşte  bunun  için  Biz,  İsrail  oğullarına  :  ”  Şüphesiz  her  kim  bir  zat  veya  yeryüzünde  bozgunculuk  karşılığı  olmadan  bir  zatı  öldürürse  artık  bütün  insanları  öldürmüş  gibi  olur.  Kim  de  bir  zatın  yaşamasına  sebep  olursa,  bütün  insanları  yaşatmış  gibi  olur. “  şeklinde  farz  kıldık.  Ve  kesinlikle  elçilerimiz  onlara  kesin  delillerle  geldiler.

Bu  ayetin  tefsiri  niteliğinde  olan  ve  aynı  Surenin  33 . ve  34. ayetlerinde  ise  aslında  insanları  dinden  döndürmeye  çalışanlara  verilebilecek  cezalar,  tarihten  de  örnek  gösterilerek  boyutları  önerilmeye  çalışılmaktadır. Aslında  Allah  ve  Elçisine  savaş  açarak  insanları  ortak  koşmaya,  Allah’ın  ayetlerini  inkar  etmeye  yöneltmek,  imandan  döndürmek  olarak  ve  bir  insanın  öldürülmesinden  daha  büyük  bir  suç  olduğu  dile  getirilmeye  çalışılmaktadır. Buna  rağmen  ayette  yer  alan  “  el  ve  ayakların  çaprazlama  kesilmesi “  ifadesi  düz  mantıkla  yorumlanarak  İslam’ın  vahşice  bir  din  olduğuna  hükmedilmektedir.  Halbuki  ayet  bir  emir  ayeti  değil,  hüküm  verecek  olan  yargıcın  seçenekleri  olarak  sunulmaktadır.  Tarihte  Mısırda  da  suçluların  bu  gibi  tehditlerle  korkutulmaya  çalışıldığı  da  ayetle  bildirilmektedir,  amma  asıl  anlatılmak  istenen  doğrudan  doğruya  ayak  ve  elin  kesilmesi  değildir.  Bütün  hukukçuların  tarih  boyunca  uygulanan  cezalarla  ilgili  yaptıkları  araştırmalarına  göre  de  ne  Mısırda  Firavun  döneminde,  ne  de  İslam  ülkelerinde  böyle  bir  çaprazlama  ayak  ve  kolların  kesildiği  uygulamasının  olmadığı  belirtilmiştir.

MAİDE  33 – 34  :  Allah’a  ve  elçisine  karşı  savaşan,  bozgunculuk  yapmaya  teşebbüs  etmiş  olan  ve  yeryüzünde  kargaşa  çıkarmaya  çalışanların  karşılığı ( Siz  onları  yakalayıp  denetim  altına  almazdan  önce  hatalarından  dönenler  hariç ) ancak  öldürülmeleri  veya  asılmaları,  yahut  ayak  ve  ellerinin  çaprazlama  arka  arkaya  kesilmesi,  ya  da  bulundukları  yerden  sürgün  edilmeleridir.  Bu  onlar  için  dünyada  bir  aşağılıktır.  Ahirette  de  onlar  için  büyük  bir  azap  vardır. Artık  iyi  bilin  ki  Allah,  çok  bağışlayan  ve  çok  merhamet  edendir.

Bu  ayette  ve  Firavun  ile  Musa  kıssasında  anlatılan  Taha  Suresinin  71. ayetinde  yer  alan  “  ayak  ve  ellerin  çaprazlama  arka  arkaya  kesilmesi “  ifadesi  aslında  pek  çok  tefsirci  ve  yorumcu  tarafından  düz  mantıkla  yanlış  olarak  yorumlanmıştır.  Kısasa  kısas  olarak  verilen  bir  ceza  olarak  düşünülmüştür.  Aslında  bu  ifade Arap  dil  bilimi  içerisinde   bir  deyimdir. Bizde  de  “ elim  ayağım  kesildi “  gücüm  takatim  kalmadı, hiç  bir  şey  yapacak  halde  değilim  anlamına  benzemektedir. Fakat  asıl  yanlış  anlamalar  ayetin  orijinalindeki  “ Mihilafi “  sözcüğünün  ilk  orijinal  Kur’an  Mushafın’daki  ( mim )  harfinin  uzatma  boşluğunun  üzerine  peygamberimizin  döneminden  yetmiş  yıl  sonra  yeni  yazılan  kitaplarda  nokta  konulup “ nun “  harfinin  oluşturulması  ve  sözcüğün “ Minhilafin “ şekline  getirilmesi  üzerine,  anlamının  değişmesinden  kaynaklanmaktadır.  Peygamberimizin  vahyin  gelmesi  ile  yazdırdığı  ayetlerde  ve  bu  sözcüğün  harflerinin  noktasız  olmasından  dolayı  orijinal  anlamı  ise,   “  El  ve  ayakların  karşılıklı  çaprazlama  kesilmesi  “  değil,  sözleşmenin   kesilmesi,  feshedilmesi  ( artık  o  haklardan  istifade  ettirilmemesi,  söz  verilen  imtiyazlardan  ve  vatandaşlık  haklarından  mahrum  edilmesi, )  demektir. Belki  de  hapsedilip  özgürlüğünün  elinden  alınmasıdır. Kur’anda  Mümin  Suresinin  23  ve  46  ayetleri  arasında  Musa  peygamber  ve  Firavun  kıssası  anlatılırken,  aslında   Firavunun  kanunlara  bağlı  olduğu,  kendisinin  yanında   görev  yapan  sihirbazlarla  bir  takım  haklar  tanıyarak  sözleşmeler  yaptığı  dile  getirilmektedir.  İşte  Musa  peygambere  inanmış  olan  sihirbazlara  yapılan  “  ellerinizi  ayaklarınızı  çaprazlama  keseceğim “  tehdidi  de  aslında  artık  size  verdiğim  olanakları,  yetkiyi,  hakları  kesiyorum,  geri  alıyorum  ve  sözleşmenizi  feshediyorum  anlamındadır.

Kur’andaki  anlatım  teknikleri,  kullanılan  deyimler,  sözcükler,  doğrudan  doğruya  Allah’ın  Kendisinin  bizzat   icat  ettiği  yeni  deyimler,  sözcükler  ve  anlatım  teknikleri  değildir.  Hepsi  de  peygamberimizin  doğup  büyüdüğü,  içlerinde  yaşadığı  Bedevi  Arapların  kullandığı  anlatım  teknikleri,  deyimleri  ve  sözcükleridir. Bundan  dolayı  peygamberimiz  zamanında  inen  vahiylerde  ve  uygulamalarda  hiç  bir  anlam  kargaşası  yaşanmamıştır. Peygamberimiz  döneminde  orijinal  Arap  harflerinin  ifadede  kullanılmak  üzere  sayısı  14  iken,  harflerin  üzerinde  ve  altında  herhangi  bir  noktalama  işareti  bulunmaz  iken,  farklı  toplumlarda  seslerin  karıştırılmamasını,  daha  net  ve  doğru  anlaşılmasını,  okuma  birliğini  sağlamak  üzere  bizde  de ( ç, i, ö, ş, ü, )  harflerinde  olduğu  gibi,  Peygamberimizden  sonra  yazılan  Kur’an  Mushaflarında harflerin  üstüne  ve  altına  noktalama  işaretleri  konulmuş,  yeni  ses  ve  harflerin  ilavesiyle  harflerin  sayısı  28  e  çıkarılmıştır.  İşte  Peygamberimize  vahiy  edilen  orijinal  ayetlere  göre  bazı  sözcüklerde  çok  değişik  anlamalar  ve  farklılıklar  bu  noktalama  işaretlerinin  bazı  yerlerde  hatalı  yapılmasından  sonra  ortaya  çıkmaya  başlamıştır.  Bunun  yanı  sıra  her  dilde  olduğu  gibi,  Arap  dilinde  de  bazı  sözcükler  gerçek  anlamı   dışında   mecaz  anlamıyla  kullanılmaktadır. Bu  nedenle  Kur’anda  bazı  ayetlerin  muhkem,  bazı  ayetlerin  de  tevile  ihtiyaç  duyulan  ve  benzeşen,  birden  fazla  anlamı  olan  müteşabih  ayet  olduğundan  söz  edilir.  Gerek  bunlara  bağlı  olarak,  gerekse  de  önceki  kültürlerden  etkilenmeler  sonucunda ,  halk  kültüründe  pek  çok  sözcük  gerçek  anlamlarından  farklı  olarak  bilinir. Kur’anda  geçen  ayetlerde  örneğin ;  * Onu  ateşe  atın  *  Onu  öldürün,  * Onlar  ölülerdir,  *  Onlar  ateştedir  * İnfak,  * Salat,  * Melek,  *  Şeytan,  * Cin, * Ruh,  * cihat,  * Boyunlarını  vurun,  * Salavat  * Zikir  gibi  daha  pek  çok  sözcük  ve  deyim  yanlış  ve  farklı  yorumlanmakta  ve  tartışmalara  neden  olunmaktadır.

İslam  aslında  barışın,  özgürlüğün,  demokrasinin,  hoşgörünün,  bağışlanmanın,  saygı  ve  sevginin,  insan  haklarının  güvence  altına  alındığı  bir  inançlar  Dinidir.  Çünkü  Peygamberimize  görev  verilirken  daha  ilk  ayetlerle  okumaktan,  kalemden,  ilmin  dağıtılmasından,  aydınlıktan  ve  Rabbin  Kerem  sahibi  olarak  bütün  zenginlikleri, özgürlükleri  insana  verilerek  yaratılmasından  söz  edilmektedir.  Muhammed  Peygamber,  hicreti  ile  Mekke’deki  zulümden,  baskıdan  kurtulup  Medine  şehrine  yerleşince,  en  büyük  desteği  daha  önce  ehlikitap  Yahudi  ve  Hristiyan  inancında  iken,  daha   sonra  da  Kur’ana  inanmış  olan  kabilelerden  görmüştür. Bu  kabilelerle  Muhammed  Peygamber  daha  Medine’ye  hicret  etmeden  önce  Akabe  sözleşmelerini,  maddeler  halinde  imzalamış  ve  anlaşmışlardır. Hicretten  sonra  da  muhalif  olan  diğer  kabilelerle  barış  sözleşmeleri  imzalanmış  ve  böylece  yeni  kurulacak  olan  devletin,  ilk  anayasası  oluşturulmuştur. Bu  anayasanın  amacı,  hangi  dine  mensup  olursa  olsun,  şehirde  bulunan  bütün  toplulukların  özgürce  ve  huzur  içinde  yaşamasını  sağlamaktır. Bu  anayasa  ile  o  döneme  kadar  yaşanan  kabileler  arası  çatışmalar,  suçluların   adaletsiz  bir  şekilde  cezalandırılması,  şehrin  güvenlik  sorunları  ortadan  kaldırılmış,  barış,  düzen,  huzur  ve  istikrar  içinde  bir  yaşam  sağlanmıştır.  Böylece  insanlar  inançlarında  özgür  bırakılmış,  sosyal  bir  hukuk  devleti  içerisinde  farklı  dinlere  ve  inançlara  sahip  toplulukların  bir  arada  yaşayabilecekleri  ispatlanmıştır. Bu  anayasayı  oluşturan  sözleşmenin  maddeleri  çevredeki  bütün  yerleşim  yerlerindeki  dini  liderlere  havralara,  kiliselere  sinagoglara ulaştırılmış,  onların  varlıkları  ve  inançları  ile  konumları  güvence  altına  alınmıştır. Muhammed   Peygamber,  o  dönemdeki  Bizans,  İran,  Mısır  ve  Habeşistan  devletlerinin  Krallarına  dahi  gönderdiği  İslam’a  davet  mesajlarında,  saygıyla,  onların  özgürlük  ve  seçme  haklarını  da  gözeterek  nazikçe  üsluplar  kullanmıştır.

Görüldüğü  gibi  Muhammed  Peygamber,  şiddete,  zorbalığa,  diktatörlüğe  dayalı  bir  rejim  yerine,  herkesin  hak  ve  sorumluluğunun,  özgürlüğünün  sınırlarının  belli  olduğu,  adaletli  ve  güvenli  bir  kamu  düzeni  getirmiştir. Mekke  şehri  fethedilip  tamamen  İslam’a  dahil  edildikten  sonra,  daha  önce  Müslümanlara  işkence  edenlere  bile  merhamet  gösteren  Muhammed  Peygamberin  yerleştirmeye  çalıştığı  düzen,  hiç  kuşkusuz  Allah’ın  Kur’an  ayetlerinin  düzeninden,  öğüdünden  başka  bir  şey  değildir. Günümüzde  yaşanan  kaos  ise,  Kur’anın  terk  edilip  Kur’anın  yerine  konulan  birçok  uydurma  hadis  ve  rivayetin  yer  aldığı  kitaplarla  Kur’an  dışında  yaşanan  dinlerin  doğurduğu  acı  ama  kaçınılmaz  sonuçtur.

Sonuç  olarak   Kur’an,  objektif  olarak  bütünüyle  incelendiğinde  görülür  ki,  pek  çok  ayette  Allah’ın  bağışlayıcı  ( Rahman )  tövbeleri  çok  kabul  edici ( Tevvab )  sevgi  ve  merhamet  kaynağı  ( Rahim )  olduğu  hemen  hemen  her  Surede  tekrar  edilir.  Tevbe  etmenin  önemi  anlatılır. Böyle  bir  Rabbin,  Yaratıcının  kendi  yarattığını,  cani  olmaya  teşvik  etmesi,  emretmesi  mümkün  olabilir  mi ?  Aksine  Yüce  Rabbimiz,  insanın  yaratılmasından  bu  yana   gönderdiği  bütün  peygamberlerle  ve  kitapları  ile  barışı,  adaleti,  huzuru,  dayanışmayı,  yardımlaşmayı,  hoşgörüyü  temin  etmeyi  amaçlamıştır. Allah’ın  hiç  bir  kitabı  birbiriyle  çelişkiye  düşmez,  ilk  peygamberden,  Muhammed  Peygambere  gelinceye  kadar  hükmü  değişmemiştir.  Örneğin :  İbrahim  Peygamber  de “  suçsuz  bir  insanı  öldüren,  bütün  insanlığı  öldürmüş  gibidir “  tebliğini  yapmıştır,  Musa  peygamberin  “ on  emrinde “  de  öldürmeyin  emri,  İncil’de  de “  İnsanların  size  nasıl  davranmasını  istiyorsanız  siz  de  onlara  öyle  davranın “ öğüdü  bulunmaktadır. Kur’anda  Rad  Suresinin 11. ayetinde  de  “  toplumlar  kendi  durumlarını  değiştirmedikçe  Allah  da  onların  durumlarını  değiştirmez “  denilerek,  Kur’an  terk  edilip  anlaşılacağı  dilden  okunmadıkça,  insanlar  kendilerini  düzeltmedikçe  onların  içinde  bulundukları  belalardan,  kötülükten  kaostan  kurtulamayacakları  anlatılmaktadır. Yukarıda  pek  çok  ayetle  örneklerini  gösterdiğimiz  gibi,  Kur’anda  pek  çok  ayetle  değinilen  kısasa  kısas  ölçüsü,  öldüreni  öldürün,  savaş  açıp  saldıranla  savaşın  emirleri  tamamen  savunmaya  yöneliktir. Üstelik  de  öldürenin  bağışlanmasının  daha  iyi  olabileceğinin  öğütlendiği  ayetleri  de  görmekteyiz. Bu  gün  dünyada  görülen  ve  İslami  terör  denilen  katliamların,  saldırıların,  cinayetlerin,  zulümlerin  gerçek  İslam  ile  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  yoktur. Bu  zulümleri  oluşturanlar,  İslamiyet’le  hiç  ilgileri  olmayan,  vahşileşmiş,  canavarlaşmış  insanlıktan  çıkmış  ve  akıllarını  başkalarına  emanet  etmiş  uyuşturulmuş  insanlardır. Kur’ana  ve  gerçek  İslam’a  göre  bütün  insanlar  ve  toplumlar,  ancak  Allah’a  yönelme  ile  doğru  yolda  gösterecekleri  çabaların  karşılığını  alabileceklerdir.  Bu  doğru  yol  da,  İslam’ın  son  kitabı  Kur’anın  içerisindedir.  Allah’ın  selamı  barış  ve  özgürlükten  yana  olan  bütün  insanların  üzerine  olsun. !

                                                                                                                                                                                     MUTLU  BOZ

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Tek din İslam # Müslüman # Musevi # İsevi # Nasrani # Peygamberler

Takip Et