CUMA GÜNÜ VE CUMA NAMAZI

Gecenin  gündüzü,  gündüzün  geceyi  kovaladığı  ve  hayatın  sürüp  gittiği,  zamanın  dilimlerinden  biri  olarak  bilinen  haftanın  yedi  gününden  bir  günü,  aslında  ibadetin  sürekliliği  esas  olduğu  halde,  Allah’a  inandıklarını  söyleyen  insanlarca,  özellikle  daha  yoğun  olarak  kendilerini  yaratan  Rabb’lerine  ayırmayı  düşündükleri  gün  olmuştur.  Bu  düşünceyle  Hristiyanlar,  Kiliselerinde  Pazar  gününü  Allah’a  daha  yoğun  bir  ibadet  günü  olarak,  Yahudiler  de  Cumartesi  gününü  Sebt  ( Şabbat ) gününü,  hiç  bir  iş  yapmama,  dinlenme,  yasaklara  uyma  ve  Allah’a  yalvarma  günü  olarak  belirlemişlerdir. Rivayetlerle  anlatılanlara  göre,  biz  Müslümanlar  için  de  Allah’a  özellikle  yoğunlaşmak  için  düşünülerek  ayırabileceğimiz  gün  olarak,  Cuma  günü  kalmıştır.  Peygamberimiz,  Mekke'de  13  yıl  sabırla,  dirayetle,  azimle  sürdürdüğü  tebliğ  etme  mücadelesine  rağmen,  gördüğü  hakaret,  aşağılama,  yalanlama,  saldırı  ve  sonunda  da  ölüm  tehdidinden  dolayı,  Medineli  bazı  kavimlerin  önderlerinin  daveti  üzerine  de  artık  Medine’ye  hicret  etme  kararını  almıştır. Fakat  önce,  Allah’ın  vahyine  daha  sıcak  duran  Medine’lileri,  Allah'ın  Kur'andaki  ayetleri  ile  tanıştırmak  ve  eğitmek  üzere,  kendilerine  Alperen  denilen  on  iki  sahabeyi  Medine’ye  göndermiştir. Medine’de  Allah’a  inanmış  ve  kitapları  da  olan,  Ehli  Kitap  Yahudiler  ve  Hristiyanlar  da  çoğunlukta  yaşamaktadır.  Dinlerinin   gereği   Hristiyanlar  Pazar  günü,  Yahudiler  de  Cumartesi  günü  kendi  aralarında  toplanmaktadırlar.  O  günlerde  onları  toplayıp,  Kur'anı  tanıtmanın  olanağı  yoktur. Cuma  günleri   ise  Medine’de  Pazar  kurulmakta,  çevre  köylerden  gelenlerle  birlikte  büyük  kalabalıklar  oluşmaktadır. Bunu  fırsat  bilen  sahabeler,  Kur'an  eğitimi  ve  öğretimi,  Allah'ın  vahyini  duyurma   için,  Peygamberimizin  de  iznini  alıp,  insanları  toplama  günü  olarak  Cuma  gününü  belirlemişlerdir. Bu  sahabeler,  bazen  öğle  üzeri,  bazen  öğleden  sonra  veya  öğleden  önce,  değişik  yerlerde,  ahırlarda  ve  değişik  zamanlarda  toplayabildikleri  insanlara  Kur'an  ayetlerini  duyurmaya  ve  anlatmaya  çalışmışlardır.  Böylece  Medine'de  Kur'anın  ve  Peygamberimizin  tanıtımını  sağlamışlardır. ( Cuma  Salatı ) ( Suyuti, ed -  Durrul  Mensûr  VI, 218,  İbn  Sad  Tabakat  III,  118 )  O  günlerden  sonra  Peygamberimizin  Medine’ye  Hicret  etmesi  ve  daha  sonra  da  bir  İslam  devletinin  kurulmasıyla  da  sürdürülen  bu  uygulama,  böylece  Müslümanların  toplanma,  bir  araya  gelme  günü,  Cuma  günü   olarak  yerleşmiş,  gelenekselleştirilmiş  ve  Müslümanlarca  da  daha  sonra  kutsallaştırılmış  bir  gün  haline  getirilmiştir.

Bugün  geçen  zamanlar  içerisinde  kutsallaştırılmış  bir  gün  haline  getirilmiş  olduğundan  Cuma  denildiğinde,  bütün  hayırların  bu  günde  olacağı,  Allah’ın  rahmetinin  daha  fazla  tecelli  edeceği  düşünülmekte,  insanların  Cuma  günleri,  yaldızlı  cümlelerle  donatılmış  iyi  dileklerle  tebrik  edilmekte,  evlenme  ve  gerdek  geceleri,  bazı  uydurma  Kandil  Geceleri  Cuma  gecesine  denk  getirilmekte, Cuma  günleri  kadınların  herhangi  bir  iş  tutması  kınanmakta,  insanların  boy  abdesti  almaları  istenmekte,  o  güne  mahsus  olmak  üzere  pek  çok  şeyden  sakınmaları  ve  daha  hassas  olmaları  önerilmektedir. Oysa  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  Rum  Suresinin  17. ayetinde  “  O  halde,  yapmanız  gereken,  akşama  erdiğinizde,  sabaha  erdiğinizde,  gece  sırasında,  öğleye  erdiğinizde,  her  zaman  Allah’ın  tesbih  edilmesidir.  /  Tüm  noksan  sıfatlardan  arındırılmasıdır.  "  denilerek,  Yaratanı  tüm  nitelikleriyle  tanımanın  ve  tanıtmanın,  sabah  akşam,  gece  gündüz,  mecazi  anlatımıyla  sürekliliğine  dikkat  çekildiği,  yine  Ali  İmran  Suresinin  191. ayetinde  de    "  Elbetteki  ayaktayken,  otururken  ve  yanları  üzerine  yatarken  Allah'ı  anan...."  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  dinimizde  süreklilik  esastır.  Allah'a  yaklaşmak  ve  O'nu  anmak  ( Kur'anı  anlayarak  okumak,  ayetleri  tefekkür  etmek,  namaz  kılmak,  Allah'a  ibadet  etmek )  için  hiçbir  günün,  başka  bir  güne,  hiçbir  yerin  başka  bir  yere  üstünlüğü  yoktur.  Bakara  Suresinin  255. ayetinde  belirtildiği  gibi,  Allah,  mutlak  varlıktır,  zamandan  ve  mekândan  münezzehtir.  O,  her  yerdedir  ve  her  zaman  diridir  ve  bizimledir.  Böyle  özel,  üstünlüklü  günleri,  yerleri  tahsis  etmek,  aylardan  bazılarının,  yılın  veya  haftanın  bir  gününe  ibadeti  yoğunlaştırarak  kutsallaştırmak,  Allah'ı  yeterince  tanımamak,  Allah'a  güvenmemektir.

Ülkemizde  Cuma  günü  öğle  vakti  Camilerde  kılınan  toplu  namaza  da  Cuma  namazı  denilmekte,  bu  namazın  diğer  namazlardan  çok  daha  faziletli  olduğu  düşünülmektedir.  Bu  konuda  uydurulan,  Peygamberimizin “  Üç  Cuma  namazına  katılmayan  bizden  değildir. “  hadisi  de  çok  etkili  olmaktadır.  Cuma  gününün  önemi,  kuralları,  hükümleri,  namazının  rükûnları,  farzları,  vacipleri,  hutbenin  okunması  ve  yapısı,  getirisi,  götürüsü   konularında  da  ortaya  konmuş  binlerce  imamın  farklı  farklı  görüşleri  ve  fetvaları  bulunmaktadır. * Cuma’dan  daha  faziletli  bayram  yoktur  ( Deylemi ) *  Cuma  diğer  günlerin  efendisidir,  Ramazan  ve  Kurban  bayramı  günlerinden  daha  da  kıymetlidir. ( Buhari )  *  Cuma  günü  bir  defa  İhlas  Suresini  okuyan,  Kadir  gecesini  idrak  etmiş  olur. ( Tergip  üs  salat )   *  Cuma  gününü  birleştirerek  iki  gün  oruç  tutan  için,  on  ahiret  günü  oruç  sevabı  vardır. ( Beyhaki,  Buhari )  gibi  pek  çok  hadisle,  rivayetle  insanlar  şartlandırılmaktadır.

Üzerinde  yüzlerce  imamın,  ulemanın  değişik  görüşler  beyan  ederek,  farzının,  sünnetinin,  zuhri  ahirin,  bidat  olup  olmadığının  tartışıldığı  ve  sonunda  da  Dinimizin  içerisine  sonradan  sokulmuş  ve  yerleştirilmiş  olan  zamlandırmanın  tipik  bir  örneği  de  CUMA  günü  öğle  vaktinde  kılınan  Cuma  namazıdır.  Merhum  Prof. Dr. Yaşar  Nuri  Öztürk  Hocanın  ifadesine  göre  Allah'ın  son  elçisi  olan  Peygamberimiz,  hayatının  hiç  bir  döneminde  Camide  iki  rekât  Cuma  namazının  dışında  namaz  kıldırmamıştır.  Oysa  bugün  Cuma  namazı,  ön  sünnet,  son  sünnet  kavramlarıyla  Camilerde  16  rekât  olarak   kılınmaktadır.  Kalem  Suresinin  36 - 41.  ayetlerinde  "  Sizin  neyiniz  var ?  Nasıl  hükmediyorsunuz ?  37 - 38  :  Yoksa  içinde  ders  aldığınız  şeyler : "  Siz  bu  alemde  neyi  beğenirseniz  o  kesinlikle  sizin  olacak "  garantisi  verilmiş  olan  size  ait  bir  yazılı  belge  mi  /  Kitabınız  mı  var ?  39  :  Ya  da  size  karşı  kıyamet  gününe  kadar  sürecek,  " Siz  her  ne  hüküm  verirseniz  kesinlikle  öyle  olacak  "  diye  üzerimizde  yeminler / taahhütler,  üstlenmeler  mi  var ?  40  :  Sor  bakalım  ahireti  yalanlayan  o  kişilere,  içlerinden  böyle  bir  şeyi  hangisi  garanti  etmektedir ?  41 :  Yoksa  onların  ortakları  mı  var ?  O  halde  ortaklarını  getirsinler,  eğer  doğrulardan  iseler. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılara  ve  Kehf  Suresinin  26. ayetinde  " Allah  hükmüne  hiç  kimseyi  ortak  etmez. "  denildiği  gibi  Peygamberin  dahi  veya  Ulema  denilen  kişilerin   Allah'ın  ortağı  olamayacağı  ve  Kur'anın  hiç  bir  yerinde  namazın  kaç  rekât  olacağından  söz  edilmemesine  rağmen,  Din  adına  namaz  şu  vakitte  şu  kadar  rekâttır  diye  hüküm  oluşturamayacağı,  Allah'tan  başka  hiç  kimsenin  Din  adına  hüküm  ve  kural  koyamayacağı  uyarısına,  Kitabımızdaki  Cuma  Suresinin  9. ve  10. ayetlerinde  belirtilen  “ Çağırıldığında  hemen  Allah’a  koşmak  “  ve  “ Hemen  yeryüzüne  dağılın  ve  Allah’ın  fazlından  nasibinizi  arayın  ”  ifadelerine  rağmen  Cuma  namazına  sünnet  denilerek  ilave  edilmiş  olan  ondört  rekâtlık  namaz,  Kur'ana  tamamen  aykırıdır.  Küfürdür,  şirktir.  Ve  hele  hele  “  Eğer  Cuma  namazı  kabul  edilmediyse  düşüncesiyle  normal  öğle  namazı  yerine  geçsin  diye  4  rekâtlık  zuhri  ahir  namazı  kıldırmak,  mantıksızlığın,  küfrün  ve  Allah’ı  yeterince  tanımamanın,  O'nun  yerine  hüküm  koymanın  dik  alasıdır.  Dahası  da  Peygamberimizin  iki  rekâtlık  namaz  süresini  aşmayacak  şekilde  hutbe  okumalarında  hassas  olmasına,  üstelik  de  bu  okumayı,  ders  vermeyi  sadece  istekli  olanlar  için  namaz  sonrasında  uygulamasına  rağmen,  bugün  ise  Cuma  namazının  önünde  olması,  zorunlu  olarak  ve  üstelik  de  haddi  aşan  uzatmalarla  uygulanması  ile  böylece  insanlar  neredeyse  bir  saatten  fazla  camide  tutulmaktadır.  Sıcak  günlerde  yorgun  olarak  işten,  tarladan  ara  vererek  gelmiş  olan  insanlar,  uzatılan  bu  hutbeler  esnasında  bedenen  resmen  uyuklamaktadır.  Arapça  okunanlardan  hiç  bir  şey  anlamadıkları, hiç  bir  şey  soramadıkları,  konuşamadıkları  ve  sadece  dinlemek  zorunda  oldukları  bir  uygulamanın  içerisinde,  ister  istemez  Bakara  Suresinin  104. ayetinde  "  Ey  iman  etmiş  kimseler !  Raina  /  Sen  bizim  çobanımızsın,  Sen  bizi  güt,  biz  seni  güdelim  demeyin,  unzurna  /  Bizi  gözet  deyin  ve  kulak  verin.  Çok  acıklı  azap  da  yalnız  kâfirler  içindir. "  denilerek  yapılan  uyarılardan  habersiz  olarak,  ruhen  de  uyumakta  ve  sürü  olmaktan  ileri  gidememektedirler.

Cuma  gününde  Müslümanların  toplanmasına,  bir  araya  gelmesine  ait  emirler,  aslında  Kur’anda  Bakara  Suresinin  238. ayetinde  " Salavatı /  salatları  /  Mali  yönden  zihinsel  açıdan  destekleşmeyi  ve  destekleşme  kurumlarını   ve  salatul  vustayı  /  En  hayırlı  salatı  /  Haftalık  toplantı  salatını  /  Cuma  Salatını  el  birliğiyle  koruyun. "  denilmekte,  Cuma  Suresinin  9. ayetinde  de  "  Ey  iman  etmiş  kişiler !  Yevmi’l  Cum’a  /  toplantı  günü  salatı  için  seslenildiği  zaman  zikrullaha  /  Allah’ın  anılmasına  hemen  koşun,  alışverişi  bırakın.  Eğer  bilirseniz  işte  bu  sizin  için  daha  hayırlıdır. 10  :  Sonra  da  salat  gerçekleştirildiğinde,  hemen  yeryüzüne  dağılın  ve  Allah'ın  armağanlarından  /  nimetlerinden  arayın.  Ve  zafer  kazanmanız,  durumunuzu  korumanız  için  Allah'ı  çok  anın. "  ifadeleriyle  de  bu  emirlere  davet  çıkarılmaktadır.

Ayette  geçen  “ Salatul  Vusta “  ifadesi  yıllardır  çok  tartışılmasına  rağmen,  net  olarak  açıklığa  kavuşturulamamış,  çoğunluk  Ulema  tarafından  da  “ Orta  namaz “  olarak  anlaşılmasında  mutabakata  varılmıştır.  Ama  bu  sefer  de  “ Orta  namaz “  ile  günün  hangi  namazının  kastedildiği  hususunda  da  anlaşılamamış,  farklı  görüşler  ortaya  çıkmış,  kimisi  sabah  namazı,  kimisi  öğle  namazı,  kimisi  de  ikindi  namazı  diyerek  değişik  yorumlarla  bütün  vakitlere  de  sahip  çıkılmıştır.  Zaten  aslında  salat,  sadece  namaz  kılmak  anlamında  olmayıp  çok  kapsamlı  olup  ve  çeşitli  toplumsal  aktiviteleri  de  beraberinde  gerektirdiğinden,  bu  yorumların  ve  kabullerin  hepsi  de  tutarsızdır. Aslında  ayette  yer  alan  “ Salatul  Vusta “  nın  ne  olduğunun,  Peygamberimizin  ve  sahabenin  döneminde  gayet  iyi  anlaşıldığından  hiç  kuşku  yoktur. Çünkü  Peygamberimize  bu  konuda  herhangi  bir  soru  yöneltilmemiş  ve  herhangi  bir  tartışmanın  olduğu  da  bu  güne  kadar  bizlere  yansımamıştır. 

Bugün  ise  “ Salatul  Vusta “  nın  karşılığının  gerçeğe  en  yakın  bir  şekilde  “ En  yararlı,  en  hayırlı  salat “  olarak  anlamlandırılması  gerektiğini,  araştırmacı  yazar  Hakkı  Yılmaz,  İşte  Kur’an. net   sitesinde  ve  Tebyin'ul  Kur'an  eserinde ;  Bütün  Arap  dil  kuralları  ve  kök  sözcüklerinin  karşılığını  ve  Kur’anda  da  pek  çok  ayette  bu  sözcüklere  verilen  anlamları  da  ortaya  koyarak,  geniş  bir  çalışma  ile  açıklamıştır.  "  İşte  aslında  Cum’ayı  /  toplanmayı  farz  kılan  bu  ayettir  ve  salavatlar  ifadesiyle,  çok  çeşitli  olan  salatın  içerisinde  hele  hele  özellikle  en  hayırlısı  olan  vusta  salatı  /  en  hayırlı  salatı  koruyun  uyarısı  yapılmaktadır.  Bu  ayette  korunması  istenen  en  hayırlı  salat  da,  Cuma  Suresinde  çıkartılan  davetle  yerine  getirilmesi  gereken,  toplanma  günü  salatıdır. "  Demektedir.

Bu  ayetlerde  yer  alan  salat  sözcükleri,  maalesef  pek  çok  çeviri  meallerinde  sadece  namaz  kılma  olarak  çevrilmiş,  ayetteki  asıl   mesajlar  ortadan  kaldırılmış  ve  dar  bir  çerçeveye  oturtturulmuştur.  Ayette  yer  alan  ( Yevmul  Cum’a )  terkibini  Cuma  günü  olarak  çevirmek,  Arapça  olan  iki  sözcükten  birini  Türkçeleştirip,  diğerini  Arapça  olarak  bırakmaktır.  Bu  ise  asıl  anlamın  kapalı  kalmasına  neden  olmuş,  ardından  da  birçok  yanlış  inanç  ve  amel  ortaya  çıkmıştır.  Aslında   Cum’a  sözcüğü  de  Arapça  olup,  anlamı  toplanma  demektir. O  nedenle  bu  terkibe  Toplantı  Günü  anlamının  verilmesi  daha  doğru  olur.

Ayette  yer  alan  salat  sözcüğünün  anlamı  da  bugün  bilindiği  gibi,  doğrudan  doğruya  sadece  namaz  kılmak  değildir.  Destekleşmek  anlamı  ekseninde,  mali  ve  zihinsel  açıdan  paylaşmak,  dayanışmak,  yardımlaşmak,  bireylerin  ve  toplumun  sorunlarının  giderilmesinde  omuz  vermek,  sorumluluklar  almak,  dine  arka  çıkmak,  Allah’ın  ayetlerini  öğrenmek  ve  öğretmekle  beraber,  Allah’tan  da  dua  ederek  destek  ve  yardım  dilemektir. İşte  aslında  En  Hayırlı  Salat  ( Salatul  Vusta ) Toplantı  gününün  yapılması  gerekenlerinin  ayrıntıları  bu  ifadelerin  içerisindedir.

Peygamberimiz  de  Kur’anın  hükmüne  tamamen  uyarak  salat  etmiş,  Kur’anı  hayatı  yapmış,  onunla  ahlaklanmış,  onunla  kalkmış,  onunla  düşünmüş,  onunla  amel  etmiş,  onunla  Devlet  Başkanı  olmuş,  onunla  salatı  ikame  etmiş,  huzuru,  adaleti,  hakça  paylaşmayı,  dayanışmayı,  destekleşmeyi,  İslam’ın  hayatına  yerleştirmiştir.  Müminlerle  daima  istişarelerde  bulunmuş,  kendi   başına   karar  vermemiş,  daima  toplanma  ile  oluşturulan  şura  kararlarına  göre  hareket  etmiştir. Bu  amaçla  bilhassa  Cuma  günleri,  Kur’anda “ en  hayırlı  salat “  diye  ifade  edilen  “ Vusta  Salat’ı “  ikame  etmiş,   salatı  korumuş,  ayakta  tutmuştur.  Bu  çerçevede  önce  Allah'ın  ayetleri  ile  eğitim  ve  öğretim  çalışmaları  yaparak  müminleri  aydınlatırmış,  ardından  insanların  sıkıntılarını,  problemlerini   görüşüp,  gönüllü  destek  verecek  olanları  tespit  edermiş,  gerekli  dayanışma  mekanizmalarını  oluştururmuş.  Ardından  da  topluca  dua  ve  namazın  edasına  geçilirmiş.  Resülullah  bütün  bu  destekleşme,  salat  çalışmalarını  aynı  zamanda  bir  okul  ve  dayanışma  mekânı  olan  mescitte  sırasıyla  yaparmış.  

Cuma  günündeki  toplanma  salatını  Allah  tespit  etmemiştir.  Toplantı  gününün  hangi  gün,  hangi  saat  olacağı  ve  bu  toplantıda  salat’ın  nasıl  icra  edileceği,  katılma  koşulları  gibi  ayrıntılar  Kur'anda  verilmemiştir.  Karar  Müslümanların  kendilerine  bırakılmıştır. Sadece  Salatların  en  hayırlısı  olduğu  ve  özellikle  bu  salatın  kesinlikle  korunması  gerektiği  belirtilmiştir.  Ayette  toplantı  günü  olarak  ifade  edildiğine  göre,  günün  herhangi  bir  saatinde  de  Toplantı  Salatı  uygulanabilir.  Bunu  da  bölge  Müslümanları  sosyal  ve  ekonomik  koşullara  göre  kendileri  ayarlayabilirler.  Nitekim  Medine’ye  gelen  on  iki  sahabe,  insanları  ancak  Cuma  günü  uygun  oldukları,  bazen  öğleden  önce,  bazen  öğle  üzeri,  bazen  de  öğleden  sonra,  her  hangi  bir  saatte  toplayabilmeyi   başarabildikleri  zamanlarda,  salatı  ( Kur'anın  eğitim  öğretim,  paylaşma,  yardımlaşma,  destekleşme )  çalışmalarını  o  saatte  uygulamışlardır.  Ülkemizde  Alevi  Bektaşi  inancındaki  Müslümanlar  da  bu  nedenle  bu  tür  çalışmalarını  Perşembe  günü  akşamında  yapmaktadırlar.  Bugüne  kadar  gelmiş  olan  Cuma  günü  ve  öğle  saati  uygulamaları  bir  teamüldür.  Her  ne  kadar  Ehli  Sünnet  Fıkıh  kitapları,  orta  namazı  kabullenmesine  dayanılarak  bu  vakti,  Cuma ( toplantı )  günü  öğle  vakti  olarak  belirlemişlerse  de,  Resulullah’ın  öğleden  evvel,  öğleden  sonra  da  uyguladığı  bazı  hadislerde  bildirilmektedir.

Ayette  Toplantı  günü,  salat  için  çağırılınca  “  Allah’ın  anılmasına  hemen  koşulması “  istenmiştir. Demek  ki  bu  salat  içinde  Allah’ın  anılması  da  sağlanacaktır.  Bunun  en  iyi  şartlarda  gerçekleşmesi,  en  iyi  verimin  sağlanması  için  gerekli  önlemler  alınmalıdır.  Ehli  Sünnet  Fıkıh  kitaplarında  ise  bu  önlemler  için,  özgür  olmak,  yerli  nüfusundan  olmak,  misafir  olmamak,  erkek  olmak,  temiz  ve  sağlıklı  olmak,  gibi  çok  çeşitli  şartlar  ön  görülmektedir. Klasik  eserlerde  de  bu  konu  ile  ilgili  pek  çok  ayrıntıya  yer  verilmiştir.  En  önde  geleninde  ise ; *  Allah’a  ve  ahiret  gününe   inananlara  Cuma  namazı  farzdır.  Ancak  yolcu,  köle,  çocuk,  kadın  ve  hastalar  bundan  muaftır.  Denilmektedir. Özellikle  kadınlar  bu  farzın  dışında  tutulmaktadır.  Bundan  dolayı  da  bin  dört  yüz  yıldır  kadınlar  camilerde  yoktur. Halbuki  Yüce  Rabbimiz,  Cuma  Suresinin  9. ayetinde  olduğu  gibi, “ Ey  iman  etmiş  kişiler !  veya  Ey  insanlar ! “  hitabı  ile  davet,  tüm  emir  ve  yasaklarını  Ahzab  35,  Nisa  124,  Nahl  97, Tevbe  72,  Nisa  32,  ayetlerinde  de  belirtildiği  gibi,  milliyet,  ırk  ve  cinsiyet  ayrımı  yapmadan  tüm  insanlara  genel   ve  mutlak  olarak  bildirmektedir. Kadını  asla  ikinci  sınıf  insan,  aklı  ve  dini  noksan  Müslüman  olarak  nitelememiş,  ayrımcılığa,  ötekileştiriciliğe  zemin  hazırlayacak  ayrıntılara  yer  vermemiştir.  Bu  açık  hitaba  rağmen  birtakım  Ulema  denilen  insanlar,  bu  cümlenin  Arap  dil  kurallarına  göre  eril  olmasından  dolayı  diyerek,  kendilerini  Allah’ın  yerine  koyarak,  kadınlara  Cuma  namazı  farz  değildir  icması  ile  onları  camilerden  uzak  tutmayı  başarmışlardır.  Sırf  kadınları  aşağılama,  onları  ikinci  sınıf  bir  insan  yerine  koyma,  evine  kapatarak  toplumdan  uzaklaştırma  hedeflerine  maalesef  ulaşmışlardır.  Bundan  dolayı   kadın  da,  kadının  adı  da  bin  dört  yüz  yıldır  Camilerde  yoktur. Çünkü  Camilerin  mimari  yapısında  dahi,  baştan  itibaren  kadın  yok  sayılmaktadır.  Zorlamalarla,  bugün  geç  de  olsa  Camilerin  girişi  ve  çıkışı  problemli,  izve  ve  bakımsız  bölgeleri  kadınlara  ayrılmaya  çalışılmakta  ise  de,  artık  bu  da  pek  işe  yaramamaktadır. ( Kur’anda  Kadın  Hakları  başlıklı   yazımızda,  bu  konu  ile  ilgili  daha  geniş  bilgiyi  bulabilirsiniz. )

Peygamberimizin  Mekke  döneminde  içinde  bulunduğu  koşullardan,  Cum'a  ile  ilgili  ayetlerin  henüz  nazil  olmamış  olduğundan  dolayı,  Cum'a  günü  Mekke'de  bu  konuda  her  hangi  bir  uygulama  ve  toplu  namaz  kılma  uygulaması  yoktur. Tarihi  kayıtlara  göre  Peygamberimiz  ilk  Cum’ayı  Ranune  denilen  yerde  Salim  İbn i  Avf  mescidinde  icra  etmiştir.  Hicret  esnasında  ise  ilk  olarak  Medine  yakınlarında  Kuba’da  konaklamış,  burada  ilk  mescidin  yapılmasına  katılmış,  Cuma  günü  Medine’ye  doğru  gitmek  üzere  yola  çıkıp  Benu  Selim  yurduna  gelince  orada  hutbe  okuyup  ilk  defa  Cum’a  günü  salatını  icra  etmiştir.  Hutbe  ayette  yer  alan  zikrullah  (  Allah’ın  anılması )  emrinin  bir  bölümünün  yerine  getirilmesidir.  Bu  şart  mezhepler  ve  mezhep  içi  imamlar  arasında  değişik  şekillerde  yorumlanmıştır.  Kimisi   İmam  Azam  Ebu  Hanife'nin  bir  yorumunu  yanlış  anlamış,  mimberde  imam  sadece  “ Allah “  dese  de  bu  emir  tamamlanmış  olur  demiştir. Kimisi  hutbeyi  Arabiden  başka  dil  ile  okumak  tahrimen  mekruhtur  demiştir. ( İbn i  Abidin )  Kimisi  de  hutbede  dört  halifenin  ismini  yüksek  sesle  okumak,  ehli  sünnet  olmanın  alametidir.  Demiştir. ( İslam  Ahlakı )  Bunun  ardından  da  Cinn  Suresinin  18.  ayetinde  “  Ve  şüphesiz  ki  Mescitler  sadece  Allah  içindir.  O  nedenle  Allah  ile  birlikte  herhangi  kimseye  yalvarmayın.  /  Kulluk  etmeyin.  "  ayetinin  uyarısının  aksine,  inadına  Cami  duvarlarına  Halife  isimleri   asılmaya  başlanmıştır. Bugün  de  bu  uygulamalara  aynen  devam  edilmektedir. Bir  tek  kişinin  sözü  ile  Allah'ın  sözü,  ayeti  inkâr  edilmiştir. Tabiidir  ki  bu,  Camilerin  içine  sokulmuş  küfürler  bununla  kalmamış,  bidat  kapısı  aralanmıştır.  Bu  ise  küfürlerden  sadece  bir  tanesidir.  Hasan  Basri  de  "  Cuma  namazının  hükümlerini  belirleyen  Kur'an  ayetlerinde   Hutbe   diye  bir  yükümlülük  ve  farz  yoktur. " demiş,  bu  kavramı  Emevi  zalimlerinin  dine  soktukları  bir  bidat  olarak  belirtmiştir. ( Kal'aci  Fikhu'l  Hasan  El  Basri  1  379 - 380 ) 

Hutbe  bugün  belirli  bir  gündeme  göre  icra  edilmektedir.  Gerçekte  Allah  için  olan  mescitlerde,  herkesin  hem  de  sansürsüz  olarak,  kısıtlanmadan  söz  hakkı  vardır.  O  esnada  görüşülen  konu,  Allah’ın  anılmasına  yönelik  ve  “ Haksızlık  karşısında  susan,  dilsiz  şeytandır. “  anlayışı  çerçevesinde  olması  gerektiğinden,  hiç  bir  Müslüman  görüş  ve  eleştirisinden  ötürü  engellenmemeli,  nasıl  ki  Mescidi  Haram  ve  çevresinde  hayvanlara  dahi  dokunulmazlık  ve  bir  özgürlük  var  ise,  her  Mescit'te  de  tam  bir  dokunulmazlık  hakkına  sahip  olmalıdır. Peygamberimiz  ve  sahabeler  bu  konularda  çok  hassas  olmuşlar,  hatta  Peygamberimiz  hutbe  denilen  bu  uygulama  ile  verilmesi  gereken  dersi,  arzu  edenlerin  ve  gönülden  isteyenlerin  takip  etmesini  sağlamak  için  kılınan  namazın  ardından  uygulamış,  zamanı  kısıtlı  olan,  hasta,  yaşlı  veya  yola  gidecek  olan  insanların  daha  fazla  zamanlarını  almak  istememiştir. Ama  bu  uygulama,  Peygamberimizden  sonra  Emeviler  zamanında,  kimseyi  konuşturmamak,  zulümlerini  örtbas  etmek,  kendi  siyasi  görüşlerini  zorla  benimsetmek, Halife  Ali  ve  ailesine,  ehlibeyte  yapacakları  küfrü  mecburen  dinletmek  amaçlarıyla,  namazın  önüne  alınarak  zihniyet  tamamen  tersine  dönüştürülmüştür. ( Serahsi  el - Mebsut  2/37 ) ( İbn  i  Kesir  Tefsir  Cumu'a  ayeti  11.  4 - 367 - 368 ) Tabii  bugün  Emevi  zulmünü  unutup,  kendilerini  Ehli  Sünnet  Vel  Cemaat  mezhebinin  bir  devamı  olarak  görenler,  Serahsinin  bu  eserindeki  açıklamayı  da  başka  hadislerle  gidermeye  ve  kanaatlerle  de  Cuma  Suresinin  11. ayetinin  nüzul  sebeplerini  de  ortadan  kaldırmaya  çalışmaktadırlar.  Siyaset  gereği  eleştiriye  ve  sorgulamaya   tahammülü  olmayanlar,  yaptıkları  zulmün,  haksızlıkların  konuşulmasını  istemeyen  despot  yönetimler,  ulema  denilen  saray  beslemesi  şahsiyetsizler  aracılığı  ile  “  Mescit’de  dünya  kelamı  konuşulmaz “  uydurma  fetvası  ile  soru  sormayı,  konuşmayı  hatta  "  sıkıştım  git  biraz  öteye  "  demeyi  bile  yasaklamışlardır. Bu  yasaklama  ile  aslında  en  hayırlı  salatın  işleyişinde  yer  alması  gereken  halkın  ve  Müslümanların  diline  kilit  vurulmuş  ve  böylece  Cum’anın  asıl  işlevi,  hayırlı  salat  olması  anlayışı,  sadece  on  altı  rekât  bir  şey  anlamadan  kılınan  yat  kalk  namazına  dönüştürülmüştür.  Allah'ın,  ayette  Salat  ı  Vusta'yı  koruyun  emri  de  yok  sayılmıştır.  Bugün  de  bizim  Camilerimizde  uygulanan  Cuma  Namazı  ritüeli,  Allah'a,  Resulüne  ve  Kur'ana  ihanet  eden  Arap  Emevi  dönemi  anlayışı  ile  aynen  sürdürülmektedir. Meryem  Suresinin  59. ayetinde  " Onlardan  sonra  yerlerine  öyle  bir  nesil  geldi  ki,  salatı  zayi  ettiler.  Şehvetlerine  uydular.  Azgınlıklarının  cezasını  çekecekler. "  denildiği  gibi,  halbuki  Kur'anda  pek  çok  ayetle  de  salatı  koruyamayan  toplumların  nasıl  helak  oldukları,  Semud,  Ad,  Eyke  ve  Lut  kavimlerinin  içine  düştükleri  şirk  ve  küfür,  ibretle  anlatılmaktadır.

Ayette  ifade  edildiği  gibi  salatın ( Mali  ve  zihinsel  açıdan  destekleşmenin,  paylaşmanın,  dayanışmanın )  hayattan  çıkarılıp  atılması,  Allah'ın  emrinin  inkârıdır  ve  küfürdür.  Bu  ayetteki  " salatın  zayi  edilmesi  "  ifadesine,  namazın  vaktinin  geçirilmesi  şeklinde  anlam  verilerek  anlam  basitleştirilmeye  ve  daraltılmaya  çalışılmış,  vaktinde  kılınmayan  namazlar  için  ceza  görüleceği  yorumu  getirilerek  Müslümanlar  korkutulmuştur.  Sadece  namaz  konusunda  daha  duyarlı  olmaları  sağlanmaya  çalışılmıştır.  Fakat  iyi  niyetli  olsa  da  Kur'an  ayetlerinin  gerçek  anlamının  bozulması  da  doğru  değildir. Müslümanlar  Peygamberimizden  sonra  neredeyse  bin  dört  yüz  yıldır  Cuma  günlerinde  sadece  harala  gürele  yat  kalk  bir  namaz  ile  Camileri  tıka  basa  doldurarak  görevlerini  eda  ettiklerini  zannetmektedirler. Fakat  yine  de  kavga,  gürültü,  çatışma,  kan,  ölüm,  acı,  geri  kalmışlık,  yoksulluk  ortadan  kalkmamaktadır.  Acaba  Allah'ın  bu  ayetteki  uyarısı  mı  tecelli  etmektedir.

Küfrün,  şirkin,  siyasetin  ve  dayatmanın  içine  sokulduğu,  zulüm  ideolojilerini  yaymanın  en  güzel  aracı  olarak  gördükleri  mescitleri  ve  oradaki  ibadeti,  sadece  Allah  için  ( Mesacidullah )  olması  gereken  yapıdan,  Tevbe  Suresinin  107 - 108. ayetlerinde  de   "  Ve  zarar  vermek,  küfre  yardım  etmek,  müminlerin  arasına  ayrılık  sokmak  için  ve  daha  önce  Allah  ve  elçisine  karşı  savaş  açmış  bozgunculuğa  teşebbüs  etmiş  olanlara  gözcülük  ve  yardım  etmek  için  Mescid  i  Dırar /  zararlı  mescit  yapan  şu  kimseler  “  Biz  en  güzelden  başka  bir  şey  istemedik  “  diye  yemin  de  ederler.  Allah  da  tanıklık  eder  ki  şüphesiz  bunlar  kesinlikle  yalancıdırlar.  Sen  o  mescidin  içinde  sonsuza  dek  dikilme.  /  görev  yapma.  İlk  gününde  Allah’ın  koruması  altına  girme  üzerine  kurulan  mescit  elbette  içinde  görev  yapmana  daha  layıktır.  Onun  içinde  arınmayı  seven  er  kişiler  vardır.  Allah  da  arınan  kimseleri  sever. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi   olması  gereken  amacından  saptırılmış,  şaşaalı,  gösterişli,  amacı  farklı  bir  yapıya  ( Dırar  Mescid'ine )  döndürdükleri  için,  Peygamberimiz  de  zamanındaki  öyle  bir  mescidi  yıktırmış,  yaktırmış,  daha  sonraları  da  aynı  şekilde  o  zamanın  pek  çok  alimi  de,  içine  düşülen  küfre  de,  şirke  de  ortak  olmamak  ve  onaylamamak  için,  böyle  mescitlere  gitmemeye  başlamış,  Fakihlerden  Şa'bi  de  "  Öyle  bir  zaman  geldi  ki,  benim  için  şu  Küfe  Mescidinden  daha  sevimli  bir  mekân  kalmadı. Oysa  bugünün  çöplükleri  bile  bu  mescitten  daha  hayırlıdır. "  demiştir. ( İbn i Sad  6 / 175  beyan )

İslam’ın  ve  Kur'anın  aslı  ile  alakası  olmayan  bugünkü  anlayışlar  ve  uygulamalar  da  aktif,  uyanık,  diri  olması  gereken  Müslümanları,  koyun  sürüsü  haline  getirmek  için  birileri  tarafından  icat  edilmiş  ve  bunda  da  muvaffak  olunmuştur.  Duvarlarına  asılmış  Allah'ın  isminden  başka  kişi  isimleriyle,  galeriye  dönüştürülmüş  ve  hiç  bir  şey  anlaşılmayan,  okunamayan  sanatsal  Arapça  yazılarıyla,  süsü,  şaşaası,  konforu  ile,  sadece  yat  kalk  ile  namaz  kılmaktan  başka  bir  işe  yaramayan  yapı  içerisinde,  uydurma  hadis  ve  rivayetlerin  esaretine  mahkum  edilmiş  olduklarından,  Camilerde  bugün  bilinçli  Müslüman  yoktur.  Ya  da  var  olanlar,  yerleşmiş  sistemin  baskısına  teslim  olmaktadır.  İmamın  hutbede  söyledikleri  yalan,  yanlış  da  olsa,  balık  peygamberi  yuttu  da  dese,  melekler  kapıdan  girenlerin  kimliklerini  tespit  edip  sevaplarını  da  anında  yazdılar  denilse  de  ses  çıkarılmaz,  soru  sorulmaz,  itiraz  edilmez.  Böyle  bir  işe  kalkışan  da  hiç  tereddütsüz  karga  tulumba  alaşağı  edilir.  Peygamberimizin   ve  dört  halifenin  zamanındaki  Cuma  Salatlarında,  oysa  salatın  bütün  ayrıntıları  da,  kadın  da  vardır,  herkes  rahatlıkla  sorularını  sormaktadır,  salatın  paylaşılmasına   katılmaktadır.  Hemen  celallendiği  ile  tanınan,  otorite  ve  adaleti  ile  hükmettiği  bilinen  Halife  Ömer’in  dahi  hutbe  okurken  “  Susun  ve  beni  dinleyin “  dediğinde  “  Üzerindeki  elbiseyi  nereden  bulduğunu,  ona  nasıl  sahip  olduğunu  bize  açıklayıp  ikna  etmeden  seni  dinlemeyiz. “  diyebilen  erkek  cemaat  de,  bir  başka  gün  “  Allah’ın  sınır  koymadığı  Mehir’de  sen  nasıl  bir  kısıtlamaya  gidersin ? “  diye  itiraz  ederek  kadın  haklarını  savunan  kadın  cemaat  de  bugün  tarihe  karışmıştır. Zaten  bugün  mescitlerde  namazın  dışında,  salatın  diğer  uygulamaları  da  tamamen  ortadan  kaldırılmıştır.  Sadece  nereye  gittiği  belli  olmayan  ve  denetlenemeyen,  Cami  yapımı  ve  donanımı,  Kur'an  kursu,  konforlu  Müftülük  binalarının  donanımı  gibi  nedenlerle  neredeyse  her  Cuma  günü  paralar  toplanmakta,  adeta  insanlara  para  ile  namaz  kıldırılmaktadır.  Çoğunlukla  imamlar,  sadece  Kur'anın  dışındaki  hadis  ve  rivayetlerin  eğitiminden  geçirildiklerinden,  Kur'anın  içerisindeki  pek  çok  kavramı,  ezberledikleri  ve   okudukları  Arapça  lafızların,  ayetlerin,  Fatiha  Suresinin  dahi  anlamını  bilmemekte,  ellerine  tutuşturulan  hazır  hutbe  metinlerini  dahi  tam  ve  doğru  okumakta  zorlanmakta,  namaz  biter  bitmez  de  bir  an  önce  Cami'yi  kilitleyip  kaçma  düşüncesinde  olmaktadırlar.  Ve  bunun  için  de  maaş  alıp,  sadece  insanlara   parayla  namaz  kıldırmaktan  öteye  geçememektedirler.  Aralarında  canla  başla  Allah'ın  ve  Kur'anın  Hakk  Dinini  öğretmeye  çalışan,  hurafe,  bidat,  uydurma  hadis  ve  rivayetlerden  kendisini  arındırmış  imamları  ki  mutlaka  vardır  ve  zaman  zaman  Niğdeli  İmam  Muzari ( Çiftçi  İmam )  gibi  örneklerini  de  görüyoruz,  saygı  ile  onları  tenzih  ediyoruz.

Cuma  namazı  içerisinde  okunan  hutbe, ( Allah’ın  anılması )  aslında  Toplantı  gününün,  önemli  bir  unsurudur.  Allah’ın  ve  vahyinin  hatırlandığı, fikir  alışverişlerinin  olduğu,  soruların  sorulduğu,  ayetlerin  eğitim  ve  öğretiminin  yapıldığı,  en  hayırlı  salatın  icra  edildiği  bir  unsurudur. Fakat  bu  önemli  olan  unsur,  Peygamberimizin  zamanındaki  işlevini  artık  bugün  aynen  yerine  getirememekte,  hutbede  Arapça  söylenen  ve  okunanlardan  hiç  kimse  bir  şey  anlayamamakta,  okunan  bir  veya  birkaç  ayetin  bir  cümle  ile  kısa  bir  açıklaması  yapılarak  yetinilmekte,  sanki  Rabbimiz  ayetlerini  yeterince  açıklayamamış  gibi,  bu  konudaki  Kur’anın  mubin ( apaçık  )  mufassal  ( eksiksiz )  bir  kitap  olduğu,  pek  çok  ayetle  belirtilmesine  rağmen,  açıklamanın  geri  kalanı  Peygamberimize  hadislerle  tamamlattırılmaktadır.  Bu  uygulama  da  tesniye  ile  Cami  içerisinde  Peygamberimizi  ibadetin  içerisine  Allah'ın  yanına  koymaktır,  Kur’anın  pek  çok  ayetine  aykırıdır,  şirktir.  Peygamberimizin  mümtaz  şahsiyetine  hakarettir. Peygamberimizin  Mescidi,  Cuma  Gününün  " En  hayırlı  salat "  olma  özelliklerinden   farklı  bir  yapıya  dönüştürüldüğündendir  ki,  Enes  Bin  Malik,  ve  pek  çok  sahabe  ve  meşhur  saray  paralarının  hesabını  soran  Ebu  Zer  el  Gufari  de  Emevi  mescitlerine  gitmemişlerdir. Bu  gün  de  aynı  Emevi  dönemindeki  Cami  içerisi  Selefi  anlayışı  sürdürülmekte,  hiç  kimse  hutbe  okuyan  imama  veya  ders  veren  hatibe  soru  soramamaktadır. Yaşanan  Cum'a  Peygamberimizin  değil,  Allah'a,  Kur'ana  ve  Peygambere  ihanet  etmiş  ve  düşmanı  olan  Muaviye'nin  Cum'asıdır.  Ki  o  Muaviye,  Bedir  savaşında  kardeşini  ve  büyük  oğlunu  kaybeden,  intikam  için  yemin  eden  ve  Uhud  savaşı  esnasında  Peygamberimizin  amcası  Hamza'yı  katlettiren,  göğsünü  parçalattırıp  ciğerlerini  çıkarttıran,  kulaklarını,  burnunu  kestirip  ipe  dizdiren  kadının  ve  ömrü  boyunca  Peygamberimizin  baş  düşmanı  olan  Ebu  Süfyan'ın  oğludur.  Sağlığında  Peygamberimizden  alamadığı  intikamını,  O'nun  kurduğu  Muhammedi  İslam  düzenini  bozarak  almıştır.

Allah'a  has  kılınmış  hak  dinin  ve  Kur’anımızın   felsefesine,  en  hayırlı  salatın  uygulanmasının  ve  korunmasının  isteğine  aykırı  olan  bugünkü  uygulama  ve  zihniyetin  değişmesi  için,  aldıkları  hadis  ve  rivayet  eğitiminin  etkisinde  kalmış  ve  Din  adına  maaş  alarak  sorumluluk  üstlenenlerin,  bugün  herhangi  bir  istek  ve  çabalarını  görememekteyiz.  Kur'anın  dışında  biz  teamüllerimizden,  büyüklerimizden  ve  atalarımızdan  gördüklerimizden  vazgeçemeyiz  denilen,  sorgulayamadığımız  ve  adeta  akıl  tutulması  ile,  akıl  ve  vicdanımızı  kullanamadığımız  bir  ölü  toprağı  üzerimize  serpilmiştir.  Hiç  bir  işe  yaramayan,  kuru  kuruya  sadece  Peygamberimize  lafla  salavat  getirttirerek,  Cuma  ezanından  önce,  içinde  küfürlerle  ve  şirkle  dolu,  peygamber  sevgisinin  ve  methiyesinin  abartılı  bir  tezahürü  olan  Sela  verme  geleneğini  sonradan  dinin  içerisine  sokmakla,  Peygamberimizi  çok  sevip  çok  andıklarını  söyleyenler,  sünnet  deyip  kıl,  tüy,  cübbe,  takke,  sarık  gibi  gereksiz  uygulamalarla  putperestliğin  peşinden  koşanlar,  gerçekte  Peygamberimizin  uygulamalarına  sahip  çıkamamaktadırlar,  O’nun  asıl  emanetini  koruyamamaktadırlar. O'nun  yegane  emaneti  olan  Kur'anı  terk  edip  boynunu  bükük  bırakmaktadırlar. Çünkü  Müslümanlara  din  diye  yaşatılanlar,  namaz  diye  kıldırtılanlar,  dinin  içine  sokulan  bidatlar,  Cami  içine  sokulan  uygulamalar,  Kur'anın  dini  değil,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  hadis  ve  rivayetlerle  yaşattıkları  uydurma  dinlerdir,  Allah'a,  Resulüne  ve  Kur'ana  hainlik  eden  Muaviyenin  Emevi  Selefi  Arap  dinidir. Cuma  günleri  kılınan  toplu  namazlarla,  okunan  hutbelerle,  aslında  en  hayırlı  salatla  çözülmesi  gereken  problemlerden  bugün,  kimin  herhangi  bir  sıkıntısı,  derdi,  tasası,  engeli  çözülmekte  veya  ihtiyacı  giderilmektedir ?  Kapı  önündeki  dilencilerden  başka,  kim  hangi  problemini  dile  getirebilmektedir ?  Sadece  Arapça  okumalarla  hiç  bir  şey  anlaşılmadan,  zamanla  yarış  halinde  fazladan  kılınan   namazlar,  acaba   ne  işe  yaramaktadır ?  Bu  günkü  mescitlerin  Dırar  Mescidinden  bir  farkı  var  mıdır ?  Bu  durumda  insanların  evlerinde  üç  dört  kişi  ile  önce  Kur'an  ayetlerini  inceleyerek,  ardından  da  daha  anlamlı,  huşu  ve  hudu  içerisinde  kıldıkları  iki  rekâtlık  bir  namaz,  küfre  ve  şirke  ortak  olmamaktan  dolayı,  belki  de   Allah  katında  daha  makbul  bir  namaz  ve  yerine  getirilmiş  bir  salatı  vusta  olacaktır.

Peygamberimizin  Toplanma  gününün  salatında,  Zikrullah  uygulaması  ile,  gözden  geçirilen  ayetlerle,  aslında  Müslümanların  bir  nevi  haftalık  bakımları  yapılıyor,  inanç  ve  amelleri  revize  ediliyor,  sonraki  günlerde  yapılacaklar  programlanıyor,  insanlar  arasındaki  ihtilaflar  çözüme  kavuşturuluyor,  yaşamlarındaki  aksaklıklar,  tasalar,  sıkıntılar,  dertler  gideriliyor,  hiç  kimseye  alet  olmadan  her  Müslüman’ın  katılımı  ile  özgürce  tam  bir  dokunulmazlık  ile  eleştiriler  istişare  edilip  karara  bağlanıyordu.  Ayrıca  bu  toplanmalar  vesilesi  ile  destekleşme,  dayanışma,  paylaşma  ve  yardımlaşmalarla,  Müslümanlar  tanışıp  konuşuyor,  dostluklar  tazeleniyor,  bilgiler  ve  bilinçler  de  artıyordu.  Sürü  gibi  Cami’ye  doluşup,  uyuklayıp  uyuklayıp  dağılmıyorlardı.  İşte  onun  içindir  ki  toplantı  gününün  salatı,  Kur’anda  “ es  Salatul  Vusta “  En  Hayırlı  Salat   olarak  nitelendirilmiştir.  Ayetin  sonunda  da  özellikle  sağlanan  bu  dinamizmle  “ Allah’ın  nimetlerini  aramak  için  yeryüzüne  dağılın “  denilmektedir.  O  dönemde  Allah’ın  Resulünün  desteğini,  salatını  arkasında  gören  müminler  için  bu  ne  kadar  büyük  bir  şereftir.  Ne  kadar  büyük  bir  kazançtır. İşte  bu  en  hayırlı  salatın  ikamesidir  ve  korunmasıdır.  Ancak  bugün   Peygamberimiz  cisim  olarak  artık  aramızda  olmadığı  için,  O’nun  Cuma ( toplanma )  günü  salat  uygulaması  sonradan  sadece  namaz  kılmaya  endekslendiği,  Camiler  bölge  bölge  cemaat  sahiplenmeleriyle  neredeyse  dırar  mescidi  haline  dönüştürülüp  Kur'anın  hedeflediği  mescit  anlayışı  Emevi  Arap  zulmü  ile  tamamen  tersyüz  edildiği,  bugün  de  aynı  uygulamaların  ve  inancın  sürdürülmekte  olduğu   için,  biz  bu  şereften  ve  kazançtan  maalesef  yoksun  bulunmaktayız. Bu  şerefe  bizim  de  nail  olabilmemiz,  Peygamberimizin   salatını  desteğini   kazanmamız  için,  O’nun  risaletine,  bütün  Müslümanlara  yegane  emaneti  olan   Kur’ana,  gerektiği  gibi  sahip  çıkarak  O’nun  arkasından  gitmemiz,  artık  gözümüzü  açmamız,  uykudan  uyanmamız,  üzerimizdeki  serpilmiş  ölü  toprağını  silkelememiz  gerekir. Bütün   bunlar  da,  Kur’anın  herkes  tarafından  bizzat  anlaşılarak  okunması,  aklın  ve  vicdanın  egemen  kılınması, Din  adına  önümüze  konulanların  mutlaka  sorgulanması  ile  ancak  mümkün  olabilecektir. Hatemun  Nebi  son  Peygamber  Muhammed  (a.s. ) ın  gerçek  Cum'a  Salatını  özlemek  ve  ona  kavuşmayı  istemek  her  Müslümanın  hakkıdır.  Allah,  insanın  akıl  ve  vicdanındadır.  Allah'ın  sizinle  beraber  olması,  Cumanızın,  Kur’anın  belirlediği  ve  öngördüğü  “  En  Hayırlı  Salat  “  olabilmesi  dileğiyle !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Cuma #Cuma namazı #Salatul Vusta #Yevm ül Cuma #salat #hutbe #bakara 238 #salat #cami #hutbe #cuma hadisleri #cuma namazı #cuma ayetleri #orta namazı #zikrullah #toplantı günü #en hayırlı salat #vusta salatı #mescitte konuşmama #hristiyanlar #yahudiler #sebt günü #mekke #medine #buhari #cuma hadisleri #cuma ayetleri #camiler #cin 18 #mescit #serahsi #emeviler #arap emevi anlayışı #müslümanlar #halife ömer #muaviye #tarikat #cemaat

Takip Et