KUR'ANA RAĞMEN DİNDEKİ YANLIŞLIKLAR

Dinimizin  yegâne  kaynağı  Kur’andır. Ali  İmran  Suresinin  19. ayetinde  de  “  Şüphesiz  Allah  katında  din  İslam’dır. “  denilmekte,  yine  aynı  Surenin  85. ayetinde  de  “  Kim  İslam’dan  başka  bir  din  ararsa,  bilsin  ki  o  din  ondan  kabul  edilmeyecektir  ve  o  ahirette  hüsrana  uğrayanlardan  olacaktır. “  uyarısı  yapılmaktadır.  Ancak  bugüne  geldiğimizde,  içinde  bulunduğumuz  toplumumuzda  ve  dünyadaki  Müslüman  ülkelerde,  sadece  Allah’a  has  olan  Kur’anın  Hakk  Dininin  yaşanması  gerekirken,  Kur’ana  rağmen  bu  dinin  yerine,  din  adına  doğru  bilindiği  zannedilerek  yanlışlarla  dolu,  Kur’anın  dışındaki  pek  çok  dinlerin  yaşandığını  görüyoruz. Müslümanlar,  Mezhep,  Tasavvuf, Tarikat  ve  Cemaatler  eliyle  paramparça  olmuş,  insanların  aklı,  iradesi,  ruhu  birilerinin  aklına  emanet  edilmiş,  inançlar  esaret  altına  girmiş,  Din,  Kur’anın  rehberliğinde  kalple,  akıl  ve  özgür  irade  ile  yaşanamaz  hale  gelmiştir. Kur’anın  dışında  yazılmış  olan  kitaplarla  din  ile  kültürler  biribirine  karıştırılmış,  din,  dış  görünüşe,  baş  örtüsü,  tesettür,  bıyık,  sakal,  sarık,  şalvar,  takke,  cüppe  gibi  kıyafete  ve  Cemaatlerin  oluşturduğu  ritüellere  endekslenmiştir.  Kur’an  ile  yoğrulmuş   güzel  ahlakına,  mütevazi,  alçak  gönüllü,  hoşgörülü,  dirayetli,  sade  kişiliğine  ve  mümtaz  şahsiyetine  hayran  olduğumuz  Peygamberimiz,  Yüce  insan   Muhammed  ( a.s. )  ın  bize  emanet  ettiği  Kur’anın  ve  içindeki  İslam’ın,  Allah’a  has  kılınan  Dinin,  şimdi  neredeyse  kırıntısı  kalmamıştır.

Bugün  ülkemizde  ve  diğer  Müslüman  görünümlü  ülkelerde  din  adına  yaşananlara  bakıldığında,  görünürde  daha  ne  olsun  denilecek  ölçüde, din  adına  yapılması  gerekenlerin  hepsinin  yapıldığı  düşüncesi  ve  inancı  hakimdir.  Ülkemiz  nüfusunun  büyük  bir  çoğunluğu,  sıklıkla  konuşmasına  yukarda  Allah  var  diye  başlamakta,  nüfus  cüzdanlarında  da  dini  İslam  diye  yazılmaktadır. Camilerin  kapıları  beş  vakitte  ardına  kadar  açık, yıldan  yıla  sayıları  hızla  artıyor,  neredeyse  her  mahallede  bulunan  Kur’an  kurslarında,  çocuklara,  yetişkinlere  hiç  bir  şey  anlamasalar  da,  tecvitten  ve  mahreçten  Arapça  okuma  öğretilmekte,  Kandil  gecelerinde, Cuma  ve  bayram  namazlarında  camiler  dolup  taşmakta,  mevlitler,  ezanlar  gümbür  gümbür  okunmaktadır. Türbeler  her  gün  her  saat  balık  istifi  dolup,  okunmuş  şekerler  dağıtılıp,  çaputlar  bağlanıyor,  mezarlıklarda  bol  bol   Kur’an  okunup  ruhlara  hediye  ediliyor. Namazlar  kılınıyor,  oruçlar  tutuluyor,  insanlarımız  akın  akın  Hacc  ve  Umre  seyahatlerine  katılıyor,  yüzyıllardır  da  eller  havada  dualar  ediliyor,  Allah’a  yakarılıyor.  Kadınlar  saçının  telini  göstermekten  korkuyor. Büyüklerimizin  bize  öğrettiği  gibi  İslam’ın  beş  şartı  da  sadece  namaza  endekslenerek  hiç  eksiksiz  yerine  getiriliyor. İmanın  altı  şartı  da  ezbere  biliniyor. Neredeyse  din,  inanç  ve  ibadet  adına  hiç  eksik  yok. Zaman  zaman  da  elde  tespih  binlerce  kere  toplu  zikirler  çekiliyor.  Ramazan  ayında  da  hiç  olmazsa  yılda  bir  kere  hiç  bir  şey  anlaşılmasa  da  Arapça  okunan  Kur'an  hatimleri  ölülere  bağışlanmaktadır.  Eh  artık  bütün  bunların  ardından  da,  bu  dünyada  huzur  ve  mutluluk  Müslüman’ım  diyenlerin  olacaktır. Bu  kadar  dolu  dolu  yaşanılan  din,  inanç  ve  ibadetler,  ahirette  de  ödül  olacak  olan  cennete  götürecektir  beklentisi  kaçınılmaz  olacaktır.  Ahiret  bilinemez  amma,  bu  dünyada  dolu  dolu  yaşanıldığı  düşünülen  bu  dini  ibadetlere  rağmen,  bugüne  kadar   Müslüman  görünümündeki  ülkelerde  ve  bizim  ülkemizde  de  din  adına  yapılanların,  yaşananların,  toplumlarda  huzuru,  mutluluğu,  barışı,  sevgiyi,  esenliği,  adaleti,  hakkı,  hukuku,  sağladığını  sonuç  olarak  gördüğümüz  söylenemez. Müslüman  görünümlü  ülkelerin  neredeyse  tamamında,  eğitim,  ekonomik,  sosyal,  sınai,  bilimsel  ve  teknolojik  gelişme,  sağlık  hizmetleri,  insanca  yaşama  olanakları,  adalet,  hukuk  yetersiz. Sosyal,  ekonomi,  çalışma  ve  üretme  hayatında  kadın  neredeyse  yok  gibi. Bu  dünyanın  özlenen  refahı  mutluluğu,  huzuru  ve  toplumsal  barışı  maalesef   istenilen  ve  özlenen  düzeyde  değil. Bütün  bunlardan  dolayı,  büyük  çoğunlukta  insan,  adaletsizlikten,   hukuksuzluktan,  işsizlikten,  açlıktan,  yoksulluktan,   savaştan,  terörden,  şiddetten,  soygundan,  talandan,  yalandan,  umutsuzluktan,  bedbaht  ve  mutsuz.  Adeta  inancını  terk  edercesine  insanlar,  Müslüman  olmayan  ülkelere  sığınma  veya  oralara  yerleşme  düşüncesini  taşımakta,  mücadeleler  vermektedir.

Dinimizi  yaşarken  de  pek  çok  sözü  dilimize  dolamışız.  Çoğunun  anlamını  bilmiyoruz. Lafta  kalıyor. Gereğini  yerine  getirmiyoruz.  İnancımızı,  söylediklerimizi çoğunlukla  takip  etmiyoruz,  sorgulamıyoruz. Örneğin,  ağzımızda  genellikle bir  alışkanlık  sonucu  Allah  bilir  diyoruz,  Allah’ın  sınırsız  ilminin  farkında  değiliz.  Ya  da  o  anda  Allah'ı  gerçekten  sınırsız  ilmi,  büyüklüğü,  Enfusi  ve  Afaki  mucizeleri  ile  idrak  edemiyoruz. (  La  ilâhe  illallah )  Allah'tan  başka  ilâh  yoktur  diyoruz,  ama  kalpte  ve  vicdanda  yerleşmiş  Allah  yok. Karnını  saray  sofralarındaki  gibi  bir  zenginlikle  doyuran  kişi,  sabah  akşam  Yarabbi  Şükür,  elhamdülillah  diyor  ama,  nimetin  asıl  sahibinin  ne  kadar  da  az  şükrediyorsunuz  uyarısından  haberi  yok, şükrün  edası  diye  bir  şey  aklının  ucundan  bile  geçmiyor. Ezan  okunmasının  ardından  insanlar  Yüce  Rabbimiz  Allah’a  ve  Peygamberimize  şahadet  getirerek  şahit  olduklarını  söylüyorlar  ama,  Allah’ı  ve  Muhammed’i  ne  kadar  tanıyıp  tanımadıklarını  bir  türlü  kendilerine  soramıyorlar.  Allah’ı  ve  Muhammed’i  gereği  gibi  tanıyabilmek  için  herhangi  bir  çaba  içinde  de  olmuyorlar.  Bir  insan  için  peygamberlik  makamından  daha  büyük  bir  makam  olamayacağı  halde,  bununla  yetinmeyip  ardına  ( s.a.v ) ( Sallallahu  Aleyhi  ve  Sellem ) eklemeden  konuşanları  senin  asker  arkadaşın  mı  diye  azarlarken,  Kur'anda  Yüce  Rabbimizin,  Peygamberimizi  bize  arkadaşınız  diye  tanıttığından  haberi  bile  yok. Kendileri  lafta  kalan  salavat  getirmenin  Kur’andaki  gerçek  anlamını  hiç  araştırmadıkları  için,  lafazanlığın  ötesinde,  Kur’ana  göre  nasıl  bir  tersliğin  içine  düştüklerinin  farkında  olamıyorlar. ( Ahzab  56. ) Namaz  kılınıyor,  Arapça  laflarla  ne  söylendiği  bilinmiyor.  Yüce  Rabbimizin  huzurunda  O’nunla  ne  konuşulduğu  önemsenmiyor,  namazın  Arapça  din  dersi  olduğu  zannediliyor.  Bu  esnada  da  aslında  bizim  muhatap  olduğumuz  ama  gerisin  geriye  Allah'a  yöneltilerek  okunan  Surelerle,  zaman  zaman  küfre  girilebileceğinin  farkında  olunmuyor. Din  adına  söylenenler,  ağız  alışkanlığı  ile  lafa  gelince  çok  var,  ama  çoğunun  anlamı  ve  uygulaması  kalplerde  yok. “  Tabii  ki  sözümüz  meclisten  dışarıdır.  Kur'an  bağlılığı  ile  ne  söylediğinin  ve  ne  yaptığının  bilincinde  ve  farkında  olanları  tenzih  ediyoruz. Ben  lafımın  arkasındayım,  ifadesini  toplumumuzda  çok  sıklıkla  duyarız.  Ama  bu  ifadenin  dinimizde  de  aynen  söylenmesi  ve  arkasında  durulmasının  çok  büyük  bir  anlam  taşıdığını  düşünememekteyiz. Hikâyesi  de  bulunan  “  Lafla  peynir  gemisi  yürümez “  atasözünün  asıl   mesajını   sahabenin,  ainesi  iştir  kişinin  lafa  bakılmaz  deyip,  bütün  hayatını  malıyla,  bedeniyle  ve  canıyla   Allah  yolundan  mücadele  ederek,  nasıl  uyguladığının  farkında  değiliz.  Biz  ise  bugün  laflarımızı  eyleme  dönüştürüp  dinimizde  hayata  geçiremiyoruz. Gerektiği  yerde  konuşup  sorgulayamıyoruz. Mezhep,  Cemaat  ve  Tarikat  söylemleri  ile  lafımız  balla  kesilip  ağzımıza  tıkılıyor,  suskunluğumuz  kaderimiz  oluyor. Kulaktan  duyduklarımız,  dinimiz,  inancımız  oluyor. Kur'anı  anlayarak  okumadığımız  için,  oysa  sadece  kuru  lafın  hiç  bir  işe  yaramayacağının,  imanın  kalplere  inmeden  yapılan  her  şeyin  boşa  gideceğinin, Yüce  Kitabımız  Kur’anda   pek  çok  ayetle  dile  getirildiğinin  farkında  olamıyoruz.

HUCURAT  14 - 15  : Bedevi  Araplar  ”  inandık “ /  amenna  dediler.  De  ki  : “  Siz  inanmadınız.  Ama  “ eslemna “  /  İslamlaştık  sağlamlaştık  deyin.  İman  henüz  kalplerinize  girmedi.  Ve  eğer  Allah’a  ve  elçisine  itaat  ederseniz,  O  yaptıklarınızdan  hiç  bir  şeyi  eksiltmez. “  Gerçekten  Allah  çok  bağışlayıcıdır,  çok  merhametlidir.  İnanmış  olanlar  /  müminler,  Allah’a  ve  O’nun  elçisine  iman  eden,  sonrada  şüpheye  düşmeyen  ve  malları  ve  canları  ile  Allah  yolunda   çaba  harcayan  kimselerdir.

Ayette  de  gördüğümüz  gibi  kuru  lafta  kalmamanın  yolu,  Allah’a  ve  elçisine  itaat  etmek,  bunun  için  de  peygamberimizin  emaneti  olan  Kur’anı  anlayarak  okuyup,  inanmamız  ve  yapmamız  gerekenleri,  dinimizi  yegâne  kaynağımız  olan  Kur’andan  öğrenip  imanımızı  kalbimize  indirmektir.  Dinimiz  adına  sadece  lafta  kalan  ve  kalbimize  indiremediğimiz,  Kur’anımızın  ön  gördüğü  doğrultuda  ne  olduğunu  öğrenemediğimiz,  sorgulamadığımız  o  kadar  çok  ağız  alışkanlıklarımız  var  ki,  hangilerini  burada  ön  planda  ele  alacağımızda,  zorlanıyoruz. Kur'anın  Arapçası  okunmaya  veya  herhangi  bir  işe  başlanacağında  ağız  alışkanlığıyla  "  kovulmuş  şeytandan  Allah'a  sınırım "  ( Euzubillahimineşşeytanirracim )  denilir,  lafızın  altı  doldurulmadan,  gereğinin  ne  olduğu  bilinmeden  ve  yapılmadan,  nereden  çıktığı  bilinmeden  sadece  lafla  Allah'a  sığınıldığına,  "  Müslümanım  elhamdülillah "  denilince  gerçekten  Müslüman  olunduğuna,  "  İman  ettim "  denilmekle  Mümin  olunduğuna  inanılmaktadır. Yüce  Kitabımız  Kur'an  anlaşılmak  üzere  okunmadığından  bütün  bu  ağız  alışkanlıklarıyla  lafta  kalan  söylemlerin,  aslında  bir  eylem,  bir  çaba,  bir  akıl,  bir  bilinç  ile  amel  gerektirdiğinin  farkında  olunamamaktadır.

Bugün  Müslüman  görünümlü  ülkelerin  geldiği  bu  sonuca  baktığımız  zaman,  yaşanan  dinin,  inancın  ve  ibadet  şekillerinin  bir  yerlerinde  ya  eksiklikler,  ya  da  yanlışlıklar  bulunduğu  hiç  şüphesizdir.  Çünkü  Allah’ın  gerçek  ve  Hakk  Dini  İslam,  hiç  kuşkusuz  insanların  mutluluğu,  refahı,  huzuru,  barışı,  esenliği  için  vardır. Gerçek  din,  adaleti,  eşitliği,  çalışmayı,  başarıyı,  gelişmeyi  ve  insanların  yararına   güzel  olan  ne  varsa  onu   üretir.  Tevhit  şuuru  "  La  ilâhe  illallah "  diyerek  Allah'ı  birlemenin  yanı  sıra,  insanlar  arasındaki  sosyal,  ekonomik  ve  sınıfsal  ayrılıkları  da  ortadan  kaldırarak  insanlar  arasındaki  birliği  sağlamaktır.  Ama  dünya  yaşamındaki  gerçeklere  ve  gelinen  sonuçlara  baktığımız  zaman,  müslüman  görünümlü  toplumlarda,  Kur'anın  ve  Peygamberimizin  öğretilerinin  aksine  Hakk  dinin  karşısında  bir  de  tapınak  dinleri  icat  edilmiştir.  Acaba  inançlarıyla,  ibadetleriyle,  gelenekleriyle,  teamülleriyle  gerçek  Hakk  dinin  içerisinde  olduğunu  düşünenler,  Müslüman  görünümde  oldukları  halde  farkında  olmadan  tapınak  dinlerine  geçmiş  olabilirler  mi ? Eğer  Allah’a,  Meleklerine,  peygamberlerine  kitaplarına  ve  ahiret  gününe  inanıldığının  söylenmesi,  kılınan  namazlar,  tutulan  oruçlar,  yapılan  Hacc  ve  Umre  ziyaretleri,  dua  için  kalkan  eller,  onca  yakarmalar,  Kur’an  kursları,  okunup  ölülere  bağışlanan  hatimler,  yapılan  infaklar,  kadının  tesettürü,  giyilen  cüppe  ve  sarıklarla  sünnet  diye  öpülen  sakalı  şerifler,  insanca  yaşama  olanaklarını,  huzuru  ve  mutluluğu  sağlamıyorsa,  din  adına  yapılanların  tamamı  demek  ki  Kur’anın  öğüdü  ile  örtüşmüyor,  bir  işe  yaramıyor,  yapılanlar  boşa  gidiyor  demektir.  Demek  ki  Allah’a  ağızdan  verilen   inanma   sözlerine  rağmen,  öğüde  ve  emirlere  tamamen  veya   büyük  çoğunlukla  uyulmamakta,  ya  da  insanlara   din  adına  yapmaları  gerekenler  yanlış  veya  eksik  öğretilmektedir. Ya  da  Müslümanlar,  Müslümanlığın  gerektirdiği  sağlamlaştırıcılığı,  çalışkanlığı,  enerjiyi,  dinamizmi,  aktifliği,  doğruluğu,  dürüstlüğü,  hakkı,  hukuku  gerektiği  ölçüde  yerine  getirememektedirler.

Peygamberimizin  vefatından  20  yıl  sonra  kurulan  Emevi  Devleti  ile  beraber  başlayarak,  daha  sonra  da  Abbasi  devleti  döneminde  doruğa  ulaşan  hadis  uydurulmalarıyla  üretilip,  dindeki  dejenerasyonun  tavan  yapıldığı,  aslında  Kur'anın  dışında  yaşanan  bambaşka  bir  çok  din  ortaya  çıkarılmıştır.  Ülkemizde  de  bu  yapıya  Selçuklu  ve  Osmanlı  döneminde,  Tasavvufun  dayatmalarıyla  sonradan  dine  sokulan  bidatlar  ve  geleneklerle  bugünkü  haline  getirilmiştir. Önceki  dönemlerde   Ebu  Hureyre  ve  İbn i Kab,  daha  sonraki  dönemlerde  de  İmam  Buhari,  İmam  Tirmizi,  İmam  Müslim  gibi  daha  pek  çok  şahsiyet,  topladıkları  uydurulmuş  rivayetlerle  baş  tacı  edilmiş  ve  din,  tamamen  bu  hadislerle  adeta  Kur’an  terk  ettirilerek  yaşanmaya  başlanmıştır. Bunun  sonucunda  da  Halife  Ali’nin  Emeviler  için  “  Bunlar  da  din  elbisesi  giyiyorlar  ama  ters  çevirerek  giyiyorlar “  dediği  gibi,  bugün  yaşanan  dinlerde,  Kur’anda  Allah’ın  öğütleri  tamamen  tersine  çevrilmiş,  yapın  dedikleri  yapılmaz,  yapmayın  dedikleri  de  aksine  yapılır  haline  gelmiştir.  Yaşanan  din,  Kur'anın  dini  İslam  olmaktan  çıkmış,  Enam  Suresinin  159. ayetinde  "  Şüphesiz  dinlerinde  parça  parça  grup  grup  olan  şu  kimseler ;  Sen  hiç  bir  şekil  ve  davranışça  onlardan  değilsin  Şüphesiz  onların  işi  Allah'adır. "  denilerek  Peygamberimizin  bu  bölünmelerle  hiç  bir  ilgisinin  olamayacağı  belirtilmesine,  Ali  İmran  Suresinin  103.  ayetinde  de, "  Ve  hep  birlikte  Allah'ın  ipine  sıkıca  sarılın  ayrılmayın  ve  Allah'ın  üzerinizdeki  nimetini  hatırlayın  " denilerek,  Rum  Suresinin  31 - 32. ayetlerinde  de  "  Kalben  O’na  yönelenler  olarak,  Allah’ın  koruması  altına  girin,  salatı  ikame  edin,  ortak  koşanlardan,  dinlerini  parça  parça  edenlerden  olmayın.  Her  ayrılıkçı  grup,  kendi  yanlarındaki  şeylerle  böbürlenir. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılara  rağmen,  grup  grup  bölünmüş,  parçalanmış,  Emevi  Arap  dayatmasıyla  Mezhep, Tasavvuf,  Tarikat  ve  Cemaatlerle  oluşturulmuş  İslamdan  eser  olmayan  dinler  haline  getirilmiştir. Örneğin,  Yüce  Rabbimizin,  Peygamberimize  daha  ilk  vahyindeki   beş  ayetle  oku  emrinin   ardından   kalem,  okuma,  öğrenme,  kerem  etme,  özellikleri  ile  ilme  sarılmanın  önemine  dikkatleri  çekmesine  rağmen,  Müslüman  toplulukları  kendilerini  ilme  kapatmış,  hiç  bir  şey  anlamadan  Kur'anın  sadece  Arapçasını  okumakla  her  kelimesine  on  sevap  kazanacağı   anlayışına   odaklanmıştır.  Yüce  Rabbimiz,  Yasin  Suresinin  70. ayetinde  bu  kitap  diriler  için  bir  öğüttür,  hatırlatmadır,  zikirdir  demesine  rağmen,  Kur’an  ölülerin  ve  mezarlıkların  kitabı  yapılmış,  elde  tespih  ve  zikirmatiklerle  Allah’ın  anıldığı  ve  hiç  bir  şey  anlaşılmadan  Arapça  hatimlerle  Kitabın  okunduğu  zannedilmiştir.  Ayetlerle  Peygamberimize  ben  de  bir  beşerim  dedirttirildiği,  mucize  olarak  size  bu  kitap  yetmedi  mi  denildiği  halde,  abartılan  peygamber  sevgisi  ile  üzerine  yüzlerce  insan  üstü  güçler,  mucizeler  atfedilmiştir. Peygamberimizin  vefatının  ardından  önce  bir  ulema  sınıfı  oluşturulmuş,  icma  ile  fetva  verme  kapısı  aralanarak  din,  hadis  ve  rivayetlerle  istila  edilmiştir.  Bu  çerçevede  insanlara  din,  mürşitlerden  öğrenilir,  Kur’andan  öğrenilmez  abdestsiz  de  Kur'ana  el  sürülmez  diye  de  insanlar  Kur’andan  uzaklaştırılmışlardır.

Bugün  doğru  bilindiği  halde  aslında  din  adına  yanlış  yaşanan  o  kadar  çok  dini  kavram,  inanç  ve  amel  vardır  ki  bunlar,  anlatmak  ve  açıklamakla  bitecek  ve  iyice  kökleşmiş  olduğundan  da  kabul  edilecek  gibi  de  değildir. Çünkü  Kur’an,  anlaşılmak  için  okunmamaktadır.  İçeriğinden  çoğunlukla  bilgi  sahibi  olunamamaktadır. Dinin  bilgisine  ulaşmak  için  insanlar  mürşitlere  mecbur  olma  inancıyla  şartlandırılmışlardır.  Hiç  kuşkusuz,  ben  inancımda,  dinimde,  yaptıklarımda  onu  da  bunu  da  terk  edersem  geriye  ne  kalacak  endişesini  yaşayacaklardır.  Bu  güne  kadar  bu  kadar  alim  gelmiş,  bize  dini  ve  dinin  yolunu  göstermiş,  bunlar  da  şimdi  nereden  çıktı  diyecekler,  Kur’anda  Bakara  Suresinin  170. ayetinde “ Ve  onlara  Allah’ın  indirdiğine  uyun  denildiği  vakit,  aksine  biz  atalarımızı  neyin  üzerinde  bulduysak  ona  uyarız  dediler.  Ataları  bir  şeye  akıl  erdiremez  ve  kılavuzlandıkları  doğru  yolu  bulmaz  idiyseler  de  mi ? “  denilerek  yapılan  uyarılardan  elbette  ki  haberleri  olmayacak,  içinde  bulundukları  durumu   sorgulayamayacak, atalarının,  önderlerinin  ve  geleneklerinin  arkasında  duracaklardır. Furkan  Suresinin  44. ayetinde  " Yoksa  sen  onların  çoğunun  gerçekten  vahye  kulak  vereceğini  yahut  akıllarını  kullanacaklarını  mı  sanıyorsun ?  Onlar  ancak  hayvanlar  gibidir.  Aslında  yol  bakımından  daha  sapıktırlar. /  şaşkındırlar,  aşağıdırlar.  "  denilerek  aklını  kullanmayanlar  için  aşağılanma  uyarısının  dışında,  Kur’anda  aklınızı  kullanın,  hala  akıl  etmiyor  musunuz ?  gibi  ifadelerle  aklın  önemi  49  ayette  yer  almaktadır. Halbuki  akıl,  düşünme,  sorgulama,  tefekkür  ve  özgür  irade  bir   kullanılabilse,  aslında   geriye  Kur’anın  ve  gerçek  Hakk  Dinin  kalacağı   görülebilecektir,  yanlışlardan  arınılabilecektir.

Bugün  Müslümanlar  Kur’andaki,  Tevhit,  Şirk,  Salat,  Salavat,  Dua,  Namaz,  İbadet,  Secde,  Rüku,  Zikir,  Tesbih,  Şükür,  Hamd,  Sünnet,  Kader,  Ruh,  Şefaat,  Miraç,  Kurban,  Araf,  Melek,  Şeytan,  Cin,  Adem,  Adem  oğulları,  Talak,  Mahrem,  Mehir,  Oruç,  Hacc,  gibi  daha  pek  çok  kavramı,  doğru  bildiklerini  zannettikleri  halde  ya  yanlış  bilmekte  veya  hiç  bilmemektedirler.  Bunun  ardından  da  yaşanan  dinde,  Araştırmacı  ve  İlahiyatçı  Yazar  İhsan  Eliaçık  Hocanın  ana  hatlarıyla  sıraladığı  *  İbadet  sadece  camide  olur.  *  Namaz  dinin  direğidir.  *  İslam’ın  şartı  beştir.  *  Sadece  Müslümanlar  cennete  girer.  *  Kur’ana  inanmayanlar  öldürülmeli.  *  İslamiyet  kadını  yarım  görür.  *  İslam’da  cariyelik  ve  çok  eşlilik  vardır.  *  Kadın  erkeğin  kaburga  kemiğinden  yaratılmıştır.  *  Zenginlik  fakirlik  takdirdir,  imtihandır,  kaderdir.  *  Peygamberler  mucizeler  göstermişlerdir.  Gibi  pek  çok  yanlış  amel  ve  inanç  ortaya  çıkmıştır.  Sonradan  dine  eklenmiş  olan  bidatlarla  da  doğru  bilinen   *  Din  adamlığı  *  Kur’anın  terk  ettirilmesi,  sadece  ölülerin  ardından  okunarak  hediye  edilmesi  ve  mezarlıkların  kitabı  haline  getirilmesi,  *  Mezar,  türbe,  yatır  ziyaretleriyle  ölülerden  yardım  dilenmesi,  *  Kandil  geceleri  ibadetleriyle  bir  gecede  cennetin  kazanılacağı  kolaylığı  ile  bazı  günlerin,  bina  ve  yerlerin,  eşyaların  kutsallığına  inanılması,  *  Cenaze  namazlarındaki  Kur’an  dışı  uygulamalar,  *  Kabir  azabı  inancı,  *  Mevlit  cemiyetlerinin  ve  ilâhilerin  din  diye  yaşanması,  *  Mesih,  Mehdi,  deccal  inancı  ile  kurtuluş  umutları,  *  Tasavvuf,  Tarikat,  Cemaat  dinlerinin  yaşanması,  *  gibi  daha  burada  dile  getiremediğimiz  pek  çok  yanlış  inançlar  ve  uygulamalar,  Din  yaşamının  ve  inancının  içine  montaj  edilmiştir. Bakara  Suresinin  256.  ayetinde  "  Dinde  zorlamak,  tiksindirmek  yoktur. " denilerek  yapılan  uyarıya   rağmen,  çok  kolay  ve  anlaşılır  olan  Dinimiz,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  farz,  vacip,  sünnet  dayatmalarıyla  zorlaştırılarak  adeta  ulaşılamaz  ve  yaşanamaz  hale  getirilmiştir.

Müslümanlar   ağızdan  “ La  ilâhe  illallah “  Allah’tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demekte,  ama  Allah  ve  Kur'anın  Tevhit  öğretisinin  bilincinde  olamadıklarından,  yaptıkları  pek  çok  eylemle  Peygamberimizi,  İmam,  Şeyh,  Seyyit,  Veli,  Evliya  gibi  etten  kemikten  yapılmış  insanları  aracı  yaptıklarının,  Allah’a  ortak  koştuklarının,  şirk  batağının  içine  düştüklerinin  farkında  olamamaktadır.  Tevbe  Suresinin  31. ayetinde  “  Din  bilginlerini,  din  adamlarını  ve  Meryem  oğlu  Mesih’i  Allah’ın  dışında  Rabler  edindiler. “  uyarısına   rağmen  Velilerin,  ( Evliyanın )  Seyitlerin  peşine  düşülmüş,  peygamber  sevgisi  abartılmış,  " Kâinatın  Efendisi "  denilmiş, " Mahşerde  Nebiler  bile  senden  medet  ister "  diye  ilâhiler  söylenmiş,  Allah’ın  sıfatları  Peygambere  aktarılmış,  camilerde,  namazlarda,  dualarda,  vakitli  vakitsiz  okunan  selalarda,  Allah’ın  yanında  ortak  edilmiştir.  Ahkaf  Suresinin  5. ayetinde  “  Ve  Allah’ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiç  bir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışından  habersizdirler  de. “  denildiği  halde,  Peygamberden,  Evliyadan,  ölülerden,  türbelerden  yardım  istenmekte,  pek  çok  Kur'an  ayetinin  uyarısı  hiçe  sayılarak,  peygamber  şefaati  ile  cennete  girileceği  zannedilmektedir.

Kur’anda  Cin  Suresinin  18.  ayetinde  “  Şüphesiz  mescitler  sadece  Allah  içindir.  Öyleyse  Allah  ile  birlikte  hiç  kimseyi  çağırmayın  “  denildiği  halde,  hadis  ve  rivayet  inançlarıyla  bugün  camiler,  Kur’anın  öngördüğü   yapıdan,  kılınan  namazlarda,  sala  ve  salavatlarda,  dahil  edilen  mevlit  geleneğinde,  parayla  namaz  kıldıran  imamlarla  oluşturulan  mescit  anlayışında,  içine  şirkin  ve  küfrün  yerleştirildiği  bir  yapıya  dönüştürülmüşlerdir.  Kur’anda  dünya  ve  ahiret  hayatı  olarak  iki  hayattan  söz  edilmesine  rağmen,  uydurulan  kabir  hayatı  ve  ardından  gelen  kabir  azabı  inançlarıyla  dine  sokulan,  cenaze  definlerindeki   Kur’an  dışı  gelenekler,  ölenin  kabrinde  imamın  verdiği  telkin  uygulamaları,  okunan  ayet  ve  Surelerden  hasıl  olan  sevabın  ölülere  hediye  edilmesi,  doğru  bilindiği  zannedilen,  fakat  tamamen  Kur’an  ayetlerinin  inkârı  ve  aksine  yapılan  yanlış  eylemlerdir.

Dinin  direği  namazdır  denilmiş,  Salat  sözcüğü  de  sadece  namaz  kılmaya  endekslenmiş,  namazını  kılanlar  din  adına  görevlerini   tam  olarak  yerine  getirmiş  dindar  sayılmıştır.  Halbuki  Salat  ise  doğrudan  doğruya  namaz  değil,  destekleşme  ekseninde  paylaşma,  dayanışma,  yardımlaşma,  dine  arka  çıkma,  eğitim  ve  öğretimle  gelişme,  bütün   sosyal  dayanışma,  yardım,  eğitim  ve  öğretim  kurumlarını  oluşturma  ve  ayakta  tutabilme,  dua  ile  Allah’tan  yardım   ve  destek  istemedir.  Kur’anda  ancak  salatın  ikame  edilebilmesi,  ayakta  tutulabilmesi  ile  dinin  var  olabileceği,  aksi  halde  salatı  ikame  edemeyen  toplumların  helak  olabileceği  uyarısı  yapılmaktadır. Namaz  ise  kul  ile  Allah  arasında  olan  ve  kulu  Allah’a  yakınlaştırma  araçlarından  olan  bir  hasenattır,  nüsuktur.  İçinde  namaz  kılmanın  da  yer  aldığının  belirtildiği  İslam’ın  şartı  beştir  demek  ise  Kur’ana  tamamen  aykırıdır  ve  küfürdür.  Çünkü  Allah’ın  bütün  ayetleri  değerlidir  ve  hepsi  de  İslam’ın  şartıdır.  İslam’ın  şartı  eğer  sayılara  dökülecekse,  İslam’ın  şartı  birdir  ve  o  da  Allah’a  ve  ayetlerine  teslim  olmaktır.

Burada  din  ve  inanç  adına  doğru  bilindiği  halde  yaşanan  yanlışların  hepsine  ayrı  ayrı  Kur’an  ayetleriyle   yer  vermemiz  mümkün  değildir.  Bu  yanlışların  pek  çoğuna  sitemizde  değişik  başlıklar  altında,  Kur’an  ayetleriyle  çok  geniş  olarak  yer  verilmiştir.  Amacımız,  Müslümanları  doğru  bildikleri  halde  içine  düştükleri  yanlıştan,  şirk  ve  küfürden  arındırarak,  Allah’ın  bize  rehber  olsun  diye  gönderdiği  ve  peygamberimizin  bize  yegâne  emaneti  olan  ve  dinimizin  temel  kaynağı  kitabımız  Kur’ana  yönelterek,  anlayarak  okumalarını  ve  aklın  kullanılarak,  sorgulanarak,  özgür  irade  ile  Kur’anın  dini  İslam’ın,  Allah’a  has  olan  Hakk  Dinin  yaşanmasını  sağlamaktır.  Allah'ın  selamı  rahmeti,  bereketi  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin ül  Kur'an )

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#İslam #hak din #Kur'an dışında doğru bilinen yanlışlar #ataların dini #aklın kullanılması #tevhit #şirk #salat #salavat #namaz #zikir #camiler #kabir hayatı #mevlit

Takip Et