İSLAMDA İBADETİN SÜREKLİLİĞİ ESASTIR

İnsan  yaşamının,  sağlığının  ve  canlılığının  sürekliliği  için  nasıl  ki  sürekli  ve  dengeli  bir  beslenme  gerekiyor  ise,  insanlık  erdeminin  sağlanabilmesi  ve  ayakta  tutulabilmesi  için  de  Allah’a  olan  bağlılığın,  kulluğun,  ibadetin,  inançtaki  samimiyet  ve  kararlılığın  sürekliliği  esastır. Bu  nedenle  de  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  Rum  Suresinin  17. ayetinde “ O  halde,  yapmanız  gereken,  akşama  erdiğinizde,  sabaha  erdiğinizde,  gece  sırasında,  öğleye  erdiğinizde,  her  zaman  Allah’ın  tesbih  edilmesidir. / Tüm  noksan  sıfatlardan  arındırılmasıdır.  “  denilerek,  Yaratanı  tüm  nitelikleriyle  tanımanın  ve  tanıtmanın,  sabah  akşam,  gece  gündüz,  mecazi  anlatımıyla  sürekliliğine  dikkat  çekilmektedir. İnsanların  ibadetine  ve  kulluğuna  Allah’ın  ihtiyacı  yoktur.  Ancak  Yüce  Allah,  kullarının  huzurlu,  mutlu,  sağlıklı  ve  barış  içinde  bir  hayat  yaşamalarını  istemektedir.  Bunun  yollarını  da  görevlendirdiği  Peygamberler  ve  onların  aracılığı  ile  indirdiği  kitaplarla  göstermektedir. Maide Suresinin  46 - 48. ayetlerinde  " Ve  Biz  o  peygamberlerin  izleri  üzerine,  yanlarındaki  Tevrat'tan  içinde  konu  edilenleri  doğrulayıcı  olarak  Meryem  oğlu  İsa'nın  gelmesini  sağladık.....O'na  incil'i  verdik.  Sana da  Tevrat'ın  bir  bölümünden  kendisinin  içinde  konu  edilenleri  doğrulayan  ve  onları  kollayıp  koruyan  olarak  hak  ile  Kitab'ı  /  Kur'anı  indirdik..... "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Allah’ın  Hakk  Dininde  de  bir  süreklilik  vardır.  Peygamberimiz  Muhammed  ( a.s. )  ile  Kur’an,  Adem  peygamberden  bu  yana  gelen  dini  teyit  etmiş,  insanlar  arasında  ise  dine  yönelme  ve  birlikte  yaşama  hukuku  ile  hayatı  geliştirmiştir,  yenilemiştir. Bundan  dolayı  Ali  İmran  Suresinin  19. ayetinde ;   “  Şüphesiz  Allah  katında  din  İslam’dır. “  ve  yine  aynı  Surenin  85. ayetinde  de  “ Kim  İslam’dan  başka  bir  din  ararsa,  bilsin  ki,  o  din  ondan  kabul  edilmeyecek  ve  o  ahirette  hüsrana  uğrayanlardan  olacaktır. “  denildiği  gibi,  bütün  insanlığın  yaşamı  boyunca  Allah  katında  tek  bir  din  vardır,  o  da  temelinde  Tevhit  ( La  ilâhe  illallah )  ( Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur )  demenin  inancının  ve  bilincinin  bulunduğu  İslam’dır. Tarih  boyunca  ise  bu  inançalarına   Yahudi,  Musevi,  Hristiyan,  İsevi,  Nasrani  isimlerini  insanların  kendileri  koymuşlardır,  ama  Kur'anın  İslam'ına  göre  aslında  bu  kitapların  yok  edilmemiş,  değiştirilmemiş  olan  orijinal  uyarılarına  uyanların  hepsi  de  Müslümandırlar.

Fakat  bugün  Allah  katında  son  Kitabı  Kur'anın  muhatabı  olan  dünya  Müslümanlığına  baktığımız  zaman,  Kur’anın  Hakk  Dini  İslam’dan  ziyade  hadislerle,  rivayetlerle  boğulmuş,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerle  oluşturulmuş,  süreklilik  anlayışı  ortadan  kaldırılmış,  Tevhit  şuurundan  uzaklaşılmış,  Bakara  Suresinin  256. ayetinde  “ Dinde  zorlamak,  tiksindirmek  yoktur. “  denildiği  halde,  ibadet  ayrıntıları  içinden  çıkılmaz  hale  getirilip  zorlaştırılmış,  Kur’anın  Tevhit   inancının  yerini,  Hakk  Dinden  çok  farklı  yaşanan,  koruyacak,  kollayacak  ve  cennete  kavuşturacak   aracıların,  efendilerin,  imamların,  velilerin,  seyitlerin,  Allah’a  ortak  koşulanların  hükümlerinin  oluşturduğu  inançların  dinleri  almıştır. Bunun  sonucunda  da  insanlara  Kur’an  terk  ettirilmiştir. Bu  nedenle  Müslümanların  büyük  çoğunluğu  Kur'anın  içerisinde  nelerin,  ne  gibi  öğütlerin  bulunduğunu  bilmemektedir. İnsanlar  bir  takım  sonradan  uydurulmuş   promosyonlu  özel  ve  kutsal  gecelerde  yapacakları  ibadetlerle  kendilerini  kurtaracaklarına  inandırılmıştır. Halbuki  Peygamberimiz,  daha  önceki  dinlerde,  binlerce  yıldır  dünyanın  her  köşesinde  kapalı  mekânlarda,  belli  günlerde  tanrılara  tapınak  dini  olarak  yaşanan  ibadeti,  belli  zamanlardaki  şekli  görünümden  arındırarak,  tapınak  dışına,  sürekliliği  olan  bir  yapı  ile,  halkın  arasına,  yaşamına  ve  sokağa  çıkarmayı  başarmış  bir  peygamberdir. Buna   rağmen  O’nun  ardından  bugün  din,  müceddit  ( hurafeleri  temizleyip  yenilik  getirecek ) olarak  yola  çıkıp,  müteceddit  ( yenilik  getireceğim  derken  dine  hurafeleri  yerleştirmiş ) olan  ulemalar  eliyle  tekrar  tapınak  dinine  dönüştürülmüştür. Halbuki  Kur’an  öğretisinden,  öğüdünden  uzaklaşmış,  ibadetteki  sürekliliği  terk  etmiş,  Kur'andan  uzak  ve  dışında  bir  hayat  yaşamakta  olan   kişileri  ve  toplumları  Yüce  Rabbimiz  Allah,  Zuhruf  Suresinin  36. ayetinde  "  Ve  her  kim  Rahmanın  öğüdünden,  anılmasından  körleşirse / uzaklaşırsa  Biz  ona  bir  şeytan  musallat  ederiz  de  artık  o,  onun  için  yandaştır.  Ve  şüphesiz  ki  yandaşlar  körleşenleri  yoldan  çıkarırlar.  Onlar  da  doğru  yolda  olduklarını  sanırlar. "   ifadeleriyle  çok  ciddi  bir  şekilde  uyarmaktadır.

Ülkemizde  de  bugün  yaşanan  dine  baktığımız  zaman,  Peygamberimizin  vefatından  sonra,  çoğunlukla  O'nun  adına  uydurulan  hadislerin  oluşturduğu  inançlar,  din  olarak  yaşanmaktadır. Belirli  aylar,  bazen  yılın  belirli  günleri,  bilhassa  sonradan  uydurulmuş  Kandil  Geceleri  kutsallaştırılarak  ayrıcalıklı  günler  olarak  görülmekte,  o  günlerde  ve  aylarda  yapılan  ibadetlerin  daha  çok  sevap  kazandıracağı  inancı  hakim  kılınmaktadır.  İnsanlar  sadece  o  günlerdeki   ibadetin  büyük   karşılıklarının  beklentisi  ile  de  ibadetin  sürekliliğini  göz  ardı  etmektedirler.  Bu  anlayışla  beraber,  Allah’ı  anmaktan  uzak  ve  ibadetsiz  geçen  uzun  aralardan  sonra  ister  istemez  kalpler  katılaşmakta,  taşlaşmakta  ve  mühürlenmektedir. Bu  duruma  da  Kur’an  ayetleri  ile  çok  etkili  bir  şekilde  dikkat  çekilmektedir.

MÜNAFİKUN  3  :  Bu  onların  iman  etmeleri,  sonra  da  iman  etmemeleri  nedeniyledir.  Böylece  kalplerinin  üzerine  damga  vurulmuştur.  Artık  onlar  iyice  kavrayamazlar.

ZÜMER  22  :  Peki,  Allah  kimin  göğsünü  İslam’a  açarsa,  o  zaman  o,  Rabbinden  bir  ışık  üzerine  olmaz  mı ?  Öyleyse  Allah’ı  anmaya  karşı  kalpleri  katılaşmış  olanlara  yazıklar  olsun !  İşte  onlar,  apaçık  bir  sapıklık  içindedirler.

BAKARA  7  :  Allah,  onların  kalpleri  ve  kulakları  üzerine  mühür  vurmuştur.  Onların  gözlerinin  üzerinde  perdeler  vardır.  Ve  büyük  azap  onlar  içindir.

Bu  ayetlere  düz  mantıkla  bakıldığında,  doğrudan  doğruya  kalplere  damgayı  ve  mührü  dilediğine  göre  Allah’ın  vurduğu,  kalpleri  katılaştırdığı,  gözlere  perde  çektiği  anlamları  çıkarılabilir.  Fakat  ayetlerde  asıl  anlatılmak  istenenler  çok  farklıdır.  Çünkü  meşieti  ( irade  sıfatı )  gereği  Rabbimiz  iradesini  kullanmış,  hem  hidayet  ve  hem  de  dalalet  yollarını  yaratmıştır. Fakat  bunun  yanı  sıra  da  kullarına  düşünmeleri  için  akıl,  özgürce   seçebilmeleri  için  de  irade  vermiştir. Yaratılmış  olan  yollardan  birini  seçen,  kulun  kendisidir.  Kehf  Suresinin  29.  ayetinde  de  “ Ve  de  ki  :  O  gerçek  Rabbinizdendir.  O  nedenle  dileyen  iman  etsin,  dileyen  bilerek  reddetsin. “  denilerek  inanmak  veya  inanmamak  kişilerin  özgür  iradelerine  bırakılmıştır. Dinde  zorlama  yoktur.  Allah  zalim  değildir,  hiç  bir  kuluna  kâfirliği  ve  azabı  da  kader  olarak  yazmaz.  Kul,  kendi  özgür  iradesi,  seçimi  ile  yolunu  belirler,  tembellik  eder,  kibir  ve  büyüklük  ile  kendini  güçlü  ve  yeterli  görür,  Allah’ı  anmaktan,  Kur’anın  öğüdünden  uzaklaşır,  aklının  yollarını  tıkar,  iyi  düşünme  ve  bilgilenmeye  engel  oluşturur,  aklını  işe  yaramaz  hale  getirirse,  bu  onun  kalbinin  mühürlenmesi  anlamına  gelir,  o  kişi   kendi  kalbini  kendisi  mühürlemiş  olur. Ve  yine  Yüce  Rabbimiz,  Kendisinden  uzaklaşmış,  kalbi  katılaşmış,  Allah’ı  anmaktan,  O’na  yönelmekten  uzak  kalmış  olanlar  için ;

ALAK  6 - 8  :  Kesinlikle  senin  düşündüğün  gibi  değil !  Dönüş  Rabbine  olmasına  rağmen  insan,  kendisini  yeterli  gördüğünde  kesinlikle  azar. / Tagutlaşır,  tuğyanlaşır,  firavunlaşır,  her  türlü  zulmü  yapmaya  başlar.

ARAF  124  :  Kim  Benim  anılmamdan  /  Benim  öğüdümden  mesafeli  durursa,  hiç  şüphesiz  onun  için  zor,  sıkıcı  bir  yaşam  vardır.

BAKARA  152  :  Öyleyse  Beni  anın  ki,  Ben  de  sizi  anayım.  Ve  Bana,  verdiğim  nimetlerin  karşılığını  ödeyin,  Bana  iyilik  bilmezlik  etmeyin,  verdiğim  nimetleri  görmemezlikten  gelmeyin.

Diyerek  ibadetin  sürekliliğine,  Allah'ın  öğüdünden  uzaklaşmış  olanların  yapabileceklerine  dikkat  çekerek,  Allah’ın  yardımının  da  kulun  çabalarına  bağlı  olduğuna  değinerek,  aklını  kullanabilecekler  için  uyarısını  yapmaktadır.

İbadet  :  Kulun  Yaratanına,  Rabbine,  Rabbi  tarafından  verilen  dini  görevleri  ( Kur’an  ile  verdiği  kulluk  talimatnamesindeki  görevlerin  tümünü )  kayıtsız  şartsız  kabullenip  yerine  getirmesidir. Tabiidir  ki  bu  ibadet,  Ankebut  Suresinin  56.  ayetinde   “ Ey  iman  etmiş  kullarım !  Şüphesiz  Benim  yeryüzüm  geniştir.  O  halde  yalnız  Bana  kulluk  /  ibadet  edin. “  denilerek  belirtildiği  gibi  sadece  Allah  için  olacaktır.  Fakat   bugün  bu  ayetin  uyarısının  farkında  olunmadan  herhalde  birçok  Evliya,  Veli,  Şeyh,  Seyit,  İmam  ve  hatta  Peygamberimiz  dahi  Allah'ın  yanına  ortak  olarak  konulmaktadır.  Bugün  ibadet  denilince,  Müslümanların  belleğine  " İslamın  şartı  beştir "  denilerek  yerleştirilmiş  olduğundan,  Müslümanlarca   çoğunlukla  sadece  namaz  kılmak,  oruç  tutmak  ve  Hacca  gitmek  gibi  birkaç  şekle  ve  dış  görünüşe  dayalı   ritüel  akla  gelmektedir.  Bu  nedenle  yukarıda  örneklediğimiz  Rum  Suresinin  ayetlerinde  dile  getirilen  zaman  ifadeleriyle  anlatılmak  istenen  süreklilik, klasik  ve   gelenekçi  yorumcular  tarafından   sadece   namaz  kılma  vakitlerine  endekslenmiş  olduğundan,  Kur’anın  asıl  mesajı  basite  indirgenmekte,  bundan  dolayı  Müslümanlar  büyük  çoğunlukla,  ama  doğru,  ama  yanlış   sadece  kıldıkları  namazla  Allah’a  karşı  görevlerini  yerine  getirdiklerini  ve  kurtuluşa   erebileceklerini   zannetmektedirler.  Oysa  Kur’anda  bulunan  6234  ayet  ile  verilmek  istenen  öğütlerin  tamamını  yerine  getirebilmek  için  yapılanların  tamamı  da  ibadetin,  Allah’a  yapılacak  kulluğun  kapsamı  içerisine  girer.  Bunun  için  de  önce  Kur’anın  anlaşılarak  okunması,  ardından  bu  yolla  Allah’ın  Kur’an  ile  tanınması  ve  kulun  nasıl  bir  Allah’a  ibadet   edeceğinin,  O’nu  nasıl  tesbih  edeceğinin   ve  bunun  için  nelerin  yapılmasının,  nelerin  de  yapılmamasının  gerektiğinin  bilinmesi,  özellikle   Allah'tan  başka  ululaştırılan  Velilerin,  Ulemanın,  İmamların,  Şeyhlerin,  Seyit  ve  Efendilerin,  Allah'ın  yarattığı  etten  kemikten  yapılmış  putların  da  aradan  çıkarılması,  onların  rableştirilmesinden  vaz  geçilmesi  önem  kazanmaktadır. Tesbih  sözcüğüyle  aynı  kökten  gelip  sürekliliği  ile  Allah’ı  tesbih  etmeyi,  O’nu  yüceltmeyi  ifade  eden  Sübhan,  Hamd,  Şükür,  Zikir,  Kelimei  Tayyibe,  gibi  sözcükler  Kur’anda  bir  çok  ayette  yer  almaktadır.

KALEM  28  :  Onların  en  hayırlı  olanları, “  Ben  size  Allah’ı  tesbih  etmiyor  musunuz ?  dememiş  miydim ? “  dedi.  29  :  Onlar :  “  Rabbimiz  seni  tesbih  /  tenzih  ederiz,  doğrusu  bizler  yanlış ; kendi  zararlarına  iş  yapan,  haksız  davranan  kimselermişiz ! “  dediler.

ALA  1 – 5  :  Oluşturup  düzene  koyan,  ölçümlendirip  sonra  yol  gösteren,  otlağı  çıkarıp  sonra  da  onu  kapkara  bir  sel  atığı  haline  getiren  Rabbinin  yüce  adını  temize  çıkar. / Tesbih  et.

Tesbih  :  Allah’ı  O’na  yakışmayacak  şeylerden  uzak  tutmak. ( tenzih  etmek ) O’nun  her  türlü  kemal  sıfatlarla  donanmış  olduğunu  kavrayarak  yüceltmek,  yaşamın  içerisindeki  her  atılan  adımda,  her  vesile  ile  de  ilan  etmek  demektir. Yaratanı  tüm  nitelikleriyle  tanımak  ve  tanıtmaktır. Allah’ın  azametini  her  fırsatta  hatırlamak,  O’nu  şirkten,  eş  ve  çocuklar  edinmişlik  gibi  iftiralardan  uzak  tutmak  ve  arındırmaktır. Bu  da  ancak  Kur’an  ayetlerinin  doğru  anlaşılması   ve  Allah’ın  yüceliğinin  kavranabilmesi  ile  mümkün  olabilir. Aynı  kökten  gelen  Sübhan “  Allah’ın  bir  ismi  olup,  her  türlü  kusurdan  ve  noksanlıktan  uzak  olan  demektir.  Kur’anda  bir  çok  ayette,  yerde  ve  gökte  olan  her  şeyin  Allah’ı  sürekli  tesbih  ettiği  ifade  edilir. Çünkü  insanoğlunun  dışında  yaratılmış  olan  bütün  canlı  ve  cansız  varlıklar,  Evrendeki  işleyişin,  düzenin  ve  dengenin  korunması  için  kendilerine  verilmiş  olan  görevi  hiç  aksatmadan  yerine  getirmekte,  nankörlük  etmemektedir.  Bunun  anlamı  “  Atom,  atom  altı  parçacıkları,  molekül,  bileşik,  virüs,  bakteri  gibi  mikro  organizmalar  dahil  en  küçüğünden,  yeryüzündeki   bitkiler,  dağlar,  ormanlar,  denizde  yaşayanlar,  küçük  büyük  hayvanlar,  gökyüzündeki  gezegenler,  yıldızlar,  galaksiler  gibi  en  büyüğüne  kadar  Evrendeki   tüm  varlıkların,  Allah’ın   bütün   kusurlardan   eksikliklerden  uzak  olduğunun  delili  olması “  demektir. “  Rabbim  Sen  bunları  ne  güzel  ve  ne  mükemmel  yaratmışsın,  Sen  bunları  mutlaka  boşuna  yaratmadın “   diyebilen  şuurun  bilincinde  olmaktır.  Yoksa  halk  arasına  yerleştirildiği  gibi  elde  tespih  aleti  ile,  Allah'ı  da  yeterince  tanımadan,  otuz  üç  defa  papağan  gibi  Sübhanallah  demek  değildir. Bu  uygulamanın  namazla  da  zikirle  de  bir  ilgisi  yoktur. Kaf  Suresinin  39.- 40.  ayetinde  de  ibadetin  ve  Allah’ın  tesbih  edilmesinin  sürekliliğine  dikkat  çekmek  üzere ; “ Ve  güneşin  doğmasından  önce  ve  batmasından  önce  ve  geceden  bir  bölümde ;  Her  fırsatta  Rabbinin  övgüsü  ile  birlikte  tesbih  et. / arındır.  40  :  Ve  secde  edip  /  boyun  eğip  teslim  olduktan  iman  ettirdikten  sonra  inkârcıya  da  O’nu  tesbih  ettir. /  arındır. “  denilmektedir.

Bu  ayetlerdeki  tesbih,  secde  ve  belirtilen  zaman  dilimleri  ifadeleri  de  maalesef  asıl  hedefinden  saptırılmış,  pek  çok  uydurulmuş  rivayet  ve  hadis  ile  gerçek  anlamları  dışında,  namaz  kılma   ve  namaz  vakitleri  olarak  yansıtılmış,  böylece  İslam’la  hiç  alakası  olmayan  namazın  içindeki  bazı  davranışlara  ve  ritüellere  zemin  hazırlanmış,  dinimizin  adeta  en  önemli  ibadetleri  haline  getirilmek  istenmiştir.  Halbuki  zaten  Peygamberimiz,  O'na  inanmış  az  sayıdaki  sahabe  ve  bütün  müşrikler  de  namaz  kıldıkları  halde,  “  Bu,  Allah  Teala’nın  Hz. Peygambere  namaz  kılmasını  emreden  bir  ifadedir,  sabah,  öğle  ve  ikindi,  akşam  ve  yatsı  namazlarının  vaktinin  bildirimleridir “  denilmiştir.  Halbuki  Mekke  müşrikleri  de  Allah  var  demekte,  fakat  bunun  yanısıra  melekleri  Allah'ın  kızları  olarak  bilmekte,  meleklere  ve  oluşturdukları  pek  çok  tanrıya  da  aracı  olarak  tapmaktadırlar.  Peygamberimizi  de  elçi  olarak  reddetmektedirler.  Aslında  işte  bu  ayetle,   genellikle  Mekke’de  serinlikten  dolayı,  bir  araya  gelerek  toplanma  vakitleri  olan  güneşin  doğmasından  ve  batmasından  önce  ve  akşamdan  sonraki  vakitlerde,  Peygamberimize,  müşriklere  doğruları  anlat,  İslam’a  yeni  girmiş  olanlara  tevhidi  öğret,  onlar  da  kötü  sıfatlardan  Allah’ı  arındırsınlar,  Rablerini  doğru  tanısınlar,  ortak  koşup  şirke  girmesinler  talimatı  verilmektedir.

Bugün  ibadet  adına  doğru  bilindiği  zannedilerek  yaşanan  yanlışların  ve  sıkıntıların  neredeyse  tamamı,  Kur’anın  terk  edilerek  anlaşılarak  okunmamasından, Tevhit  şuurunun  tam  olarak  yerleşmemiş,  Allah’ın  bu  bilinç  ile  doğru  ve  yeterince  tanınamamış  olmasından,  Kur'an  dışında   Tasavvuf,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  hadis  ve  rivayetlerle   oluşturdukları  dinin  yaşanmasından  kaynaklanmaktadır. Uydurulmuş  hadis  ve  rivayetlerle  tıpkı  müşriklerin  inancında  olduğu  gibi  Allah’ın,  gökyüzünde  bizden  çok  uzaklarda  ve  ulaşılamayan  yerde  bir  taht  üzerinde  oturduğu  düşünülmekte,  miraç  denilerek  uydurulmuş  rivayetlerle  Peygamberimiz  ululaştırılarak  ayakları  yerden  kesilmekte,  gökyüzüne  Allah'ın  huzuruna  çıkartılmakta,  kıyamet  alameti  olarak  yeryüzüne  dünyayı  kurtarmak  üzere  mehdi   ile  mesih  geri  dönecek  diye,  İsa  Peygamber  gökyüzünde  Allah'ın  yanında  tutulmaktadır.  Bu  hurafeleri  anlatanlar  tarafından  da   Müslümanlar,  Allah’a  yaklaştıracak  aracıların,  velilerin,  evliyanın,  seyitlerin,  imamların,  mürşitlerin,  tek  cümle  ile  etten  kemikten  yapılmış  putların  olması  gerektiğine  inandırılmaktadır. Oysa   Bakara  Suresinin  186. ayetinde  “ Ve  kullarım  sana  Benden  sordukları  zaman,  biliniz  ki  şüphesiz  Ben  çok  yakınımdır. Bana  yakarınca  yakaranın  yakarışına  cevap  veririm. O  halde  artık  onlar  da  benim  davetime  uysunlar.  Bana   inansınlar. “  denilerek,  Allah'ın  bize  çok  yakın  olduğu  ve  her  zaman  bizimle  beraber  olduğu,  aracılara  gerek  olmadığı  belirtilmektedir. İbadetin  sürekliliğinin  sağlanabilmesi  için,  Allah’ın  her  an  bizi  gördüğü,  duyduğu  bilinerek  atılacak  her  adımda,  Allah’ın  Kur’an  ile  bizi  uyardığı  öğütlerini  akılda  tutmak  ve  davranışlarımıza  ve  ibadetimize  bunlara  göre  yön  vermek  gerekir. İbadet,  sadece  namaz  kılmak,  hacc  etmek  ve  oruçlu  olmak  değildir.  Elbette  ki  Allah’a  yakınlaşmanın  araçlarından  ve  kul  ile  Allah  arasında  olan  bu  nüsuk  ibadetleri,  belirlenen  zamanlarında  sürekliliği  içerisinde  yerine  getirilmelidir.  Ama  Kur’an  dışında  sonradan  dine  ilave  edilmiş  ve  kutsallaştırılmış,  kandil  geceleri  gibi  özel  günlerin  ibadetlerinin  getireceği  abartılı  sevap  beklentileriyle,  onbir  ay  Allah'tan  uzak  olup  da,  Ramazan  gelsin  de  orucumla  beraber  teravih  namazımı  da  kılayım,  mukabele  edip  Kur'anı  dinleyip  hatim  edeyim,  kandil  gecelerinde  mevlit  dinleyip  tesbih  namazı  kılayım,  bir  ay  sıkı  bir  Müslüman  olayım  gibi  yanlış  düşüncelerden  vaz  geçilmeli,  Allah  katındaki   kurtuluşu  sadece  bu  günlere  bağlamamalıdır. Unutulmamalıdır  ki  toplumsal  hayatın  akışı  içerisinde,   insanlar  için  evrensel  olarak  görülen  her  güzel  davranış,  çalışmak,  üretmek,  okumak,  öğrenmek,  öğrendiğini,  kazandığını,  emeğini   paylaşmak,  başkalarının  sıkıntılarını  eksikliklerini  gidermek,  adil,  güvenilen,  dürüst,  özü  sözü  doğru  olmak,  yalan  söylememek,  hepsi  birer  ibadettir,  insanı  Allah'a  yaklaştıran  vesilelerdir.  Bütün  bu  güzellikleri  anlayarak  okuyup  Kur'anın  öğütleriyle  sürdürmek  ise  Allah'la  beraber  olmaktır.  Allah,  zamandan  ve  mekândan  münezzehtir.  En  iyi  işiten,  en  iyi  görendir.  Bize  şah  damarımızdan  daha  da  yakındır.  Diridir,  O'nu  uyuklamak  tutmaz,  sürekli  ayaktadır  ve  sürekli  bir  oluşum  içerisindedir. Kur’an  açısından  değerlendirildiğinde  ibadetin  özel  günü,  özel  gecesi,  özel  ayı  gibi  özel  zamanları  olmaz. Bu,  İslam’ın  ve  Tevhit  inancının  ruhuna  da  aykırıdır. 

Allah'a  yönelmek,  ibadeti  ve  kulluğu  sürekli  kılmak,  sabrı,  samimiyeti  ve  fedakârlığı  gerektirir.  İşte  bu  nedenle  Furkan  Suresinin  75. ayetinde  de,  " İşte  Rahman'ın  kulları  sabretmelerine  karşılık  cennetin  en  yüksek  makamlarında,  orada  sonsuz  kalıcı  kimseler  olarak  ödüllendirilecekler,  orada   hürmet  ve  selamla  karşılanacaklardır. "  denilerek  mükâfatları  belirtilirken,  Allah'ın  anılmasından  uzaklaşmış  olanlar  için  de  aynı  Surenin  77. ayetinde  ise,  "  De  ki  :  Yakarışınız  olmasa,  Rabbim  size  değer  verir  mi  ki  de  siz,  kesinkes  yakarmadınız,  yalanladınız.  Artık  yakarmama,  yalanlama  sizin  ayrılmazınız  olacaktır.  Kendinizi  bu  durumdan  kurtaramayacaksınız. "  denilerek  Allah'ın  anılmasından  uzaklaşmanın,  aynı  zamanda  Allah'ın  ayetlerini  yalanlama  olduğu  ve  Mutaffifin  Suresinin  14. ayetinde  de  bu  gibi  olanların  kazandıklarının,  kalpleri  üzerinde  pas  oluşturduğu  belirtilmektedir.  Pek  çok  ayette  de  bu  yalancıların  korkunç  sonları  ve  hesap  günündeki  pişmanlıkları  açıklanmaktadır. Bilindiği  gibi,  iyi  ya  da  kötü  bir  şeyin  sürekli  yapılması  insanda  bir  alışkanlık,  tutku  haline  dönüşür.  Kişi  sürekli  ve  hatta  elinde  olmadan  o  işi  yapmak  ister. İşte  bu  süreklilik  Allah'a  yönelmekten  uzaklaşmak  ve  Allah'ın  ayetlerini  yalanlama  olursa,  kişi  bu  alışkanlığın  tutsağı  olursa, hayatını  bu  tutsaklıkla  devam  ettirir  gider,  gönlü  paslanmış  olarak  başka  bir  şey  yapamaz  hale  gelir. Bu  duruma  düşmüş  olanlar  için  de  Zümer  Suresinin  7. ayetinde, " Eğer  küfredecek  /  Allah'ın  ilâhlığını  ve  Rabbliğini  bilerek  reddedecek  iyilik  bilmezlik  edecek  olursanız,  biliniz  ki,  şüphesiz  Allah  size  hiçbir  ihtiyacı  olmayandır  ve  O,  kulları  için  küfre,  nankörlüğe  rıza  göstermez.  Ve  eğer  kendinize  verilen  nimetlerin  karşılığını  öderseniz,  sizin  için  ona  razı  olur. "  denilerek  insanların  kötü  veya  iyi  olarak  yaptıkları  bütün  amellerin  karşılığının  sadece  yine  kendileri  için  olacağı  dile  getirilmektedir.

İslam'ın  hedefi,  önce  erdemli,  sorumlu,  eğitimli,  bilinçli,  çalışkan,  üretken,  aklını  ve  vicdanını  kullanabilen  bireyler  yetiştirmek  ve  bu  bireylerden  oluşan,  adaletin  egemen  olduğu,  barış  içerisinde,  sağlıklı,  huzurlu,  mutlu,  kaosun  ve  zulmün  olmadığı  toplumları  yaratmaktır. Bunun  için  de  Yüce  Rabbimizin  Kur'an  ile  indirdiği  rehberlik  önem  kazanmaktadır.  İstenilen  hedefe  ulaşılabilmek  için  de  İbadetin  sürekliliğinin  ve  Kur’an  bütünlüğünün  gereği  olarak,  Kur’anın   içerisindeki  bütün  ayetlerde  yer  alan  öğütlerin  ve  uyarıların  tamamı  göz  ardı  edilmeden,  aksatılmadan  zamanı  ve  yeri  geldiğince  akılda   tutulmalı  ve  yerine  getirilmelidir. Bu  cümleden  olarak  bireysel  ve  toplumsal  sıkıntıların,  eksiklerin,  sorunların   giderilebilmesi,  toplumun  aydınlatılması,  bilinçlendirilmesi   bakımından,  insanlarla  sürekli  bir  destekleşme,  dayanışma,  paylaşma,  yardımlaşma   halinde,  aktif  üretken  ve  çalışkan  olunması,  kişinin  ihtiyacından  fazla  olan  maddi  gelirle,  ihtiyacı  olanlara  ve  yetimlere  yardım  edilmesi,  zekâtın  ( verginin )  hakkıyla  verilmesi  gerekir.  İbadetin  sürekliliğinin  sağlanabilmesi  için  özellikle  her  kes  bizzat  kendisi  Kur’anı  anladığı  dilden  mealini  sık  sık  ayırabileceği  zaman  ölçüsünde  okumaya  ve  öğütlerini  aklında  tutmaya  çalışmalıdır.  Herkesin  Kur’anın  bütün  ayetlerini  öğrenmesi,  anlaması  elbette  ki  beklenemez. Herkes  kendi  kapasitesi  ölçüsünde,  kolay  anlayabileceği,  çalışma  ve  ilgi  alanına  göre  değişik  ayetlere  odaklanabilir. Önemli  olan  fazla  aralık   bırakmadan,  az  da  olsa  samimi  olarak  anlaşılmak  üzere  Kur’anı  okumak,  Allah’a  yönelebilmek,  Allah’la  beraber  olabilmek  ve  zikretmektir.  Ara  verilmeden  sürekli  ve  bilinçli  olarak  kılınan  namazlar  içerisindeki  dualarla  Allah'la  konuşmak,  yakarmak,  niyaz  etmek  de  Allah'la  beraber  olmak  ve  Allah'ı  anmaktır.  Mülk  Allah'ındır,  Hamd  ve  Şükür  Allah'adır  deyip,  sözde  bırakmadan,  nankörlük  etmeden,  sürekli  olarak  Allah'a  hamdederek,  O'nu  her  türlü  noksanlıklardan  arındırarak  yüceltmek,  eldeki  mülkün  bu  bilinçle  ihtiyacı  olan  insanlarla  yeri  geldiğince  paylaşarak  şükrü  eda  etmek  de  Allah'la  beraber  olmak  ve  Allah'a  yaklaşmaktır. Ne  mutlu  ki,  ibadetteki  sürekliliğin  bilincine  varıp,  yaşadığı  hayatı,  dinini,  sorgulayarak,  yanlışlarını,  eksiklerini  görerek,  aklını  ve  iradesini  kullanarak,  yanlışlardan  ve  şirk  koşmaktan  arınmış  olarak,  sadece  Allah’a  kulluk  ederek,  hiç  olmazsa   asgari   ölçüde  Kur’anın  aydınlığı,  nuru,  fazileti  ile  taçlanarak  Hakk  Dine,  Allah’ın  saf  dinine,  İslam’a  yönelebilenlere !...

Hakk  Din  İslam !  Kur’anı  anlayarak  okuyabilen,  sorgulayarak  düşünebilen,  akıl  edebilen,  tembellik  etmeyenlerin,  süreklilik  bilinci  ile  istikrarlı  olarak   yaşadığı  ve  seçtiği  yaşam  felsefesidir. !     

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR  !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin  ül  Kur’an  )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#İslam #tesbih #ibadet #dinden zorlama yoktur #ibadette süreklilik #sübhan

Takip Et