KUR'ANI MUKABELE İLE HATİM ETME GELENEĞİ

İlâhiyatçı  ekran  yıldızı  konuşmacılarının,  din  görevlilerinin  ve  müfessirlerin  büyük  çoğunluğunun  bu  ay  Kur’an  ayıdır,  Kitabımıza  sahip  çıkalım,  bol  bol  okuyalım,  hatim  edelim  dediği,  imam  ve  hafızların  çok  yoğun  bir  mesai  içine  girdiği,  fakat  sonuçta  ve  görünürde  hiç  bir  şeyin  anlaşılmadığı,  hiç  bir  öğüdün  alınmadığı,  Kur’anın  sadece  ontolojik  bir  kutsallaştırmasına  dayanan  Arapça  bir  okuma  ile  geçiştirilip,  ayın  sonunda  da   hasıl  olan  sevapların  ölenlerin  ruhuna  hediye  edildiği  şeklindeki  uygulama  ile,  aslında  oruçla  beraber  Kur'anın  anlaşılarak  okunup  tefekkür  edilmesi  gereken  Ramazan  ayının,  yıllardır  hep  aynı  anlayış  içerisinde  idrak  edildiği  sanılmaktadır.  Buna  istinaden  mütedeyyin  saf,  temiz  duygularla  fakat  dininin  tam  gereğinin  ve  Kur’anın  ne  olduğunun  öğretilmediği  kadını,  erkeği,  yaşlısı,  genci,  çocuğu  ile  Mushaf’ı  koltuğuna  kıstıran  insanlarımız,  değişik  zamanlarda  büyük  heyecan  ve  özveri  ile  akın  akın   mescitleri  doldurmakta,  günde  yirmi  sahife  altıncı  vites  okuduğu  Arapça  harfleri  takip  etmek  üzere  hiç  aksatmadan  imamın  veya  televizyon  ekranının  önünde  yerlerini  almaktadırlar. Bu  uğraşının  adına  da  Mukabele  denilmektedir. Kazandıkları  ecrin,  sevabın  veya  günahın  ölçüsünü  elbette  ki  Yüce  Rabbimiz  Allah   değerlendirecektir.  Fakat  Kur’anın  içeriğine,  ayetlerin  mesajlarına  baktığımız  zaman  böyle  bir  uygulamanın  pek  de  memnuniyet  verici  ve  Kur’ana  uygun  kazançlı  bir  şey  olduğu  görülememektedir.  Bu  nedenle  biz  de  bu  yazımızda,  Kur'ana  göre  yanlışlıklar  içinde  olduğunu  gördüğümüz  bu  uygulamalar  için,  Mukabele  nedir ?  Hatim  nedir ?  Bu  gelenek  neye  dayanarak  bu  şekilde  ortaya  çıkmıştır ?  Bu  konuda  Kur’anın  uyarıları,  hatırlatmaları  ve  asıl  mesajları  nedir ?  İnsanlara  neleri  kazandırmakta,  neleri  kaybettirmektedir ?  sorularına  yine  her  zaman  olduğu  gibi  dinimizin  yegâne  kaynağı,  Yüce  Kitabımız  Kur’an  ile  açıklık  getirmeye  çalışacağız.

Mukabele :  Sözlük  anlamına  göre  karşılık  vermek,  karşılık  veya  karşı  gelme,  baş  kaldırma  demektir.  Dini  inanç  açısından  ise ;  Bir  kimsenin  Kur’anı  ezberden  veya  Kitaptan  yüksek  sesle  okuması  ve  onu  dinleyenlerin  de  sessizce  dinlemesi  veya  Kur’anı  yüzünden  takip  etmesidir. Arapça’da   yüzün  gösterdiği  yön  ( hedef,  strateji ) anlamında  olan  ve  “ kbl “  kökünden  türeyen  “ kıble “  sözcüğünün  de  bir  türevi  olan  “ mukabele “  sözcüğü,  Türkçeye  de  “  karşılık,  karşılık  verme  “  anlamlarında  geçmiştir. Mukabele  sözcüğü  Kur’anda  karşılıklı  olarak  Kur’anı  okuyun,  mukabele  edin  diye  herhangi  bir  ayette  geçmez. Bilakis  edebiyatın  en  güzel  anlatım  sanatı  içerisinde  değişik  ayetlerde  “  misliyle  misli,  kısasa  kısas  “  gibi  ifadelerle  eylemlerin  karşılığını  verme  olarak  yer  alır.  

Kur’anda   Kur’anın  okunması,  anlaşılması,  öğüt  alınması,  akıl  edilmesi,  dinleme  adabı  ile  ilgili  pek  çok  ayet  bulunmasına,  örneğin :  Bakara  Suresinin  121. ayetinde  “ Kendilerine   kitap  verdiğimiz  kimseler,  O’nu  okumasının  / izlemesinin  hakkını  vererek  okurlar,  izlerler.  İşte  onlar  O’na  iman  ederler.  Her  kim  de  kitabı  reddederse,  işte  onlar  zarara  uğrayanlardır. "  Araf  Suresinin  204. ayetinde,  “ Ve  esirgenmeniz  için,  Kur’an  okunduğu  zaman  /  öğrenilip,  öğretildiği  zaman hemen  ona  kulak  verin  ve  susun. “  Müzzemil  Suresinin  20. ayetinde, “  Hiç  kuşkun  olmasın   Rabbin,  senin  gecenin  üçte  ikisinden  daha  azını,  yarısını,  üçte  birini  ayakta  geçirmekte  olduğunu   biliyor.  Seninle  beraber  olanlardan  bir  grup  da  öyledir.  Allah  geceyi  de  gündüzü  de  ölçüye  bağlar.  Sizin  bu  işi  kolaylıkla  yapamayacağınızı  bildi  de  sizin  için  bu  görevi  hafifletti.  O  halde  Kur’andan  kolay  geleni  okuyun  /  öğrenin,  öğretin.  “  ifadeleriyle  Kur’anın  anlaşılarak  hakkıyla  okunması,  anlaşılarak  öğüt  ve  uyarılarının  kavranarak  iman  edilmesi,  buna  uymayanların  zarara  uğrayacağı,  Kur’an  ayetlerinin  uyarılarına  gerektiği  gibi  uyularak  saygı  gösterilmesi,  daha  kolay  anlaşılması  bakımından  bilhassa  gecenin  sakinliğinde  tefekkür  ederek,  düşünerek  okunmasının  daha  yararlı  olabileceği,  herkesin  kendi  kapasitesi  ölçüsünde  kolayına  gelen  bölümlerin  okunarak  anlaşılması,  öğrenilmesi  ve  öğretilmesi  istenmektedir. Bu  çok  anlamlı  mesaj  ve  uyarılarına  rağmen,  "  Kur'anın  hakkını  vererek  okuma  "  denince  çoğunlukla  Arapçasının  mahreçten,  tecviti  ve  kuralları  ile,  gırtlak  çatlatırcasına  hazin  ve  hüzünle  makamlandırılarak  okunması  olarak  bilinmekte,  üstelik  de  bu  ayrıntılarla  hafızlar  arasında  ikramiyeli  okuma  yarışmaları  düzenlenmekte,  Kur'an  ile  para  kazanmanın  haram  olduğu  hiç  kimsenin  aklına  gelmemektedir.  Allah'ın  öğütleri  hakkında  hep  böyle  hiç  bir  şey  anlamadan  sadece  Arapçasının  okunmasıyla  yetinilmekte,  her  harfine  on  sevap  kazanılacağına  inanılmaktadır.  Bu  inanç  ve  uygulamalara  temel  teşkil  etmek  üzere  bugün  bir  gerçektir  ki  Mukabele “  denilince,  Kur’anın  dışında  ve  Peygamberimizin  vefatından   sonra   uydurulan   hadis  ve  rivayetlerle  gelenekçi,  klasik  tefsirlerde,  Peygamberimize  vahyedilen  ayetlerin  bizzat  Cebrail  Meleği  ile  indirildiği,  ayet  sıralamalarının  ve  Sure  tertiplerinin  Cebrail  Meleği  tarafından  gösterildiği,  kimine  göre  Cebrail  Meleği  ile  peygamberimizin  her  Ramazan  ayında  bir  araya  gelerek  mukabele  ettikleri,  kimilerine  göre  de  altı  ayda  bir  karşılıklı  mukabele  ile  ayetleri  kontrol  ettikleri  anlatılmaktadır. Örneğin :

* Resulullah ( s.a.v. )  insanların  en  fazla  cömert  olanı  idi. Onun  bu  cömertliği  Ramazan  ayı  girip  de  kendisiyle  Cebrail ( a.s. )  karşılaşınca  daha  da  artardı. Cebrail ( a.s. ) Ramazan  ayı  çıkıncaya  kadar  her  gece  Resulullah  ( s.a.v. ) ile  buluşur,  Resulullah ( s.a.v. )  ona  Kur’anı  arz  eder,  okurdu. ( Buhari  Savm  7,  Müslim  Fedail  50 )

* Hz. Fatma’dan  rivayetle  :  Babam  Nebi  ( s.a.v. )  bana  gizlice  şöyle  söyledi  ; “  Her  sene  Cibril  benimle  Kur’anı  bir  kere  mukabele  ederdi.  Bu  sene  iki  defa  mukabele  etti. Öyle  sanıyorum  ki  kızım  ecelim  yaklaşmıştır. ( Tecridi  Sarih  Tercemesi  hadis. 1767 )

Uydurma  hadis  ve  rivayetlerin  bir  çoğunun  toplandığı  Kütübi  Sitte  eserlerinde,  sayfalar  dolusu  ile  yer  alan  bu  ve  buna  benzer  pek  çok  rivayete  ve  bunun  yanı  sıra  neredeyse  bütün  dini  çevreler  ve  cemaatlerin  önderleri  tarafından,  örneğin  :  İslam  ve  İhsan. Com  linkinde :  “  Mukabele  Kur’an  literatüründe  Cebrail  ( a.s. ) ın  her  sene  Ramazan  ayında  Peygamber   Efendimize  ( s.a.v  ) gelerek  Kur’anı  Kerim’i  karşılıklı  müzakere  etmelerini,  birbirlerine  okumalarını  ifade  eder.  Bugünkü  mukabele  geleneği  de  bu  esasa  dayanmaktadır.  Bu  mukabele,  yani  Efendimizden  başlayarak  sahabenin  de  bu  Ramazan  ı  Şerif’te  devamlı  bir  mukabele  okuması,  bu  şekilde  gelen  güzel,  ruhani  bir  örfümüzdür.  Elhamdülillah  “  denilmektedir.

Bu  ve  buna  benzer  yönlendirmelerin  tamamı  temelsiz  ve  dayanaktan  yoksundur,  gerçeklerden  uzaktır.  Çünkü  o  zamanlarda  Peygamberimizin  ve  sahabenin  ezberinden  başka  hiç  bir  kimsenin  elinde  tamamı  bir  araya  getirilerek  yazılmış  toplu  halde  Kur'an  mushafı  yoktur,  herkes  ve  sahabe  parça  parça  elinde  bulundurduğu,  ezberleyebildiği  kadarıyla  değişik  ayetleri  ancak  bilebilmekte,  Ramazan  ayında  da  toplu  olarak  mukabele  etme  diye  bir  uygulama  bulunmamaktadır.  Üstelik  de  vahiylerin  sona  ermesiyle  Peygamberimizin  vefatından  çok  kısa  bir  zaman  önce  Kur'an  ancak  tamamlanmıştır. Bütün  Sure  ve  ayetlerin  bir  araya  getirilerek  Kitap  halinde  yazılması  da  ancak  Peygamberimizin  vefatından  sonra  Halife  Ebu  Bekir  ( r.a. )  zamanında  gerçekleştirilmiştir.  Böylece  tutarsız,  dayanaksız,  gerçek  dışı  yapılan   yönlendirme  ve  telkinlerle  araya  Peygamberimiz  ve  sahabe  de  karıştırılarak  inandırılan   Müslümanlar,  Kur’anın  asıl  vermek  istediği  mesajlardan,  gerçekte  insan  şekline  bürünebilen  Cebrail  diye  bir  meleğin  olmadığından,  hiç  bir  ayette  Kur'anı  Cebrail  indirdi  ifadesinin  bulunmadığından  habersiz  olduklarından,  ister  istemez  her  Ramazan  ayında  imamın  önüne  oturmakta,  hiç  bir  şey  anlamadan  da  Kur’anın   Arapça  okunmasını  bir  ay  boyu  takip  ederek  mukabele  yaptığını,  çok  büyük  bir  dini  görevini  yerine  getirdiğini  zannetmektedir.  Halbuki  Arap  kültüründe  hazırdaki  bir  Kur’an  metnini  okumaya  Tilavet  denir.  Aynı  zamanda  Kur’an  ayetlerini  anlayarak  iman  etmek,  lafzına  ve  manalarına  saygı  duymaktır.  Yukarıda  örneklediğimiz  ayetlerde  geçen  Kıraat  ise  önce  bir  şeyleri  öğrenip  zihinde,  sonra  kitapta  toplayıp,  hazırlayıp,  başkalarına  sözlü  veya  yazılı  olarak  aktarmaktır.  Kısaca  öğrenmek  ve  öğretmektir.  Papağan  gibi  Arapça  harflerden  oluşan  sözleri  anlamadan  tekrar  etmek  değildir.

Alak  Suresinin  1. ayetiyle  Peygamberimize  de "  İkra  bismi  rabbikelleziy  halak "  ( Yaratan  rabbinin  adına  oku )  denilerek  ilk  görevi  tevdi  edilirken,  kıraat  sözcüğü  ile  aynı  kökten  gelen  “ ikra “  ( oku ) ( öğren  öğret )  sözü  ile  hitap  edilmiştir. Kur’anda  insanların  okumaları,  anlamaları,  öğrenmeleri,  öğüt  almaları  ve  akıllarını  kullanmaları  için  pek  çok  uyarı  ve  bilgi  ayeti  yer  almaktadır. Bu  nedenle  de  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  Bakara  Suresinin  183 - 187.  ayetlerinde  Kur’anın  Ramazan  ayı  içerisinde  indirildiği  bildirilerek,  bu  aya  ulaşanların  oruçlu  olmaları  istenirken,  ayetin  orijinalinde  yer  alan  siyam  sözcüğü  ile  de,  koca  bir  yılı  adeta  Kur’anı  terk  ederek  geçirmemizin  bir  cezası  olarak  da  sadece  aç  kalmakla,  takvaya  ( sakınmaya )  ve  bunun  için  gerekli  bilgilere  ulaşılamayacağı,  aslında  mecaz  sanatı  ile  anlatılmaktadır.  Bu  nedenle  de  oruçla  beraber  bu  ayda  Kur’anı  anlayarak  okumamız,  kendimize  rektifiye  çekmemiz,  öğüt  aldığımız  Kur’an  mesajları  ile  nelerden  sakınmamızın  gerektiği  öğrenilerek,  sakınma  bilincine  ( takvaya )  ulaşmamız  istenmektedir.  Sahabe  ve  Arap  toplumu  elbette  ki  Ramazan  ayında  veya  diğer  günlerde  Kur'anı  imamın  önünde  değil,  bizzat  kendileri  okumakta  ve  tefekkür  etmektedir.  Çünkü  onlar  kendi  konuştukları  dilden  olan  Kur'anı  elbette  ki  anlayarak  okuyabilmektedirler. Fakat  bugünün  din  görevlileri  hala  ısrarla  “  Ramazan  ayı  Kur’an  ayıdır.  Kur’ana  sıkı  sıkıya  sarılalım,  mukabele  edelim. “  derken  hiç  birisi  de  Kur’anı  anladığımız  dilden  olan  mealini  kendimiz  düşünerek,  anlayarak  okuyalım   dememelerine  rağmen,  çok  eskilerin  ulemasından  İmam  Darimi  bile  Mukaddime  29.  da  ( Özbekistan  797 – 869 )  “ Düşünmeden  Kur’an  okumada  bir  hayır  yoktur “  diyebilmiş,  Binli  yılların  başında  Karahanlılar  Devleti  zamanında  İbn'i  Harezmi  tarafından,  Cumhuriyetle  beraber  ülkemizde  de  ilk  defa  Atatürk'ün  emri  ile  Elmalılı  Hamdi  Yazır  tarafından  Kur'an,  anlaşılarak  okunmak  üzere  Türkçeleştirilmiştir. Bugün  ise  piyasada  ikiyüzden  fazla  müfessirin  Kur'an  çevirisi  meali  bulunmaktadır.  Fakat  bunlara  rağmen  Kur'anın  anlaşılmak  üzere  okunması  gerektiği  anlayışı  bugüne  kadar  bir  türlü  hayata  geçirilememiştir. Nasıl  geçirilsin  ki ?  Toplum  zaten  okumayı  pek  sevmemekte,  her  şeyi  kulaktan  hazırda  istemekte,  üstüne  üstlük  birileri  çıkmakta  Kur'an  Arapçadan  başka  dilde  okunamaz,  abdestsiz  el  sürülemez,  okuduğunuz  zaman  da  anlamazsınız  demekte  ama  kendileri  Kur'anın  içeriğini  bilmemekte,  birileri  Kur'anın  Türkçesinden  hatim  olmaz  demekte  hatimin  ne  olduğunu  kendileri  bilmemekte,  birileri  hiç  bir  dile  çevirisi  Kur'anın  gerçek  anlamını  ve  karşılığını  veremez  demekte  ve  Kur'anın  anlaşılmak  üzere  okunmasına   sayısız  engel  konulmakta,  insanlar  Kur'andan  uzaklaştırılmaktadır.  Halbuki  yukarıdaki  örnek  ayetlerde  de  gördüğümüz  gibi,  Kur’an  okunurken  O’nu  dinlemenin  adabı  öğretilirken,  saygıyla,  sessiz  ve  can  kulağı  ile  dinlenmesi  emredilirken,  asıl  anlatılmak  istenen  ise  Kur’andan  bir  şeylerin,  öğütlerin  öğrenilip  anlaşılması  ve  bir  şeylerin  öğretilmesi,  böylece  bu  bilgilerle  aklın  kullanılabilmesidir.  Bu  nedenle  de  Nisa  Suresinin  82.  ayetinde  “  Onlar  hala  bu  Kur’anı  hiç  anlamaya  çalışmazlar  mı ?  “  Muhammed   Suresinin  24. ayetinde  “  Peki  onlar  Kur’anı  düşünmüyorlar  mı ?  Yoksa  kalpleri  üzerinde  kilitleri  mi  var ? /  kalpleri  mühürlü  müdür ?  "  uyarıları  ile  Kur’anı   anlamak  üzere  doğru  okumamız,  anlamlandırmamız  gerektiği  ısrarla  belirtilmektedir. Ve  bunun  için  de  Kur'anın  ayetleriyle  aslında  bize,  Peygamberimizin  yaptığı  gibi  gecenin  sessizliğinde,  daha  kolay  anlayıp  öğrenebileceğimiz,  Kur’andan  kolayımıza  gelen  ayetleri  okumamız  ve  öğrendiklerimizi  de  yakınlarımıza   öğretmemiz  önerilmektedir.

Allah,  mutlak  varlıktır.  Evrenin,  Kâinatın,  Dünyanın  ve  Alemlerin  en  küçük  zerresine  varıncaya  kadar  yaşamın  ve  bütün  oluşumların  içindedir. Biz  insanlara  da  şah  damarımızdan  daha  yakındır. Bütün  Kâinatı,  Evreni  ve  oluşumların  tümünü  Sünnetullah  ile  yönetir.  Bu  yönetim  için  de ( Fizik,  Kimya,  Biyoloji,  Kozmoloji,  Kuantum  Enerji  değişimleri,  Dönme  ile  Yerçekimi,  Mıknatıslanma,  Elektro  manyetik  radyo  dalgalarıyla  yayılma,  Manyetik  alan  oluşumu,  havanın  ve  suyun  kaldırma  kuvveti,  sıcaklıkla   basınç,  genleşme  ve  yoğunlaşma  kanunları  gibi.. )  pek  çok  kanun,  ilke  ve  kural  yaratmış  ve  değişmez  hükümleri  koymuştur.  İşte  bütün  bu  kanun,  kural  ve  ilkeler  de  Allah’ın  melekleridir,  oluşturma  güçleridir.  Allah’ın,  yarattığı  varlık  alemi  ile  iletişiminde,  olayların  birbirini  izlemesinde  hiyerarşi  ve  aracı  yoktur.  Neden  sonuç  ilişkisine  göre  her  olay,  bir  sonraki  olayların  nedenidir.  Kehf  Suresinin  26.  ayetinde,  “  Allah  Kendi  hükmüne  kimseyi  ortak  etmez  “  denildiği  gibi  hükmüne   peygamberler  de  dahil   melek  adlarında  hiçbir  kimseyi,  yarattığı  hiç  bir  varlığı  ve  astlarını  ortak  etmez.  İnsanların  inancına   yanlış  olarak  yerleştirildiği  gibi  de  varlıklar  aleminde,  üç  boyutlu  nesnel  insan  görünümüne  bürünebilen,  konuşan,  kanatları  olan,  metafizik  ( fizik  ötesi )  bir  varlık  gibi  düşünülen   herhangi  bir  isimle  belirtilen,  örneğin  Cebrail  Meleği  diye  bir  melek  yoktur. Kur’anın  hiç  bir  ayetinin  orijinalinde  doğrudan  doğruya  Peygamberimize  vahyi  Cebrail  Meleğinin  indirdiği  ifadesi  de  bulunmamaktadır.  Üstelik  Rahman  Suresinin  1 – 2.  ayetinde  “  Er  Rahman  allemel  Kur’an  “  Rahman  Kur’anı  öğrenip  öğretmeyi  öğretti.  denilerek  Kur’anı  Peygamberimize  bizzat  Allah’ın  öğrettiği  belirtilmektedir.  Dünya  sekiz  yüzlü  yıllardaki  dünya   değildir,  klasik  Kur'an  yorumcularının  yetersiz  ve  ilkel  koşullarda  doğru  olarak  kavrayamadıkları  melek  kavramını,  bugünün  gelenekçi  ilâhiyat  yorumcuları  da  günümüzde  gelinen  bilimsel  ve  teknolojik  gelişmelere  rağmen  maalesef  hala  yanlış  olarak  aynen  ısrarla  sürdürmektedirler.  Bundan  dolayı  Cebrail  konusundaki  rivayetlerin  hepsi  uydurmadır,  Kur’ana  göre  ise  temelsizdir.  Kur’anda   Bakara  Suresinin  97  ve  98.  Tahrim  Suresinin  4.  ayetlerinde  “  Cibril  “  sözü  yer  almaktadır.  Fakat  bu  üç  ayette  de  kastedilen  bir  melek  değil,  Allah’ın  vahyi  ve  Kur’andır. Yüce  Rabbimiz  vahyini,  Peygamberimizin  beynine,  hafıza  bellek  hücrelerine  “  İlga  etti  “  ifadeleri  ile  bizzat  Kendisi  nüfuz  ettirerek  indirmiştir.  Arada  Cebrail  Meleği  diye  de  bir  melek  yoktur. ( " Kur'anda  Melek  Kavramı  "  başlıklı  yazımızda  Cebrail  ile  ilgili  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )  Bilim  ve  teknolojinin  henüz  gelişmediği  1200  yıllarında  birçok  sapkın  görüşlerinin  olmasına  rağmen  Tasavvufun  ünlü  Evliyalarından  kabul  edilen  Muhyiddin  Arabi  bile  Cebrailin  varlığını  kabul  etmemiş   "  Cebrail  Peygamberin  hayal  gücünün  bir  mahsülü  olarak  ortaya  koyduğu  bir  varlıktır.  İstediği  kadar  Cebrail  ile  konuştuğunu  zannetsin  aslında  o  kendi  kendine  konuşmaktan  ve  kendi  kendini  dinlemekten  başka  birşey  yapmamıştır. "  demiştir. ( 1988  Doç. Dr. Salih  Akdemir  İslami  Araştırmalar  c. 2  sayı 7 sa. 28 )  Bize  göre  de  doğru  söylemiştir. Çünkü  Peygambere  vahiy  dışarıdan  biri  tarafından  değil,  bizzat  Rabbimizden  gelmiştir. Bugün  bilim  ve  teknoloji  ile  geldiğimiz  noktada  bilgisayar  ve  akıllı  telefonlardaki  ses  ve  görüntülerin  elektro  manyetik  radyo  dalgalarıyla  anında  iletildiği,  boş  olan  bir  flaş  belleğin  veya  disketin  bir  anda  doldurulabildiği  gerçeği  ile  bütün  bu  olanakları  ve  kolaylığı  yaratan  Yüce  Rabbimizin  de  aynı  şekilde  vahyini,  fıtri  elektro  manyetik  radyo  dalgalarıyla  doğrudan  Peygamberimizin  belleğine  aktarabileceğini  kavramak  hiç  de  zor  olmasa  gerektir.  Üstelik  de  bugün  artık  bunun  olabileceği  ispat  edilmiştir.  Amerika'da  Mikro  Biyoloji  Uzmanları  Brown  Üniversitesi  Tıb  Merkezinde  kablosuz  ve  uzaktan  elektro  manyetik  radyo  dalgalarıyla  insan  beyni  ile  bağlantı  kurarak  bilgi  aktarılması  deneyini  başarı  ile  gerçekleştirmişlerdir. Ünlü  ekran  yıldızı  ilâhiyat  konuşmacılarına,  dinde  yanlış  yönlendirmelerle  ahkâm  kesip  insanları  kandıran  din  sorumlularına  duyurulur !...

Tarih  boyunca  bilimin  ve  teknolojinin  gelişmediği  dönemlerde  Allah,  yaşamın  ve  alemlerin  dışında,  çok  uzaklarda  ve  ulaşılamaz  yerlerde,  sidret i  münteha  dedikleri  arşın  dışında,  Yunan  mitolojilerindeki  Zeus  tanrısı  gibi  bir  taht  üzerinde  oturduğu  düşünülmüştür. Lafla  Allah  zamandan  ve  mekândan  münezzehtir  demişler  ama  Allah'a  bir  mekân  oluşturduklarının  bile  farkına  varamamışlardır. Bundan  dolayı  hep  Allah'ın  hükmüne  aracı  tanrıları,  taştan,  tahtadan  putları, Yahudi  ve  Hristiyanlık  inancında  da  melekleri  çok  tanrılı  düzenin  yerine  koydukları  gibi,  onlardan  esinlenen  bizim  klasik  yorumcularımız  ve  Müslüman  Ulemamız  da   Peygamberimizin  vefatından  sonra  uydurma  masallarla  Peygamberimizi  de  arşın  sınırında  Allah'ın  katına  miraca  çıkarmışlar,  rivayetlerle  pek  çok  değişik  isimdeki  Meleği  Allah’ın  hükmüne  ortak  etmişlerdir.  Azrail  meleğine  can  aldırttırmışlar,  Mikail  meleğine  yağmur  yağdırmışlar,  İsrafil  meleğinin  eline  bir  borazan  verip  kıyamet  gününü  beklettirmekte,  Cebrail  meleğine  de  vahyi  indirttirmişler,  her  Ramazan  ayında  da  Peygamberimizle  mukabele  ettirmişlerdir.  Allah’ın  hükümleri,  ilkeleri  ve  Sünnetullah,  yarattığı  ve  bugünkü  bilimin,  teknolojinin  ortaya  koyduğu,  elektro  manyetik  radyo  dalgalarıyla  tablet  ve  cep  telefonlarındaki  görüntülü,  sesli  iletişim  örneği  mucizesi,  mikro  biyoloji  uzmanlarının  insan  vücudundaki  ölüm  genlerini  bulması,  beyindeki  hafıza  bellek  hücrelerinin  var  olduğunu  ispat  etmeleri  dahi,  bilimden,  teknolojiden,  akıldan,  mantıktan  bihaber  bugünün  pek  çok  ilâhiyatçısını,  din  görevlisini  hala   bu  yanlış  ve  gelenekçi  inançlarından  döndürememektedir.

Müslümanların  inançlarına  Kur’anın  dışında  yanlış  olarak  yerleştirilmiş  olan  bu  mukabele  geleneğinin  yanı  sıra  bir  de  “  Hatim  etme,  Hatim  indirme,   Hatimleri  ölenlerin  ruhuna  hediye  etme  “  Kur'anın  bazı  bölümlerini  tecviti,  makamı  ile  tilavet  etme  uygulamaları  da  gelenek  haline  getirilmiştir. Hatim  :  Bir  yazının  başından  sonuna  kadar  okunduğuna  dair  son  kısmının  mühürlendiği,  aynı  zamanda  içinde  anlatılanların  tamamen  anlaşılarak  öğrenildiği  anlamlarına  gelir. Bu  nedenle  Kur’anı  baştan  sonuna  kadar  yüzünden  veya   ezbere  okuyarak  veya   dinleyerek  hatim  ettiklerini,  hatim   indirdiklerini   söyleyenler,  adeta  onu  bitirdiklerini,  içindekileri  anladıklarını  ifade  etmiş  olmaktadırlar.  Ama  uygulamanın  gerçeğine  baktığımız  zaman  bunun  hiç  de  böyle  olmadığı,  hiç  bir  kimsenin  hiç  bir  şey  anlamadığı,  hiç  bir  şey  öğrenmediği,  Kur’anın  içinde  nelerin  ve  hangi  öğütlerin  bulunduğunun  bilinmediği  görülmektedir.  Çünkü  bu  yanlış  uygulama  pek  çok  uydurma  rivayetle  insanlara  doğruymuş  gibi  anlatılmaktadır.

* İbni  Mesud ( r.a. ) dan  rivayet  edildiğine  göre  Resulullah  ( s.a.v. )  şöyle  buyurdu :  “  Kim  Kur’anı  Kerim’den  bir  harf  okursa,  onun  için  bir  iyilik  sevabı  vardır.  Her  bir  iyiliğin  karşılığı  da  on  sevaptır. “  ( Tirmizi  Fezailül  Kur’an  16 )

* Kur’an  okuyunuz,  çünkü  Kur’an  kıyamet  gününde  kendisini  okuyanlara  şefaatçi  olarak  gelecektir. ( Müslim,  Müsafirin  252 ) ( Tabii  ki  bu  hadislerde  sadece  Arapça  okunmasından  söz  edilmektedir.  Ancak  bu  ifade  Kur'anın  mealini  anlayarak  okuyup  öğüdünü  alan  ve  tefekkür  edebilenler  için  çok  doğru  bir  ifade  olabilir. )

* Kur’anı  gereği  gibi  güzel  okuyan  kimse,  vahiy  getiren  şerefli  ve  itaatkâr  meleklerle   beraberdir.  Kur’anı  kekeleyerek  zorlukla  okuyan  kimseye  de  iki  kat  sevap  vardır. ( Buhari  Tevhit  52 )

* Kur’anı  teganni  ( tecvide  uygun  olarak )  okumayan  kimse  bizden  değildir. ( Ebu  Davut  Vitr  20 ) ( Peki  anlayarak  mealini  okuyanlar  da  mı  sizden  değildir ? )

* Ümmetimin  en  şereflileri  Kur’anı  Kerim’i  ezberleyen  hafızlar  ve  gecelerini  ihya  edenlerdir. ( Suyuti  I. 36 / 1063 ) ( Acaba  ülkemizde  kaç  tane  hafız  kardeşimiz  Kur'an  ayetlerinin  gerçek  anlamının,  değişik  zamanlarda  cami  minarelerinden  okudukları  selaların  üzerlerine  yüklediği  şirk  sorumluluğunun  farkındadır ? )

* Kur’anı  Kerimi  hatmedene  altmış  bin  melek  istiğfar  eder. ( Deylemi ) ( Melek  kavramından,  enerji  türlerinin  değişik  enerji  birimleriyle  ölçülendirildiğinden  haberi  yok. )

* Kur’anı  hatmedenin  duası  kabul  edilir. Kendisine  Cennette  bir  ağaç  da  verilir. ( Taberani  İbn i  Hibban )

Yine  bu  rivayet  ve  hadis  kültüründen  gelen,  Emevi  Arap  kültürünün  esaretinden  kendisini  arındıramayan,  Kur'anın  gerçek  mesajının  anlaşılmasına  engel  koyan  dini  çevreler  ve  din  görevlileri  Kur’an  okumanın  ; *  Kur’an  şefaat  edecektir. *  Sevap  kazandıracaktır.  Bunun  için  Kur’an  Sureleri  birbiri  ile  yarışırlar. *  En  hayırlınız  Kur’an  öğrenen  ve  öğretendir. ( Tabii  ki  hiç  bir  şey  anlamadan  çoğunlukla  sadece  Arapça  okuma  ile  tecvit  kuralları  kastedilmektedir. ) *  Allah  Teala  Kur’anla  yükseltir. *  Kur’an  huzur  verir. *  Kur’an  okunmayan  ev  harabedir. *  Kur’an  güzel  okunmalıdır.  Gibi  ifadelerle  faziletlerini  anlatmaya  çalışmaktadırlar. Fakat  bu  yönlendirmelerin  içerisinde  Kur’anın  anlaşılmak,  öğüt  alınmak  için  okunması  gerektiği  önerileri  hiç  yer  almadığından,  ya  da  doğru  anlamlar  hiç  çıkartılamamış  olduğundan,  toplumumuzdaki  insanlar  bu  konuda  hala  yanlış  bir  yola  sevk  edilmektedirler.  Büyük  bir  çoğunlukla  Kur'anın  içerisinde  bulunan  uyarılar,  öğütler,  yasaklar   bilinememekte,  bu  nedenle  de  günümüzdeki  mukabele,  hatim   anlayışı  ve  uygulamaları,  Kur’ana  sadece  Arapça  ontolojik ( varlıksal )  bir  kutsiyet  atfedilmiş  olmasından  dolayı,  aslında  bir  işe  yaramayan  bu  uygulamaların  geleneğe  dönüşmüş  hali  olmaktadır.

Peygamberimiz  Arap,  muhatap  olacağı  konuşup  anlaşacağı  topluluk  Arap  ve  Arapça  konuşup  anlaştıkları  için  de  bundan  dolayı  Arapça  indirilmiş  olan  Kur’anın,  ezgisel  ( melodik ) şiirsel,  okunduğu  zaman  kulağa  hoş  gelen,  manevi   haz  ve  huzur  veren  bir  yapısı  vardır. Kur’anda  ayetlerin  ve  sözlerin  sıralanışında  mükemmel   bir  armoni  ve  seslerin  uyumu,  dizaynı,  kısa  ve  öz  anlatım  tekniği,  ilettiği  hüküm  ve  içerdiği   gaybi   bilgiler,  teşbih, ( benzetme )  mecaz, ( gerçek  anlamından  farklı  anlamı  kastetmek )  kinaye, ( dolaylı  olarak  anlatma )  kafiye, ( ses  ve  hece  uyumu )  nehy, ( yasak  edilen  şey )  nida,  ( seslenme )  icaz, ( az  sözle  çok  şey  anlatma )  icmal, ( kısaltma )  musavat, ( eşitlik )  zikir,  ( Allah'ı  anma  ve  Kur'an  okuma )  cinas,  ( yazılışları  aynı  fakat  anlamları  farklı  sözler )  seci,  iltifat,  tağlib ( baskınlık )  gibi  edebi  sanatların  en  güzel  örnekleri   bünyesinde  bulunmaktadır.  Harflerin  ve  sözcüklerin  telaffuzundaki   diksiyon,  ince  ve  kalın,  bazı  cümle  sonlarında  da  uzatılarak  seslendirmeler,  kullanılan  ses  uyumları,  hele  hele  kendi  dillerinden  okunduğu  için  elbette  ki  Arapça  bilen  ve  anlayanlar  için  bir  haz  ve  huzur   kaynağıdır.  Üstelik  de  içerisindeki  öğütlerin  ve  uyarıların  azametinden  zaman  zaman  da  gözlerden  yaşlar  dökülecek,  bazı  ayetlerin  şiddetli  azap  uyarılarından  da  ayaklarının  bağı  çözülecektir.  Fakat  bizim  toplumumuz  Arapça  bilmediği  için,  bugünkü  mukabele  ve  hatim  uygulamaları  ile  hiç  bir  şey  anlamadan   yapılan  okumalardan  dolayı,  bütün  bu  duygulardan  ve  öğütlerden,  üstelik  de  kazanabilecekleri  sevaplardan  da  mahrum  kalmaktadır. Manevi  olarak  bir  duygusallık  da  kazanılamadığı  halde,  bu  tür  yanlış  uygulamaları,  hatta  "  Şifa  olsun  diye  içilecek  deve  sidiği  hadisini "  dahi  savunanlardan  olan  ünlü  bir  ilâhiyatçı  Doçent  Dr. öğretim  görevlisi  akademisyen,  astarı  yüzünden  pahalı  olacak  niteliğiyle  “  Kur’anı  dinlerken  ağlayınız,  içinizden  ağlamak  gelmiyorsa  hiç  olmazsa  ağlar  gibi  yapınız  “  diyebilmekte,  insanlara  ayaküstü  riyakârlığı  öğütleyebilmektedir.

Ülkemizdeki  bu  yanlış  mukabele  ve  hatim  anlayışı  uygulamaları  ile  Ramazan  ayının  sonunda  yapılan  hatimden  dolayı   topluca  hatim  duasına  geçilmekte  ve  uzun  uzun  imamın  duasının  ardından,  hasıl  olan  sevaplar,  sanki  kendimizi  kurtarmışız  gibi  ölenlerin  ruhuna  hediye  edilmekte,  tabii  ki  herhalde  çoğunlukla  da  imamların  dahi  bilmediğinin  belli  olmasından  dolayı  Kur’anda  ;

* Yasin  Suresinin  69  ve  70. ayetlerinde, “  Ve  Biz  o’na  şiir  öğretmedik.  Bu  onun  için  yaraşmaz  da. O  sadece  diri  olanları  uyarmak  ve  kâfirler  üzerine  sözün  hak  olması  için  bir  öğüt  ve  apaçık  bir  Kur’andır.

* Fatır  Suresinin  22. ayetinde  “  Ölüler  ve  diriler  eşit  olmaz.  Şüphesiz  Allah  her  dilediğine  işittirir.  Sen  ise  kabirlerdeki  kişilere  işittiren  biri  değilsin. “ 

* Necm  Suresinin  39. ayetinde, “  Gerçek  şu  ki  insan  için  çalışıp  didindiğinden  başka   bir  şey  yoktur.  “ 

* İsra  Suresinin  13. ayetinde, “  Ve  her  insanın  kendi  yaptıklarının  karşılıklarını,  ayrılmayacak  şekilde  boynuna  doladık. ” 

* Yasin  Suresinin  54. ayetinde, “ Artık  bugün  kişi  herhangi  bir  haksızlığa  uğramaz.  Ve  sadece  yapmış  olduklarınızla  karşılıklandırılırsınız. “  ifadeleriyle  belirtilen  uyarılar  ya  göz  ardı  edilmekte  veya  Kur’anın  ayetlerinin  ölüler  için  değil  de  diriler  için  öğüt  olduğu,  ölülere  artık  hiç  bir  şeyin  duyurulamayacağı,  herhangi  bir  hediye  gönderilemeyeceği,  hesap  gününde  ise  herkesin  sadece  kendi  çabalarının  karşılığını  alacağı  uyarıları  inkâr  edilmektedir.  Yine  aynı  zihniyet,  yapı,  inanç  içerisinde  Ramazan  ayından  sonra  da  kimileri  bir  ayda  veya  on  beş  günde  Kur’anın  sadece  hiç  bir  şey  anlamadan  son  sürat   Arapçasını  okur,  çünkü  sadece  bir  an  önce  bitirip  hatmini  ölülere  bağışlama  derdindedir.  Kimileri  de  aralarında  cüz  paylaşımları  ile  kısa  zamanda  bir  kaç  hatim  indirerek  yine  aynı  inanç  ve  amaç  doğrultusunda  hareket  etmektedirler. Fakat  nedense  bu  konuda  neredeyse  hiç  bir  din  görevlisinin,  Diyanet  İşleri  Başkanlığı  yetkililerinin,  ilâhiyatçı  popüler  ekran  yıldızı  konuşmacılarının,  herhangi  bir  müdahalesi,  uyarısı  ve  Kur'anın  doğrularına  yönlendirmesi  görülememekte,  teamüllerden,  alışkanlıklardan  ve  atalardan  gelen  geleneklerden  yanlış  da  olsa  vazgeçilememektedir.  Ama  bunun  yanı  sıra  elbette  ki  kendi  aklını  kullanabilen,  düşünen,  sorgulayan,  araştıran  pek  çok   mümin  kardeşimiz  de  anlamak,  öğrenmek  amacıyla  uzun  zamanlarını  ayırdıkları  bir  Kur’an  meallerini  okuması  ve  incelemesi  ile  hayatında  anlamlı  ve  olumlu  değişiklikleri  yaşayacağının  bilincindedir.

Ülkemizde  bol  bol  hafız  yetiştirilmeye,  değişik  yaşlarda  insanlarımıza  Kur’an  kurslarında  da  mahreçten  ve  tecvitten  okuma  ile  Kur’an  öğretilmeye  çalışılır.  Aslında  tecvitten  amaç,  harfleri  ve  sözcükleri  doğru  okumak,  doğru  seslendirmek  ve  doğru  telaffuz  etmek,  yanlış  anlamanın  önüne  geçmektir.  Keşke  bununla  beraber  öğretilen  ve  okunan  ayetlerin  anlamları  da  öğretilebilse  ve  Kur'anın  anlaşılmak  üzere  okunmasının  önemine  dikkat  çekilebilse !  Oysa  Peygamberimiz  zamanında  hiç  kimsenin  elinde  yazılmış,  bütün  ayetlerin  bir  araya  getirilebildiği,  tamamlanmış  ve  hatim  edilecek  bir  Kur'an  yoktur.  Hafızlık  ve  mukabele  etme  diye  bir  kavram  da  bulunmamaktadır.  Tecvitle,  mahreçten,  makamlandırarak  Kur'an  okuma  yarışması  da   düzenlenmemektedir.  Ancak  bugün  ise  bu  konu  dini  çevrelerce  çok  fazla  abartılmakta,  sanki  herkesi  hafız  yetiştirmek  gibi  bir  çabanın  içinde  olunmakta,  adeta  Kur’anı  anlamanın  önemi  hiç  gözetilmeden,  Kur’anı  anlamanın  ve  gerekli  öğüdün  alınmasının  önüne  geçilmektedir. Tecvit  kurallarını  bilenler  ve  bu  doğrultuda  okuyan  hafızlar,  Kur’anı  öğrenmiş  ve  Kur’anı  bilen  insanlar  olarak  kabul  edilmektedirler.  Fakat  gerçekte  çoğunlukla  imam  ve  hafız  kardeşlerimizin  Kur’anın  asıl  mesajlarını,  öğütlerini  ve  içinde  nelerin  olduğunu  bilmedikleri  görülmektedir.  Eğer  bu  imam  ve  hafız  kardeşlerimiz,  Kur’an  ayetlerinin  gerçek  anlamı  ve  mesajından  haberdar  olarak,  Kur’an  ayetlerine  aykırı  bir  şey  yapmadan,  Allah  rızası  için  yanlışa  düşmeden  görev  üstleniyor  iseler,  elbette  ki  Kur’ana  göre  büyük  mükâfat  onlar  için  olacaktır.  Salihatı  işlemiş  olacaklar  ve  cennet  ile  müjdelenenlerin  arasına  dahil  olacaklardır. Ama   eğer  Kur'andan  onay  almayan  ve  önderi  olarak  içinde  bulundukları  geleneksel  hatim  uygulamalarıyla  ve  bu  yaptıkları  hizmeti  bir  ücret  karşılığında  da  yapıyorlarsa,  işte  o  zaman  Kur’ana  göre  büyük  sorumluluklar  ve  sorgulamalar  onları  bekliyor  olacaktır. Çünkü  Kur'an  okumaktan, din  adına  yapılan  hizmetlerden  para  kazanmak  haramdır.  Kur’anda,  Peygamberimize  daha   görevine  başlamadan   önce  Müddessir  Suresinin  6. ayeti  ile  Rabbimizin  “  Vela  temnun  testeksir  “ ( Sakın  Allah  yolunda  yaptığın  hizmetlerden  karşılık  bekleme )  diyerek  uyarısı  bulunmakta,  daha  başka  pek  çok  ayette,  Allah  yolundaki  hizmetten  ücret   istenmemesi   konusuna  değinilmekte,  Şuara  Suresi  109. ayetinde  de  bizzat  Peygamberimize  "  Bütün  bunlara  karşı  ben  sizden  herhangi  bir  ücret  istemiyorum  “  dedirttirilerek  örnek  gösterilmektedir.  Bundan  dolayı  dini  görevleri,  maddi,  manevi   menfaat   kazanma   fırsatı  olarak  görmenin,  Bakara  Suresinin  174.  ayetinde " Şüphesiz  Allah'ın  Kitaptan  indirdiği  bir  şeyi  gizleyen  ve  gizlediği  şeyi  çok  az  bir  bedelle  satanlar ;  İşte  onlar,  karınlarına  ateşten  başka  bir  şey  yemezler.  Ve  kıyamet  günü  Allah,  onlara  konuşmaz  ve  kendilerini  temize  çıkarmaz  ve  onlara  acı  veren  bir  azap  vardır. "   ifadeleriyle  yapılan  uyarılarla  Kur'anda  yasaklandığının  bilinmesi  gerekir. Yine  din  sömürüsü  ile  çıkar,  servet  edinenlerin  akıbetini   gösteren   çok  şiddetli  bir  uyarının  yer  aldığı  Tevbe  Suresinin  34. ve  35. ayetlerinde,  “  Ey  iman  etmiş  kişiler !  Şüphesiz  hahamlardan,  rahiplerden  /  bilginlerden  din  adamlarından  birçoğu  kesinlikle  insanların  mallarını  haksız  yere  yerler  ve  Allah  yolundan  saptırırlar.  Ve  altın  ve  gümüşü  yığıp  da  onları  Allah  yolunda  harcamayan  kimseler,  hemen  onlara  acıklı  bir  azabı  müjdele.  35  :  O  gün,  biriktirdikleri  altın  ve  gümüşlerin  üstü  cehennem  ateşinde  kızdırılacak  da  bunlarla  alınları,  yanları  ve  sırtları  dağlanacak :  İşte  bu  kendi  canınız  için  saklayıp  biriktirdiğiniz  şeydir.  Haydi,  şimdi  tadın  şu  biriktirmiş  olduğunuz  şeyleri ! “  denilerek  din  görevlilerinin  yaptıkları  örnek  gösterilerek,  bugünün  yaşamında,  Allah'ı,  Kur'anı,  Dini,  insanların  manevi  duygularını  çıkar  karşılığında  istismar  edebilecek,  Allah’ın  ayetleri  ile  uyarılarına  karşı  görev  yapabilecek  din  görevlileri  şiddetle  uyarılmaktadır.

Bu  nedenle  bugünkü  yanlış  mukabele  ve  hatim  etme  geleneği  içerisinde,  aslında  çok  yoğun  mesai  ve  nefes  harcayan  imam  ve  hafız  kardeşlerimiz  bu  geleneğin  ve  kervanın  lokomotifi  gibi  görünmektedirler.  Bundan  dolayı  Kur’anda  bir  çok  ayette  “  Emri  bil  maruf,  nehyi  anil  münker  “  ifadeleriyle  Allah’ın  önder  olan  kişilerin  üzerlerine  yüklediği  ( doğruyu,  iyiyi,  güzeli   göstererek  emret,  yanlışı  ve  kötüyü  ise  men  et )  görevini  yerine  getirmemiş  olduklarının  sorumluluğunu  ve  vebalini   taşıyacakları,  hele  hele  Ramazan  ayının  sonunda  bu  uygulamalar  ile  gelen  bahşişleri  nefeslerinin  ve  emeklerinin  karşılığı  bir  hak  ve  harman  yeri  gibi  görüyorlarsa,  işte  o  zaman  daha  da  kötüsü  pek  çok  Kur’an  ayetlerinin  uyarılarının  muhatabı  olacakları,  Tevbe  Suresinin  34  ve  35. ayetlerindeki  uyarılarla  harmana  serdikleri  sarı  saman  yerine,  alınları,  böğürleri  ve  sırtları  dağlayacak  ateşin  de  odunlarını  sırtlarına  yükleyecekleri  gibi   bir  sonuç  görünmektedir.  Dileyelim  ki  imam  ve  hafız  kardeşlerimiz,  makamı,  tecvit  ve  mahreci  ile  çok  güzel  okudukları  Yüce  Kitabımız  Kur’anın   içeriğini,  Türkçe  tebyin  ve   meallerden  okuyarak  öğrensinler,  içinde  bulundukları  tehlikeli  ve  Allah  katındaki  sorumlu  tutulacakları  bu  durumdan,  bir  an  önce  akıllarını  kullanarak  ve  tevbe  ederek  kurtulabilsinler.

Bugün  ülkemizdeki  insanlarımızın  geleneğe  dönüştürdüğü  fakat  yüce  Kitabımız  Kur’an  ile  onaylanmayan  bu  şekildeki  yanlış  mukabele  etme,  hatim  indirme  anlayışı  ve  uygulaması  ise  hiç  bir  işe  yaramayacak,  bir  çok  zaman  ve  emek  boşa  harcanmış  olacak,  üstelik  de  beraberinde  pek  çok  Kur’an  ayetini  inkâr  etmiş  olmanın  sorumluğunu  beraberinde  getirecektir. Kur’anı  da  anlayarak  okumadıkları  için,  Bakara  Suresinin  170.  ayetinde  “ Peki  ya  atalarının  aklı  bir  şeye  ermez  ve  doğru  yolu  bulamamış  idiyseler  de  mi ?  denilerek  yapılan  uyarıdan  elbette  ki  haberleri  olmayacaktır.  Üstelik  de  Araf  Suresinin  179.  ayetinde  de  “ Atalarının  dinine  uyanlar,  kavrama  yeteneklerini  yitirmişlerdir  “  denilerek,  onların  cehennem  için   türetilip  üretildikleri,  akıl,  muhakeme,  vicdan   muhasebesinden  yoksun  oldukları,  gözleriyle  göremedikleri,  kulaklarıyla  duyamadıkları,  dört  ayaklı  hayvanlar  gibi  oldukları  ve  hatta  daha  sapkın  oldukları  da  dile  getirilmektedir.  Bugün  halk  arasında  kılığı,  kıyafeti,  konuşması  ve  davranışları  ile  dindar  görünen  pek  çok  insanın,  Kur’anın  içindeki  uyarılardan  habersiz  olduğunu  görüyoruz. Din  tamamen  kulaktan  kulağa  yanlış  veya  eksik  anlatılanlarla,  geleneklerle  yaşanmaktadır. Bunun  ise  Allah  katında  hiçbir  değerinin  olamayacağı  düşüncelerden  uzakta  kalmaktadır. Kur’ana  anlamak  için  yönelmeyen  ve  bu  şekilde  atalarından  geldiği  dinle  yaşayanlara  ise,  Kur’anda  Tevbe  Suresinin  109.  ayetinde   “  Allah  zulmeden  bir  topluluğa  hidayet  vermez  “  Rad  Suresinin  11. ayetinde  "  Aklını  kullanıp,  kendi  durumlarını  değiştirmeyen  toplumların  üzerinden,  Allah  da  pislikleri  kaldırmaz. "  denilmekte,  Zuhruf  Suresinin  25. ayetinde  de  "  Bunun  üzerine  Biz  de  onları  yakaladık,  cezalandırmak  suretiyle  adaleti  sağladık.  Hadi  yalanlayanların  sonu  nasıl  oldu  bir  bak !  "  ifadeleriyle  onların  sonu  hiç  iyi  görünmemektedir. Bu  durumda  olanlar,  Kur’anı  mealinden  anlamak  üzere  okumayanlar,  gerekli  öğüdü  alıp  hayatının  rehberi  yapamayanlar,  aksine  Kur’anda  Furkan  Suresinin  30. ayetinde  Peygamberimizin  “ Benim  ümmetim  şüphesiz  bu  Kur’anı  mahcur  eyledi  /  terk  etti  "  diyerek  mahşer  ve  hesap  günü  sorgulaması  esnasındaki   şikayetinden  de  kurtulamayacaklardır. Zuhruf  Suresinin  44. ayetinde  “ Ve  şüphesiz  sana  vahyedilen  /  Kur’an  senin  için  de,  toplumun  için  de  gerçekten  bir  öğüttür.  Siz  ondan  sorgulanacaksınız. “  ifadeleriyle  hepimizin  Kur’anın  içeriğinden  sorgulanacağımızın   belirtildiği,  Yüce  Rabbimizin  uyarısından  da  haberleri  olmayacaktır. Sonuç  olarak  Kur'anın  baştan  sona  kadar  okunup  hatim  edilmesi  şartı  diye  birşey  yoktur.  Herkesten  de  bu  beklenemez.  Müminun  Suresinin  56. ayetinde  “  Ve  Biz  hiç  kimseyi  gücünün  yettiğinden  başkası  ile,  kapasitesi  dışındaki  bir  şeyle  yükümlü  tutmayız. “  denilerek  belirtildiği  gibi,  Allah  hiç  kimseye  taşıyabileceğinden  fazla  yük  yüklemez.  Herkes  kendi  kapasitesi  ölçüsünde  Kur’anı  Arapça  okuma  ile  alınabilecek  manevi  hazzın  yanı  sıra  ardından  Türkçe  meallerinden  veya  Tebyin’inden  okuyarak  öğrenebildikleri  kadar  ayeti  öğrenmeye  çalışmalı,  bu  ayetleri  aklında  tutarak  kendi  hayatlarının  rehberi  yapabilmelidir.  Kendilerini  Kur'anımızın  doğru  ve  gerçek  Hakk  Dininin  yoluna  kavuşturabilecek  öğütleri  alabilenlere  müjdeler  olsun.  Sadece  Arapça  okunmuş  bir  harfin  on  sevabı  değil,  anlayarak  okuyup  düşünebildiğiniz,  aklınızı  kullanarak  sorgulayabildiğiniz  Kur’an  ayetlerinin  fazileti,  Allah’ın  rahmeti  ve  selamı  üzerinize  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#mukabele nedir #hatim nedir #tilavet nedir #kıraat nedir #siyam nedir #cebrail

Takip Et