KUR'ANDA PEYGAMBERLER VE ATEİSTLERİN İDDİASI

Bugün  dünyada  ve  ülkemizde  çoğunlukla  adalete,  mutluluğa  ve  huzura  kavuşturamayan,  mantıksızlığı,  tutarsızlığı,  hakkı  ve  hukuku  sorgulattırabilen,  aklı,  mantığı  zorlayan,   Müslümanlıkta  da  Tarikat  ve  Cemaatlerin  Kur'an  dışında   oluşturarak  yaşanmasını  dayattıkları  yaşanan  dinlere  bakılarak  birçok  insan  Allah'ın  Hakk  Dini  olan  İslam'dan,  gerçek  Hakk  Din  olgusundan  uzaklaşmakta,  yaşamın,  koşulların  getirdiği  eğitim  yetersizlikleri,  yanlışlıkları,  sosyal, ekonomik,  konjonktürel  sıkışıklıklar,  zorluklar,  mücadeleler,  ister  istemez  inançlardan  uzaklaşılmasının  arttıran  etkeni  olmaktadır.  Bunun  yanısıra  insanları  gerçek  Dine  yöneltebilecek  kaynakların  temeli  olan  Allah'ın  indirdiği  Zebur,  Tevrat,  İncil  gibi  Kitapların  artık  ortada  olmaması,  yerine  insan  eliyle  çarpıtılarak  yazılmış  kaynakların  kullanılmaya  çalışılması,  son  Kitap  olan  Kur'anın  ortada  ve  mevcut  olmasına  rağmen  onun  da  Müslümanlar  tarafından  anlaşılmak  üzere  okunmayıp  içinde  nelerin  olduğunun  bilinmemesi,  Din  ve  inançların  Allah'ın  Kitaplarının  dışında  saptırılmış  kaynaklarla  ve  kendilerine  Din  ve  düşünce  adamları  denilenlerin  yanısıra  radikal  dinciler   tarafından  yanlış  yönlendirmelerle  yaşatılmakta  olduğundan,  tarih  boyunca  değişik  toplum  ve  kültürlerde  Paganizm,  Budizm,  Şamanizm,  Şintoizm,  Faşizm,  Marksizm,  Kapitalizm  gibi  gerçek  Hakk  Dinden  sapma  inançlarla  veya  reddedilen  teizm  iddialarıyla  zamanımızda  da  bugün  artık  bilhassa  ülkemizde  Dincilik,  Ataizm,  Ateizm,  Deizm  gibi  izmli  yeni  kavramlar  inanç  gündemini  daha  hissedilir  bir  şekilde  işgal  etmektedir.

Din  ve  inanç  olgusunun  başlangıcına  bakacak  olursak,  İnsan,  Nuh  Suresinin  17. ayetinde "  Ve  Allah  sizi  yeryüzünde  bir  bitki  olarak  bitirdi "  ifadesiyle  belirtildiği  gibi,  yeryüzünün  her  bölgesinde  topraktan  bir  bitki  olarak  bitirilip  aynı  anda  on  binlerce  sayıda  yaratılmasından,  Kur’anımızın  bize  anlattığına  göre  aşama  aşama  geliştirilip,  milyonlarca  yıl  sürdüğü   belirtilen  evrim  döneminden  sonra  da,  sosyal  yapısı  nedeniyle  çoğalarak  yeryüzünün  her  bölgesinde  toplu  yaşamaya  başlamıştır.  Evreni,  Kâinatı,  üzerinde  yaşadığımız  Dünyayı,  içindekileri  bir  ölçü  ve  düzen  içerisinde  muazzam  bir  tasarım  ile  yaratan  Yüce  Rabbimiz  Allah,  insan  olarak  yarattığı  kuluna,  diğer  yarattıklarından  farklı  olarak  akıl  ile  düşünme,  irade  kullanma  yeteneğini  bahşetmiş,  beyin,  göz,  kulak,  el,  ayak  becerilerinin  üstünlüğünden  dolayı  da  diğer  bütün  canlı  ve  cansız  varlıkları  insanların  hizmetine  sunmuş,  inanç  ve  davranış  konusunda  da  özgür  bırakmıştır. İnsanın  yaratılışındaki  fıtri  özelliği,  onu  daima  bir  şeylere  bağlanma,  inanma,  güvenme  ihtiyacına  itmiş,  bu  nedenle  de  insan,  yaratılışının  hem  insani  yönünü,  hem  de  dünyadaki  yerini  her  zaman  merak  etmiş,  düşünmeye,  sorgulamaya,  araştırmaya  başlamıştır.  Önce  çevresinden,  yaşadığı  ortamdan  bir  nesnenin  veya  bir  gücün  kendisinin  varlığının  ve  etrafındaki  olayların  müsebbibi  olabileceğini  düşünmüş,  bu  arayış  onu  tanrı  inancına  götürmüş,  böylece  Din  olgusunu  da  yaratmıştır. Zamanla  insan  zekâsının  gelişmesine,  ekonomik,  kültürel  ve  sosyal  yapılarının,  içinde  bulunduğu  çevre  koşullarının  farklılıklarına  bağlı  olarak   bağlanılacak  güce  bakış  açısı  da,  Din  olgusu  da  toplumdan  topluma  şekil  değiştirmeye  başlamış,  farklı  boyutlar,  farklı  anlamlar  kazanmış  ise  de  değişmeyen  tek  şey,  bir  sahibe  bir  güce   boyun  eğmek,  bağlanmak,  sığınmak  ve  onu  yücelterek  tanrı  yapmak  olmuştur. Her  insan,  fiziksel  ve  psikolojik  olarak  buna  ihtiyaç  duyar. Bundan  dolayı  tarih  boyunca  her  toplumda  kendini  güçlü  görenler  yönetici  efendi  olarak  bilinmiş  veya  onlar  zorla  kendilerini  seçtirmiş,  çoğunlukla  da  diğer  insanlara  hükmetmiş,  kendisine  hizmet  ettirmiş,  köle  gibi  kullanmış,  kendisinin  tanrı,  Allah'ın  yeryüzündeki  gölgesi,  vekili,  Padişah,  Kral,  Sultan,  Veli,  Evliya,  koruyup  kollayan  yerine  konulması  da  hoşuna  gitmiştir.  Zaman  zaman  da  insanlar,  daha  önce  yaşamış  güçlü  olarak  bildikleri  önder  atalarından  bazılarını  tanrı  olarak  bilmişler  heykellerini  yapmışlar,  bazen  gücü, bazen  ölüleri,  bazen  ruhları,  bazen  dirileri,  bazen  altını,  parayı,  doğa  olaylarını,  gök  varlıklarını  putlaştırarak  da  ilâh  diye  tapmaya  başlamışlardır.

Bu  nedenle  Kâinatı  yaratan,  yeri,  göğü  ve  ikisinin  arasındaki  bütün  varlıkları  oluşturan,  Dünya  denilen  gezegeni  insan  için  hazırlayıp  sayısız  nimetlerle  donatan, Enam  Suresinin  12. ayetinde  :  De  ki  :  “ Göklerde  ve  yerde  olanlar  kim  içindir ? “  De  ki  : “ Allah  içindir. “  Allah,  rahmeti  kendi  zatı  üzerine  yazmıştır. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  bütün  insanlık  için  gerekli  olan  rahmet  ve  hidayeti  kendi  üzerine  farz  kılmış,  Rahman  ve  Rahim  olan  Rabbimiz,  tarih  boyunca  çeşitli  bölgelere  peygamberler  göndererek  Kendisinin  tanınmadığı,  yerine  ortak  tanrıların  konulduğu,  adaletin  bozulduğu,  barışın  ve  huzurun  kalmadığı,  güçsüzlerin  ezildiği,  zulüm  gördüğü,  kaosun  egemen  olduğu  zamanlarda  kitaplar  indirerek  toplumların  gidişatına  müdahaleci  olmuştur.  Dünyanın  çeşitli  bölgelerine  çeşitli  zamanlarda  barış  ve  huzur  içinde  yaşamayı,  adaleti,  hakkı,  hukuku  tesis  etmek,  kendilerini  ve  etraflarında  gördükleri  her  şeyi  yaratan,  her  şeyin  sahibi  olan,  bir  ve  tek  olan  Rablerinin  Allah  olduğunu   insanlara  öğretmek  için  Adem  peygamberle  başlayarak,  tarih  boyunca  Kur'anda  ismi  bildirilen  ve  ismini  bildiğimiz,  ismi  yer  almayan  ve  ismini  bilmediğimiz  pek  çok  peygamber  göndermiş,  onların  aracılığı  ile  indirdiği  sözlü  ve  yazılı  emirler,  suhuflar  ve  kitaplarla  yaratılış,  Kâinat,  Dünya,  geçmiş,  gelecek  hayat  hakkında  bir  takım  ip  uçları  ve  müteşabih  ayetlerle  bilgilendirerek  gerçek  Hakk  Dine  davet  ettirmiştir. Geçen  zamanlar  içerisinde  her  toplumda  Allah’ın  elçilerine  ve  indirdiklerine  uyanlar,  uymayanlar,  dalalete   sapanlar,  inkâr  edenler,  dini  tahrif  edenler,  değiştirenler,  azgınlaşanlar  sapkınlığa  düşenler,  Allah’ın  varlığını  ve  birliğini  unutanlar  ya  da  reddedenler,  doğa  üstü  olaylara  ve  güçlere  inananlar,  bu  güçleri  ve  güçlüleri  putlaştırarak   ilâh  yerine  koyanlar,  din  olgusunu  yanlış  yaşayanlar  olmuştur.  Bütün  bunların  sonucunda  son  dönemlerde  bir  de  Allah  yoktur,  Evrenin  kendi  iç  dinamikleri  içerisinde  her  şey  rastgele  kendiliğinden  oluşmuştur,  din  mitolojik  inançların  ve  korkuların  bir  sonucudur  diyen  materyalistler,  modern  sosyalist  hareket  deyip  önce  kapitalizme,  sermayeye  karşı  emeğin  ve  işçi  sınıfının  hakları  için  yola  çıkılıp,  fakat  daha  sonra  toplumu  yeniden  yapılandırma  sürecinde  dini  en  büyük  engel  olarak  görmeye  başlayan  ve  ortadan  kaldırmaya  yönelik  teizmi  de  muhatap  olarak  ele  alan  ateistler,  bunların  yanı  sıra  da  her  şeyi  yaratan  Allah  vardır  ama  Peygamber  ve  Kitaplar  yoktur,  yaşanan  dinlere  bakarak  böyle  din  olmaz  diyen  deistler  ortaya  çıkmıştır. 

Son  ikiyüz  yıl  içerisinde  ve  günümüzde  bu  ideolojiler  ve  akımlar  bazı  dışa  kapalı  feodal  yapıdaki  katı  ideolojik  toplumlarla  beraber  özellikle  ülkemizde  tersine  hakim  olarak  ortaya  çıkmış  olan  radikal  dini  inançların  egemenliğinden  dolayı  da  artık  önemini  ve  geçerliliğini  büyük  ölçüde  kaybetmiş,  sözde  düşünce,  inanç  ve  teşebbüs  özgürlüğüne  dayalı  daha  ılımlı  bir  yapı  olduğu  iddia  edilen  liberalizm  öne  çıkmaya  başlamışsa  da  yine  de  aynı  sosyalist  teorilere  büyük  ölçüde  bağlılığını  sürdüren  ve  bu  kabullerle  dini  inanç  ve  değerlerin  ortada  olmaması  gerektiğine  inanan,  bu  yolda  mücadele  veren,  hatta  dini  eğitim  kökeninden  gelmiş  birtakım  kesimler  mevcuttur.  Bazı  sosyalistler  akılcılık  ve  bilim  vurgusunu  öne  çıkararak  ateizmi  ideolojilerinin  ayrılmaz  bir  parçası  ve  propaganda  aracı  olarak  takdim  etmekte,  bazıları  da  sosyalizmi  ön  plana  çıkarmaktadırlar. Dini  daha  ziyade  sınıflar  arası  çatışmanın  bir  ürünü  olarak  görmekte,  doğaya  yenik  düşen  insanların  olmayan  tanrılara,  şeytanlara,  ruhlara,  mucizelere  inanarak  oluşturdukları  mitolojik  inançların  bir  sonucu  olduğunu  iddia  etmektedirler.  Bu  bağlamda  aslında  sosyalizmle  toplumsal  bütünün  rahatsızlıkları  giderildiğinde,  Yahudiler  de  seyyar  satıcılıkla  ticaret  hayatındaki  güçlerinden  uzaklaştırıldığında  dinin  kendiliğinden  ortadan  kalkacağı  düşüncesiyle  önceleri  "  Din  birinci  planda  bizim  hedefimiz  değildir. "  dediği  halde  Lenin,  daha  sonraları  "  Din,  yaşamı  boyunca  çalışan  ve  yokluk  çekenlere  bu  dünyada  azla  yetinmeyi,  kısmete  boyun  eğmeyi,  sabırlı  olmayı  ve  öteki  dünyada  cennet  umudunu  sürdürmeyi  öğretir. "  demeye  başlamış,  Marx  da  "  Kalpsiz  dünyanın  kalbi,  acı  çeken  kitlelerin  afyonu  veya  ağrı  kesicisidir. "  ifadeleriyle  halkı  uyutan  sömürü  ilişkilerini  kolaylaştıran,  zihni  uyuşturan  dinle  mücadele  edilmelidir  denilmştir. Bu  saiklerle  oluşturulan  Kominizm  ideolojisinin  kökeni  olan  komin  sözcüğü  aslında  toplanma,  bir  arada  olma,  işçi  sınıfının  birlikte  hareket  etmesi  demek  değil  midir ?  Bu  tesis  edilmeye  çalışılan  ideolojide  eğer  başlangıçtaki  hedeflerinden  saptırılmış  olmasaydı,  ama  gerçek  olması  gereken  dinin  farkına  varılıp,  din  olgusu  tümden  yok  sayılıp  hedef  tahtasına  oturtturulmasaydı,  Kur'anın  anlatımları  ve  önermeleriyle  bilim  ve  teknoloji  gelişiminin  nasıl  örtüştüğü  gerçeği  ortaya  konulabilmiş  olsaydı,  yüzlerce  ayette  salattan,  toplanmadan,  birlikte  hareket  edilip  dayanışma  ve  destekleşme  içerisinde  olmaktan  söz  eden  öğütlerinin  yer  aldığı  görülebilseydi,  Kur'an  açısından  hiç  bir  yanlış  tarafı  ve  sakıncası  olmayacaktı.

Aslında  1400  yıldır  dünyada  ve  ülkemizde  Allah'ın  Kitaplarının  ve  ayetlerinin  çarpıtılarak  Kur'anın  dışında,  kendilerine  din  alimi,  ulema  denilen  kişilerce  yapılan  yanlış  yönlendirmelerle  yaşatılan  ve  yaşanılan  dinlere  bakıldığında  söylenenlerde  ve  sosyalizm  hareketi  ideolojilerinin  çıkış  felsefesinde  hiç  de  yanlışlık  ve  haksızlık  bulunmamaktadır.  Ancak  özellikle  dini  eğitimin  içerisinden  geçmiş  ve  bu  yanlış  uygulamaların  da  bir  zamanlar  sorumluluğunu  üstlenmiş,  uygulamaların  da  bizzat  önderi  olabilmiş  kişilerin  de  bugün  dahil  olduğu  bu  değerlendirmeyi  ve  eleştirileri  yapanların  da  Kur'anda  anlatılanların,  içerisinde  yer  alan  kavramların  doğrularını  bilemediklerinden  dolayı,  din  adına  yanlış  yaşatılan  ve  yaşananların  nedenlerinin  sorumlular  ve  eleştiriyi  yapanlar  tarafından  tam  olarak  tespit  edilemediği,   Kur'an  ayetlerinin  ve  kavramlarının  derinlemesine  incelenerek  her  iki  kesim  tarafından  da  gerçek  mesajları  ile  doğrularının  ortaya  konulamadığı  bir  gerçektir.

İnsanlık  tarihi  boyunca  ismi  bilinen  veya  bilinmeyen  peygamberler  aracılığıyla  Allah'ın  indirdiği  bütün  emirlerin  ve  kitapların  temel  ilkesi,  Tevhit  ( Allah’ı  birlemek ) ve  Allah  katında  tek  bir  din  olan  İslam’dır.  Kitapların  içeriği  belli  kişilerin  ve  zümrenin  kendi  ideolojilerine  ve  menfaatlerine  yönelik  değildir,  bütün  insanlığa  yöneliktir  ve  evrenseldir. Fakat  her  peygamberin  ardından  İslam'ın  Tevhit  inancı  ve  ilkeleri  insanlar  eliyle  saptırılmış,  değiştirilmiş,  bambaşka  dinler  ortaya  çıkarılmıştır. Her  Kitap,  aslında  bir  önceki  kitabı  tasdik  eder  ve  zamanla  unutulmuş,  tahrif  edilmiş  ve  değiştirilmiş  olan  Tevhit  ilkelerini  hatırlatan  ve  tekrar  insanların  önüne  koyan  niteliktedir. Toplumların  sosyal  yaşamları,  medeniyetleri  geliştikçe  de  kitapların  zaman  içerisindeki  kapsamları  ve  hitabeti  de  gelişme  göstermektedir.  Bu  hatırlatma, emir  ve  hitabetin  en  sonuncusu,  kapsamının  en  gelişmiş  olanı  ve  kıyamete  kadar  da  yaşayacak  olan  bizim  kitabımız  Kur’andır. Bu  nedenle  ilk  Peygamberden  bu  yana  gelmiş  geçmiş,  Kur’anda  ismi  bildirilen  veya  ismi  bildirilmeyen  bütün  peygamberler,  İslam’ın  elçileridirler  ve  bizim  de  peygamberlerimizdirler. Biz  onların  hepsine  ve  onlara  indirilenlere  inanırız,  hepsini  sayarız,  Ali  İmran  Suresinin  84.  Bakara  Suresinin  285.  ve  ana  hatlarıyla  bunlara  benzer  şekilde  Bakara  Suresinin  136.  ayetinde   Deyin  ki :  Biz  Allah’a,  bize  indirilene,  İbrahim’e  ve  İsmail’e  ve  İshak’a  ve  Yakub’a  ve  torunlarına  indirilene,  Musa’ya  ve  İsa’ya  verilenlere  ve  peygamberlere  Rablerinden  verilene  iman  ettik.  Onlardan  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız.  Ve  biz  ancak  O’nun  için  İslamlaştıranlarız. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  onların  hiç  birini  diğerinden  ayırmamalıyız,  peygamberleri  birbirinden  üstünlüklü  ve  ayrıcalıklı  görmemeliyiz. Onların  bize  ilettiklerini  de  aklımızı  kullanarak,  düşünerek,  sorgulayarak  ve  doğru  algılayarak  dünya  yaşamında  rehber  olarak  kullanmaya  çalışmalıyız.

İnsanlık  için  gönderilen  son  peygamber  Muhammed  ( a.s. )  ve  onun  aracılığı  ile  indirilen  son  Kitap  olan  Kur’anımızda,  bizim  peygamberimizin  de  dahil  olduğu  25  peygamberin  ismi  ve  onlarla  ilgili  olarak  kıssalar  ve  açıklamalar  yer  almakta  ve  hepsinin  de  Ortadoğu  Coğrafyası  olarak  bildiğimiz,  bugünkü  Suriye,  Filistin,  Ürdün,  Lübnan,  Irak,  Arabistan  ve  Mısır  topraklarında  yaşadığı  ve  bu  bölgelerdeki   insanlara  hitap  ettikleri  görülmektedir.

Bunun  üzerine  Kur’anın  içeriği,  anlatım  teknik  ve   yöntemleri,  nedenleri,  muhatap  aldığı  toplumun  o  zamandaki  sosyolojik,  ekonomik  ve  coğrafi  koşulları, iletişimin  çok  kısıtlı  ve  yetersiz,  bilim  ve  teknolojinin  gelişmemiş  olduğu,  dünyanın  içinde  bulunduğu  konjonktür,  diğer  bölgelerinin  var  olup  olmadığının,  insanların  oralarda  yaşayıp  yaşamadığının  henüz  bilinmediği,  koşulların  tam  olarak  düşünülemediği  ve   kavranamadığı  halde,  sanki  bugünkü  koşullar  o  zamanlarda  da  aynı  imiş  gibi  düşünen,  araştıran,  sorgulayan  insanları,  ister  istemez  dünyanın  diğer  bölgeleri,  Uzakdoğu,  Batı  Avrupa,  Afrika’nın  içleri,  sonradan  keşfedilmiş  Amerika  ve  diğer  kıtalarda  neden  hiç  peygamber  ortaya  çıkmamıştır ?  gibi  sorulara  yöneltmekte,  dinin  o  bölgeye  yerleşmiş  olan  medeniyetlerin  geleneklerin  bir  devamı  olarak  çıkmış  mitolojik  inançlar  olduğu  eleştirileri  gündeme   gelmektedir.   Bu  nedenle  de  Allah  katındaki  Hakk  Din  olgusu  için  bazılarınca  bunun  bir  eksiklik,  olumsuzluk  ve  doğmatik  bir  oluşum  olduğu  ileri  sürülebilmektedir.

Bu  minvalde  kendilerine  Prof. Akademisyen  Öğretim  Görevlisi  denilen,  din  olgusunun  tamamen  karşısında  ateist  olduğunu  belirten,  aslında  içerisinde  bulundukları  bilimin,  uğraşının  ve  araştırmalar  sonucunda  elde  edilen  verilerin  doğrultusunda  öncelikle  onların  Allah'ın  varlığına  ve  birliğine  ulaşması  gerektiği  halde,  fakat  buna  rağmen  Allah'ın,  peygamberlik  müessesesinin  ve  dini  inançların  yok  sayılması  gerektiğini  söyleyen  bazı  bilim  adamları  da  * Din  medeniyetle  bağdaşmaz.  *  Dini  inançlar  birbirini  yalanlamaktadır. *  O  kadar  peygamber  geldiği  halde  insanlığın  halini  görüyorsunuz. *  Çünkü  söylenenler  doğru  değil. *  Bütün  Kâinat  bir  keşmekeş,  gezegenlerin  hareketi  kaotik. *  Bu  nasıl  düzen  ve  ahenktir  ki  canlılar  bir  birini  yiyor. *  Her  şey  tesadüflerin  eseridir.  *  Orta  doğuda  din  adına   yaşananların  tamamı,  Orta  Asya’dan,  Sümerlerden,  Babillilerden  gelen  kültürlerin,  Musevi,  İsevi  ve  Müslümanlık  dinlerinin  birbirini  izleyen  geleneğidir. *  Çin’de,  Hindistan’da  neden  peygamber  yoktur ?  demektedir.  Ama  buna  rağmen  bu  tür  düşüncelere  karşı  Kur'anımızda  Nahl  Suresinin  24 - 25. ayetlerinde  "  Ve  onlara  :  "  Rabbiniz  ne  indirdi ? "  denildiği  zaman,  onlar  kıyamet  günü,  kendi  günahlarını  tam  olarak  yüklenmek  ve  bilgisizlikleri  yüzünden  saptırmakta  oldukları  kimselerin  günahlarından  bir  kısmını  da  yüklenmeleri  için  "  Öncekilerin  efsaneleri  " dediler.  Dikkat  edin,  yüklendikleri  şey  ne  kötüdür ! "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılarla  Allah  katında  nasıl  bir  olumsuzluğun  içine  girdiklerinin  farkında  olmayanlara  yine  de  hemen  burada  bir  düzeltme  ile  dayanaksız,  eksik  ve  yanlış  olan  bu  ifadelerine  özetle  yanıt  verelim.  Allah  katındaki  vahiyler,  Hakk  Din  öncekilerin  efsaneleri  değildir,  hiç  bir  dönemde  ve  Kitapta  bir  birini  asla  yalanlamazgerçek  demokrasi,  irade  ile  özgür  seçim,  hak,  hukuk  ve  adalet  temelindeki  davranış  öğütlerini,  kullanılan  ve  geliştirilen  akıl  ile  doğruya,  bilime  ve   medeniyete  ulaşma  önerilerini  içermektedir.  Evrende  ve  dünya  üzerinde  meydana  gelen  hiç  bir  olay  tesadüfü  değildir.  Hepsinin  uymak  zorunda  olduğu  Allah'ın  hükmü  ve  kurallar,  kanunlar,  ilkeler  zinciri  söz  konusudur.  Doğanın  dengesi,  yaşamın  sürdürülebilmesi  için  kodlanmış  olarak  yaratılmış  olan  bütün  canlı  veya  cansız  varlıkların  belli  bir  hedefi,  amacı,  görevi,  yol  aldıkları  yaşam  içerisindeki  değişimleri,  evrimle  gelişmeleri  söz  konusudur. Yüce  Rabbimiz  Allah  da  hiç  bir  şeyi  boşuna  yaratmadığını  ayetlerle  ifade  etmektedir.  Bugün  batı  medeniyetine  kavuşmuş  olanların  çoğunluğu  da  dinsiz  değillerdir,  üstelik  de  doğru  seçim  ve  çaba  ile  onları  sahip  oldukları  medeniyete  ulaştıran  da  dindir.  Unutulmamalıdır  ki  tarih  kaynaklarına  göre  Orta  Asya  göçleri  başlayıp  Sümerler  Orta  Doğuda  Mezepotamya'ya  yerleşmeden  önce  de  o  bölgede  din  vardır,  Nuh  tufanı  da  o  bölgede  oluşmuştur,  Nuh  tufanından  önce  de  o  bölge  insanlarına  Peygamberler  gönderilmiştir.  Ancak  yalanlayanlar  olarak  kastedilmesi  gerekenler  ise  Allah'ın  vahyinin,  Kitaplarının  ve  Kur'anın  dışında,   tarih  boyunca  insanların  her  peygamberin  iletilerini  saptırarak,  değiştirerek  oluşturdukları  ve  yaşadıkları  dinler  olabilir.  Ama  bunları  söyleyen  arkadaşların  Allah'ın  insanlık  için  indirdiği  son  vahyi  olan  Kur’anı  hiç  incelemedikleri,  Kur'anın  anlatım  tekniğini  ve  ileriye  yönelik  bilimsel  örneklerle  mucizesini   kavrayamadıkları,  içerisindeki   aklın  kullanılmasının,  ilme,  gelişmeye,  araştırmaya  yönelmenin  ne  kadar  önemli  olduğunun  defalarca  vurgulandığı  ayetlerden  bilgilerinin  olmadığını,  o  ilkel  yaşamın  içerisindeki  koşullarda  bir  insanın  çıkıp  da  kendiliğinden  bu  kadar  kapsamlı  ve  ileriye  yönelik  bilgilerle  dolu  ayrıntılı  anlatımları  yapıp  yapamayacağını  düşünemediklerini  göstermektedir. 

Bizim  bütün  bu  iddialara   vereceğimiz  yanıtın  kavranabilmesi  için,  öncelikle  insanlığın  yaratılışından  bu  yana  bütün  toplumlar  için  bir,  Peygamberlerin  aracılığıyla  Allah’ın  indirdiği  vahyi,  Kitaplarındaki  gerçek  Hakk  Din  İslam'ın  yaşayanlar  için  öğütlerininbir  de  bütün  toplumlarda  daha  sonradan  insan  eliyle  saptırılmış,  değiştirilmiş   Allah'ın  vahyinin,  Hakk  Dinin  dışında  yanlış  yaşanan  dinlerin  var  olduğunun  bilinmesi  gerekir.  Nitekim  bugün  dünya  üzerinde  yaşanan  Musevilik  için  Allah  tarafından  indirilmiş  olan  gerçek  Tevrat,  İsevilik  için  gerçek  İncil  ortada  yoktur.  Müslümanlıkta  ise  gerçek  Kur’an  vardır,  ama  hayatın  rehberi  olarak  kullanılan  Kur’anın  Hakk  Dini  ortada  yoktur,  yerine  sonradan  insan  eliyle,  Ulema  denilen  kişilerle  uydurulmuş  hadis  ve  rivayetlere  dayanılarak,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerle  bölünmüş  bambaşka  dinler  yaşatılmaktadır. Eğer  sadece  değiştirilmiş,  saptırılmış,  Musevilik,  İsevilik  ve  Müslümanlık  adına  yaşanan  ve  Kur’anın  dışında  anlatılan  dinlere  göre  konuşuyor,  hüküm  veriyorlarsa,  ateist  olduğunu  söyleyen  bilim  adamları  bu  din  olgusu  eleştirilerinde  haklı  olurlar.  Ama  gerçek  Hakk  dinin  kaynağı  Kur’anın  içeriğini,  kapsamını,  anlatım  tekniğini,  içindeki  kavramlarını,  o  zamanın  koşullarını,  Arap  dil  kurallarını  ve  kültürünü  bilmeden,  kendilerini  bu  konularda  yetiştirmeden,  araştırmadan,  bir  bilim  adamına  yakışmayacak   şekilde  her  hangi  bir  sağlam  delile  dayandırmadan  sadece  gördüklerine,  duyduklarına  ve  yaşanılan  dine  bakıp  yüzeysel  ve  afaki  olarak  bu  şekilde  eleştirilere  giriliyor  ve  Allah’ı  yok  sayıyor   iseler,  Allah  katındaki  Hakk  Din  için  gerçeği  yansıtmayan  bu  kabulleri,  onları  bilim  adamlığı  güvenilirliğinden  uzaklaştırır,  Allah  katında  da  tamamen  yanlışın,  inkârın  ve  küfrün  hedefine  sokar.  Biz  de  bu  yazımızda  Allah  katında  Hakk  Dinin  yegâne  kaynağı  olan  Kur’anın  içeriği,  yapısı,  anlatım  teknikleri  ve  doğruları  ile  bu  eleştirilere,  sorulara  açıklık  getirmeye  çalışacağız.

Kur’anımızda  anlatılan,  konu  edilen  her  şey  Hakk’tır,  gerçektir,  yaşayan  insanlar  için  sorgulanması,  araştırılması  ve  öğütlerinin,  mesajlarının  doğru  algılanarak  ders  çıkarılması,  rehber  edinilmesi  gereken  yönlendirmelerdir. Hurafe,  masal,  ütopik  ve  doğa  üstü  olaylar,  olmayan,  olmayacak  şeyler  de  anlatılmaz. Peygamberimizin  ilk  defa  görevlendirilmek  üzere  bir  gece  vakti  yürütüldüğünün  anlatıldığı  İsra  Suresinin  birinci  ayetine  başlanırken  “ Sübhanelleziy “  denilerek  “  Allah’ın  her  türlü  noksanlıklardan  arınık “   olduğu,  ayetin  sonunda  da  en  iyi  gördüğü  ve  en  iyi  işittiği  dile  getirilir. Allah’ın  Hakk  Dinini  anlayabilmek,  kavrayabilmek,  eğri  midir ?  doğru  mudur ?  gerçek  midir ?  yalan  mıdır ?  yargısına  varılabilmek  için,  Din  sorumlularının  ve  eleştiriyi  yapacak  bilim  adamlarının  öncelikle  Kur’anda  bir  çok  ayette  yer  verilen  Kasem  cümlelerinin (  Allah'ın  kanıt  gösteriyorum,  dikkatinizi  çekerim,  and  olsun  ki  dediği  somut  referanslar  vererek  iddiasını  kanıtladığı ) ifadelerini  doğru  anlamaları  gerekir. Çünkü  Yüce  Rabbimiz  Allah,  zamanımızdan  bin  dört  yüz  yıl  önce  mucize  ve  kanıt  olarak  kabul  edilebilecek,  ileriye  yönelik  bir  çok  bilgi  ve  ip  ucunu,  özellikle  Evrenin  sürekli  olarak  genişlediğinin,  dünya  ve  ay'ın  güneş  etrafında  döndüğünün,  denizin  altında  birbirine  karışmayan  ve  aralarına  engel  konulnuş  ifadesiyle  tatlı  su  ve  denizin  bulunduğunun  bilgisini  dahi  vererek  bir  çok  ayetle  ve  de  bizzat  “  Ve  şahidin  ve  meşhud “  ifadesini  de  kullanarak  bütün  vereceği  hükümlere  bu  kasem  cümleleri  ile  gerçek  hayattan,  bilinen,  gözle  görülen,  elle  tutulan  somut  referanslar  göstererek  uyarılarına   başlamaktadır. Özellikle  örneğin  Buruc  Suresinin  1 – 3. ayetlerinde   “ Burçlar  sahibi  sema'ya  /  gökyüzüne,  söz  verilmiş  o  güne,  şahitlik  edene  ve  şahitlik  edilene  kasem  olsun  ki,  andolsun  ki  /  kanıt  gösteririm,  dikkatinizi  çekerim  ki  “  denilerek  doğrudan  doğruya  hakikat  anlamında  lafız  karşılıkları  olarak   sema,  büruc,  söz  verilmiş  gün  ile  üç  şey  kasem  kavramıyla  kanıt  gösterilerek  müteşabih  ve  mecazi  anlamları  içeren  ifadelerle  başlamakta,  12. ayette   “  Rabbinin  kıskıvrak  yakalaması  gerçekten  çok  şiddetlidir. “  ifadeleriyle  kıyamet  gününe  bağlantı  yapılarak  kasem  cümlesi  tamamlanmaktadır.  Eğer  ayetlerin  orijinalinde  yer  alan  “ sema “  sözcüğü  düz  mantıkla  sadece  gökyüzü  olarak  anlamlandırılırsa,  cümlenin  asıl  mesajını  doğru  olarak  ifade  etmekte  ve  anlamakta  zorlanırız  ve  ayetin  asıl  mesajından  uzaklaşmış  oluruz. Ardından  da  bir  takım  insanlar  çıkar,  burçlar  Kur’anda  da  var  der  ve  yıldız  kümelerini  falcılıkta  kullanmaya  başlarlar. Oysa  sema  sözcüğünün,  yükseklik,  yücelik,  üst  olma  gibi  daha  bir  çok  anlamı  bulunmakta,  fiili  ise  aynı  zamanda  iyi  hesap  yapan,  matematik  bilen  kimseler  için  de  kullanılmaktadır.  Büruc  sözcüğü  ise  burç  sözcüğünün  çoğuludur,  lafız  olarak  bilinen  12  sabit  yıldız  kümeleridir.  Fakat  Kur'anda  ayetlerin  mecazi  anlatımına   göre  Güneşin  dünyayı  ve  gezegenleri  aydınlatma  özelliğinden  dolayı,  Güneş  sözcüğü  mecazi   anlamında  Kur’an  olarak  kastedildiği  gibi,  yıldızların  da  dünya  üzerinde  buna  benzer  işlevinden  dolayı,  burçlar  da  her  bir  defada  bölüm  bölüm,  paragraflar  halinde  inmiş,  insanlığa  yaşamı  için  ışık  tutan  yol  gösteren  “ Kur’an  ayetlerinin  kümeleri  “  olarak  da  anlamlandırılabilir. Söz  verilmiş  gün  ise  ölüm  günüdür,  kişinin  ölümüdür,  Evrenin  ölüm  günüdür,  yok  olmasıdır,  kıyametin  kopmasıdır.  Bunun  sonucunda  da  bu  ayette  yapılan  kasem  ile  kastedilenin  “  İyi  hesap  bilen  bilim  adamlarının  Evrenin  yapısını,  işleyişini  tespit  ederek  Evrenin  sonunun  /  kıyametin  mutlaka  gerçekleşeceğini  bilimsel  olarak  ispat  edebilecekleri  ve  bu  bilgiyi  de  açıklayacakları  kanıt  gösterilmiş  olmaktadır. “  şeklinde  meallendirilmesi,  Allah’ın  bin  dört  yüz  yıl  önce  mucizevi  olarak  gerçek  vermek  istediği  mesaja  uygun  ve  daha  isabetli  olacaktır.  Bunun  da  gerçek  doğru  olduğunu  bugün  gelişmiş  olan  bilim  ortaya  koymuştur.

Gerçekten  de  01.08.2002  tarihinde  www.bilim  ve  teknoloji.com  linkinde  yayınlanmış  “  Devasa  büyüklüğe  ve  akıl  almaz  karmaşıklığa  sahip  olan  bu  muhteşem  Evren,  her  şey  gibi  bir  gün  son  bulacaktır.  Bu  sonun  nasıl  olacağı  sorusu  Evrenin  kapalı  mı,  yoksa  açık  mı  olduğu  sorusunun  cevabına  bağlıdır.  Şu  an  teorik  fizikçiler  Evrenin  kapalı,  ya  da  açık  oluşu  ile  ilgili  kesin  bir  yargıya  sahip  değiller.  Evren  ister  açık  olsun  ister  kapalı,  üzerindeki  bu  muhteşem  denge  eninde  sonunda  bozulacak  ve  madde  bir  şekilde  yok  olacaktır.  Eğer  Evren  kapalı  ise,  genişleme  sonunda  sıkışacak,  Big  bang’in  tersi  şeklinde  kütle  çekiminin  etkisi  altında  kalan  Evren  zamanla  küçülecek,  sahip  olduğu  yoğunlaşmış  potansiyel  enerjiyi  yayarak  ısınacak  ve  sonuçta  sonsuz  yoğunluk  ve  sıfır  hacim  ile  yok  olacaktır.  Eğer  Evren  açık  ve  sınırsız  ise  üzerine  çöküş  gerçekleşmeyecek,  fakat  zamanla  birlikte  genişleyen  Evren  soğuyacak  ve  üzerindeki  maddeyi  oluşturan  tüm  enerjisi  harcanarak  yok  olacaktır. “  şeklinde  yayınlanmış  bilgiler,  yukarıdaki  ayetin  bu  şekilde  anlamlandırılmasını  doğrular  niteliktedir.

Şimdi  “  Her  şey  tesadüflerin  eseridir.  Bütün  Kâinat  bir  keşmekeş  ve  gezegenlerin  hareketi  kaotik.  Dinler  kültürlerin  birbirini  izleyen  gelenekleridir. “ diyen  ve  ateist  olduğunu  belirten  yerli  ve  yabancı  bilim  adamlarına  sormak  gerekir.  Zamanımızdan  bin  dört  yüz  yıl  önce,  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği,  dünyanın  bir  çok  kıtasının  ve  bölgesinin  henüz  keşfedilmemiş  olduğu,  bilimin  teknolojinin  ve  iletişimin  gelişmediği,  bu  güne  göre  bir  ilkel  yaşamın  içerisinde,   Kur’an  ayetlerindeki   mucize  ifadeleri  kendisine  peygamber  dedirttiren  birisinin  çıkıp  da  kendisinin  söylediğini,  uydurduğunu  kabul  etmek  mümkün  müdür ? Elbette  ki  Big  bang  ile  Evrenin  yaratılmasının  ilk  dönemlerinde  o  an  her  şey  kaotiktir.  Ama  bilim  adamı  denilen  kişiler  elbette  bilirler  ki  her  düzensiz  kaotik  yapı,  üzerindeki  fazla  depolanmış,  yığılmış   potansiyel  enerjiyi  azaltarak  dengeye  ulaşma  eğilimi  içerisindedir.  Hala  da  o  kaotik  yapılar  Evrenin  değişik  kesimlerinde  dengeye  ulaşma  eğilimlerini  sürdürmektedirler. Dünya  üzerindeki  depremler  de  bu  nedenle  oluşmaktadır.   Maddenin  en  küçük  yapı  taşları  atomun  çekirdeğindeki  proton  ve  nötronlar  arasında  enerji  aktarımını  sağlayabilmek  için  sürekli  sıçrayıp  yer  değiştiren  takyon  ve  mezon  denilen   tanecikler  üzerinde  kodlanmış  düzenin  ve  eğilimin,   yarattığı  her  şeyde  en  mükemmel,  kusursuz  tasarımı  ve  çok  hassas  hesapları  bile  yapabilmiş  olan  bir  gücün  müdahalesi  olmadan  rastgele  oluştuğunu  söylemek  mümkün  müdür ?  Evrendeki  devasa  galaksilerin  yapısını  ve  güneş  sistemlerini,  zerreden  kürreye  bütün  var  olan  yaratılmışların  üzerinde  kodlanmış  determinizmi  bir  eğilimi,  kurallar  zincirini,  kozmik  düzeni  ve  kontrolünü  gördüğü  halde  farkına  varıp  da   Allah’a  ulaşamayan  ister  yerli,  ister  yabancı  bilim  adamlarına,  Allah  hidayeti,  aklını  ve  tefekkürü  doğru  yerde  kullanmayı  nasip  eylesin  demekten  başka  artık  biz  ne  diyebiliriz  ki !....

Kur’anda  ismi  bulunan  bütün  peygamberler  orta  doğuda  yaşamışlardır  da  neden  Çin’de,  Hindistan’da,  Dünyanın  başka  yerlerinde  peygamber  çıkmamıştır   sorusuna,  Kur’anımızı  hafife  alan  ve  dinlerin  toplumlar  tarafından  icat  edilen  gelenekler  olduğunun  iddia  edildiği   görüşlerine  ve  eleştirilerine   gelince ;

Hud  Suresinin  116. ayetinde  “  İşte  sizden  önceki  devirlerden  bakıyye, / söz,  erdem,  eser  sahipleri  akıllı  insanlar  /  bilge  insanlar  kitap  ehli  /  kendilerine  kitap  indirilmiş  olanlar  yeryüzünde  bozgunculuktan  vazgeçirmeye  çalışsalardı !  Fakat  onların  içinden  kurtardığımız  pek  az  kimse  bunu  yaptı.  Allah’ın  ortağı  olduğunu  kabullenerek,  Allah’ın  ilâhlığını  ve  rabliğini  bilerek  reddederek  yanlış ;  kendi  zararlarına  iş  yapan  o  kişiler  ise  şımartıldıkları  refahın  ardına  düştüler  ve  suçlular  oldular.  117  :  Ve  senin  rabbin,  halkları  düzeltici  iken,  o  memleketleri  haksız  yere  helâk  edici  /  değişime,  yıkıma  uğratacak   değildir. “  ifadeleriyle  helâkten,  yok  olmaktan  kurtulmanın  bir  başka  yolunun  açıklandığı  bu  ayetlerde,  kötü  gidişat  sergileyen  toplumlarda  ortaya  çıkıp  mücadele  vermesi  gerekirken,  mal  mülk,  makam  mevki  düşünüp  çıkar  uğruna  suskun  kalan  bilgi  ve  akıl  sahibi  neme  lazımcı  önderler  kınanmaktadır.  Demek  ki  toplumların  bozulma  dönemlerinde,  o  toplumdaki   bakıyye  sahibi  ( toplumun  bilge  kişilerinin )  nitelikli  bireylerinin  öne  çıkıp  toplumun  düzeltilmesi  yolunda  çaba  harcamaları,  dilsiz  şeytan  olmamaları  gerekmektedir. "  Birşey  bilmeyen  cahildir,  ama  bilip  de  susan  ahlaksızdır. "  diyen  Bertold  Brecht'in  bu  özlü  sözünü  Kur'an  bin  dört  yüz  yıl  önce  söylemiştir.  Ali  İmran  Suresinin  104. ayetinde  “  Ve  içinizden  hayra  çağıran,  herkesçe  kabul  gören  iyi  şeyleri  emreden,  vahiy  ve  ortak  akıl  ile  kötülüğü,  çirkinliği  kabul  edilen  şeyleri  engelleyen  bir  önderli  toplum  bulunsun.  İşte  onlar  kurtuluşa  erenlerin  ta  kendileridir. “  ifadelerinde  anlatılmak  istendiği  gibi  her  toplum  kendi  bilgesini,  önderini  yetiştirmek  zorundadır. Nitekim  uzak  doğuda  Asya’da  Bilge  Kaan,  Konfiçyus,  Buda,  batı  Avrupa’da  Aristo,  Sokrat,  Eflâtun  gibi  bilge  kişiler  tarihin  değişik  zamanlarında  ve  toplumlarında  ortaya  çıkmışlardır. Çinde,  Orta  Asya  Türklerinde  ve  uzak  doğuda  tarihin  her  döneminde  Bilge  insanlar  hiç  eksik  olmamış,  toplumlarını  en  güzel  bir  ahlak  ile  erdemli  davranışlara  kavuşturmuşlardır.  Onların  da  Kur'anda  ismi  bildirilmeyen  peygamberlerden  olmaları  ihtimal  dışı  değildir.  Ulaşım  olanaklarının  zamanla  gelişmesi  ile  sonradan  keşfedilen  Amerika  kıtasında  Kızılderili  denilen  toplumlarında,  Azteklerde,  Afrika’nın,  Brezilya’nın,  Güney  Amerika’nın  ilkel  kabilelerinde  bile  o  toplumları  yönlendiren  kendi  çaplarında  bilge  insanların  olduğu,  oralarda  bulunmuş  taştan  yapılmış  tablet,  yazıt,  kitabe  gibi  kalıntılardaki  motifler,  çizimler,  semboller  ve  yazılarla  geleceğe  aktarılmaya  çalışılan  çok  çarpıcı  bilgilerle  kanıtlanmaktadır. Ve  o  toplumların  bazılarında  kaos  oluşmadığı  için  belki  de  peygamber  göndermeye  ihtiyaç  ta  kalmamıştır.  Ama  yine  de  Orta  Doğuda  ortaya  çıkmış  ve  Kur’anda  ismi  belirtilenlerden  başka  diğer  bölgelere  de  peygamber  niye  gönderilmemiş  demek  doğru  ve  gerçekçi  bir  yaklaşım  değildir.  Çünkü  Mümin  Suresinin  78. ayetinde  “  Ve  andolsun  ki  Biz  senin  önünden  nice  elçiler  gönderdik.  Onlardan  kimini  sana  anlattık,  onlardan  kimini  de  anlatmadık.  “  denilmekte,  yine  Nisa  Suresinin  163. ayetinde  de  “ Şüphesiz  Biz,  Nuh’a  ve  ondan  sonraki   peygamberlere   vahyettiğimiz  gibi,  sana  da  vahyettik.  İbrahim’e,  İsmail’e,  İshak’a,  Yakub’a,  torunlarına,  İsa’ya,  Eyyub’a,  Yunus’a  ve  Süleyman’a,  daha  önce  kendilerini  sana  anlattığımız  elçilere,  kendilerini  sana  anlatmadığımız  elçilere,  elçilerden  sonra  insanların  Allah’a  karşı  bir  delilleri  olmasın  diye,  müjdeciler  ve  uyarıcılar  olarak  vahyetmiştik. “  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  geçmişte  dünyanın  çok  değişik  bölgelerinde   toplumlara  bir  çok  peygamber  gönderildiği,  Allah’ın  bazılarını  bildirdiği,  bazılarını  da  bildirmediği  açıklanmaktadır. Fatır  Suresinin  24. ayetinde  de  “ Şüphesiz  Biz  seni  hak  ile  bir  müjdeci,  bir  uyarıcı  olarak  gönderdik  /  elçi  yaptık.  Her  ümmetin  de  içinde  bir  uyarıcı  kesinlikle  gelip  geçmiştir. “  denilerek  ifade  edildiği  gibi  daha  bir  çok  ayette  de  her  toplum  için  bir  yol  gösterenin  olduğu  dile  getirilmekte,  Şuara  Suresinin  208. ayetinde  “  Ve  Biz  sadece  kendileri  için  uyarıcılar  olan  kenti  helâk  ettik. /  yıkıma,  değişime  uğrattık  209  :  Öğüt ! /  bir  hatırlatmadır.  Ve  Biz  haksızlık  edenler  değiliz. “  ifadelerinde  de  görüldüğü  gibi, Yüce  Rabbimiz  Allah’ın,  uyarıcı  gönderilmeyen  toplumları  sorumlu  tutmayacağı  belirtilmektedir. Bu  ayetlerle  ve  açıklamalarla,  Kur’anda  bu  konularda  hiç  bir  ayrıntının  eksik  bırakılmadığının  görülmesi,  Kur’anın  doğru  olarak  anlaşılması  sonucunda  gelinen  noktada  artık  diğer  bölgelere  niye  peygamber  gönderilmemiştir  sorusu  sorulabilir  mi ?  Üstelik  Hud  ve  Saffat  Surelerinde  İbrahim  Peygambere  gönderilen  üç  peygamberden,  Yasin  Suresinde  sapkın  bir  topluma  arka  arkaya  uyarıcı  olarak  gönderilen  üç  peygamberden,  Neml  Suresinde  Süleyman  peygambere  gönderilen  bilge  kişiden,  Kehf  Suresinde  Musa  Peygamberle  yolculuk  yapan  “ Alim  kul “  dan  somut  örnekleriyle  de  ismi  bildirilmeyen  peygamberler  olarak  söz  edilmektedir.

Sonuç  olarak  neden  Kur'anda  sadece  Orta  doğu  bölgesindeki  peygamberlerden  söz  edilmektedir ?  sorusuna  da  değinecek  olursak !  Orta  doğu  coğrafyası,  iklim  özellikleri  ve  yaşam  koşullarına  uygunluğu  nedeniyle  tarih  boyunca  insanların  en  çok  yoğunlaştığı,  ticaretin,  ulaşımın,  iletişimin  daha  kolay  yapılabildiği  bir  bölge  olmuştur.  Medeniyetler  de  tarih  boyunca  en  çok  bu  bölgelerde  gelişmiştir.  Üstelik  de  M.Ö. 7000  li  yıllarında  Uzak  doğuda  ortaya  çıkan  olumsuz  iklim  değişiklikleri  ve  çölleşmeden  dolayı  büyük  çapta  toplumsal  olarak  gerçekleşen  göç  olayları  sonucunda  da,  yine  en  çok  yerleşilen  ve  Sümer,  Babil,  Asur,  Elam,  Akad  gibi  yeni  ve  büyük  medeniyetlerin  kurulduğu  sosyal  yaşamın  geliştiği  bölge  olmuştur.  Bu  sıkışıklığın  sonucunda   adaletsizlik,  haksızlık,  mazlumların  ezilmesi  ve  sömürülmesi,  köleleştirilmesi,  savaşlar,  soygunlar,  gasplar,  öldürülmeler,  katliamlar,  yine  en  yoğun  ve  sürekli  kaos  da  bu  bölgedeki  insanlar  arasında  yaşanmıştır. Yalancı  ilâhlarla  Allah'ın  birliği  ve  Rabliği  en  çok  bu  bölgedeki  toplumlar  tarafından  inkâr  edilmiştir.  Sonradan  gelecek  İnsanlar  ve  toplumlar  için  bir  ibret  ve  ders  olsun  diye  Nuh  tufanı  bile  bu  bölgede   gerçekleşmiştir.  İşte  bu  nedenlerle  Kur'anda  ismi  belirtilen  çok  sayıdaki  peygamber  bu  bölgelere  uyarıcı  olarak  gönderilmiştir. Gönderilmiş  olan  peygamberlerin  uyarıları  çoğu  zaman  reddedilmiş,  ya  da  kısa  zamanda  unutulmuş,  ya  da  insanlar  tarafından  tahrif  edilerek  değiştirilmiştir. Unutulmamalıdır  ki  çok  sayıda  peygamber  isminin  yer  aldığı  bu  bölgelerdeki  yaşam,  insanlık  adına  ulaşması  gereken  erdemler  için  mücadelelerin  on  binlerce  yıl  sürdüğü,  barışın  sürekli  bozulduğu,  gelişmenin,  medeniyetin,  huzurun  ve  adaletin  tam  olarak  sağlanamamış,  bilim  ve  teknolojinin  yeterince  gelişememiş  olduğu  bir  süreçtir.  Kur’an  da  yine  bu  nedenlerden  dolayı  bu  bölgede  600  lü  yılların  başında  indirilmiş  olduğundan,  henüz   Dünyayı,  Evreni  de  tanıyamamış  olduklarından,  ulaşımın,  iletişimin  çok  kısıtlı  ve  yetersiz  olmasından,  insanlar  sadece  yakın  çevrelerindeki  yaşanan  olayları  ve  o  bölgede  anlatılan  peygamber  hikâyelerini  bildiklerinden,  elbette  ki  kendilerine  uyarı  olsun,  bildikleri  geçmişten  ders  alsınlar  diye  sadece  bu  bölgedeki  peygamberlerin  isimleri  ve  onlarla  ilgili  kıssaları  Kur’anda  yer  almıştır. İnsanların  henüz  bilmedikleri,  keşfetmedikleri,  görmedikleri  yerlerdeki  ve  duymadıkları  peygamber  örneklerinin  o  dönemde  ve  Kur’anda  o  insanlara  anlatılmasının  elbette  ki  bir  mantığı,  İnsanların  bilmedikleri  şeylerin  kanıt  gösterilmesi  de  hiç  bir  konuda  inandırıcı  olamaz.  O  nedenlerle  de  bilinmeyen  bölgelere  gönderilmiş  olan  peygamberlerden,  isim  ve  yer  olarak  onların  kıssalarından  Kur’anda  söz  edilmemiştir.

Bugün  yine  Orta  doğu  Coğrafyası,  savaşların,  çatışmaların,  öldürmelerin,  insan  kıyımlarının,   göz  yaşının,  geri  kalmışlığın,  sefaletin  ve  kaosun  en  yoğun  olduğu,  dünya  barışının  ve  huzurunun   çıban   başı   olarak   görüldüğü,  dünyanın   başka   bölgelerindeki   egemen   güçlerinin   paylaşmak,  bu  bölgenin  yer  altı  ve  yer  üstü  zenginliklerini,  nimetlerini  sömürmek  için  gözlerini  dikerek  kışkırttıkları,  dinlerinin  gerçeğini  bilmeyen  ve  yaşamayan,  taassuba  yönelmiş,  bilimden,  eğitimden  kültürel  gelilmişlikten,  medeniyetten  uzak  kalmış  Müslümanları  birbirine  düşürdükleri  bir  bölge  halindedir.  Neredeyse  bütün  dünya  insanlarında  ne  Musevilikte,  ne  İsevilikte,  özellikle  de  bu  bölgedeki  mezhepleşmiş,  bölünmüş,  birbirine  düşman  kesilmiş  Müslüman  toplumlarında  dahi  Allah’ın  ayetleri,  uyarıları, doğru  algılanarak  yaşamın  içerisine  sokulamamış  olduğundan  Kur'anın  Hakk  Dini  ortada  ve  akılda  yoktur. Bu  bölgede  insanları  ve  toplumları  yöneten  önderler,  kendi  egolarından,  hırslarından,  aç  gözlülüklerinden,  sömürü  hastalıklarından,  saltanatlarından,  haksız  kazançlarından  vaz  geçememektedirler. Özellikle  orta  doğudaki  yoğunlaşmış  olan  Müslüman  toplumlarında  da  taassuba  yönelinerek  bilime,  çağdaş  ve  müsbet  eğitime  kapıların  kapatılıp  aklın  kullanılamamasından,  düşünme  ve  sorgulamalardan  uzak  kalınmış  olmasından,  tembelliklerinden,  medeni  toplumlar  seviyesine  ulaşamamış,  Allah’ın  ayetlerinden  uzaklaşılmış  olduğundan  dolayı  da,  Yüce  Rabbimiz  Allah’ın  bir  çok  ayette  belirttiği  gibi  aklını  kullanmayan  toplumlar  için  “  Ben  pislikleri  üzerlerinden  kaldırmam “  dediği  cezalandırmalar  tecelli  etmektedir. Sürü  halinde  raina  yapısı  ile  güdülme,  sefalet  devam  etmektedir.  Rabbimiz  ateist  ve  deist  kardeşlerimize  yanlış  yaşanan  dinleri  değil  de,  Kur'anımızın  doğrularını  görmeyi,  sosyalist  hareket  ideolojilerini  de  gerçek  Hakk  Dinle  birleştirerek  hedeflerine  ulaşmalarını  nasip  eylesin.  Allah’ın  selamı,  rahmeti,  Kur’anın  doğruları  ile  aklın  egemenliği  sizinle  olsun !

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Kur'anda yer alan peygamber isimleri #ismi bildirilmeyen peygamberler #Kuranda kasem edilen ayetler #burucun mecazi anlamı #ortadoğunun yapısı #neden başka yerlerde peygamber yok #

Takip Et