NAMAZIMI NASIL KILABİLİRİM ?

Ülkemizde  Müslümanlığın,  dini  inançların  en  önüne  konulmuş  olan  ve  bin  dört  yüz  yıldır  Camilerde,  evlerde  gece  gündüz  kılınan  namazlarla,  iki  namaz  arasındaki  yaşanan  hayatlarla  güzel  ahlâk,  huzur,  mutluluk,  adalet,  barış  ve  insanlık,  toplumsal  refah  ve  kalkınma  adına  kazanımların  iyi  bir  seviyede  olduğu  söylenemez.   Bundan  dolayı  bugün  artık  aklını  kullanan,  düşünebilen,  sorgulayabilen  bir  çok  mümin  kardeşimiz,  namaz  kılarken  okuduğu  Arapça  Sure,  ayet  ve  tesbihatın  nedenlerini,  ana  dilimizdeki  karşılıklarını  merak  etmekte,  okuduğu  ve  yaptığı  ile  bütünleşemediğini,  dünya  telaşı  ve  beklentilerinden  dolayı  aklının  odaklanamadığını,  kalben  de  tam  tatmin  olamadığını  dile  getirerek  yardım  arayışı  içerisinde  olmaktadır. Yüzyıllardır  maalesef  ülkemizdeki  insanlarımıza  uydurma  rivayet  ve  hadislerle,  Kur'anın  dışındaki  şartlandırmalarla  sanki  bir  din  dersini  eda  eder,  Allah'a  Kendi  dinini  öğretir  gibi  namaz  kıldırılmış  olduğundan  tam  tatmin  olamayan,  kıldığı  namazı  ile  bütünleşemeyerek  sorgulamaya  başlayan  mümin  kardeşlerimize  biz  de  bir  nebze  yol  göstererek  yardımcı  olabilmek  amacıyla  bu  yazımızı  kaleme  aldık.

Bilinçsiz  bir  korkudan  ve  farz  olarak  gördüğünden  değil,  isteyerek  ve  ne  dediğini  bilerek,  bütün  içtenliği  ve  samimiyetiyle  kendi  dilinden,  önce  Yüce  Rabbimizi  tesbih  ederek,  her  türlü  noksanlıklardan  arındırarak,  yücelterek,  konsantrasyonu,  bio  enerjisi  ve  bütün  benliği  ile  bütünleşerek  yürekten  konuşarak,  aslında  bir  dua  ve  yakarmak,  dertlerini,  tasalarını,  isteklerini  belirterek  gönlünü  açarak  Allah'la  konuşmak  olan,  Huşu  ve  hudu  ile  dosdoğru  namazı  yakalayabilmek  isteyen  kişi,  namaza   başlamadan  önce ;  Sıradan  birisiyle  görüşmeye  gitmediğinin  ve  Yaratan,  yaşatan,  söz  fiil  ve  düşünceleri  en  iyi  işiten,  gören  ve  bilen,  her  isteyene  istediğini  veren,  her  şeyin  sahibi,  bağışı  sınırsız  olan,  acıyan,  terbiye  eden  Mümin  Suresinin  60. ayetinde  "  Ve  sizin  Rabbiniz  “  Bana  yalvarın,  dua  edin  ki  size  karşılık  vereyim.  "  diyen  Yüce  Allah’ın  huzuruna  çıkacağının  bilincinde  olarak  hazırlanmalı,  kendisine  çeki  düzen  vermelidir.  Hakikatte  Allah  bize  şah  damarımızdan  daha  yakındır.  İçimizde  vicdanımızdadır,  her  an  bizimle  beraberdir.  Ama  lütuf  buyurmuş  isteklerimizin  yerine  gelebilmesi  için  bizim  Kendisine  niyazda  bulunmamızı  istemiştir.  Öyleyse  bu  randevu  bizim  için  çok  değerli  olmalıdır.  Çünkü  o  an  Rabbimizin  tüm  sıfatlarıyla  tecelli  edip  bizi  kuşattığını  hissedecek,  benliğimizi  buna  odaklayacak,  azameti  karşısında  el  pençe  divan  durarak  ve  ayakta  iken  ( kıyamda )  namaza  başlarken,  ellerimizi  kulak  arkasına  veya  göğsümüze  kadar  kaldırarak  “ Allahu  Ekber “  diyeceğiz. Bu  hitap,  daha  peygamberimiz  ilk  görevine  başlatılırken  Müddessir  Suresinin 3. ayetinde  " Ve  rabbekefekebbir "  ( Rabbinin  en  yüce  olduğunu  ilan  et. )  ifadesiyle  öğretilir.  Biz  de  bu  nedenle  namazımıza  tesbih  ederek,  Rabbimizin  en  yüce  oldduğunu  ilan  ederek  başlamaktayız.  Namaza,  örneğin  "  Niyet  ettim  senin  rızan  için  namaz  kılmaya  denilip  "  niyet  edilerek  ve  kıbleye  (  aslında  Kur'an  bilinciyle  Allah'a  ve  Hakk  dinine )  yönelerek  başlanır. ( Fıkıh  ve  hadis  kitaplarında  niyet  esnasında  rekâtın,  vaktin,  farzın,  sünnetin  veya  vacibin  belirtilmesi  şart  koşuluyor  ise  de,  Allah  bizim   hangi  vakitte  olduğumuzu,  niyetimizin  ne  olduğunu,  ne  yapmak  istediğimizi  görmüyor  mu ?  Namaza  başlarken  bu  ayrıntıları  belirtmek,  Allah'ı  yeterince  tanımamaktır,  gerçekte  namazın  ne  olduğunu  bilmemektir. )  Allah'la  konuşmanın,  yakarmanın,  istekte  bulunup  dua  etmenin  farz,  sünnet,  vacip  ayrımı  ve  sayısı  olmaz.  Ayrıca  her  ne  kadar  geleneksel  ve  fiziki  olarak  yüzümüzü,  seccademizi  kıble  diye  biz  güneye,  Mekke'deki   Kâbe  yönüne  döndürüyor  isek  de,  ancak  kıbleye  yönelmek  aslında  Kur'ana  göre  namazdaki  yönümüzün  fiziki  olarak  güneye,  mutlaka  Kâbe’ye  doğru  yönelmesi  anlamına  gelmemektedir. Çünkü  dünyanın  çeşitli  bölgesinde  namaz  kılan  Müslümanların  kimileri  kuzeye,  kimileri  batıya,  kimileri  de  doğuya  yönelmektedirler.

BAKARA  144  :  Biz  senin  Bizden  ne  beklemekte  olduğunu  kesinlikle  görüyoruz. Artık  senin  hoşnut  olacağın  kıbleye  /  bir  yöne,  stratejiye  çevireceğiz. Haydi  yönünü  Mescid- i  Haram’a  çevir. Siz  de  nerede  olursanız  olun,  yüzünüzü  onun  tarafına  çevirin.

Bu  ayette  Kâbe ( Mescid-i  Haram ) Peygamberimize  ve  dolayısıyla  tüm  Müslümanlara  kıble,  Yahudi  ve  Hristiyanlardan  farklı,  yeni  bir  strateji,  yeni  bir  hedef  olarak  işaret  edilmektedir. Kıble  :  Ön  anlamı  ekseninde  cihet,  yüzün  gösterdiği  yön  demektir.  Fakat  Kur’anda  kıble  sözcüğünün  geçtiği  ayetlere  dikkat  edilirse  aslında  bu  sözcüğün,  fiziksel  konuma  göre  ön  yön  anlamında  değil  de,  görüş,  inanç,  ilke  olarak  üzerinde  bulunulacak,  takip  edilecek  yol  ( sosyal  hedefler,  strateji )  anlamında  kullanıldığı  görülür.  Kâbe ( Mescid  i  Haram ) Yüce  Allah’ın  İbrahim  Peygamber’e  ilk  defa  kurdurduğu  Tevhit  inancının  yüksek  okuludur.  Ayette  temas  edilen  kıble  ( yön)  (strateji ) de  işte  budur. Tevhit  ( Allah'ı  birleme )  ( La  ilâhe  illallah )  ( Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur )  demenin,  Allah'a  ortak  koşmadan  yaşamanın  şuuru  ve  bilinciyle  hareket  etmektir.  Yoksa  fiziki  olarak  illaki  namazda  milimi  milimine  seccadenin  yönünün  hassasiyeti  kastedilmemektedir.  Bu  konudaki  gereksiz  hassasiyetler  Allah’ı  ve  Kur’anı  tam  olarak  tanıyamamaktan  kaynaklanmaktadır.  Çünkü  Allah’a  yönelerek  ibadet  etmek  için  bir  fiziki  yön  belirlenmesi  her  şeyden  önce  Kur’ana  aykırıdır.  Bakara  Suresinin  115. ayetinde,  "  Ve  doğu  batı  her  yön  yalnızca  Allah’ındır.  Öyleyse  her  nereye  yönelirseniz,  artık  orası  Allah’ındır.  Allah’ın  yüzüdür.  Şüphesiz  Allah,  bilgisi  ve  Rahmeti  geniş  ve  sınırsız  olandır.  En  iyi  bilendir.  "  denilerek  ifade  edildiği  gibi,  her  yön  Allah'ındır.  Kişinin   fiziki  olarak  yöneldiği  her  yönde  Allah  vardır. Tazarrulu  dua  halindeki  ( namazdaki )  yönelme,  yüzün  fiziki  olarak  herhangi  bir  yöne  çevrilmesinden  ziyade,  bu  yönelme   kalben  ve  anlamı  bilinerek  yönelme  olmalıdır.  Rum  Suresinin  31. ayetinde  de  "  Kalben  O’na  yönelenler  olarak,  /  yüzünüzü  Hakk  Dine  çevirin   Allah’ın  koruması  altına  girin "  denildiği  gibi  yüzün  Allah'a,  Kur'an  öğretisine,  Hakk  Dine  çevrilmesidir.  Biz  yine  namaza  dururken  alışıla  gelmiş  yöne  yönelelim  ama  kıblenin  gerçek  anlamını  da  aklımızda  tutalım,  neye,  niçin  yöneldiğimizin  farkında  olalım.

Bu  anlayışla  ve  bilinçle   ayakta  iken  ( kıyamda )  “ Allahu  Ekber  “  ( Allah  en  büyüktür ) diyerek  namaza   başladık.  Peki  Allah,  nelerden  en  büyüktür ?  Allah, (  ortak  koşulmaması  gereken  bütün  putlardan,  yarattığı  bütün  insanlardan,  peygamberlerden,  şeyh,  imam,  mürşit,  evliya,  denilen  sahte  ilâhlardan,  yapay  tanrılardan,  maldan,  mülkten,  çıkardan,  tutkulardan,  paradan,  kadından,  çocuklardan,  makamdan,  aşktan,  cinsellikten,  dünyanın  bütün  güzelliklerinden….)  daha  büyüktür.

Namazın  başlangıcında  içtenlikle  bu  ilan  yapılırken,  beden  hareketleri  ile  de  desteklenir.  Eller  baş  hizasına, ( kadınlar  göğüs  hizasına )  kaldırarak  Allah’ın  dışındaki  her  şey  adeta  elin  tersiyle  arkaya  atılır.  Baş  öne  eğilir,  eller  bağlanır.  İsteyen  yana  salar.  Allah'a  ve  Hakk  Dine  yönelmiş,  teslim  olmuş  kul,  Allah’ı  yücelttikten  sonra  Rabbine  karşı  bir  nevi  selamlaşmaya  geçer  ve  Allah'ı  yücelterek  tesbih  etmenin  ( Allah'ın  üzerine  sürülen  karaları  temizlemenin ) en  iyi  örneklerden  biri  olan  Sübhaneke’ yi  okuyabilir.

Sübhaneke  Allahümme  ( Yunus  10 ) , Vebihamdike  ( Nasr  3 ), Ve  tebarekesmüke  ( Rahman 78 ),  Ve Teala  ceddüke  ( Cin  3 ),  Ve lailâhe  gayrük ( 24  ayette )

Bu   selamlaşma  ile  kul,  “ Allah’ım  Seni  her  türlü  noksanlıklardan  tenzih  ederim.  Ve  Seni  hamdinle  /  övgülerle  tesbih  ederim.  Ve  Senin  adın  mübarektir.  Ve  senin  şanın  çok  yücedir.  Ve  Senden  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur. “  demiş  olur.

Bu   olmazsa  olmaz  bir  kural  değildir. Herkes  Rabbini  kendi  algısına,  kendi  diline  göre  başka  ifadelerle  ta’zim  ve  tekbir  edip  selamlayabilir. Bunlar  kurallaştırılamaz. Kur'anımızda  Araf  Suresinin  55. ayetinde  "  Tazarrulu  Dua "  denilen  Namazın,  Rabbimizin  huzuruna  çıkarken  zillet  zinciri  oluşturmanın  rükûnlarının  başlangıcı  olan  ayakta  ve  el  pençe  durmak,  Kıyam dır.  Namazda  kıyam,  ayağa  kalkmak,  ayakta  durmak  gibi  yalnızca  fiziki  bir  şekil  değildir.  Rabbinin  huzurunda  kulun  tam  bir  teslimiyet,  derin  bir  alçak  gönüllülük,  tevazuh  ve  saygıyı  göstermesidir.  Namazda   kıyamın, ( Allah’tan  başka  hiç  kimsenin  önünde  böyle  boyun  büküp,  el  bağlanıp  divan  durulmayacağının,  tevhit  şuuru  ile  ayağa  kalkmanın,  her  türlü  haksızlıklara  karşı  konulup  ayağa  kalkılacağının  ilanı )  ve  ( Bütün   dünya  düşüncelerinden  sıyrılmanın,  önemsememenin  gösterilmesi )  olmak  üzere  iki  yönü  vardır.  Bunun  diğer  bir  adı  da  itaat  ve  saygı  olan   kunuttur.  Ali  İmran  Suresinin  190. ayetinde  "  Göklerin  ve  yeryüzünün  oluşturuluşunda,  gecenin  ve  gündüzün  ardarda  gelişinde,  elbette,  ayaktayken,  otururken  ve  yanları  üzerinde  iken  Allah'ı  anan.. "   Nisa  Suresinin  103. ayetinde  "  Sonra  salatı  /  eğitim  ve  öğretimi  tamamlayınca,  artık  Allah'ı  ayakta,  oturarak,  yanlarınız  üzerinde  iken  anın.  "  ifadelerinde  görüldüğü  gibi,  namazda   Allah'ın  mutlaka  ayakta ( kıyamda )  durma  veya  Camide  sandalye  üzerinde  oturarak  namaz  kılınamaz  şartı  yoktur. Rabbimiz  her  durumda  Kendisinin  anılabileceğini  bildirmektedir. Allah'ı  selamlama  tesbih  etmenin  ardından,  "  Euzubillahimineşşeytanirracim  Bismillahirrahmanirrahim "  ( İçimdeki  her  türlü  olumsuz  düşüncelerimden,  dürtülerimden,  kovulmuş  şeytandan  Kur'anın  ayetlerinin  doğruları  ile  Rahman  ve  Rahim  olan  Allah'ım  sana  sığınırım )  demiş  olduktan  sonra  Kur’anda,  dua  örneklerinin,  Allah  ile  konuşmanın,  yakarmanın  ( münacatın )  en  güzelinin  yer  aldığı  Fatiha  Suresinin  1 - 7. ayetleri  ;

"  Elhamdülillahi  rabbil  alemin  errahmanerrahim,  malikiyevmiddin  iyyakena'budu  ve  iyyakenastain,  ihdinassıraatelmustakim  sıraatelleziyne  enamte  aleyhim  gayril  mağdubi,  aleyhim  veladdaalin. "

"  1 :  Rahman  ve  Rahim  olan  Allah  adına  2  -  4  :  Tüm  övgüler  /  hamd  alemlerin  Rabbi,  /  Efendisi  ve  yöneticisi  Rahman  /  yarattığı  bütün  canlılara  nimet  veren  Rahim  /  Yarattıklarına  çok  merhametli  olan  din  gününün  sahibi  /  Herkesin  iyi  ya  da  kötü  yaptığı  tüm  amellerin  ve  eylemlerin  karşılığını  göreceği  ahiret  ve  hesap  gününün  sahibi   Allah’adır.  Allah  dışında  hiç  kimse  övgüye  layık  değildir.  5  :  Yalnız  Sana  kulluk  /  ibadet  eder  ve  yalnız  Senden  yardım  isteriz.  6 - 7  :  Bize  üzerlerine  gazap  dökülmüşlerin  ve  sapkınlığa  saplanmışların  /  dalalete  düşenlerin  yolunun  dışındaki,  kendilerine  nimet  verdiklerinin  yolu  olan  sıratel  mustakimi  /  dosdoğru  yolu  göster. " 

Mealindeki  anlamı,  içeriği  bilinerek,  düşünülerek  ve  hatta  yaşanarak  okunur.  Okunan  ayetlerde  yer  alan  Hamd  sözcüğü  :  Nimetleri  veren,  gerekli  yardımları  yapan  Yaratıcının  sonsuz  güç  ve  kuvvetine,  nimetlerinin  çokluğuna,  zenginliğine,  O’nun  her  türlü  noksanlıklardan  arınık  olan  Rabliğine  (  Çekip,  çeviren,  programlayan,  bütün  oluşumları  yöneten  Efendi  olmasına )  duyulan  saygı,  haşyet  ve  hayranlık  nedeniyle  dile  getirilen  bir  övgüdür. Rabbimizin  “ Elhamdülillah “  deyin  diye  bir  isteği  yoktur. Çünkü  anlamı  bilinmeden,  düşünülmeden  bilinçsizce  sadece  lafta  kalan,  fakat  hayata  geçirilemeyen,  kalplerde  olmayan  söylemlerin  Allah  katında  hiçbir  değeri  yoktur. Rabbimizin  isteği  ise  tüm  övgülerin  sadece  Kendisi  için  olduğunun  bilinerek,  Kendisinden  başka  Evliya,  Mürşit  denilen  kişilerin  veya  Peygamber  de  olsa  abartılar  düzülerek  övülmesini  Kendisine  ortak  koşulmasını  istememektedir.  İbadet  :  Kulun  sahibine ( Yaratanına )  Kur’an  ile  bildirilen  görevlerin,  yaşam  talimatnamesinin,  kullar  tarafından  kayıtsız  şartsız  itaat  edilerek,  teslimiyet  gösterilerek  ( boyun  eğilerek )  yerine  getirilmesidir.  Halk  arasında   Namaz,  Oruç,  Hacc,  Zekât,  Kelimei  şahadet  ile  İslam'ın  şartı  beştir  denilip  yaygınlaştığı  gibi  sadece  üç  beş  ameli  yerine  getirmekten  ibaret  değildir.  Allah'ın  Kur’an  içerisinde  vermiş  olduğu  görevlerin  tümünü  yerine  getirmek,  yapmayın  dediklerinin  de  tümünü  yapmamaktır. Namazda  bu  ayetlerle  kul,  böylece  Allah'ın  huzurunda  önce  Rabbini  yüceltip  tesbih  etmekte,  Kendisine  hiç  bir  kimseyi  ortak  koşmayacağını  belirterek  O'nunla  sözleşmekte,  hesap  gününün  yegâne  sahibi  olduğunu  tasdik  etmekte,  dosdoğru  yolun  kendisine  gösterilmesini  talep  etmektedir. 

İbrahim  Suresinin  4. ayetinde  "  Ve  Biz  onlara,  açıkça  ortaya  koysun  diye,  her  peygamberi  yalnız  kendi  toplumunun  diliyle  gönderdik. "  denildiği  gibi,  bizim  Peygamberimizden  önceki,  başka  dili  konuşan  peygamberlere  ve  onların  nesillerine  de  namaz  emredilmiştir.  Onlar  da  ibadetlerini  kendi  dillerinde  yapmaktaydı  ve  Arapça  değildi. Bu  nedenle  biz  de  Fatiha  Suresinin  ardından,  namaz  Sureleri  denilerek  Müslümanların  yanlış  olarak  yönlendirildiği,  Kevser,  İhlas,  Kâfirun,  Kureyş  gibi  kısa  Sureler  değil,  yine  anlamı  bilinerek  Kur’ andan  dua  içerikli  ayetler,  Arapça  veya  Türkçe  karşılıkları  okunarak  istekte  bulunup  dua  edebiliriz,  ya  da  kişi  gönlünden  geçirdiği  seslenmeyi  kendi  diliyle  Türkçe  olarak  yapabilir. Ya  da  önündeki  "  kul  " ( deki )  ifadesi  kaldırılarak  "  Euzu "  ifadesiyle  başlanarak  "  Felak  ve  Nas "  gibi  dua  formuna  dönüştürülebilen  Sureler  okunarak  da  dua  edilmiş  olunabilir..  Unutulmamalıdır  ki  dua  okunmaz,  dua  edilir,  böylece  Allah'tan  istekte  bulunulur.  Kıyamda  Fatiha  Suresinin  ardından  okunan  namaz  Sureleri  ile  ilgili  olarak  birbiri  ile  çelişen  çok  sayıda  hadis  vardır.  Müslim’de  peygamberimizin  kıyamda  Fatiha  Suresinin  ardından  her  hangi  bir  Sure  okumadan  rükû  ettiği,  çoğunlukla  da   Allah'ı  tesbih  ederek  yücelten  dua  şeklindeki  ayetleri  okuyarak  istekte  bulunduğu  belirtildiği  hadisler  bulunmasına  rağmen,  örneğin,  Kâfirun  Suresi  ile  günlerce  sabah  namazını  kıldığı  veya  başka  Sureleri  veya  ayetleri  de  okuduğunun  belirtildiği  hadisler  vardır.  Fakat  anlamı  bilinmeden  sadece  Arapça   bazı  Sure  ve  ayetlerin   rastgele  okunması,  küfür  ve  şirk  tehlikesini   beraberinde  getirmektedir. (  "  Namaz  Allah'la  Konuşmaktır  "  başlıklı  yazımızda  bu  konunun  ayrıntılarını  bulabilirsiniz )  Kur'anda  kıyam  ile  ilgili  ayetlerle  de  öğütlerin  yer  aldığını  görüyoruz.

ŞUARA  218  :  Ve  sen  kalktığın  /  kıyam  ettiğin  ve  secde  edenler  /  boyun  eğip  teslimiyet  gösterenler  arasında  dolaştığın  zaman  seni  gören  Aziz  ve  Rahim  olana  sonucu  havale  et.

SEBE  46  :  De  ki :  “ Ben  size  sadece  bir  tek  Allah  için  ikişer  ikişer,  üçer  üçer  ve  teker  teker  kalkmanızı,  düşünmenizi  öğütlüyorum. “  Arkadaşınız  Muhammed ‘de  cinnetten  eser  yoktur.  O,  şiddetli  bir  azaptan  önce  sizin  için  sadece  bir  uyarıcıdır.

El  bağlanıp,  divan  durup,  boyun  bükerek  oluşturulan  alçalmanın,  yapılan  duaların  ardından,  kıyamdan  sonra   "  Allah'u  Ekber "  denilerek  Rükû   edilir.  Rükû  :  Namazda  ayakta  dururken  fiziki  şekil  olarak  eğilip  belin  bükülmesi,  ellerin  iki  diz  üzerine  dayanması  demektir.  Ancak  namazdaki   gerçek  anlamı,  Allah’tan  başka  canlı  cansız  hiç  bir  putun,  hiç  bir  kimsenin  önünde  eğilmeyeceğinin,  Allah'a  ortak  koşulmayacağının   bedenle  ifade  edilmesidir.  Rükûda  iken  3,5,7,9…defa  veya  daha  çok  kez  “ Sübhane  Rabbiyelazim  “  denilerek   sadece  büyük  Rabbimi  tesbih  ederim  ifadesi  ile  Allah’a  yönelinir. Bu  eğilme  kulun,  Rabbinin   huzurunda   küçülüşünün  bir  göstergesidir. Kul  beli  bükükken  de  niyazını  sürdürebilir. Terk  edilmemeyi,  yardım  edilmeyi  dileyebilir.  Rükûda  iken   Peygamberimizin  de  tamamı  Allah’ı  yüceltmek,  azametini   dile  getirmek  şeklinde  çeşitli  tesbih  duaları  okuduğu  nakledilmektedir. Bu  eylem  şekli  Kur'anda  da  çeşitli  ayetlerle  gösterilmektedir.

ALİ   İMRAN  43  :  Ey  Meryem  ! “ Rabbine  divan  dur. Secde  et  ve  O’nun  huzurunda  rükû  edenlerle  beraber  rüku  et. “ demişlerdi.

BAKARA  43  :  Namaz  kılın  /  salatı  ikame  edin  zekâtı  verin.  Rükû  edenlerle  birlikte  siz  de  rükû  edin.

MÜRSELAT  48  :  Onlara  rükû  edin  /  Allah'a  ortak  koşmayın  denildiği  zaman  rükû  etmezler.  /  Allah’a  ortak  koşmaktan  uzak  durmazlar. 

Kul,  rükûda  eğilip,  bükülüp  hayranlıkla  teslim  olduğu  Rabbini  " Sübhane  rabbiyel  azim "  diyerek  tesbih  edip  O'nu  her  türlü  noksanlıklardan  arındırarak  yakarırken,  O'na  hiç  kimseyi  ortak  koşmayacağını  bedeni  ve  kalbi  ile  gösterirken,  sanki  Allah  ona  “  Ey  kulum  kalk,  başını  kaldır,  karşımda  dik  dur  “  der. Kul  başını  kaldırır  ve  “  Semiallahu  limen  hamideh  “  Rabbena  lekel  hamd. ( Allah  kendine  hamdeden  ( öven )  kuluna  kulak  verir. O’nu  işitir,  isteklerini  kabul  eder. )  der.  O  anda  namazının  ayrıntılarını,  şuurunu  tam  anlamıyla  kavrayabilmiş  olan  kul,  fakat  Allah’ın  istediği  gibi  yaşamadığını,  O’na  layık  olamadığını  düşünerek  ayakta   duramaz. "  Allah’u  Ekber  "  der  ve  hemen  yüz  üstü  düşer,  acizliğini  göstererek  yere  kapanır,  secde  eder.  Secde  :  Kişinin,   kendisinden  daha  güçlü  olduğunu  bilerek  bir  başkasına  boyun  eğmesi,  teslim  olması,  onun  otoritesini,  gücünü   kabul  etmesi,  onun  koyduğu  kurallara  göre  hareket  etmesidir.  Başlı  başına  secde  sözcüğü  yere  kapanmak  veya  namaz  kılmak  değildir.  Arapçada  “  harru  sücceden  “  ifadesi  yere  kapanarak  teslim  olmak  demektir.  Allah’a  samimiyetle  inananlar,  Allah’ın  dışında  hiç  bir  varlığın,  makamın,  menfaatin,  gücün,  esiri  olmazlar,  önünde  yere  kapanmazlar,  boyun  eğip  teslim  olmazlar.  Yere  kapanmanın  toprağa  yapılmasının  bir  başka  anlamı  da  vardır.  Çünkü  toprakla  insanın  birleşmesi,  tazarru  ve  tevazuun,  değersizliğin,  hiçliğin,  küçülmenin  en  güzel  tezahürüdür. İnsan  toprak   misali,  kendini   Rabbinin  karşısında  küçültürse  işte  o  zaman  Allah’a  en  yakın  makama  ulaşmış  olabilecektir.

SECDE  15  :  Gerçekten  Bizim  ayetlerimize  ancak,  kendilerine  öğüt  verildiği  zaman  secde  eden  /  boyun  eğen   yerlere  kapanan  ve  Rablerinin  övgüsüyle  birlikte  hamdeden,  büyüklük  taslamayan  kimseler  inanırlar.

 İSRA  107  -  109  :  De  ki : “ Siz  Kur’ana  ister  inanın,  ister  inanmayın,  şu  daha  önce  kendilerine  bilgi  verilenler,  Kur’an  onlara  okunduğunda  onlar  secde  edip  /  boyun  eğip  çeneleri  üstü  kapanırlar.  Ve  Rabbimiz  her  türlü  kusurdan  arınıktır.  Rabbimizin  vaadi  kesinlikle  gerçekleşecektir.  “  derler.  Ve  onlar  ağlayarak  çeneleri  üstü  kapanırlar.  Ve  Kur’an  onların  saygılarını,  alçak  gönüllülüklerini  arttırır.

Yere  kapanmış  iken  kul  “  Sübhane  Rabbiyel  Alâ  “  (  Ey  her  türlü  noksanlıktan  arınık  Rabbim,  Sen  en  yücesin  )  der.  Bu  tesbihin  sayısı,  üç,  beş,  yedi  ve  secdenin  süresi  kişinin  kendi  takdirine  kalmıştır. Geleneklere  göre  kılınan  namazda  secdeden  kalkan  kul,  aynı  tekrarla  ikinci  rekâta   kalkar  ve  önceki  gibi  onu  da  tamamlayıp  sonra  da  Kade  denilen  son  oturuşa  geçer.  Genellikle  bu  oturuşta  Tahiyyat  denilen  Teşehhüt  (  şahadet  getirmek )  okunur.  Ancak  bunun  içinde  Es  selamu  aleyke  denilirken  ve  önceden  de  tüm  selam  ve  Tayyibat  Allah  içindir  deyip  hemen  ardından  “  Selam  sana  ey  peygamber  “  denildiği  zaman,   namazda  Peygamber  de  doğrudan  muhatap  alınmaktadır. Bu  ifade  bir  şirktir. Namaz  yalnız  ve  yalnız  Allah’a  yönelerek  ve  sadece  O’nu  muhatap  alınarak  yapılması  gereken  bir  ibadettir.  Namazda,  Peygamber  dahi  olsa  hiç  bir  kimse   Allah’ın  yanında  muhatap  alınamaz. Namazda  tekbirden  son  selama  kadar  muhatap  sadece  Allah’tır. Hatta  Sünnet  diye  niyet  edilen  namazlar  dahi  Allah  için  değil,  Peygamber  için  kılınan  namazlara  dönüşür.

Her  Müslüman’ın,  Allah’a  en  yakın  olduğu  bir  anda,  en  çok  dikkat  etmesi  gereken  şey,  ağzından  çıkanı  kulağının  duyması,  namazın   başından  itibaren  sonuna  kadar  ne  dediğinin  bilinmesidir.  Aksi  halde  bu  tutum  insanı  küfre,  Allah’a  ortak  koşmaya  ve  Kur’an  ayetlerini  inkâra  götürür.  Bu  nedenle  eğer  Tahiyyat  duası  mutlaka  okunmak  isteniyorsa ;

Ettehiyyatu  lillahi  vessalavatu  vettayyibatu
Esselamu  alennebiyyi  ve  Rahmetullahi  ve  berekatûhu ( Esselamu  aleyke  ya  eyyuennebiyyi  ) demenin  yerine
Esselamu  aleyna  ve  ala  ibadillahis  salihin
Eşhedu  enlailâhe  illallah  ve  eşhedu  enne  Muhammeden  abduhu  ve  Resuluhu

Şeklinde  okunup ( Dilim  ile,  bedenim  ile,  malım  ile  yaptığım  güzel  olan  bütün  ibadetlerim,  mülk  ve  azamet  sahibi  Allah  içindir.  Peygambere  selam  olsun  “ barış  ve  esenlik  üzerine  olsun “  Barış  ve  esenlik  bize  ve  Allah’ın  Salih  kullarının  üzerine  olsun.  Ben  şahadet  ederim  ki  Allah’tan  başka  bir  ilâh  yoktur.  Muhammed  O’nun  kulu  ve  elçisidir.)  Denildiğinde  ( Esselamu  aleyke  eyyüennebiyyu)  Yerine  (  Esselamu  alennebiyyi  )  konulduğunda  peygamber  doğrudan  karşımızda  Allah'ın  yanında  ikinci  bir  şahıs  değil,  orada  karşımızda  bulunmayan  üçüncü  bir  şahıs  halinde  anılmakta  ve  şirk  tehlikesinden  kurtulunabilmektedir.

Kade  oturuşunda  Tahiyyat  duasının  ardından  yine  rivayetlere  dayandırılarak  Müslümanlara  Salavat  ı  Şerif  adı  altında  Salli – Barik  duaları  okutturulmaktadır. Bu  uygulama  “  Biz  peygamberlerin  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız. ”  Denildiği  (  Bakara  Suresinin  136.  ve  285. ile  Ali  İmran  Suresinin  84. )  ayetlerine  ve  Ahzab  Suresinin  56. ayetindeki  aslında  Peygambere  verilecek  destek  anlamındaki  Salat  kavramının  çarpıtılması  ile  aykırı  bir  durum  oluşturmaktadır.  En  doğrusu  Kur’anda  yer  alan  dua  ayetlerinin  veya  kişinin  kendi  duygularının  dillendirilmesidir.

Rabbena  Atina  fiddünya  haseneten  vefil  Ahireti  haseneten  vekına  azaben  nar.
Ey  Rabbimiz, Bize  dünyada  da  ahirette  de  iyilik  ver. Bizi  Cehennem  ateşinden ( azabından )  koru.( Bakara  201 )

Rabbenağfirli  velivalideyye  velilmü’minine  yevme  yekumül  hisab.  ( İbrahim  41 )
Ey  Rabbimiz ! beni  anamı  babamı ve  bütün  müminleri  hesap  gününde  bağışla .

Rabbena  amenna  fağfirlena  verhamna  ve  ente  hayrurrahimin.  ( Mü’minun  109 )
Ey  Rabbimiz ! biz  iman  ettik. Artık  bizi  bağışla. Bize  merhamet  et. Sen  merhametlilerin  en  hayırlısısın.  

Kade  oturuşundaki  bu  dualardan  sonra  önce  sağa  ve  sonra  sola  “ Esselamu  aleyküm  ve  Rahmetullah “ diyerek  selam  verilir.

RAD  24  :  Sabretmenize  karşılık  selam  sizlere.  Dünya  yurdunun  sonucu  ne  güzeldir.

NAHL  32  :  Melekler  onların  canlarını  alırken  iyi  kimseler  olarak “ Selam  size ! ”  Yapmış  olduğunuz  iyi  işlere  karşılık  girin  cennete  derler.  

Namazın  kade  denilen  oturuşunda  selamdan  sonra  aslında  namaz,  Allah'a  dua  ederek  konuşma  ibadeti  sona  erer. Bu  selamdan  sonra  " Allahümme  ente's  selamu  ve  minke's  selam.  Tebarekte  ya  zel  Celali  ve'l  ikram "  ( Allah'ım  selam,  barış,  huzur,  esenlik,  her  türlü  güzellik  sensin,  bütün  bunlar  Sendendir.  Sen  çok  yüce  ve  mübareksin. Ey  Celal  ve  ikram,  her  türlü  zenginliklerin  sahibi  Allah'ım ! )  demiş  olur  ama  isteyen  herkes  kendine  göre  Allah’ı  istediği  şekilde  tesbih  etmeye  devam  edebilir.  İçinde  Allah’ın  yüceltildiği,  tesbih  edildiği,  güzel  isimlerinin  yer  aldığı  Ayetül  Kürsü  denilen  Bakara   Suresinin  255. ayeti   anlamları  bilinerek  ve  düşünelerek  müsait  olunan  herhengi  bir  zamanda  da  okunur.  Ardından  da  yine  “ La  ilâhe  illallahu  vahdehu  la  şerike  leh,  lehül  mülkü  ve  lehül  hamdü  ve  hüve  ala  külli  şey’in  Kadir. "  ( Allah’tan  başka  ilâh  yoktur. O,  tektir.  Eşi  ve  ortağı  yoktur.  Mülk  onundur.  Hamd  O’nadır. O  her  türlü  noksanlıklardan  arınıktır,  her  şeye  gücü  yetendir,  Kadirdir. )  Denilerek  devam  edilebilir  ve  namaza  son  verilerek  kalkılır.  Bu  arada  biten  namazın  ardından  hadis  ve  rivayetlere  dayandırılarak  Müslümanlara  33  er  defa  tesbih  zikirleri  çektirilmektedir. Bu  uygulama,  Peygamberimiz  ve  dört  halife  dönemlerinden  sonra  Emevi  Devleti  zamanında,  yapılan  zulümleri  gizlemek,  Mescitlerdeki  salat  uygulamalarını  ortadan  kaldırmak,  soru  sorulmasını  yasaklayıp  adeta  bir  an  önce  tespihlerini  çeksinler,  çeksin  gitsinler  zihniyeti  ile  namaz  ibadetinin  içine  sonradan  sokulmuş  bir  bidattır. Tespih  denilen  aleti  çekerek  şu  kadar  kez  şu  ifadeyi  anlamını  bilmeden  de  tekrar  etmek,  veya  şu  kadar  kere  şu  duayı  okursan  şuna  erişirsin  demek  ve  inanmak  Tevhidin,  asıl  Allah’a  yapılacak  zikrin  huşu  özelliğini  zedeler.  Bu  tür  zikir  uygulamalarını  Kur’anda  göremeyiz.  Zikir,  Kur’an  ayetlerini  anlayarak  okumaktır,  okunan  ayetleri  düşünmek,  tefekkür  etmek,  belleğe  yerleştirmektir. Zikir,  şu  kadar  kez,  şu  kadar  zaman  değil,  hiç  bir  kimsenin  dayatması  olmadan  içimizden  geldiği  kadar  olmalı,  akla  geldiğinde  bir  defa  " Sübhanallah "  veya  "  La  ilâhe  illallah  "  demek  dahi  Allah'ı  anmaktır  ve  zikretmektir. ( Bu  konuda  geniş  bilgiyi  Zikir  Çekmek  başlıklı  yazımızda  bulabilirsiniz. )

Kur’anda  doğrudan  doğruya  namaz  şu  kadar  rekâttır  diye  bir  hüküm  ve  ayrıntı  yoktur.  Araştırmacı  ve  Tebyin  ül  Kur’an  yazarı  Hakkı  Yılmaz,  Namazın  rekâtı  olmaz,  bunu  niyazda  bulunan  kişiler  o  andaki  psikolojik  durumlarına  göre  tekbirden  oturuşa  ve  selama  kadar  hudu,  tazarru  ile  ve  şekilciliğe  düşmemek  şartıyla  istedikleri  kadar  bir  süre  uzatabilirler  demektedir.  Rahmetli  Prf. Dr. Yaşar  Nuri  Öztürk  namaz  bütün  vakitlerde  iki  rekâttır  demiştir. Yine  bazı  yazarlar  ve  müfessirler  Kur’andaki   zorunluluk  ve  savaş  anındaki  salatın  nasıl  yapılması  gerektiğinin  anlatıldığı  Nisa  Suresinin  101. ve 102. ayetlerine  dayandırarak  namazın  her  vakitte  iki  rekât  olduğunu  söylemektedirler.  Öte  yandan,  Emeviler  ve  Abbasiler  döneminde  Peygamberimize  atfedilen  hadis  ve  rivayetlerle,  Ulema   icmalarıyla  2  rekât  farz  namazı  4  rekâta  çıkarılmış,  ön  sünnet,  son  sünnet  ilaveleriyle  Namaz  zamlandırılmış,  nafile  denilen  birtakım  namazlar  sünnet  adı  altındaki  dayatmalarla  camilerin  içine  bile  sokulmuş,  Allah'ın  yanında  peygamber  için  de  namaz  kılınır  hale  getirilmiştir.  Öyle  ki  " Sünnet  olmazsa  namazın  kaç  rekât  olduğunu  nereden  bileceğiz ? "  inancı,  namazda  en  öne  geçen  bir  ibadet  hükmü  haline  getirilmiştir. 

Ulema  denilen  birileri  uydurma  hadislere  dayandırarak  ölümünden  sonra  Peygambere  hüküm  oluşturma  ( teşri )  yetkisi  vererek,  adeta  hüküm  koymada  Allah'a  ortak  etmişlerdir. Tabiidir  ki  Kalem  Suresinin  36 - 41.  ayetlerinde  "  Sizin  neyiniz  var ?  Nasıl  hükmediyorsunuz ?  37 - 38  :  Yoksa  içinde  ders  aldığınız  şeyler : "  Siz  bu  alemde  neyi  beğenirseniz  o  kesinlikle  sizin  olacak "  garantisi  verilmiş  olan  size  ait  bir  yazılı  belge  mi  /  kitabınız  mı  var ?  39  :  Ya  da  size  karşı  kıyamet  gününe  kadar  sürecek,  " Siz  her  ne  hüküm  verirseniz  kesinlikle  öyle  olacak  "  diye  üzerimizde  yeminler  /  taahhütler,  üstlenmeler  mi  var ?  40  :  Sor  bakalım  ahireti  yalanlayan  o  kişilere,  içlerinden  böyle  bir  şeyi  hangisi  garanti  etmektedir ?  41 :  Yoksa  onların  ortakları  mı  var ?  O  halde  ortaklarını  getirsinler,  eğer  doğrulardan  iseler. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılardan  ve  Kehf  Suresinin  26. ayetinde  " Allah  hükmüne  hiç  kimseyi  ortak  etmez. "  denildiği  gibi  Peygamberin   dahi  Allah'ın  ortağı  olamayacağı  ve  din  adına  hüküm  oluşturamayacağı  uyarıları  dikkatlerden  kaçmaktadır  veya  hiç  umursanmamaktadır.  Bunlara  rağmen  yine  de  artık  terk  edilmesinden  bugün  korkulan  sünnet  inancı,  kökleşmiş  bir  ibadet  ve  gelenek  haline  getirilmiş,  namazda  asıl  önemli  olan  riyaya  girmemek,  huşu  ve  hudu  anlayışından  uzaklaşılmıştır. Oysa   Peygamberimiz,  Mekke  döneminin  çok  sıkıntılı  ve  mücadeleli  geçen  zamanlarında  namazı  sabah,  öğle  ve  akşam  olmak  üzere  her  vakitte  ikişer  rekât  olarak  günde  üç  vakitte  kılmış,  Medine  döneminde  ise  savaşlara,  mücadelelere  bağlı  olarak  azalan  namaz  ilgisinden  dolayı,  toplumu  bir  arada  ve  diri  tutmak,  motive  etmek  amaçlarıyla  dört  rekâta  çıkartarak  kıldırmıştır.  Kendisi  öğle  ve  akşam  arasında  ve  akşamdan  sonra  da  ilerleyen  vakitlerde  dörder  rekât  daha  namaz  ilaveleriyle  vakti  beşe  çıkarmıştır.  Bazen  öğle  ile  ikindi  namazını,  bazen  de  akşam  ile  yatsı  namazını,  öne  ve  arkaya  alıp  cem  ederek  ( birleştirerek )  namazını  yine  günde  üç  vakte  indirerek  kılmıştır. Farz  namazlarının  dışında  sünnet  denilen  hiç  bir  nafile  ( ilave ) namazı  mescide  sokmamıştır.  Dolayısıyla  kişi,  kendi  içinde  bulunduğu  haleti  ruhiyesine  göre  istediği  kadar,  ama  iki  rekât,  ama  dört  rekât,  ama  on  rekâtlık  duası  ile  Allah’a  yönelmeli,  her  yönelmesinde  de  hudu  ve  huşu  içerisinde  olabilmeyi  hedeflemeli,  haddi  ve  sınırı  aşmaktan,  riyadan  ve  şuursuzluktan  sakınmalı,  namazın  ne  olduğunu,  niçin  ve  kimin  için  kıldığını,  tazarrulu  bir  dua,  Allah'la  konuşmak  ve  yakarmak  olduğunu  bilmelidir. 

Namaza  başlanırken  falanca  vaktin  farzına  veya  falanca  vaktin  sünnetine  diye  ayrımlı  niyetler,  namazı  Allah  ve  Peygamber  arasında  ikiye  bölüştürmek  anlamına  gelir. Oysa  bütün  namazlar   sadece  Allah  için  kılınır.  Peygamberimizi  Allah’a  ortak  koşarak  şirk  tehlikesine  maruz  kalmamak  için  kılınan  bütün  namazlara   "  Allah  rızası  için  namaza  "  denilerek  niyet  edilmelidir.  Ahkâf  Suresinin  5. ayetinde  "  Ve  Allah'ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiçbir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışından  habersizler  de. "  denilen  uyarı  akıldan  çıkarılmamalıdır.  Allah'ın  selamı,  rahmeti,  Allah  katında  huşû  ve  hudû  ile  yaşanabilmiş,  kabul  olmuş  bir  namaz  ibadeti  sizinle  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur'an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Kıyam #rüku #secde #kade #teşehhüd #tahiyyat #kıble #tevhit #mescidi haram #

Takip Et