GERÇEK DİN NEREDEN ÖĞRENİLİR ?

Ülkemizin  nüfusunun  büyük  bir  çoğunluğu  “ Elhamdülillah  Müslümanım “  diyor.  Müslümanlığın  gereği  olarak  da  köyde,  kentte  her  mahalleden   minareler  yükseliyor,  beş  vakitte  ezan  sesleri  gümbür  gümbür  duyuluyor,  Cuma  ve  Bayram  günleri,  Kandil  geceleri,  Ramazan  geceleri  Camiler  hınca  hınç  doluyor,  selalar  veriliyor,  namazlar  kılınıyor,  mukabeleler  yapılıyor,  Kur’an  hatimleri  indiriliyor,  adaklar  adanıyor,  kurbanlar  kesiliyor,  oruçlar  tutuluyor,  akın  akın  Umre  ve  Hacca  gidiliyor,  adeta  daha  ne  olsun  denilircesine  bir  çok  ritüel,  Dinimizin  gerekleri  denilerek  yerine  getiriliyor. Kılık,  kıyafet,  şalvar,  başörtüsü,  sakal,  cüppe,  takke,  tespih  ile  Arap  hayranlığına  dayanan  görüntüler  de  tamam,  neredeyse  herkes  de  Dini  çok  iyi  bilen  ve  yaşayan  dindar  olarak   görünüyor. Görünüyor  da,  Zümer  Suresinin  11 – 12. ayetlerinde  “  De  ki :  Ben  kesinlikle  dini  yalnızca  Kendisine  özgü  kılarak  Allah’a  kulluk  etmekle  emrolundum.  Ve  bana  Müslümanların  ilki  olmam  için  emir  verildi. “  ifadelerinde  belirtilerek,  Kur’anın  nuru  ile  aydınlatılan,  fazileti  ile  taçlandırılan,  vahyin  öğretileri  ile  eğitilmiş  ve  yoğrulmuş  olan,  sadece  Allah'ın  Hakk  Dini  İslam'a  özgü  yaşayan  Peygamberimizin  Müslümanlığı,  geçen  yüzyıllarca  zaman  içerisinde  sünnetinden  vazgeçemeyiz  deyip  çoğunlukla  Kur'anı  anlamak  için  hiç  okumayan  geri  planda  bırakan,  içinde  nelerin  olduğunu  bilmeyen  mütedeyyin  insanlarımıza  acaba  hangi  ölçülerde  yansıyabilmiştir ?  Halbuki  yaşanılan,  tanık  olunan  Dine  bakılınca  Kur’anın  tanımlamalarına  göre  Kur'anı  anlamak  üzere  okuyup  ayetleriyle  bilgilenen,  sorgulayan,  araştıran,  düşünen,  tahkiki  iman  sahibi  olmuş  az  da  olsa  gerçek  iyi  Müslüman  var,  çoğunlukla  da  anlamak  üzere  okumadığı  için  Kur'andan  bilgisi  olmayan,  sorgulamayan,  aklını  kullanmayan,  kulaktan  dolma  bilgilerle  taklidi  imanla  yaşayan  Müslüman  var,  bir  öyle  bir  böyle  olan  münafık ( iki  yüzlü )  Müslüman  var,  kâfir ( Allah’ın  ayetlerini  görmemezlikten  gelen,  inkâr  eden,  ortak  koşarak  şirk  batağının  içine  gömülmüş,  Mezhep,  Tarikat,  Cemaat  bölünmeleriyle  Dinde  ayrılığa  düşmüş  olduğunun  farkında  olmayan )  Müslüman  var. Bu  nedenle  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  öğüt  verilerek  eğitilecek  olan  insanlara  hiç  bir  ayette  “  Ey  Müslümanlar  “  diye  değil  de, “  Ey  insanlar,  Ey  iman  edenler “  şeklinde  hitap  edilmektedir. Böyle  olunca  bugün  toplumumuzda  yaşanan  ve  yaşatılan  dinlere,  toplumun  çoğunluğunca  uygulanan,  kabul  edilen,  Kur’anımızın  konumuna,  bütün  bunların  yanı  sıra  Kur'anımızın  içeriğine,  verilen  öğüt  ve  mesajlarına  göre  Gerçek  Din  Nereden  Öğrenilir ?  sorgulamasının  yapılması  kaçınılmaz  bir  konu  olarak  önümüze  çıkmaktadır.

İnsanların  Dini  öğrenme  kaynakları,  * Aileden  *  Toplumsal  çevreden  * Atalardan  * Okuldan  * Kur’an  kurslarından  *  Camideki  dini  sohbetlerden * Tarikat  ve  Cemaat  Önderlerinin   sohbetlerinden  ve  eğitiminden  * Din  Alimi  denilen  Kanaat  önderlerinin  kitap  ve  anlatımlarından *  Televizyon,  radyo,  internet  gibi  medya  araçlarından  kulaktan  dolma  olmak  üzere  ama  doğrusuyla,  ama  yanlışıyla  oldukça  çeşitlidir  ve  çok  sayıdadır. Ülkemizde  ise  genellikle  önderler  tarafından  bizzat  Kur’anın  kendisi  Dinin  kaynağı  olarak  görülmediği  ve  gösterilmediği  için  de  bu  kadar  çok  çeşitli  kaynaklara  rağmen,  Dinin  öğretilmesinde  sohbet  ve  toplantılarıyla  önemli  bir  etken  olarak  devreye  girmesiyle  Tarikat  ve  Cemaatler  en  ön  safa  geçmişlerdir. Bu  grupların  etkisi  altında  kalan  insanlarda  bu  sohbet  ve  toplantılarla  dini  bilgilerini  arttırdıkları,  imanlarını  güçlendirdikleri  inancı  hakim  olmuş,  Cemaat  ve  Tarikatlar  dini  eğitim  konusunda  bir  okul  gibi  algılanmış,  vazgeçilemez  bir  kurum  haline  getirilmiştir.  Kur’anımızda   Ali  İmran  Suresinin  19. ayetinde  “  Şüphesiz  Allah  katında  din  İslam’dır. “  aynı  Surenin  85. ayetinde  de  “  Kim  İslam’dan  başka  bir  din  ararsa,  bilsin  ki,  o  din  ondan  kabul  edilmeyecek  ve  o  ahirette  hüsrana  uğrayanlardan  olacaktır. “  ifadeleriyle  Rabbimizin  Hakk  Din  olarak  belirttiği  İslam,  tarihin  hiç  bir  döneminde  ülkemiz  insanlarının  hayatına   maalesef  Kur’an  öğretisi  ile  değil,  paramparça   edilmiş  Mezhep,  Cemaat  ve  Tarikat  gruplarında  Sufilik  ve  Tasavvuf  inancı  temelinde  dayatılmış   keramet,  hadis  ve  rivayetlerle  Sünneti  seniye  denilerek  bambaşka  dinler  halinde  girmiştir.

Ülkemizde  bugün  Dini  eğitim  açısından  gelinen  noktada  aslında  Dinimizin  temel  ve  yegâne  kaynağı  olması  gereken  Kur’an,  “  Siz  Kur’anı  anlamazsınız,  Kur’andan  din  öğrenilmez,  Kur’an  mealinden  hatim  olmaz,  Arapça  indirildiği  için  Kur’an  Arapça  okunur  her  harfine  on  sevap  kazanılır,  Kur’anı  mahreçten,  tecvit  kuralları  ve  makamı  ile  hakkını  vererek  Arapça  okuyunuz,  Her  aradığınızı  Kur’anda  bulamazsınız  gibi  dayatma  ve  yönlendirmelerle  maalesef  tamamen  geri  planda  bırakılarak  adeta  terk  ettirilerek  ülkemizin  her  köşesini  zapt  etmiş  Mezhep, Tarikat  ve  Cemaatlerin  kullandıkları  argümanlar,  söylemler  etkili  ve  egemen  olmakta,  anlaşılarak  okunması  adeta  yasaklanan   Kur’anın  yerine  Ehli  Sünnet   denilen  Mezheplerin  ortaya  koyduğu  hadis  ve  rivayetlerle  Dini  öğretim  sağlanmaktadır. Bu  yapıdaki  Örneğin ; İslam  ve  İhsan.com  Osman  Nuri  Topbaş  İmam  Rabbani  Erkam  Yayınları  linkinde  “  Din  Nereden  Öğrenilir “  sorusuna  verilen  açıklamalara  bir  bakalım ;

İslam’a  Kur’ana  uymak,  dini  öğrenmek,  meal  ve  tefsir  okumakla  değil,  ancak  hak  olan  bir  Mezhebe  ait  hükümleri  öğrenmekle  olur.  Bir  kimse  Kur’anı  Kerim’den  tefsirden  anladığına  uyarsa  İslam’a  uymuş  olmaz.  Kur’anı  Kerim’de  her  hüküm  var  ise  de  bunları  doğru  olarak  Resülullah  Efendimiz  açıklamıştır.  Resülullah’a  uymak  farzdır. ( Ali  İmran 31,  Araf  158,  Nisa  80 )  Nice  hakikatları  görmezden  gelen  bedbahtlar  -  Güya  Kur’ana  uyma  adı  altında -  dini  budayıp  onu  kendi  sığ  görüşlerine  uydurmaya  kalkışmaktadırlar.  İlim  ve  İrfanda  çırakları  bile  olamayacakları  büyük  birer  üstat  olan  Müctehid  ( hükümde  içtihat  yapabilen )  İmamları  da  saygısızca  tenkit  edebilmektedirler.  Bu  bakımdan  dini  tahsilde  bulunan  genç  kardeşlerimizin  bu  hususta  uyanık  olmaları,  dini  kimden  öğreneceklerine  çok  dikkat  etmeleri  lazımdır.  Zira  Peygamber  Efendimiz  çok  sevdiği  sahabelerden  olan  Abdullah  bin  Ömer’e ( r.a. )  şu  ikazda  bulunmuştur.  “  Ey  İbn i Ömer !  Dinine  iyi  sarıl !  Zira  o  senin  hem  etin,  hem  kanındır. Dinini  kimden  öğrendiğine  dikkat  et !  Dini  ilimleri  ve  hükümleri,  istikamet  ehli  alimlerden  al. Sağa  sola  meyledenlerden  olma ! “ Bize  Kur’an  yeter !  diyerek  zahiren  suret  i  haktan  görünen  bu  sloganla,  Kur’anı  Kerim’in  tafsili,  tefsiri,  şerhi  ve  hayata  tatbiki  demek  olan  sünneti  dışlamakta  ve  kendilerince  bir  “  Kur’an  İslam’ı “  icat  etmeye  çalışmaktadırlar.  Halbuki  Resulullah ( s.a.v. )  Efendimiz  Kur’anı  ön  plana  sürerek  asıl  maksatlarını  gizlemeye  çalışan “ Din  Alimi “  kisveli  bu  “  din  tahrifçileri  “ ne  şöyle  işaret  buyurmaktadır.  *  “ Dikkat  edin  bana  Kitap  ve  onun  bir  misli  verildi.  Dikkat  edin !  karnı  tok  bir  adamın  koltuğuna  yaslanarak  size  “  Bu  Kur’ana  uymanız  gerekir.  Onda  helal  bulduklarınız  helal,  haram  bulduklarınız  haramdır.  Başka  kaynağa  ihtiyacınız  yoktur !  demesi  yakındır.  Dikkat  edin !  Allah’ın  Elçisinin  haram  kıldıkları,  Allah’ın  haram  kıldıkları  gibidir. “  örneklemeleriyle  hele  hele  yaşadığı  o  dönemde  kullanılmayan,  gaybi  de  ve  ne  olduğunu  da,  bilemeyeceği  koltuk  kavramının  devreye  sokularak,  birçok  rivayette  olduğu  gibi  tamamen  sonradan  oluşturulmuş  bir  kurgu  olduğu  çok  belli  olan,  Peygamberimizin  adına  uydurulmuş  bu  rivayet  örnekleriyle  adeta  Kur'andan  din  öğrenilmez  demeye  getirilmiştir.

Biz  şimdi  başka  bir  sohbetinde  de  Peygamberimizi  Hira  mağarası  yolunda  ağaç  ve  taşların  selamlayarak  konuştuğunu  anlatan,  yaratılma  ve  Tabiat  kanunlarına  aykırı  olan  bu  doğa  üstü  olaya  gerçekmiş  gibi  inanan,  Kur'ana  değil  de  Resulullah'a  uymak  farzdır  diyen  ve  içine  düştüğü  küfrün  farkında  olamayan  Muhterem  Hocamıza  ( Allah  selamet  versin ) ne  diyebiliriz  ki !  Dini  öğrenmek  için  bize  hak  mezheplerden  birini  ve  Alimlerini  önermekte  ama  soralım  bakalım  “  Dini  Yüce  Rabbimiz  Allah’ın  bizzat  bu  Kitap  mubin  ( apaçık )  mufassal  ( eksiksiz )  diyerek  peygamberin  dahi  açıklamasına  ihtiyaç  bırakmayacak  şekilde  indirdiği  vahyi  ile  öğrenen  Peygamberimizin  ve  sahabenin  mezhebi  var  mı ?  idi. Mezheplerin  hangisinin  hak  olduğuna  kimler  karar  vermektedir ?  Kur’anımızda  herhangi  bir  ayette  hak  mezhep  önerisini  görebilir  misiniz ?  Daha  önceleri  bir  eşkiya  olan  fakat  Peygamberimizin  en  büyük  ahlâk  üzerine  övdüğü  Ebu  Zer  El  Gufari  ve  Muhterem  Hocamızın  örnek  olarak  anlattığı  sahabelerden  Abdullah  b. Ömer  ve  diğerleri  dinlerini  Peygamberimiz  de  dahil  Kur’andan  değil  de,  herhangi  bir  hak  mezhebin  Aliminden  mi ?  öğrenmişlerdir.  Peygamberimizin  tebliğ  ettiği,  anlattığı  Din,  Kur'anın  dini  değil  midir ?  Halbuki  bu  çevrelerce  anlaşılmak  üzere  okutturulmayarak  devre  dışı  bırakılan  Kur’anımızda  Enbiya  Suresinin  50. ayetinde  "  İşte  bu  Kur'an  da  Bizim  indirdiğimiz  mübarek  bir  öğüttür.  Şimdi  siz  bunu  tanıtmayan,  tanınmasını  engelleyen  kimseler  misiniz ? "  hatırlatmasıyla  birlikte,  onlarca  ayetle  Müslümanlara  bölünmeyin,  gruplara  ayrılmayın  uyarısı  yapılmaktadır. Yine  hatırlatalım  Kur’anımızda  Müslümanlar  için  sadece  “  Hakk  Din “  önerisi  bulunmakta,  bunun  için  Araf  Suresinin  3. ayetinde  “ Rabbinizden  size  indirilene  uyun  ve  O’nun  astlarından  velilere / yol  gösteren,  yardım  eden  ve  koruyan  sözde  yakınlara  uymayın. Ne  kadar  az  öğüt  alıyorsunuz ! “  ifadesiyle  yapılan  uyarının  anlaşılmayacak,  Peygamberimiz  tarafından  açıklanması  gereken  bir  tarafı  var  mıdır ?  Yine  Rum  Suresinin  31 – 32. ayetlerinde  “ Kalben  O’na  yönelenler  olarak  Allah’ın  koruması  altına  girin,  salatı  ikâme  edin,  ortak  koşanlardan,  dinlerini  parça  parça  bölmüş,  ayrılıkçı  gruplara  ayrılmış  kimselerden  de  olmayın.  Her  ayrılıkçı  grup  kendi  yanlarındaki  şeylerle  böbürlenmektedir. ”  Ali  İmran  Suresinin  105 – 107. ayetlerinde  de  “  Kendilerine  apaçık  deliller  geldikten  sonra  parçalanan  ve  ayrılığa  düşen  kimseler  gibi  olmayın.  İşte  bunlar,  birtakım  yüzlerin  beyazlaştığı,  bir  takım  yüzlerin  siyahlaştığı  günde  büyük  bir  azap  kendileri  için  olanlardır…”  ifadeleri  ile  yapılan  uyarılar,  Kur’anı  sadece  Arapça  okuyup  hatim  ettiğini  zannedip  ölülerin  ruhlarına  hediye  eden,  bu  yüzden  de  tamamen  arka  plana  iterek  mezarlıkların  Kitabı  yapan,  hadislerle  yatıp  kalkıp  amel  eden  Cemaatlerce  acaba  görmemezlikten  mi ?  gelinmektedir.  Halbuki  bu  ayetlerde,  insanların  cahilce  taassuplarına,  bağnazlıklarına  fanatizmlerine  ve  yanlış  yolda  olduklarına  işaret  edilmektedir. Bu  durumda  biz  şimdi  Rabbimizin  birçok  ayette  değindiği  ve  Zümer  Suresinin  27 – 28. ayetlerinde  de  “  Ve  andolsun  ki  Biz,  düşünüp  öğüt  alsınlar  diye  pürüzsüz  Arapça  bir  okuma  olarak ;  Allah’ın  koruması  altına  girsinler  diye  bu  Kur’anda  insanlar  için  her  türlüsünden  örnek  verdik. “  ifadeleriyle  üstelik  de  and  içerek,  kasem  ederek,  dikkat  çekerek,  hidayet  rehberi  ve  öğüt  diyerek  indirdiği  Kitabının  ayetlerine  mi ?  Yoksa  Mezhep  İmam  ve  Alimlerinin  farklı  farklı  görüşlerle  hadis  ve  icma  diyerek  önümüze  koyduklarına  mı  inanalım ?  Muhterem  Hocamıza  hatırlatalım  Fussilet  Suresinin 2 – 4. ayetlerinde “  Arapça  bir  Kur’an,  müjdeleyici  ve  uyarıcı  olarak,  bilen  bir  toplum  için  ayetleri  ayrıntılı  olarak  açıklanmış / bölüm  bölüm  ayrılmış,  yarattığı  bütün  canlılara  dünyada  çokça  merhamet  eden,  engin  merhamet  sahibi  Allahtan  indirilmiş  bir  Kitap !  Buna  rağmen  onların  çoğu  yüz  çevirmişlerdir.  Artık  onlar  kulak  vermezler. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  aklın  kullanılması  için  indirilmiş  mubin ( apaçık )  eksiksiz  mufassal  olan  Kur’anımızın  zaten  kendisi  tefsirdir. Tefsirin  tefsiri  olmaz  ancak  zaten  açıklanmış  olan  bir  şeyi  öne  çıkarmak  olan  tebyini  olur.

Bizim  gibi  Kur’anı  anlatmaya  çalışanları  bedbaht  (  sonları  kötü  olacak )  ve  din  budayıcısı  ve  Alimlerin  çırakları  dahi  olamayacak  kadar  aşağı  niteleyen  Muhterem  Hocamız,  bizim  alim  olmakla,  etrafımızda  kalabalıkları  toplamakla,  herhangi  bir  dünya  menfaatini  beklemekle  zaten  bir  derdimiz,  beklentimiz  yok.  Kimin  sonunun  nasıl  olacağını  ancak  Rabbimiz  bilir.  Araf  Suresinin  164. ayetinde  “  Ve  hani  onların  içlerinden  bir  ümmet  / önderli  toplum   Allah’ın  helâk  edeceği  çetin  bir  azapla  azap  edeceği  bir  topluma  ne  diye  öğüt  veriyorsunuz ?  dediği  vakit,  o  uyarıda  bulunanlar  da  dediler  ki :  “  Rabbimize  karşı  mazeret  olsun,  bunlar  da  Allah’ın  koruması  altına  girsinler  diye. “  ifadeleriyle  yol  gösterilmiş  olduğundan,  biz  de  belki  birkaç  kişi  okur  da  Kur’anın  doğrularına  kavuşur,  buda  bizim  için  ahiret  hesaplaşmasında  Rabbimizin  katında   bir  mazeret  olur  umuduyla  insanlarımıza   Kur’anı  anlatmaya  çalışıyoruz.  Muhterem  Hocam  !  Ali  İmran  Suresinin  31. ayetinde  “  De  ki : “ Eğer  siz  Allah’ı  seviyorsanız  o  zaman  bana  uyun  ki,  Allah  sizi  sevsin  ve  günahlarınızı  sizin  için  bağışlasın. “  ayetindeki  ifadelere  bağlı  olarak  “ Peygamberi  sevmek  farzdır “  demişsiniz.  Kur’anı  anlayarak  okuyabilenler  elbette  ki  İslam’ın  zaferinin  sağlanmasında  Resulullahın  onca  baskılara,  tehdit  ve  saldırılara  karşı  verdiği  mücadelenin  büyüklüğünü,  sabrının,  zekâsının,  hoşgörüsünün,  Devlet  adamlığı  vakarının,  Vahye  uyumunun  ve  Kur’an  ile  yoğrulmuş  güzel  ahlâkının  farkındadır,  O’nu  sayıyordur,  takdir  ediyordur  ve  seviyordur.  Giyimi,  kuşamı,  sadeliği,  sahabelerin  arasında  oturduğu  yer  ile  dışarıdan  gelen  birinin  “ Hanginiz  Muhammed “  diye  sorduktan  sonra  ancak  tanıyabildiği,  o  kişiye  bunu  sordurtabilen  o  yüceliğin,  sadeliğin,  muhteşem   tevazuun  ve  güzel  ahlâkın  timsali  olan  Peygamberimizden  alınacak  güzel  örneklerin  de  farkındadır,  O’nun  Müslümanlara  yegâne  emaneti  olan  Kur’anımıza  da  sahip  çıkıyor,  üstüne  atılan  iftiralardan  da  O’nu  arındırmaya  çalışıyordur.  Ancak  örneklediğiniz  ayetler  gibi  Kur'anımızda  “ Peygambere  uyun “  denilen  ayetlerin  orijinalindeki  Râsul  ve  bazı  ayetlerde  de  Nebi  olarak  kullanılan  hitaplar  arasında  çok  ince  bir  çizgi  ve  nüansla   ayrılan  işlev  farkının  olduğunun  ulema  tarafından  çok  iyi  araştırılması,   insanların  neye  uyması  gerektiğinin  doğru  anlaşılarak  ortaya  konması  gerekir.  Biz  bu  ayrıntıyı  sitemizde  “ Terkedilmesinden  Korkulan  Peygamber  Sünneti “  başlıklı  yazımızda  uzun  uzun  açıklamaya  çalıştık.

Muhterem  Hocam ! kimin  gerçekten  mücdehit  alim  olduğunu  veya  olmadığını  ancak  Rabbimiz  bilir.  Fakat  tarih  boyunca  da  İslam’ı  ve  Kur’anı  tahrif  eden  pek  çok   Alimin  yanlış  yönlendirmelerinin,  içtihatlarının  olduğu  da  bir  vakıadır. Keşke  Kur’an  ayetlerinin  onca  uyarısına  rağmen  Allah’ın  Hakk  Dini  parça  parça  bölünmeseydi. Bir  çok  ayette  Peygamberimize  “  Ben  gaybi  bilmem “  ben  bir  beşerim  dedirttirildiği  halde  kendisinin  adına  vefatından  sonra  “  Benim  ümmetim  73  fırkaya  ayrılacak namaz  kıldıkları  halde  72  si  helâk  olacak. “  ifadelerinin  yer  aldığı  ve  Emevi  Arap  dayatmasının  bir  sonucu  olarak  kurulan  “ Ehli  Sünnet  Vel  Cemaat “  mezhebinin   bir  uydurması  olan  hadisin  peşinden  gidilmeseydi. Zira  her  mezhep  mensubu  veya  Cemaat,  Rabbimizin  de  ayetle  belirttiği  gibi,  kendi  grubunun  en  iyi  itikatta  ve  amelde  olduğunu  düşünmekte,  diğerlerini  karalamakta,  farzlar,  vacipler,  sünnetler  konusunda  her  amel  için  farklı  sayılarda  içtihatlar  yapmaktadırlar. Birinin  olur  dediğine  diğeri  hayır  diyebilmektedir. Tarih  boyunca  ve  günümüzde  de  Orta  doğuda  kan  gövdeyi  götürmüş  bir  şekilde  Müslümanın  müslümanı  katlederek  öldürdüğü  savaşlar  da,  Mezhep  savaşları  da  bu  yüzden  olmamış  mıdır ?  Dinde  sorumlu  olan  yetkililerin  Mezheplerin  farklı  içtihat  ve  yorumları  Dinimizin  zenginliğidir  diyerek  savunması,  Kur'anımızın  bölünmeler  konusundaki  onlarca  ayetin  uyarısını  ortadan  kaldırabilir  mi ?  Muhterem  Hocamıza  soralım.  Peygamberimizin “  Dikkat  edin  bana  Kitap  ve  onun  bir  misli  daha  verildi. “  dediği  ifadeler  de  ne  anlama  gelmektedir ?  Maide  Suresinin  67. ayetinde  “  Ey  Rasul !  Rabbinden  sana  indirileni  tebliğ  et.  Eğer  bunu  yapmazsan,  o  zaman  O’nun  verdiği  elçilik  görevini  yerine  getirmemiş  olursun. “  denilerek  yapılan  uyarıya,  Hakka  Suresinin  44 -  47. ayetlerinde  "  Eğer  Elçi,  bazı  sözleri  Bizim  sözlerimiz  olarak  ortaya  sürseydi,  kesinlikle  O'ndan  tüm  gücünü  alırdık.  Sonra  O'ndan  can  damarını  kesinlikle  keserdik.  Artık  sizden  hiç  biriniz  O'na  siper  de  olamazdınız. "  tehdidine  rağmen  Peygamberimizin  indirilen  vahye  kendiliğinden  ilave  etmesi  veya  vahyin  bir  kısmını  kendisinde  tutup  insanlara  tebliğ  etmemiş  olarak  böyle  bir  isyanın  içinde  olması  mümkün  müdür ?  Peşinden  gidilen  bu  rivayet  kesinlikle  uydurmadır,  Peygamberi  yücelteceğiz  derken  üstüne  atılan  en  büyük  iftiralardan  biridir. Görüşlerinize  saygı  duyuyoruz,  dileyen  inanır  veya  inanmaz,  sizi  hürmetle  selamlıyoruz.

Yine  bu  konularda  önerilerde  bulunan,  Kur’anı  geri  planda  bırakan  hadis  ve  rivayet  inancıyla  amel  eden  aynı  yapıdaki  merkezden  bir  başka  söylemlerde  görelim  neler  anlatılmaktadır. “  Din  bilgilerini  öğrenmek,  meal  ve  tefsir  okumakla  değil,  ancak  dört  hak  mezhepten  birine  uymak,  bu  mezhebe  ait  hükümleri  öğrenmekle  olur.  Asırlardan  beri  bütün  İslam  Alimleri  dört  Mezhepten  birine  uymuşlar  ve  Müslümanların  da  uymaları  gerektiğini  bildirmişlerdir.  Hadisi  Şerifler  Kur’anı  Kerimi  açıklar,  Mezhep  imamları  da  hadisi  şerifleri  açıklamışlardır.  Tahareti,  namazların  kaç  rekât  olduğunu,  rükû  ve  secdelerde  okunacak  tesbihleri,  bayram  ve  cenaze  namazlarının  nasıl  kılınacağını,  zekât  nisabını,  orucun  ve  Haccın  farzlarını  Kur’anı  Kerimden  öğrenmek  mümkün  değildir.  * İmran  Bin  Husayn  Hazretleri  “  Bize  yalnız  Kur’andan  söyle  “  diyene  “ Ey  ahmak,  Kur’anı  kerimde  namazların  kaç  rekât  olduğunu  bulabilir  misin ? "  buyurdu. Cehenneme  gidecekleri  bildirilen  72  fırkanın  alimleri,  tefsirlerden  yanlış  mana  anladıkları  için  sapıttılar.  Alimler  sapıtınca  onlara  uyanlara  uyanların  halinin  ne  olacağı  da  bellidir.  Kur’anı  Kerimin  ve  Hadis  i  Şeriflerin  manalarını  herkes  doğru  anlayabilseydi  72 sapık  fırka  meydana  çıkmazdı.  O  halde  Kur’anı  Kerimin  hakiki  manasını  öğrenmek  isteyen  bir  kimse,  Din  Alimlerinin  kelam,  fıkıh  ve  ahlâk  kitaplarını  veya  bunlardan  hazırlanmış  olan  ilmihal  Kitaplarını  okuması  gerekir.( Hadika  m.turkiye gazetesi.com.tr. Salim  Koklu )

Peki  bu  Muhterem  kardeşimize  de  soralım. Gerçekten  Hazret  ve  Alim  olan  bir  insan  ders  vereceği  bir  öğrencisine “ ahmak,  aptal  “  diye  hitap  edebilir  mi ?  Bunu  demek  bir  üstünlük  meziyeti  olabilir  mi ? 72  fırka  sapıtmış  ise,  Kur'an  ayetlerinin  uyarılarından  dolayı  73.  sü  de  sapıktır. Hangi  fırkanın  sapıttığına  hangi  fırka  karar  vermektedir ?  Kur’anı  Kerim’in  hakiki  manasını  kendi  içinde  bulundukları  fırka  mı  en  doğrusu  ile  ortaya  koymaktadır ?  Fırka  mensuplarına   Arapçasının  dışında   Kur’anın  anlaşılmak  üzere  okunmasının  gerektiği  hiç  önerilmekte  midir ?  Kur'anda  onlarca  ayette  bölünmeyin,  parçalanmayın,  gruplara  ayrılmayın  denilen  ayet  uyarılarından  o  fırkaların  neden  haberleri  bulunmamaktadır ? Mezhep  Alimleri  " aslında  inkâr  ve  ön  yargı  ile  kalp  temizliği  olmayanlar,  onunla  temas  kuramazlar,  ondan  gerektiği  gibi  yararlanamazlar "  anlamında  olan  ve  Vakıa  Suresinin  79.  ayetinde  " La  yemessühü  illel  mutahherun "  ifadesinin  gerçek  anlamını  saptırıp,  tahareti  beden  temizliği  deyip,  konuyu  abdest  almaya  dönüştürerek  Kur'ana  el  sürmeyi  yasaklayıp,  keşke  İslam'a  verilebilecek  en  büyük  zararı  vermemiş  olsaydılar. İmran  Bin  Husayn  Hazretleri  denilen  kardeşimizin  dediği  gibi  Kur'anın  içerisinde  evet  hiç  bir  ayette  namazın  kaç  rekât  olduğu  belirtilmemektedir.  Ama  aslında  namazın  Arapça  okumalarla  yerine  getirilen  bir  din  dersi  de  olmadığı,  Araf  Suresinin  55. ayetinde “ Rabbinize  alçala  alçala  ve  gizlice / açıkça  göstererek  dua  edin. Namaz  kılın.  Kesinlikle  O  haddi  aşanları  sevmez. “  ifadeleriyle  bilakis  namazın  bir  Dua  olduğu  anlatılmaktadır.  Allah’ı  tesbih  ederek  yücelttikten  sonra  O’nunla  beraber  olarak  konuşmanın,  niyaz  etmenin,  yalvarıp  yakarmanın,  duanın  rekâtı  olur  mu ?  Süresini  kişinin  kendisi  belirler. Yine  kardeşimize  açıklayalım  “ Secde  etmek “  doğrudan  doğruya  namaz  kılmak  değildir.  Allah’a  boyun  eğerek  otoritesini  kabul  ederek  teslim  olmak,  ayetlerine  uyarak  yaşamak  demektir. Ama  bu  çevreler  tarafından  Kur'anın  anlaşılmak  üzere  okunması  yasaklanmış  olduğundan  insanlar  bilmedikleri  hangi  ayete  uyacaklardır ?  Zekât  nisabını  belirleyen  Mezhep  Alimleri  keşke  onu  da  yapmasaydılar.  Çünkü  aynı  ölçüde  belirledikleri  o  nisap  miktarı  ile  Mekke  müşrikleri  de  zekât  veriyorlardı. Kur'anımızda  Mezhep  imamlarının  göremediği  ayetlerde  ise  örneğin  Bakara  Suresinin  219. ayetinde “  Yine  sana  neyi  Allah  yolunda  harcayacaklarını  soruyorlar.  De  ki  :  “  İhtiyaçtan  fazlasını  harcayın “  Allah,  iyiden  iyiye  düşünürsünüz  diye  ayetlerini  işte  böyle  sizin  için  ortaya  koyuyor. “  ifadeleriyle  öyle  denilmiyor,  kenz  ( aşırı  tutku  ile  mal  ve  para  biriktirme )  yasaklanıyor,  ihtiyaçtan  fazlasının  infak  edilmesi,  ihtiyacı  olanlarla,  en  yakınında  bulunanlarla,  miskinlerle,  fakirlerle,  yetimlerle,  eğitim,  hayır  ve  sosyal  yardım  kurumlarıyla  paylaşılması  isteniyor. Müşrikler  işte  bu  nedenle  de  Kur’anı  beğenmiyor  ve  karşı  duruyor  idiler.  Mezhep  Alimleri  keşke  Kur’anın  bir  çok  ayet  ile  önerdiği  Hacc  kavramına  da  el  atmasaydılar  da,  ilkel  ve  olmayan  rivayetlere  dayandırılarak  oluşturdukları  farzlarla,  ritüellerle  Allah’ın  istediği  Haccın  mecrasını  saptırmayıp,  çöl  turizmi  yapısına  dönüştürmeseydiler.  Peygamberimizin  hayatında  sadece  bir  defa  Kur’anın  öğretileriyle  yerine  getirdiği  ve  insanlara  konferanslarla  Tevbe  Suresinin  30  ayetiyle  ders  verdiği,  tıpkı  İbrahim  Peygamber  gibi  Kâbe’yi  bir  okul  haline  getirerek  Tevhidin  ilkelerini  anlattığı  bir  yapıdaki  Kur’anın  Haccı  keşke  bugün  de  aynı  yapısında  kalabilseydi.  Din  adına  hükümlere  gelince,  hükümler  Mezhep  Alimlerinin  belirlemesiyle  değil,  Kehf  Suresinin  26. ayetinde  “ … Allah,  Kendi  hükmüne  kimseyi  ortak  etmez. “  ifadelerine  göre  Dinde  hüküm  ve  kural  koymak  sadece  Yüce  Rabbimizin  yetkisindedir.  Kur’anda  var  olan  öğütler,  uyarılar,  kurallar  Hakk  Dindir,  olmayanlar  ise  Din  değildir,  bidattır.

Dinde  Kur'an  uyarılarının  aksine  tefrikaya  düşenler,  Mezheplere  ve  Cemaatlere  ayrılanlar,  ölçmeden  tartmadan,  düşünmeden,  aklı  kullanmadan,  sorgulamadan  içinde  bulunduğu  grubun  yaşamı  ile  övünmekte,  en  doğru  din  yaşamının  kendilerinde  olduğu  fikri  sabitine  kapılmaktadır. Bu  inanç  ise  sadece  kendilerinin  Cennete  gireceği  ve  diğer  72  fırkanın  helâk  olacağı  kabulüne  sürüklemektedir. Çoğunlukla  cahil  bırakılmış  Müslümanlar,  Kur'anın  içerisindeki  öğütleri  bilmediklerinden Tarikat  ve  Cemaatlerle  önüne  konan  dini  sorgulayamamakta,  futbol  takımlarının  taraftarları  gibi  fanatizme  bürünerek  sahip  çıkmaktadır. Varını  yoğunu  bu  yoldaki  hizmete  adamakta  aslında  sömürüldüğü  için  de  maddeten  tükenme  noktasına  gelmektedir. Hem  bu  dünyasını  ve  hem  de  ahiret  dünyasını  kaybettiğinin  farkında  da  değildir.

Dinin  nereden  öğrenileceği  konusunda  bu  minvalde  neredeyse  bütün  Cemaat  önderlerinin  hemen  hemen  ağız  birliğiyle  aynı  ifadelere  dayanan  “  dört  hak  mezhep  olarak  kabul  edilen  mezheplerden  birine  uyulması,  bu  mezheplerin  İslam  alimlerinden  dinin  öğrenilmesinin  gerektiği  yönlendirmeleri  görülmektedir.  Ama  Kur’an  ayetlerinin  uyarılarına  baktığımız  zaman  işin  aslının  öyle  olmadığı  anlaşılmaktadır.

ZÜMER  23  :  Allah  sözün  en  güzelini  benzeşen  anlamlı  olarak  ikişerli  bir  Kitap  halinde  indirmiştir.  Ondan  Rablerine  saygısı  olanların  tüyleri  ürperir.  Sonra  derileri  ve  kalpleri  Allah’ın  anılmasına  karşı  yumuşar.  İşte  bu  Allah’ın  rehberidir. Allah  onunla  dilediğini / dileyeni  kılavuzlar. Her  kimi  de  Allah  şaşırtırsa  artık  ona  doğru  yolu  gösteren  biri  yoktur.

ZÜMER  24  :  Peki  kıyamet  günü  şirk  koşarak  yanlış  / kendi  zararlarına  iş  yapanlara  “  Kazanmış  olduğunuzun  karşılığını  tadın ! “  denilmişken,  kendini  azabın  kötülüğünden  korumaya  çalışan  kimse  mi  daha  hayırlıdır,  yoksa  kıyamet  günü  güven  içinde  gelecek  kişi  mi ?

ZÜMER  25 – 26  :  Onlardan  önceki  kimseler  yalanladılar  da  kendilerine  düşünemedikleri  yönden  azap  geliverdi.  Sonra  da  Allah,  onlara  basit  dünya  hayatında  rüsvalığı  tattırdı.  Ahiret  azabı  ise  elbette  daha  büyüktür.  Keşke  bilir  olsalardı !

ZÜMER  29  :  Allah  çekişip  duran  birtakım  ortakları  olan  bir  adam  ile  yalnız  bir  kişiye  bağlı  selamet  içinde  olan  bir  adamı  örnek  verdi.  Bu  ikisinin  hali  hiç  eşit  olur  mu ?  Tüm  övgüler  Allah’ındır.  Başkası  övülemez.  Aksine  olarak  onların  çoğu  bilmezler.

Ayetlerde  belirtilen  “ sözün  en  güzeli  “ Allah’ın  " Ahsenil  Hadis "  diyerek  indirdiği  Kitaptır,  yani  Kur’andır.  Rablerine  saygısı  olanların  Dinini  buradan  öğreneceği, rehber  edinerek  bu  Kitaptan  yararlanabileceği,  Kur’an  ayetlerini  önemsemeden  geri  planda  bırakıp  yanlış  inanç  taşıyanların,  bu  tavırlarıyla  ondan  yararlanamayarak doğru  yoldan  uzaklaşacakları  anlatılmaktadır.  Casiye  Suresinin  6. ayetinde   "  İşte  bunlar,  Bizim  sana  hak  ile  okumakta  olduğumuz  Allah’ın  ayetleridir.  Sana  onları  hak  ile  okuyoruz.  Artık  onlar,  Allah’tan  ve  O’nun  ayetlerinden  sonra,  hangi  söze /  hangi  olguya  inanacaklar ? "  ifadeleriyle  Kur'anın  önüne  geçirilerek   dışındaki  hadislerle  amel  ettiklerini  zannedenlere  çok  ciddi  uyarılardan  biri  yapılmaktadır.  Ayrıca  da  Meşieti  ( iradesi )  gereği  Hidayetin  de,  Dalaletin  de  yaratıcısı  olan  Rabbimizin,  ancak  kullarına  da  bahşettiği  iradesini  kullanarak  doğru  seçimleriyle  atacakları  adımlara  bağlı  olarak  dileyenlere  bu  Kur’an  ile  kılavuz  olarak  doğru  yolun  gösterileceği  de  belirtilmektedir. 24. 25.26. 29. ayet  grupları  ile  bilhassa  akıllı  geçinip,  Peygamberin  yolundan  gidiyoruz  dediği  halde  ahireti  yalanlayan,  Kur’an  ayetlerinin  uyarılarının  aksine  Mezhep  Tarikat  ve  Cemaatlerle  bölünen  kişilerin  dünya  ve  ahiretteki  durumları  sergilenmekte,  dünyada  rüsvalık  azabı  ile  cezalandırılacakları,  ahiret  hayatında  ise  cezalarının  daha  ağır,  daha  korkunç  olacağı  belirtilmektedir. Gönderdiği  Elçi  ve  indirdiği  Kitap  ile  tek  bir  Allah’a  inanan  mümin,  tek  bir  efendiye  bağlı  bir  kimseye,  Veli,  Evliya,  Mürşit,  Şıh,  İmam  gibi  birçok  tanrı  edinmiş  müşrikler  de  birkaç  efendiye  bağlı  bir  kimseye  benzetilirken,  şirkin ( Allah’a  ortaklar  edinmenin )  insan  için  zararlı  bir  durum  olduğuna  işaret  edilmektedir.  Ayette “  Çekişip  duran  birtakım  ortaklar  "  ifadesiyle  işaret  edilmek  istenen,  insanlara  çelişkili  emirler  veren  ve  kendilerine  kulluk  etmeleri  için  onları  kendi  yanlarına  çekmeye  çalışan,  taş  ve  topraktan  yapılmış  putlar  değil,  aksine  canlı,  etten  kemikten  yapılmış  sözde  ilâhlardır.  Bunların  başında  insanın  kendi  hevesi,  sonra  da  kayıtsız  şartsız  teslimiyet  gösterdiği,  Allah’tan  öne  geçirdiği  din  adamları  ( sevgisi  abartılarak  Allah’ın  önüne  geçirilmiş  peygamberler,  imamlar,  alimler,  Ulema ) önderler,  liderler,  din  adına  hüküm  ve  kural  koyucular  ve  sistemlerdir. Bu  önderlerin  etrafında  toplanmış   grupların  hepsi  insanı  kendi  yanlarına  çekmek  ve  etkileri  altına  almak  için  çırpınmakta  ve  çoğu  zaman  birbirlerine  ters  düşen  farklı  farklı  isteklerde  bulunmaktadır.

Peygamberimizin  vefatından  sonra  geçen  zaman  içerisinde  Hakk  Dinin  temel  kaynağı  olması  gereken  Kur’an  ile  Allah’a  halis  kılınmış  ve  “ Lâ  ilâhe  illallah “ ( Allah’tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur. )  demenin  şuuru  ve  bilincinin  temel  olduğu  Tevhit  Dini,  saf,  tertemiz,  katkısız  iken,  maalesef  Allah’tan  geldiği  gibi  aynı  saflıkta  kalamamıştır. Peygamber  böyle  buyurdu  denildiği  ve  O’nun  adına  atfen  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  Halis  Din  bozulmaya  başlamıştır.  Peygamberimizden  önce  de  Mekke'de  yıllardır  süren  Haşim  oğulları  ve  Ümeyye  oğulları  ailelerinin  gücü,  yönetimi  ele  geçirme  mücadelesi  daha  da  belirgin  hale  gelmiştir  ve  Kur’anın  Hakk  Dini  bu  iki  ailenin  çekişmelerine  feda  edilmiştir. 650  yılında  dördüncü  Halife  Ali’yi  tanımadığını  ve  biat  etmeyeceğini  belirten,  Ümeyye  oğulları  ailesinden  ve  Peygamberimizin  Risaleti  mücadelesinde  baş  düşmanı  olan  Ebu  Süfyan’ın  oğlu  Muaviye,  o  günün  İslam  topraklarını  ele  geçirerek  Emevi  Devletini  kurmuştur. Kendisini  İslam’ın  Halifesi  olarak  ilan  eden  ve  Peygamberimizin  soyuna,  sahabelerine  kıyımla,  hasımlarını  katlettikten  sonra  Muaviye,  etrafında  topladığı  Din  Alimi  Ulema  denilen  kişilere “ Ehli  Sünnet  Vel  Cemaat “  mezhebini  kurdurarak  tarihte  ilk  defa  Kur’anın  Hakk  Dininin  dışında  Müslümanlığın  parçalanmasının  kapısını  aralamıştır. Önce  Dinde  otorite  olacak  bir  Ulema  sınıfı  oluşturulmuş,  icma  ile  hüküm  oluşturarak,  fetva  verme  makamı  ile  yetkilendirilmiştir. Saray  emirleri  gereğince  uydurulan  fetvalarca  binlerce  hadis  ve  rivayet, Sünnet  diye,  Din  diye  Kur’anın  önüne  geçirilmiştir. Maide  Suresinin  3. ayetinde “ … Bugün  dininizi  sizin  için  kemale  erdirdim,  size  nimetimi  tamamladım. Size  din  olarak  da  İslam’a  razı  oldum …“  Enam  Suresinin  38. ayetinde  de    Biz  Kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  yetersiz  bırakmadık. ”  denildiği  halde  Mekke  müşrikleri  gibi  bu  kitap  yetmez,  aradığınız  her  şeyi  Kur'anda  bulamazsınız  denilerek,  Kur’an  ve  ayetleri  bir  tarafa  bırakılarak  Peygamberimizin  adına  uydurulan,  birbiri  ile  çelişen,  aklı  mantığı  zorlayan  hadis  ve  rivayetlerin  on  binlercesinin  yer  aldığı  Kitaplar  Dini  istila  etmiştir.  Din  Kur’anın  Dini  olmaktan  çıkarılmış,  Kur’anın  İslam’ı  ile  hiç  ilgisi  olmayan  pek  çok  Mezhepler,  Sufi  Tasavvufi  Tarikatlar  ve  Cemaatler  ortaya  çıkmıştır.  Bugün  de  ülkemizde  yaşanan,  Din  adına  takip  edilen  yol,  gerçekten  Kur’anın  ve  Peygamberimizin  getirdiği  Hakk  Dinin  yolu  değil,  maalesef  Peygamberimizin  baş  düşmanı  Muaviye’nin  temelini  attığı  Emevi  Arap  dininin  yoludur.  Artık  bugün  Kur’anı  mealinden  okuyarak  Dinini  öğrenmek  isteyenler  veya   önerenler  " Kur’an  sapıklığı "  ile, " İslam’a  uymamakla  "  suçlanabilmekte,  Hakk  Dinin,  Kitabın  sahibi  Yüce  Rabbimiz  Allah  olduğu  halde  “  Allah  bize  yeter,  Kur’an  bize  yeter  “  demek  suç  olarak  görülebilmektedir. Peki  soralım  Yüce  Rabbimiz  Allah  Kur’anı  okunmasın,  öğrenilmesin,  anlaşılmasın,  bir  duvara  asılıp  saygıyla  saklansın,  sadece  Arapçası  okunarak  mezarlıkların  kitabı  yapılsın,  ya  da  laf  olsun  diye  mi  indirmiştir ?  Halbuki  Yüce  Rabbimiz  insanları  sapıttırmak  için  değil  de  Bakara  Suresinin  2. ayetinde “ Allah’ın  koruması  altına  girmek  isteyenler  için  dosdoğru  yol  şüphesiz  ki  bu  Kitaptadır. “  diyerek  bilakis  dosdoğru  yolu  göstermek  için  indirdiği  Kitabında  hiç  bir  ayetinde  siz  hadis  ve  rivayetlerden  sorgulanacaksınız  denilmemekte,  aksine  Zuhruf  Suresinin  44. ayetinde “  Ve  Şüphesiz  sana  vahyedilen  Kur’an,  senin  için  de,  toplumun  için  de  gerçekten  bir  öğüttür. Siz  ondan  sorgulanacaksınız. “  ifadesiyle  Müslümanların  ahiret  gününde  Kur’andan  sorgulanacağı  belirtilmektedir.

Sonuç  olarak “ Din  Kur’andan  öğrenilmez, Siz  Kur’anı  anlayamazsınız,  Kur’anda  aradığınız  her  şeyi  bulamazsınız “  diyenlere  yukarıda  Kur’an  ayetleri  ile  açıklamaya  çalıştığımız  gibi  “  Müslümanım  elhamdülillah “  diyenlerin  gerçek  dinlerini  öğrenecekleri,  sorumlu  tutulacakları  yegâne  ve  temel  kaynak,  Yüce  Kitabımız  Kur’andır. Elbette  toplumumuz  Arapça  bilmediği  için,  Kitabımızı  ve  Dinimizin  gereklerini  meal  çevirilerinden  veya  tebyininden  okuyarak  öğreneceklerdir. Bugün  piyasada  pek  çok  sayıda  meal  çevirisi  bulunmaktadır. Bu  meallerin  hepsinin  içerisinde  de  mutlaka  Müslümanlara  doğruyu  gösterecek  muhkem  ayetlerin  çevirileri  bulunmaktadır. Her  Müslüman  kendi  kapasitesi  ölçüsünde  az  veya  çok  bu  okumalardan  dini  adına  birşeyler  öğrenerek  kazanımlarda  bulunabilir.  Bakara  Suresinin  286. ayetinde  “  Ey  Rabbimiz !  Bize  gücümüzün  yetmeyeceği  yükü  de  yükleme ! “  denilerek  ifade  edildiği  kulun  talebine  karşılık  Müminun  Suresinin  56. ayetinde  “  Ve  Biz  hiç  kimseyi  gücünün  yettiğinden  başkası  ile,  kapasitesi  dışındaki  bir  şeyle  yükümlü  tutmayız. “  denilerek  cevap  verildiği  gibi  Allah  hiç  kimseye  kapasitesinin  üzerinde,  gücünün  yeteceğinden  başka  yük  yüklemez. Hiçbir  kimse  de  Kur’anın  tamamını  öğrenmek,  ezberinde  tutmak  zorunda  değildir. Önemli  olan  onun  niyeti,   ve  samimiyetidir.  Böylece  hiç  olmazsa  müsait  olunduğu  zamanlarda  ayrılabilecek  yarım  saatlik  bir  sürede  meal  okunmasıyla  ahirette  Kur’an  sorgulamasından  kendisini  kurtarabilmiş  olur.  Ancak  meal  çevirilerinden  din  öğrenilmeye  çalışıldığı  zaman  bilinmesi,  hatırda  tutulması  gereken  bir  nokta  vardır.  Piyasada  bulunan  meal  çevirilerinin  büyük  çoğunluğunda  çeviri  yapma  noktasında  olan  müfessirlerin  içinde  bulundukları  grupların  veya  zaman  diliminin  bilim  ve  teknolojik  açıdan  olanakları,  aldıkları  eğitimin  yapısı  veya  alt  yapılarının  yeterli  olup  olmadığı,  Arap  dil  kültürüne  ve  kullandıkları,  baş  vurdukları  kaynaklarının  etkisi  altında  kalıp  kalmadıkları,  bunların  içerikleri,  birçok  meal  çevirilerinde  farklı  yorumlarla  birçok  dini  kavramda  farklı  inançları  oluşturabilmektedir. Bu  konuda  titizlik  gösterebilenler  ise  araştırarak,  birçok  meal  ve  çeviriyi  inceleyerek,  bilgi  sahibi  olarak,  karşılaştırarak,  aklın  süzgecinden  geçirerek,  sorgulayarak  en  doğruya  ulaşabilme  çabasında  olmalıdır.  Unutulmamalıdır  ki  Necm  Suresinin  39. ayetinde  "  Gerçek  şu  ki  insan  için  çalışıp  didindiğinden  /  emeğinden  başka  birşey  yoktur. "  denilmektedir. Allah’ın  selamı,  rahmeti,  öğrenebildiğiniz,  rehber  olarak  kullanabildiğiniz  ayetlerle  Kur’anımızın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  : HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Din nereden öğrenilir #mezhep tarikat cemaat bölünmeleri #müslümanlık çeşitleri #ehli sünnet vel cemaat #

Takip Et