Soru

Serhat Y.   01-10-2017   388
Reekarnasyon ile ilgili paylaşmış olduğunuz yazınızda yer alan ayetlere bakarsanız geri döndürülmeyecek olanların hepsi cehennemlik kişiler. Ayrıca FATIR 37 de "Sizi düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi ?" ifadesi düşünüp öğüt alacak kadar yaşamamış çocuk yaşta ölenlerin veya genç yaşta ölenlerin düşünüp öğüt alabilecek kadar yaşamadıklarından tekrar yaratılmalarına işaret değil midir? Hep cehennemlik olanların geri dönmeye yönelik isteklerinin kabul olunmayacağı belirtilmiştir ayetlerde. Bu açıdan bakmak mümkün değil mi?

Yanıtlar

Zeki Çelik.   01-10-2017  

Değerli  Kardeşim !  Allah’ın  Selam’ı  üzerinize  olsun.

Öncelikle,  zamanınızın  bir  bölümünü  ayırıp  da  yazımı  okuduğunuz  ve  görüşlerinizi  iletme  hak  ve  özgürlüğünüzü  kullanma  cesaretini  gösterdiğiniz  için  sizi  tebrik  ediyorum  ve  teşekkürlerimi   iletiyorum. Sorgulayan  insanların  çoğalması  ile  biz  ancak   İslam’da  doğruya  ulaşabiliriz.
Yazınızda,  sizin  de  belirttiğiniz  gibi  konu  anlatımı  içerisinde  örneklediğim  ayetlerin  tamamı,  artık  geriye  dönmenin  mümkün  olamayacağı  ve  kıyametin  tecelli  etmesinden  sonraki  sorgulama  ve hesaplaşmanın  ardından,  Cehennem’e  girmesi  kesinleşmiş  suçlular  ile  ilgili  temsili  anlatımlardır.  Bu  suçluların  dışında,  suç  işleme  ehliyetinde  olmayan,  ve  bundan  dolayı  da  cehennemle  muhatap  olmayacak  çocukların  veya  cenneti  hak  etmiş  insanların  geri  dönme  isteklerinin  olmayacağı  gayet  doğaldır. Kur’anın  öğüt  verme  yöntemlerinden  birisi  de,  ahiret  hayatında  suçlu  duruma  düşmüş  kişilerin  pişmanlıklarını,  bir  tiyatro  sahnesindeymiş  gibi  temsili  konuşmalarla  bize  aktarmasıdır.  Yüce  Rabbimizin  aslında  yarattığı  varlıklarla,  meleklerle,  iblisle,  Ademle,  kulları  ile  bire  bir  ve  yüz  yüze  bu  şekilde  konuşması  mümkün  değildir. Kur’an  ayetlerinin  bildirdiğine  göre,  hesap  günündeki  sorgulama  da  bu  şekilde  karşılıklı  konuşmalarla  ve  diyaloglarla  yapılmayacak, neden  yaptın  diye  sorulmayacak,  ağızlar  mühürlenecek,  eller  ayaklar  ve  deriler  konuşturularak,  yapılanlar  canlı  olarak  gösterilecek  ve  suçlunun  yüzüne  vurulacaktır.  ( Kıyamet  ve  Hayatın  Sonu  başlıklı  yazımızda  bu  konuda  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. ) Dünya  yaşamında  ise, Allah’ın  yarattığı  kullarıyla  veya   görevlendirdiği  peygamberleri  ile  ancak  vahiyle  nasıl  konuşacağı  Kur’anda  Şura  Suresinin  51. ayetinde  açıklanmaktadır. Kullar  ise,  isteklerini  ve  yakarmalarını,  Allah’a  yönelerek  dua  ile  iletebilir  ve  Rabbimizle   konuşabilirler.  Ölenlerin  ise  artık  bu  dünya  ile  ilişkileri  kalmamıştır,  onlar  artık  hiç  bir  şey  duymazlar,  kıyamet  gününe  kadar  rüyasız  ve  zamansız  bir  uykudadırlar.  Asıl  mahiyetini  bilmediğimiz  ve Ruh  dediğimiz  özbenlik  ve  canları,  sadece  Rabbimizin  katında  ve  bilgisinde  kabzedilmiştir. Konumuz  ile  ilgili  söz  konusu  ayetlerin  içinde  bulunduğu  paragraf  bütünlüğüne  bakılacak  olunursa,  hepsi  kıyametin  ardından  hesaplaşma   gününe  ait  olan  anlatımlardır. Ama  pek  çok  ayette  de  ölenlerin  artık  geri  dönmemeleri  için,  arkalarında  ecel  engelinin  oluğu  belirtilmektedir. Reenkarnasyon   inancını  kabul  edenler  ise,  Müminun  Suresinin  100.  ayetindeki  geri  dönülme  isteğinde,  dünya  ifadesinin  bulunmadığını  ve  bundan  dolayı  da  talebin  bedene  dönmek  olduğunu  dile  getirmektedirler. Doğrudur,  ifadede  talep  dünyaya  değil,  geri  döndürmeye  yöneliktir.  Ama  o  da  zaten  dünyadır.  Üstelik  ayetlerin  devamında  da  bu  diyaloğun  artık  sura  üflenerek  kıyametin  koptuğu  ve  hesap  gününün  geldiği  belirtilerek,  ahiret  hayatının  başlangıcında  olduğuna  atıf  yapılmaktadır. Bundan  dolayı  da  artık  zaten  geri  dönülecek  bir  dünya  ve  bir  beden  de  yoktur. Geri  dönme  isteğinde  bulunan  suçlular  ise,  bu  dünya  yaşamında  zaten  Allah’ın  ayetlerini,  kıyamet  gününü  ve  ahiret  yaşamını   inkar  etmiş  ve  küfre  girmiş  kişilerdir. Onlar  zaten  dünyadaki   yaşamın  tamamen  sona  ereceğine,  öldükten  sonra  da  dirileceklerine,  ahiret  gününe  inanmadıkları  için,  gördükleri  azap  karşısında  geri  dönmeyi  istemektedirler. Oysa  artık  kainat,  içinde  bulunduğumuz  evren,  tamamen  ortadan  kalkmış,  bizim  yapısını   bilemeyeceğimiz   bambaşka  bir  evrende,  suçluların   cehennemde,  hak  etmiş  olanların  da  cennette  devam  edeceği  bambaşka  bir  boyuttaki  yaşam  başlayacaktır. Bugün  yaşamakta  olan  bizler  için  bu  dünyadaki  ve  evrendeki  yaşam  devam  etmektedir,  kıyamet  henüz  kopmamıştır.  Amma  zamandan  ve  mekandan  münezzeh  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah,  elbette  ki  kıyamet  sahnelerindeki  insanların  durumunu  ve  ahiret  hayatındaki  yaşamlarını  bilmektedir.  Bundan  dolayı   bize  de  temsili  sahnelerle,  uyarı  olması  bakımından,  geç  kalınmadan  içine  düşebileceğimiz   pişmanlıkları,  önceden  bildirmektedir. Reenkarnasyon   tekamül  ettirme  amacına  yönelik  bir  süreç  olarak  düşünülüyorsa,  zaten  Rabbimiz  de  muhatap  ettiği  kişilere,  kendilerini  en  mükemmel  şekilde  yarattığını,  akılla  ve  duyu  organlarıyla  donattığını,  iyi  bir  görücü  ve  işitici  yaptığını,  Furkan’ı  iyiyi  kötüyü  ayırma  yeteneğini,  irade   ile  seçme  özgürlüğünü  verdiğini,  başka  ayetlerde  de  insanları  dosdoğru  yola,  Allah’ın  yolunda  rüşte  erdirecek  elçiler   gönderdiğini,  kitaplar  indirdiğini  söylemektedir. Bütün  bunların  yanı  sıra  da,  insanlara  akıllarını  kullanabilecekleri,  düşünebilecekleri  süreyi  yeterince  verdiğini  de  bildirmektedir.  Üstelik  de  Enam  Suresinin  28. ayetinde  de yine  Rabbimiz, “ Aksine  geri  çevrilselerdi  yine  yasaklandıkları  şeye  kesinlikle  dönmüşlerdi.  Evet  onlar  gerçekten  yalancıdırlar. “  diyerek,  bu  yapıdaki  kişilerin  kesin  kes  tekamül  etmeyeceklerini,  bundan  böyle  de  bir  geri  dönme  şansının  olmadığını  çok  çarpıcı  bir  şekilde  dile  getirmektedir. Bütün  bunlara  rağmen,  tekamül  etmemiş  bir  kişinin  tekrar  tekrar  dünyaya  gönderilip,  başka  bedenlerde,  başka  yaşam  koşullarında  denenmesi, ona  daha  uzun  sürelerin  ve  olanakların  tanınması,  Allah’ın   bütün  insanlar  için  eşit  olması  gereken  adaleti  ve  hesap  gününde  sorgulamanın  hükümleriyle  ve  Kur’anın  ayetleriyle  uyumlu  olduğunu   söyleyemeyiz.  Üstelik  de  ruh  konusunda  Kur’anın  dışında  anlatılanların  tümü,  zandan  ibarettir.  Kur’anda  Yüce  Rabbimiz,  bize  bu  konuda  daha  fazla  bilgi  vermemiştir.  Reenkarne  ile  yeniden  bir  bedenle  giydirilecek  olan  ruhun  hangi  durumda,  nasıl  bir  yapıda,  nerede  kabzedildiğini  kimsenin  bilmesi  mümkün  değildir. ( Kur’anda  Madde  ve  Ruh  başlıklı  yazımıza  bakabilirsiniz )
Fatır  Suresinin  37.  ayetinde  ise  çok  açıktır  ki,  düşünme  yetisine  sahip  olmaları  gerektiği  halde,  düşünmeyen  ve  kendilerine   fıtri  olarak  verilmiş  olan  aklı,  düşünme  yetisini  ve  iradesini  yanlış  seçimle  kullanan  kişiler  muhatap  alınmaktadır.  Çocuklar  ise  bu  yetiye  fıtri  olarak  henüz  ulaşmadıkları  için  elbette  ki  bu  ayetin  muhatabı  değillerdir,  cehennemin    adayı   da  değillerdir.  Çünkü  Yüce  Rabbimiz  İsra  Suresinin  15.  ayetinde, “  Ve  Biz  bir  Peygamber  göndermedikçe  azap  edici  olmadık “ demektedir.  Bundan  dolayı  da  çocuklar  henüz  bir  peygamberle  ve  O’nun  tebliği  ile  muhatap  olmamışlardır. Suç  işleme  ehliyetinde  olmadıklarından  da  tekamül  ettirilmeye  ihtiyaçları  da  yoktur. Ölen  çocuklar  ve  bebekler  bu  dünyada  düşünme  yetisine  kavuşabilecekleri  zamana   kadar  yaşamamışlardır  ve  bundan  dolayı  da  reenkarne  edilip  tekrar  dünyaya  getirilerek  bu  fırsatın  onlara  da  verilmesi  gerekmez  miydi ?  diye  düşünülebilir.  Adaleti  gözeten,  güzel   ve  yerinde  bir  insani  duygudur.  Fakat  Yüce  Rabbimiz  Allah, iradesi  ( Meşieti )  gereği  takdir  buyurmuştur  ki, Kainatı,  evreni  ve  dünyamız  üzerindeki  her  türlü  oluşum  ile  yaşamı  veya  ölümü, ( Fizik,  kimya,  biyoloji,  astronomi, manyetik  etkileşmeler  ve  daha  pek  çok  isimle  adlandırdığımız  enerji  değişimleri  gibi   yarattığı ) koyduğu  değişmez  kanunlarla,  hükümlerle  ve  ilkelerle  yönetmektedir.  Bu  hüküm,  kanun  ve  ilkelerin  hepsi  Sünnetullah’tır,  Kaderdir. Ölçüsüz,  rastgele,  keyfi   hiç  bir  tasarrufu  yoktur.  Her  şey  en  mükemmel  olması  gereken  tasarımıyla  ve  ölçüsüyle  oluşturulmuştur. Bir  insanın  doğması,  yaşaması,  yaşlanması  ve  ölmesi  veya  bebek  yaşında  veya  çocuk  yaşında  veya  genç  yaşta  ölmesi,  bu  ölümlerin  hastalık  veya  herhangi  bir  kaza  ile  olması,  yine  Allah’ın  takdir  ederek  koyduğu  hükümlerin,  kanunların  kuralların  kullar  tarafından  uygulanıp  veya  uygulanmamasının,  attıkları  adımların,  kusurların,  ihmallerin  ve  özgür  iradeleriyle  seçimlerinin  bir  sonucudur.  Çocuğun  dünyaya   gelmesine  neden  olan  ebeveynlerinin,  atalarından  taşıdıkları  gen  yapısı  ve  özellikleri,  yaşamları  esnasında,  kendi  çocukluklarından  itibaren  yaşam  tarzları,   yaptıkları  seçimlerin,  attıkları  adımların  her  biri,  gelinen  sonuçta   ayrı  ayrı  birer  etkendir.  Allah’ın  koyduğu  hükümlere  yaklaşımdır. Bir  anne  ve  babanın  dünyaya  getirdiği  çocuk  için  o  anne  ve  babayı   seçme  şansı  yoktur.  Bu  o  çocuğun  mutlak  kaderidir.  Fakat  o  andan sonraki  yaşamı  ise  seçimlerin  bir  sonucudur. Tin  Suresinin  5.  ayetinde  Yüce  Rabbimizin  “  Biz  insanı  en  mükemmel  şekilde  yarattık. “  dediği  gibi,   Rabbimiz  hiç  bir  kulunu  eksik  ve  özürlü  yaratmaz. Bir  çocuğun  özürlü  doğmasında  veya  çocuk  yaşta  ölmesinde  Allah’ın  koyduğu  hükümlerin,  kanunların,  kuralların  dışında  doğrudan  doğruya  müdahalesi  yoktur,  gelinen  sonuçta,  ataların,  anne  ve  baba  ile  çocuğun  yaşamına  müdahale  edenlerin  yaşam  tarzı,  seçimleri  ve  kusurları  söz  konusudur.  Burada  Allah’ın  her  hangi  bir  adaletsizliği  söz  konusu  değildir. Tecelli  eden,  insanların  seçimlerine  göre  Allah’ın  koyduğu  kanunlar,  ilkeler  ve  hükümlerdir. Tecelli  ettiren  de  meşieti  gereği  bu  değişmez  hükümleri  yaratan  Allah’tır.  ( Kur’anda  Fitne  Bela  ve  Kader  başlıklı  yazımızda  bu  konuda  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz ) Bu  nedenle  de  Kur’an  ayetlerinin  belirttiğine  göre  ölen  birinin,  ister  çocuk,  ister  yetişkin  olsun,  artık  dünyaya  tekrar  geri  dönmesi   mümkün   görülmemektedir.  Sizi  ne  kadar  ikna  edebildim  bilemem,  Saygılarımla !

Serhat Yücel.   01-10-2017  
Merhaba, Daha önce sorduğum bir soruya cevap verdiğiniz çok teşekkür ederim. Mümkün ise aşağıda belirttiğim kafama takılan 4 adet hususa ilişkin görüşünüzü de almak isterim. Teşekkürler. 2-6.Rûmlar/ Bizanslılar, yeryüzünün en alçak/ çukur yerinde yenildiler. Onlar, bu yenilgilerinin ardından da birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Bundan önce ve sonra emir Allah'ındır. Ve o gün mü'minler, Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah, Kendisinin bir vaadi olarak dilediğine yardım eder, galip kılar. Allah, vaadinden dönmez. Ama insanların çoğu bilmezler. O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan/mutlak galip olandır, engin merhamet sahibidir. (Rum Suresi Hakkı YILMAZ meali Nuzul sırası 84) 187.Sana, Sâat'ten; kıyâmetin kopuş anından soruyorlar: "Ne zaman gelip çatacak?" De ki: "Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Onun vaktini bilmek, göklerde ve yerde ağır basmıştır/ bilinemez olmuştur. O size ansızın gelir."(A'RAF Suresi Hakkı YILMAZ meali Nuzul sırası 39) (106,107) İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. –Ancak Rabbinin dilediği müstesna.– Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır.(HUD Suresi Hakkı YILMAZ meali ) SORU 1): Nuzul sırası 39 olan A'raf suresinde kıyametin ansızın kopacağı, vaktinin bilinemeyeceği belirtilmiş iken daha sonra nuzul olan Rum Suresinde Romalıların bir kaç yıl içinde galip geleceklerinin belirtilmiş olması çelişki değil midir. ? Çünkü bu iki ayeti birlikte aldığım zaman ve o devirde yaşamış olsam "Romalılar galip gelmeden kıyamet kopmaz" derdim. Bunu demekle de kıyametin belli bir tarihe kadar kopmayacağını belirtmiş olmam nedeniyle çelişki olmaz mıydı? SORU 2) Dünya da her gün 150 bin ve üzeri kişinin öldüğünü düşünürsek her gün kıyamet oluyor mu? Kıyamet toplu halde yeryüzünde yaşayanların tamamının bir anda ölmesi midir? Bizim ölüm olarak bildiğimiz şey aslında diriliş ve diriliş olarak bildiğimiz şey de ölüm olabilir mi? Vahiy can/ruh demek ise ecel anında insanlar vahiye tam anlamında vakıf olduklarından ruhları kabirden(bedenden) çıkarken aslında ölmek yerine dirilmiş olabilir mi? Kabir denen şey beden olabilir mi? SORU:3) Hakkı Yılmaz'ın Müddesir Suresinin 46 ve 47 ayetlerinin tercümesinde "Kıyamet" kelimesi geçmesi halinde tüm canlıların aynı anda öleceği bir kıyamet inancı ortadan kalkar diye düşünüyorum çünkü bu ayetler çok önceden ölmüş üzerlerine kıyamet kopmamış insanları da kapsıyor. Ama Hud suresinin yukarıda belirttiğim ayetini dikkate alınca sanki herkesin bir anda öleceği bir kıyamet olmadığı kıyametin insanın kendisinin ölmesi olduğu ve ölen( ölüm dirilmek ise dirilen) bu insanlar cennet ve cehennemde iken bile yer yüzünün var olacağı anlaşılmaktadır. SORU 4) "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o ordu ne güzel ordudur!.."(Hadis) İstabulun fethinden önce yaşamış olsam bu hadise göre İstanbul fethedilene kadar kıyamet kopmaz derdim. Ama Kuran da "O size ansızın gelecektir" diyor. Bu çelişki değil midir. Ya da peygamberimizin kızı Hz Fatma'nın ilk önce öleceğini duyan diğer akrabaları Hz Fatma ölmeden bize ölüm yok demiş olsalar idi Kuran ile çelişmezler miydi? Bu çelişkileri görmeden günümüze kadar bu hadisleri getirenlere ve halen mehdi bekleyenlere ( mehdi beklemek mehdi gelmeden kıyamet kopmayacaktır demektir bence) bunca sene insanlar nasıl itibar etmiş olabilir?
Zeki Çelik.   01-10-2017  

   Değerli  Kardeşim !  Allah’ın  selamı  üzerinize  olsun.

   Sorularınızdaki  çelişki  ile,  Allah’ın  ayetlerindeki  çelişkiyi  mi,  yoksa  Hakkı  Yılmaz’ın  çevirilerindeki  çelişkiyi  mi  ima  ettiğinizi  tam  olarak  anlayamadım.  Sorgulayarak,  araştırarak  tahkiki  bir  imana  ulaşmış  Müminler,  Allah’a,  Kitaplarına  ve  Kur’ana  iman  ederler  ve  Rabbimizin  Yunus  64  ve  Mülk  3  ayetlerinde  de  belirttiği  gibi  ayetlerine  inanırlar,  Allah’ın  yaratmasında,  sözlerinde  hiç  bir  uygunsuzluk,  çelişki,  tutarsızlık  ve  bozukluk  görmezler.  Tabiidir  ki  kişilerin  çevirilerinde  ise,  kapasiteleri,  bakış  açıları,  amaçları,  yararlandıkları  kaynaklar,  aldığı  eğitimin  yapısı  ve  ölçüsüne  bağlı  olarak,  farklı  yorumlar  ve  hatta  çelişkiler  ortaya  çıkmaktadır. İnanmak  istemeyenler  de,  Allah’ın  ayetlerinin  hepsinde  de  bakış  açılarına  göre  çelişki  bulabilirler  ve  zaten  bulmaktadırlar. Ben  de  sizi  tanımıyorum,  amacınızın,  niyetinizin  ne  olduğunu  da  bilemem. Ama  sizi  yine  de  sorgulayan,  tahkik  eden,  iman  eden  bir  kişi  olarak  görüyorum.  Eğer  çelişki  ima’nız,  Hakkı  Yılmaz’ın  çevirileri   ise  aslında  bu  soruları  O’na  yöneltmeniz  daha  isabetli  olurdu  ve  sizin  çok  doyurucu  cevabı  alabileceğinizden  benim  hiç  kuşkum  olmazdı. Ben  de  araştıran,  sorgulayan,  camide,  sokakta,  köyde  kentte  yaşanan  dini  yıllardır  gözlemleyen  ve  din  adına,  Kur’an  adına  yaşanan  yanlışları  insanlarla  paylaşmaya,  Allah  katında  salihatı  işlemeye  çalışan  biriyim.  Elmalılı  Hamdi  Yazır  Hoca’dan,  Mevdudi’ye  kadar  pek  çok  müfessirin  çevirilerini  ve  tefsirlerini  inceledikten  sonra,  kafamdaki  cevaplanamayan  sorularımın  karşılığını,  bilimsel  gerçeklerle  de  örtüşür  şekilde  Hakkı  Yılmaz’ın  tefsirlerinde  buldum. O  nedenle  sitemdeki  paylaştığım  yazılarımda,  kendilerinin  de  iznini  alarak  O’nun  çevirilerini  kullanıyorum. Ben  bu  konularda  bir  otorite  de  değilim.  Ama  yine  de  kapasitem  ölçüsünde  sorularınız  ile  ilgili  görüşlerimi  sizinle  paylaşacağım.

   Kur’anı,  içindeki  kavramları,  ayetlerin  mesajlarını  daha  iyi  ve  doğru  anlayabilmek  için,  nüzul  sırasına  göre  ayetleri  takip  etmek,  elbette  ki  doğru  bir  seçimdir.  Fakat  Surelerin  nüzul  sırasına  göre  takip  edilip  incelenmesinde  ve  kıyaslanmasında,  sizin   çelişki  olarak  gördüğünüzü,  başkaları    da   başka   değişik  ayetlerde  görebilir.  Ancak  bilinmelidir  ki  bu  ayetleri  Sureler  içinde  Rabbimiz  böyle  sıralamamıştır.  Peygamberimizin  vefatının  hemen  ardından  Halife  Ebu  Bekir  zamanında  toplanan  sahabeler  komisyonunca  sıralandırılmıştır. Surelerin  sıralamaları  da  değiştirilerek  Halife  Osman  zamanında  Mushaf,  bugün  elimizde,  evimizde  bulunan  Kur’an  haline  getirilmiştir. Bundan  dolayı  bazı  surelerin  içerisinde  paragraf  bütünlüğünün  sağlanması,  Arap  dil  kurallarına  göre  öznenin,  yüklemin,  tümlecin    ve  zamirin  yerine  tam  oturabilmesi  için  hala  sıralamada  yerlerinin  değişmesi  gereken  ayetler,  düzeltilmesi  gereken  kavramlar bulunmaktadır.  Peygamberimize  ayetler,  arka  arkaya  Sure  bütünlüğü  içinde  indirilmemiştir. Peygamberimizin  karşılaştığı  olayların  akışına  bağlı  olarak  ve  peygamberimizin  yönlendirilmesine  göre  ayetler,  bazen  beş,  bazen  on,  bazen  de  zaman  ilerledikçe  daha  fazla  sayıda  ayetle,  bölüm  bölüm  indirilmiştir. Örneğin  Araf  Suresinin  içerisinde  yer  alan  206  ayet,  arka  arkaya   kesiksiz  bir  süreç  içerisinde  ve  düzenli  bir  sıra  içerisinde  inmemiştir.  Ayetler  Peygamberimize,  paragraf  paragraf,  Kur’anın  ifadesiyle  necm  necm  indirilmiştir.  Kayıtlarda  Araf  suresinin ( 57 – 80 ) ayetleri  Mekke’de  9. yılda, ( 176 – 206 ) ayetleri  10. yılda, ( 1- 22 ) ayetleri  Medine’de  3. yılda, ( 23 – 56 ) ayetleri  Medine’de  4. yılda  ve  4. yılın  sonunda  da ( 155 – 175 ) ayetleri  nazil  olmuştur.  Yine  kayıtlarda   Rum  Suresinin ( 1 – 26 ) ayetleri  6. yılda, ( 27 – 60  ) ayetleri  de  9. yıl  ortasında  nazil  olmuştur.

   Ayetler  bazında  nüzul  sıralarına  baktığımız  zaman,  sözünü  ettiğiniz  Rum  Suresinin  1 - 6  ayetleri  6. yıl  sonunda,  Peygamberimizin  müşrikleri  ikna  etmek  için  çok  sıkıntı  çektiği  bir  dönemde,  Kur’anı  indiren  Rabbimizin,  özellikle  gaybi  de  bildiğini  ortaya  koymak,  Kur’anı   peygamberimizin  kendiliğinden   uydurmadığını  göstermek  O’na  destek  olmak  amaçlarıyla  indirilmiştir. Tarihi  kayıtlar  da  bunları  teyid  etmektedir. Araf  suresinin  187.  ayeti  ise  10.  yılda  nazil  olmuştur.  Dolayısıyla  sizin  birinci  sırada  sorduğunuz  soruda,  Sure  nüzul  sırasına  göre  gördüğünüz  çelişki,  ayetler  bazında  nüzul  sırasına  göre  değerlendirildiğinde  ortadan  kalkacaktır. Siz  de  o  yıllarda  yaşamış  olsaydınız,  kıyamet  konusunda  böyle  bir  düşünceye  kapılmış  olmayacaktınız.

   Elbette  ki  dünyada,  her  gün  binlerce  insan  ölmekte,  dünyadan  ayrılmaktadır.  Fakat  dünyada  yaşamakta  olan  diğer  insanlar  için  ise,  evrenin  dördüncü  boyutu  olan  zaman  işlemekte  ve  yaşam  devam  etmektedir.  Bu  ölümler  ve  geride  kalan  insanlar  için  yaşam,  Kur’anın  bildirdiği  ayetlere  göre  de  Kıyamet  gününe  (  Allah’ın  vaat  ettiği  o  saate ) kadar  devam  edecektir. Dünya  ve  üzerinde  yaşamın  devam  ettiği  evrende  her  gün  kıyamet  olmuyor  ama,  Kur’an  ayetlerinin  anlattıklarına  göre  ben  de  inanıyorum  ki, ölen  o  insanlar  için  aynı  zamanda  kıyamet  kopmaktadır.   Zaman  mefhumu  ortadan  kalktığı  için,  hemen  ölümle  beraber  dirilme  ile  onlar,  çok  kısa  bir  rüyasız  uykunun  ardından  hesap  günü  ile  karşı  karşıya  geleceklerdir.
YUNUS  45  :  Ve  insanlar  Allah’ın  onları  toplayacağı  günde,  sanki  onlar  gündüzden  bir  saat  kalmışlar  gibi  aralarında  tartışırlar.

İSRA  52  :  Sizi  çağıracağı  gün  (  diriltileceğiniz  gün )  O’nu  överek  ve  O’nun  çağrısına  uyacaksınız  ve  sadece  pek  az  kaldığınızı  zannedeceksiniz.

Kur’anın  anlattıklarına  göre  Kıyamet,  elbette  ki  sadece  yeryüzünde  yaşayan  canlıların  toplu  ölümü  değil,  içinde  bulunduğumuz  evrenin,  kainatın  düzeninin,  madde  ve  enerji  değişimlerine  bağlı  üç  boyutlu,  hatta  zaman  boyutunu  da  eklersek  dört  boyutlu  yapısının  ortadan  kaldırılması,  ardından  da  bizim  tasavvur  edemeyeceğimiz  bambaşka  bir  boyut  ve  yapıdaki  ahret  hayatının  başlamasıdır.  Dünyadaki  ölümün,  tıbbi,  biyolojik,  tasavvufi,  felsefi  gibi,  çok  farklı  tanımlamaları  yapılmaktadır.  Bilimsel  tanımlamaların  dışındaki  tanımlamalar  tamamen  zanna  dayalı  tanımlamalardır.  Kur’anda  ise  hayatın  karşıtı  olan  Mevt  ( ölüm )  sözcüğü,  bazı  ayetlerde  vahye  vakıf  olmayanlar  için  mecazi   anlamda,  bazı  ayetlerde  de  hareketsizlik, sükun,  sakinlik, cansız,  ölü  anlamlarında  yer  almaktadır. ( Rum  19,  Meryem  53,  Neml  8,  Zümer  42,  Zuhruf  11, ) Bizim  bu  dünya  yaşamı  için  ölüm  olarak  bildiğimiz  son,  elbette  ki  Kur’an  ayetlerine  inanıyorsak,  ebedi  hayata  göre  diriliştir,  ebedi  hayatın  başlangıcıdır.  Ama  bu  başlangıç  bizim  için  nasıl  olacaktır. Bu  dünyanın  yaşamında,  insana  can,  canlılık  katan,  onu  ölü  olarak  nitelendirilmekten  alıkoyan  vahye,  vakıf  olabilenler  vardır,  çoğunlukla  da  vakıf  olamayanlar  vardır.  Vakıf  olduğunu  zannedip,  Kur’anın  dışında  yaşanan  dinlerle,  yanlış  yollara  girenler  vardır. Allah  katında  ebedi  hayatta  da  bu  ölçü  geçerlidir. Bizim  bu  dünyadaki  yaşamımızda  bizi  hayatta  canlı  tutana,  zanlara  göre  ne  ad  koyarsak  koyalım  artık  onun  bir  değeri  yoktur. Ölüm  dediğimiz  dünya  yaşamının  sonunda  maddeden  oluşmuş  beden,  topraktan  gelmiş  ve  tekrar    daha  küçük  moleküllere  dönüşerek  parçalanmak  üzere  toprağa  dönmüştür. Bunu  genelleme  olarak  cansız,  hareketsiz  maddeye  dönüşmüştür  olarak  da  diyebiliriz  ama  bu  hareketsizlik  kavramının  ayrıntılarına  da  girmek  gerekir,  çünkü  bizim  cansız  madde  dediğimiz  yapıların  içerisinde  de  atom  altı  parçacıkların  sürekli  bir  hareketi  ve  değişimi   söz  konusudur.  Onlar  da  Allah’ın  hükmüne  uymakta  ve  secde  ederek  Allah’ın  programının  bir  parçası  olarak  görevlerini  hiç  şaşırmadan  yerine  getirmektedirler. Gözümüzle  gördüğümüz  yere, ölenin  toprak  altına  bırakılan  çukuruna,  kabir  diyoruz  amma,  yeryüzünde  çeşitli  nedenlerle,  çeşitli  yerlerde,  çeşitli  şekillerde  ölüp  de bedeni  toprağa  gömülmeyenlere  de  Kur’anda,  kıyamet  anında  kabirlerinden  çıkarak  geldikleri,  kıyam  ettikleri,  ayağa  kalktıkları  ve  canlandıkları  ifadeleri  kullanılmaktadır. Allah’ın  katında  kabzedilen  madde  dışındaki  o  varlık,  o  öz  benlik  için  artık  zaman  mefhumu  olmadığından,  Allah’ın  huzuruna  getirilişine  ister  kabirden  geldi,  ister  bedenden  geldi  denilsin,  onun  da  artık  bir  değeri  olmayacaktır.

Müddessir  Suresinde  26. ayetten,  48.  ayete  kadar  olan  paragraf  içerisinde, sekar  sözcüğü  ile  başlayarak  kıyametten  sonraki  cehennem  ve  cennette  yer  alacak  sağın  yaranlarından  söz  edilmektedir. Sözünü  ettiğiniz  46.  ve  47.  ayetlerin  orijinalinde  kıyamet  sözcüğü  doğrudan  doğruya  yer  almamaktadır,  fakat  onun  yerine  ölümden  ve  kıyametten  sonra  olacak  olan  hesaplaşma  günü,  karşılık  günü  olarak  yevmiddiyn  sözcüğü  yer  almaktadır. Zaten  paragraf  bütünlüğünde  kıyamet  koptuktan  sonra  oluşmuş  cennet  ve  cehennemde  yer  almış  kişiler, yine  temsili   anlatım  ile  konuşturulmakta  ve  yaşamakta  olan  insanlara  sonlarının  nasıl  olabileceği  hakkında  uyarı  mesajları  verilmeye  çalışılmaktadır.  Allah’ın  vahyi  Adem  peygamberden  bu  yana  bizim  peygamberimize  gelinceye  kadar  özünde  değişmemiş,  bütün  insanlara  benzer  mesajlarla  ulaştırılmıştır. Öte  yandan  Yüce  Rabbimiz,  herhangi  bir  nedenle  peygamber  tebliği  ile  vahyine  ve  mesajlarına  ulaşamamış  insanlara  da  tüm  insanları  kapsayacak  şekilde ; İSRA  15  : Kim  kılavuzlanan  doğru  yolu  bulursa,  sırf  kendi  iyiliği  için  kılavuzlanan  doğru  yolu  bulmuştur.  Kim  de  saparsa,  ancak  kendi  aleyhine  sapmış  olur. Ve  hiç  bir  yük  taşıyıcı  başkasının  yükünü  çekmez. Ve  Biz  bir  peygamber  göndermedikçe  azap  edici  olmadık.  Ayetinde  belirttiği  gibi  azap  etmeyeceğini  söylemektedir.

 Hud  suresinin  106 – 107  ayetlerindeki  düşüncenize  gelince ; Yine  105.  ayetten  başlayarak  108.  ayet de  dahil  edilerek  bir  paragraf  içerisinde  kıyametten  sonraki  mahşer  gününde   insanların  bedbahtlar  ve  mutlular  olmak  üzere  iki  grup  olacakları  ve  durumları  anlatılmaktadır.  Ayetlerin  orijinalinde “  gökler  ve  yer  durdukça “  ifadesi  ile  mecazi  olarak  cennetteki  ikramların  ve  cehennemdeki  azabın  sürekliliği  anlatılmaya  çalışılmaktadır,  bunu  belirtmek  için  ve  bu  amaçla  da  ayetin  orijinalinde “ ebed “ sözcüğü   kullanılmıştır. Yoksa   kıyametle  beraber  tarumar  olacak  evrenimizin,  dümdüz  edilecek dağların,  katlanıp  dürülecek gökyüzünden  sonra,  elbette  ki  yeniden  oluşturulacağını  bildiğimiz  ahiret  hayatında,  yine  Kur’anda,  Taha  105,  Mearic  8,  İbrahim  48  ve  daha  pek  çok  ayette  anlatıldığı  gibi  ne  gökler,  ne  de  yeryüzü  olmayacaktır. Ayetlere  düz  mantıkla  bakıldığı  zaman  düşüncenizde  elbette  ki  haklısınız.  Ne  var  ki  daha  önce  de  belirttiğim  gibi,  ölmüş  bir  insana  göre  zaman  mefhumu  ortadan  kalktığı  için,  onun  ölümüyle  beraber  kıyameti  başlayacaktır,  ancak  dünyada  ve  içinde  bulunduğumuz  evrende  en  son  yaşamakta  olanlar,  kıyameti  gözleriyle  görecek  ve  yaşayacaklardır.  İsterse  bize  göre  on  bin  yıl  önce  ölmüş  olsun,  kişi  ölümüyle  beraber  hesap  gününü  yaşamaya  başlayacaktır.  Ama  onun  kıyameti  algıladığı  anda,  bu  evrende  yaşayanlar  için  de  artık  dünyanın  içerisinde  bulunduğu  evren  de  olmayacaktır. Bunun  aksine  inanmak,  Kur’anın  ayetlerini  ya  yanlış  anlamaktır,  ya  da  inkar  etmektir. Ahiret  hayatı,  deney  ve  gözlem  laboratuarlarında  ispat  edilebilecek  bir  olay  değildir.  Bizim  için  tamamen  gayb  olan  bir  konudur.  Ancak  biz  bu  konudaki  bilgilere,  Rabbimizin  peygamberimize  vahyettiği  ayetler  ölçüsünde  sahip  olabiliriz.  Bu  nedenle,  peygamberimizin  dönemindeki  inanmayan  müşriklere  onu  ispatlamak  ne  kadar  mümkün  olamamışsa,  bu  gün  de  aynı  şekilde  ahirete  inanmak  istemeyen  kişilere  ispatlamak  çok  zordur.  Bu  nedenle  öncelikle  kişinin  kendi  akıl  ve  vicdanının  sesi  çok  önem  kazanmaktadır. Bunu  ön  plana  çıkarabilecek  insanlar  için  de  Kur’anda  Mümin  57,  Kıyamet  36 – 40,  Tegabün  7,  Bakara  28,  gibi  daha  pek  çok  ikna  edici  ayetler  bulunmaktadır.

Son  sorunuzda  sözünü  ettiğiniz  “  İstanbul  Mutlaka  Fethedilecektir. “  ifadesiyle  başlayan  hadis,  Peygamberimizin   vefatından  kısa  bir  süre  sonra  ortaya  çıkan,  Yahudilikten  dönme  Ebu  Hureyre  kökenlidir  ve  Kütibi  Sitte’de  yer  alan  Buhari,  Müslim,  Tirmizi,  Ebu  Davut,  Nesai  ve  İbni  Mace  gibi  hadis  toplayıcılarının  hepsinin  eserlerinde  yer  almaktadır.  Ancak  bu  kişilerin  kendi  isimlerinin  önüne  “ Sahihi “  veya  “ Süneni “  gibi  eklemeleri  yapmaları  o  hadislerin  doğru  olduğu  anlamına  gelmez  ve  onların  gerçek  olduğunu  ispat  etmek  de  mümkün  değildir. İstanbul’u  fethetmek  için  Emevi  Devletinin  Kurulduğu  650  yılından  sonra  birkaç  defa  değişik  halifelerin  zamanında  sefer  düzenlenmiştir,  fakat  başarılı  olunamamıştır.  Hatta  Bizans  tehdidi   Peygamberimizin  son  yıllarında  da  vardır  ve  bu  tehdit,  Tebük  seferi  ile  durdurulmaya  çalışılmıştır.  Fakat  Bizans  ordusu  savaş  alanına  gelmemiştir. Söz  konusu  hadis,  bilhassa  zalimliği  ile  bilinen  ve  binlerce  Müslüman’ı  saltanat  ve  baskıları  uğruna  haksız  yere  öldüren  Yezid’in  zamanında  uydurulmuş  bir  hadistir.  Bu  hadisin  ardından  bu  çerçevede  pek  çok  da  başka  hadisler  otaya  çıkmıştır.  Kişi  ve  inanç  olarak  bu  hadis  veya  başka  hadisler  beni  pek  ilgilendirmiyor  ve  Kur’anın  yanına  veya  önüne  geçirilmesinin  de  şirk  tehlikesini  doğuracağına  inanıyorum. Benim  insanlarla  paylaştığım  konularda  görülecektir  ki, inanç  bakımından  Kur’an  ayetlerinin  dışında  hiç  bir  hadisin  önerisi  yoktur.  Çünkü  Kur’anın  pek  çok  ayetinde  Kur’an  için, mubin ( apaçık ),  mufassal  ( eksiksiz )  ifadeleri  varken,  Enam  Suresinin  38. ayetinde  de  Rabbimiz “  Biz  bu  Kitapta  din  adına  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık “  demişken,  Zümer  Suresinin  23. ayetinde  Kur’ana  “ Ahsenil  Hadis “  (  En  güzel  söz )  demişken,  Hakka  Suresinin  44 - 47  ayetlerinde “ Eğer  Elçi ( Muhammed )  bazı  sözleri  Bizim  sözlerimiz  olarak  ortaya  sürseydi,  kesinlikle  O’ndan  tüm  gücünü  alırdık.  Sonra  O’ndan  can  damarını  kesinlikle  keserdik. Artık  sizden  hiç  biriniz O’na  siper  de  olamazdınız . “  diyerek  Kur’anın  dışında  peygamberin  dahi  sözlerine  kapının  kapanmış  olmasına  rağmen, Mürselat  Suresinin  50.  ayetinde  de  “  Artık  onlar  bu  Kitap’tan  sonra  hangi  söze  inanacaklar. “  uyarısını  yaptıktan  sonra  ben  daha  hangi  sözü,  kimin  sözünü  inancım  için  kullanayım. Bu  nedenle  hiç  bir  hadisi,  Kur’an  ayetlerinin  çelişkili  olup   olmadığı  ile  ilgili  kıyaslamasını  asla  yapmam,  hadisleri  Kur’anın  ve  İslam’ın  bir  kaynağı  olarak  görmem,  içine  girebileceğim  şirk  ve  küfürden  dolayı  Allah’a  sığınırım. Her  zaman  Kur’an  ve  Allah’ın rahmeti  bana  yeter  derim.  Yahudi  ve  Hristiyan  inançlarından  Müslümanlığa  aktarılan,  Cemaat  ve  Tarikatların  ortaya  attığı  ve  inandığı, “  mehdi  gelecek “  inancım  da  yoktur.  İnsanlar  kurtuluş  için  mehdi  beklentileri  içerisinde  iseler,  ancak  onların  kurtarıcı  mehdileri  Kur’an  olabilir. Sitemdeki  Mehdimiz  Kim  Olsun  başlıkla  paylaştığım  yazımda  bu  konudaki  düşüncelerimi  daha  geniş  olarak  görebilirsiniz. Selamlar !

Hakan Kaya.   20-06-2019  
Hocam iyi günler benim sorum namazımızı arapça mı yoksa türķçe mi kılmalıyız mesala kaç rekat kılmalı ayrıntılı anlatabilirmisiniz şimdiden çok teşekkürler

Bir Yanıt Yaz

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

Takip Et