Soru

ABDULLAH A.   05-07-2019   244
SELAMLAR HOCAM.MÜŞRİKLER DİNSİZ DEĞİLLERDİ.HATTA ÇOK DİNDARLARDI VE O DÖNEMDE ÜMMİ OLAN SONRANIN PEYGAMBERİNE DİNSİZ DERLERDİ.KABEDEKİ LAT-MENAT-UZZA V.S PUTLARI DA ALLAHA ULAŞMANIN ARACILARI OLARAK GÖRÜRLERDİ.TIPKI BUGÜNÜN ARACILARI: ŞEYH-EVLİYA-ŞIH-GAVS-İMAMEFENDİ-HOCAEFENDİ-SEYYİD GİBİ.1400 SENEDE PEK DEĞİŞİKLİK OLMAMIŞ.SADECE CANSIZLARDAN-CANLILARA GEÇİLEBİLMİŞ.EKSİĞİM VARSA TAMAMLANMASI-YANLIŞIM VARSA AFFEDİLMESİ DİLEĞİM İLE.

Yanıtlar

Zeki Çelik.   08-07-2019  

Değerli  Kardeşim !  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  bereketi  üzerinize  olsun !

Konuya  girişinizde  Peygamberimizin  muhatabı   konumunda  olup  atalarının  izinden  giden,  körü  körüne  gaflet  içerisinde  olan  ve  hatta  çok  tutucu  ve  muhafazakar  olan  Mekke  müşrikleri,  onların  içinde  bulunduğu  şirk  dini  ve  değindiğiniz  ümmilik  konusu  ve  bugüne  gelindiğinde  de  şirk  dininin  devamı  ile  yaptığınız  açıklamalarda  herhangi  bir  yanlış  tespit  yok,  dolayısıyla  bizim  affedebileceğimiz  bir  şey  de yok !.. İnanç  konusunda  eğer   bir  yanlışlık  varsa,  af  dilenecek  ve  affedecek,  bağışlayacak  olan  da  sadece  ve  sadece  Yüce  Rabbimiz  Allah’tır. Ayrıca   sorgulayan,  düşünen  ve  araştıran  bir  mümin  olduğunuz  kanaatimize  binaen  sizi  tebrik  ederiz. Kur’anın  çok  değişik  konu  ve  kavramlarında  asıl  ve  doğru  mesajlarında  ileride  daha  da  yoğunlaşabileceğinize  inancımız  tamdır. Ancak  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  bir  çok  ayette  “ Emri  bil  maruf,  nehyi  anil  münker “ ifadesi  ile  iyinin,  güzelin  ve  Kur’anın  doğrularının  başka  insanlara  ve  müminlere  de  gösterilerek  paylaşılmasının,  kötüden  de  uzak  durulmasının  ve  uyarısının  yapılmasının  görev  olarak  emredilmiş  olmasından  dolayı,  Kur’an  içerisinde  öğrendiğiniz  doğruları  mümkün  olabildiği  ölçüde  siz  de  çevreniz  ile,  yakınlarınız  ile  paylaşmalısınız. Talebiniz  üzerine  değindiğiniz  ayrıntılara  Kur'anın  doğruları  ile  biraz  da  biz  açıklıkla  katkıda  bulunmaya  çalışalım.

Allah’ın  vahyinin  doğrularını,  hak  dinini  anlatıp,  insanların  içinde  bulunduğu  yanlışlardan  arındırmaya,  Allah’ın  Tevhit  dini  ile “ La  ilahe  illallah “  sözünün  şuurunu  yerleştirmeye  çalışanlar,  her  zaman  çoğunluğun  ve  geleneklerin  esaretinde  kalanların  tepkileriyle  karşı  karşıya  gelmişlerdir. Furkan  Suresinin  43 – 44.  ayetlerinde  “ Kötü  duygularını,  tuttuklarını  kendine  tanrı  edinen  kişiyi  gördün  mü ? (  Hiç  düşündün  mü ? )  Peki  onun  üzerine  sen  mi  vekil  oluyorsun?  Yoksa  sen  onların  çoğunun  gerçekten  vahye  kulak   vereceğini  yahut  akıllarını  kullanacaklarını  mı  sanıyorsun ?  Onlar  ancak  hayvanlar  gibidir.  Aslında  yol  bakımından  daha  sapıktırlar. (  şaşkındırlar,  aşağıdırlar. ) “ ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Peygamberimizin  tebliğini  Mekke  müşrikleri  de  aynı  yapı  ve  düşünce  içerisinde,  şimdiye  kadar  böyle  bir  şeyi  biz  babalarımızdan,  atalarımızdan  görmedik,  duymadık,  bu  da  nereden  çıktı  şimdi  itirazlarıyla  karşılamışlardır. Bu  direnç,  tarih  boyunca  bütün  kavimlerde  de,  Peygamberimiz  zamanında  da  böyle  olmuştur  ve  bugün  de  hala  böyle  olmaktadır.

Gerçek  Hak  Dinin  Tevhit  şuuruna  ulaşamamış  ve  kendilerine  muhafazakar  denilen  kişilerin,  toplumların  takip  ettikleri  yol,  Maide  Suresinin  104. ayetinde “  Ve  onlara :  “  Allah’ın  indirdiğine  ve  Elçi’ye  gelin  “  dendiği  zaman  :  “  Atalarımızı  üzerinde  bulduğumuz  şey  bize  yeter “  dediler. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  her  zaman  atalarının  ve  geleneklerinin  yolu,  okudukları  ve  izinden  gittikleri  ise  atalarının  inandıkları  olmuştur.  Muhafazakar  ve  tutucu  olanlar  her  zaman  o  yolun  dışında  bir  yola  yönelmek  istememişler  ve  atalarının  en  doğru  yolda  olduklarına  inanmışlardır.  Onların  yaşam  tarzını,  giyim  kuşam  ve  geleneklerini  kendilerine  örnek  alırlar.  Bu  ise  özgür  düşünceyi,  şuuru,  aklı  kullanmayı  devre  dışı  bırakır.  Gerçeklere  karşı  onları  var  güçleriyle  direnmeye  yöneltir.  Bu  nedenle  Bakara  Suresinin  170.  ayetinde  ise  onlar  için  “ Peki  ya  atalarının  aklı  bir  şeye  ermez  ve  doğru  yolu  bulamamış  idiyseler  de  mi ? “   ifadeleriyle  gittikleri  yolun  yanlışlığı,  üstelik  de  Araf  Suresinin  179.  ayetinde  de  “ Atalarının  dinine  uyanlar,  kavrama  yeteneklerini  yitirmişlerdir “  denilerek  onların  cehennem  için   türetilip  üretildikleri, akıl,  muhakeme,  vicdan  muhasebesinden  yoksun  oldukları,  gözleriyle  göremedikleri,  kulaklarıyla  duyamadıkları,  hayvanlar  gibi  oldukları  ve  hatta  daha  sapkın  oldukları  çok  etkili  bir  şekilde  dile  getirilmektedir. Yine  bu  nedenlerle  Yasin  Suresinin  2 – 6. ayetlerinde  de  onlara  Kur’an  ve  Peygamberimiz  tanıtılırken   “  Ataları  ( babaları )  uyarılmamış,  bu  yüzden  de  kendileri  duyarsız  bir  toplumu  uyarasın  diye,  mutlak  güç  sahibi,  çok  merhametli  (  Aziz  ve  Rahim )  Allah’ın  indirdiği  hikmet  dolu  ( Yasalar   içeren )  Kur’an  kanıttır  ki  sen  o  elçilerdensin.  Hiç  şüphesiz  sen  doğru  bir  yol  üzerinesin. “  denilerek  onların  da  gaflet  içerisinde  olan  duyarsız  bir  toplum  oldukları  dile  getirilmektedir.

Aslında  onlar  da  kendilerini   dindar  olarak  nitelendirmekte,  bizi  Allah  yarattı  diyerek  Allah'a  inanmakta,  namaz  kılmakta,  oruç  tutmakta,  zekat  vermekte  ve  kabe  çevresinde  hacc  etmektedirler.  Fakat  Kur'an  ayetlerinin  mesajlarına  ve  uyarılarına  itiraz  etmekte,  beğenmediklerini  dile  getirerek  Peygamberimizden  başka  bir  kitap  getirmesini  istemekte,  aynı  zamanda  aracı  olarak  inandıkları  taştan  ve  tahtadan  yapılmış  olan  putlarından  da  vazgeçememektedirler.  Mekke  müşriklerinin  içinde  bulunduğu  inanç  sisteminin  yanlışlığı  Enfal  Suresinin  35. ayetinde “ Ve  onların  Beyt’in ( Kabe’nin ) yanındaki  salatı ( dini  yaşamaları,  arka  çıkmaları )  sadece  ıslık  çalmak  ve  el  çırpmaktır,  bir  gösteriştir. “  ifadeleriyle  ortaya  konarak   kınanmasına  rağmen,  Araf  Suresinin  158. ayetinde  Allah’ın  “  Ey  insanlar !  O  halde  kılavuzlandığınız  doğru  yolu  bulmanız  için  Allah’a  ve  O’nun  sözlerine  iman  eden,  ümmi  peygamber  olan  elçisine  iman  edin  ve  O’na  uyun. “  ifadeleriyle  Allah’ın  davetine  uymamışlar,  ümmi  olarak  basit  ve  yetersiz  gördükleri  ve  kendi  aralarından  seçilmiş  olan  Muhammed  Peygamberi  reddetmişlerdir. Ayette  gördüğümüz  gibi  Hz. Muhammed’in  peygamber  olmadan  önceki  dönemi  için  Kur’an,  ümmi  olduğunu   dile  getirmektedir. Ancak  bu  ayetteki  ümmi  olma  kavramı,  peygamberimizin  okuryazarlığı  konusunda  iki  farklı  görüşü  ortaya  çıkarmıştır. Ümmi  ifadesini  farklı  yorumlayan  Klasik  geleneksel  görüşe  göre  peygamberimiz, okur  yazar  değildir. Onlara  göre  Ümmi  sözcüğü,  anasından  doğduğu  gibi  bilgisiz,  cahil,  okur  yazar  olmayan  demektir. Fakat  bu  görüşten  dolayı  hem  dinimiz  doğru  anlaşılamamış,  hem  de  peygamberimiz  bütün  insanlığa  yanlış  tanıtılmıştır. Bu  anlamdan  dolayı  da “ Ümminin  ümmiye  imameti  caizdir. “ ( Cahilin  cahile  imam  olmasının  sakıncası  yoktur )  deyimi  uydurulmuş,  bir  bakıma  cehalet  makbul  bir  şey  gibi  gösterilmiştir. Bundan  dolayı  da  yanlış  da  olsa,  başkaları  için  kınanacak  bir  eksiklik  de  olsa,  peygamberimizin  bu  okur  yazar  olmadığı  kabulünü   övünç  vesilesi  yapmışlardır. Böylece  bilerek  veya  bilmeyerek  peygamberimize  haksızlık  yapılmış,  manevi  şahsiyeti  rencide  edilmiştir. Ümmiliği, “  okuryazar  olmamakla  “  kabul  edenler,  görüşlerini  Ankebut  Suresinin  48.  ayetindeki  “  Ve  sen  bundan  evvel  herhangi  bir  kitaptan  okumuyordun.  Sen  Kur’anı  kendiliğinden  yazmıyorsun.  Eğer  böyle  olsaydı  batıla  inananlar  kesinlikle  kuşku  duyacaklardı. “ ifadelerine  bağlı  olarak  ilk  vahyin  indirildiğinin  anlatıldığı,  peygamberimizin  vahyi  getiren  Cebrail’e  ben  okuma  bilmem  dediği  ve  Cebrail’in  onu  üç  defa  sıktırarak  oku  dediği,  meşhur  Hira  mağarası  uydurma  rivayetine  dayandırmaktadırlar.

Halbuki  bu  ayette  peygamberimizin  Ehli  Kitap  Hahamları  gibi  kitap  okumak  ve  yazmakla  meşgul  olmadığı  ve  daha  önceden  bu  kitaplar  hakkında  herhangi  bir  bilgisinin  bulunmadığı  vurgulanmaktadır. Aslında  aksine  bu  ayet  peygamberimizin  okuma  yazma  bildiğinin  bir  kanıtıdır. Çünkü  okuma  yazma  bilmeyen  birine  ayetin  orijinalindeki  ifadelerle “  onu  sağ  elinle  kendin  de  yazmıyorsun “  denilmesinin  bir  anlamı  olamaz. Bundan  dolayı  başka  bir  görüşe  göre  ise  ümmi  sözcüğü  okuma  yazma  bilmeyen  anlamında  değil,  Mekke’de  bulunan  Hristiyan  ve  Yahudilerin  dinlerine  tabi  olmayan,  onların  kitaplarını  hiç  okumamış  olan,  eski  dinlerle  ilgili  hiç  bir  bilgisi  olmayan  anlamındadır.  Buna  göre  Hz.  Muhammed,  Peygamber  olmadan  önce  de  okur  yazardır.  Emin  olunan  güvenilir  bir  kişidir.  Çevresindekilerin  emanetlerini  kayıt  tutarak  güvenle  saklamaktadır.  Ayrıca  ticaretle  uğraşmakta  ve  ticaret  kayıtlarını  da  tutmakta,  eşinin  ticaret  kervanlarını   yönetmektedir.  Üstelik  de  kendisine  ilk  defa  görev  tevdi  edilirken  de  O’na  Allah’ın  ilk  emri  “ oku “  demek  olmuştur. Okuma  bilmeyen  bir  kimseye  oku  demenin  bir  anlamı   da olamaz. Üstelik  de  peygamberlik  görevine  başlar  başlamaz,  Müzzemmil  Suresinin  ayetleri  ile  eğitilirken,  kendisine  yöneltilen  çalışma  yöntemlerinde,  geceleyin  çalışması  ve  ayetlerin  tertiplenerek  sıraya  sokulması  ve  düzenlenmesi,  gerekli  hazırlıkların  yapılması  istenecektir.

Tarih  boyunca  olduğu  gibi,  geleneklere,  göreneklere  ve  atalarının  dinine  bağlılık  inancı,  muhafazakar  ve  tutucu  denilen  kişilerin,  dindar,  ulema,  veli  denilen  önderlerinin,  Allah’ın  vahyinin  dışındaki   çarpık  zihniyeti,  Peygamberimizin  vefatından  sonra,  hadis,  rivayet  ve  hurafelerle  oluşturulan  katkılarla,  gelenekselleştirilmiş  olarak  bugün  de  devam  etmektedir.  İnançlarına  bağlı  ve  dindar  olduğunu  zanneden  muhafazakar  insanlar,  atalardan  gelen  hayat  görüşünü,  yanlış  inanç  ve  din  anlayışını,  sorgulamadan  kabul  ederek,  yüzyıllardır  süregelen  bir  yanılgıyla  devam  ettirmektedirler. Bugün  anlı  şanlı  İlahiyat  Profesörleri,  Diyanet  İşleri  Başkanlığı  yöneticileri  ve  Din  görevlileri   dahi,  hala   “  Biz  geleneklerimizden,  teamüllerimizden   vazgeçemeyiz  “  diyebilmekte,  bidatlara,  hurafelere,  işlenen  küfürlere,  şirke   dahi  karşı  çıkamamakta  ve  üstelik  de  savunulmasına  katılmaktadırlar, aklın  ve  gerçeğin  önünü  tıkamaktadırlar.  Bundan  dolayı  Hak  dine  sonradan  hadis  diye,  rivayet  diye,  enjekte  edilmiş  hükümlerle  yaşanan  dinden  vazgeçilememekte,  Kur’an  da  anlaşıldığı  dilden  okunamadığından,  sorgulanıp  da  yanlışlardan  dönülememektedir. Yüce  Kitabımız  Kur’anda  olmayan,  Kur’an  ayetlerine  aykırı  olan,  Tevhit  bilincinden  uzaklaşılmış  olan,  pek  çok  bidat,  hurafe  ve  gelenekselleşmiş  inançlar,  dine  sonradan  enjekte  edilmiş  uydurma  Kandil  Geceleri,  zikirmatik  saatleriyle  toplu  zikir  seansları,  hiçbir  şey  anlamadan  mukabele  adında  Arapça  Kur’an  hatimleri,  Okunan  ayetlerin  ölülere  hediye  edilmesi,  Sadece  Allah  için  olması  gereken  Camilere  Mevlit  okuma  bidatının  sokulması,  Salatlarla  abartılmış,  minarelerde  Selalaştırılmış  ve  Allah’ın  yanına  ortak  edilmiş  Muhammed  Peygamber  sevgisi,  Tarikat,  Cemaat  bölünmeleriyle  velilerden,  türbelerden  yardım  isteme,  çaput  bağlama,  okunmuş  şekerler,  okunmuş  sular,  okunmuş  yanmayan  kefenler  ve  mezarlıkların  ve  ölülerin  kitabı  yapılan  Kur’an  uygulamaları  vazgeçilemez  gelenekler  ve  terk  edilemeyen  ataların  mirası  haline  gelmiştir. Bu  yaşananların  ve  din  diye  yerine  getirilen  uygulamaların  tamamı  Kur’ana  aykırıdır,  küfürdür,  şirktir. Bu  zihniyet,  bugün  Kur’anı  terk  ettirip,  insanlara  anladığı  dilden  okutturmadığı  için,  aynen  tarihte  diğer  peygamberlere,  Peygamberimizin  zamanındaki  muhafazakar  müşriklerin  yaptıkları  gibi,  bu  konudaki  uyarılara  karşı  koymakta   ve  düzenlerinin  bozulmaması  için  de,  uyarıyı  yapanları  din  düşmanı  olarak  suçlamaktadırlar.

Değerli  Kardeşim !  Belirttiğiniz  gibi  aradan  1400  yıla  yakın  bir  zaman  geçmesine  rağmen  Müslümanlar,  Kur'anı  bizzat  anlayarak  kendi  dillerinden  okumadıkları  için,  çoğunlukla  şirk  ve  küfür  içerisinde  olan  gelenek  ve  atalarının  yanlış  da  olsa  getirdiği  inancın  baskısından  arınamayarak,  Allah’ın  hak  dini  olan  Tevhit  dininin  yolunda  maalesef  bir  arpa  boyu  kadar  dahi  yol   alamamışlardır.  Allah’ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur’anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ABDULLAH AKIN.   08-07-2019  
HOCAM ALLAHIN SELAMI,BAĞIŞLAYICILIĞI,BEREKETİ ÜZERİNİZE OLSUN.SORULARIMA AYRINTILI YANITLARINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.DEĞİNDİĞİNİZ DOĞRULARIN ÇEVREYE AKTARILMASINDA SİZİNDE İÇİNDE BULUNDUĞUNUZU TAHMİN ETTİĞİM ŞİDDETLİ DİRENÇ BENİMDE KARŞIMDA MAALESEF.SEN KİMSİN Kİ,ALİMLER,HACILAR,HOCALAR,KÜRSÜ DİREKTÖRLERİ,PROF.LAR V.S BUNLARI GÖREMİYORDA BİR TEK SEN Mİ FARKETTİN GİBİ CEVAPLARA MUHATAB OLUYORUZ.YILMAK YOK.DOĞRULAR MUHATABINI BULUR.HÜRMETLERİMLE.

Bir Yanıt Yaz

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

Takip Et