Soru

ABDULLAH A.   19-07-2019   222
HOCAM SELAMLAR.BUGÜN CUMA HUTBESİNDE VE ÖNCESİNDE AKLIMA TAKILANLARI SİZİN İLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.1-PEYGAMBERİMİZ VEDA HUTBESİNDE SİZE İKİ ŞEY BIRAKIYORUM,KURAN VE SÜNNETİMİ DEMİŞ.OYSA KUTSAL SAYDIKLARI KUTUBİ SİİTTELERİNDE TİRMİZİ (ALLAHIN KİTABI VE EHL BEYT),BUHARİ-NESAİ DE HADİS YOK.MÜSLİM-EBU DAVUD-İBN MACE İSE BIRAKILAN SADECE ALLAHIN KİTABI YAZAR. 2- PEYGAMBERİMİZ GÜYA 3 CUMA YI MAZERETSİZ TERKEDENİN KALBİNİ ALLAH MÜHÜRLERMİŞ.BU ALLAH ADINA HÜKÜM VERMEK( KOYMAK) DEĞİLMİDİR.3-HEM RABBÜL ALEMİN DİYORUZ,HEM SEYYÜDİNA MUHAMMED.BURADA BİR GARİPLİK YOK MU.ALLAHIN SELAMI ÜZERİNİZE OLSUN.

Yanıtlar

Zeki Çelik.   20-07-2019  

Değerli  Kardeşim !  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  bereketi  üzerinize  olsun !

Cuma  namazında  hutbe  esnasındaki  dikkatinizi  çektiğini  ve  garip  olarak  değerlendirdiğinizi  belirttiğiniz  imamların  söylem  örnekleri  ile,  toplumumuzun  ve  neredeyse  bütün  Müslümanların  doğru  olarak  bildikleri  ve  inandıkları  halde,  aslında  içinde  bulunulan  yanlışlıklarla  ve  yanlış  inançlara  bağlı  olarak  yapılan  uygulamalarla  Kur’anın  dini  adına  çok  önemli  noktalara  da  dikkat  çekmiş  bulunmaktasınız.  Belirttiğiniz  örnek  söylemler  garip  değil,  keşke  sadece  garip  olsaydı,  üzülerek  belirtmek  gerekir  ki  üstelik  de  Allah’ın  birçok  ayetinin  inkarı  ile  küfürdür  ve  şirktir.  Ülkemizde  mütedeyyin  Müslümanların  hiç  olmazsa  haftada  bir  günlerini  tahsis  ederek  ve  heyecanla  koşarak  yerine  getirmeye  çalıştıkları  Cuma  gününün  ibadet  anlayışı  ve  uygulamaları,  ne  yazık  ki  Allah’ın  Kur’an  ile  öngördüğü,  Peygamberimizin  de  aynen  uyguladığı  ve  Rabbimizin  de  Cin  Suresinin  18. ayetinde  “ Ve  şüphesiz  ki  mescitler  Allah  içindir.  O  nedenle  Allah  ile  birlikte  herhangi  kimseye  yalvarmayın.  ( kulluk  etmeyin ) “  ifadeleriyle  Allah’tan  başkasına  yalvarmaya  ve  dua  etmeye  yasak  koymasına,   Müslümanların  içine  düşebilecekleri  şirk  konusunda,  secdegah  olarak  edindikleri  cami  ve  mescitlerde   daha  da  fazla  dikkatli  olmaları  gerektiği   uyarılarına  rağmen,  maalesef  Kur’anın  Cuma  gününün  ibadet  anlayışından  bugün  çok  uzak  ve  tamamen  farklı  bir  yapıdadır.

Kur’anda  Cuma   gününün  toplanmasına  ait  emirler,  Bakara  Suresinin  238. ayetinde  “  Salatları ( salavatı ) ( Mali  yönden  ve  zihinsel  açıdan  destekleşmeyi  ve  kurumlarını )  ve  salatil  vustayı ( En  hayırlı  salatı ) ( Haftalık  toplantı  salatını ) ( Cuma  Salatını )  el  birliğiyle  koruyun. “  ifadeleriyle  yer  almakta  ve  Cuma  Suresinin  9.  ayetinde  de  bu  emirlere  “ Ey  iman  etmiş  kişiler !  toplantı  günü  ( Yevmi’l  Cum’a ) salatı  için  seslenildiği  zaman   Allah’ın  anılmasına  ( Zikrullaha )  hemen  koşun,  alışverişi  bırakın.  Eğer  bilirseniz  işte  bu  sizin  için  daha  hayırlıdır. “  denilerek  davet  çıkarılmaktadır. Ayetin  orijinalinde  yer  alan  ( Yevmul  Cum’a )  terkibini  Cuma  günü  olarak  çevirmek,  Arapça  olan  iki  sözcükten  birini  Türkçeleştirip,  diğerini  Arapça  olarak  bırakmaktır.  Bu  ise  asıl  anlamın  kapalı  kalmasına  neden  olmuş,  ardından  da  birçok  yanlış  inanç  ve  amel  ortaya  çıkmıştır.  Aslında  Cum’a  sözcüğü  de  Arapça  olup,  anlamı  toplanma  demektir. O  nedenle  bu  terkibe  Toplantı  Günü  anlamının  verilmesi  daha  doğru  olur.

Aslında  çok  kapsamlı  olan  ve  Peygamberimizin  de  aynen  Kur’an  ayetlerine  bağlı  olarak  uyguladığı  bu  Toplanma  Günü  salatı,  daha  sonra  Kur’an  ayetlerinin  Emevi  Arap  anlayışına  ve  dayatmasına  bağlı  olarak  ulema  tarafından  tepe  takla  ters  çevrilmesinden  ve  uygulamanın  sadece  namaz  kılmaya  endekslenmesinden  dolayı,  ülkemizde  de  Cuma  günü  öğle  vakti  Camilerde  kılınan  toplu  namaza  da  Cuma  namazı  denilmekte,  bu  namazın  diğer  namazlardan  çok  daha  faziletli  olduğu  düşünülmektedir.  Bu  konuda  uydurulan,  Peygamberimizin “  Üç  Cuma  namazına  katılmayan  bizden  değildir. “  hadisi  de  çok  etkili  olmaktadır. Cuma  namazının  rükunları,  farzları,  vacipleri,  getirisi,  götürüsü  konularında  da  * Cuma’dan  daha  faziletli  bayram  yoktur  ( Deylemi ) *  Cuma  diğer  günlerin  efendisidir,  Ramazan  ve  Kurban  bayramı  günlerinden  daha  da  kıymetlidir. ( Buhari )  *  Cuma  günü  bir  defa  İhlas  Suresini  okuyan,  Kadir  gecesini  idrak  etmiş  olur. ( Tergip  üs  salat )   *  Cuma  gününü  birleştirerek  iki  gün  oruç  tutan  için,  on  ahiret  günü  oruç  sevabı  vardır.  ( Beyheki,  Buhari )  gibi  pek  çok  hadisle,  rivayetle  insanlar  şartlandırılmakta, Müslim’de “  Bir  takım  kimseler  Cumaları  terk  etmekten  mutlaka  vazgeçmelidirler,  yoksa  Allah  kalplerini  mühürleyecek  ve  artık  onlar  gafillerden  yazılacaklardır. “  denilmekte,  üç  defa  arka  arkaya  Cuma’yı  terk  edenler  için  ise  bazı  rivayetlerde  levh  i  mahfuzda  münafık  olarak  yazılacağı,  bazılarında  Müslüman  sayılmayacağı,  diğer  ibadetlerinin  de  Allah  nezdinde  kabul  edilmediği,  tevbelerinin  geri  döneceği  gibi  tehditler  de  yer  almaktadır.

Peygamberimizin  Toplanma  gününün  salatında,  hutbede  gözden  geçirilen  ayetlerle,  aslında  Müslümanların  bir  nevi  haftalık  bakımları  yapılıyor,  inanç  ve  amelleri  revize  ediliyor,  sonraki  günlerde  yapılacaklar  programlanıyor,  insanlar  arasındaki  ihtilaflar  çözüme  kavuşturuluyor,  yaşamlarındaki  aksaklıklar,  tasalar,  dertler  gideriliyor,  hiç  kimseye  alet  olmadan  her  Müslüman’ın  katılımı  ile  özgürce  tam  bir  dokunulmazlık  ile  eleştiriler  istişare  edilip,  topluca  ve  paylaşılarak  yapılması  gerekenler  karara  bağlanıyordu.  Ayrıca  bu  toplanmalar  vesilesi  ile  Müslümanlar  tanışıp  konuşuyor,  dostluklar  tazeleniyor,  bilgiler  ve  bilinçler  de  artıyordu.  Sürü  gibi  Cami’ye  doluşup,  uyuklayıp  uyuklayıp  dağılmıyorlardı.   İşte  onun  içindir  ki  toplantı  gününün  salatı,  Kur’anda  “ es  Salatul  Vusta “  En  Hayırlı  Salat   olarak  nitelendirilmiştir.  Ayetin  sonunda  da  özellikle  sağlanan  bu  dinamizmle  “ Allah’ın  nimetlerini  aramak  için  yeryüzüne  dağılın “  denilmektedir.

Ancak   Resulullah'ın  vefatından  sonra  Vusta  salatın  ( En  hayırlı  salatın ) ( Toplanma  gününün  salatının )  uygulaması,  sadece  namaz  kılmaya  endekslendiği   gibi  Emevi  Arap  din  anlayışının  ve  uygulamasının  yapısına  dönüştürülebilmek  için  bir  çok  uydurma  hadis  de  Peygamberimizin  üstüne  atfedilmiştir.  Resulullah,  kendisine  vahyedilen  Hacc  ayetlerinin  rükunlarına  göre  Hicri  10. yılda  ve  ömründe  bir  defa  hacc  yapmıştır  ve  adına  da  “ Veda  Hacc’ı “  denir. Bugünkü  fıkıh  kitaplarında  bu  Hacc  esnasında  Resulullah'ın  irad  ettiği  Veda  Hutbesi  her  ne  kadar  tek  bir  hutbe  gibi  empoze  edilmekte  ise  de,  gerçekte  Arafat’ta  ve  Mina’da  olmak  üzere  farklı  günlerde  parça  parça  irad  edilmiştir. Peygamberimiz  özellikle  aslında  Haccın  sonuç  bildirgesi  olan  bu  Veda  Hutbesinin  içerisinde  Allah’ın  kendisine  vahyettiği  Tevbe  Suresinin  ilk  29  ayetini  0rada  toplanmış  olan  bütün  Müslümanların  huzurunda  nakletmiştir. Ve  bu  esnada  da   emanetlerin  hassasiyeti,  faizin  her  çeşidinin  kaldırıldığı,  kan  davalarına  son  verildiği,  kadın  haklarına  riayet  edilmesi  gibi  bazı  konularda  da  nasihatlerde  bulunmuştur.  Fakat  bu  hutbe  içerisinde  yer  alan  “ Ey  müminler !  Size  bir  emanet  bırakıyorum  ki  siz  ona  sımsıkı  sarıldıkça  yolunuzu  hiçbir  zaman  şaşırmazsınız.  O  emanet  Allah’ın  kitabı  Kur’andır. “  ifadesine,  dini  yozlaştırmak  ve  dinde  Kur’an  dışı  kaynaklara  zemin  hazırlamak  üzere  maalesef  bazı  rivayetlerde  emanet  edilen  Kur’an’ın  yanına  “ Benim  Sünnetim “,  kimi  rivayetlerde  ise  “ Ve  ehl  i  beytim “  ibarelerinin  eklemesi  yapılmıştır. Dolayısıyla  Rasulullah’ın,  Müslümanlar  için  bıraktığı  tek  bir  emaneti  vardır,  o  da  Yüce  Kitabımız  Kur’andır. Bunun  dışındaki  rivayetlerle  bildirilen  emanetler  hem  uydurmadır  hem  de  Kur’ana   ve  Rasulullah’ın  mümtaz  şahsiyetine  aykırıdır. İşte  bu  uydurma  hadislerle  beraber  “  Peygamberin  emanet  ettiği  sünnet “  inancının  kapısı  aralanmış  ve  ardından  da  binlerce  rivayetle  hadis  devreye  sokulmuştur. Cuma  Salatı,  en  hayırlı  salat  olmaktan  çıkmış,  Kur’anın  asıl  mesajından  ve  ayetlerinin  öğüdünden  yoksun  olarak  sadece  hadis  ve  rivayetlerle  eğitim  görmüş,  Allah’ın  Meşieti  ( iradesi ) subuti  sıfatı  kavramından  haberi  olmayan,  bundan  dolayı  da  “  Üç  Cumayı  mazeretsiz  olarak  terk  edenin  Allah  kalbini  mühürler “  gibi  bilgisizce,  “  Aman  peygamberimizin  şefaatinden  mahrum  olmayalım,  bol  bol  salavat  getirelim,  Allah  ümme  salli  ala  Muhammedin  ve  ala  seyidine  Muhammed “  diyelim  gibi    Camilerde  tutarsız,  şirkle  dolu  mesnetsiz  yanlış  ve  Kur’an  ayetlerine  aykırı  söylemleri,  yeterli  eğitimden  yoksun  din  görevlileri  tarafından  pervasızca  kullanılır  ve  Müslümanlara  empoze  edilmeye  çalışır  olmuştur.

Yüce  kitabımız  Kur’anda,  örneğin  İbrahim  Suresinin  4. ayetinde  “ Ve  Biz  onlara  açıkça  ortaya  koysun  diye  her  peygamberi  yalnız  kendi  toplumunun  diliyle  gönderdik.  Artık  Allah,  dilediğini  ( dileyeni )  saptırır,  dilediğini ( dileyeni )  de  doğru  yola  iletir. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  pek  çok  ayette,  Allah’ın  kalpleri  ve  kulakları  mühürlediği, kalplerine  mühür  vurduğu,  paslandırdığı,  dilediğini  doğru  yola  iletip  dilediğini  de  saptırdığı  ifadelerini  görmekteyiz.  Bu  ifadeler,  Kur’an  bütünlüğü  içerisinde  meşiet  konusu,  gerçek  verilmek  istenen  mesaja  uygun  olan  doğrulukta  anlaşılmadan  düz  mantıkla  değerlendirildiğinde,  kader  konusunda  insanları  çok  yanlış  kabullenmelere  götürmektedir. Yüce  Rabbimiz  Allah,  ilahlığının  olmazsa  olmaz  bir  gereği  olarak  her  şeyin  ve  her  işin  asıl  yaratıcısıdır.  Dolayısıyla  insanların  önünde  seçenek  olarak  duran  hayrı  da  şerri  de,  hidayeti  de  dalaleti  de  yaratan  Allah’tır.  Ne  var  ki,  bu  yollardan  birini   tercih  eden  ve  o  yönde  davranışlarda  bulunan  ise  insanın  bizatihi  kendisidir.  Bu,  her  fiilin  yaratıcısı  Allah,  her  fiilin  faili  ise   insanın  kendisi  olduğu  anlamına  gelir.  Allah,  kullarına  akıl,  irade  ile   kabiliyet  ve  olanaklar  vermiştir.  İnsan  Suresinin  29. ayetinde  “ Bu  bir  öğüttür.  Dileyen  Rabbine  varan  bir  yol  tutar. ” İfadeleriyle  belirtildiği  gibi  de  onların  iradesini  istediği  gibi  kullanmada  özgür  bırakmıştır.  Kur’anın   birçok  ayetinde  iman  etmenin  de,  inkar  etmenin  de  insanın  özgür  iradesine  bırakıldığı  ve  cennete  girmenin  de,  cehennemi  hak  etmenin  de  kişinin  yaptıklarının  sonuçları  olduğu  açık  bir  şekilde  anlatılmaktadır. Allah’ın  subuti  sıfatlarından  biri  olan  meşietini (  iradesini )  dilemesini  ve  o  fiilleri  yaratmasını  da   göz  önünde  bulundurmadan  bu  ayetleri  düz  mantıkla  yorumlamak  Kur’an  gerçeği  ile  bağdaşmaz.  ( Meşiet  konusunda  sitemizde  yer  alan  “  Kur’anda  Fitne  Bela  ve  Kader “  başlıklı  yazımızda  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. ) İmamların  pervasızca  önüne  konulan  rivayetleri  dile  getirmeleri,  onların  Kur’anın  ayetlerinin  asıl  mesajına  ve  Allah’ın   sıfatlarının  neler  olduğuna  vakıf  olmadan  konuştuklarını  göstermektedir. Meşiet  kavramını  tüm  boyutları  ile  incelememiş  ve  anlayamamış  olanlar,  gördükleri  ayetlerdeki  ifadeleri  düz  mantıkla  yorumlayarak,  Allah’ın  kader  çerçevesi  içerisinde  rastgele  birilerini  saptırdığını,  kimilerini  de  rastgele  hidayete  erdirdiğini  ileri  sürebilmektedirler.  Oysa  Allah’ın  durup  dururken  birilerini  saptıracağını,  kalbini  mühürleyeceğini  iddia  etmek,  Allah’a  zulüm  yakıştırmak,  Allah’ın  yerine  hüküm  vermek  olur. ( Cuma  Günü  ve  Cuma  Namazı  başlıklı  yazımızda  Cuma  Salatı  ile  ilgili  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )

Cami  ibadetleri  içerisinde  imamların  en  çok  hataya  ve  yanlışa  düştükleri,  Allah  katında  sorumlu  bir  duruma  geldikleri  en  önemli  konulardan  birisi  de  Ahzab  Suresinin  56. ayetinde “ Şüphesiz  Allah  ve  melekleri ( güç  melekleri, indirilen  Kur’an  ayetleri )  peygambere  salat  ediyorlar. ( Destekliyorlar,  arka  çıkıyorlar,  yardım  ediyorlar.)  Ey  iman  etmiş  kimseler !  siz  de  peygambere  salat  edin. (  arka  çıkın,  yardım  edin. ) O’nun  güvenliğini  sağlayın. “ ifadeleriyle  Müslümanlara  yöneltilen  görevin,  yanlış  yorumlar  ve  uydurulan  hadisler  sonucu  adeta  “  Ben  peygambere  yardım  etmem,  sadece  lafla  papağan  gibi  salavat  getiririm,  Allah’ım   O’na  Sen  yardım  et. “  demeye  gelen  bir  anlayışla  salavat  getirttirmeleridir. Aslında  bu  ayette  Medine’nin  kuşatılması  esnasındaki  hendek  mücadelesinde  müminlerin,  Resülullah’a  karşı  görevleri  ve  sorumlulukları  bildirilmektedir.  Allah  ve  meleklerinin  Resülullah’ı  destekledikleri  gibi,  müminlerin  de  O’nu  destekleyerek  güvenliğini  sağlayıp,  koruma  altına  almaları  istenmektedir.  Elbette  ki  sahabeler,  bu  ayetteki  emrin  bilinci  ile  gerekeni  yapmışlar  ve  Peygamberlerine  sahip  çıkmışlardır.  Ancak  geçen  zamanlar  içerisinde  çok  önemli  olan  bu  konu  saptırılmış,  uydurulan  birçok  rivayetle  bambaşka  bir  anlayışa  ve  uygulamaya  dönüştürülmüş, müminlerin  peygamberlerini  yeterince  tanımasa  da,   her  ismini  duyduğu  anda  sadece  lafla  salat  etmeleri  görevi,  inancın  temeline  yerleştirilmiştir.  Osmanlıdaki,  samimiyetle  bağdaşmadığı  halde  halkın “ Padişahım  sen  çok  yaşa “  demelerine  benzer  şekilde ,   “  Allahümme  salli  ala  Muhammed  ve  sellim…. “  tekerlemesini  söylemeleri   salat  görevinin  yerini  almıştır. Bu  tekerlemenin  manası  hiç  sorgulanmadan,  hatta  çıkışına  neden  olan  rivayetlerin   ayrıntılarının ,  Allah’ın  birliğine  sıfatlarına,  peygamberimizin  boş  ve  gereksiz  konuşmayacağı  yapısına  aykırı  olup  olmadığına  dikkat  edilmeden  yüzyıllardır  nasıl  uygulanabildiği  çok  düşündürücüdür. ( Bu  konuda  daha  geniş  bilgiyi  “  Kur’anda  Salat  Namaz  mıdır ? “  başlıklı  yazımızda  bulabilirsiniz. )

Peygamberimizin  vefatından  bir  süre  sonra,  Emevi  Devleti  dönemiyle  beraber  küfrün,  şirkin,  siyasetin  ve  dayatmanın  içine  sokulduğu,  Tarikat,  Cemaat  ve  Mezhep  bölünmelerinin  Kur'an  ayetlerine  aykırı  olarak  zulüm  ve  ideolojilerini  yaymanın  en  güzel  aracı  olarak  gördükleri  mescitleri  ve  oradaki  ibadetleri,  sadece  Allah  için  olması  gereken  yapıdan  döndürdükleri  için,  o  zamanın  pek  çok  alimi,  Enes  b.  Malik,  Ebu  Zer  el  Gufari  bu  mescitlere  gitmemeye  başlamış,  ünlü  fakihlerden  Şa'bi  de  "  Öyle  bir  zaman  geldi  ki,  benim  için  şu  Küfe  Mescidinden  daha  sevimli  bir  mekan  kalmadı.  Oysa  bugünün  çöplükleri  bile  bu  Mescitten  daha  hayırlıdır. "  demiştir. ( İbn i Sad  6 /175  beyan )  Aslında  üzücü  olanı  da  Emevi  Arap  inancının  ve  yapısının,  bugün  bizim  Camilerimizde  de  aynen  devam  etmekte  olduğudur. Allah'ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !

Bir Yanıt Yaz

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

Takip Et