Close
Close

KUR’ANDA SALAT NAMAZ MIDIR ?

Müslüman  toplumlarında  camilerde  günde  5  vakit  okunan  ezanlarda,  "  Hayya  lessalah  "  ifadesiyle  insanlar  salat’a  davet  edilirler.  Bütün  Müslümanlar  ve  de  kadınlar  bu  davetten  muafmış  gibi  çoğunlukla  emekli  yaşlılar,  kendilerinin  vazgeçilmez  şartlanması  ile  bu  davete  icabet  ederler,  kimileri  de  evlerinde  veya  iş  yerlerinde  namaza  dururlar. İmamla  beraber  kılınan  toplu  namazda  imama  uyulur,  ne  denildiğinin  bilinmemesine  rağmen  Arapça  okunan  ayetlere  amin  denilir, birlikte  yatılır,  kalkılır,  secde  edilir,  komutla  tespih  çekilir,  komutla  dua  edilir,  ardından  huzuru  kalp  ile  ve  görevlerini  yerine  getirmiş  olmanın  mutluluğu  ile  evin  yolu  tutulur.  Namazını  eda  etmiş  bu  mütedeyyin  Müslüman  kardeşlerimizden,  acaba  kaç  kişi  icabet  ettikleri  bu  çağrının  sonunda,  yaptıklarının,  din  adına  yerine  getirmeye çalıştıkları  ibadetin  bilincindedir,  Kur’an  çerçevesinde  bu  ibadetinin  sorgulamasını,  kendine  göre  değerlendirmesini  yapabilmektedir ?  Bu  mütedeyyin  Müslüman  kardeşlerimize  yerine  getirdikleri  bu  ibadetin  ardından   sorsak  ;
Salat  nedir ?  Büyük  çoğunlukla  diyecektir  ki  namazdır.
Namaz  nedir ?  Çoğunlukla   Allah’ın  emridir,  İbadet  etmektir.
Niçin  namaz  kılıyorsun ?  Dinimizin  emri  olduğu  için, denilecektir.

Gerçekte  namaz  olmadığı  halde,  Salatı  sadece  namaz  deyip,  namazı  dinin  merkezine  oturtturan  bugünkü  din  anlayışı  ile  inananların  yegane  meşgul  oldukları  konu  da,  namazın  rükunları,  farzları,  vacipleri,  sünnetleri,  vakitleri,  anlaşılmadan  okunacak  Arapça  namaz  Sureleridir.  Ama  bununla  beraber  Müslümanlar,  sadece  sevap  kazandık  demelerinin  dışında  çoğunlukla  namazın  da  ne  olduğunu,  niçin  namaz  kıldıklarını  bilmemekte,  mantıklı  ve  Kur’an  çerçevesinde  açıklamasını  yapamamakta,  namazda  ne  okuduğunun,  huzurunda  bulunduğu  Allah’la  ne  konuştuğunun  farkında  olmamakta,  bundan  dolayı  belki  de  küfür  niteliğinde  bir  konuşma  veya   boşa  gidebilecek  ve  hiçbir  işe  yaramayabilecek  o  yatıp  kalkmaların  anlamsızlığının  bilincinde  de  olamamaktadır.  Böyle  olunca  da  toplumda  salat  ve  namaz,  yüzyıllardır  olduğu  gibi  bugün  de  aynı  anlamda  bilinmeye  ve  yaşanmaya  devam  etmektedir.  Çünkü  neredeyse  Kur’anın  Türkçeye  çeviri  meallerinin  tamamına  yakınında  salat  sözcüğü,  namaz  diye  çevrilmiştir.  İnsanlar,  çoğunlukla  sadece  yatıp  kalkmakla  namaz  kılmanın  dışında  dinini  öğrenmek,  Kur’anı   anlamak,  Allah’ı  ve  Peygamberi  tanımak,  namazın  niyazın  ne  olduğunu  öğrenmek  ve  bilerek  dinini  yaşamak  için  hiç  bir  çabanın  içine  girmemektedirler.  Üstelik  namazın  içerisinde  anlamını  da  bilmeden  sadece  lafla  salavat  getirerek,  Peygamberin  emanetini  gerçekten  sahiplenilemeyeceğinin  bilincinde  olamamaktadırlar. Halbuki  Kur’anda,  pek  çok  ayette  ayrınrtılarıyla  ele  alınan  öğütler,  tanımlar  mükafatlar  ve  cezalar  bulunmakta,  üstelik  de  ağızdan  ben  iman  ettim,  namazımı  da  kılıyorum  diyenlere  en  etkili  ve  en  ayrıntılı  uyarıyı  da  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın  Bakara  Suresinin  177. ayetinde  ;   Yüzlerinizi  batı  ve  doğuya  çevirmek  el  birru ( iyi  olan  kimse,  takva )  iyi  adamlık  değildir.  Ama  iyi  adamlar,  Allah’a  ve  Ahiret  Gününe,  meleklere,  Kitab’a,  Peygamberlere  inanan ;  malını  akrabalara  ( yakınında  bulunanlara )  yetimlere,  miskinlere,  yolcuya  ve  dilenenlere  ve  özgürlüğü  olmayanlara  çok  sevdiğinden  veren  ve  salatı  ikame  eden, (  Topluma  ve  insanlara  mali  ve  zihinsel  açıdan  destek  olan,  paylaşan,  yardımlaşan,  sosyal  yardım  ve  eğitim  öğretim  destek  kurumlarının  oluşmasına  ve  ayakta  durmasına  katkıda  bulunan )  zekatı  ( vergiyi )  veren  kimselerdir.  Ve  de  sözleştiklerinde  sözlerini   tastamam  yerine  getiren,  sıkıntı,  hastalık  ve  savaş  zamanlarında  sabreden  kimselerdir.  İşte  onlar,  özü  sözü  doğru  olanlardır.  Ve  işte  onlar,  Allah’ın  koruması  altına  girmiş  kişilerin  ta  kendileridir. "  dediği  ifadelerinde  görmekteyiz.  Burada  "  Yüzlerinizi  batı  ve  doğuya  çevirmek  iyi  adamlık  değildir.   "  ifadesiyle  sadece  ağızdan  lafla  iman  ettim,  namaz  kıldım  demekle  iyi  adamlığın,  iyi  Müslümanlığın  olamayacağı,  asıl  iyiliğin  imanla  amelin  birleştirilerek  salat  etmekte,  destekleşmekle,  insanlarla,  toplumla   birşeyleri,  malı,  emeği,  gücü,  anlayarak  okuyup  öğrendiği  Kur'an  ayetlerinin  öğüdünü  paylaşmakla,  dayanışma  ve  yardımlaşma  içerisinde  olmakla  mümkün  olabileceği  dile  getirilmektedir.

Bugün  Kur'anın  dışında  oluşturulan  Hadis  ve  Rivayet  kitaplarında  namaz  ve  rükunları  ile  ilgili  binlerce  yasak,  haram,  mekruh,  vacip,  sünnet   ayrıntıları   yer  alırken, salat   kavramı  için,  yanlış  olan  ve  üstelik  de  sadece  lafta  kalacak  bir  şekilde  salavat  getirme  (  Allahümme  Salli  ala  Muhammed  deme  ) önerilerinin  ve  hadislerinin  dışında,  gerçek  anlamına  yönelik  olarak  herhangi  birşeyi  bulmak  mümkün  değildir.  İnsanlardan  uzak  tutulan  salat'ın  gerçek  anlamının   bilinememesi  ve  hayata  geçirilememesi  nedeniyle,  Müslümanlar  aslında  yüzyıllardır  elde  edebilecekleri  toplumsal  refahtan,  medeniyetten,  çağdaş  gelişmişlikten,  huzur  ve  mutluluktan,  en  önemlisi  de  Allah  katındaki   kazanımlarından  mahrum  bırakılmaktadırlar.

Kur’an  ayetleri  bütünü  ile  incelenecek  olursa,  Diyanet  Vakfı  çevirileri  de  dahil,  klasik  ve  gelenekçi  müfessirlerin  tefsirinde  ve  Kur'anın  Türkçeleştirilmiş  meallerinde,  her  salat  sözcüğünün  geçtiği  ayetin  orijinalindeki  salat  sözcüğü  namaz  olarak  meallendirilmektedir.  Bundan  dolayı  Kur'anda  Allah'ın  asıl  vermek  istediği  mesajdan  farklı  olarak,   paragraf  ve  ayet  bütünlüğünde  anlam   bozuklukları  ortaya  çıkmakta,  konu  bütünlüğü  bozulmakta  ve  hatta  bazı  ayetlerde  de  küfre  sebebiyet  verileceğinin  farkına  varılarak,  bu  sefer  de  tutarlı  omayan  farklı  anlam  değişikliklerine  gidilmektedir. Buna  rağmen  bu  kadar  açık  ve  net  olan  bu  çelişkiyi  görmemezlikten  gelip,  ulema  denilen  klasik  tefsirleri  yapan  kişilerin,  ille  de  salatı  sadece  duaya  ( namaza )  indirgeyip,  salat = namaz  şeklinde  dar  bir  çerçevede  formüle  etmeleri,  ne  yazık  ki   Müslümanlar  için  çok  büyük  bir  kayıp  olmaktadır. Bunun   sonucunda   neredeyse   bütün  dünya  Müslümanları,  dini  sadece  namaza  endekslemekte,  namazı  kıldığı  zaman,  dinini  tam  olarak  yaşadığını  düşünmekte,  namaz  kılana  Müslüman,  kılmayana  kafir  gözüyle  bakılmaktadır. Halbuki  Mekke'de Peygamberimizin  karşısındaki  müşrikler  de  Allah'ın  varlığını  onaylıyor  ve  namaz  kılıyorlardı. Oruç  tutup,  zekat  verip  hacc  ediyorlardı.  Ama  Kur'anın  hükümlerini  reddediyorlardı. Bugün  de  bundan  pek  farklı  olmayan  bir  anlayışla  Kur’an,  sadece  Arapça  okunup  hiçbir  şey  anlaşılmadan  yıldan  yıla  bir  kere  Ramazan  ayında  hatim  edilip  ölülere  bağışlanmakta,  içindeki  anlamlarından,  hükümlerinden,  öğütlerinden  ve  asıl  Allah’ın  zikrinden  tamamen  uzak  yaşanılmaktadır.  Kur’an  terk  edilip  dinin,  sadece  hadislerin  yönlendirmesi  ile  en  mükemmel  bir  şekilde  yaşanıldığı  zannedilmektedir.

Aslında  salat  sözcüğü  çok  uzun  yıllardan  bu  yana  tartışılmakta,  bir  türlü  ortak  bir  görüş  sağlanamamaktadır.  Her  kesim  monologla  konuyu  tek  başına  ele  almakta,  birlikte   diyaloğa   geçilememekte,  bir  konsensüs  sağlanamamaktadır. Oysa  dini  bu  kadar  hafife  aldıranlar,  unutmamalıdırlar  ki,  "  İndirdiğimiz  apaçık  delilleri  ve  Kitapta  insanlara  apaçık  gösterdiğimiz  hidayet  yolunu  gizleyenlere  hem  Allah  hem  de  bütün  lanet  ediciler  lanet  eder. "  uyarılarının  yer  aldığı   Bakara   Suresinin  159. ayetinin  muhatabı  olmaktan  kendilerini  kurtaramayacaklardır.

PEKİ  SALAT  NEDİR  ?  Salat  sözcüğünün  anlamı  ile  ilgili  olarak  yazım  kaynaklarının,  bilimin  ve  tarih  ile  beraber  iletişimin  de  yetersiz  olduğu,  hatta  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği,  800  lü  yıllarda  elleriyle  eser  yazan  klasik  tefsirciler,  çok  kısır  olan  çalışmaları  ile  salat,  namazdır  demişler  ve  ünlü  bilgin  Ragıp  El  İsfehani’nin  Müfredat  adlı  eserinde  de  “  salat = dua,  tebrik  ve  temcit’tir “  ifadesiyle  adeta  geçiştirilerek  kapsamı  daraltıldıktan  sonra  “ namaz “  da  karar  kılınmıştır.  Fakat  artık   bugün  salat  için  gerçek  anlamında  yorum  ve  açıklama  getiren  pek  çok  Kur’an  erlerini  görmekteyiz.  Buna  rağmen  yine  de  pek  çok  Müslüman’ın,  salat  konusundaki  yeni   ve  gerçekçi  açıklamalardan  ve  kavramlardan  haberi  olamamaktadır. Çünkü   Müslümanlar,  Kur’anı  anladıkları  dilden  okumamakta,  yaşadıklarını  sorgulamamakta,  çoğunlukla  bir  cemaate  ve  imama  bağlandıklarından  akıllarını  özgürce  kullanamamaktadırlar.  Bu  çevrelerde  de  salatın  gerçek  anlamından  hiç  söz  edilmemektedir. Bugün,  toplumda  hadislerin  etkisi  ile  yaşanan  dini  inanca  göre,  gelenekçi  ve  klasik  salat  anlayışını  savunanlar,  "  Salatı  başka  anlamlara  çekenler,  Peygamber  Efendimize  inanmayanların,  dinimizi  yıkmak  isteyenlerin,  çeşitli  maskeler  altında  asıl  kimliklerini  gizleyerek  gündeme  getirdikleri  iddialardır.  Hiç  bir  ilmi  değeri  yoktur. “  diyerek,  özgür  düşünmenin,  sorgulamanın  önünü  daha  baştan  kapatmaya  çalışmaktadırlar. Kendi  kabullenmelerinin  temelini  oluşturan  rivayet  ve  hadis  kaynaklarını  dinin  vazgeçilemezi  olarak  görmekte,  Kur’anın  önüne  geçirmektedirler.  Ağızdan  getirilen  uydurma  her  salavat  sözü  için  de  cennette  yetmiş  huri  verileceği  vaadinde  bulunarak  insanları  kandırmaktadırlar. Örneklere  baktığımız  zaman ;

* Salat,  Hz. Muhammed’in  adı  anıldıkça  saygı  göstermek  için  okunan  duadır. Müslümanların,  yerine  getirdikleri  özel  ibadet,  ibadet  yeri  ve  dua  sayılabilir.
* Salat  kelimesi,  dua,  istiğfar,  rahmet  gibi  anlamlara  gelir.  Istılahta  ( kaidenin  zıddında  uygunluk )  ise  salat,  bildiğimiz  namaz  anlamına  gelir.  Salat  kelimesi  her  zaman  namaz,  her  zaman  da  dua  diye  tercüme  edilirse  yanlış  olur.  Cümledeki  yerine  göre  mana  verilir.
* Salatın  sözcük  anlamı, ( lügat  olarak )  dua  anlamındadır.  Şar i Mukaddes  onu  duanın  özel  bir  kısmı  olan  namazda  kullanmıştır.  Bu  kullanım  o  kadar  yaygınlaşmıştır  ki,  artık  ne  zaman  salat  sözcüğü  kullanılırsa  dua  değil,  namaz  akla  gelir.  Bundan  dolayı  da  camilerde  beş  vakitte  ezan  okunarak  salata  davet  edildiğinde  Müslümanlar,  sadece  namaz  kılma  düşüncesiyle  bu  davete  gitmektedirler.
* Cebrail  aleyhisselam   gelip,  beş  vakit  namazın  vakitlerini,  kılınış  şeklini  ve  diğer  bütün  hususları  bizzat  tatbiki  olarak  öğretti.  Peygamber  efendimiz  de  “  Namazı  benim  kıldığım  gibi  kılın  “  buyurdu.  ( Buhari )
* Kur’anda  yer  alan  ayetlere  baktığımızda  eğer  salat  veya  salavat  sözcüğü  Allah  için  kullanılıyorsa,  rahmet  göndermek  anlamındadır.  Namaz  kılmak  veya  Allah’ın  dua  etmesi  anlamı  taşımaz. Eğer  melekler  veya  müminler  isnat  ediliyorsa,  rahmet  dilemek  ve  dua  etmektir.
* Bir  başka  örnek  olan  hadiste  ( Bana  ilk  salat  edecek  olan  Allah’tır. ) dendiğinde,  bana  ilk  rahmet  edecek  olan  Allah’tır.  Demektir.  Ondan  sonra  da  müminler  salatu  selam  ederler.  gibi  Kur'an  ayetleri  ile  tutarsız,  birbiriyle  çelişkili  ve  yanlış  kavramlara  dayanan,  kitaplar  dolusu  daha  pek  çok  rivayet  ve  hadisi  görmekteyiz.

Bugün  ise  salatın  gerçek  ve  çok  kapsamlı  anlamına  yönelmiş  olan,  Kur’anın  ayetlerindeki  anlam  bütünlüğünü  sağlayan,  çelişkileri  bertaraf  eden  değerlendirmelere  baktığımızda ;  İşte  Kur’an. Com.  Sitesinde  araştırmacı  yazar  Hakkı  Yılmaz'ın  paylaşımına  göre :  Salat  sözcüğü,  yapı  ve  görünüş  itibariyle  “ saly “  veya  “ salv “  köklerinden  türemiş  olabilir.  Dilbilgisi  kurallarına  göre  her  ikisinin  de  olabileceği  düşünülebilir.  Denilip,  her  iki  kökün  “ nakıs “  ve  son  harflerindeki  “ harfi  illet “  özellikleri  tahlil  edilerek,  neticede  Kur’an  ayetleri  ile  de  örneklendirilerek  asıl  kökün  “ salv “  olduğu  ortaya  konmuştur.

Salv  :  İsim  olarak  uyluk,  fiil  olarak  da  “ uyluklamak “  yani  uylukları  hareket  ettirmek  demektir.  Bir  kişinin,  bir  başka  kişinin  sırtındaki  yüke  veya  bir  hayvanın  üstündeki  yüke  denge  sağlamak  için,  bacağının  diz  ile  kalça  arasındaki  bölümünü  ( uyluğunu )  kaldırarak  destek  olmasıdır. SALAT  sözcüğünün  aslı  Salvet  tir.  Kelime  nakıs  ( sonu  harfi  illetli )  olduğundan  genel  dilbilgisi  kuralları  gereği  “  Salat  “  şekline  dönüşmüştür.  Bundan  dolayı  da  salat  kelimesinin  kökü  kesinlikle “ salv “ dir.  Zira  sözcüğün   çoğulu  olan  “ salavat  “  sözcüğü  ile  asıl  harfi  olan  “  vav  “  açıkça  ortaya  çıkmaktadır.  Aynı  kökten  gelen,  salv,  salla,  salli,  salat   sözcüklerinin  açık  anlamının  destekleşmek  olduğu  Kur’anda  da  Kıyamet  Suresinin  31  ve  32. ayetleriyle  net  bir  şekilde  açıklanmaktadır.

KIYAMET  31 – 32  :  Fela   saddaga   vela   salla   ( O  ne  onayladı,  ne  destekledi  )
                                   Velakin  kezzebe  vetevella  ( Fakat  o  yalanladı  ve  ilgilenmedi )

Bu  ayetlerde,  tevella  sözcüğü  ile  salla  ( salat  etme )  fiili,  zıddıyla  birlikte  kullanılarak,  zıddının  sırtını  dönmek,  yüz  çevirmek,  ilgilenmemek,  üstlenmemek  anlamına  karşılık,  salat  etmenin,  yönelmek,  izlemek,  arka  çıkmak,  destek  olmak  anlamları,  hiç  tartışmaya  meydan  vermeyecek  şekilde  ortaya  çıkmaktadır. Aynı  zamanda  bu  fiilin  Kur’ana  göre  temsili  dil  sisteminde “ Yardım  istemek ”  terimsel  anlamı  “ dua “  ve  bir  dua  olan  namaz  ile  de  örtüştüğü  görülmektedir.  Bunlardan  dolayı ; Salat :  Destek  olmak,  arka  çıkmak,  omuz  vermek,  sorunları  paylaşmak,  sırtlamak,  giderilmesine  yardımcı  olmak,  dayanışmak,  çağırmak,  yardım  istemek  ve  bir  dua  olan  namazı  da  eda  etmektir.  Salatın  çoğulu  da  salavat  tır.  Aynı  zamanda  salat,  toplumun  ve  bireylerin  sosyal  ve  ekonomik  sorunlarına  destek  olmak,  omuz  vermek  ve  giderilmesinde  katkıda  bulunmaktır.  Bundan  dolayı  da  salat  dinin  temelidir,  imanın  destekleşme,  paylaşma,  dayanışma  ve  yardımlaşmalarla  amel  olarak  dışa  yansımasıdır,  sosyal  bir  varlık  olan  insanın  bir  arada  toplu  yaşayabilmesinin  vazgeçilemez  bir  gereğidir.

HUD  87  :  Onlar  dediler  ki  :  “  Ey  Şuayb !  Atalarımızın  taptıklarını  veya  mallarımızda  dilediğimizi  yapmayı  terk  etmeyi  sana  senin  salatın  ( dinin )  mi  emrediyor.  Şüphesiz  sen  yumuşak  huylusun  ve  aklı  başında  birisin.

Ayette  Hz. Şuayb’in  arkasından  gittiği,  arka  çıktığı,  destek  olduğu,  Allah’ın  emirleri,  Allah’ın  düzeni,  yani  O’nun  dinidir. O  nedenle  de  ayette  salat  sözcüğü  ile  ifade  edilmektedir.  Şuayb  Peygamber,  onlara  adeta  babalarınızın  kulluk  ettiği  şeyden  vazgeçin,  ölçü  ve  tartıda  hile  yapmayın,  yoksulun,  yetimin  hakkını  yemeyin,  sadece  Allah’a  kulluk  edin,  Allah’ın  vahyine  uyun  diyor.  Buna  karşılık  toplumun  ileri  gelen  yöneticileri  de  şaşırdıkları  bu  tekliflere,  sen  halim  selim  bir  insandın,  bizim  işlerimize  etimize  sütümüze  aşımıza  karışmazdın,  sana  neler  oldu ?  Sana  bunu  salatın  mı ( dinin  mi )  böyle  yapmanı  emrediyor ? diyerek  karşılık  veriyorlar. Ayette  görüldüğü  gibi  salat  sözcüğü  “ dini “  temsil  etmektedir.  Tıpkı  yüz  ifadesinin  bedenin  tümünü  temsil  ettiği  gibidir.  Bu  nedenle  de  dinin  temeli  salattır.  ( Halbuki  salat  sözcüğünün  destekleşmek  ekseni  etrafında  dinin  temeli  olduğunun  ifade  edilmesi,  ayetin  bütünlüğü  ile  bu  kadar  uyumlu  olmasına  rağmen,  Hud  87  :  Dediler  ki  "  Ey  Şuayb !  Babalarımızın  taptığını,  yahut  mallarımız  hakkında  dilediğimizi  yapmayı  terk  etmemizi  sana  namazın  mı  emrediyor ?  Oysa  sen  gerçekten  yumuşak  huylu  ve  aklı  başında  bir  adamsın. "  şeklinde  Diyanet  Vakfı  çevirileri  de  dahil  pek  çok  çeviri  meallerinde  salat  sözcüğü  bu  ayette  de  yine  namaz  diye  çevrilmekte  ve  ayetin  asıl  mesajından  uzaklaşılmaktadır. ) Tebyin  ül  Kur’an’ı  yazan,  araştırmacı,  pek  çok  dini  konulardaki  eserlerin  sahibi  olan  ilahiyatçı  yazar  HAKKI  YILMAZ ,  salatın  zihni  ve  maddi  olmak  üzere  iki  yönü  bulunur  demektedir.

1 – Zihni  yönü  ile  salat  :  Kuranı  anlayarak  okumak,  öğrenmek  ve  öğretmektir. Bilgiyi  paylaşmak,  eğitim  ve  öğretimle  bireyleri  ve  toplumu  aydınlatmak,  rüşde  erdirmek, ( Kur’an  yoluna )  en  sağlam  yola  iletmektir. Bu  nedenle  de  olsa  gerek,  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın  Peygamberimizi  görevlendirirken  ilk  emri  namaz  kıl  değil,  ikra  ( oku ) ( öğren - öğret )  olmuştur.

2 – Mali  yönü  ile  salat  :  İş  imkanları  ve  sosyal   güvenlik  sistemleri  ile  ihtiyaç  sahiplerine  yardımda  bulunmak,  onların  zor  günlerinde  sıkıntılarını  paylaşmak,  sıkıntılarına  omuz  vermek,  yüklerini  azaltmak,  bunun  için  de  mali  yardımlarda  bulunmaktır.

Mali  yönden  salat  eden, ( zekat  veren,  malını  infak  eden )  başkalarıyla  paylaşan  kimse  kendini  Allah  katında   kurtaranlardandır. Onlar,  Allah’ın  Kur'anda  ayetlerle  müjdelendirdiği  azap  görmeyecek  olan  mümin  kullarıdır.  Malın  ve  sahip  olunan  paranın  zekatının  verilmesi,  yetimlerle  veya  muhtaç  olanlarla  paylaşılması,  o  malın  ve  paranın  temizlenmesi,  saf,  arı,  duru  hale  getirilmesi  ve  Allah’a  şükrün  eda  edilmesi  anlamını  taşımaktadır.

ALA  14 – 17  :  Arınan,  Rabbinin  adını  anıp  da  salat  eden  ( mali  yönden  ve  zihinsel  açıdan  destek  olan )  toplumu  aydınlatmaya  çalışan  kimse  kesinlikle  kendini  kurtarmıştır.

ALAK  9 – 12  :  Salat  ettiği  zaman  bir  kulu  engelleyen  kişiyi  gördün  mü ?  Hiç  düşündün  mü,  eğer  o  salat  eden  kul,  doğru  yol  üzerinde  idiyse,  ya  da  takvayı ( sakınmayı,  Allah’ın  koruması  altında  olmayı )  emrettiyse. !

MÜMİNUN  1 – 4  :  Felaha  ulaştı  o  müminler  ki  onlar  salatlarında  itaatkarlardır.

TAHA  132  :  Ve  ehline  salatı  emret,  kendin  de  ona  sabırla  devam  et.  Biz  senden  bir  rızık  istemiyoruz.  Seni  Biz  rızıklandırıyoruz.  Akibet  “ Allah’ın  koruması  altında  olma  “  takva  içindir.

KUR’ANDAKİ  SALAVAT  :

Allah’ın  bu  kadar  önemsediği  salat  kavramı,  Kur’anın  indiği  dönemde  sözcük  anlamlarıyla  aynen  kullanılırken,  daha  sonra  dogmalar  ile  meseleye  yaklaşanlar,  gerçek  anlamından  uzaklaştırarak  anlamı,  sadece  namaz  karşılığı  ile  dar  bir  çerçeveye  oturtmuşlardır.  Değişik  Kur’an  ayetlerinde,  anlam  bütünlüğünün  bozulduğunu  ve  bazılarında  da  küfre  girme  tehlikesini  gördükleri  zaman  da,  çelişkilerle  dolu  farklı  anlamlar  vererek  geçiştirmeye  çalışmışlardır.  Bu  tür  çelişkiye  düştükleri  Kur’an  ayetlerindeki  salatın  gerçek  anlamına  baktığımızda ;

AHZAB  56  :  Şüphesiz  Allah  ve  melekleri ( güç  melekleri,  indirilen  Kur’an  ayetleri )  peygambere  salat  ediyorlar. ( Destekliyorlar,  arka  çıkıyorlar,  yardım  ediyorlar.)  Ey  iman  etmiş  kimseler !  siz  de  peygambere  salat  edin. ( arka  çıkın,  destekleyin,  yardım  edin. ) O’nun  güvenliğini  sağlayın.

Bu  ayet  ve  ardındaki  ayet  grubu,  Medine’de  ve  Peygamberimizin  en  çok  desteğe  ve  yardıma  ihtiyacının  olduğu  Hendek  savaşı  esnasında  nazil  olmuştur. Çünkü  Surenin  isminin  ( Ahzab ) hizipler,  gruplar  olduğu  gibi,  Medine'nin  savunmasından,  savaştan  kaçmak  ve  peygamberimizin  yanında  olmak  istemeyen  münafıklar,  gruplar  ve  hizipler  ortaya  çıkmıştır. Bundan  dolayı  da  indirilen  bu  ayetle  Allah,  melekleri  ve  ayetleri  ile  destek  olduğunu  belirtip  peygamberimize  moral  verirken,  iman  etmiş  kişilerin  de  Peygamberimize  destek  olup,  onun  yanında  olmasını  ve  onun  güvenliğini  sağlayarak  savaşa  birlikte  katılmalarını  istemektedir. Salat  sözcüğünün  destek  olma  anlamı,  ayetin  bütünlüğü,  zamanın  gerektirdikleri  ile  bu  kadar  uyumlu  iken,  illa  ki  salatı  destek  olarak  kabul  etmek  istemeyen  ve  gerçekliği  kesin  olmayan,  hadis  baskılarının  içinde  gömülmüş  olanlar,  pek  çok  ayette  geçen  salat  sözcüğünü  namaz  kılmak  olarak  çevirdikleri  halde,  burada   ise  Allah’ın  namaz   kılması   karşılığını  kullanamadıkları  için,  çıkış  yolunu  salatın  isnat  edilene  göre  anlamını  farklı  farklı  ifade  etmekle  bulmuşlardır. Salat  sözcüğünün  pek  çok  ayetteki  Türkçe  karşılığını  Diyanet  İşleri  Başkanlığının  çeviri   mealleri  de  dahil,  çoğu  mealde  namaz  olarak  gördüğümüz  halde,  bu  ayette  sözcüğün,  çevrilmeden  aynen  salat  olarak  bırakıldığını  görüyoruz. Ve  dipnot  köşede  de  aynı  hadis  kaynaklarındaki  hadislerde  yazıldığı  gibi, “ salat  sözü  Allah’a  nispet  edildiğinde,  Peygambere  veya  kullarına  rahmet  etmesi,  meleklere  isnat  edildiğinde,  peygamberin  şanının  yüceltilmesini  dilemeleri,  müminlere  isnat  edildiğinde  ise  dua  ederek  yardım  dilemeleridir. “  denilerek  çelişkiler  içerisindeki  açıklamalara  yer  verilmektedir.

Aslında  bu  ayette  desteğe,  yardımlaşmaya,  dayanışmaya  çok  ihtiyacı  olduğu  bir  zamanda,  müminlerin  Resülullah’a  karşı  görevleri  ve  sorumlulukları  bildirilmektedir.  Allah  ve  güç  melekleri  ( Enerji  türleri,  fırtına,  boran,  toz  bulutu,  şiddetli  yağmur  ile )  Resülullah’ı  destekledikleri  gibi,  müminlerin  de  O’nu  destekleyerek  yanında  Medine'nin  ve  İslam'ın  savunmasına  ve  Allah  yolundaki  mücadeleye  katılmaları,  Peygamberi  koruma  altına  almaları  istenmektedir.  Elbette  ki  sahabeler,  bu  ayetteki  emrin  bilinci  ile  gerekeni  yapmışlar  ve  Peygamberlerine  sahip  çıkmışlardır.  Ancak  geçen  zamanlar  içerisinde  çok  önemli  olan  bu  konu  saptırılmış,  bambaşka  bir  anlayışa  ve  uygulamaya  dönüştürülmüştür. Ve  uydurma  hadis  kaynaklarında  rivayet  olunduğuna  göre  diye  başlanan  rivayetlerden  birindeki  saçmalıklara  ve  tutarsızlıklara  bakacak  olursak ;

O’na  “ Ey  Allah’ın  Resulü !  Aziz  ve  Celil  olan  Allah’ın,  Şüphesiz  Allah  ve  melekleri  Peygambere  salat  ederler  buyruğu  hakkında  ne  dersin ?  diye  sorulmuş. Peygamber ( s.a. )  şöyle  buyurmuştur.  Bu  örtülüp  gizli  tutulmuş  ilimdendir. Şayet  siz  bu  hususta  bana  sormamış  olsaydınız,  bu  hususu  size  haber  vermezdim.  Yüce  Allah,  benim  için  iki  melek  görevlendirmiştir.  Bir  Müslüman’ın  yanında  anılıp  da  o  bana  salat  getirecek  olursa,  mutlaka  o  iki  melek,  Allah  sana  da  mağfiret  buyursun  derler.  Yüce  Allah  ve  melekleri  de  bu  iki  meleğe  cevap  olarak,  amin  derler.  O  iki  melek,  yanında  adım  anıldığı  halde  bana  salat  getirmeyen  bir  Müslüman  için  de,  Allah  sana  mağfiret  etmesin  derler. Yüce  Allah  ve  melekleri  de  o  iki  meleğe  amin  diye  cevap  verirler.  ( İbni  Kesir  11 / 515 )  

Bu  ve  bunun  gibi  rivayetlerin  neresinden  bakılırsa  bakılsın,  pek  çok  Kur'an  ayetine,  kavramlarına,  Sünnetullah'a,  Allah'ın  sıfatlarına,   peygamberimizin  mümtaz  şahsiyetine  ve  Kur'an  ahlakına  aykırılıklarla  doludur. Bu  rivayetleri  uyduranlar  ve  bunlara  inananlar,  Allah'ın  yarattığı  fizik  kanunlarından,  ontolojik  metafizik  yapıda  konuşabilen  meleklerin,  iki  melek,  beş  melek  gibi  kavramların  olmadığından,  Peygamberimizin  de  kibre  bürünüp  bencilliği  ile  hiç  kimseye  bedddua  etmeyeceği  Kur'an  ahlakından  haberleri  bulunmamaktadır.

Yine  de  zaman  içerisinde  böyle  rivayetlere  dayanılarak  müminlerin  peygamberlerini  yeterince  tanımasa  da,  her  ismini  duyduğu  anda  hiçbir  şeye  yaramayan  sadece  lafla  salavat  getirerek  salat  etmeleri  görevi,  inancın  temeline  yerleştirilmiştir.  Osmanlıdaki,  samimiyetle  bağdaşmadığı  halde  halkın  “ Padişahım  sen  çok  yaşa  “  demelerine  benzer  şekilde , “ Allahümme  salli  ala  Muhammed  ve  sellim…. “  tekerlemesini  söylemeleri,  salavat  adıyla,  salat   etme  görevinin  yerini  almıştır.  Bu  tekerleme  ile  adeta,  Peygambere  ben  destek  olmam,  Ey  Allah’ım,  Muhammed’e  sen  yardım  et,  gerekli  desteği  sen  yap,  onun  güvenliğini  sen  sağla.  Denilmektedir.  Bu  tekerlemenin  manası  hiç  sorgulanmadan,  hatta  çıkışına  neden  olan  rivayetin   ayrıntılarının  Allah’ın  birliğine,  sıfatlarına,  peygamberimizin  boş  ve  gereksiz  konuşmayacağı  yapısına  aykırı  olup  olmadığına  dikkat  edilmeden  yüzyıllardır  nasıl  uygulanabildiği  çok  düşündürücüdür.  Çünkü  illa  ki,  anlamı  bilinmese  de  bir  Emevi  özentisi  olarak  din,  Arapça  yaşanacak  ve  Arapça   konuşulacak  diye  tutturulmuştur. Ağızdan  çıkanı  kulaklar  duymamakta,  beyin  bağlantı  kuramamakta  ve  sonuçta  din  adına  neyin  yaşandığı,  asıl  görevin  ne  olduğu  da  bilinememektedir.  Hiç  düşünülmüyor  mu ?  Peygamberimiz  zamanındaki  sahabe  de,  onca  saldırıya,  tehdide,  baskıya,  zulme  karşı,  oturup  da  koro  halinde  lafla  “ Allahümme  salli  ala  Muhammed  “  diyerek  mi  O’na  yardım  etmiş,  arka  çıkmış  ve  salatın  gereğini  böyle  mi  yerine  getirmiştir.

Bugün  bu  salavat  anlayışı,  bütün  camilerde  namazın  arkasından  müezzinin  “  Ala  Resulüna  salavat  “ diyerek  salavata  davet  etmesi,  hep  birlikte  salavat  getirilmesi  ve  namaz  içinde  ilave  edilmiş  diğer  salavat  duaları  ile,  cami  minarelerinden  okunan  selalarla,  tamamen  Kur'ana  aykırı  olarak  kapsamı  genişlemiş  bir  ibadete  dönüştürülmüştür.  Bu  uygulamaların  yerleşmesi  için  de  pek  çok  uydurma  hadis  ortaya  atılmıştır. Bunun  için  de  öncelikle  Ahzab  Suresinin  56. ayeti  bu  hadislere  malzeme  yapılmak  üzere  :  “  Resulullah’a  salatu  selam  okumak  bizzat  Rabbulalemin’in  emridir.  Şüphesiz  ki  Allah  ve  melekleri   peygambere  çok  salat  ( ve  tekrim  ) ederler.  Ey  iman  edenler,  siz  de  ona  salat  edin,  tam  bir  teslimiyetle  de  selam  verin.”  şeklinde  ifade  edilmekte,  konu  saptırılmaktadır.  Bu  emir  kimine  göre  farzdır,  kimine  göre  müstehabdır,  kimine  göre  de  vaciptir,  müekked  sünnettir.  Namazda  farklıdır,  namazdan  çıkışta  farklıdır.  Demişler,  demişler  amma,  üstelik  de  “  Dua  eden  bir  kimse  peygambere  salat  okumadığı  müddetçe  duası  perdelidir. “ ve “  Kim  bana  salat  getirmeyi  unutursa  ona   cennetin  yolu  unutturulur. “  diyerek  de  şirk  batağında  kendilerini,  duayı  kabul  edecek  olan  Allah’ın  yerine  koyarak  da  baştan  itibaren  tehdidi  de  savurmuşlardır.  

* Kim  bana  bir  defa  salat u  selam  getirirse  bu  sebeple  Allah  Teala  ona  on  misli  merhamet  eder. ( Müslim  Salat  70 )
* Yanında  adım  anıldığı  halde  bana  salat  u  selam   getirmeyen  kimse  perişan  olsun. (  Tirmizi )
* Bir  kimse  bana  salatü  selam  getirdiği  zaman,  onun  selamını  almam  için,  Allahüteala  ruhumu  iade  eder.  ( Ebu  Davut  Menasik  96 )
* Biriniz  dua  edeceği  zaman  önce  Allahüteala’ya  hamdüsena  etsin,  sonra  peygamber  Sallallahu  aleyhi  ve  Sellem’e  salatü  selam   getirsin.  ( Ebu  Davut  Vitir  23 )

Bu  örnek  hadislerde  söylenenlerin  gerçek  olabileceğini,  Allah’ın  ölülerin  ruhunu  haşrdan  önce  iade  edebileceğini,  Kur’an  ahlakı  ile  yoğrulmuş   peygamberimizin  bir  kimseye  kendi  egosu  için  beddua  edebileceğini,  Kur’anda  ve  Peygamberimizin  şahsında  kabul  etmek  olanaksızdır. Peygamberimize  atılan  iftiralardır  ve  hakarettir. Bu  hadislerin  hepsi  uydurmadır. Fakat  buna  rağmen  bu  yanlış  inanışlarla  salat  kavramı  öyle  bir  hale  getirilmiştir  ki,  bugün  ülkemizde  zamanlı  zamansız  her  fırsatta  cami  minarelerinden  okunan  " Sela "  larla  insanları  küfrün  ve  şirkin  batağına  sürükleyen  ifadeler  kullanılarak,  Peygamberimizin  yüceltildiği,  selamlandığı,  sevildiği,  sayıldığı,  anıldığı   zannedilmektedir. ( Sela  Nedir ?  Niçin  Okunur  başlıklı  yazımızda  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )

Kur’anın  Türkçeye  çevrildiği  meallerinin  çoğunda  yine  salatın,  Allah’a  atfedildiği  zaman  rahmettir  denilerek  Bakara  157,  Ahzab  43,  Enfal  9,  ve   Ankebut  45,  ayetlerinde  de  aynı  çelişkiye  düşüldüğünü  görmekteyiz. Örneğin,  Bakara  Suresinin  157. ayetinin  orijinalinde ;  Aslında : “ Ülaike  aleyhim  salavatun  mirrabbihim  ve  rahmatün  ve  ulaike  hümul  muhtedun “  ve  Türkçe  karşılığında  “ İşte  Rablerinden  salavatün  ve  rahmet  hep  onlaradır.  Ve  doğru  yolu  bulanlar  onlardır.  “  denilerek,  bir  önceki  ayette,  “  şüphesiz  biz  Allah’a  aidiz  ve  O’na  döneceğiz “  diyenlere  Allah’ın  destek  olacağı  ve  rahmet  edeceği  ayrı  ayrı  sözcüklerle  anlatılırken,  salatın  rahmet  değil,  bilakis  salavat’ın  ve  rahmetin  farklı  şeyler  olduğu  vurgulanmaktadır.  Salavatun  ifadesi  ile,  elbette ki  Allah’ın  salavat  getirmesi  değil,  her  türlü  yardım  ve  desteğin  onlara  yapılacağı  anlatılmak  istenmektedir.

SALATIN  İKAME  EDİLMESİ  :

Peygamberimize   hicretinden  önce  Mekke'de  vahyedilen  ayetlerin  çoğunda  “ salat “  sözcüğü  doğrudan  kullanılırken,  Peygamberimizin  Medine’ ye  hicret  etmesinden  ve  orada  daha  sonra  bir  devlet  düzenine  geçilmesi  zorunluluğunun  ardından  inen  ayetlerde  “ Salatın  İkamesi  “  ifadeleri  yer  almaya  başlamıştır.

Salatı  İkame  etmek :  Salatı  ayağa  kaldırmak,  yeniden  diriltmek,  salatın  yerine  getirilmesini  sağlamaktır.  Bu  çerçevede,  toplumda  salat  müessesesinin  oluşturulması,  toplumun  aydınlatılması  bunun  için  de  destek  kurumlarının  tesis  edilmesi,  toplumda  sosyal  ve  ekonomik  yardımlaşma  olanaklarının  sağlanması,  adaletin  tesis  edilmesi,  Bugünkü  anlamıyla,  Yönetici  konumunda  olan  sorumlularınca  fabrikalarla  iş  sahalarının  açılması,  eğitim  kurumları  okulların  yapılması,  sağlık  ve  sosyal  güvenlik  kurumlarının  oluşturulması,  salatın  ikamesinin  başlıca   çalışmalarındandır. Kişilerin  de  bu  çalışmalara  maddi  ve  manevi  olarak  katılmalarının  gerekliliğidir. Ama  ne  yazıktır  ki  bu  kavram,  Türkçe  çeviri  meallerinin  çoğunda  yine  dar  bir  çerçevede  sıkıştırılarak  “  namazı  dosdoğru  kılın  “  şeklinde  çevrilmiştir. Salatın  toplum  yararına,  namazın  ise  Allah'la  kul  arasında  olduğunun  farklılığı  görmemezlikten  gelinmiştir.

Biz  Müslümanlar,  dar  çerçevede  kalarak  dini  ve  salatı,  sadece  namaz  sınırında  bin  dört  yüz  yıldır  başımızı  yukarı  ve  dünyaya  kaldırmadan  yaşarken,  namazın  rükunları  o  muydu,  bu  muydu  diye  kısır  tartışmalarla  oyalanırken,  çok  şeyleri  kaybettiğimizin  farkında  değiliz. İmansız  olarak  nitelediğimiz  batı,  adeta  Kur’anın  bize  yönelttiği  “ salatı  ikame  edin “  öğüdünü  aynen  uygulamış,  bilimde,  teknolojide,  eğitimde,  sosyal  yaşamla  refahta,  kendi  toplumlarına  her  türlü  gelişmeyi  ve  olanağı  sunmuştur. Bu  nedenlerle  de  yığınlarla  Müslüman  toplumu,  bugün  batıya  göç  etmenin  mücadelesini  vermektedir. Oysa  özellikle  Kur'anda  bir  çok  ayette  salatın  ikame  edilmesinin  önemine  ısrarla  dikkat  çekilmektedir.

BAKARA  110  :  Ve  siz  salatı  ikame  edin,  zekatı  verin.  Kendiniz  için  önceden  her  ne  iyilik  yaparsanız,  Allah  katında  onu  bulursunuz.  Şüphesiz  Allah  yaptıklarınızı  en  iyi  görendir.

İBRAHİM  31  :  İman   eden   kullarıma   söyle,  salatı   ikame  etsinler  ve  alış  veriş  ve  dostluğun  olmadığı  bir  günün  gelmesinden  önce,  kendilerini  rızıklandırdığımız  şeylerden  açık  ve  gizli  olarak  Allah  yolunda  harcamada  bulunsunlar.  Yakınlarının  nafakalarını  temin  etsinler.

HAC  35  :  Onlar  öyle  kimselerdir  ki,  Allah  anıldığı  zaman  kalpleri  titrer,  başlarına  gelene  sabrederler,  salatı  ikame  ederler  ve  kendilerine  verdiğimiz  şeylerden  harcarlar.

BAKARA  277  :  Şüphesiz  iman  eden  ve  düzeltmeye  yönelik  işler  yapan,  salatı  ikame  eden  ve  zekatı  veren  kişilerin  Rableri  katında  mükafatları  vardır.  Ve  onlar  üzerinde  hiç  bir  korku  yoktur.

LOKMAN  2 – 5  :  İşte  bunlar,  salatı  ikame  eden,  zekatı  veren,  ahirete  de  kesin  olarak  inananların  ta  kendileri  olan  güzellik  ve  iyilik  üretenler  ki  işte  onlar  Rableri  tarafından  bir  doğru  yol  üzeredirler.  Ve  onlar  kurtuluşa  erecek  olanların  ta  kendileridir.

Kur’anda,  salatın  ikamesinin  geçtiği  bütün  ayetlerde,  ardından  zekatın  verilmesi  veya  malın  infak  edilmesinden  söz  edilir. Salatın  ikamesi  ifadesinin,  çeviri  meallerinin  çoğunda  namazın  dosdoğru  kılınması  şeklinde  olması  halinde,  hemen  arkadan  gelen  zekatı  verin  denilen  para  ile  namazın  nasıl  bir  ilişkisi  olabilir ? Namaz,  doğrudan  doğruya  kişinin,  para  ilişkisi  olmadan  Allah  ile  girdiği  diyalogla  ilgili  bir  kulluk  şeklidir. Namaz  kılan  bir  kişinin,  sıkıntıda  olan  başka  insanlara  bir  katkısı  var  mıdır ? Oysa  gerçekten  salatın  ikame  edilmesi  için  paraya,  maddi  katılımlara  ve  desteklere  ihtiyaç  vardır. İnsanların  hayatlarını  sürdürebilmeleri  için,  huzur  ve  mutlulukları  için,  iş  alanlarına,  eğitim  kurumlarına,  sosyal  güvence  kurumlarına  ihtiyaç  vardır.  Bunların  kurulabilmesi  için  de  yönetimlerin,  o  toplumda  yaşayan  bireylerce,  maddi  olarak  desteklenmesi  gerekir. İşte  bu  da  bireylerin  vermesi  gereken  zekattır,  vergidir. Bu  da  salat  etmenin  mali  yönüdür.

Kur’anda,  zekat  malın  temizlenmesi,  saf,  arı  duru  hale  getirilmesi  demektir. Terimsel  olarak  da,  “ Müminlerin  devletinde,  devletin  var  olabilmesi,  güçlü  ve  ayakta  durabilmesi,  salatın  devlet  tarafından  ikame  edilebilmesi  için,  müminlerin  iman  borcu  olarak,  Allah’a  kulluk  görevi  olarak  vermesi  gereken  vergidir. Ancak  aslında  Kur’ana  göre  zekat  vermek  dinin  bir  emridir  ve  inanç  meselesidir  ve  gönül  meselesidir.  Zekat  alınmaz,  inananlarca  gönülden  gelerek  kendiliğinden  verilir.  Kişinin  ölmeden  evvel  malıyla  mülküyle  infak  etmesi,  hayırlı  işler  yapması,  bugünkü  devlet  yönetim  sistemlerindeki  uygulamaya  göre  çalmadan  vergisini  tam  olarak  vermesi,  onları  ölene  kadar  elinde  tutmasından  ve  miras  bırakmasından,  Allah  katında  çok  daha  değerlidir.  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  salatı  ikame  edemeyip  de  gereği  gibi  ayakta  tutamayanların  akibeti  hakkında  da  bize  ayetlerle  uyarılar  bulunmaktadır.

MERYEM  59  :  Onlardan  sonra  yerlerine  öyle  bir  nesil  geldi  ki,  salatı  zayi  ettiler.  Şehvetlerine  uydular.  Azgınlıklarının  cezasını  çekecekler.

MÜDDESSİR  41  :  Suçlulardan  sorarlar,  sizi  yakıcı  ateşe  ne  sürükledi ?  Derler  ki ;  “ Biz  salat  edenlerden  olmadık,  yoksula  da  yedirmezdik,  ceza  gününü  yalanlardık,  sonunda  bu  haldeyken  ölüm  bize  gelip  çattı.

Ayette  salatın  zayi  edilmesi  ifadesi,  aslında  onun  hayattan  çıkarılıp  atılması  anlamına  gelir,  ki  bu  da  Allah'ın  ayetlerini,  uyarılarını  inkar  etmektir,  kafirlik  demektir.  Bu  ayetteki  salatın  zayi  edilmesi  ifadesine,  pek  çok  mealde  namazın  vaktinin  geçirilmesi  şeklinde  anlam  verilmiş,  namazı  vaktinde  kılmayanların  bu  ayete  göre  ceza  göreceği  yorumu  getirilmiştir.  Diyanet  İşleri  Başkanlığı  da  dahil,  pek  çok  çeviride  Müddessir  Suresinin  41. ayetinin  orijinalindeki  " salat "  sözcüğü  de  "  Biz  namaz  kılanlardan  değildik "  şeklinde  meallendirilmekte  ve  ayetin  asıl  mesajı  saptırılmaktadır. Böylece  Müslümanları  korkutup,  onları  namaz  konusunda  daha  duyarlı  olmayı  sağlamaya  çalışmışlardır.  Fakat  iyi  niyetli  olsa  da,  Kur’an  ayetlerinin  gerçek  anlamını  bozmak  doğru  değildir. 

KUR’ANDAKİ   SALAT   ÇEŞİTLERİ  :

Kur’anda  a-  Allah’ın  ve  meleklerin  salatı  b-  Peygamberlerin  salatı  c-  Müminlerin  salatı  d-  İnsanın  dışındaki  canlı  ve  cansız  varlıkların  salatı.  gibi   dört  çeşit  salat  etme  ayrıntılarını  görmekteyiz.

a-)  Allah,  bütün  müminleri   karanlıklardan  aydınlığa  çıkarmak,  hidayete  erdirmek,  doğru  yola  iletmek  için  peygamberler  görevlendirmiş,  vahiyler,  kitaplar  indirmiş  ve  destek  olmuştur.  Bunun  yanısıra  gerek  barış  zamanında  sabredenlere  verdiği   ve  yarattığı  çeşitli  nimetlerle,  gerek  savaş   ve  gerekse  diğer  sıkıntıya  düşülen  zamanlarda  çeşitli  vesilelerle  gönderdiği  rahmeti  ile  destek  olmaktadır.

AHZAB  43 – 44  :  O,  sizlere  karanlıklardan  aydınlıklara  çıkarmak  için  size  salat  edendir. ( Yardım  eden,  destek  olandır.)  O’nun  melekleri ( doğadaki  güçleri )  indirdiği  elçileri ( haberci  ayetleri )  salat  ederler.  ( destek  verirler. )  Ve  O,  müminlere  çok  merhametlidir.

ENFAL  9 – 12  :  Hani  siz  Rabbinizden  yardım  diliyordunuz  da  Rabbiniz  “ Şüphesiz  Ben  işte  ardı  ardına  bin  haberci  ayetle  size  yardım  ediyorum “  diye  karşılık  vermişti.

ALİ  İMRAN  123 – 127  :  Ve  andolsun,  sizler  güçsüz  iken,  Allah  kendinize   verilen  nimetlerin  karşılığını  ödersiniz  diye  size  Bedir’de  yardım  etti.  Eğer  sabreder  ve  Allah’ın  koruması  altına  girerseniz,  evet  Rabbiniz  sizi  destekler.

Bu  ayetlerde,  Allah’ın  kullarına  salavat  ettiği  ( desteklerde  bulunduğu )  onları  sıkıntılarından  kurtardığı  dile  getirilmektedir.  Ayrıca  daha  önce  ayrıntıları  ile  ele  aldığımız  Ahzab  Suresinin  56. ve  Bakara  Suresinin  157. ayetinde  de  Allah’ın  ve  Meleklerin  salatını  görmüştük.

b-) Yüce  Allah,  bütün  peygamberlere  salatı  emrettiği  gibi,  bizim  Peygamberimize  de  emretmiştir.  En  önemli  görev  olarak  vermiştir.  Böylece  Allah’ı  arındırma  ( tesbih  etme ),  Allah’ı  tanıtma,  ayetlerle  öğüt  verme,  eğitim  ve  öğretimle  insanları  Allah  yolunda  bilgilendirme,  Allah’ın  dinine,  tevhit   ilkesine  arka  çıkma  ve  destek  olma  ve  bu  yolda  da  örnek  yaşayış  ve  davranışları  ile  insanları  yönlendirmeleri  istenmiştir.

MERYEM  54 – 55  :  Ve  kitapta  İsmail’i  an  ( hatırlat )  Şüphesiz   O,  vadinde   sadık   bir   peygamberdi.  Ve  O,  ailesine  ( çevresine )  salatı   ve  zekatı  emrederdi.  O   Rabbinin  katında   hoşnutluğa   ermişti.

ALİ  İMRAN  39  :  Sonra  Zekeriyya,  mihrapta  dikilmiş  salat  ederken  ( eğitim  öğretim  yaptırırken )  haberci  ayetler  ( melekler )  ona  “ Şüphesiz  Allah  sana,  Allah’tan  bir  kelimeyi  doğrulayıcı  bir  önder,  iffetli  bir  peygamber  olarak  Salihlerden  Yahya’yı  müjdeliyor “  diye  seslendi.  

ENBİYA  72 – 73  :  Ve  Biz  ona   İshak’ı,  ilave  olarak  da  Yakub’u   bağışladık.  Ve  hepsini  iyi  kimseler  yaptık.  Ve  Biz  onları  emrimizle  kılavuzluk  yapan  önderler  yaptık.  Ve  Biz  onlara  hayırları  işlemeyi,  salatı  ikame  etmeyi,  zekatı  vermeyi   vahyettik.  Ve  onlar  sadece  Bize  kulluk  yapanlar  idi.

YUNUS  87  :  Ve  Biz  Musa  ile  kardeşine  “ Toplumunuz  için  Mısırda  birtakım  okullar  hazırlayın  ve  okullarınızı  hedef  kılın  ve  salatı  ikame  edin  ve  müminlere  müjde  verin “  diye  vahyettik.

Peygamberimiz  de  Kur’anın  hükmüne  tamamen  uyarak  salat  etmiş,  Kur’anı  hayatı  yapmış,  onunla  düşünmüş,  onunla  amel  etmiş,  onunla  Devlet  Başkanı  olmuş,  onunla  salatı  ikame  etmiş,  huzuru  adaleti,  hakça  paylaşmayı, dayanışmayı,  destekleşmeyi,  İslam’ın  hayatına  yerleştirmiştir.  Müminlerle  daima  istişarelerde  bulunmuş,  kendi  başına  karar  vermemiş,  daima  şura  kararlarına  göre  hareket  etmiştir. Bu  amaçla  bilhassa  Cuma  günleri,  Kur’anda “ en  hayırlı  salat “  diye  ifade  edilen “ Vusta  Salat’ı  "  ikame  etmiş  salatı  korumuş,  ayakta  tutmuştur. Bu  çerçevede  önce  eğitim  ve  öğretim  çalışmaları  yaparak  müminleri  aydınlatırmış,  ardından  insanların  sıkıntılarını,  problemlerini  görüşüp,  gönüllü  destek  verecek  olanları  tespit  edermiş,  gerekli  dayanışma  mekanizmalarını  oluştururmuş.  Ardından  da  topluca  dua  ve  namazın  edasına  geçilirmiş.  Resülullah  bütün  bu  destekleme,  salat  çalışmalarını  mescitte  aynı  zamanda  sırasıyla  yaparmış.  Ama  bugün  mescitlerde  namazın  dışında,  salatın  diğer  uygulamaları  ortadan  kaldırılmıştır.  Tevbe  Suresinin  103. ayetinde  "  Onların  mallarından  sadaka  al  ki,  sadaka  ile  kendilerini  temizlersin  ve  arındırırsın.  Bir  de  onlara  salat  et (  destek  ol  arka  çık ) Şüphesiz  senin  onlara  desteğin  onlar  için  bir  huzurdur.  Allah  en  iyi  işitendir,  en  iyi  bilendir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  Allah’ın  resulünün  desteğini,  salatını  arkasında  gören  müminler  için  bu  ne  kadar  büyük  bir  şereftir.  Ancak  bugün  aramızda  olmadığı  için  bu  şerefe  bizim  de  nail  olabilmemiz  için  O’nun  salatını  kazanmamız  için,  O’nun  risaletine,  emanetine ( Kur’ana )  gerektiği  gibi  sahip  çıkarak  O’nun  arkasından  gitmemiz  gerekir.

c-)  Müminler  de  salat  ile  yükümlüdürler.  Bunun  için  müminler  önce  salatın  eğitim  ve  öğretim  yönüne  yönelip,  kendileri  için  hidayet  rehberi  olarak  ve  öğüt  alsınlar  diye  indirilmiş  olan  Kur’anı  anladıkları  dilden  okumalı  ve  tefekkür  etmelidirler.  Önce  kendi  fenalıklarından,  yanlışlarından  kurtulup,  arınmalı,  temizlenmeli,  sonra  da  en  yakınlarından  başlayarak  öğrendiklerini  çevresi  ile  paylaşmalıdırlar.  Ardından,  salatın  maddi  ve  mali  yönüne  yönelmeli,  yardım  ve  destek  kurumlarının  oluşmasında,  bireysel  sıkıntıların  giderilmesinde,  mali  yönlerden  katkıda  bulunmalı  ve  görevler  üstlenmelidirler. Yönetici  konumundaki  müminler,  Kur’an   adaleti  ve  hakkaniyeti  ölçüsünden  asla  ayrılmamalı,  görev  dağılımını  ehliyet  esasına  göre  yapmalıdır.

MEARİC  19 – 31  :  Şüphesiz  insan  dayanıksız  ve  huysuz  oluşturulmuştur.  Kendisine  kötülük  dokundu  mu  sızlanır.  Kendisine  hayır  dokundu  mu  da  küçük  bir  yardımı  engeller.  Ancak  salat  edenler  ( destekleşme,  paylaşma,  dayanışma  içinde  olanlar ) bunun  dışındadır.  Salatçılar  ki  salatlarını  sürdürenlerdir.  Kendi  mallarında,  isteyen  ve  istemekten  utanan  yoksullar  için  belli  bir  hak  olan  kimselerdir.  Ceza  gününe  inanırlar.  Rablerinin  azabından  korkanlardır.  Ve  ırzlarını  koruyanlardır.  Onlar  cennetlerde  ağırlanırlar.

FATIR  29 – 30  :  Hiç  şüphesiz  Allah’ın  kitabını  okuyan,  salatı  ikame  eden  ve  kendilerini  rızıklandırdığımız  şeylerden  gizli  ve  açık  olarak  Allah  yolunda  harcama  yapan  şu  kimseler,  Allah  ödüllerini  arttırsın  diye  böyle  yaparlar.  Şüphesiz  Allah  çok  bağışlayandır.  Şükrün  karşılığını  verendir.

NUR  56  :  Ve  rahmet  olunmanız  için  salatı  ikame  edin,  zekatı  ( vergiyi )  verin  ve  o  elçiye  itaat  edin

BAKARA  42 – 43  :  Ve  siz  bile  bile  hakkı  batıla  karıştırmayınız.  Hakkı  gizlemeyiniz.  Salatı  ikame  ediniz  zekatı  veriniz.  Allah’ı  birleyenlerle  birlikte  siz  de  Allah’ı  birleyiniz.

HİCR  9  :  Hiç  kuşkusuz  Biz,  o  öğütü  ( Kur’anı ) ( zikri )  Biz  indirdik,  Biz.  Ve  kesinlikle  Biz,  onun  için  koruyucularız.

Bu  ayette  vurgu  üstüne  vurgu  yapılarak,  Zikri  bizzat  Allah’ın  indirdiği  ve  onu  kesinlikle  koruduğu  ve  koruyacağı  bildirilmektedir.  Bu  koruma  vaadi  hem  vahyin  indirildiği  anı,  hem  de  sonraki  zamanları  kapsamaktadır.  Bundan  dolayı  da  vahyin  izlenmesi  ve  korunması  da  salattır.  Bu  korumanın  sebebi  de  öğüdün ( zikrin ) ( Kur’anın )  kullar  tarafından  yaşanmasının  gereğidir.  Bu  nedenle  de  Allah’ın  zikri  koruması  kullar  eliyle  gerçekleşecektir.  Bu  da  Müminlerin  Kur’ana  arka  çıkması,  okuması,  bellemesi  ve  birbirine  tebliğ  etmesi,  yani  salatın  eğitim  öğretim  yönünün   hayatta  ( ayakta )  tutulması  ile  sağlanır.

d-)  Kur’anın  birçok  ayetinde,  evrende,  gök  ve  yer  arasında   bulunan  canlı  ve  cansız  varlıkların  hepsinin,  Allah’ı  tesbih  etmekte  olduğu,  Allah’ın  onlara  verdiği  görevi  aksatmadan  yerine  getirmekte  oldukları,  evrendeki  yaşam  düzeninin  devamı  için  desteklerini,  katkılarını,  salatlarını  sürdürdükleri  yer  almaktadır.  Bu  cümleden  olmak  üzere  de  Allah’a  sürekli  secde  ettikleri ( boyun  büküp  teslim  oldukları )  ifade  edilmektedir.  Bu  itibarla  yaratılmış  olan  bütün  canlı  ve  cansız  varlıkların  da  salat  yükümlülükleri  vardır. Hiç  bir  varlık  boşuna  yaratılmamıştır.

NUR  41  :  Göklerde  ve  yeryüzünde  bulunanların,  ( kuşlar,  arılar,  bulutlar,  boranlar )  dizi  dizi  uçanların  Allah’ı  tesbih  ettiklerini  ( Her  türlü  noksanlıklardan  arındırdıklarını )  görmedin  mi?  Hiç  düşünmedin  mi ?  Hepsi  kendi  tesbihini  ve  salatını ( desteğini,  doğaya  yapacağı  katkıyı ) kesinlikle  bilmektedir.  Allah’  da  onların  işlemekte  olduklarını  bilmektedir.

SAD  27  :  Ve  Biz  gökyüzünü,  yeryüzünü  ve  aralarında  olanları  boşuna  oluşturmadık.  Bu  kafirlerin  zannıdır.  Cehennem  ateşinden  dolayı  şu  kafirlerin  vay  haline !

Ayette,  dizi  dizi  uçanlar  ifadesi  ile,  küçük  bir  sinekten,  arıdan,  kuştan,  uçağa,  uzay  araçlarına,  bulutlara,  yürüyen  gezegenlere  kadar  her  türlü  uçan  ve  boşlukta  yüzen  varlıklar  kastedilir.  Arılar  bal  üretmenin  yanı  sıra,  yeryüzündeki  bitkilerin  neredeyse  tamamının  çiçek  tozlarıyla  döllenmesine  katkıda  bulunurlar.  Kuşlar  ekolojik  dengenin  devamlılığını  sağlarlar,  besin  zincirinin  önemli  bir  halkasını  oluştururlar.  Kargalar  dahi  sakladıkları  meşe  tohumları   ile  sarp  kayalardaki  fidan  ve  ağaç  oluşumuna  katkıda  bulunurlar. Şahin,  doğan,  kartal  gibi  yırtıcı  ve  avcı   kuşlar,  fare,  kurbağa,  sürüngen,  kemirgen  gibi  hayvanları  avlayarak  insanlara  destek  olurlar.  Sürüngenler  ise  toprağın  havalanarak  yapısını  korumasını  sağlarlar.  Bunların  yanısıra  evrendeki  canlı  ve  cansız  varlıkları  meydana  getiren  maddenin  bütün  molekülleri,  atomları,  daha  küçük  parçacıkları  zerreden  kürreye  Allah'ın  proğramladığı  görevi  hiç  şaşırmadan,  aksatmadan  aynen  uygular  ve  böylece  yaşama verdikleri  destek  ile  Allah'a  secde  etmiş,  boyun  eğmiş  ve  tesbih  etmiş  olurlar.  Bu  gerçeklere  rağmen  hala  salatı  doğrudan  doğruya  namaz  olarak  düşünenler,  dağların  taşların  ve  uçan  kuşların  secdesine  de  namaz  düşüncesiyle  eğilip  bükülmek  gibi  değişik  anlamlar  yüklemektedirler.

KUR’ANDA  SALATIN  VAKİTLENDİRİLMESİ  :

Kur’anda  Peygamberimize  salat  görevinin  vakitlendirilmesi,  planlanması,  yapacağı  eğitim  ve  öğretimin   ve  ayetlerin   tertiplenmesi,  düzenlenmesi  emredilmiştir.  O  günkü  yaşam  koşullarında  Mekke’deki  insanlar,  akşam  üzeri  serinlik  çöktüğü  zaman  ve  sabahın  erken  saatlerinde  Safa  ve  Merve  tepelerinin  çevresinde  toplanarak  bir  araya  geliyorlardı.  Peygamberimizin  de  tebliğ  görevini  yapabilmesi,   ancak  bu  toplanmaların  olduğu  zamanlarda  mümkün  olabilecekti.  Bu  nedenlerle  Rabbimiz,  Mekke  döneminde  indirdiği  Hud  ve  İsra  Surelerinin  ayetleri  ile  salatın  vakitlerini  bildirmiştir.

HUD  114  :  Ve  gündüzün  iki  tarafında  ve  gecenin  yakın  saatlerinde  salatı  ikame  et.  Çünkü  iyilikler  kötülükleri  giderir.  Bu  ibret  alanlara  öğüttür.

İSRA  78  :  Güneşin  batmasından  kararmasına  kadar  salatı  ikame  et.  Ve  sabah  öğrenip  öğretilmesini  sağla.  Çünkü  sabah  öğrenip  öğretilmesi  şahitlidir. ( görülecek  şeydir. )

İSRA  79  :  Ve  geceden  de,  ayrıca  sana  mahsus  olmak  üzere  bir  fazlalık  olarak,  sen  salatı  geceleri  uygula. ( Sabah  yapacağın  salat  için  hazırlık  yap,  planını  hazırla )  Rabbinin  seni  güzel  bir  makama  ulaştıracağı  umulur. ( teheccüt  salatı )

Bu  ayetlerde  Mekke  dönemindeki  çalışmaları  için,  peygamberimize  salatı  ( eğitim  ve  öğretim  çalışmalarını )  sabah,  akşam  ve  yatsı  olarak  3  vakitte  yerine  getirmesi  emredilmiştir. Ayrıca  İsra  suresinin  79. ayeti  ile  de  sadece  peygamberimize  özgü  olmak  üzere  fazladan  ek  görev  olarak  gecenin  bir  vakti  uyanarak  çalışma  yapması,  ertesi  günkü  salatı  için  hazırlık  ve  plan  yapması  emredilmiştir.  ( teheccüt  salatı ) Fakat  salatı  sadece  namaz  diye  kabul  edenler,  üstelikte  bu  dönemde  henüz  namaz  farz  kılınmadığı,  peygamberimizin  etrafında  inanmış  insanların  sayısının  çok  az  olduğu  halde,  bu  ayetleri  namazın  vaktinin  bildirildiği  ayetler  olarak  nitelendirmişlerdir. Bu  kabullenmeleri  yapan  klasik  tefsirciler  ve  hadis  toplayıcıları,  peygamberimizin  nübüvvetindeki  yaşadığı   zamanın  koşullarını,  gerçekçi  olarak  göz  önünde  bulunduramamışlardır. Üstelik  de  daha  sonraki  yıllara  atfen  uydurduklar  miraç  olayındaki  namazın  farz  kılındığı  iddiası  ile  de  kendi  kendilerine  düştükleri  tutarsızlığı  da   görmemezlikten  gelmişlerdir.  Çünkü  bunlara  inanmış  olanlar  nasılsa  bu  tutarsızlıkları  sorgulamamaktadırlar.

Peygamberimizin,  Medine’ye  hicretinden  sonra  da  toplanarak  salat  etmenin  vakitleri  ile  ilgili  ayetler  inmeye  devam  etmiştir.  Nisa  suresinin  101. 102. 103. ayetlerinde  sefere  dahi  çıkılsa , savaş  ve  tehlike  anında   olunsa  bile,  hiç  değilse  kısaltılarak  salatın  ikame  edilmesi,  ( eğitim  öğretim ) zihinsel   yönünün  bu  durumda  dahi  terk  edilmemesi   gerektiği,  Yüce  Allah  tarafından  emredilmiştir. İşte  bu  nedenledir  ki  salat,  vücudun  ve  ruhun  beslenmesindeki  üç  öğün  gıda  gibi  öğünleştirilmiş,  böylece  insanın  manevi  beslenmesinin  sürekliliği  de  sağlanmıştır. Peygamberimiz,  belirlenmiş  bu  üç  vakitte  elbette  ki  salatın  bütün  ayrıntılarını  yerine  getirirken  toplu  olarak  müminlere  namaz  da  kıldırıyor  idi.

SALATIN  DUA  YÖNÜ  :

Salat’ın  bir  de Tazarrulu  dua  (  alçak  gönüllülükle  dua )  olan  ve  namaz  denilen  yönü  vardır. Bu  Allah’ın  yardımını  ( desteğini  ) istemek,  niyaz  etmek,  gönül  kapısını  açıp,  O’nunla  konuşmaktır.

MÜMİN  60  :  Ve  sizin  Rabbiniz  “  Bana  yalvarın,  dua  edin  ki  size  karşılık  vereyim.

BAKARA  186  :  Ve  kullarım  sana  Benden  sordukları  zaman,  biliniz  ki  şüphesiz  Ben  çok  yakınımdır. Bana  yakarınca,  yakaranın  yakarışına  cevap  veririm.  O  halde  onlar  da  Benim  davetime  uysunlar.  Bana  inansınlar.

FURKAN  77  :  De  ki  : “ Yakarışınız  olmasa  Rabbim  size  değer  verir  mi  ki  de  siz  kesin  kez  yakarmadınız.  Yalanladınız.  Artık  yakarmama  yalanlama  sizin  ayrılmazınız  olacaktır.  Kendinizi  bu  durumdan  kurtaramayacaksınız.

Ayetlerde  görüldüğü  gibi  Rabbimiz  kullarına  vereceği  yardımı,  desteği,  “ Bana  dua  edin  ki,  benden  isteyin  ki  size  karşılık  vereyim,  destek  olayım  “  diyerek  doğrudan  Kendisine  dua  edilmesi  ve  istenmesi  şartına  bağlamıştır.  Buradan  çıkarılması  gereken  sonuç,  duayı  ancak  Allah’ı   hakkıyla  tanıyıp  takdir  edenlerin  yapabileceği  gerçeğidir.  Çünkü  kişinin  öncelikle  nasıl  bir  ilaha  yalvaracağını  bilmesi  ve  bunun  için  de  Kur’anı  anladığı  dilden  okuyarak  Allah’ını  buradan  tanıması  gerekir.  Böyle  yapılmayan  dualar  yanlış  adrese  gönderilen  dilekçeler  gibidir.  Hem  yerine  ulaşmaz,  hem  de  istek  karşılık  görmez.

Salatın  ikame  edilip,  ayakta  tutulduğu,  muhafaza  edildiği,  elbirliği  ile  korunduğu,  bu  bilincin  oluştuğu   toplumlarda  hırsızlık,  uğursuzluk,  namussuzluk,  yolsuzluk  olmaz.  Salat  geleceğe  yatırımdır.  Böyle  toplumlarda  insanlar,  bugününden  ve  yarınından  emin  olurlar.  Ahiret  hayatları  da  kurtulmuş  olur.  Herkes  eğitimden,  sağlık  hizmetlerinden,  iş  hayatından  ve  ekonomiden  payını  alır.  İyilik  güzellik  üreten  toplumlar  doğru  yolda  olanlar  olur.

ANKEBUT  45  :  Sen  sana  Kitaptan  vahyedileni  oku  ve  salatı  ikame  et. ( O’nun  arkasından  giderek  ona  desteğini  ayakta  tut. )  Kesinlikle  salat  ( Vahyin  arkasından  giderek  ona  destek  olmak )  aşırılıktan,  kötülükten  alıkoyar.  Ve  Allah’ın  zikri ( anılması ) ( Kur’anın  okunması )  elbette  ekberdir. ( daha  büyüktür.)  Ve  Allah  yapıp  ürettiğiniz  şeyleri  bilir.

Bu  ayette  de  salatın  yararları  ana  hatları  ile  anlatılmaktadır. Ancak  bu  ayet  de  salatı  sadece  namaz  diye  nitelendiren  zihniyet  tarafından,  namazın  faydaları  denilerek  cami  panolarına  asılmaktadır. Meallerde  de  salata  namaz  anlamı  kazandırmak  için  ayetin  orijinalinde  “ Vele  zikrullahi  ekber “  ifadesi,  Allah’ın  anılması   doğrudan ( namaz )  olarak  kabul  edilmiştir. Oysa,  aslında   burada  söylenen,  Allah’ın  zikrinin  ( yani  anılmasının )  asıl  karşılığı,  Kur’andır,  en  büyük  olan  da  Kur’andır,  ve  onun  anlaşılarak  okunmasıdır.  Öğüdünün  tutulmasıdır. Kur’anda  daha  pek  çok  ayetle  Allah’ın  zikrinin  Kur’an  olduğu  ( Yasin  11.  Kalem  51.  Araf  63.  Taha  99.  Furkan  29. )  anlatılmaktadır.

Salat’ın  sadece  namaz  olarak  düşünülmesinin  ve  meal  edilmesinin  mantıksızlığa  yol  açtığı,  zamanın  gerçekleri  ile  bağdaşmadığı,  Kur’anda  daha  ilk  inen  Alak,  Müddessir,  Ala,  Kevser  surelerinde  dahi  salat’ın  yer  alması  ile  göze  çarpmaktadır.  Halbuki  bu  dönemde  peygamberimizin  etrafında  inanmış  kalabalıklar  yoktu.  Gizli  gizli  beş  on  kişi  gece  yarısı  toplanıyorlardı. Henüz  namaz  farz  olmamıştı.  Enfal  Suresinin  35. ayeti  ile  Maun  suresinde  değinildiği  gibi  üstelik  de  müşrikler  bile  salat  ediyorlardı.

ENFAL  35  :  Ve  onların  Beyt’in  ( Kabe’nin )  yanındaki  salatları  ( destek  vermeleri )  sadece  ıslık  çalmak  ve  el  çırpmaktır.  Bir  gösteriştir. Öyleyse  küfrettiğinizden  dolayı  bu  azabı  tadınız.

MAUN  1 – 7  :  Dini  ( Ahirette  ceza,  karşılık  gününü ) yalanlayan  şu  kimseyi  gördün  mü ?  Hiç  düşündün  mü ?   İşte  o  yetimi  itip  kakar.  Yoksulu  doyurmaya  teşvik  etmez.  Yazıklar  olsun  o  salat  edenlere  ki,  onlar  salatlarında  ilgisiz  duyarsızdırlar,  gösteriş  yaparlar.  Bağlılıkla  basit  şeylerin  bile  ihtiyaçlıya  ulaşmasına  engel  olurlar.

Bu  ayetlerden  Mekke  müşriklerinin  de  salat  ettiklerini,  onlar  denilerek,  İbrahim  Peygamberden  bu  yana  gelen  fakat  yozlaştırdıkları  bir  salatı  sürdürdükleri,   atalarından  gelen  bu  inanca  arka  çıktıkları  görülmektedir. Maun  Suresinde  de  ima  edildiği  gibi  yanlış  olduğunu  bile  bile  atalarından  miras  kalanı  aynen  sürdürerek  bağımlılıktan  kurtulamamaktadırlar.  Bilhassa  Mescidi  Haram’ın  sözde  koruyucusu  olarak,  onlar  hacılara  su  dağıtarak,  Kabe’yi  temizleyerek,  ama  oraya  gelen  hediyelere  de  kendileri  el  koyup  yetimlerin  hakkını  yediklerini   hiç  düşünmeden  çok  iyi  bir  yolda  olduklarını  zannediyorlardı.

Günümüze  baktığımız  zaman,  yetim  hakkı  yiyen,  vergiden  çalan,  insanlara  zulüm  eden,  hayırdan,  sadakadan  uzak  duran,  Kur’anın  mealini  anlamak  için  okuma  çabasında  olmayan  ve  Allah’ın  zikrinden  uzak  duran,  dünya  hayatını  tamamen  ön  planda  tutan,  gösterişle  namaz  kılan  insanlar  için  de  “  onların  salatı  sadece  yatıp  kalkmaktan  ibarettir “  denilebilir.  Hucurat  Suresinin  14. ayetinde  “ Bedevi  Araplar   inandık  iman  ettik  dediler.  De  ki  :  Siz  inanmadınız,  ama  eslemna  ( İslamlaştık,  sağlamlaştırdık )  deyin.  İman  henüz  kalplerinize  girmedi .“  deniliği  gibi,  Kur’anı  anladığımız  dilde,  mealini,  tefsirini,  düşünerek,  öğüt  alarak,  okumadan,  O’nun  terbiyesine  girmeden,  Allah  Resulü  gibi  Kur’ana  tabi  olmadan  iman  etmiş  olmak,  sadece  beş  vakitte  ne  yaptığımızın  şuurunda  olmadan  namaz  kılmak,  bizi  Bedevi  Araplarının  durumlarından  farklı  bir  hale  getirmez.

Bugün  Peygamberimize  saldırılar  devam  ederken,  Ben  de  sizin  arkadaşınızım,  sizin  aranızdan  gelen  bir  beşerim  dediği  halde  O’nu  doğa  ve  insan  üstü  bir  yapıda olduğundan  farklı  gösterme  eğilimleri  devam  ederken,  Kainatın  efendisi  denilerek  şirk  aracı  yapılırken,  O’nun  adı  kullanılarak  din  tahrif  edilirken,  O’nun  üzerine  yüzlerce  mucize  atfedilerek  insanlar  uyutulurken,  O'na  çokça  salavat  getirmek  din  ticaretinin  en  geçerli  bir  kazancı  olmuşken,  Kur'anın  onca  ayetine  aykırı  olarak  cami  minarelerinde  zamanlı  zamansız  okunan   küfür  ve  şirk  ile  dolu  selalarla,  Peygamber  şefaatine  kavuşmanın  olmazsa  olmazı  haline  getirilmişken,  O’nun  salatına  sadece  lafla  O’na  salavat  getirerek  mi  sahip  çıkmış  olacağız.  Peygamberimizin  risaleti  de  ahlakı  da  Kur’andır.  O’nun  risaletinde  de  gerçek  anlamda  bir  salat  vardır,  toplumsal  bir  ayağa  kalkış  vardır.  Hakla,  batılı  ortadan  kaldırmak  vardır. Tapınak  dini  halindeki  inancı,  halkın  arasına  sürekliliği  olan  bir  yaşam  felsefesi  olarak  indirmek  vardır.  İnsanlığı  huzura,  mutluluğa,  barışa  adalete,  kavuşturmak  vardır.  Biz  de  ülke  olarak,  adalete,  mutluluğa,  barışa,  huzura  ve  Allah  katında  zafere,  dünya  ve  ahiret  hayatındaki  güzelliklerin   tümüne,  lafla  değil,  ancak  Peygamberimizin  bize  emaneti  olan,  Kur’ana  ve  salata  gerçek  anlamında  yöneldiğimiz  zaman   sahip  olabiliriz.  Allah'ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin  ül  Kur’an  )

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Kuranda salat #salat çeşitleri #salat nedir #Allah'ın salat etmesi #meleklerin salat etmesi #peygamberin salat etmesi #müminlerin salat etmesi #salat etme hadisleri #salatın ikame edilmesi #zekat nedir #vusta salatı nedir #salatın dua yönü #namaz nedir #salavat nedir #dua nedir #Allah'ın desteği #Salat çeşitleri #salatın ikamesi #salavat rivayetleri #salat hadisleri #Allah'ın salatı #peygamberin salatı #müminlerin salatı #hayvanların salat #varlıkların salatı #Kur'andaki salavat #salat hadisleri #zekat #salatın vakitleri #salatın dua yönü

Takip Et