Konu Detay

KABİR ZİYARETİ VE ÖLÜLERLE KONUŞMA

 23.03.2019
 1671

Toplumumuzda,  Cuma  günlerinde,  dini  bayram  günlerinde,  ölümün  yıl  dönümlerinde,  ataların  geleneği   ile  vefat  etmiş  olan  yakınlar  veya  büyükler  için  kabirlerin  ziyaret  edilmesi  ile  büyük  bir  sorumluluğun  ve  görevin  yerine  getirildiği,  böylece  vicdanları  rahatlatarak  huzura  kavuşulduğu  zannedilmektedir.  Bu  ziyaretlerde  kabrin  başında  ölen  yakınlarla  konuşulması,  selamlaşma,  üç  İhlas  ve  bir  Fatiha  Sûresinin,  Yasin  Sûresinin  veya  sadece  Arapça  Kur’anın  okunması,  Kandil  gecelerindeki  okunan  mevlit  ve  yerine  getirilen  ibadetler  ile  bütün  bunlardan  hasıl  olan  sevabın  ölmüşlerin  ruhuna  hediye  edilmesi  inancı  ve  geleneği,  çok  yaygın  olarak  yaşanmaktadır.  Bugün  yerleşmiş  olan  bu  inanç  ve  geleneği  sanki  doğruymuş  gibi  dayatan,  şart  haline  getiren,  fakat  aslında  Kur’anın  bir  çok  ayetine  de  aykırı  düşen,  aklı,  mantığı  zorlaması   ve  sorgulanması  gereken  bir  çok  uydurma  hadis  ve  rivayet  bulunmaktadır.  Kur'anı  anlayarak  okuma  alışkanlığı  olmayan,  içinde  nelerin  olduğunu   çoğunlukla  bilmeyen  Müslümanların  önüne,  imam  ve  hatipler  tarafından  yapılan  dini  sohbetlerde,  Camilerde,  ekranlarda  her  fırsatta  ve  sürekli  olarak  bu  uydurma  hadisler  ve  rivayetler  konulmaktadır.  Ama  atalardan  gelen  ve  gelenekleşmiş  olan  bu  şekildeki  bir  uygulama  ile  *  Aslında  yaşamakta  olan  diriler  için  bir  öğüt,  hidayet  rehberi  olması  gereken  Kur'anı  anlamadan  Arapça  birşeyler  okuyanın  kendisi  ne  anlamıştır,  hangi  öğüdü  almıştır ?  * Okunanlardan  acaba  gerçekten  başkalarına  hediye  edilebilecek  bir  sevap  hasıl  olmuş  mudur ?  * Kabirdeki  meyyit  gerçekten  konuşulanları  duymakta  mıdır ?  *  Genellikle  Allah  işittirir  inancı  hakim  olduğu  için  eğer  duydu  ise  hangi  öğütleri  almıştır ?  *  Bu  öğüdü  nerede,  nasıl  kullanacaktır ?  * Tabii  ki  eğer  sevap  hasıl  oldu  ve  ona  da  iletildi  ise,  Zümer  Sûresinin  19. ayetinde,  "  Peki  üzerine  azap  kelimesi  hak  olmuş  kimse  de  mi ?  Artık  o  ateşteki  kimseyi  sen  mi  kurtaracaksın. ?  "  ifadelerinde  belirtildiği  gibi,  eğer  günahları  var  ise,  Allah'ın  rahmet  ve  tevvablığından  başka  Mahşer  günü  sorgulamasında  Peygamberin  dahi  yardım  edip  kurtaramayacağı  azap  hak  olmuş  kişiyi,  o  hediye  edilmiş  sevap,  indirilmiş  Kur'an  hatmi  mi   kurtaracaktır ?  * Kur'an,  bu   inançları  ve  uygulamaları  gerçekten  onaylamakta  mıdır ?  gibi  akla  gelebilen  sorular,  maalesef   Kur'an  öğretisiyle  sorgulanamamaktadır.  Bu  tür  uygulamalar  için  inançlara  yerleştirilmiş  ve  Müslümanları  yanlış  yönlendiren  bazı  rivayet  örneklerine  baktığımızda,  neler  söylenmektedir ?  Bir  görelim !.

* Ruh  ölmez,  sadece  şehitler  ve  peygamberler  değil,  diğer  ölüler  de  işitir. “  Ölü  kendisini  ziyaret  edeni  tanır  ve  selamını  alır. “  ( İbni  Ebiddünya,  Beyhaki ) ( Bu  iddiaların  kanıtı  nedir ?  Kabre  girip  yaşayıp  çıkmışlar  mıdır ?  Öldükten  sonra  tekrar  hayata  dönen  tanıkları  mı  vardır ?

* Bütün  ölüler,  şehitler  gibi  diri  olup  rızıklandırılır. ( İbni  Teymiye,  İmam ı  Ahmed ) ( Kur'andaki  şehit  kavramının  gerçekte  ne  olduğunu  bu  arkadaşlar  bilmemektedir. Bu  rivayete  inananların  öncelikle  Kur'andaki  şehit  kavramının  doğrusunun  ne  olduğunu  öğrenmeleri  gerekmektedir. )

* Her  ölünün  ruhu,  cesedine  bilmediğimiz  bir  halde  bağlıdır.  Ruhların  kendi  cesetlerine  tesir  ve  tasarruf  etmelerine  ve  kabirde  bulunmalarına  izin  verilmiştir. Ölü  kabirde  çürüse  de  ruhun  bedenle  olan  bağlılığı  bozulmaz. ( İmam   Süyuti  El – mütekaddim ) ( İznin  verildiğini  kendilerine  bizzat  Allah'  mı  söylemiştir ? )

* Resulullah  Efendimiz,  Bedir’de  bir  çukura  gömülü  müşrik  ölülere  “  Rabbinizin  size  vaadettiğine  kavuştunuz  mu ? “  buyurunca,  Hz. Ömer  “  Ya  Resulullah,  cansız  ölülere  neden  söylüyorsun ? “  dedi.  Cevaben  buyurdu  ki  “  Rabbimin  hakkı  için  söylüyorum  ki,  siz   beni  onlardan  daha  iyi  işitemezsiniz,  ama  cevap  veremezler. “  ( Buhari  Cenaiz  68,  Müslim  Cennet  76 - 77 )

* Peygamber  Efendimiz  bir  kabrin  yanından  geçerken,  yanındakilere  “  Selam  size  ey  müminler  yurdunun  sakinleri  “  diyerek  selam  vermelerini  emir  buyurmuştur. ( Müslim  Cenaiz  102 )

* Peygamberlerin  vücudunu  toprak  çürütmez.  Bir  mümin  salavat  okuyunca  bir  melek  salavatı  bana  haber  verir. ( İbn  Mace,  Ebu  Davud ) ( Peygamberler  bir  beşer  olarak  bütün  insanlar  gibi  etten  kemikten  maddesel  olan  bedenle  yaratılmamışlar  mıdır ? )

* Selam  anlayana  verileceğine  göre  ölüler  kendilerini  ziyaret  edenleri  tanıyorlar  demektir.  Müdakkik  ( dikkatle  araştıran )  alimlerden  ibn  Kayyım  el – Cevziyye  de  ölülerin  özellikle  Cuma  ve  Cumartesi  günleri  ziyaret  edip  dua  edenlerden  ve  çocuklarının  güzel  davranışlarından  duydukları  sevinci  nakleder. ( İbn  Kayyım  Kitabu’r – Ruh  10 )  ( Saçmalığa,  tutarsızlığa,  mantıksızlığa   bakar  mısınız ?   Ölen  kişi  herhalde  cep  telefonunu  yanına  alabilmiş,  toprak  altında  olsa  da  günleri  ve  dışarıda  olanları  takip  edebilmekte,  ziyaretçinin  Cuma  günü  geldiğini  dahi  bilebilmekte,  sevinebilmekte,  çocuklarının  mutlu  veya  mutsuz  olduklarını  da   anlayabilmektedir.  Kabirde  de  olsalar  her  halde  üç  öğün  tabildotla   rızıklandırılmakta,  yiyip  içip  yatmaktadırlar.  Arkadaşlar  ruhun  kemiklere  nasıl  bağlı  olduğunu  bilmedikleri  halde,  cesetlere  kabirde  tesir  ve  tasarruf  etme  izninin  verildiğine  de  herhalde  mana  aleminde  tanık  olmuşlardır,  ya  da  bu  iddiaların  kanıtı  mı  vardır ?  Kabir  alemine  girip  yaşayıp  gözlemler  yapıp  çıkmışlar  mıdır ?  Öldükten  sonra  tekrar  hayata  dönen  tanıkları  mı  vardır ? !..)

Oysa  Saffat  Sûresinin  20. ayetinde  "  Bir  de  bakmışsın  ki  onlar  karşıda  duruverirler. "  Ve  eyvah  bizlere !  İşte  bu  Din  /  hesap  günü'dür  ! "  derler. "  Tekvir  Sûresinin  10. ayetinde  "  Amel  defterleri  açılıp  yayınlandığında. "  Hakka  Sûresinin  19 - 24. ayetlerinde  "  İşte  kitabı  sağından  verilen  kişiye  gelince ;  İşte  o  " Alın  okuyun  kitabımı.  Şüphesiz  ben  hesabıma  kavuşacağıma  inanıyordum /  kesinlikle  biliyordum "  der. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  sorgulama  sadece  mahşer  günü  Allah  katında  toplanma  anında  yapılacaktır,  hesap  mahşerde  görülecektir. Üstelik,  ruh  olmayan  beden  artık  bir  cesettir  ve  hiç  bir  canlılık  özelliği  kalmamıştır,  artık  kabirde  yatan  için  hayat  da,  canlılık  fonksiyonları  da  yoktur.  Kur'anın  hiç  bir  ayetinde  de  iki  defa  hesaptan,  Dünya  ve  Ahiret  hayatından  başka  üçüncü  bir  hayattan  da  söz  edilmez. Yunus  Sûresinin  64. ayetinde  "  Onlara  dünya  hayatında  ve  ahiret  hayatında  müjde  vardır.  Allah’ın  sözlerinde  değişiklik  diye  bir  şey  yoktur.  İşte  bu  en  büyük  kurtuluşun  ta  kendisidir. "  Zümer  Sûresinin  26.  ayetinde  " Onlardan  önceki  kimseler  yalanladılar  da  kendilerine  düşünemedikleri  yönden  azap  geliverdi.  Sonra  Allah,  onlara  basit  dünya  hayatında  rüsvalığı  tattırdı.  Ahiret  azabı  ise  elbette  daha  büyüktür.  Keşke  bilir  olsalardı. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  bu  ayetlerden  başka  ( Hud  15. ) ( İsra  19. ) ( Fussilet  30. ) ( Sebe  34. ) ( Kasas  42. ) ( Şura  20. )  ayetlerinde  de  dünya  ve  Ahiret  hayatlarından  olmak  üzere  sadece  iki  hayattan  söz  edilmektedir.  Böylece  de  “  Berzah  Alemi  “  veya  kabir  hayatı  diye  üçüncü  bir  alemin  olmadığı,  Kur’an  ayetleri  ile  de  kanıtlanmaktadır. Kur’an  ayetlerindeki  temsili  anlatımlara  göre  yine  Mahşer  günü  hesap  vermek  üzere  uyandırılanların  hiç  biri  de  kabirden  veya  kabirde   gördükleri  herhangi  bir  azaptan  söz  etmemektedirler. 

Bütün  bunlara  rağmen,  Kur'anın  birçok  ayetine  aykırı  olduğu  halde  Kabir  hayatı  ve  azabı  inancına  bağlı  olarak,  kabirde  olan  ölülere  konuşmalarla  iletişime  geçilebileceği,  onların  da  seslerinin  duyulacağı,  hasıl  olan  sevapların  da  kendilerine  hediye  edilebileceği  inancı  ile  ilgili  olarak  uydurulmuş  olan  hadis  ve  rivayetler,  aslında  Kur’anın  dışında  bambaşka  bir  din  olan,  Tasavvuf  Dininin  bütün  Evliyaları  tarafından  oy  birliği  ile  onaylanmaktadır.  Bu  konuda  birçok  Kur'an  ayetinin  uyarılarına  rağmen  Ehli  Sünnet  denilen  ekolün  bütün  mezhepleri  de  yine  bu  inancın  ve  uygulamaların  arkasında  durmakta  oldukları  gibi,  Kur’an  ayetlerine  göre  kabirde  yatanların,  gerçek  ölülerin,  artık  hiçbir  şeyi  işitmeyeceğini  dile  getirenlere  bu  çevreler,  bazı  ayetleri  eğip,  bükerek,  anlamını  saptırarak,  hadis  inkârcıları  deyip  suçlamalarda  bulunabilmektedirler. Uydurma  hadis  ve  rivayetleri  de  Kur'anın  önüne  geçirmektedirler.  

Örneğin  Kur’anda  Rum  Sûresinin  51 – 53. ayetlerinde  "  Allah'a  küfreden,  ayetlerini  inkâr  eden,  davetine  arkasını  dönerek  giden,  işitmeyen  sağırları,  gözleri  olduğu  halde  göremeyip  sapmış  körleri  ölüler. "   ifadeleriyle  ölüler  olarak,  Fatır  Sûresinin  19 – 22.  ayetlerindeki  ifadeleri  de  yine  şekillde  ana  hatlarıyla  bu  dünyada  yaşadığı  halde  mecazen  ölü  olarak  nitelendirilerek  yaşayan  ölüler  kastedilmektedir.  Ama  bu  çevreler  ise  bu  gibi  ayetleri  kabir  ziyaretleri  için  delil  olarak  göstererek,  kendilerine  göre  değerlendirmeler  yapmakta,  işin  doğrusuna  göre  ise  hasıl  olan  sevapların  ölenin  kabrinde  arkasından  gönderilebileceği,  kabirlerin  mutlaka  ziyaret  edilmesi  gerektiğinin  önemi  vurgulanmaya   çalışılmakta,  Kabir  ziyaretleri  ve  ölülerle  konuşma  inançlarına  malzeme  olarak  kullanmaktadırlar. Oysa  değişik  ayetlerde  yer  alan  ölüler  ifadesi,  aslında  hem  bu  dünyada  yaşadığı  halde  insanlıktan  nasibini  alamamış,  Allah’ın  ayetlerinden  uzak  durmuş,  üstelik  de  Allah’ın  kulak,  göz,  akıl,  irade,  vicdan,  merhamet  gibi  güzel   hasletlerle   donatarak “  Şüphesiz  Biz  insanı  en  mükemmel  şekilde  yarattık. “ demesine  rağmen,  insan  olmayı  başaramamış,  tahakkümü,  bencilliği,  zalimliği,  azmışlığı,  ön  plana  çıkmış,  akıl  ve  vicdanı  dumura  uğramış,  kalben  ölmüş  olanlar  için  mecazi  olarak  kullanıldığı  gibi,  hem  de  gerçekten  bu  dünyadaki  hayatını  kaybetmiş  olup,  kabirde  yatan,  farklı  şekillerde  ölüp  bedeni  toprak  altında,  deniz  altında,  havada  saklanmış,  cesedi  kül  olmuş  savrulmuş,  parçalanmış,  bulunduğu  ortama  dağılmış  gerçek  ölüler  için  kullanılmaktadır.  Enam  Sûresinin  122. ayetinde  de  yine  aynı  şekilde  "  Ölü  iken  kendisini  dirilttiğimiz  ve  insanlar  içinde  yürümesi  için  kendisine  bir  nur  verdiğimiz  kimsenin  durumu,  karanlıklarda  kalıp  oradan  bir  çıkış  bulamayanın  durumu  gibi  midir ?  İşte  kâfirlere  yapmakta  oldukları  böyle  süslü  ve  çekici  gösterilmiştir. "  denilerek,  " ölü  iken  kendisini  dirilttiğimiz  "  ifadesi  ile  dünya  hayatında   "  cehalet,  gaflet  ve  duyarsızlık   içinde  yaşadığı  halde  mecazen  ölü  olarak  nitelendirilen  insanların,  Kur’an  ayetleri  ile  bilgi,  duyarlılık,  nur,  ışık  verilerek,  gerçeği  görebilecek  bilince  ve  canlılığa  kavuşturduk  "  denilerek,  onların  Kur'an  ayetleriyle  tanıştıktan  sonra,  Allah  katında  karanlıktan  kurtulduğu  belirtilmektedir.  Rabbimiz  burada,  Kur’an  ayetleriyle  beraber  olan  mümini,  canlı,  aydın,  aydınlık  yolda  yürüyen  diri  bir  kimseye,  Kur’andan  uzak  bir  hayat  yaşayan  kimseyi  ise,  önünü  göremeyen,  karanlıklar  içine  düşmüş,  ölü  ve  zavallı  bir  insana   benzeterek,  akliselim   insanlara  bu  iki  kişinin  farklı  olup  olmadığını  sormaktadır.

Gerçekten  de  doğruyu  eğriden  ayıramayan,  doğru  yolu  göremeyen  bir  kimse,  fiziki  olarak  canlı  kabul  edilebilirse  dahi,  aslında  insanı  insan  yapacak  değerlerden  uzak,  hayvana  kıyasla  canlı,  ama  insana  kıyasla   Allah  katında  ölü  mertebesinde  olan  bir  canlıdır.  Rum  Sûresinin  51 – 53.  ayetlerinde  de  aynı  tema  işlenmekte,  dolayısıyla,  Kur’an  ile  tanışmak  istemeyen,  onu  reddeden  kâfirler,  Kur’anda  pek  çok  ayette  mecazi  ifadelerle  yaşayan  ölüye  benzetilmektedir.  Aynı  şekilde  Fatır  Sûresinin  19 - 21. ayetlerinde  de ; "  Kör  ile  gören,  karanlıklar  ile  aydınlık  ve  gölge  ile  sıcaklık  eşit  olmaz. "  ifadesiyle  yine  bu  ayetlerde  de  zıt  şeyler  kıyaslanmak  suretiyle,  iman  edenlerle  Cennetin,  küfür  edenlerle  Cehennemden  daha  iyi  olduğu  örneklerle  açıklanmakta,  yaşayan  ölüler  kıyaslama  öğütleriyle  uyandırılmaya  çalışılmaktadır.  Kıyaslamalarda,  mecazi  anlatım  sanatı  ile  Allah’ın  ayetlerine  inananlar  gören,  inanmayanlar  kör  olarak  nitelendirilmektedir.  Cennet   gölgelik,  Cehennem  ise  sıcaklık  olarak,  iman  aydınlık,  küfür  karanlık  olarak,  yine  Fatır  Sûresinin  22.  ayetinde  de  Allah'ın  ayetlerine  yönelebilen  müminler  diri,  ayetlerini  inkâr  edip,  Allah'a  ortak  koşan  kâfir  müşrikler  ise  mecazen  ölü  olarak  nitelenmiş  ve  kesinlikle  eşit  olmadığı  vurgulanmıştır. Buna  rağmen  Fakat  gerçek  ölülerin  kabir  hayatı  esnasında  konuşulanları  duyacaklarına,  Allah'ın  onlara  hasıl  olan  ve  bağışlanarak  gönderilen  sevapları  ileteceğine  inananlar ;  

FATIR  22  :  Ölüler  ve  diriler  de  eşit  olmaz.  Şüphesiz  Allah,  her  dilediğine  /  her  dileyene  işittirir. Sen  ise  kabirlerdeki  kişilere  işittiren  biri  değilsin.

 Ayetinin  son  bölümündeki  ifadelerle  ilgili  olarak  yaptıkları  açıklamalar  ile  bir  kavram  karışıklığının  içine  girdiklerinin  farkında  olamamaktadırlar.  Biz  Fatır  Sûresinin  22. ayetinde  yer  alan  son  cümlesindeki  “  Şüphesiz  Allah  her  dilediğine  işittirir  “  ve “  Sen  ise  kabirlerdeki  kişilere  işittiren  biri  değilsin “  bölümünün  değerlendirilmesinde   ise  onların  görüşlerine  katılamıyoruz.  Çünkü  bu  ayetin  ifadelerine  göre  yaşadığı  halde   mecazi   anlamda  ölü  olarak  nitelendirilen  kişilere  dahi  işittiremeyen  insan  veya  Peygamber,  üstelik  de  gerçekten  ölmüş  ve  kabre  girmiş  ölülere  nasıl  işittirebilsin  ki ?  Elbetteki  onlara  artık  hiçbir  şey  işittirilemez.  Kabir  hayatının  var  olduğuna  inananlar  bu  bölümü  düz  mantıkla  bizden  farklı  olarak  yorumlamakta,  ölenin  kabrinin  başında  konuşulanların,  okunanların,  hasıl  olan  sevapların  Allah  tarafından  ölene  ulaştırılabileceğine  inanmaktadırlar. Bize  göre  ise  bu  ayette  yer  alan  “  Şüphesiz  Allah  her  dilediğine  işittirir  “  ifadesiyle,  aslında  Allah  yaşamakta  olan  ve  mecazi  olarak  nitelendirilen  ölülerden  keyfi  olarak  istediğine  değil,   “  her  isteyene  /  dileyene,  çaba  gösterene  işittirir,  onları  hidayet  yoluna  döndürür  “  mesajı  ile  vicdanları  dumura  uğramış  fakat  pişman  olabilecek  sapkın  kişilere  atıfta  bulunmaktadır.  Çünkü  Yüce  Rabbimiz  Allah,  meşieti  ( mutlak  iradesi )  gereği  zaten  hem  hidayet,  hem  de  dalâlet  yolunu  Kendisi  yaratmıştır.  Ama  bunun  yanında  insana  da  fıtri  olarak  akıl,  vicdan,  irade  ile  seçme  özgürlüğünü  de  bahşetmiştir.  Aksi  halde  Peygamberin  elçilik  yapmasının,  Kitabın  indirilmesinin,  hayatta  olan  bir  insan  için  o  zaman  hayatın  imtihanının,  mahşer  günü  sorgulamasının,   insana  verilen  aklın  ve  iradenin  bir  anlamı  kalmaz.  Elbette  ki  Allah  her  istediğine  işittirir,  elbette  ki  dünya  yaşamında  insanlık  için  güzel  bir  eser  bırakan  bir  kişinin  kazanımları  amel  defterine  iletilmeye  devam  edecektir.  Tabii  ki  ölümden  sonra  kabzettiği  yerde  bekleyen  ruhlara,  mahşer  günündeki  diriliş  esnasında  o  duyuruyu  ve  daveti  Rabbimiz  zaten  işittirecektir. Bu  ayetteki  işittirme  ise,  kabirde  yatan  birine,  ölüye  seslenenleri,  ona  gönderilen  hediyeleri  duyurmak,  iletmek  değil,  bizzat  yaşamakta  olup  karanlıklar  içerisinde  olan,  Allah'ın  öğüdünden,  Kitabından  uzaklaşmış,  kalpleri  taşlaşmış,  mühürlenmiş   olanların  seçimlerine,  pişmanlıklarına,  yaklaşımlarına  göre  yapılabilecek  bir  duyurudur. 

Allah,  gerçekten  ölmüş,  kabre  girmiş  hiç  kimsenin  postacısı  değildir. İşte  kabirdekilere  işittirme,  okunan  ayetlerden  hasıl  olan  sevapları  hediye  gönderme  inancında  olanlar,  bu  ayetteki  “ Şüphesiz  Allah  her  dilediğine  işittirir. “  ifadesini  delil  olarak  kullanmakta,  ama  ayeti  doğru  olarak  yorumlayamamaktadırlar. Halbuki  bu  cümlenin  anlatmak  istediklerinden  tamamen  bağımsız  olan  ayetin   en  sonundaki  “  Sen  ise  kabirlerdeki  kişilere  işittiren  biri  değilsin   ifadesi  ise,  artık  bu  dünyadan  ayrılmış,  gerçekten  vefat  etmiş  ölülere,  Peygamberin  ve  hiç  bir  kimsenin  bir  şey  işittiremeyeceğini  kesin  ve  net  olarak  ortaya  koymaktadır.  Ayetteki  bu  son  cümlenin  eğilip  bükülecek,  başka  mecralara  taşınacak  bir  tarafı  yoktur.  Üstelik  de  ayetlerde  "  Sen  ölülere  işittiren  biri  değilsin  "  ifadesiyle   ister  yaşayan  ölüler,  ister  kabirdeki  ölüler  kastedilmiş  olsun,  bu  ayetlerle  neticede  insanların  ölülere  hiç  bir  şeyi  duyuramayacağı  gerçeği  ortaya  konulmaktadır.  Bu  ifadelere  göre  Peygamber  kabirlerdeki  gerçekten  ölmüş,  bütün  vücut  fonksiyonları  kapanmış,  kalbi   artık  çalışmayan,  onunla  hissetmeyecek,  gözü  ile  göremeyecek,  kulağı  ile  işitemeyecek,  dili  ile  konuşamayacak  kişilere  bir  şey  işittiremeyecektir  de,  peki   “ Sen  kabirdeki  gerçek  ölülere  bir  şey  işittirebilecek  misin ?  “  Aslında  okuduğun  zaman  anlaman  için,  senin  için  bir  öğüt  olması  gereken  Fatiha,  İhlas,  Yasin  Sûrelerinden  kendin  bir  öğüt  alabildin  mi ?  Birşey  anlayabildin  mi ?  Senin  için  gerçekten  bir  sevap  hasıl  oldu  mu ?  Eğer  gerçekten  senin  için  bir  sevap  hasıl  olabildi  ise,  artık  form  değiştirerek  bu  dünyadaki  bedensel  yapıdan  ayrılıp  başka  bir  forma  geçmiş  olan  ve  Yasin  Sûresinin  52. ayetinde  de  "  Yatıp  uyuduğumuz  yerden  bizi  kim  kaldırdı ? "  ifadeleriyle  uykuda  olduğu  ve  o  an  artık  hiç  bir  şeyi  görmediği  ve  duymadığı  kesin  olan  ölülere  sen  o  sevap  hediyesini  g - mail  ile  mi  gönderebileceksin ?

Şu  bir  gerçektir  ve  ne  acıdır  ki,  maalesef  ülkemizdeki  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatler  eliyle  toplumu  dizayn  etmek  için  uydurulmuş  olan  hadislerle  klasik  ve  geleneksel  olarak  yerleştirilmiş  Din  anlayışında,  dirilere  Kur'anın  dışında  oluşturulmuş  hadis  ve  rivayetler  Türkçeleştirilerek,  mecazi  ve  gerçek  ölüler  için  ise  hiçbir  şey  anlaşılmadığı  halde  Kur’anın  Arapçası  okutturulmaktadır.  Bu  nedenle  de  asıl  inananlarla   bizzat  diriler  için,  anlayarak  okuduktan  sonra  bir  öğüt  ve  hidayet  rehberi  olması  gerektiği  bildirilen  Kur’anın  içerisinde  nelerin  olduğu  da  büyük  bir  çoğunluktaki  yaşayan  Müslümanlarca   bilinmemektedir.  Önlerine  konulanların  doğru  olup  olmadığını  Kur'an  ayetleri  ile  kendileri  de  test  edememektedirler. Bu  nedenle  büyük  çoğunlukla  Müslümanlar,  yüz  yıllardır  kabir  ziyaretleriyle  ölenlere  bir  şeylerin  işittirildiğini,  okunanlardan  hasıl  olan  sevabın,  ruhlarına  hediye  edildiğini  zannetmekte,  Kehf  Sûresinin  104. ayetinde,  Onlar  yapay  olarak  güzellik  ürettiklerini  sanırken,  dünyadaki  çalışmaları  /  hayattaki  bütün  çabaları  da  boşa  gitmiş  olan  kimselerdir. “ denilerek  yapılan  uyarıdan  bihaber,  belki  de  yaşamın  içerisinde  yerine  getirilemediği  düşünülen  yükümlülüklerin   vicdani  sorumluluğundan  dolayı  rahatlama  yolları  aranmakta,  arkadan  gönderilen  Kur'an  hatimleriyle  teselli  bulunmaya  çalışılmaktadır.  İşin  ilginç  tarafı  da  kabirlerden  gelen  seslerin  duyulduğunu,  oradaki  yaşantının  bütün  ayrıntılarını,  rızıklandırmaya  varıncaya  kadar  da  anlatan  pek  çok  uydurma  hadis  ve  hikâyenin,  Müslümanların  önüne  konulmuş  olmasıdır.  Meryem  Sûresinin  98. ayetinde, “  Ve  Biz  onlardan  önce  nice  nesilleri  helâk  ettik. /  yıkıma  uğrattık.  Onlardan  herhangi  bir  kimse  hissediyor  musun ?  Yahut  onlara  ait  hafif  bir  ses  duyuyor  musun ? “  denildiği  halde,  Peygamberimizin  duyamadığı  sesleri  eğer  birileri  duyabiliyorsa  ve  hissedebiliyor,  kabirdekiler  ile  ilgili  bir  çok  hikâyeyi  kaleme  alabiliyorlarsa,  onlara  da  helâl  olsun !  Daha  ne  diyelim.  Halbuki  kabirde  yatan  meyyitin  işitebilmesi  veya  ses  çıkarabilmesi  için  bedenden  ayrılmış  ve  bizim  bilemeyeceğimiz  bir  yerde  kıyamet   gününe  kadar  Allah  tarafından  kapatılmış  bir  bilgisayar  disketi,  bir  uçağın  kara  kutusu  gibi  kabzedilmiş  olan  ruhun,  tekrar  bedenle  beraber  kabirde  olması  gerekir.  Ama  artık  çürümüş,  parçalanmış,  molekül  ve  atomlarına  ayrılmış  olup  toprağa  karışmış  olan  toprak  altındaki  bir  ceset  için  böyle  bir  olanak  yoktur. 

Kabir  hayatının  varlığına  ve  ölenlerin  ardından  okunmuş  olan  Sûre  ve  hatimlerin  hasıl  olan  sevabının  gönderilebileceğine  inanmış  olanların,  ölenin  ardından  hiç  bir  şey  anlamadan  sadece  Arapçası  okunup,  hediye  olarak  gönderilen  Sûrelerden  biri  olan  Mülk  Sûresinin  1 – 2  ayetlerinde,  “  Hükümranlık  elinde  bulunan  Allah,  ne  cömerttir  /  Ne  bol  nimet  verendir.  Ve  O,  her  şeye  güç  yetirendir.  O,  hanginizin  amelce  daha  iyi  olduğunu  sınamak  için  ölümü  ve  hayatı  oluşturdu.  O  azizdir.  Gafurdur. “  ifadeleriyle  halbuki  Allah’ın  ölüm  ve  hayatı   insanları  sınava  çekmek  için  yarattığı,  Allah’ın  her  şeye  gücünün  yettiği  ve  ayetin  orijinalinde  “ Tebarekellezi  “  denilerek  çok  cömert  olup  her  şeyi  bol  bol  verdiği,  bunlara  karşılık  da  nankörlük  edip  inanmayan  ve  bu  hayat  sınavını  başaramayan  kâfirler  için  hazırlanan  cehennem  azabı  anlatılmaktadır.  Ayetlerde  ve  Sûrenin  tamamında  hasıl  olan  sevabı  ölülere  gönderin  diye  herhangi  bir  öğüt  de  yoktur.  Öte  yandan  çeşitli  Kur’an  ayetlerine  baktığımızda  : 

NECM  39  :  Gerçek  şu  ki  insan  için  çalışıp   didindiğinden  /  alın  terinden,  emeğinden  başka   bir  şey  yoktur.

İSRA  13  :  Ve  her  insanın  kendi  yaptıklarının  karşılıklarını,  ayrılmayacak  şekilde  boynuna  doladık.

YASİN  54  :  Artık  bugün  kişi  herhangi  bir  haksızlığa  uğramaz.  Ve  sadece  yapmış  olduklarınızla  karşılıklandırılırsınız.

MÜMİN  17  :  Bugün  her  kişi  kazandığının  karşılığını  alacaktır.  Bugün  haksızlık  diye  birşey  yoktur. Şüphesiz  Allah,  hesabı  çok  çabuk  görendir.

İfadelerinde  görüldüğü  gibi  artık  ölülere  herhangi  bir  şeyin  duyurulamayacağı,  herhangi  bir  şeyin  gönderilemeyeceği,  kabir  hayatında  değil,  mahşer  günündeki  Allah'ın  sorgulaması  ile  hesabın  görülmesi  anında  onların  sadece  yaşarken  kendi  çabaları,  kazandıkları,  yapmamaları  gerektiği  halde  yaptıkları  ve  yapmaları  gerektiği  halde  yapmadıkları  ile  herhangi  bir  haksızlığa  uğramadan  karşılık  görecekleri  belirtilmektedir.

Dolayısıyla  ölünün  kabrinin  başında  okunan  Yasin  Suresinin,  Kur’an  ayetlerinin,  üç  İhlas  ve  bir  Fatiha  okuyup  ruhuna  hediye  edilmesinin  ona  hiç  bir  katkısı  olmayacaktır.  Üstelik  de  bu  tür  uygulamalar  Allah'ın  ayetlerinin  inkârıdır,  yapmayın  dediklerinin  aksini  yapmaktır  ve  küfürdür.  Ayetler  eğer  anlaşılmak  üzere  okunuyorsa,  sevapları  ve  olumlu  getirileri  sadece  okuyan  ve  bu  okuduklarından  öğüt  alan,  diri  olan  kişinin  kendisine  olacaktır.  Bu  nedenle  nerede  olursa  olsun  bu  Sûreleri  okuyanlar,  mutlaka  Türkçe  meallerini  anlamak  ve  öğüt  almak  üzere  okumalıdırlar.  Üstelik  kabirdeki  meyyit  önündeki  bu  tür  uygulamalar  aynen,  dünya  yaşamında  trafik  kurallarına  dikkat  etmeden  trafik  kazasında  hayatını  kaybetmiş  birinin  mezarının  başında,  ona  trafik  kurallarını  okumaya  benzer. Şu  iyi  bilinmelidir  ki,  herkes  bu  dünyada  yaptıkları  ve  Ahiret  hayatına,  önceden  sağlığında  gönderdikleri  ile  sorgulanacaktır. Hayatını  kaybetmiş  yakınlarımız,  sevdiklerimiz,  ana  ve  babamız,  bizden  önceki  Müslüman  kardeşlerimiz  için  bizim  yapabileceğimiz  tek  bir  şey  vardır.  O  da  bazı  ayetlerde  örnekleriyle  gösterildiği  gibi,  onların  bağışlanmaları,  cehennem  azabından  uzak  tutulmaları  için  sık  sık  dua  etmek  ve  Rabbimizden  rahmet  talep  etmek  olabilir. Bunun  için  de  nasıl  dua   edebileceğimiz,  yine  bizzat  Rabbimiz  tarafından  değişik  ayetlerde  gösterilerek  bizlere  tavsiye  edilmektedir.

HAŞR  10  :  Ve  peygamber  döneminden  sonra  gelen  kimseler, “  Rabbimiz !  bizi  ve  iman  ile  bizi  geçmiş  kardeşlerimizi  bağışla,  kalplerimizde  iman  etmiş  kimseler  için  kin  oluşturma !  Rabbimiz !  şüphesiz  Sen  çok  şefkat  ve  merhamet  gösteren,  çok  esirgeyen,  kolaylık  sağlayansın,  engin  merhamet  sahibisin “  derler.

İBRAHİM  41  :  “ Rabbimiz !  Hesabın  kurulduğu  günde  benim  için,  anam  babam  için  ve  müminler  için  bağışlamada  bulun. “   dedi.

Ayetlerde  görüldüğü  gibi  ölenlerimiz,  yakınlarımız,  Ahirete  irtihal  etmiş  ana  ve  babamız  için  bizim  yapabileceğimizin,  sadece  bir  dua  etmek  olduğu  bildirilmektedir. Bu  dua  da  her  zaman,  her  yerde  yapılabilir,  kabirde  meyyitin  baş  ucuna  gitmek  şart  değildir. Çünkü  orada  kemik  parçalarından  başka  kişinin  sesini,  konuşmasını  duyabilecek,  iletişim  kurulabilecek  canlı  hiç  bir  şey  bulunmamaktadır. Bizim  dualarımızı,  yakarmalarımızı  işitecek  olan  da  sadece  ve  sadece  her  yerde,  her  zaman  diri  ve  hazır  olan,  bize  şah  damarımızdan  daha  yakın  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah'tır.  Sadece  bayram  günlerinde  kabirlerinin  başında  değil,  her  zaman,  her  yerde  Kur’anın  bize  önerdiği  gibi   duamız,  onlar  için  rahmet,  bağışlanmak,  Cehennem  azabından  uzak  tutulmalarını  dilemek  şeklinde  olmalıdır.  Peki  kabirlere  hiç  mi  gidilmeyecektir ?  Kur'anımızda  bu  konuda  13  ayette  gerekli  öğütler  yapılmakla  beraber,  örneğin  Yusuf  Sûresinin  109. ayetinde  "  Ve  Biz  senden  önce  de  yalnızca,  kentlerin  kendi  halkından  kendilerine  vahyettiğimiz  birtakım  olgun  kişileri  elçi  olarak  gönderdik.  Şimdi  o  yerlerde  gezip  dolaşmadılar  mı ?  Ki  kendilerinden  önce  gelip  geçenlerin  akibetlerinin  ne  olduğuna  bir  baksalar ! "  yine  Hacc  Sûresinin  45 - 46. ayetlerinde  "  Sonra  nice  kentler  de  vardı  ki,  şirk  koşmak  suretiyle  Biz  onları  helâk  ettik  /  değişime  yıkıma  uğrattık.  Artık  damları  çökmüş,  duvarları  üzerine  yıkılmıştır. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  Rabbimiz,  elbette  ki  kabirlere  Yasin,  Kur'an  hatmi  hediye  etmek,  ölenlerle  konuşmak  için  değil,  bilakis  ibret  almak,  düşünmek,  ders  çıkarmak  amacıyla  kabirlerin  ve  ören  yerlerinin,  tarihi  harabelerin,  şaşaalı  medeniyet  kalıntılarının,  o  yerlerde  yaşamış  olanların  içine  düştüğü  hata  ve  sonuçlarının  gezilip  görülmesini  istemektedir.

Düşünme  ve  sorgulama  aslında  Yüce  Rabbimizin  bize  lütfederek  bağışladığı  bir  nimettir.  Descartes'in  "  Düşünüyorum  öyleyse  varım "  dediği  gibi,  insanı  insan  yapan  ve  diğer  canlılardan  ayıran  ise  düşünebilme  yeteneğinin  kullanılabilmesidir.  Yüce  Rabbimiz  Allah  da  hiç  bir  şeyi  akıl  ve  mantık  dışı,  ölçüsüz,  bozuk,  eksik  tutarsız  ve  gereksiz  bir  şekilde  yaratmamıştır.  Kur'anda  Dünya  ve  Ahiret  olmak  üzere  iki  hayattan  söz  edilir,  Kabir  hayatı  diye  bir  hayat  da  yoktur.  Üstelik  de  düşünüldüğünde  akla  ve  mantığa  aykırı  olan  herhangi  bir  şey  Dinde  olamaz.  Bu  nedenlerle  Kur'anda  olmayan  kabir  hayatı  ve  ziyareti  inancı  ile  yapılmaya  çalışılanlar  da  akla  ve  mantığa  aykırıdır.  Ama  kabirler  konusunda  bundan  daha  önemli  olarak  dikkat  etmemiz,  uymamız  gereken   başka  yanlış  inançlar  ve  uygulamalar  da  vardır.  Ölmüş  olan  yakınların   kabirlerini  mermer  taşı  işlemeleriyle  türbeye  dönüştürür  gibi,  süslü  yazılarla  "  Ruhuna  El  Fatiha  "  yazdırılması,  okunması  çağrılarının  yapılması  yanlışından,  aile  mezarlıkları  sınırlandırmasıyla  sadece  Allah'a  ait  olan  mülkün  satın  alınıp  sahiplenilerek  putlaştırılması  şeklindeki  geleneklerden,  inançlardan  vazgeçilmelidir.  Keşke  mezar  taşına  hiç  olmazsa  ölen  için  Fatiha  okunması  değil  de  " Allah  Rahmet  eylesin "  yazısı  yazdırılabilseydi,  küfürden  uzak  daha  yerinde  bir  uygulama  olurdu.  Bunun  yanısıra  Hacc  ibadeti  için  Mekke  ve  Medine'ye  gidip  oradaki  kabirlerde  yatan  sahabelerin  türbesiz,  sade  toprak  yığını  halindeki  isimsiz  kabirlerini  ziyaret  ederek  gören  hacılar  bunlardan,  gördüklerinden  bir  ders  çıkarmalı,  ülkemizdeki  yanlışların  farkına  varmalı,  aslında  İslam'a  göre  kabirlerin  nasıl  olması  gerektiği,  yakınlara   anlatılmalıdır.  Kur'ana  göre  aykırı  ve  yanlış  olan  bizdeki  uygulamalara,  oradaki  kabirlerin  yapısı  örnek  olmalıdır.  Kabirler  ancak  ibret  almak,  sonumuzun  da  böyle  toprak  altına  girmek  olacağını  her  zaman  aklımızda   tutmak,  bizim  için  henüz  vakit  varken,  bir  an  önce  Dinimizin  yegâne  kaynağı  olan,  Yüce  Kitabımız  Kur’ana   yönelebilmemiz  için  bir  hatırlatma  olmalıdır.  Böylece   Kitabımızı  anlayabildiğimiz  dilden  okuyup,  gerekli  öğütleri  alarak  ve  hayatımızın  rehberi  yaparak  yaşamak,  kendimize  çeki  düzen  vererek  hazırlıklı  olmak,  ilkemiz  olmalıdır.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  bütün  hayatını  kaybetmiş  büyüklerimizin,  mümin  kardeşlerimizin  ve  sizin  üzerinize  olsun !

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !..

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an  )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET