İBRAHİM PEYGAMBER'E YAKILAN ATEŞ

Bir  uyarıcı  ve  öğüt  olan  Yüce  Kitabımız  Kur’anın,  insanlara   gerçekleri  göstermek  için  öğüt  verme  yöntemlerinden  biri  de  geçmiş   peygamberlerin  ve  kavimlerin  yaşadıkları  olayları,  hayatlarından   kesitleri,  içine  düştükleri  yanlışları,  Allah'ın  insanlara  vermek  istediği  mesaja  örnek  teşkil  edecek  olaylarla  kıssalar  halinde  anlatmasıdır.  Bu  olaylar  aksine  bütün  toplumlarda,  kulaktan  kulağa  dolma  hikâyelerle,  efsane,  mucize  gibi  yüz  yıllardır  abartılarak   masallaştırılıp  anlatılmaktadır.  Ancak, Kur’anın  bize  anlattıkları,  ne  mucizedir,  ne  masaldır,  ne  hikâyedir,  ne  de  efsanedir. Kur’andaki  ayetlerle  ele  alınan  bu  Kıssalar,  aslında  geçmişte  yaşanmış,  fakat  daha  sonra   masallaştırılmış  bir  olayı,  denk  olan  bir  anlatımla,  güncelleyerek,  vermek  istediği  mesaja  örnek  teşkil  edecek  şekilde  anlatımlardır. Kur’an,  bu  yöntemiyle,  gerek  geçmiş  olaylardan  ibret  alınıp  hisse  çıkarılması  ve  gerekse  eski  toplumların  hayatında  yaşanan  olaylar  üzerinden  Allah’ın  değişmez  Sünnetini  anlamamız   bakımından  bize  rehberlik  etmektedir. Allah,  Kur’anda  bu  kıssaları  anlatırken,  daha  kolay  anlasınlar  diye  bilhassa  o  devirdeki  efsane  ve  masal  dinlemeye  yatkın  olan  Arap  toplumunun  kullandığı  deyimleri  ve  ifade  tekniklerini  kullanmıştır.  Ama  yine  de  bu  kıssalar,  düz  mantıkla  bize  intikal  ettirilen  yorumlarla,  masal,  hikâye,  mucize   kavramından  öteye  geçememiştir.  Bundan  dolayı  bu  kıssalarla  Kur’anın  vermek  istediği  asıl  mesajın  farkına  varılamamış,  mucizelerin,  masalların  peşine  düşülmüştür. Bu  çerçevede  İbrahim  Peygamber'in  kavmi  tarafından  cezalandırılmak  ve  yok  edilmek  üzere,  yanan  odun  ateşinin  içine  atıldığı  halde  ateşin  onu  yakmaması  ile  ilgili  uydurulan  rivayet  ve  masallar  da   insanların  aldatıldığı  ve  sömürüldüğü  konulardan  biri  olmuştur.

İbrahim  peygamber,  içinde  bulunduğu  sapkınlığın  kendi  çabalarıyla  ve  sorgulamalarıyla  farkına  varıp, Tevhit ( Allah’ı  birleme )  inancına  yönelen,  Hanif’lerin ( Yanlıştan, şirkten  dönenlerin )  ilk  örneği  olan  peygamberdir. Bu  nedenle  Nisa  Suresinin  125. ayetinde "  Ve  Allah  İbrahim'i  halil  /  çığır  açan,  iz  bırakan  imam  /  önder edindi. "  ifadesi  yer  almaktadır.  Ama  Ulema  hemen  buradaki  " halil " sözcüğünü  saptırarak  "  dost "  yapıp  İbrahim  Peygambere "  Halilullah "  ( Allah'ın  dostu )  deyerek  bir  çok  konuda  Müslümanların  şirk  yanlışının  içine  girmesinin  nedeni  olunmuş,  bu  saptırmanın  ve  şirkin  benzeri  olarak  da  Peygamberimize  " Habiballah " Allah'ın  sevgilisi  denilmiştir.  İbrahim  peygamberin   başından  geçenler  de  diğer  peygamberlerde  olduğu  gibi,  zaman  içerisinde  gerçeğinden  saptırılmış,  mitolojik  hikâyelere,  efsanelere  ve  hurafelere  dönüştürülmüştür. Hayatı  ile  ilgili  pek  çok  rivayet  yazılmış, Yahudi  Hahamlarının  insanları  kandırmak  için  uydurduğu  masallar  ciltler  dolusu  kitap  oluşturmuş,  bu  anlatılanlar  dinlerin  içine  sokulmuştur. Yahudi  ve  Hristiyan  inanç  kitapları  olan  Eski  Ahit  ve  Yeni  Ahit  kitaplarında  yer  alan  bu  masallar,  bizim  inancımıza  da  aynen  sirayet   ettirilmiştir. İbrahim  peygamberin  diri  diri  ateşte  yakılmak  istenmesi  olayı, Yahudilerle  Müslümanlar  arasında  tartışma  konusu  dahi  olan  kurban  kesilecek  evladın  kim  olduğu, ölmüş  kuşların  nasıl  canlandırıldığı  olayı, küçük  oğlu  İsmail’in  annesi  ile  çöle  nasıl  terk  edildiği  olayı,  çölde  zemzem  suyunun  çıkması  olayı,  yüzlerce  rivayetle,  bizde  de  hadislerle  zenginleştirilip  inançlar  haline  dönüşmüş  en  önde  gelen  masalımsı  uydurma  kıssalardır.

İbrahim  Peygamberin  yaşadığı  zaman  ve  mekân  hakkında  Kur’anda  herhangi  bir  bilgi  yoktur.  Ancak  tarihi  kaynaklara  ve  bilimsel  araştırmalara  göre,  İbrahim  Peygamber,  zamanımızdan  yaklaşık  4200  yıl  önce,  Milattan  Önce  ise  2200  yıllarında  bugünkü  Irak  topraklarındaki  Ur  kentinde  yaşamıştır. Yine  tarih  kaynaklarına göre  o  dönemde  Babil  devleti  ve  Kralı  Nemrut  hüküm  sürmektedir. Halk  çoğunlukla  el  sanatları,  taş  işlemeciliği,  hayvancılık  ve  ticaretle  geçinmektedir.  Toplum  materyalist  ( maddeci )  ve  putperest   bir  inanca  sahip  olup,  hayatlarının  asıl  amacı,  mal  ve  servet  yığmak  ve  eğlenmek  idi.  Putlara  taparlardı.  Ay  tanrısı,  Güneş  tanrısı,  Yer  tanrısı,  Gök  tanrısı  putlarının  önünde  dua  ederler,  kadınları  tanrılara  kurban  ederlerdi. Din  adamları  da  tapınakta  toplanan  kadınlardan  istifade  eder,  fahişelik  yaptırırlardı. Kral  ülkeyi  Tanrı  Nannar  adına  yönetiyordu. Allah'ın  yerine  başka  tanrılara  tapmak  olan  Şirk,  İbrahim’in  kavminin  çok  tanrıcı  ibadetlerinin  temeli  ve  basit  bir  dini  inanç  değil,  aynı  zamanda  kraliyet  ailesinin  ve  soyluların  ekonomik  kültürel,  siyasal  ve  sosyal  egemenliklerinin  güvencesiydi. Üstelik  İbrahim  peygamberin  babası  Azer  de  saray  soylularından  olup,  yapılan  ve  tapılan  putların  sorumlusu  idi. Bu  nedenledir  ki  Tevhit  inancına  kavuşabilen  İbrahim  peygamberin  Kur'anda  Enam  Suresinin  74. ayetinde  ;  "   Ve  hani  İbrahim,  babası  Azer’e  “ Sen  putları  tanrılar  mı  ediniyorsun ?  Şüphesiz  ben  seni  ve  toplumunu  apaçık  bir  sapıklık  içinde  görüyorum. “  demişti. "  ifadeleriyle  belirtildiği  mesajı  ile  yaymaya  başlamasının  ardından,  bunu  kendi  kurdukları  sömürü  düzenine  bir  saldırı  olarak  gördüklerinden,  halk,  soylular,  din  adamları  sınıfı  ve  Nemrut  hep  birlikte  onun  sesini  kesmek  için  ayağa  kalkmışlar  ve  İbrahim  peygamberin  Kur’anda  anlatılan  keskin  Tevhit   mücadelesi  bu  düzen  karşıtlığı  nedenleriyle  başlamıştır.

Kur’an  ayetlerinde  bildirildiğine  göre,  İbrahim  peygamberin  zihinsel  gelişim  aşamaları  dikkate  alındığında,  O’nun  da  bir  dönem  şirk  bataklığında  kaldığı,  ancak  dış  dünyadaki  Allah’ın  yaratmış  olduğu  ve  hepsi  de  birer  ayet  olan,  yer,  gök,  güneş,  ay  ve  yıldızları  aklını  kullanarak,  sorgulayarak  tetkik  etmesi  sonucu,  Tevhit  aydınlığına  ulaştığı  görülmektedir.

ENAM  75  :  Ve  Biz  kanıt  elde  etmesi  ve  kesin  inananlardan  olması  için  İbrahim’e  göklerin  ve  yerin  mülkiyeti  ve  yönetimini  böylece  gösteriyorduk.  76  :  Bu  nedenle  İbrahim  üzerine  gece  bastırınca,  bir  yıldız  gördü.  “ Bu  benim  Rabbimdir  “ dedi.  Sonra  yıldız  batınca,  “ Ben  batanları  sevmem “ dedi. 77 :  Sonra  Ay’ı  doğarken  görünce  de  “ Bu  benim  Rabbimdir,  bu  daha  büyük  “  dedi.  78 – 79 : Sonra  güneşi  doğarken  görünce  de  “  Bu  benim  Rabbimdir,  bu  daha  büyük ”  dedi.  Sonra  da  batınca,  “ Ey  toplumum !   Şüphesiz  ben  sizin  ortak  koştuğunuz  şeylerden  uzağım.  Kesinlikle  ben  hanif ; /  Batıl  inançlardan  Tevhide  dönmüş  biri  olarak  yüzümü,  gökleri  ve  yeri  yoktan  var  edene,  yok  edecek  olana  çevirdim. Ve  ben  ortak  koşanlardan  değilim “  dedi.

Bu  ayetlerden  anlaşıldığına  göre  İbrahim  Peygamber,  yer  ve  gök  bilimlerine  ait  bir  takım  bilgilerle  donatıldıktan  sonra,  tabiat  olaylarını  ve  özellikle  de  gökteki  yıldızları,  Ay’ı  ve  Güneş ‘i  incelemiş,  yaptığı  gözlemler  sonucunda  düşüncelerinde  bazı  karışıklıklar  olmuş,  ama  azmi  ve  çabası  sayesinde  ve  aklıselim  ile  Tevhit  inancına  ulaşmıştır.  Kur’an,  ayetlerle  konuyu  bize  aktarırken  süre  ve  gelişme  ayrıntısına  girmemiştir. Elbette  ki  bize  ayetlerle  temsili  olarak  bu  anlatılanlar  bir  günde  olmamıştır. Mutlaka  İbrahim  peygamberin  bu  sonuca  ulaşmasında  bir  hayli  sıkıntılı,  inişli,  çıkışlı  bunalımlı  geçen  ve  o  inançlarla  yaşadığı  zamanları  olmuştur.  Enam  Suresinin  bu  ayetlerinde  ve  bundan  sonraki  ayetlerinde  de  Hanif  İbrahim’in  toplumu  ile  olan  Tevhit  mücadelesi  çok  ayrıntılı  bir  biçimde  anlatılmaktadır. Hanif  sözcüğü  şirkten,  Allah'ın  yanına  aracılar  ve  ortaklar  veya  başka  tanrılar  edinmekten  kurtulup  Allah’ın  birliği, Tevhit  ( La  ilâhe  illallah )  demenin  bilincine  ve  inancına  ulaşan  demektir.  Hanif  İbrahim’in  toplumu  ile  olan  mücadelesi  Saffat,  Ankebut,   Enbiya  Suresinin  51 – 72. ayetleri  arasında  çok  genişçe  anlatılırken  68. ayette  de  artık  İbrahim  peygamber’in  anlattıklarından   rahatsız  olan  Nemrut  ve  yandaşlarının  onun  ateşe  atılmak  istenmesinden,  yandırılmasından  söz  ettikleri  dile  getirilir. 

ENBİYA  68  :  Toplumu  “  Eğer  yapanlarsanız,  şunu  yandırın  /  ateşe  verin,  sıkıntıya  sokun  ve  tanrılarınıza  yardım  edin  “  dediler.  69  :  Biz,  “  Ey  ateş ! İbrahim’e  karşı  soğuk  ve  güvenli ol  “  dedik.  70  :  Ve  ona  bir  düzen  kurmak  istediler  de  Biz  kendilerini  daha  fazla  zarara  /  kayba  uğrayıp   acı  çeken  kimseler  yaptık.

SAFFAT  97  :  Onlar : “ Şunun  için  bir  duvar  yapın  /  ambargo  uygulayın  da,  bunu  çılgınca  yanan  ateşin  /  aşırı  sıkıntının   içine  atın “  dediler. 98  :  Onlar  İbrahim’e  tuzak  kurmak  istediler  de  Biz  onları  aşağılıklar  kılıverdik.

ANKEBUT  24  :  Sonra  İbrahim’in  toplumunun  cevabı  yalnızca  “  Onu  öldürün  veya  yandırın  /  ileri  derecede  sıkıntıya  sokun  “  demeleri  oldu.  Sonra  da  Allah  O’nu  ateşten  /  sıkıntıdan  kurtardı. Şüphesiz  bunda  iman  edecek  bir  toplum  için  alametler / göstergeler  vardır.

Ayetlerin  orijinalinde   “ harriguhu “  ifadesi  yer  almaktadır.  Bu  ifade  meallerde  genellikle  “ yakın “  olarak  çevrile  gelmiştir. Bu  sözcüğün  mastarı  olan  “  tahrig  “  ateşlendirme  anlamıyla  Türkçeye  de  geçmiştir. Bir  de  kışkırtarak  harekete  geçirmek  anlamında  “ tahrik “  sözcüğü  vardır. Tahrik,  aynı  zamanda  “ ateşin  bir  şey  üzerinde  etkisi  “ demektir. Hastalık  nedeniyle  gözdeki  yanma,  hastalık  nedeniyle  duyulan  sızı,  bitkilerin  güneşten  yanması,  acı  ve  tuzlu  şeylerle  ağzın  yanması  bu  sözcükle  ifade  edilir. Bu  durumda  bu  sözcük  “  sıkıntı  verme,  eziyet  çektirme,  mahvetme  “  anlamlarında  da  kullanılır.  Nitekim  Türkçede  de  belaya,  sıkıntıya  düşüldüğünde  “ ben  yandım,  bittim,  mahvoldum  “  denildiği  gibi  ani  bir  sıkıntı  geldiğinde  de  “ yandım  anam  “  denir.  Ankebut  Suresinin  24. ayetinde  de  “  Onu  öldürün,  veya   tahrig   edin ( yandırın ) “  ifadesi  yer  almaktadır.  Bu  ifadeye  göre  İbrahim’e  iki  cezadan  biri  verilecektir.  Tahrig  eyleminde  İbrahim’in  öldürülmesi  söz  konusu  değildir.  Onu  öldürmeyip  mahvedeceklerdir. Enbiya  Suresinin  70.  ve  Saffat  Suresinin  98.  ayetlerinde  de  toplumunun   İbrahim’i  “ tahrig “  ten  sonra  tuzak  kurmak  için  plan  yaptıkları  dile  getirilmektedir. Eğer  İbrahim’i  yakıp  öldürecek  olsaydılar  tuzak  kurmak  için  plan  yapmalarına  gerek  olmazdı. Zaten  Kur'anın  hiç  bir  ayetinde  O'nu  ateşe  attılar,  ateş  de  onu  yakmadı  diye  bir  ifade  de  yoktur.  Onlar  İbrahim’e  nasıl  eziyet  edebiliriz,  nasıl  sıkıntı  çektirebiliriz  ve  onu  nasıl  mahvedebiliriz  diye  plan  kurmuş  olabilirler. Kur’anda  “ cahim “  ve  “ nar “  sözcükleri  de  her  zaman  gerçek  anlamlarında  “ ateş “ olarak  kullanılmaz.  Mecazi  olarak  sıkıntı  anlamında  kullanılır.  Yine  pek  çok  ayette  cehennem  ateşi  denildiğinde,  cehennem  azabı  anlatılmak  istenir.  Dolayısıyla  bu  ayetlerde  sözü  edilen  “ ateşe “  atın,  yandırın  ifadeleri  de  İbrahim  Peygamberin  düz  mantıkla  yanan  odun  ateşinin  üzerine  atın  anlamında  değil,  onu  sıkıntılara  sokun,  ambargo  uygulayın,  ona  eziyet  edin  anlamlarına  gelmektedir. Nitekim  inanmayanlar  bütün  peygamberlere  bu  tür  eziyetler  ettikleri  gibi  bizim  Peygamberimize  de  ambargolar  uygulamış,  toplumdan  tecrit  etmiş,  hakaretler  etmiş,  yalnız  bırakmış  ve  ölüm  tehditlerine  kadar  zulmü  ileri  noktalara  götürmüşlerdir.  Aynı  tür  muamelelere  maruz  kalan  İbrahim  peygamber  de  sonunda  aynen  bizim  peygamberimiz  gibi  yurdundan  ayrılıp  Mısır'a  hicret  etmek  zorunda  kalmıştır.  İbrahim  peygamberin  hayatındaki  pek  çok  olay  masallaştırıldığı  gibi,  rivayetçiler  bu  olayı  da  yüzlerce  rivayetle  allayıp,  pullayıp  kendi  menfaatlerine  malzeme  yapmışlardır.  Klasik  eserlerde  İbrahim  Peygamberin   ateşe  atılma  efsanesinden  bir  örneği  ele  alıp  değerlendirelim ; 

  Dediler  ki :  O’nu  ateşte  yakın !  Bir  rivayete  göre  bu  sözü  söyleyen  kişi  Pers  bedevilerinden,  çölde  yaşayan  göçebelerden  biridir. Bunu  ibn  Ömer  söylemiştir.  Denildiğine  göre  adı  da  Heyzer  imiş.  Allah  onu  yerin  dibine  geçirmiş  ve  kıyamete  kadar  batmaya  devam  edecekmiş. Bir  diğer  görüşe  göre  bu  sözü  söyleyen,  onların  hükümdarı  Nemrut  imiş.  İbrahim’i  ateşte  yakmak  suretiyle  de  “ ilâhlarınıza   yardım  edin  “  çünkü  o  onlara  dil  uzatmakta,  onları  ayıplamaktadır. Nakledildiğine  göre  Nemrut  seksen  arşın  yüksekliğinde  ve  kırk  arşın  eninde   büyük  bir  köşk  inşa  etmişti. İbn  İshak  dedi  ki :  Bir  ay  boyunca  odun  topladılar,  sonra  ateş  yaktılar.  Ateş  alev  aldı  ve  gittikçe  alevi  arttı.  Öyle  ki  etrafından  uçan  bir  kuş  geçecek  olursa  saçtığı  sıcaklığın  etkisiyle  yanıyordu.  Sonra  İbrahim’in  ayaklarını  bağladılar.  Elleri  de  boynuna  doğru  bağlanmış  olduğu  halde  mancınığa  yerleştirdiler.  Denildiğine  göre  o  gün  mancınığı  onlara  yapan  iblis  olmuş.  Semavat,  arz  ve  onlarda  bulunan  bütün  melekler  ve  bütün  yaratıklar  ( insanlar  ve  cinler  müstesna )  tek  bir  ses  halinde  “ Rabbimiz “  diye  feryat  ettiler. Bu  yeryüzünde  İbrahim’den  başka  sana  ibadet  eden  kimse  yok,  senin  uğrunda  ateşe  atılıp  yakılacak. Ona  yardımcı  olmak  üzere  bize  izin  ver.  Yüce  Allah  şöyle  buyurdu : “  Eğer  sizden  herhangi  bir  şeyin  yardımını  ister,  yahut  yardıma  davet  edecek  olursa,  ona  yardım  edin.  Bu   hususta   Ben  ona  izin  verdim.  Eğer  benden  başkasına  dua  etmeyecek  ve  çağırmayacak  olursa  onun  halini  en  iyi  bilen  Benim,  onun  dostu  ve  yardımcısı  da   Ben  olacağım. “ İbrahim’i  ateşe  atmak  istediklerinde,  henüz  o  daha  havada  iken,  su  hazinedarı  olan  melekler  ona  gelip,  Ey  İbrahim  dediler.  Dilersen  ateşi  su  ile  söndürebiliriz. O, benim  size  bir  ihtiyacım  yok,  dedi.  Rüzgârla  görevli  olan  melek  ona  gelip,  Dilersen  ateşi  uçururum,  dedi. Yine  hayır  dedi.  Sonra  başını  Sema’ya   kaldırıp, “ Allah’ım  Sema’da  olan  biricik  İlâh  sensin.  Yeryüzünde  de  yapayalnız  olan  benim.  Benden  başka  Sana  ibadet  eden  kimse  yok. Allah  bana  yeter. O  ne  güzel  vekildir. ”  Ubeyde  b.  Kab’ın  rivayetine  göre ; Peygamberimiz  şöyle  buyurmuştur : “  İbrahim’i  ateşe  atmak  üzere  el  ve  ayaklarını  bağladıklarında   Senden  başka  hiç  bir  ilâh  yoktur.  Seni  tenzih  ederim,  ey  alemlerin  Rabbi,  Hamd  yalnız  Senindir,  mülk  yalnız  senindir,  Senin  hiçbir  ortağın  yoktur “ dedi.  Sonra  onu  mancınık  ile  uzak  bir  mesafeden  attılar. Cebrail  onu  karşıladı  ve  “  Ey  İbrahim  dedi.  Bir  ihtiyacın  var  mı ?  O,  sana  bir  ihtiyacım  yok  dedi. Cebrail  o  halde  Rab'binden  iste,  deyince  şöyle  dedi:  O’nun  halimi  bilmesi, O’ndan  dilekte  bulunmama  gerek  bırakmıyor. Bunun  üzerine  söz  söyleyenlerin  en  doğru  sözlüsü  olan  Yüce  Allah  şöyle  buyurdu : Ey  ateş ! “  İbrahim’e  karşı  serin  ol  “  Kimi  ulema,  bu  ifade  ile  ilgili  olarak : Allah  o  ateşte  hararetini  kaldıracak  bir  soğukluk,  soğukluğunu  da  kaldıracak  bir  hararet  yarattı.  Böylece  ateş  onun  için  bir  esenlik  oldu. Ebul  Aliye  dedi  ki : Eğer  serin  ve  selamet  ol  dememiş  olsaydı,  ateşin  soğuğu  hararetinden  daha  fazla  olurdu.  Bu  soğukluk  ebediyete  kadar  devam  ederdi. Kimi  ulemaya  göre  de  Yüce  Allah  cennetten  bir  yaygı  indirdi  ve  onu  Cahim’de  yaydı. Allah,  Cebrail,  Mikail,  soğuk  meleği  ve  selamet  meleği  gibi  melekleri  indirdi.  Gibi  bu  konuda  daha  pek  çok  değişik  yorum  ve  zanlar  sıralanmaktadır.  Yine  Kab,  Katade  ve  ez  Zühri  rivayetlerinde  de :  O  gün  zehirli  kertenkele  dışında,  İbrahim’in  ateşini  söndürmeye  çalışmamış  hiç  bir  hayvan  kalmadı. Bu  zehirli  kertenkele  ona  karşı  üstelik  de  bizzat  ateşi  üflüyordu. İşte  bundan  dolayı  Resulullah  öldürülmesini  emretmiş  ve  ona  (  küçük  bozguncu )  adını  vermiştir. Rivayetçilerin  kimi  İbrahim’in  on  altı,  kimi  de yirmi  altı  yaşında  ateşe  atıldığını  iddia  etmişlerdir.  Bu  olayla  ilgili  Nemrut’un  akıbeti  hakkında  da  pek  çok  hikâye  anlatılmış,  kimi  Allah’ın  onun  üzerine  sivrisineği  musallat  ettiğini,  burun  deliğine  girerek  yıllarca   beyninde  vızıldayarak  ona  eziyet  ettiğini,  demir  bir  tokmakla   kafasına  vura  vura  azab  çektiğini  nakletmiş,  kimi  de  sineklerin  istila  ederek  Nemrut  ve  arkadaşlarının  atlarını  parıldayan  kemik  haline  dönüştürdüğünü  nakletmiştir.

Bu  anlatılan  hikayelerin  tümü  elbette ki  zanlara  ve  hayal  gücüne  yönelik  gerçek  dışı  ve  tam  Holivud  sinema  senaryosu  gibi  Kur’an  dışı  masallardır.  Anlatanların  ve  bunlara  inananların,  Allah'ın  koyduğu  Fizik,  Kimya,  Biyoloji  kanunlarından,  kural,  ilke  ve  hükümlerden,  Sünnetullah'tan  ve  Kur'andaki  gerçek  melek,  şeytan,  iblis  kavramından  ve  anlatım  tekniklerinden  haberlerinin  bulunmadığı  çok  açıktır. Gerçekte  İbrahim  Peygamberi  elbette  ki  odun  ateşi  üzerinde  yakmaya  kalkışmamışlardır. Kur'anın  hiç  bir  ayetinde  de  ateş  onu  yakmadı,  ateşe  atıldı,  ateşten  çıktıktan  sonra  gibi  ifadeler  bulunmamaktadır. Eğer  gerçekten  ateşe  atılıp  ve  ateşin  de  İbrahim  peygamberi  yakmadığı  görülmüş  olsaydı,  o  zaman  insanların  gözü  önünde  bir  nucize  gerçekleşmiş,  bunun  ardından   Nemrut'un  da  davete  biat  etmiş  olması  gerekirdi. Halbuki  O’na  eziyetler  etmek,  sıkıntılara  sokmak  için  tuzaklar  kurmaya  yönelik  planlar  yapmışlardır. Bu  baskılardan  ve  iklimsel  kıtlıklardan  sonra  da  Tarihi  kaynaklara  göre,  İbrahim  Peygamber  de  en  sonunda  ülkesinden  hicret  etmek  zorunda  kalmış,  önce  Mısır’a  daha  sonraki  yıllarda  da  Kenan  iline  göç  etmiştir.  Daha  sonraki  yıllarda  ikisi  de  peygamber  olan  İshak  ve  İsmail  isminde  iki  oğlu  olmuştur.  İbrahim  Peygamber’i  gerçek  anlamdaki  ateşte  yakmamışlardır,  bilakis  Allah’ın  inayeti  ile  O,  oğlu  İsmail  ile  birlikte  Mekke’ye  gelerek  Tevhit   inancının  ilk  okulu  olan  Kâbe’yi  ( Mescidi  Haram’ı )  inşa  ederek,  dünya  durdukça  bütün   insanlığa  ışık  olacak  olan, Tevhit  inancının  ateşini  tutuşturmuştur. Tevhit  inancının  ilk  öğretmenleri  olmuşlardır. 

Tarih  boyunca  ilkel  kavimlerde  ateşin  korunma,  ısınma,  aydınlanma,  yiyecekleri  pişirme,  madeni  eritme  gibi  çok  önemli  işlevleri  olmuştur  ve  insanlar  tarafından  da  aynı  zamanda   tapılan  bir  ilâh  yerine  konulmuştur,  kurban  edilmek  üzere  insanlar  ateşe  atılmışlardır. Peygamberimiz  zamanında  da  bir  takım  putlar  ilâh  diye  Allah'a  ortak  edilmişler,  bugün   ise  Evliya,  Veli,  Mürşit,  Gavs  Hazretleri,  Kutbul  Aktab  denilen  Tarikat  Şeyhleri,  Tasavvuf   ile  aslında  bir  ateş,  enerji   olan  Allah'ın  nurunu  üzerlerinde  taşıdıkları  inancıyla,  Allah'ın  yetkilerini  kendi  üzerlerine  aktarmışlardır.  Bugün  hala  dünyada  ateşe  tapan  Mecusiler,  ateşin  dünyadaki  bütün  kötülükleri  yok  edeceğine  inanıp  ölenlerini  yakan  kültürler  bulunmaktadır.  Peki  biz  Müslümanlar  ateşe  tapmadığımız  halde,  bu  masala  dönüştürülmüş  olan  ve  ateşe  atılma  konusunu  içinde  bulunduran  İbrahim  Peygamber  kıssası  ayetlerinden  ne  gibi  bir  hisse  çıkartmalıyız ?  Gerçekte  bize  vermek  istediği  mesaj  ne  olabilir  acaba ?  Enbiya  Suresinin  69. ayetindeki  ifadelere  dikkat  ettiğimiz  zaman  da  ateşe  “  Ey  ateş !  İbrahim’e  karşı  soğuk  ve  güvenli  ol  “  diye  emir  verildiğini  görüyoruz.  Bize  göre  işte  mesaj  budur.  Emir  alan  ve  yaratılmış  olan  hiç  bir  şey  tanrı  /  ilâh  değildir.  Ateş  te  tanrısal  bir  güç  değildir. Tanrı  da  olamaz.  Allah'tan  başka  canlı  veya  cansız  ilâh  diye  bir  şey  yoktur.  Buna  benzer  şekilde  hiç  bir  yaratılmış  kimse,  Veli,  Evliya,  Gavs  Hazretleri  kendisini  tanrı  yerine  koymaya  kalkmasın,  kimse  de  onların  peşine  düşüp,  Allah'tan  başka  Allah'ın  yaratmış  olduklarından  yardım  istemesin !... Eğer  Kur'andaki  kıssalar  düz  mantıkla  ele  alınmaz  da,  masal   olmaktan  kurtarılırsa,  işte  o  zaman  Kur'an  hayatın  içinde,  hayatı  olumlu  yönde  dönüştüren  ve  yönlendiren  gerçek  bir  güç  olur.  Sadece  Allah'a  ve  Kitabı  Kur'ana  yönelenler,  O'nu  doğru  anlayanlar  olarak,  Kur'anın  doğruları,  Allah'ın  selamı  ve  rahmeti  ile,  hem  bu  dünyada  hem  de  ahiret  hayatında  sıkıntılardan,  cehennem  ateşinden  ve  azabından  kurtulabilenlerden  olabilmeniz  dileğiyle ! ...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR  !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an  )


 

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Tevhit #Hanif # Nemrut #İbrahim Peygamber #Cehennem ateşi #putlara tapma #ateşte yandırma #ibrahim paygamberi ateşte yakma kıssası

Takip Et