Konu Detay

ATALARIN DİNİNE BAĞLILIK

 17.09.2017
 1319

Bugün  Kur’anın  doğrularını,  Allah’ın  Hakk  Dinini  anlatıp,  insanların  içinde  bulunduğu  yanlışlardan  arındırmaya,  Allah’ın  Tevhit  dini  ile  “ La  ilâhe  illallah “  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demenin  şuurunu  yerleştirmeye  çalışanların  karşılaştıkları  gibi,  tarih  boyunca  da  Allah'ın  vahyini,  uyarılarını  hatırlatanlar,  yine  aynı  şekilde  Peygamberimiz  de  dahil,  her  zaman  çoğunlukla  geleneklerin  esaretinde  kalan  muhafazakârların,  tutucuların  direnmeleri,  tepkileri  ve  linç  girişimleriyle  karşı  karşıya  gelmişlerdir. Şimdiye  kadar  böyle  bir  şeyi  biz  babalarımızdan,  atalarımızdan  görmedik,  duymadık,  bu  da  nereden  çıktı  şimdi  itirazlarıyla  karşılaşmışlardır. Ama  öte  yandan  bugün  dinimizin  yegâne  kaynağı  olması  gereken  Kitabımıza,  Kur’an  bütünlüğü  içerisindeki  öğretilere  baktığımız  zaman  ise,  Allah’ın  ayetleriyle  tanışmak  istemeyen  ve  tanışmamış  bu  kişilere  de  bir  çok  ayette  olduğu  gibi,  Neml  Sûresinin  80 – 81. ayetlerinde  “  Sen  ölülere  dinletemezsin,  sağırlara  da  işittiremezsin,  sen  körleri  düştükleri  sapıklıktan  çekip  doğru  yolu  gösterici  değilsin ; Sen  ancak  ayetlerimize  iman  edenlere,  teslim  olanlara  dinletebilirsin. “  yine  Araf  Sûresinin  179. ayetinde  de  “  Ve  andolsun  ki  ins  ve  cinnin  /  tanıdıklarınızdan  ve  tanımadıklarınızdan  bir  çoğunu  cehennem  için  türetip  ürettik.  Onların  kalpleri  vardır,  onlarla  anlamazlar.  Gözleri  vardır,  onlarla  görmezler.  Kulakları  vardır,  onlarla  işitmezler.  İşte  onlar  dört  ayaklı  hayvanlar  gibidirler.  Hatta  daha  sapıktırlar.  İşte  onlar  duyarsızların  ta  kendileridirler. “  ifadeleriyle,  onlar  yaşayan  ölülere,  dört  ayaklı  hayvanlara  benzetilmektedirler.  Bu  gibilerin  direnci  ve  bu  zihniyeti,  tarih  boyunca   bütün  kavimlerde  de,  Peygamberimizin  zamanında  da  böyle  olmuştur,  bugün  de  hala  böyle  olmaktadır. Her  zaman  azınlıkta  kalan  ve  sadece  Tevhit  şuuru  ile  inanmış  olanların  karşısında,  atalarının  inancını  yanlış  da  olsa  sahiplenen,  atalarımızın  üzerinde  bulduğumuz  şeyler  bize  yeter  diyerek  direnç  gösteren,  kalpleri  taşlaşmış,  akıl  ve  vicdanları  dumura  uğramış  inkârcılar  hep  çoğunlukta,  yönetimde  ve  gücü  kullanan  konumlarda  olmuşlardır. Tabii  ki  bu  direnç,  tarih  boyunca  başta  Peygamberimiz  olmak  üzere  bütün  peygamberleri,  Hakk  yolunda  olanları  hiç  şaşırtmamış,  yıldırmamış,  yoldan  döndürememiştir. 

Muhafazakârlık  denilen,  geçmişten  gelenlere   bağlı  yaşam  düzeninden,  geçmişten  gelen  kuralların  devamından  yana  olan  kişiler  ve  toplumlar,  her  dönemde  Allah’ın  gönderdiği  peygamberlere,  vahiy  ile  getirdikleri  akılcı  ve  adaletli  düzene  de  hep  karşı  çıkmışlardır. Bu  karşı  çıkışlar,  savunulanlar  ve  yaşam  tarzları,  genellikle  aklı  ve  vicdanı   rahatlatabilen  kabuller  olamamış,  ölçüsü  ise  doğru  bildiklerini  zannettikleri  yanlış  da  olsa,  alışkanlıklar,  gelenekler,  görenek,  örf,  adet   ve  egemen  olan  çıkar  gruplarının  korudukları  sömürü  düzenleri  olmuştur.  Bundan  dolayı  tutucu,  muhafazakâr  ve  karanlık  zihniyette  olanlar,  her  dönemde  Allah’ın  vahyini  iletmekle  görevli  Peygamberlerine  sudan  bahanelerle  itiraz  etmiş,  onları  alaya  almışlar,  bu  nedenle  de  Kur’anın  şiddetle  uyarılarına  ve  aşağılamalarına   muhatap  olmuşlardır.

YASİN  30  : Yazıklar  olsun  o  kullara  ki,  kendilerine  gelen  her  bir  elçi  ile  kesinlikle  alay  ederlerdi.

FURKAN  43  :  Kötü  duygularını,  tutkularını  kendine  tanrı  edinen  kişiyi  gördün  mü ? /  Hiç  düşündün  mü ?   Peki  onun  üzerine  sen  mi  vekil  oluyorsun ?  44  :  Yoksa  sen  onların  çoğunun  gerçekten  vahye  kulak  vereceğini  yahut  akıllarını  kullanacaklarını  mı  sanıyorsun ?  Onlar  ancak  hayvanlar  gibidir.  Aslında  yol  bakımından  daha  sapıktırlar.  / şaşkındırlar,  aşağıdırlar. 

Ayette  belirtilen  ifadelerle  Rabbimiz  Peygamberimize  geleneklerini,  duygularını  ve  tutkularını  putlaştıranların  üzerine   vekil  olmayı  yasakladığı  gibi  Enam  Sûresinin  107. ayetinde  "  Biz  seni  onların  üzerine  bekçi  yapmadık  "  diyerek  ve  Gaşiye  Sûresinin  22.  ayetinde  de  "  Sen  onların  üzerinde  bir  zorba  değilsin  "  denilerek  yapacağı  davetler  esnasında  üç  şeyi  yasaklamakta,  ardından  da  birçok  ayette  takip  edeceği  yolları ( Hükmü  ve  Sünnetullahı )  göstermektedir. Tarih  boyunca  Nuh  Peygamberden  itibaren  başlayarak  insanlar,  bütün  peygamberlerin  karşısına  atalarının  dini  / ataizim  ile  karşı  çıktıkları  gibi,  Saffat  Sûresinin  69 - 70  ayetlerinde  "  Şüphesiz  onlar  atalarını  sapık  kimseler  olarak  buldular.  Şimdi  de  kendileri  onların  izleri  üzerinde  koşturuyorlar. "  ifadeleriyle  kınanarak  Mekke  Müşrikleri  ve  ardından  da  bizlere  gerekli  uyarı  yapıldığı  halde,  geleneklere,  göreneklere,  atalarının  dinine  bağlılık  inancı,  muhafazakâr,  tutucu  denilen  kişilerin,  dindar,  Ulema,  Veli  denilen  ve  genellikle  de  din  sorumlusu   önderlerin  Kur’an  dışındaki   çarpık  zihniyeti,  Peygamberimizin  vefatından  sonra  da  kendi  çıkarları  için  hadis,  rivayet  ve  hurafelerle  oluşturulan  katkılarla  ve  dayatmalarla,  gelenekselleştirilmiş  olarak  bugün  de  devam  etmektedir.  Bugün  ise  aklını  kullanabilen  bazı  ilâhiyatçılarca  ortaya  konulan  her  yanlışa,  bugüne  kadar  birçok  Alim,  İlâhiyat  üzerine  kafa  yormuş  kişi  gelmiş,  onlar  doğruyu  bulamamışlar  da,  siz  mi  buluyorsunuz  şeklinde  karşı  duran  tutucu   ve   sabit  fikirli  kişiler,  savunmalarına  ve  reddiyelerine  bahane  oluşturmaktadırlar.  Oysa  kendileri,  Peygamberimizin  vefatından  sonra  önce  Emevi,  ardından  Abbasi,  Mısır'da  Memluk,  İran'da  Safevi,  Anadolu'da  Selçuklu,  ardından  da  Osmanlı  devletlerinde  bir  çok  Mezhep, Tarikat  ve  Cemaat  bölünmeleri  sonucunda,  bu  gruplarda  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  dejenere  edilmiş,  İslam'la  sıvanmış  dini,  bugünün  Müslümanları  da  atalarının  dini  olarak  yaşamaktadırlar.  Müslümanların  büyük  çoğunluğu  Kur'anı  anlamak  üzere  kendi  dillerinden  okumadıklarından,  Kur'anın  içerisinde  bulunan  öğüt  ve  uyarılardan  haberleri  olamamaktadır. Bu  nedenle  İnançlarına  bağlı  ve  dindar  olduğunu  zanneden  mütedeyyin,  muhafazakâr  insanlar,  atalardan  gelen  hayat  görüşünü,  yanlış  da  olsa  inanç  ve  din  anlayışını  Kur'anın  emri  zannederek  Kur'an  ile  de  çoğunlukla  sorgulayamamışlardır,  yüzyıllardır  süregelen  bir  yanılgıyla  da  kanıksanmış  yaşamlarını  devam  ettirmektedirler.

Peygamberimiz   Muhammed ( a.s. )  a  karşı  çıkan  Mekke  müşrikleri  de  kendilerini  muhafazakâr  ve  dindar  olarak  niteleyen  insanlar  idi.  Onlar  da  bizi  Allah  yarattı  deyip  namaz  kılıyor,  oruç  tutuyor,  Hacc  ediyor,  sapkın  ve  yanlış  ritüellerle  de  olsa  Kâbe'yi  tavaf  ediyorlardı.  Ama  aracı  yaparak  Allah'a  ortak  ettikleri  putlardan  ve  tapınak  gelirlerinden  de  vaz  geçemiyorlardı. Peygamberimize  de  bizim  putlarımıza  dokunma  diyorlardı.  Bu  gibi  yanlışlıkları  ortadan  kaldırmaya  çalışan  Kur'ana  rağmen,  bugün  de  bir  çok  anlı  şanlı  Akademisyen  İlâhiyat  Profesörleri,  Diyanet  İşleri  Başkanlığı  yöneticileri  ve  Din  görevlileri  dahi,  etkisinden  kurtulamadıkları  hadis  ve  rivayetlerden  dolayı  hala  “  Biz  gelenek  ve  teamüllerimizden   vazgeçemeyiz  “  diyebilmekte,  bidatlara,  hurafelere,  yanlışlara   Allah'a  ve  Kur'ana  karşı  işlenen  küfürlere,  yapılan  şirke  karşı  çıkamamakta,  üstelik  de  savunulmasına  katılmaktadırlar,  ortak  olmaktadırlar,  aklın  ve  gerçeğin  önünü  tıkamaktadırlar. Oysa  Zümer  Sûresinin  23. ayetinde  "  Allah,  ahsenel  hadis  /  sözün  en  güzelini  benzeşen  anlamlı  olarak,  ikişerli  bir  kitap  halinde  indirmiştir.  Ondan  Rablerine  saygısı  olanların  tüyleri  ürperir. "  yine  Vakıa  Sûresinin  81. ayetinde  de  "  Peki  şimdi  siz  bu  hadisi  /  sözü  /  Kur’anı  mı  küçümsüyorsunuz ?  denildiği  gibi,  Casiye  Sûresinin  6. ayetinde  "  İşte  bunlar,  Bizim  sana  hak  /  gerçek  ile  okumakta  olduğumuz  Allah'ın  ayetleridir.  Sana  onları  hakkıyla  /  gerçek  olarak  okuyoruz.  Artık  onlar,  Allah'tan  ve  O'nun  ayetlerinden  sonra,  hangi  hadise  / söze  / hangi  olguya  inanacaklar ? "  denilerek,  uyarılarla   Din  ve  inanç  adına  Allah'tan  başka  hiç  bir  kimsenin  sözünün  bir  değerinin  olamayacağı  belirtilmekte  olmasına  rağmen,  yüzyıllar  içerisinde  Hakk  Dine  sonradan  hadis  diye,  rivayet  diye  enjekte  edilmiş  hükümlerle  sünnet  diye  yaşanan  dinlerden  vazgeçilememektedir.  Kur’an  anlaşılarak  okutturulmadığından,  bu  çevrelerce   bazı  ayetler  saklanmakta,  ya  da  görmemezlikten  gelinmekte  olduğundan,  sorgulanıp  da  yanlışlardan  dönülememektedir. 

Bu  nedenle  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  olmayan,  Kur’an  ayetlerine  aykırı  olan,  Tevhit  bilincinden  uzaklaşılmış  pek  çok  yanlış  kavram,  hurafe  ve  gelenekselleşmiş  inançlar,  dine  sonradan  enjekte  edilmiş  bidat  ve  uydurma  olan  örneğin  *  Kandil  Geceleri,  *  Zikirmatik  saatleriyle  toplu  zikir  seansları,  * Ramazan  aylarında  hiç  bir  şey  anlamadan  ve  sadece  ölenlere  hediye  edilen  mukabele  adında  Arapça  Kur’an  hatimleri,  *  Sadece  Allah  için  olması  gereken  Cami  içinde  küfür  ve  şirk  dolu  Mevlit  okuma  geleneği  *  Salavatlarla  abartılmış,  minarelerde  Selalaştırılmış,  Allah’ın  yanına  ortak  edilmiş  Muhammed  Peygamber  sevgisi,  *  Mezhep,  Tasavvuf,  Tarikat,  Cemaat  bölünmeleriyle  velilerden,  türbelerden  yardım  isteme,  çaput   bağlama,  okunmuş   şekerler,  okunmuş  sular,  zemzem  suyu  ile  yıkanmış,  okunmuş  yanmayan  kefenler,  *  Mermer  işlemelerle  türbelere  dönüştürülerek  putlaştırılmış  mezarlıkların  ve  ölülerin  kitabı  yapılan  Kur’an  ve  Yasin  okuma  hediyesi  gibi  daha  birçok  vazgeçilemez  bazı  gelenekler,  terk  edilemeyen  ataların  mirası  haline  gelmiştir.

Bu  yaşananların,  Din  diye  yerine  getirilen  uygulamaların  tamamı  Kur’ana  aykırıdır,  küfürdür. Bu  zihniyettekiler,  bugün  Kur’anı  terk  ettirip,  insanlara  anladığı  dilden  okutturmadığı  için,  aynen  tarihte  diğer  peygamberlere,  Peygamberimizin  zamanındaki  muhafazakâr  müşriklerin  yaptıkları  gibi,  Kur'an  çerçevesinde  bu  konuda  yapılan  uyarılara  karşı  koymakta   ve  düzenlerinin  bozulmaması  için  de,  uyarıyı  yapanları  din  düşmanı,  kâfir,  Kur'an  sapkını  olarak  suçlamaktadırlar.  Allah'a  ait  gerçek  Hakk  Dininin  İslam,  onun  da  kitabının  Kur'an  olduğunu  unutmaktadırlar.  Halbuki  gerçek  din  düşmanlığı  ise  Kur'anın  terk  edilip,  Kur'anın  dışında  icat  edilen  dinlerin  yaşattırılmasıdır.  Oysa  Kur'anda  bir  çok  ayetle  gerek  Peygamberimizden  önceki  dönemlerde  bu  tür  inançlarda  olanlara,  gerekse  de  bugün  bu  zihniyette  olanlara,  bizlere  ve  Kur'anı  anlamak  üzere  okuyabilenlere  öğüt  olsun  diye  ısrarla  yapılan  uyarıları  görmekteyiz.

HUD  62  : Dediler  ki :  “  Ey  Salih!  Sen  bundan  önce  aramızda  ümit  beslenen  bir  kişiydin.  Şimdi  kalkmış,  atalarımızın  kulluk  ettiklerine  kulluk  etmemizi  mi  yasaklıyorsun ?  Ve  hiç  şüphesiz  biz,  bizi  çağırdığın  şey  hakkında  kafaları  karıştıran  bir  kuşku  içindeyiz. ”

HUD  87  : Onlar  dediler  ki  : “  Ey  Şuayb !  Atalarımızın  taptıklarını  veya  mallarımızda  dilediğimizi  yapmayı  terk  etmeyi  senin  salatın  mı  / dinin  mi   emrediyor ?  Şüphesiz  sen  yumuşak  huylusun  ve  aklı  başında  bir  adamsın. "

Tarih  boyunca  atalarının,  babalarının,  büyüklerinin  yolunu  körü  körüne  takip  ederek,  gelenek,  görenek,  örf  ve  adetlere  sıkı  sıkıya  bağlı  kalarak,  yanlış  da  olsa  onların  peşinden  gitmek,  ırk  ve  soya  aşırı  bağlılık  ve  bütün  bunların  temel  nedeni  olan  cehalet,  kişileri  farkında  olmasalar  da  akıllarını  kullanmadıkları  için  küfre  ve  şirke  götürmektedir. Cehalet  insanları  tembel  yapmakta,  inanç  bakımından  hazıra  alıştırmaktadır,  doğruya  ulaşmak  için  girişilecek  çabaları  engellemektedir.  Bu  toplumlarda  kendilerine  atalarından  bırakılan  miras,  hiç  sorgulamadan  aynen  kabul  edilerek  yaşanır,  sorgulamanın,  aklın  üstü  örtülür,  çoğunluğa   ve  zanna   uyan  sürüye  dahil  olunur. Bizde  de  Kur'an  anlaşılmak  üzere  okutturulmadığından  dolayı  da  Bakara  Sûresinin  104. ayetinde,  "  Ey  iman  etmiş  kimseler !  "  Raina  / Sen  bizim  çobanımızsın,  bizi  güt  demeyin, "  unzurna  /  bizi  gözet  deyin  ve  kulak  verin.  Çok  acıklı  azap  da  yalnız  kâfirler  / Allah'ın  ilâhlığını  ve  Rabliğini  bilerek  reddeden  kimseler  içindir. "  ifadeleriyle  Allah'ın  sürüye  dahil  olmayın,  güdülmeyin,  kâfir  olmayın  uyarısından  da  hiç  kimsenin  haberi  olmaz.

ZUHRUF  23  : Ve  işte  böyle  Biz,  senden  önce  de  hangi  kente  bir  uyarıcı  göndermişsek,  kesinlikle  oranın  şımarık  varlıklı  kimseleri :  “  Şüphesiz  biz,  babalarımızı  bir  ümmet  / önderli  toplum   üzerinde  bulduk.  Biz  de  kesinlikle  onların  izlerine  uyanlarız. “  demişlerdi.  24  :  Gönderilen  uyarıcı : “  Eğer  size  babalarınızı   üzerinde  bulduğunuz  şeyden  daha  doğrusunu  getirmişsem  de  mi ? “  dedi.  Onlar : “  Şüphesiz  biz,  sizin  kendisiyle  gönderildiğiniz  şeyi  bilerek  reddedenlerdeniz  “  dediler.

Peygamberlerin,  Allah’tan  getirdikleri  mesajların  tebliğine  ilk  karşı  çıkanların  daima,  oranın  şımarık,  servet,  nüfuz  ve  yetki  sahibi  olan  veya  dini  inançların  başında  bulunan  din  sorumluları,  çeşmenin  başında  oturanlar,  din  tüccarları  olduğu,  Kur’anda  pek  çok  kez  vurgulanmaktadır. Bu  zümrenin  ve  önderlerin  yönlendirmeleri  ile  her  dönemde  insanlar  güdülmüşler,  Allah’ın  kendilerine  Hakk  dini  tebliğ  etmek  üzere  gönderdiği  peygamberlere,  Onların  mesajlarına  karşı  durmuşlar,  inkâr  etmişler,  atalarının,  babalarının  dininden  vazgeçmeyeceklerini   beyan   ederek  direnmişlerdir.  İnsanların  içine  düştükleri  bu  hastalık  da  Kur’anın   pek  çok  ayetinde  ayrıntıları  ile  anlatılmaktadır.

BAKARA  170  :  Ve  onlara  “   Allah’ın  indirdiğine  uyun  “  dendiği  vakit  “  Aksine  biz,  atalarımızı  neyin  üzerinde  bulduysak  ona  uyarız  “  dediler.  Ataları  bir  şeye  akıl  erdirmez  ve  kılavuzlandıkları  doğru  yolu  bulmaz  idiyseler  de  mi ?

MAİDE  104  :  Ve  onlara :  “  Allah’ın  indirdiğine  ve  Elçi’ye  gelin “  dendiği  zaman  :  “  Atalarımızı  üzerinde  bulduğumuz  şey  bize  yeter “  dediler.  Ataları  bir  şey  bilmeyen  ve  kılavuzlanan  doğru  yolu  bulmayan  kimseler  olsa  da  mı ?

LOKMAN  21  : Ve  onlara  “  Allah’ın  indirdiğine  tabi  olun  “ dendiği  zaman : “  Aksine,  biz  atalarımızı  üzerinde  bulduğumuz  şeye  uyarız  “  dediler.  Ya  şeytan  onları  cehennemin  azabına  çağırıyor  idiyse ?

ARAF  28  : Ve  onlar  bir  iğrençlik  yaptıkları  zaman,  “ Babalarımızı  bu  yolda  bulduk,  bunu  bize  Allah  emretti  “  derler.  De  ki  : “  Allah,  iğrençliği   emretmez.  Allah’a  karşı  bilmediğiniz  şeyleri  mi  söylüyorsunuz ?

Maalesef  bugün  de  aynı  zihniyet,  aynı  hastalık  devam  etmektedir.  Bugünün  din  uleması  ve  görevlileri  de,  çoğunlukla   Allah’ın  saf  ve  tertemiz  dinine  sokulan,  Kur’anın  terk  edilerek  veya  geri  planda  bırakılarak,  uydurma  hadis  ve  rivayetlerle  yaşanan  dinde,  aklı  devreye  sokarak  herhangi  bir  düzeltmeye  gidememektedirler.  Bu  nedenle  de  Kur’anın  ve  Allah’ın  Hakk  Dininin  gerçeklerine  yönelememektedirler.  Allah’ın  özellikle  Enam  Sûresinin  38. ayetinde  “  Biz  bu  Kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık  “  demesine  rağmen,  Allah’ın  bu  ayetini  inkâr  edip,  Kur'an  yetmez  deyip  Allah’ı  yalancı  yerine   koyanlarca,  Kur’an  dinin  tek  kaynağı  olarak  görülememekte,  özellikle  birşey  anlamadan   sadece   Arapça  okunmasıyla  Kur’anın  okunduğu  zannettirilmektedir. Bir  kısım  Müslüman  dünya  telaş  ve  uğraşılarının,  bir  kısım  Müslüman  da  Sünnet,  Hadis,  İcma  kavramları  ve  Risale  kitaplarının  aldatmasının  ardından,  Kur’anı  anlayarak  okumaya  bir  türlü  sıra  getirememektedir.  Kur’anın  anlaşılarak  kendi  dilinden  mealinin  okunması  gerektiğini  önerenler  de,  Kur’an  sapıklığı  ve  Müslümanlığı  ile  suçlanmaktadırlar. Ne  olursa  olsun  Furkan  Sûresinin  30. ayetinde   Elçi  de :  “  Ey  Rabbim !  hiç  şüphesiz  benim  toplumum  şu  Kur’anı  mahcur  /  Terk  edilmiş  bir  şey  edindiler  “  dedi.  "  şeklindeki  Ahiret  hesaplaşmasında  Peygamberimizin  yapacağı  tanıklıkta  temsili  olarak  belirtilen  bu  şikâyetine  muhatap  olmamak  için,  biz  yine  de  Kur’anı,  Kur’anın  doğrularını  anlatmaya  devam  edeceğiz. İnsanlarımıza,  Kur’anın  anlaşılarak  kendi  dilimizden  okumamız  gerektiğini  ve  önemini  sürekli  olarak  her  fırsatta  anlatacağız.

Kur'anı  anlayabileceği  dilden  okumamış,  gerçek  Hakk  Dininin  Tevhit  şuuruna  ulaşamamış,  Ulemadan  dilden  dile  dolaşan,  kulaktan  dolma  nakli  bilgilerle  yaşayan  Müslümanların,  toplumların  takip  ettikleri  yol,  atalarının,  geleneklerinin  yolu,  okudukları  ise  Kur’an  değil,  atalarının  kitaplarıdır. O  yolun  dışında  bir  yola  yönelmezler  ve  atalarının  en  doğru  yolda  olduklarına  inanırlar.  Onların  yaşam  tarzını,  giyim  kuşam  ve  geleneklerini  kendilerine  örnek  alırlar.  Bu  ise  özgür  düşünceyi,  şuuru,  aklı  kullanmayı  devre  dışı  bırakır.  Gerçeklere  karşı  onları  var  güçleriyle  direnmeye  yöneltir,  bilimi,  gelişmeyi,  çağın  gereklerine  ulaşmayı  engeller.  Bu  nedenle  bugün  dahi  hala  "  İçine  sinek  düşmüş  bir  çorbanın  sinek  çıkarıldıktan  sonra  içilmesinin  helal  olduğu "  ( Buhari  Tıp  58,  Ebu  Davud  Et'ime  49 )   "  Deve  sidiğinin  içilmesinin  pek  çok  hastalığa  iyi  geleceği  "  ( Buhari  Tıp  5 / 1,  Hanbel  3 / 107 )  gibi  uydurma  ve  sağlığa  zararlı  hadisler  sorgulanamadan  körü  körüne  inanç  olarak  kabul  edilebilmekte,  ciddi  ciddi  de  savunması  yapılabilmektedir. Kur’anı  da  anlayarak  okumadıkları  için,  Bakara  Sûresinin  170. ayetinde  “ Peki  ya  atalarının  aklı  bir  şeye  ermez  ve  doğru  yolu  bulamamış  idiyseler  de  mi ?  denilerek  yapılan  uyarıdan  elbette  ki  haberleri  olmayacaktır.  Bugün  halk  arasında  dindar  görünen  pek  çok  insanın,  Kur’anın  içindeki  uyarılardan  habersiz  olduğunu  görüyoruz.  Din  tamamen  kulaktan  kulağa  anlatılanlarla  ve  geleneklerle  yaşanmaktadır.  Bunların  Allah  katında  hiçbir  değerinin  olamayacağı  ise,  düşüncelerden  uzakta  kalmaktadır.

Kur’ana  yönelmeyen  ve  bu  şekilde  atalarından  geldiği  dinle  yaşayanlara  ise,  Kur’anda  Tevbe  Sûresinin  109.  ayetinde   “  Allah  zulmeden  bir  topluluğa  hidayet  vermez “  Rad  Sûresinin  11. ayetinde  "  Aklını  kullanıp,  kendi  durumlarını  değiştirmeyen  toplumların  üzerinden,  Allah  da  pislikleri  kaldırmaz. "  denilmekte,  Zuhruf   Sûresinin  25.  ayetinde  de  "  Bunun  üzerine  Biz  de  onları  yakaladık,  cezalandırmak  suretiyle  adaleti  sağladık.  Hadi  yalanlayanların  sonu  nasıl  oldu  bir  bak ! "  ifadeleriyle  onların  sonu  hiç  de  iyi  görünmemektedir.  Atalarından  gördükleri  sapık  zihniyeti  ısrarla  sürdüren  bir  toplumda  yaşayıp  da  konumlarının  sarsılmamasını,  düzenlerinin  ve  geleneklerinin  bozulmamasını  isteyen,  şımarık  söz  sahibi  kimselerin  karşılaşacağı  kötü  akıbet  de  böyle  bildirilmektedir. Oysa  insan  hiç  bir  atasından,  babasından,  Seyyidinden,  Efendisinden,  Velisinden,  İmamından,  hatta  Peygamberinden  dahi,  öldükten  sonra  Allah’ın  huzurunda  şefaat ( yardım )  alamaz.  Hiç  bir  kimse  de  bir  başkasına  yardımda  bulunamaz.  Herkes  kendi  yaptıkları  ve  yapmaları  gerektiği  halde  yapmadıkları  ile  karşılık  görür. Bu  nedenle  pek  çok  ayette  olduğu  gibi,  Ahzab  Sûresinin  67  ve  68.  ayetlerinde  de  akıllarını  kullanmayarak,  önderlerinin  dayattığı  ve  önlerine  koyduğu  atalarının  dinine  körü  körüne  inananların,  hesap  günündeki  pişmanlıkları  ve  perişanlıkları,  çok  çarpıcı  bir  şekilde  temsili  bir  anlatımla  dile  getirilmektedir.

AHZAB  67 – 68  :  Ve  dediler  ki : “  Ey  Rabbimiz !  Şüphesiz  biz  efendilerimize  ve  büyüklerimize  itaat  ettik  de  bizi  onlar  yoldan  saptırdılar.  Ey  Rabbimiz  onlara  azaptan  iki  kat  ver.  Onları  rahmetinden  mahrum  bırak. “

Bu  mazeretlerini  öne  sürerek  kendilerini  suçsuz  olarak  göstermeye  çalışacaklara  Allah,  hesap  gününde  kendilerine  verdiği  akıl  nimetini,  irade  özgürlüğünü  neden  kullanmadığını,  gönderdiği  Elçilere  ve  indirdiği  Kitaplara  neden  uymadığını  sormayacak  mıdır ?  Bundan  kurtuluş  olabilecek  midir ?  Kur’anın  terk  edildiği,  aklın  kullanılmayıp  birilerine  emanet  olarak  teslim  edildiği  bir  toplumda,  gerçek  anlamda  bir  dinin  yaşandığını  söylemek  imkânsızdır.  Eğer  Kur’anda  olmayan  ve  pek  çok  ayetine  aykırı  olan,  sonradan  eklenen  Kandil  Geceleri,  sadece  Allah  için  olması  gereken  Camilere  kadar  sokulmuş  olan  Mevlit  kültürü  ve  bidat  uygulamalar,  minarelerde  verilen  ve  bir  şirk  olan  peygamber  methiyesi  Selalar,  abartılan  ve  şirke  dönüşen  peygamber  sevgisi  ile  Kur'ana  aykırı  bir  şekilde  dine  sokulan  Salavat  anlayışları,  Salat,  Zikr,  Melek,  Şeytan,  Cinn  gibi  pek  çok  dini  kavramlardaki  yanlış  algılamalarla  yaşatılan  ve  yaşanan  din,  Kur’anın  yaşanması  değil  de,  atalardan  kalma  geleneklerin  devam  ettirilmesi  olarak  anlaşılırsa,  o  din  artık  İslam’ın  dini  değil,  Tevhit  şuurunun  terk  edildiği,  hurafe  ve  bidatlarla  doldurulmuş  ve  şirkin  egemen  olduğu  “ Ataların  Dini “  veya  Kur’anın  onaylamadığı  parçalanmalarla,  gruplaşmalarla,  Tasavvuf, Tarikat  ve  Cemaat  bölünmeleriyle  ortaya  çıkmış  dinler  olur.

Allah  katında  tek  bir  din  vardır.  O  da  Kur’anın  dini  olan  Hakk  Dindir  ve  adı  İslam’dır. Tevhit   ile  “ La  ilâhe  illallah “  Allah’tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  diyerek,  Allah'a  ortaklar  koşmadan  yaşamanın  şuuruna  dayanır.  Bu  ise  Allah  katında  sadece  Kur'andan  sorgulanacağımızın  belirtilmesinden  dolayı,  Zuhruf  Sûresinin  43. ayetinde  "  Öyleyse  sen,  sana  vahyedilene  sarıl.  Şüphesiz  ki  sen  dosdoğru  bir  yol  üzerindesin.  44  :  "  Ve  şüphesiz  sana  vahyedilen  /  Kur’an  senin  için  de  toplumun  için  de  bir  öğüttür. Siz  ondan  sorgulanacaksınız. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  sorumluluktan  kurtulabilmemiz,  sadece  Allah'ın  vahyine /  Kur’ana  sarılmamız  halinde  mümkün  olabilecektir. Böylece  de  dosdoğru  yolda  olabilmemiz  ise,  Kur'anın  anlaşılarak  okunması,  tefekkür  edilmesi,  aklın  kullanılması,  yaşanan  ve  yaşatılan  dinin  sorgulanması  ve  hurafelerden  ayıklanması,  Kur’an  ayetlerinin  hayatın  rehberi  yapılması  ile  ancak  mümkün  olabilecektir.  Sorgulanmayan  din,  senin  dinin  değil,  ama  doğru,  ama  yanlış,  atalarının  dinidir.  Allah'ın  selamı,  rahmeti,  bereketi,  atalarının  ve   geleneklerinin  yanlış  dayatmalarından  kurtulabilen  ve  Kur’anın  fazileti  ile  taçlanabilen,  karanlıklardan  aydınlığa   kavuşabilenlerin  üzerine   olsun !

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !..

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

 

 

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET