Hacc ve Umre kavramı, Kur’andaki “ salat, melek, şeytan, cinn, kıble, zikir, abdest, namaz, oruç, kurban ve daha pek çok " kavramda olduğu gibi, zaman içerisinde maalesef yozlaştırılmış, asıl mecrasından saptırılmış, uydurulan hadis ve rivayetlerle Kur'anın Haccından çok farklı ve Müslümanlara Allah nezdinde hiç bir katkı sağlamayan, üstelik de şirkle sorumlu tutulabileceği uygulama yanlışlıklarıyla geleneğe dönüştürülmüş bir inanç ve ritüeller yapısına büründürülmüştür. Peygamberimizin vefatından sonra uzun yıllardan beri Kur’an dışı olarak “ Dünyanın çeşitli ülkelerinden renk, ırk, dil, mezhep ayrımı gözetilmeden milyonlarca Müslüman’ın sadece tanışıp görüşmelerini, kardeşlik bağlarının güçlenmesini, ekonomik açıdan işbirliğini sağlayan bir ziyaret “ olarak anlaşılır olmuştur. Bu amaçla çok büyük paralar, tur operatörlerinin ağzının suyunu akıtan büyük organizasyonlar, yatırım ve harcamalar devreye girmekte, bu ziyaretlerle çok da büyük gelirlerin sağlandığı çöl turizminin sonucu olarak Arap Kralının cepleri doldurulan yandaşları tarafından Kâbe'nin etrafı da gökdelen lüks otellerle donatılmaktadır. Ülkemizde de her Hacc döneminde sosyal etkinlikler ve hazırlıklarla da büyük heyecanların yaşanmasına vesile olmaktadır. Belirlenen hacı adaylarının giyim, kuşam hazırlık harcamaları, özel lokantalarda yemek davetleri, organizatörlerin sunumları ile, bir kısmı Türkiye'den, bir kısmı da Çin ve Japonya'dan getirtilen seccade, tespih, elektronik ve hediyelik eşya, Hacc kokuları, Hacc kıyafetleri, hurma gibi vesairenin satışlarında tavan yapmakta, piyasa ve Diyanet bütçesi de alınan harçlarla kabararak hareketlenmektedir.
Hacc farızası, aslında Tevhit ( La ilâhe illallah ) ( Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur deme ve bilincini kavrayarak ) kongre ve konferanslarla, üç ayın herhangi bir zaman diliminde ilâhiyat eğitimini kastederek sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa hedef olarak gösterilen Allah'ın hakkı ve emridir. Kur'anda bir emir niteliğinde yer aldığı halde, fakat bugün ülkemiz ve dünya Müslümanlarınca asıl içeriği bilinmediğinden çok yanlış ve hatta küfür niteliğindeki müşrik Arapların şirkle dolu aynı ritüelleriyle yerine getirilmesine rağmen, çok saygın bir ibadet olarak görülmekte, ekonomik durumu müsait olan bilhassa yaşlıların, en öncelikli hedefi haline gelmekte, adeta bilhassa oraya ölmek için gidilmektedir. Bu görevi yerine getirenlere Hacı unvanı verilmekte, inançlı, ayrıcalıklı ve saygın bir kişilik ile sanki bütün günahlarından arınmış ve artık hiç bir kötülüğün içerisinde olmayacak iyilik köşesinde gönüllere yerleştirilmektedir. Toplumun bu hassasiyetinin farkında olanların bazıları da, yaptıkları işin önüne bu unvanı ekleyip kendilerini Allah katında da saygın, inançlı ve farklı oldukları imajıyla tanıtmaya çalışmaktadırlar. Hacı ( ... ) Camisi, Hacı (…) bakkaliyesi, Hacı (… ) lokumları, Hacı ( ... ) kuyumcusu, gibi riya ve istismardan farkı olmayan Hacı unvanlarını çevremizde hep gördüğümüz gibi, Cami yoluna yönelmiş, elde tespih, başında sünnet diye takke giymiş, sakal bırakmış her amca da aynı zamanda Hacı ağabeydir, Hacı amcadır, yaşlı kadınlar da Hacı abla veya Hacı annedir.
Aslında hacılık diye bir unvan olamaz. Önemli olan riyadan, gösterişten, abartıdan uzak mütevazi bir insanlık unvanını alabilmek, Kur'an ayetleriyle Allah'ın Tevhit / La ilâhe illallah " Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur " demenin, hiç bir şekilde Allah'a ortak koşmama şuuru ve öğretisiyle taçlanabilmek ve Kur'anın ön gördüğü İlâhiyat eğitimi ile bilinçlenebilmektir. Aksine Kur'andan bihaber olarak yaşanan yanlışların bir devamı olarak da yine ülkemizde, din ve inancın istismarına yönelik kurulmuş bazı Cemaat vakıfları, Rahmet, Furkan, İkra gibi isimleri tercih etmekte, üretilen ürünlerin, hizmetlerin cazibesi arttırılmak için çoğunlukla, Medine, Mekke, Safa, Merve, Hicret gibi Arap hayranlığı ile kutsallaştırılan isimler ve semboller, ticarette, alışverişte bir araç olarak kullanılıp, mütedeyyin insanların duyguları istismar edilmektedir. Allah ve vahyinden, ayetlerinden başka dünya yaşamında Kâbe de dahil hiç bir yer, hiç bir zaman, hiç bir şey de insanlar için kutsal değildir. Acaba toplum olarak kendi dürüstlüğümüzden, yaşadığımız dinimizden, imanımızdan, ahlâkımızdan şüphemiz, kendimize güvensizliğimiz mi var da, ticarette böyle sembolleri kazanç aracı olarak kullanma ihtiyacını duyuyoruz. Acaba Hacc farızasıyla, inancımızla, yaşadığımız diğer ibadetlerle, bu dünya yaşamı için kazanılması gereken gerçek ve güzel değerler için yapılanlarda bir eksiklik veya bir yanlışlık mı vardır ? Bütün bunların Müslüman toplumlarınca, Hacc organizasyonları içinde başta din sorumluları konumunda olanlarca sorgulanması gerekmektedir ! Ama kim ve ne zaman ? !..
Kur'anın dışında sonradan ulema denilen klasik ve gelenekçi alimlerin Mezhep imamlarının icma ile oluşturduğu Fıkıh ve ilmihal kitaplarında Hacc : “ Yılın belli günlerinde ( Kameri aylardan Zilhicce ayında ) kurallarına uygun şekilde, ( Peki hangi kurallara ? Putperest, Müşrik Arapların İslam öncesi uyguladıkları sapkınlıklara ve ulemanın bunlara bağlı olarak gösterdikleri ve Kur'anda olmayan ritüellere göre mi ? ) ihram denilen beyaz örtüye bürünerek, vakfe denilip Arafat’ta ayakta durmak ve Kâbe’yi dolanarak tavaf etmektir. Bu kutsal yerleri belirlenmiş bu zamanlarda ziyaret edene de Hacı denir. “ şeklinde tanımlanmış, böylece Kur’anda emredilen ve peygamberimizin hayatının sonunda bir defa yerine getirdiği “ Hacc etme " inanç ve yerine getirilecek uygulamalarından eser dahi bulunmayan bambaşka bir şekle sokulmuştur. Bu tanımlamadan sonra da Hacc’ı :
* Hacc ı İfrad ( Umresiz yapılan hacc )
* Hacc ı Temettu ( Hac mevsiminde ayrı ayrı ihrama girerek hem Hacc, hem de umre yapmak )
* Hacc ı Kıran ( Hacc mevsiminde tek ihram ile hem hacc, hem de umreyi birlikte yapmak. ) diye sınıflara ayırmışlardır.
Bu sınıflandırmanın ardından da Hacc farızasında * İhrama girmek * Ziyaret tavafı yapmak * Arafat’ta vakfeye durmak şeklinde üç farz ve bunların yanında * Say yapmak ( Aslında bugün yok edilmiş Safa ve Merve tepeleri arasında kimsenin de niye koşuşturduğunu bilmediği 7 kez gidip gelmek ) * Mikat denilen ( Mekke şehri sınırlarında belirlenmiş haram bölgenin ) başlangıç yerlerinde bir mescitte ihrama girmek * Güneş batıncaya kadar Arafat’tan ayrılmamak * Mekke şehrinin dışındaki Müzdelife denilen yerde vakfeye durmak ve orada şeytanı taşlamak için ( üç günlük 30, 40 civarında taş toplamak ama arazide toplanacak volkanik taş kırıntıları da kalmamış, sadece burası kutsal olduğu için başka yerden toplasanız da olmaz ) taş bulamazsanız parayla da satın alabilirsiniz. * Bayramın birinci günü sabahından itibaren üç gün Mina’da Cemerat denilen yerde belirli sayılarda taş atarak şeytan diye taştan duvarları, bazen de öndeki insanların kafasını taşlamak, şeytan denilen taş duvar yıllar geçtikçe evrim geçirmiş, sayısı üçe çıkmış, boyutları da büyümüş. * Bayramın birinci günü nereye gittiği belli olmayan, hiç sorgulanmayan, kurban adı altında kan akıtılarak vekâletle kesilen hayvanlardan haber gelinceye kadar tıraş olmamak, saç kestirmemek * Veda tavafı yapmak gibi yedi tane de vacip ortaya konmuştur.
Neticede günümüzde dünyanın çeşitli bölgelerinden gelerek toplanan Müslümanlar, Kur'anın ve Allah'ın vahyinin yer almadığı bu sınıflamalara, müşrik Arapların putperest geleneklerine göre sonradan icat edilen farz ve vaciplere göre “ Hacı “ yapılmakta, rehberler eşliğinde değişik mescitler, mağara, mezarlık gibi çevrede bir çok yer gezdirilerek dolaştırılmakta, Kâbe etrafında tavaf diye turlar attırılarak ve de aynen putperest müşriklerden kalma ritüellerle beton duvardan yapılmış şeytanlar taşlattırılarak sözde hacı olmaktadırlar. Hacc yolculuğuna çıkarken gözyaşları ve heyecanları ile uğurlanan, artık hacı olmuş mütedeyyin Müslümanlara, dönüşte yaptıkları Hacc farızası adına mikrofon uzatıldığında, " Allah herkese bu mübarek toprakları görmeyi nasip etsin " demelerinden, gördüklerinden, gezdiklerinden, yediklerinden ve yaşadıklarından başka Hacc farızası adına bu dünya yaşamı için ne gibi kazanımlarının olduğunu, Allah'ın dini ve Tevhit öğretisi adına ne öğrendiğini bir merak etsek ve sorsak ;
Hacc ve Umre nedir ? İhram nedir ? İhrama girdin, Arafat’ta vakfe yaptın, ayakta saatlerce bekledin, senin adına uzun uzun dualar da edildi, sen de amin amin dedin, yakarılan isteklerden aklında kalan bir şey oldu mu ? Arafat’ta neden saatlerce bekledin ? Arafat’ın, gerçekten ne olduğunu anlatanlar öğretenler oldu mu ? Yoksa Yahudi uydurması olan Adem ve Havva’nın Arafat’taki buluşmaları masalına göre mi bekleştiniz, siz de buna inanarak mı vakfe yaptınız.? Üç gün beton duvardan Şeytanı taşladın, acaba orada bulunduğun süre içerisinde hiç kimseyi incitmeden, kendi içindeki şeytanı, bencilliğini, kibrini, sinirini, öfkeni kovalayabildin mi ? Kur’ana göre şeytanın ne olduğunu anlatan oldu mu ? Kâbe’yi defalarca tavaf ettin, annem için, babam için, komşum için dedin döndün de, neden döndüğünü hiç merak ettin mi ? Kâbe'nin, Beytullah'ın neden Allah’ın evi olduğunu, Allah’ın evinin temizliğinin gerçekte ne anlama geldiğini anlatan ve öğreten oldu mu ? Orada Tevhit ( Allah'ı birleme ) ( La ilâhe illallah ) Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur demenin şuuru ile öğretisinden nasibini aldın mı ? Gittiğin, ziyaret ettiğin Kâbe'nin / Beytullah'ın ve Kur'anda o yerin sahibi olduğu belirtilen Allah'ı, Kâbe'deki İbrahim öğretisini anlatan, tanıtan ve o ifadelerin ne anlama geldiğini öğreten oldu mu ? İbrahim makamı denilen taşın önünde itiş kakış kıldığın iki rekât namaz ile gerçekten, İbrahim makamından yer edinmiş, ne anlama geldiğini öğrenmiş oldun mu ? gibi daha sorulması gereken pek çok soruya Kur'anın Haccı çerçevesi içerisinde acaba ne ölçüde doğru ve yeterli cevapları alabiliriz ?...
Bir çok dinde ve inanışta da Hacc ve Hacc merkezleri bulunmaktadır. Örneğin Budizm’de Kapilavuska, Parinirvana gibi mekânlar, Kur'anın dışında ve öncesinde Suriye’de Asterte, Mısırda Karnak, Yunanistan’da Delphi gibi mekânlar, ziyaret merkezleri olarak Hacc edilmektetir. Hristiyanlar, Kudüs’ü, daha sonra da alanlarını genişleterek bir çok yeri ve Efes Meryem ana kilisesini Hacc merkezi olarak kullanmaktadırlar. Enfal Sûresinin 35. ayetinde ; " Ve onların Kâbe’nin / Beyt'in yanındaki salatı / dini yaşamaları, arka çıkmaları sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktır, bir gösteriştir. " ifadeleriyle belirtildiği gibi " Hacc ve Umre ile Kâbe'nin kutsiyeti, Ramazan ayına hürmet daha önce de vardı. Daha önce de şimdiki gibi Zilhicce ayının dokuzunda Arafat dağına çıkılırdı. Ayın onunda oradan Müzdelife bölgesine ve Mina'ya gidilirdi. Orada şeytan taşlama işlemine başlanır, kurban kesilirdi. Daha sonra Mekke'ye geçilip Kâbe etrafında yedi sefer tavaf yapılır, Hacerü'l Esved denilen taş öpülürdü. Safa ile Merve arasında yedi sefer say / gel - git yürüyüşü yapılırdı. Hacc için ihrama girilir ve özel bir çarşaf giyilirdi. " ( Halil A. Kerim'in El Cuzuru Tarihiye sa. 8 - 17, Fetref'ü Tekvin sa. 113. ) eserlerindeki benzer açıklamalarıyla Mekke çevresindeki Müşrik Arapların yaşantısındaki Hacc uygulamaları anlatılmaktadır.
Anlaşıldığı gibi, Peygamberimizden önceki Mekke'nin putperest müşrikleri de Hacc yapmakta, putlarla doldurdukları Kâbe'yi Allah’ın Tevhit ile birlendiği evi olmaktan çıkartıp, insanların ıslık çalarak, alkış tutarak, şirk yuvasında çırılçıplak tavaf ettikleri bir eğlence alanına dönüştürmekte, taştan duvarları şeytan diye taşlamakta, aslında taptıkları putlardan birinin parçası olan ve Hacerül Esved denilen taşı da öpmekte idiler. Durum onu gösteriyor ki, İslam'ın dışında tapınak dinlerinde ve putperestlikte olduğu gibi, Ulemanın uydurduğu hadis ve rivayetler doğrultusunda işte bugün bir farkla anlamını bilmedikleri, dilleri de dönüp söyleyemedikleri halde " Lebbeyk Allahümme lebbeyk " demeye çalışmalarına rağmen bugünkü Müslümanların Haccı da Kur’an ile hiç ilgisi, şirk yapısındaki müşrik Arapların uygulamasından da hiçbir farkı olmayan, Allah katında Tevhit öğretisi adına hiçbir şey kazandırmayan, sadece lafta ve şekilde kalan uygulama ile bu minvalden, putperestlik ve taşperestlik temelinde şirkten ve küfürden farklı bir görünüm arz etmemektedir. Dolayısıyla bu şekil ve yapısıyla yerine getirilen bugünkü Hacc ibadetinin, gerçek İslam ve Kur'anın Haccı ile yakından uzaktan bir ilgisi bulunmamaktadır. İslam'dan ve Peygamberimizin getirdiğinden zannedilerek İslam'ı karalamaya ve aşağılamaya çalışan, aslında Kur'anın ve İslam'ın gerçek Haccının ne olduğunu da bilmedikleri çok belli olan reddiyeci Ateistlere de böylece yığınla iddia edebilecekleri, eleştirecekleri bir malzeme hazırlanmış olunmaktadır.
Hadis, rivayet ve ulema içtihatları ile oluşturulan bugünkü Hacc anlayışı ve ritüeli için dini çevrelerce, Hacc öncesi birtakım kurslar verilmekte ve bu kurslarda giyim kuşam şekilleri ve davranışları göstermekten öteye gidilememektedir. Camilerde hutbelerle Hacc’ın önemi yine ulemanın oluşturmuş olduğu bu yanlış inanç ve içtihatlar çerçevesi içerisinde anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu anlatımlardan bir örneğe bakalım : ( Kitap Molla Cami.com linki Zilhicce ayı ve Hacc Cuma hutbe sohbetleri )
“ Cenab ı Hakk, bazı zaman ve mekânların, kıymet ve ehemmiyetine, fazilet ve esrarına dikkat çekmek için, Kur’anı Kerim’in bazı ayetlerinde Vennecmi, Velleyli, Veşşemsi, Vedduha, Velasr gibi ifadelerle and içmiş ve yemin buyurmuştur. Zilhicce ayının ilk on günü ile alakalı olduğu müfessirler tarafından beyan edilen ve ayetlerle Mevlâmız " Yemin olsun fecre, on geceye, hem çifte, hem teke ve gelip geçeceği sırada geceye " mealindeki ifadesiyle de yine bazı zamanların esrarına işaret buyurmuştur. Ramazanı şerifin son on günü ile Muharrem i Şerif’in ilk on günü gibi, Kurban Bayramının birinci gününü de içine alan Zilhiccenin ilk on günü bir çok esrarın vuku bulduğu zamanlar arasındadır. İbrahim ( a.s. ) ın zevcesi Hacer validemiz ve oğlu İsmail ( a.s.) ile yaşadıkları hadiseler, bu hadiseler esnasında meydana gelen tecelliyat ilâhi bir cümledendir. Allah’ın rahmeti, günahların bağışlanması, cehennemden azat olunmak, keseceği kurbanlarla manevi yakınlığa nail olmak, yapacağı Hacc vazifeleriyle kazanılan ilâhi mükâfatlar, hep bu gecelerin tecelliyatı arasında bulunmaktadır. * Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde : “ Allah u Teala’ya ibadet olunduğu günlerin hiç biri, Zilhiccenin ilk on gününden daha sevimli olmamıştır. Ondan her günün orucu, sene orucuna muadil, ondan her gecenin kıyamı, Kadir gecesinin ibadetle geçirilmesine müsavi olur. “ buyurmuşlardır. Kameri ayların onikincisi olan Zilhicce ayı, İslam’ın beş esasından biri olan Hacc farızasının ifa edildiği umumi afv ayıdır. Arafat’a çıkıldığı, Allah ( c.c. ) için milyonlarca kurbanın kesildiği ve bir senelik hesapların görülüp amel defterlerinin kapandığı mukaddes bir aydır. Ali İmran Sûresinin 97. ayetinde belirtildiği gibi, orada açık alametler ve İbrahim makamı vardır. Haccın lügat manası kast etmek demektir. Şer i Şerif ıstılahında ise ; Hususi zamanda, yani Hacc ayında Allah’a ibadet maksadıyla Kâbe’yi tavaf, Safa ve Merve arasında say, Arafat’ta vakfe ile beraber Kâbe i Mükerreme’yi kast ve tavaf etmekten ibarettir. ..................“ denilmektedir.
Bu hatip kardeşimizin yaptığı konuşmadaki ifadeleri, Kur'an ayetlerine ve Kur'anın öngördüğü Haccına göre değerlendirecek olursak, baştan sona kadar aykırılık, yanlışlık ve hurafelerle dolu olduğu gibi, aynı zamanda Yahudi kaynaklarındaki uydurma rivayetlere dayanmaktadır. Oysa Kur'an ayetlerinde yer aldığının belirtildiği vennecmi, velleyli, veşşemsi, vedduha, velasr, yeminleri, aslında mekânlar için değil, parça parça inen ayetlere, geceye, günün aydınlığına ve insana verilen zaman nimetinin önemine dikkat çekilerek Yüce Rabbimizce yapılan kasemlerdir, gösterilen somut kanıtlardır. Allah yalan söylemez ve o nedenle de ikna etmek için yemin etmez. Yemin edildiğinin söylendiği ama aslında Allah'ın kasem ederek dikkat çektiği bu zamanların hiç birinde de esrar, sır yoktur. Hepsinde de insanlığı karanlıklardan, sapkınlıklardan, yanlışlardan, doğruya yöneltip aydınlığa çıkartan Allah'ın ayetlerine dikkat çekilmektedir. Fakat zaten konuşma metninin yayınlandığı sitenin ismine bakacak olursak, Kur'anın dışındaki Tasavvuf Dininin sır ve kerametlerine sahip olduğunu iddia eden ünlü Şeyhlerinden Molla Cami'nin ismini taşımaktadır.
* Hatibin ifadesindeki fazilet tamam da esrar ifadesiyle Kur'an ve konunun gizemli hale getirilmeye çalışılması yanlıştır. Apaçık mubin olan Kur'anı esrarlı bir kitaba gizli bir ilme dönüştürmeye çalışmak, küfürdür, Kur'anı doğru olarak anlamamaktır. Kur'an dışında Tasavvuf inancının bir yaklaşımıdır. Kur'anda esrar ve masal yoktur. Ama anlatım tekniği, armonisi, edebi sanatların en mükemmel örnekleri, verdiği gaybi bilgiler ve müteşabih ayetleri ile, apaçık Kur'anın kendisi bizim için bir mucizedir, kalplerdeki hastalıklar için bir şifadır ve hayatın dosdoğru bir yolda sürdürülebilmesi için öğüttür, hatırlatmadır, hidayet rehberidir, kılavuzdur.
* Fecr Sûresinde yer alan " on geceye yemininin " de Zilhicce ayının ilk on günü ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bu on gece ifadesi ile ilgili daha pek çok uydurma iddia ve hadis bulunmaktadır, fakat hiç biri itibar edilir nitelikte ve tutarlılıkta değildir. Çünkü Fecr Sûresi, Peygamberimize onuncu sırada indirildiğinde Zilhicce ayındaki Hacc, Ramazan ayındaki oruç, Muharrem ayının ilk on günü ve Musa peygamberle on günlük sözleşme ile ilgili bilgiler, henüz Peygamberimize vahyedilmiş değildi. Aslında Fecr sözcüğü ile dikkat çekilen nokta ise Güneş gibi dünyayı aydınlatacak olan Kur'an ayetleridir. Dolayısıyla henüz bilgisinin olmadığı konularda Peygamberimizin dikkatinin çekilmiş olmasının bir mantığı da, tutarlı bir tarafı da yoktur. Çünkü bu çevrelerce öncelikle Kur'anda peygamberimize indirilen vahiy kronolojisinin bilinmesi gerekir.
* Hacer validemiz ve İsmail peygamberin bebek iken kastedilen zemzem suyu hikâyesi de Talmut, Tekvin, Tevrat kaynaklarında Yahudi Hahamlarının uydurmasıdır. Böyle bir olay yaşanmamıştır. Kur'anda Saffat Sûresinin 102. ayetinden başlayarak anlatılanlara göre, İbrahim peygamber, oğlu İsmail peygamberi bebek yaşında değil, konuşabilecek, karar verebilecek, düşünebilecek bir yaşta iken Mekke'ye getirmiştir.
* Hatip, İbrahim Makamının da gerçekte ne anlama geldiğine değinmemiş, Kadir Sûresinin de Kur'ana göre gerçek mesajını ve anlamını ortaya koyamamış, Cenneti kazanmak için özel ve ikramiyeli gecelerin, günlerin, ayların olmadığı, Allah'a kulluğun ve ibadetin sürekliliği gerçeğini göz ardı etmiştir. ( Kadir Gecesi Ve Kandil İnancı başlıklı yazımızda Kadir Sûresi ile ilgili daha geniş bilgi bulabilirsiniz. ) Kişinin amel defteri de öyle zet raporu alınır gibi günlük, haftalık, aylık ve yıllık dilimler halinde kapanmaz. Kimilerininki ölünce, kimilerininki de kıyamet günü kapanır ve hepsi de aynı anda hesap gününde açılır. Hatibin bütün anlattıkları, maalesef Kur'anın vermek istediği gerçek mesajlarına göre değil, tamamen uydurma hadis, masal, tasavvufi keramet ve rivayetlere dayanmaktadır.
Bu hatip kardeşimizin anlattıklarını keşke Hacc farızasını yapmak üzere yola çıkmadan önce bütün Müslümanlar, özellikle de rehber İmamlar ve Dinin üst düzey sorumluları, Dinimizin temel ve yegâne kaynağı Kur’anın içindeki Hacc Kavramının ve anlatımlarının incelemelerini yapabilseler ve Kur’ana göre sorgulayarak değerlendirebilseler ! Beytullah’ın, Mescidi Haram’ın, İbrahim Makamının, Mescidi Haram kıblesinin, Arafat’ın, Meşarı Haram'da Allah’ı anmanın ne olduğunu, putperestlikten başka bir şey olmayan şeytanı taşlama saçmalığı ve eziyetindeki izdihamla, hayatlarını kaybetme riskinden önce, Şeytan kavramını doğru öğrenseler. Yahudi masalları ve uydurma rivayetlerin etkisindeki bu anlatımların değerlendirmesini Hacı adaylarına bırakırken, biz bu hatip gibi konuşma metnini hazırlayan kardeşlerimize sadece, Kur’andaki 6234 ayetin tamamının İslam’ın şartı olduğunu, bütünlük açısından Kur’anda hiç bir ayetin, şartın birbirinden ayrı tutulamayacağını, İslam’ın şartlarını 5 ile sınırlamanın küfür olacağını, bu ifadesinden dolayı tevbe etmesi gerektiğini önerebiliriz. ( İslam'ın Şartı Beştir Demek Yanlıştır başlıklı yazımızda daha geniş bilgi bulabilirsiniz. )
Kur’ana baktığımız zaman, Hacc konusunda ne yukarıda belirttiğimiz farzlar, vacipler, sınıflamalar Allah’ın emri olarak görülememekte, ne de bugünkü anlamıyla böyle bir Haccın, değişik ülkelerden gelen hacıları tanıştırdığı, birleştirdiği, kardeşliklerini pekiştirdiği, ticari anlamda işbirliği sağladığı görülmüş bir şey değildir. Çünkü hiç bir ülkenin insanı aynı dili konuşmamaktadır, orası da ticari kazançların ön plana çıkarılabileceği bir fuar alanı değildir. Biz Dinimizin temeli ve yegâne kaynağı olan Kur'anımızın öğretileri içerisindeki Hacc'ın ne olduğuna bakacak olursak ;
Kur’ana göre “ Hacc “ sözcüğü “ Kastetmek “ demektir. Zebidi ise bu anlama ilâve olarak Hacc, “ ayak basmaktır, bir yere defalarca gelip gitmektir “ demiştir. ( Tacül Aras ) Bu açıklamalara göre “ Hacc “ fiil / eylem olarak “ Bir şeyi akla koymak ve onu yapmaktır. “ denilebilir. Sözcüğün ayet içinde Beyt, Kâbe ile birlikte tamlama olarak kullanılması halinde anlamı ise ; “ Kâbe’yi / İlâhiyatın, Tevhit öğretisinin ilk Yüksek Okulunun bu dünya yaşamı için gerekli olan eğitimini, programlandırılarak yapılacak toplantı ve konferanslarla akla koyup hedef yapıp oraya gitmek “ manasına gelir. Bu nedenle Kur'anda ; Bakara Sûresinin 148. ayetinde " Ve herkes için bir yön vardır. O, ona yönelendir. O nedenle hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olursanız Allah, tümünüzü bir araya getirir. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. 149 : Ve her nereden çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram / Dokunulmaz eğitim öğretim kurumu tarafına çevir. Şüphesiz bu Rabbinden gelen bir haktır. Ve Allah yaptıklarınıza ilgisiz, bilgisiz değildir. " İfadeleriyle bu ayet grubunda her toplumun bir hedefi, stratejisi olduğu ve herkesin kendi hedefine yöneldiği beyan edildikten sonra müminlere, hayırlara koşun, yarışın denilmekte ve Mescid i Haram tarafının kıble edinilmesi emredilmektedir.
Tarih boyunca insanlar ve değişik toplumlar, inançları gereği değişik yönlere, hedeflere yönelmişlerdir. Kimileri tanrı yapıp güneşe veya yıldızlara, kimileri doğuya, kimileri batıya, kimileri tapınaklara, kimileri taştan, tahtadan putlara, kimileri güce ve ruhlara yönelmiş, inandıkları tanrıya ulaşmaya çalışmışlardır. Yakın zamanlarda da Yahudilerin Kudüs'teki Beytül Maktis'e yönelmeleri ile Müslümanların Kâbe'ye yönelmeleri tartışma konusu haline gelmiştir. Oysa Bakara Sûresinin 177. ayetinde " Yüzlerinizi batı ve doğuya çevirmek el birru / iyi olan kimse, takva iyi adamlık değildir. " 115. ayetinde de “ Ve doğu batı her yön yalnızca Allah’ındır. Öyleyse her nereye yönelirseniz, artık orası Allah’ındır / yüzüdür. Şüphesiz Allah, bilgisi ve Rahmeti geniş ve sınırsız olandır. En iyi bilendir. “ İfadeleriyle Hristiyanların, Yahudilerin, Biz Müslümanların ibadet için her hangi bir yöne yönelmemizin, namazdaki yönelmenin, yüzün fiziki olarak herhangi bir yöne çevrilmesinden ziyade aslında, bu yönelmenin manevi yönelme, kalben yönelme, Mescidi Haram kavramı içerisinde tevhit bilinciyle, yüzün Allah'a ve Hakk Dine çevrilmesi olduğu anlatılmaktadır. Ayetteki viche sözcüğü yüzün döndüğü yön anlamında olup, kıble sözcüğünün anlamdaşıdır. Kıble sözcüğü de ön anlamı ekseninde “ cihet “ yüzün gösterdiği yön, ön yön demektir. Kıble sözcüğünün geçtiği ayetlere dikkat edilirse bu sözcüğün fiziksel konuma göre “ ön yön “ anlamında değil de, bilakis “ Görüş, inanç, ilke olarak üzerinde bulunulan, gidilen yön “ ( sosyal hedef, strateji ) anlamında kullanıldığı anlaşılır. Burada kastedilen yön de sosyolojik yöndür. ( Hedef, strateji, Allah'a yönelmedir.) Bu ayetteki Mescidi Haram tarafının, kıblenin ( hedef, strateji ) nin ne olduğunu da, yine bize Kur’an açıklamaktadır.
BAKARA 125 : Ve Biz bir zaman bu Beyti / evi / ilk yapılan okulu insanlar için bir sevap kazanma / dönüş ve bir güven yeri yapmıştık. Siz de İbrahim’in görev yaptığı yerden / İbrahim makamından bir salat yeri / musalla / desteğin, toplumun aydınlatılmasının gerçekleştirildiği bir yer edinin. Ve Biz, İbrahim ve İsmail’e “ Beytimi / Evimi dolaşanlar, ibadete kapananlar ve secde edenler / boyun eğip teslimiyet gösterenler, Allah’ı birleyenler için temiz tutun “ diye ahit / söz almıştık.
ALİ İMRAN 96 – 97 : Şüphesiz insanlar için bereketli ve alemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev Bekke'dedir / Mekke’dedir. Onda apaçık alametler / göstergeler, İbrahim’in görev yaptığı yer / eğitilip yetiştirilip ortak koşmaya karşı ayaklandığı yer / İbrahim makamı vardır. Ve oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyti / ilâhiyat merkezini kastetmesi, ilâhiyat eğitimini aklına koyarak oraya gitmesi / Hacc etmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim de gerçeği örtbas ederse bilsin ki şüphesiz Allah, bütün alemlerden zengindir.
MAİDE 97 : Allah Kâbe’yi ; O Beyti Haramı, haram ayı, hacc yapanlara yiyecek olarak hayvan hediye etmeyi ve gerdanlıkları / Hacc yapanların yemesi için gönderilen canlı hayvanlara konulan işaretleri, insanlar için bir ayağa kalkış, silkiniş, kendilerini kurtarış yaptı. Bu Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.
Ayetlerde insanlara doğru yolun gösterilmesi için ilk kurulan evin, mescidin, okulun Bekke'de / Bekke vadisinde, en çukur yerde kurulduğu belirtilmektedir. O zamanlarda tabii ki orada Mekke şehri diye bir şehir yoktur. Daha sonraki yıllarda vadide su bulunması ve ticaret yolu üzerinde olması nedeniyle yerleşim yeri haline gelmiş, nüfusu artmış, daha sonra da bu yere " en çukur yer " anlamında Mekke ismi verilmiştir. Allah, Kâbe’yi “ Evim “ diye Zatına izafe ederek bu evin şerefine, değerine ve önemine işaret eder. Bu nedenle bu evde kimse hak sahibi değildir. Orası Allah’ındır. Dünya üzerindeki bütün insanlara açıktır. Orası bereketlidir, orada bolluk vardır, orası korunmuştur. Orada hükümdarlık, padişahlık, sultanlık geçmez. Bu nedenle bütün mescitler de aynen Kâbe gibi Allah için, Allah adına halk için olan evlerdir.
Bu üç ayette yer alan vurgularla Mescidi Haramın özellikleri dile getirilmiştir. Buna göre ; * Mescidi Haram veya Kâbe veya Beytullah ( üçü de aynı şeyi ifade eder ) İnsanlar için yeryüzünde Allah adına / bütün insanlar adına hazırlanan ilk evdir. Tevhit'in ilk okuludur. * Orada İbrahim peygamberin makamı ( Tevhit öğretisi için zalimlere karşı kıyam edip ayağa kalktığının, mücadele ettiğinin sembolü yer ) vardır. * Orada herkes güvende ve dokunulmaz, hür olmalıdır, baskı ve zulüm olmamalıdır. * Ayette sözü edilen dönüş ve güven ise, Kâbe etrafında tavaf adıyla yedi şaft ifadesine göre yerine getirilen dönme değil, Allah'a güvenerek iman ile küfürden, ortak koşmak olan şirkten arınarak, Allah'ı birleyen hanif bir yaşama dönüştür. Kur'anın Hacc İbadetinde bizlere aktarıldığı gibi tavaf etme diye bir kavram yoktur. Hristiyanların Apokrif İncillerinde İbraniler 11 / 30 bölümünde Erihanın duvarlarının etrafında " Hakafot " ifadesiyle 7 gün 7 kere tavaftan / dönmekten bahsedilir. Dolayısıyla bugün Hacıların tavaf diye yerine getirdiği Kâbe etrafındaki bu dönmeler de İbranilerden gelen bir gelenektir. * Orada halbuki hikmetler ( zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler, Allah'ın ayetleri ) devreye sokulmalı, herkes bilmediğini öğrenmelidir. * Orada dolaşanlar, Akifler / Odaklanarak Kur'ana yönelme ile Tevhidi öğrenenler ve öğretenler, kaimler / eğitimcilerin yerine geçenler, rükû edenler / Allah'a ortak koşmayanlar ve secde edenler / boyun büküp Allah'a yönelerek teslim olanlar için, Mescidi Haram, şirkten arındırılmış olarak tertemiz tutulmalıdır. * Müslümanlar, İbrahim’in makamından bir musalla edinmeliler. ( salatın ikame edilmesinden, Tevhit öğretisi ile toplumun aydınlatılıp eğitilmesinden bir pay almalıdırlar ) * Gidip gelmeye imkân bulanlar, bu eğitim için oraya gidip gelmelidirler.
Mescidi Haramın Kur’anda bildirilen özellikleri böyle tespit edildiğine göre, yapılan vurgular, Mescidi Haramın, Beytullah ve Kâbe’nin fiziki yapısıyla ilgili değil, işlevleri ile ilgilidir. İşte yukarıda belirttiğimiz bu tespitlerin yerine getirilebilmesi için yapılması gerekenlerin tamamı, Mescidi Haram'a yönelmedir, kıbledir, hedeftir ve stratejidir. Bu tespitlere göre Kâbe, bir “ Yüksek ilâhiyat “ okuludur. Buna göre aslında Hacc da Kâbe’de yüksek ilâhiyat öğretim ve eğitimi aklına koyup oraya gitme, orada bu eğitim ve öğretimle İbrahimleşme, hanifleşme, bir Tevhit eri olmaya gitmek “ demektir. İşlevi bu şekilde belirtilen Beytullah / Mescidi Haram Kâbe, değişik ayetlerde bildirildiği gibi İbrahim Peygamber ve oğlu İsmail Peygamber tarafından inşa edilmiştir.
HACC 26 - 29 : Ve hani Biz bir zamanlar “ Sakın Bana hiç bir şeyi ortak koşma, dolaşanlar / tavaf edenler, kıyam edenler / orada haksızlığa karşı baş kaldıranlar, Allah’ı birleyenler, secde edenler / boyun eğip teslimiyet gösterenler için evimi temiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde, belli günlerde O’nun adını anmaları için insanlar arasında ilâhiyat eğitimi verileceğini duyur. Yürüyerek veya yorgun düşmüş binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler ! Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evde / özgür evde / Kâbe’de dolaşsınlar “ diye o evin / Kâbe’nin yerini İbrahim için hazırlamıştık. Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.
Bu ayete göre de bir okul oluşturulmalı, orada insanlar dolaşmalı, zulme karşı başkaldırmayı öğrenip öğretmelidir. Bu işin de bir sorumlusu olmalı, bütün insanları çağırmalı, insanlar da ona gelmeli ve o okulda o kişilerin, Tevhit ( şirkten arınma ) öğretimi ile halis dini öğrenip yurtlarına dönmelidirler. Binanın hazırlanmasından sonra da İbrahim peygamber şöyle dua etmişti.
BAKARA 126 – 129 : Rabbim burasını güvenlikli bir belde kıl, halkını onlardan Allah’a ve son güne inananları meyvelerle rızıklandır. Rabbimiz bizden kabul buyur, şüphesiz Sen en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisisin. Rabbimiz bizim ikimizi Senin için İslamlaştıran kıl. Soyumuzdan da Senin için İslamlaştıran bir ümmet kıl. Ve bize kulluk yöntemlerini göster. Tevbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen tevbeleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta kendisisin. Rabbimiz bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, Onlara Senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Sen, Aziz ve Hakim olanın ta kendisisin.
Nüsuk : İnsanı günah kirinden temizleyip, Allah’a yaklaştıran taatlar, dinin emrettiği ve yasakladığı her şeydir. Asıl anlamı ise altın ve gümüşün cüruflarından temizlenmiş saf halidir. Bundan dolayı Allah için yapılanların, riyasız, kusursuz, gösterişsiz ve en samimi olanıdır. Bu sözcük zaman içerisinde anlamı daraltılarak “ hayvan kesimi “ ve “ Hacc rükûnları “ için kullanılır olmuştur. Menasik ise bu sözcüğün çoğuludur. Nüsuk araçları ve malzemeleri, tarzları, ritüelleri anlamına da gelir. Oruç, namaz gibi Hacc da bir nüsuktur, ritüeldir. Bütün nüsuklar kişinin kendisinin yararınadır. Allah'ın da bunlara ihtiyacı yoktur. Nüsuk sözcüğü Kur’anda 9 yerde, İbadet sözcüğü ise 278 yerde geçer. İbadet sözcüğünün geçtiği ayetlerin hiç birinde namaz, oruç ve Hacc’dan söz edilmez. İbadet ise Allah adına ( kişinin ve insanların da yararına ) bir iş ve değer üretmek ve Allah’a kulluk etmektir.
Kâbe / Mescidi Haram / Beytullah, Allah’ın evidir. Ayetlerde Allah, Kâbe’yi “ Evim “ diye zatına izafe ederek, bu evin şerefine, değerine ve önemine işaret eder. Bizzat Allah’a izafe edilen şeyler üzerinde kimse hak sahibi değildir. Orası Allah’ındır demek, bütün insanlığa aittir demektir. Orada hükümdarlık, hükümranlık sökmez. Bütün Mescitler de aynen Kâbe gibi Allah içindir. Özellikle Kâbe’nin söz konusu edilmesi ise o sırada başka Mescit olmamasındandır.
CİNN 18 : Ve şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi bir kimseye yalvarmayın.
BAKARA 191 : Ve insanları dinden çıkarmak, ortak koşmaya, Allah’ın ilâhlığını ve Rabbliğini bilerek reddetmeye sürüklemek, öldürmeden daha şiddetlidir. Mescidi Haram / dokunulmaz ilâhiyat eğitim merkezi yanında onlar, orada sizinle savaşmadıkça da onlarla savaşmayın.
Ayetlerde fonksiyonlarını gördüğümüz gibi Kâbe, Mescidi Haram insanlık için açılmış ilk Tevhit okuludur. Oranın ilk öğretmenleri olan İbrahim ve oğlu İsmail peygamberler, orada insanlığa Tevhit'i, şirke karşı direnmeyi ve onurlu yaşamayı öğretmişlerdir. Ayetten anlaşıldığına göre bu okul, özerk olup, burada kimsenin sultası ve hakimiyeti yoktur. Öyleyse tüm tevhidin öğretim kurumları ve mescitler bu nitelikte olmalı ve yaşatılmalıdır. Bu ayetlerde sözü edilen temizlik, Kâbe’nin süpürülmesi, tozunun alınması, yıkanması, bahçesinin bakımı demek olmayıp, Allah dışında tapılan her şeyin, sahte ilâhların yok edilmesi, orada Allah’tan başkasının adının anılmaması demektir. Çünkü orada başka birine ibadet veya yardım için başka bir ismin anılması ( şefaat ya Resulullah ) dahi demek evi kirletir. Yine ayette “ Sonra kirlerini giderip temizlensinler “ ifadesiyle de anlatılmak istenen, insanların yıkanması değil, burada konferanslarla, tartışmalarla aldıkları Tevhit eğitimi ile Allah’ın koyduğu kanun ve ilkelerini öğrenerek yanlış inanç ve günahlarından, Allah'a ortak koşmaktan, şirkten ve her türlü pislikten kendilerini arındırmalarıdır.
Bakara Sûresinin 125. ayetinde müminlerin İbrahim makamından bir musalla edinmesi istenmektedir. Yani bir zamanlar olduğu gibi, şimdi siz de orada bir musalla edinin denilerek, orada Tevhit'in öğretileceği, yaşatılacağı, kısa surede de olsa bir okulun oluşturulması emredilmektedir. Ki bu da Hacc görevidir. Ayette geçen Musalla sözcüğü, salat edilen yer, mekân demektir. Salat sözcüğünün anlamı daraltılarak “ namaz “ olarak algılanması nedeniyle, bu sözcük de “ namazgâh “ namaz kılınan yer olarak anlaşılmıştır. Oysa burada “ salatın “ gerçek kavramına göre musalla, zihni, mali sosyal destekle paylaşma, dayanışma, yardımlaşma ve bunlarla ilgili aktivitelerin uygulandığı yer manasında kullanılmıştır. Tarih kayıtlarında, Mekke döneminde serbest bir musalla edinilemediği, muhasara döneminde ev bahçe ve ağıl gibi değişik yerlerin musalla / mescit olarak kullanıldığı, müminlerin toplanıp buluşmalarını, eğitim ve öğretimlerini buralarda yaptıkları, sosyal sorunlarını buralarda çözdükleri görülmüştür. Medine’de ise Peygamberimizin zamanında, bugünkü Mescidi Gamame’nin ( Mescidi Nebevi'ye 650 m. uzakta ) olduğu alan musalla olarak tayin edilmiştir. Ve salat burada icra edilmiştir. Bugün ise Haremi Şerif’in önünde İbrahim peygamber’in ayak izinin olduğu söylenen, ne zaman kimin getirdiği belli olmayan bir taş parçası, üzeri metal fanusla kapanmış ve adına İbrahim makamı denilmiş. Önünde de hacılar itiş kakış, İbrahim peygamberin makamından yer aldıklarını zannederek 2 rekât namaz kılarken, tavaf edenlerin yolunu kesmekte, onlara zulüm etmektedirler. Üstelik konuyu putlaştırarak Kâbe’nin temiz tutulması felsefesini de ihlal ettiklerinden, sevap kazanacağız derken günaha girdiklerinin farkında değillerdir. Halbuki içeride geniş ve sakin bir yerde riyadan uzak, daha makbul bir namaz kılınabilir.
Ayetlerde, Beytullah’tan yararlanacakların “ Dolaşanlar / tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû edenler, secde edenler ve kıyam edenler ( zulme ve şirke baş kaldıranlar ) oldukları beyan edilmektedir. Tavaf edenler sözcüğü ile, orayı ziyarete gelen ve orada dolaşıp duran kimseler kastedilmiştir. Bu kimseler orada cereyan eden aktiviteleri izleyerek gittikleri yerlerde Beytullah’ın tanınmasına vesile olacaklardır. Fakat bugün ise, Müşrik Arapların İslamdan önce Kâbe'nin etrafında şaft denilen 7 defa tur atmaktan, bez örtüsünü kutsallaştırıp, ona yapışıp beklemekten, aslında eski bir putun parçası olan Hacer el Esved denilen taşın selamlanmasından ve ona dokunma mücadelesi vermekten, bu turların ardından İbrahim Makamı denilen yönde ve fanusun önünde iki rekât İbrahim peygamber için namaz kılmaktan başka, ayette yer alan akif, itikaf sözcüklerinin gerektirdiğine odaklanılacak, kendini ona adayacak, yüz çevirmeyecek, dini konularda hacıları ikna edecek, tevhidi öğretme, öğrenme, planlı, programlı herhangi bir çalışma veya aktivite diye bir şey yoktur. Allah’ın Kur’an ile asıl mesajını anlamaya yönelik herhangi bir etkinlik yoktur.
Rükû edenler denildiğinde, “ sadece namazda ayakta iken eğilmek, belin bükülmesi “ anlaşılmaktadır. Çünkü sözcük asırlar önce zihinlere bu anlamda kazınmıştır. Hatta klasik eserlerde “ Cüz’iyet mecazı mürsel “ sanatı ile namazın bir parçasının alınıp, tamamının kastedildiği ifade edilmektedir. Bundan dolayı da Kur’anda bu sözcüğün ilk defa geçtiği Mürselat Sûresinin 48. ayetindeki ifade bir çok mealde, “ Onlara namaz kılın denildiği zaman namaz kılmazlar. O gün yalanlayanların vay haline “ şeklinde çevrilmiştir. Halbuki bu ayetin nazil olduğu zamanda namaz hakkında herhangi bir emir söz konusu değildir. Üstelik müşrikler zaten Allah'ın varlığını inkâr etmiyor ve namaz da kılıyor idiler. Bu durumdaki Kur'ana inanmamış, neyin ne olduğunu bilmeyen insanlara namaz kılın demenin de bir anlamı ve mantığı yoktur. Halbuki Rükû sözcüğünün * Eğilmek, bükülmek, küçülmek, tam teslim olup itaat etmek, * Zengin kimsenin sonradan fakirleşmesi, * Putlara tapmadan, Allah’a boyun eğmek, haniflik etmek gibi anlamları vardır. Cahiliye Arapları, aralarında puta tapmadan, yalnızca Allah’a tapanlara ( rükû eden ) raki derlerdi. Bu nedenlerden dolayı bu ayetlerde belirtilen Kâbe’de rükû edenler, orada Allah'a ortak koşmamayı, tevhidi öğreten öğretmenlerdir. Ama gerçekte de bugün Kâbe’de böyle bir eğitim de yoktur. Yine bu ayette yer alan Secde edenler ifadesi de gerçek anlamıyla, boyun büküp teslim olarak, Tevhit öğretisini bilip dışına çıkmayanlardır.
BAKARA 158 : Şüphesiz Safa ve Merve Allah’ın alametlerinden birkaçıdır. Onun için her kim Beyti / İlâhiyat eğitim merkezi olan Kâbe’yi kastedip, Beyte gider veya umre / kısa süreli eğitim yaptırılırsa, buralarda dolaşmasında kendisine bir sakınca yoktur. Her kim de kendinden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah karşılık verendir, en iyi bilendir.
Bu ayette Allah'ın evi ( Bütün insanlığa açık ) olan Kâbe’ye öğretmen ve öğrenci olarak giden ( hacc eden ) kimselerin, Safa ve Merve tepelerinde dolaşmalarında sakınca olmadığı, buraların da Allah’ın diğer alametleri gibi birer emanet oldukları bildirilmektedir. Safa, kendisine çamur gibi şeyler bulaşmamış veya toprak karışmamış kayaya denir. Sözcüğün kökü ise saf ve duru olmak anlamına gelir. Ancak ayetteki Safa ise özel isim olarak Mekke’de Kâbe’nin doğusunda bulunan bir tepenin adıdır. Merve, pürüzsüz beyaz ve sert taş demek olup, o da özel isim olarak, Kâbe’deki Safa tepesinin biraz aşağısında bulunan diğer tepenin adıdır. Kur’anda daha pek çok ayette değinildiği gibi, yeryüzündeki varlıkların farklılığı, mutlak bir iradenin, mutlak bir gücün ve mutlak bir yaratıcının varlığına kanıttır. Safa ve Merve de yapısal farklılığı ile Allah’ın sayısız alametlerinden ikisidir. Bir zamanlar kutsallaştırılıp bu tepelerde dolaşmanın sakıncalı olduğu düşünülmüş olmalı ki, ayette buralarda dolaşmanın sakıncalı olmadığı, buraların da diğerleri gibi Allah’ın alametleri olduğu ifade edilmiştir. Buradan kilise ve havra gibi geçmişi kirli olan yerlerin temizlendikten sonra mescit ve okul yapılmasında, oralarda dolaşılmasında sakınca olmadığı anlaşılır. Bu ayetle ilgili olarak orada tavaf edilmesi de buyrulmaktadır. Tavaf dolaşmak demektir. Ne var ki bugün Kur’andaki bu ifadenin anlamı değiştirilerek, iki tepe arasında yürümek, koşmak şeklinde Say adı verilen bir ritüel ortaya çıkarılmıştır. Bu ritüel de peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkarılan rivayetlere dayandırılmaktadır. Kur’anda olmayan Tirmizi ve Buhari’de nakledilen böyle bir ritüel rivayetlerine burada uzun uzun yer verip de asıl konuyu dağıtmak istemiyoruz.
BAKARA 196 : Ve Hacc / programlı ilâhiyat eğitimi ve umre’yi / kısa sureli sempozyum gibi eğitimleri Allah için tamamlayın. Buna rağmen, eğer siz alıkonursanız / engellenirseniz, o zaman Hacc yapanlara / ilâhiyat eğitimi görenlere kolayınıza gelen şeylerle destek olun ! Bununla beraber Hacc yapanlara hediye ; / vereceğiniz destek yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden hasta olana veya başından tıraşa bir rahatsızlığı bulunana oruç veya sadaka yahut da ibadetten ; / herhangi bir kulluk görevinden bir fidye, karşılık. Artık emin olduğunuz zaman da her kim umrede Hacca kazanç sağladıysa, artık hediyeden / eğitime destekten kolayına geleni, fakat kim bulamazsa artık üç gün Hacda, yedi de döndüğünde oruç tutması, bu tam ondur. Bu hüküm, ailesi Mescidi Haram’da hazır olmayanlar içindir. Allah’ın koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın cezasının çok şiddetli olduğunu bilin.
Bu ve bundan sonraki ayetlerle Hacc’ın ana hedef rüknundan sonraki, ikinci aşamasının unsurları açıklanmaktadır. Ayetteki, “ Hacc ve Umreyi Allah için tamamlayın “ ifadesi bu ikinci aşamanın da yapılmasını emretmektedir. Programlı ilâhiyat eğitiminin ikinci ve son eğitim çalışmalarına engelleri nedeniyle katılamayanlar ve hemen dönmek zorunda olanların, geride kalanlar için bir fidye, karşılık ödemesi veya hediye ( yiyecek ) ile destek olması öngörülmekte, buna gücü olmayanların da Hacc esnasında üç, geriye döndükten sonra yedi gün olarak toplam 10 gün oruçlu olması istenmektedir. Umre sözcüğünün, “ imar, mimar, tamir, tamirat “ gibi birçok türevi Türkçeye de geçmiştir. Kalıbı itibariyle “ bir kere ( kısa süreli ) ömürlenmek “ anlamında olan bu sözcük, Kâbe, Beytullah, hacc kavramlarıyla tamlama yapıldığında, “ Kâbe’den ( yüksek ilâhiyat okulundan ) kısa süreli yararlanma demek olur. " Bu da bir nevi Kurs, konferans, kongre, sempozyum niteliğindeki bir etkinlikle kısa süreli yararlanma, inanç ve amel açısından revize olma “ demektir. Ama bu gün bu konu da yozlaştırılmış, hacı olunduktan sonraki boş günlerde mikat sınırına çıkıp, tekrar ihrama girip, bir defa ana, baba, eş, dost için tavaf etme ( Kâbe etrafında yedi şaft dönme ) ritüeline dönüştürülmüştür.
Ayetteki “ Buna rağmen eğer alıkonursanız, o zaman hediyeden kolayınıza gelen şey “ ifadesiyle başlanılan anlatımla, Hacc’ın ikinci aşamasına katılmayanlardan ailesi Mescidi Haram’da bulunmayan ve taşradan gelenler, kendileri oraya gidemeseler de, hacc’ın ikinci kısmına hedy yollamak ve sivilleşmemek durumundadırlar. Ayrıca Hacc’ın ilk aşaması sırasında Mekke’de kazanç sağlamış olanlar da bir hedy yollamak zorundadırlar. Hedy sözcüğü, “ Hacıların yemek ihtiyacını karşılamak için Kâbe’ye sevk edilen ( Hediye olarak gönderilen ) canlı hayvan “ demektir. Bu kavram da tam tersine çevrilerek bugün artık şükür kurbanı adıyla hacıların kendilerine hayvan kestirilmektedir. Bu konu Hacc Sûresinin 30 – 38 ayetlerinde detaylı olarak anlatılmaktadır.
Ayette “ Allah’a takvalı davranın / Koruması altına girin ve şüphesiz Allah’ın cezasının çok şiddetli olduğunu bilin “ ifadelerinden, Maide Sûresinin 95 - 96. ayetlerinde " Ey iman etmiş kimseler ! Siz dokunulmaz iken / Hacc görevini sürdürürken av hayvanı öldürmeyin. İçinizde kim kasten onu öldürürse, yaptığı işin vebalini tatması için Kâbe'ye ulaşacak bir hedy / yiyecek olarak hediye edilen hayvan olmak üzere öldürdüğü hayvanın benzeri ona ceza olacak, yahut kefaret olarak miskinleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır.... 96 : Su avı ve onun yenilmesi, size ve yolculara yarar olmak üzere size helâl kılındı. Kara avı ise, siz hac görevi sürdürür olduğunuz müddetçe size haram / yasak edilmiştir. Ve Kendisine toplanacağınız Allah'ın koruması altına girin. " ifadeleriyle belirtilmesinden dolayı anlaşıldığına göre Hacc yapan kimse, başını tıraş etmeyecek, kötü çirkin söz ve cinsel ilişkiden, küçük büyük suçtan, kavga, düşmanlık gibi davranışlardan uzak duracak ve avlanmayacaktır. Bu dönemde belirlenmiş bu haramlara / yasaklara uyacaktır. Literatürde bu yasaklara / hükümlere, “ İhram “ adı verilmiştir. Bu hükümler Maide Sûresinin 1 – 2. ayetlerinde de genişçe bildirilmiştir. İnsanlar kendi aralarında İhrama aynı zamanda şekilsel olarak da bir anlam kazandırmış, sadece erkeklerin giydiği dikişsiz kefen benzeri beyaz bir giysinin adı olmuştur. Hacca niyet eden ve İbrahimi eğitimi alacak olup bu ibadete teslim olmuş kişilerin, sahip oldukları iş, makam, mevki, sınıf, ırk, cinsiyet, mal, mülk, çoluk, çocuk gibi şeyleri geride bırakıp, " İbrahim Peygamber'in ben Rabbime gidiyorum " dediği gibi, dünyasından vazgeçip, ölümü göze alıp sanki mezara girer gibi buraya gelmenin sembolik anlatımıdır. Hacc süresince kulların samimiyetinden doğan duygusallıkla kefenvari bir giysi giymeleri de bundandır. Ancak böyle bir giysi Allah tarafından hem emredilmemiş, hem de önerilmemiştir. Bu tür uygulama insanlar tarafından duygusal olarak oluşturulmuş bir gelenektir. Dolayısıyla Hacc görevini yapanların belirli bir üniforma veya karma bir giysi giymelerinde bir sakınca da yoktur. Tıraş olmak da kişinin kendisiyle ilgilenmesinin, bakımlı olarak kendisine değer vermesinin bir simgesidir. Hacc süresince Allah’a kulluk ve hizmetin önceliği olduğundan dolayı, insan bu süreçte bu gibi kişisel değerleri ön plana çıkarmaz, ama yine de etrafındakileri rahatsız etmeyecek şekilde temiz olmak zorundadır. İhram, ihrama girmek, zamanı, mekânı, şartları, cebinin olmaması, kuşak bağlaması, niyeti, abdesti ve alınacak, ihrama girilecek mikat yerleri gibi birçok ayrıntıyı, şartı içeren görüşler ve yasaklamalar da insanlar tarafından ortaya atılmıştır.
BAKARA 197 : Hacc / Programlı ilâhiyat eğitimi bilinen aylardadır. Artık her kim o aylarda Haccı başlayıp kendisine farz ederse / mutlaka yapacağım derse, artık Hacc süresince kadına yaklaşmak, çirkin söz söylemek, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz de Allah onu bilir. Ve azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah’ın koruması altına girmedir. Ve ey kavrama yetenekleri olanlar, Benim korumam altına girin.
Klasik kaynaklarda, ayetteki bilinen aylar olarak “ Şevval, Zilkade ve Zilhicce “ aylarının veya Zilhicce ayının ilk on gününün kastedildiği ifade edilir. Bu kabul bir bakıma Kur’an inmeden evvelki anlayışın da devamıdır. Uzun yıllardan beri de Hacc, maalesef sadece Zilhicce ayının ilk on gününde yapılmaktadır. Aslında ayette, “ Hacc bilinen aylardadır “ buyrularak, Haccın ne zaman, hangi aylarda yapılacağının belirlenmesi ve bunun İslâm alemine duyurulması Müslümanların da bu aylarda tertip tertip askere gider gibi Hacc'a gitmeleri istenmektedir. Bu nedenle Müslümanların organize bir Hacc komitesi veya emiri oluşturması, bu komite tarafından Hacc dönemlerinin belirlenmesi ve ilan edilmesi, herkesin de önceden bilerek ilan edilen dönemlerde gelerek bu komiteye teslim olması ve orada başı boş dolaşmaması, belirlenen eğitim ve öğretim programının uygulanması işin doğru olanıdır. Ama bu gün milyonlarca insan Zilhicce ayının son on gününe sıkıştırılmakta, Hacc'ın asıl tevhit eğitimi ve öğretimi yönünü düşünen ve programlayan bir komite bulunmamakta, sadece şeklen, kalabalık ve büyük izdihamlarla Hacc, Kur'anın Haccı olmaktan çıkmakta, facialar, eziyetler ve cinayetler zincirine dönüşmekte, her yıl neredeyse yüzlerce insanın boşu boşuna ölümüne sebebiyet verilmektedir. Bu ölüm ve cinayetlere baktığımız zaman çok üzücü ve vahim bir tablo ortaya çıkmaktadır.
* 1990 El Müeyzem tünelinde facia ve 1462 kişinin ezilerek ölmesi ve pek çok yaralı,
* 1994 Şeytan taşlanırken çıkan izdihamda 270 kişinin ezilerek ölmesi ve bir o kadar yaralı,
* 1997 Mina çadırlarının tutuşması sonucu 343 kişinin ölmesi ve pek çok da yaralı,
* 1998 Yine Cemeratta şeytan taşlarken 119 kişinin ölmesi ve bir o kadar da yaralı,
* 2001 Yine aynı yerde şeytan taşlama sıkışmasında 35 ölüm vakası.
* 2004 Yine aynı yerde izdihamdan 244 kişinin ölümü ve yaralanmalar.
* 2015 Tavaf yapan hacı adaylarının üzerine devasa vincin devrilmesi ve 107 kişinin ölmesi, yine aynı yıl şeytan taşlama esnasında ezilerek 769 kişinin ölümü ve bir o kadar da yaralılar.
Bu kadar cehalet ve organizasyon sorumsuzluğu her halde Avrupa’nın veya dünyanın başka ülkelerinde görülmesi, sorumlularının ve nedenlerinin bulunamaması diye bir şey söz konusu olamaz. Müslüman dünyasında ise Kader deyip geçiştirilir, " Ne şehittir ne gazi, hiç yoluna gitti Niyazi " hesabından öteye gidilmez.
BAKARA 198 : Rabbinizden bir armağan istemenizde hiç bir sakınca yoktur. Artık Arafat’tan / Eğitim birimlerinden ayrılıp akın ettiğinizde, Meşar ı Haram’da / Dokunulmaz bilinçlenme merkezinde / Müzdelife’de hemen Allah’ı anın. Ve Allah’ı sayılı günlerde anın. Ve O’nu, O’nun size gösterdiği gibi anın. Ve siz bundan önce gerçekten sapıklardan idiniz.
Bu ayette Hacc görevini yerine getiren müminlerin, Allah’ı nasıl anmaları gerektiği ve Allah’ın gösterdiği şekilde anılması istenmektedir. Arafat sözcüğü, “ Bilgi, irfan “ anlamındaki “ arf “ sözcüğünün türevlerindendir. Arafat aynı zamanda Mekke yakınlarında bir bölgenin adıdır. Sözcüğün kök kalıbına göre de anlamı, “ çok çok arifler, bilginler, anlayışlılar “ demektir. Bu da Hacc döneminde öğretmenlik ve öğrencilik yapan kimseleri ifade eder. Lügat kitaplarında ise “ Arafat “ sözcüğü ile ilgili şu bilgiler verilmektedir :
* Denildi ki : Adem ile Havva cennetten indirildikten sonra burada buluşup tanıştılar, onun için buraya “ Arafat “ adı verilmiştir. * Hacılar burada toplanıp birbiriyle tanıştıkları için buraya “ Arafat “ denilmiştir. * Cebrail İbrahim peygamberi eğitirken ona sürekli olarak “ Ea’rafte “ tanıdın mı, öğrendin mi diye sormuş, o da “ A’raftü “ öğrendim, tanıdım demiş. Onun için buraya “ Arafat “ ( Arefe, fiilleri kastedilerek Arefeler ) denmiştir.
Bu son ifadeler ise öğretmen öğrenci ilişkisini yansıtmaktadır. Dolayısıyla bu ayette de kastedilen, mecazi mürsel sanatı ile “ öğretmen ve öğrencilerin bulundukları yerler, eğitim ve öğretim merkezleridir. “ Bu ayette Hacc döneminde seyyar olarak oluşturulan ve oluşturulacak olan tüm eğitim ve öğretim merkezlerine işaret edilmektedir. Bugün de Arafat bölgesinde vakfe denilen beklemeler için bir günlük çadırlar kurulmakta amma, eğitim adına toplu duadan başka bir şey yapılmamaktadır. Toplu dua anına kadar hacılar da oralarda boş boş dolaşmaktadırlar. Ayette yer alan Meş’arı Haram ifadesi, bir nevi özel isim hükmünde olup, “ Dokunulmaz, bilgilenilen, bilinçlenilen “ yer demektir. Burası Arafat ve Mina denilen yerlerin arasındaki bölgenin adıdır. Mekke dışında yaklaşık 8 km mesafesinde bir yerdir. Bugün bu yöre Adem ve Havva’nın buluşmasına yaklaştıran yer anlamına gelmek üzere Müzdelife olarak isimlendirilmiş ve ünlenmiştir. Burada da bir vakfe / bekleme yapılır. Aslında ayette bu vakfe için, Mekke civarında oluşturulan seyyar okullardaki müminlerin, belirlenmiş sayılı günlerde akın akın Müzdelife’ye gelerek topluca “ Allah’ı anma “ merasimi düzenlemeleri gerektiği anlatılmaktadır. Her halde bu cümleden olsa gerek, bugün burada sadece akşam ve yatsı namazları Cem edilip birleştirilerek kılınmaktadır, Allah’ın anılmasının namaz ile yerine getirildiği düşünülmektedir.
Allah’ın anılması, ( Zikrullah ) ise, Allah’ın üzerimizdeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yapmak, nimetlerine karşı şükrümüzü eda ederek nankörlük etmemek, daima bu bilinç içerisinde hareket etmektir. ( Geniş bilgi için sitemizde Zikir Çekmek başlıklı yazımıza bakabilirsiniz. ) Müzdelife’de bu arada Şeytan taşlamak için taş toplanır. Bugünkü uygulamalarda Müzdelife vakfesinden sonra bayramın birinci günü sabaha karşı oradan yaya olarak kafileler halinde Mina bölgesindeki Cemerat denilen şeytan taşlama yerine gelinir. Geniş ve uzun asfalt yolda, 50 veya 60 metre arayla etrafı derin oluk çukurlarla çevrilmiş, yıllar geçtikçe de boyutu, şekli şemali değişerek evrim geçiren küçük şeytan, orta şeytan, büyük şeytan denilen üç tane betondan yapılmış duvar vardır. Şeytan taşlama adıyla sırasıyla her birine yedi taş atılır. Bu işlem üç gün tekrarlanır. Milyonlarca insanın aynı zaman dilimlerinde toplanmasıyla, asıl facia ve ölümler de genellikle bu taş atma alanına ulaşma esnasındaki sıkışmalarda yaşanır. Bu uygulama üstelik de Kur’anda olmayan ve insanların birtakım masallara dayandırılarak rivayetlerle, Hacc’ın rükûnları içine sokulmuş gerçek dışı ve mantıkla bağdaşmayan bir ritüeldir. ( Gerçekte olmayan şeytan kavramı için Şeytan’ı Kur’andan Tanıyalım yazımıza bakabilirsiniz. )
BAKARA 199 : Sonra da insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin ve Allah’tan bağışlanma isteyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Bu ayetle de artık Hacc görevinin bittiği, herkesin memleketine dönüp işine gücüne bakması, memleketindeki görevlerini yerine getirmesi, bildirilmektedir. Ancak fertlerin görevi burada bitmekle beraber, gerçekte ve aslında Hacc Komitesinin görevi bitmemiştir. Çünkü son görev, tıpkı peygamberimizin bir ve tek olan veda haccında yaptığı gibi bir sonuç bildirgesinin hazırlanıp yayınlanmasıdır. Mezhep Alimleri ve Ulema keşke Kur’anın bir çok ayet ile önerdiği Hacc kavramına da el atmasaydılar da, ilkel ve olmayan rivayetlere dayandırılarak oluşturdukları farzlarla, ritüellerle Allah’ın istediği Haccın mecrasını saptırmayıp, çöl turizmi yapısına dönüştürmeseydiler. Peygamberimizin hayatında sadece bir defa Kur’anın öğretileriyle yerine getirdiği ve insanlara konferanslarla Tevbe Sûresinin 30 ayetiyle ders verdiği, tıpkı İbrahim Peygamber gibi Kâbe’yi bir okul haline getirerek Tevhidin ilkelerini anlattığı bir yapıdaki Kur’anın Haccı keşke bugün de aynı yapısında kalabilseydi. Bilindiği gibi Resulullah, Hicri onuncu yılında Kur’an kendisine nazil olduktan sonra ve Kur’an çerçevesi içerisinde bir defa Hacc yapmıştır. Ve O’nun katılmasıyla bu Hacc'a, “ Haccı Ekber “ ( En büyük Hacc ) denilmiştir. Bu Hacc’a katılanların sayısının 114000 olduğu nakledilir. Bu Hacc’ın sonuç bildirgesini ise bizzat Allah, Tevbe Sûresinin ilk 29 ayetini indirerek yapmıştır. ( Türkçe mealinden bu ayetleri lüften okuyun ) Dolayısıyla Hacc Emiri ve tertip Komisyonu tarafından Allah’ın bu ayetlerdeki bildirgesi ve uyarıları göz önünde bulundurularak, her Hacc döneminin sonunda, o döneme mahsus, o dönemin önceliklerini esas alan bir sonuç bildirgesinin hazırlanması ve bu bildirgenin, önce Hacılara, sonra da bütün dünya insanlarına ilan edilmesi gerekmektedir.
Kur'anın Haccında, Kâbe'de, Arafat'ta, Müzdelife'de önceden hazırlanması gereken konaklama ve eğitim yerlerinde, programlı ve koordineli olarak konferanslarla Allah'ı tanıma, toplu İlâhiyat ve Tevhit eğitiminin yapılması vardır. Kâbe'yi, Allah'ın evini / Beytullahı / İlâhiyat ve Tevhit öğretisinin ilk Yüksek Okulunu Peygamberimizin ilk tebliğini başlattığı Safa ve Merve tepelerinin alametlerini, İbrahim Makamının gerçek anlamını kavramak vardır. O bölgelerde Peygamberimizin verdiği büyük mücadelenin bilincini kazanmak, kendi hayatımız için gereken dersleri, öğütleri öğrenmek ve bunları rehber edinmek vardır. Kur'anın Haccında, yasak savma gibi görünen, birkaç saatlik taklidi Arafat, Müzdelife vakfeleri, Safa ve Merve tepeleri arasında anlamsız ve garip koşuşturmalar, Mina bölgesinde Cemerat denilen yerde, İslam öncesi müşrik Arapların yaptığı gibi taşlarla şeytan kovalama saçmalığı ve yaratılan izdihamlarla binlerce insanın hiç uğruna ölümü yoktur. Kur'anın Haccı, Kâbe’de İlâhiyat eğitim ve öğretimini akla koyup / niyet edip / hedef yapıp oraya gitme, orada Tevhit ile İbrahimi eğitim ve öğretimle İbrahimleşme, hanifleşme, Allah'a ortak koşmama bilincine ulaşma ve yanlışlardan, şirkten arınma, oradaki Allah’ın alametlerini görme ve hem bu Dünyada, hem de Ahirette Allah katında insanlığın yararına bir bilinçlenme, bilgisizliklerden kurtularak güçlenme ve bu güçle ezilmemeyi öğrenme, Kurmay Tevhit eri olarak dönmektir. Ondan sonra da bu vesile ile insanların inanç ve yaşam tarzları, Allah’ın ayetleri ve alametleri hakkındaki bilgileri değişmeli, gelişmeli, İbrahimi Tevhit öğretisinin ardından, hem bu dünya, hem de öteki hayat için sürekli ve samimiyetle ve bilerek Allah’a yönelenler olunmalı, dualarda “ Rabbimiz ! Bize Dünyada bir güzellik, iyilik ve Ahirette de bir güzellik, iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru “ diyebilmenin şuurunda ve samimiyetinde olmalıdır. Ne yazık ki bugün, insanlara orada gerçek Haccı yaşatacak, onlara konferanslarla programlı ve gerekli Kur'an eğitimini verecek, ne yeterli eğitmen ve ne de bu eğitimin programlanması ve koordine edilmesi düşüncesi bulunmamaktadır. Müslümanlara Kur'an anlaşılmak üzere okutulmadığından, zaten Hacc yapmak isteyenlerin de çoğunlukla alt yapıları bu eğitime hazır değildir. Aksine asıl amacın dışında çöl turizminin bir parçası olan, lüks otellerde barınma, konaklama, yeme içme, turistik mezarlık, mağara gezileri çok güzel ve başarı ile koordine edilmektedir.
İşte Kur’anın dışında yaşanan Hacc budur. Bugünkü, Kur’anı anladığı şekilde okumayıp, Kur’an içinde nelerin olduğunu bilmeyip, yaşlı, ham ve yorgun veya ne istediğini, neyi niçin yaptığını bilmeyen insanların, tavaf, say, taş duvarı şeytan diye taşlama, zemzemle yıkanmış ihramları kefen diye saklama, zemzem ve hurma hamallığı, Türkiye’den giden seccade, battaniye, başörtüsü, havlu, takke, tespih, zikirmatik hediyelik eşya taşıyıcılığı ile yaptıkları Hacc, Allah kabul etsin ! Kur’ana göre sadece çöl turizmi olmaktan pek ileri gidemeyeceği gibi görünmektedir. İslâm dininin ve Kur'anın Hacc'ı bu değildir. Ne diyelim, uykuda olan, Kur'anı anlamak üzere okumadığı için terketmiş olarak yüzyıllardır boynu bükük bırakan, dini Kur'an yerine, icma, fetva, uydurma hadis ve rivayetlere dayanan Cemaat ve Tarikat yönlendirmeleri ile yaşayan Müslüman ve mütedeyyin kardeşlerimize, Yüce Rabbimizin Peygamberimize nüzul sırasına göre 9, 10, ve 11. sırada arka arkaya indirdiği Sûrelerle, Velleyli, Velfecri, Veşşemsi diyerek gecenin karanlığından başlayarak, gündüzün aydınlığına doğru kasem edip dikkat çektiği gibi, Kur'anın Türkçe meallerini anlayarak okuyup, Allah'ın zikrine ve öğütlerine vakıf olup, yanlışlardan, karanlıklardan kurtulmuş olarak sabahın aydınlığını dileyelim. Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi ve Kur'anın doğruları sizinle olsun !...
ALLAH DOĞRUSUNU EN İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ VE KUR'AN BİZE YETER !
Temel Kaynak : HAKKI YILMAZ ( Tebyin ül Kur’an )
PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR