Konu Detay

HACC FARIZASI VE HACI OLMAK

 03.03.2017
 1588

Hacc  ve  Umre  kavramı,  Kur’andaki  “ salat,  melek,  şeytan,  cinn,  kıble,  zikir,  abdest,  namaz,  oruç,  kurban  ve  daha  pek  çok  "  kavramda  olduğu  gibi,  zaman  içerisinde  maalesef  yozlaştırılmış,  asıl  mecrasından  saptırılmış,  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  Kur'anın  Haccından  çok  farklı  ve  Müslümanlara  Allah  nezdinde  hiç  bir  katkı  sağlamayan,  üstelik  de  şirkle  sorumlu  tutulabileceği  uygulama  yanlışlıklarıyla  geleneğe  dönüştürülmüş  bir  inanç  ve  ritüeller yapısına  büründürülmüştür. Peygamberimizin  vefatından  sonra  uzun  yıllardan  beri  Kur’an  dışı  olarak  “ Dünyanın  çeşitli  ülkelerinden  renk,  ırk,  dil,  mezhep  ayrımı  gözetilmeden  milyonlarca  Müslüman’ın  sadece  tanışıp  görüşmelerini,  kardeşlik  bağlarının  güçlenmesini,  ekonomik  açıdan  işbirliğini  sağlayan  bir  ziyaret  “  olarak  anlaşılır  olmuştur. Bu  amaçla  çok  büyük  paralar,  tur  operatörlerinin  ağzının  suyunu  akıtan  büyük  organizasyonlar,  yatırım  ve  harcamalar  devreye  girmekte,  bu  ziyaretlerle  çok  da  büyük  gelirlerin  sağlandığı  çöl  turizminin  sonucu  olarak  Arap  Kralının  cepleri  doldurulan  yandaşları  tarafından  Kâbe'nin  etrafı  da  gökdelen  lüks  otellerle  donatılmaktadır.  Ülkemizde  de  her  Hacc  döneminde  sosyal  etkinlikler  ve  hazırlıklarla  da  büyük  heyecanların  yaşanmasına  vesile  olmaktadır.  Belirlenen  hacı  adaylarının  giyim,  kuşam  hazırlık  harcamaları,  özel  lokantalarda  yemek  davetleri,  organizatörlerin  sunumları  ile,  bir  kısmı  Türkiye'den,  bir  kısmı  da  Çin  ve   Japonya'dan  getirtilen   seccade,  tespih,  elektronik  ve  hediyelik  eşya,  Hacc  kokuları,  Hacc  kıyafetleri,  hurma  gibi  vesairenin  satışlarında  tavan  yapmakta,  piyasa  ve  Diyanet  bütçesi  de  alınan  harçlarla  kabararak  hareketlenmektedir.

Hacc  farızası,  aslında  Tevhit  ( La  ilâhe  illallah )  ( Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  deme  ve  bilincini  kavrayarak )  kongre  ve  konferanslarla,   üç  ayın  herhangi  bir  zaman  diliminde  ilâhiyat  eğitimini  kastederek  sadece  Müslümanlara  değil,  bütün  insanlığa  hedef  olarak  gösterilen  Allah'ın  hakkı  ve  emridir.  Kur'anda  bir  emir  niteliğinde  yer  aldığı  halde,  fakat  bugün  ülkemiz  ve  dünya  Müslümanlarınca  asıl  içeriği  bilinmediğinden  çok  yanlış  ve  hatta  küfür  niteliğindeki  müşrik  Arapların  şirkle  dolu  aynı  ritüelleriyle  yerine  getirilmesine  rağmen,  çok  saygın  bir  ibadet  olarak  görülmekte,  ekonomik  durumu  müsait  olan  bilhassa   yaşlıların,  en  öncelikli  hedefi  haline  gelmekte,  adeta  bilhassa   oraya  ölmek  için  gidilmektedir. Bu  görevi  yerine  getirenlere  Hacı  unvanı  verilmekte,   inançlı,  ayrıcalıklı  ve  saygın  bir  kişilik  ile  sanki   bütün  günahlarından  arınmış  ve  artık  hiç  bir  kötülüğün  içerisinde  olmayacak  iyilik  köşesinde  gönüllere  yerleştirilmektedir. Toplumun  bu  hassasiyetinin  farkında  olanların  bazıları  da,  yaptıkları  işin  önüne  bu  unvanı  ekleyip  kendilerini  Allah  katında  da  saygın,  inançlı  ve  farklı  oldukları  imajıyla   tanıtmaya   çalışmaktadırlar.  Hacı ( ... )  Camisi,  Hacı (…)  bakkaliyesi,  Hacı (… )  lokumları,  Hacı ( ... )  kuyumcusu,   gibi  riya  ve  istismardan  farkı  olmayan  Hacı  unvanlarını  çevremizde  hep  gördüğümüz  gibi,  Cami  yoluna  yönelmiş,  elde  tespih,  başında  sünnet  diye  takke  giymiş,  sakal  bırakmış  her  amca  da  aynı  zamanda  Hacı  ağabeydir,  Hacı  amcadır,  yaşlı  kadınlar  da  Hacı  abla  veya  Hacı  annedir.  

Aslında  hacılık  diye  bir  unvan  olamaz. Önemli  olan  riyadan,  gösterişten,  abartıdan  uzak  mütevazi  bir  insanlık  unvanını  alabilmek, Kur'an  ayetleriyle  Allah'ın  Tevhit  / La  ilâhe  illallah  " Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  " demenin,  hiç  bir  şekilde  Allah'a  ortak  koşmama  şuuru  ve  öğretisiyle  taçlanabilmek  ve  Kur'anın  ön  gördüğü  İlâhiyat  eğitimi  ile  bilinçlenebilmektir.  Aksine  Kur'andan  bihaber  olarak  yaşanan   yanlışların  bir  devamı  olarak  da  yine  ülkemizde,  din  ve  inancın  istismarına  yönelik  kurulmuş  bazı  Cemaat  vakıfları,  Rahmet,  Furkan,  İkra  gibi  isimleri  tercih  etmekte,  üretilen  ürünlerin,  hizmetlerin  cazibesi  arttırılmak  için  çoğunlukla,  Medine,  Mekke,  Safa,  Merve,  Hicret  gibi  Arap  hayranlığı  ile  kutsallaştırılan  isimler  ve  semboller,  ticarette,  alışverişte  bir  araç  olarak  kullanılıp,  mütedeyyin  insanların  duyguları  istismar  edilmektedir.  Allah  ve  vahyinden,  ayetlerinden  başka  dünya  yaşamında  Kâbe  de  dahil  hiç  bir  yer,  hiç  bir  zaman,  hiç  bir  şey  de  insanlar  için  kutsal  değildir.  Acaba  toplum  olarak  kendi  dürüstlüğümüzden,  yaşadığımız  dinimizden,  imanımızdan,  ahlâkımızdan   şüphemiz,  kendimize  güvensizliğimiz  mi  var  da,  ticarette  böyle  sembolleri  kazanç  aracı  olarak  kullanma  ihtiyacını  duyuyoruz.  Acaba  Hacc  farızasıyla,  inancımızla,  yaşadığımız  diğer  ibadetlerle,  bu  dünya  yaşamı  için  kazanılması  gereken  gerçek  ve  güzel  değerler  için   yapılanlarda  bir  eksiklik  veya  bir  yanlışlık  mı  vardır ?  Bütün  bunların  Müslüman  toplumlarınca,  Hacc  organizasyonları  içinde  başta  din  sorumluları  konumunda  olanlarca  sorgulanması  gerekmektedir !  Ama  kim  ve  ne  zaman ? !..

Kur'anın  dışında  sonradan  ulema  denilen  klasik  ve  gelenekçi  alimlerin  Mezhep  imamlarının  icma  ile  oluşturduğu  Fıkıh  ve  ilmihal  kitaplarında  Hacc :  “ Yılın  belli  günlerinde ( Kameri  aylardan  Zilhicce  ayında )  kurallarına   uygun  şekilde, (  Peki  hangi  kurallara ?  Putperest,  Müşrik  Arapların  İslam  öncesi  uyguladıkları  sapkınlıklara  ve  ulemanın  bunlara  bağlı  olarak  gösterdikleri  ve  Kur'anda  olmayan  ritüellere  göre  mi ? )  ihram  denilen  beyaz  örtüye  bürünerek,  vakfe  denilip  Arafat’ta  ayakta  durmak  ve  Kâbe’yi  dolanarak  tavaf  etmektir.  Bu  kutsal  yerleri  belirlenmiş  bu  zamanlarda  ziyaret  edene  de  Hacı  denir. “  şeklinde  tanımlanmış,  böylece  Kur’anda  emredilen  ve  peygamberimizin  hayatının  sonunda  bir  defa  yerine  getirdiği  “ Hacc  etme "  inanç  ve  yerine  getirilecek  uygulamalarından  eser  dahi  bulunmayan  bambaşka  bir  şekle  sokulmuştur.  Bu  tanımlamadan  sonra  da  Hacc’ı :

* Hacc ı İfrad  ( Umresiz  yapılan  hacc ) 

* Hacc ı Temettu  (  Hac  mevsiminde  ayrı  ayrı  ihrama  girerek  hem  Hacc,  hem  de  umre  yapmak )  

* Hacc ı  Kıran  ( Hacc  mevsiminde  tek  ihram  ile  hem  hacc,  hem  de  umreyi  birlikte  yapmak. )  diye  sınıflara  ayırmışlardır.

Bu  sınıflandırmanın  ardından  da  Hacc  farızasında  * İhrama  girmek  *  Ziyaret  tavafı  yapmak * Arafat’ta  vakfeye  durmak  şeklinde  üç  farz  ve  bunların  yanında  *  Say  yapmak (  Aslında  bugün  yok  edilmiş  Safa  ve  Merve  tepeleri  arasında  kimsenin  de  niye  koşuşturduğunu  bilmediği  7  kez  gidip  gelmek ) *  Mikat  denilen ( Mekke  şehri  sınırlarında  belirlenmiş  haram  bölgenin ) başlangıç  yerlerinde  bir  mescitte  ihrama  girmek  * Güneş  batıncaya  kadar  Arafat’tan  ayrılmamak  * Mekke  şehrinin  dışındaki  Müzdelife  denilen  yerde  vakfeye  durmak  ve  orada  şeytanı  taşlamak  için  ( üç  günlük  30, 40  civarında  taş  toplamak  ama  arazide  toplanacak  volkanik  taş  kırıntıları  da  kalmamış,  sadece  burası  kutsal  olduğu  için  başka  yerden  toplasanız  da  olmaz )  taş  bulamazsanız  parayla  da  satın  alabilirsiniz. * Bayramın  birinci  günü  sabahından  itibaren  üç  gün  Mina’da  Cemerat  denilen  yerde  belirli  sayılarda  taş  atarak  şeytan  diye  taştan  duvarları,  bazen  de  öndeki  insanların  kafasını  taşlamak,  şeytan  denilen  taş  duvar   yıllar  geçtikçe  evrim  geçirmiş,  sayısı  üçe  çıkmış,  boyutları  da  büyümüş.  *  Bayramın  birinci  günü   nereye  gittiği  belli  olmayan,  hiç  sorgulanmayan,  kurban  adı  altında  kan  akıtılarak  vekâletle  kesilen  hayvanlardan  haber  gelinceye  kadar  tıraş  olmamak,  saç  kestirmemek *  Veda  tavafı  yapmak  gibi  yedi  tane  de  vacip  ortaya  konmuştur.

Neticede  günümüzde  dünyanın  çeşitli  bölgelerinden  gelerek  toplanan  Müslümanlar,  Kur'anın  ve  Allah'ın  vahyinin  yer  almadığı  bu  sınıflamalara,  müşrik  Arapların  putperest  geleneklerine  göre  sonradan  icat  edilen  farz  ve  vaciplere   göre  “  Hacı  “  yapılmakta,  rehberler  eşliğinde  değişik  mescitler,  mağara,  mezarlık  gibi  çevrede   bir  çok  yer  gezdirilerek  dolaştırılmakta,  Kâbe  etrafında  tavaf  diye  turlar  attırılarak  ve  de  aynen  putperest  müşriklerden  kalma  ritüellerle  beton  duvardan  yapılmış  şeytanlar  taşlattırılarak  sözde  hacı  olmaktadırlar. Hacc  yolculuğuna   çıkarken  gözyaşları  ve  heyecanları  ile  uğurlanan,  artık  hacı  olmuş  mütedeyyin  Müslümanlara,  dönüşte  yaptıkları  Hacc  farızası  adına  mikrofon  uzatıldığında,  "  Allah  herkese  bu  mübarek  toprakları  görmeyi  nasip  etsin  "  demelerinden,  gördüklerinden,  gezdiklerinden,  yediklerinden  ve  yaşadıklarından  başka  Hacc  farızası  adına  bu  dünya  yaşamı  için  ne  gibi  kazanımlarının  olduğunu,  Allah'ın  dini  ve  Tevhit  öğretisi  adına  ne  öğrendiğini  bir  merak  etsek  ve  sorsak ; 

Hacc  ve  Umre  nedir ?  İhram  nedir ?  İhrama  girdin,  Arafat’ta  vakfe  yaptın,  ayakta   saatlerce  bekledin,  senin  adına  uzun  uzun  dualar  da  edildi,  sen  de  amin  amin  dedin,  yakarılan  isteklerden  aklında  kalan  bir  şey  oldu  mu ?  Arafat’ta  neden  saatlerce  bekledin ?  Arafat’ın,  gerçekten  ne  olduğunu  anlatanlar  öğretenler  oldu  mu ?  Yoksa   Yahudi  uydurması  olan  Adem  ve  Havva’nın   Arafat’taki  buluşmaları  masalına  göre  mi  bekleştiniz,  siz  de  buna  inanarak  mı  vakfe  yaptınız.?  Üç  gün  beton  duvardan  Şeytanı  taşladın,  acaba  orada  bulunduğun  süre  içerisinde  hiç  kimseyi  incitmeden,  kendi   içindeki   şeytanı,  bencilliğini,  kibrini,  sinirini,  öfkeni  kovalayabildin  mi ?  Kur’ana  göre  şeytanın  ne  olduğunu  anlatan  oldu  mu ?  Kâbe’yi  defalarca   tavaf   ettin,  annem  için,  babam  için,  komşum  için  dedin  döndün  de,  neden  döndüğünü  hiç  merak  ettin  mi ?  Kâbe'nin,  Beytullah'ın  neden  Allah’ın  evi  olduğunu,  Allah’ın  evinin  temizliğinin  gerçekte  ne  anlama  geldiğini  anlatan  ve  öğreten  oldu  mu ?  Orada  Tevhit  ( Allah'ı  birleme ) ( La  ilâhe  illallah )  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demenin  şuuru  ile  öğretisinden  nasibini  aldın  mı ?  Gittiğin,  ziyaret  ettiğin  Kâbe'nin  / Beytullah'ın   ve  Kur'anda  o  yerin  sahibi  olduğu  belirtilen  Allah'ı,  Kâbe'deki  İbrahim  öğretisini  anlatan,  tanıtan  ve  o  ifadelerin  ne  anlama  geldiğini  öğreten  oldu  mu ?  İbrahim   makamı  denilen  taşın  önünde  itiş  kakış  kıldığın  iki  rekât  namaz  ile  gerçekten,  İbrahim  makamından  yer  edinmiş,  ne  anlama  geldiğini  öğrenmiş  oldun  mu ?  gibi  daha  sorulması  gereken  pek  çok  soruya   Kur'anın  Haccı  çerçevesi  içerisinde  acaba  ne  ölçüde  doğru  ve  yeterli  cevapları  alabiliriz ?...

Bir  çok  dinde  ve  inanışta  da  Hacc  ve  Hacc  merkezleri  bulunmaktadır. Örneğin  Budizm’de  Kapilavuska,  Parinirvana  gibi  mekânlar,  Kur'anın  dışında  ve  öncesinde  Suriye’de  Asterte,  Mısırda  Karnak, Yunanistan’da  Delphi  gibi  mekânlar,  ziyaret  merkezleri  olarak  Hacc  edilmektetir.  Hristiyanlar,   Kudüs’ü,  daha  sonra  da  alanlarını  genişleterek  bir  çok  yeri  ve  Efes  Meryem  ana  kilisesini  Hacc  merkezi  olarak  kullanmaktadırlar. Enfal  Sûresinin  35. ayetinde ; "  Ve  onların   Kâbe’nin  /  Beyt'in  yanındaki  salatı  /  dini  yaşamaları,  arka  çıkmaları  sadece  ıslık  çalmak  ve  el  çırpmaktır,  bir  gösteriştir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  "  Hacc  ve  Umre  ile  Kâbe'nin  kutsiyeti,  Ramazan  ayına  hürmet  daha  önce  de  vardı. Daha  önce  de  şimdiki  gibi  Zilhicce  ayının  dokuzunda  Arafat  dağına  çıkılırdı.  Ayın  onunda  oradan  Müzdelife  bölgesine  ve  Mina'ya  gidilirdi. Orada  şeytan  taşlama  işlemine  başlanır,  kurban  kesilirdi. Daha  sonra  Mekke'ye  geçilip  Kâbe  etrafında  yedi  sefer  tavaf  yapılır,  Hacerü'l  Esved  denilen  taş  öpülürdü. Safa  ile  Merve  arasında  yedi  sefer  say   /   gel - git  yürüyüşü  yapılırdı.  Hacc  için  ihrama  girilir  ve  özel  bir  çarşaf  giyilirdi. "  ( Halil  A. Kerim'in  El  Cuzuru  Tarihiye  sa.  8 - 17,  Fetref'ü  Tekvin  sa.  113. ) eserlerindeki  benzer  açıklamalarıyla  Mekke  çevresindeki  Müşrik  Arapların  yaşantısındaki  Hacc  uygulamaları  anlatılmaktadır.

Anlaşıldığı  gibi,  Peygamberimizden  önceki  Mekke'nin  putperest  müşrikleri  de  Hacc  yapmakta,  putlarla  doldurdukları  Kâbe'yi  Allah’ın  Tevhit  ile  birlendiği  evi  olmaktan  çıkartıp,  insanların   ıslık  çalarak,  alkış  tutarak,  şirk  yuvasında  çırılçıplak  tavaf  ettikleri  bir  eğlence  alanına  dönüştürmekte,  taştan  duvarları  şeytan  diye  taşlamakta,  aslında  taptıkları  putlardan  birinin  parçası  olan  ve  Hacerül  Esved  denilen  taşı  da  öpmekte  idiler. Durum  onu  gösteriyor  ki,  İslam'ın  dışında  tapınak  dinlerinde  ve  putperestlikte  olduğu  gibi,  Ulemanın  uydurduğu  hadis  ve  rivayetler  doğrultusunda  işte  bugün  bir  farkla  anlamını  bilmedikleri,  dilleri  de  dönüp  söyleyemedikleri  halde  "  Lebbeyk  Allahümme  lebbeyk "  demeye  çalışmalarına  rağmen  bugünkü  Müslümanların  Haccı  da  Kur’an  ile  hiç  ilgisi,  şirk  yapısındaki  müşrik  Arapların  uygulamasından  da  hiçbir  farkı  olmayan,  Allah  katında  Tevhit  öğretisi  adına  hiçbir  şey  kazandırmayan,  sadece  lafta  ve  şekilde  kalan  uygulama  ile  bu  minvalden,  putperestlik  ve  taşperestlik  temelinde  şirkten  ve  küfürden  farklı  bir  görünüm  arz  etmemektedir.  Dolayısıyla  bu  şekil  ve  yapısıyla  yerine  getirilen  bugünkü  Hacc  ibadetinin,  gerçek  İslam  ve  Kur'anın  Haccı  ile  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  bulunmamaktadır.  İslam'dan  ve  Peygamberimizin  getirdiğinden  zannedilerek  İslam'ı  karalamaya  ve  aşağılamaya  çalışan,  aslında  Kur'anın  ve  İslam'ın  gerçek  Haccının  ne  olduğunu  da  bilmedikleri  çok  belli  olan  reddiyeci  Ateistlere  de  böylece  yığınla  iddia  edebilecekleri,  eleştirecekleri  bir  malzeme  hazırlanmış  olunmaktadır. 

Hadis,  rivayet  ve  ulema   içtihatları  ile  oluşturulan  bugünkü  Hacc  anlayışı  ve  ritüeli  için  dini  çevrelerce,  Hacc  öncesi  birtakım  kurslar  verilmekte  ve  bu  kurslarda  giyim  kuşam  şekilleri  ve   davranışları  göstermekten  öteye  gidilememektedir. Camilerde  hutbelerle  Hacc’ın  önemi  yine  ulemanın  oluşturmuş  olduğu  bu  yanlış  inanç  ve   içtihatlar  çerçevesi  içerisinde  anlatılmaya  çalışılmaktadır. Bu  anlatımlardan  bir  örneğe  bakalım : ( Kitap  Molla  Cami.com  linki  Zilhicce  ayı  ve  Hacc  Cuma  hutbe  sohbetleri )

“ Cenab ı  Hakk,  bazı  zaman  ve  mekânların,  kıymet  ve  ehemmiyetine,  fazilet  ve  esrarına  dikkat  çekmek  için,  Kur’anı  Kerim’in   bazı  ayetlerinde  Vennecmi,  Velleyli,  Veşşemsi,  Vedduha,  Velasr  gibi  ifadelerle  and  içmiş  ve  yemin  buyurmuştur.  Zilhicce  ayının  ilk  on  günü  ile  alakalı  olduğu  müfessirler  tarafından  beyan  edilen  ve  ayetlerle  Mevlâmız  " Yemin  olsun  fecre,  on  geceye,  hem  çifte,  hem  teke  ve  gelip  geçeceği  sırada geceye "  mealindeki  ifadesiyle  de  yine   bazı  zamanların  esrarına   işaret  buyurmuştur.  Ramazanı  şerifin  son  on  günü  ile  Muharrem i  Şerif’in  ilk  on  günü  gibi,  Kurban   Bayramının   birinci   gününü  de  içine  alan  Zilhiccenin  ilk  on  günü  bir  çok  esrarın  vuku  bulduğu  zamanlar  arasındadır. İbrahim ( a.s. ) ın  zevcesi  Hacer  validemiz  ve  oğlu  İsmail  ( a.s.) ile  yaşadıkları  hadiseler,  bu  hadiseler  esnasında  meydana  gelen  tecelliyat  ilâhi  bir  cümledendir.  Allah’ın  rahmeti,  günahların   bağışlanması,  cehennemden  azat  olunmak,  keseceği   kurbanlarla  manevi  yakınlığa  nail  olmak,  yapacağı  Hacc  vazifeleriyle   kazanılan  ilâhi  mükâfatlar,  hep   bu   gecelerin  tecelliyatı  arasında   bulunmaktadır. * Peygamber  efendimiz  bir  hadisi  şeriflerinde : “  Allah u  Teala’ya  ibadet  olunduğu  günlerin  hiç  biri,  Zilhiccenin  ilk  on  gününden  daha  sevimli  olmamıştır.  Ondan  her  günün  orucu,  sene  orucuna  muadil,  ondan  her  gecenin  kıyamı,  Kadir  gecesinin  ibadetle  geçirilmesine  müsavi  olur. “  buyurmuşlardır.  Kameri   ayların  onikincisi  olan   Zilhicce  ayı,  İslam’ın  beş  esasından  biri  olan  Hacc  farızasının  ifa  edildiği  umumi  afv  ayıdır.  Arafat’a  çıkıldığı,  Allah ( c.c. ) için  milyonlarca   kurbanın  kesildiği  ve  bir  senelik  hesapların  görülüp  amel  defterlerinin   kapandığı  mukaddes  bir  aydır.  Ali  İmran  Sûresinin  97. ayetinde  belirtildiği  gibi,  orada   açık  alametler  ve  İbrahim  makamı   vardır.  Haccın  lügat  manası  kast  etmek  demektir. Şer i Şerif  ıstılahında   ise ;  Hususi  zamanda,  yani  Hacc  ayında   Allah’a   ibadet   maksadıyla   Kâbe’yi  tavaf,  Safa  ve  Merve  arasında  say,  Arafat’ta  vakfe  ile  beraber  Kâbe i  Mükerreme’yi  kast  ve  tavaf  etmekten  ibarettir. ..................“  denilmektedir.

Bu  hatip  kardeşimizin  yaptığı  konuşmadaki  ifadeleri,  Kur'an  ayetlerine  ve  Kur'anın  öngördüğü  Haccına  göre  değerlendirecek  olursak,  baştan  sona  kadar  aykırılık,  yanlışlık  ve  hurafelerle  dolu  olduğu  gibi,  aynı  zamanda  Yahudi  kaynaklarındaki  uydurma   rivayetlere  dayanmaktadır. Oysa  Kur'an  ayetlerinde  yer  aldığının  belirtildiği  vennecmi,  velleyli,  veşşemsi,  vedduha,  velasr,  yeminleri,  aslında  mekânlar  için  değil,  parça  parça  inen  ayetlere,  geceye,  günün  aydınlığına  ve  insana  verilen  zaman  nimetinin  önemine  dikkat  çekilerek  Yüce  Rabbimizce  yapılan  kasemlerdir,  gösterilen  somut  kanıtlardır.  Allah  yalan  söylemez  ve  o  nedenle  de  ikna  etmek  için  yemin  etmez.  Yemin  edildiğinin  söylendiği  ama  aslında   Allah'ın  kasem  ederek  dikkat  çektiği  bu  zamanların  hiç  birinde  de  esrar,  sır  yoktur.  Hepsinde  de  insanlığı  karanlıklardan,  sapkınlıklardan,  yanlışlardan,  doğruya  yöneltip  aydınlığa  çıkartan  Allah'ın  ayetlerine  dikkat  çekilmektedir.  Fakat  zaten  konuşma  metninin  yayınlandığı  sitenin  ismine  bakacak  olursak,  Kur'anın  dışındaki  Tasavvuf  Dininin  sır  ve  kerametlerine  sahip  olduğunu  iddia  eden  ünlü  Şeyhlerinden  Molla  Cami'nin  ismini  taşımaktadır.

* Hatibin  ifadesindeki  fazilet  tamam  da  esrar  ifadesiyle  Kur'an  ve  konunun  gizemli  hale  getirilmeye  çalışılması  yanlıştır.  Apaçık  mubin  olan  Kur'anı  esrarlı  bir  kitaba  gizli  bir  ilme  dönüştürmeye  çalışmak,  küfürdür,  Kur'anı  doğru  olarak   anlamamaktır. Kur'an  dışında  Tasavvuf  inancının  bir  yaklaşımıdır. Kur'anda  esrar  ve  masal  yoktur.  Ama  anlatım  tekniği,  armonisi,  edebi  sanatların  en  mükemmel  örnekleri,  verdiği   gaybi  bilgiler  ve  müteşabih  ayetleri  ile,  apaçık  Kur'anın  kendisi  bizim  için  bir  mucizedir,  kalplerdeki  hastalıklar  için  bir  şifadır  ve  hayatın  dosdoğru  bir  yolda  sürdürülebilmesi  için  öğüttür,  hatırlatmadır,  hidayet  rehberidir,  kılavuzdur. 

* Fecr  Sûresinde  yer  alan  " on  geceye  yemininin "  de  Zilhicce  ayının  ilk  on  günü  ile  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  yoktur.  Bu  on  gece  ifadesi  ile  ilgili  daha  pek  çok  uydurma  iddia  ve  hadis  bulunmaktadır,  fakat  hiç  biri  itibar  edilir  nitelikte  ve  tutarlılıkta  değildir.  Çünkü  Fecr  Sûresi,  Peygamberimize  onuncu  sırada  indirildiğinde  Zilhicce  ayındaki  Hacc,  Ramazan  ayındaki  oruç,  Muharrem  ayının  ilk  on  günü  ve  Musa  peygamberle  on  günlük  sözleşme  ile  ilgili  bilgiler,  henüz  Peygamberimize  vahyedilmiş  değildi.  Aslında  Fecr  sözcüğü  ile  dikkat  çekilen  nokta  ise  Güneş  gibi  dünyayı  aydınlatacak  olan  Kur'an  ayetleridir.  Dolayısıyla  henüz  bilgisinin  olmadığı  konularda  Peygamberimizin  dikkatinin  çekilmiş  olmasının  bir  mantığı  da,  tutarlı  bir  tarafı  da  yoktur. Çünkü  bu  çevrelerce   öncelikle  Kur'anda  peygamberimize  indirilen  vahiy  kronolojisinin  bilinmesi  gerekir.

* Hacer  validemiz  ve  İsmail  peygamberin  bebek  iken  kastedilen  zemzem  suyu  hikâyesi  de  Talmut,  Tekvin,  Tevrat  kaynaklarında  Yahudi  Hahamlarının  uydurmasıdır.  Böyle  bir  olay  yaşanmamıştır.  Kur'anda  Saffat  Sûresinin  102. ayetinden  başlayarak  anlatılanlara  göre,  İbrahim  peygamber,  oğlu  İsmail  peygamberi  bebek  yaşında  değil,  konuşabilecek,  karar  verebilecek,  düşünebilecek  bir  yaşta  iken  Mekke'ye  getirmiştir. 

* Hatip,  İbrahim  Makamının  da  gerçekte  ne  anlama  geldiğine  değinmemiş,  Kadir  Sûresinin  de  Kur'ana  göre  gerçek  mesajını  ve  anlamını  ortaya  koyamamış,  Cenneti  kazanmak  için  özel  ve  ikramiyeli  gecelerin,  günlerin,  ayların  olmadığı,  Allah'a  kulluğun  ve  ibadetin   sürekliliği   gerçeğini  göz  ardı  etmiştir. (  Kadir  Gecesi  Ve  Kandil  İnancı  başlıklı  yazımızda  Kadir  Sûresi  ile  ilgili  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. ) Kişinin  amel  defteri  de  öyle  zet  raporu  alınır  gibi  günlük,  haftalık,  aylık  ve  yıllık  dilimler  halinde  kapanmaz.  Kimilerininki  ölünce,  kimilerininki  de  kıyamet  günü  kapanır  ve  hepsi  de  aynı  anda  hesap  gününde  açılır.  Hatibin  bütün  anlattıkları,  maalesef  Kur'anın  vermek  istediği  gerçek  mesajlarına  göre  değil,  tamamen  uydurma  hadis,  masal,  tasavvufi  keramet  ve  rivayetlere  dayanmaktadır. 

Bu  hatip  kardeşimizin  anlattıklarını  keşke  Hacc  farızasını  yapmak  üzere  yola  çıkmadan  önce  bütün  Müslümanlar,  özellikle  de  rehber  İmamlar  ve  Dinin  üst  düzey  sorumluları,  Dinimizin  temel  ve  yegâne  kaynağı  Kur’anın  içindeki  Hacc  Kavramının  ve  anlatımlarının  incelemelerini  yapabilseler  ve   Kur’ana  göre  sorgulayarak  değerlendirebilseler !  Beytullah’ın,  Mescidi  Haram’ın,  İbrahim  Makamının,  Mescidi  Haram  kıblesinin,  Arafat’ın,  Meşarı  Haram'da   Allah’ı  anmanın  ne  olduğunu,  putperestlikten  başka  bir  şey  olmayan  şeytanı  taşlama   saçmalığı  ve  eziyetindeki  izdihamla,  hayatlarını   kaybetme  riskinden  önce,  Şeytan  kavramını  doğru  öğrenseler.  Yahudi  masalları  ve  uydurma  rivayetlerin  etkisindeki  bu  anlatımların   değerlendirmesini  Hacı  adaylarına   bırakırken,  biz  bu  hatip  gibi  konuşma  metnini  hazırlayan  kardeşlerimize  sadece,  Kur’andaki  6234  ayetin  tamamının  İslam’ın  şartı  olduğunu,  bütünlük  açısından  Kur’anda  hiç  bir  ayetin,  şartın  birbirinden  ayrı  tutulamayacağını,  İslam’ın  şartlarını  5  ile  sınırlamanın  küfür  olacağını,  bu  ifadesinden  dolayı  tevbe  etmesi  gerektiğini  önerebiliriz. ( İslam'ın  Şartı  Beştir  Demek  Yanlıştır  başlıklı  yazımızda  daha  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )

Kur’ana  baktığımız  zaman,  Hacc  konusunda  ne  yukarıda  belirttiğimiz  farzlar,  vacipler,  sınıflamalar   Allah’ın  emri  olarak  görülememekte,  ne  de  bugünkü  anlamıyla  böyle  bir  Haccın,  değişik  ülkelerden  gelen  hacıları  tanıştırdığı,  birleştirdiği,  kardeşliklerini  pekiştirdiği,  ticari  anlamda  işbirliği  sağladığı  görülmüş  bir  şey  değildir. Çünkü  hiç  bir  ülkenin  insanı  aynı  dili  konuşmamaktadır,  orası  da  ticari  kazançların  ön  plana  çıkarılabileceği  bir  fuar  alanı  değildir.  Biz  Dinimizin  temeli  ve  yegâne  kaynağı  olan  Kur'anımızın  öğretileri  içerisindeki  Hacc'ın  ne  olduğuna  bakacak  olursak ;

Kur’ana  göre  “  Hacc  “  sözcüğü  “  Kastetmek  “  demektir.  Zebidi  ise  bu  anlama  ilâve  olarak  Hacc, “  ayak   basmaktır,  bir  yere   defalarca  gelip  gitmektir  “  demiştir. ( Tacül  Aras ) Bu  açıklamalara  göre  “ Hacc “  fiil  / eylem  olarak  “  Bir  şeyi  akla  koymak  ve  onu  yapmaktır. “  denilebilir.  Sözcüğün  ayet  içinde   Beyt,  Kâbe  ile  birlikte  tamlama  olarak  kullanılması  halinde  anlamı  ise ; “  Kâbe’yi  /  İlâhiyatın,  Tevhit  öğretisinin  ilk  Yüksek  Okulunun  bu  dünya  yaşamı  için  gerekli  olan  eğitimini,  programlandırılarak  yapılacak  toplantı  ve  konferanslarla  akla  koyup  hedef  yapıp  oraya  gitmek “  manasına  gelir. Bu  nedenle  Kur'anda ;  Bakara  Sûresinin  148. ayetinde  "  Ve  herkes  için  bir  yön  vardır.  O,  ona  yönelendir.  O  nedenle  hep  hayırlara  koşun,  yarışın.  Her  nerede  olursanız  Allah,  tümünüzü  bir  araya  getirir.  Şüphesiz  Allah,  her  şeye  en  iyi  güç  yetirendir. 149  :  Ve  her  nereden  çıkarsan  hemen  yüzünü  Mescidi  Haram  /  Dokunulmaz  eğitim  öğretim  kurumu  tarafına  çevir.  Şüphesiz  bu  Rabbinden  gelen  bir  haktır.  Ve  Allah  yaptıklarınıza  ilgisiz,  bilgisiz  değildir. "  İfadeleriyle  bu  ayet  grubunda  her  toplumun  bir  hedefi,  stratejisi  olduğu  ve  herkesin  kendi  hedefine  yöneldiği  beyan  edildikten  sonra   müminlere,  hayırlara  koşun,  yarışın  denilmekte  ve  Mescid i  Haram  tarafının  kıble  edinilmesi  emredilmektedir. 

Tarih  boyunca  insanlar  ve  değişik  toplumlar,  inançları  gereği  değişik  yönlere,  hedeflere  yönelmişlerdir.  Kimileri  tanrı  yapıp  güneşe  veya  yıldızlara,  kimileri  doğuya,  kimileri  batıya,  kimileri  tapınaklara,  kimileri  taştan,  tahtadan  putlara,  kimileri  güce  ve  ruhlara  yönelmiş,  inandıkları  tanrıya  ulaşmaya  çalışmışlardır.  Yakın  zamanlarda  da  Yahudilerin  Kudüs'teki  Beytül  Maktis'e  yönelmeleri  ile  Müslümanların  Kâbe'ye  yönelmeleri  tartışma  konusu  haline  gelmiştir. Oysa  Bakara  Sûresinin  177. ayetinde  "  Yüzlerinizi  batı  ve  doğuya  çevirmek  el  birru  /  iyi  olan  kimse,  takva  iyi  adamlık  değildir. "  115. ayetinde  de  “  Ve  doğu  batı  her  yön  yalnızca   Allah’ındır.  Öyleyse  her  nereye  yönelirseniz,  artık  orası   Allah’ındır  /  yüzüdür.  Şüphesiz  Allah,  bilgisi  ve  Rahmeti  geniş  ve  sınırsız  olandır.  En  iyi  bilendir. “  İfadeleriyle  Hristiyanların,  Yahudilerin,  Biz  Müslümanların  ibadet  için  her  hangi  bir  yöne  yönelmemizin,  namazdaki  yönelmenin,  yüzün  fiziki  olarak  herhangi  bir  yöne  çevrilmesinden  ziyade  aslında,  bu  yönelmenin  manevi  yönelme,  kalben  yönelme,  Mescidi  Haram  kavramı  içerisinde  tevhit  bilinciyle,  yüzün  Allah'a  ve  Hakk  Dine  çevrilmesi  olduğu  anlatılmaktadır.  Ayetteki   viche   sözcüğü   yüzün   döndüğü   yön  anlamında  olup,  kıble  sözcüğünün  anlamdaşıdır. Kıble  sözcüğü  de  ön   anlamı  ekseninde  “ cihet “  yüzün  gösterdiği  yön,  ön  yön  demektir.  Kıble  sözcüğünün   geçtiği   ayetlere  dikkat  edilirse  bu  sözcüğün  fiziksel  konuma   göre  “ ön  yön “  anlamında  değil  de,  bilakis  “  Görüş,  inanç,  ilke  olarak  üzerinde   bulunulan,  gidilen  yön  “ ( sosyal  hedef,  strateji )  anlamında  kullanıldığı  anlaşılır.  Burada   kastedilen  yön  de  sosyolojik  yöndür. ( Hedef,  strateji,  Allah'a  yönelmedir.)  Bu  ayetteki  Mescidi  Haram   tarafının,  kıblenin  ( hedef,  strateji )  nin  ne  olduğunu  da,  yine  bize  Kur’an  açıklamaktadır. 

BAKARA  125  :  Ve  Biz  bir  zaman  bu  Beyti  /  evi  /  ilk  yapılan  okulu  insanlar  için  bir  sevap  kazanma  /  dönüş  ve  bir  güven   yeri  yapmıştık. Siz  de  İbrahim’in  görev  yaptığı  yerden  /  İbrahim  makamından  bir  salat  yeri  /  musalla  /  desteğin,  toplumun  aydınlatılmasının  gerçekleştirildiği  bir  yer  edinin. Ve  Biz,  İbrahim  ve  İsmail’e  “  Beytimi  /  Evimi  dolaşanlar,  ibadete  kapananlar  ve  secde  edenler  /  boyun  eğip  teslimiyet  gösterenler,  Allah’ı  birleyenler  için  temiz  tutun  “  diye  ahit  /  söz  almıştık.

ALİ  İMRAN  96 – 97  : Şüphesiz  insanlar  için  bereketli  ve  alemlere  yol  gösterme  olarak  konulan  ilk  ev  Bekke'dedir /  Mekke’dedir.  Onda  apaçık  alametler  /  göstergeler, İbrahim’in  görev  yaptığı  yer  /  eğitilip  yetiştirilip  ortak  koşmaya  karşı  ayaklandığı  yer  /  İbrahim  makamı  vardır.  Ve  oraya  kim  girerse  güvende  olmuştur. Ve  yoluna  gücü  yeten  herkesin  Beyti  /  ilâhiyat  merkezini  kastetmesi,  ilâhiyat  eğitimini  aklına  koyarak  oraya  gitmesi /  Hacc  etmesi,  Allah’ın  insanlar  üzerinde  bir  hakkıdır.  Kim  de  gerçeği  örtbas  ederse  bilsin  ki  şüphesiz  Allah,  bütün  alemlerden  zengindir.

MAİDE  97  :  Allah  Kâbe’yi ;  O  Beyti  Haramı,  haram  ayı,  hacc  yapanlara  yiyecek  olarak  hayvan  hediye  etmeyi  ve  gerdanlıkları  /  Hacc  yapanların  yemesi  için  gönderilen  canlı  hayvanlara  konulan  işaretleri,  insanlar  için  bir  ayağa  kalkış,  silkiniş,  kendilerini  kurtarış  yaptı.  Bu  Allah’ın  göklerde  ve  yerde  olan  her  şeyi  bildiğini  ve  Allah’ın  her  şeyi  hakkıyla  bilici  olduğunu  sizin  de  bilmeniz  içindir.

Ayetlerde  insanlara  doğru  yolun  gösterilmesi  için  ilk  kurulan  evin,  mescidin,  okulun  Bekke'de  /  Bekke  vadisinde,  en  çukur  yerde  kurulduğu  belirtilmektedir.  O  zamanlarda  tabii  ki  orada  Mekke  şehri  diye  bir  şehir  yoktur.  Daha  sonraki  yıllarda  vadide  su  bulunması  ve  ticaret  yolu  üzerinde  olması  nedeniyle  yerleşim  yeri  haline  gelmiş,  nüfusu  artmış,  daha  sonra  da  bu  yere  "  en  çukur  yer "  anlamında  Mekke  ismi  verilmiştir.  Allah,  Kâbe’yi  “  Evim “  diye  Zatına  izafe  ederek  bu  evin  şerefine,  değerine  ve  önemine  işaret  eder.  Bu  nedenle  bu  evde  kimse  hak  sahibi  değildir.  Orası  Allah’ındır.  Dünya  üzerindeki  bütün  insanlara  açıktır.  Orası  bereketlidir,  orada  bolluk  vardır,  orası  korunmuştur. Orada  hükümdarlık,  padişahlık,  sultanlık  geçmez.  Bu  nedenle  bütün  mescitler  de  aynen  Kâbe  gibi  Allah  için,  Allah  adına  halk  için  olan  evlerdir. 

Bu  üç  ayette  yer  alan  vurgularla  Mescidi  Haramın  özellikleri  dile  getirilmiştir.  Buna  göre ; * Mescidi  Haram  veya   Kâbe  veya   Beytullah  (  üçü  de  aynı  şeyi  ifade  eder )  İnsanlar  için  yeryüzünde  Allah  adına  /  bütün  insanlar  adına  hazırlanan  ilk  evdir. Tevhit'in  ilk  okuludur.  *  Orada  İbrahim  peygamberin  makamı (  Tevhit  öğretisi  için  zalimlere  karşı  kıyam  edip  ayağa  kalktığının,  mücadele  ettiğinin  sembolü  yer )  vardır.  * Orada  herkes  güvende  ve  dokunulmaz,  hür  olmalıdır,  baskı  ve  zulüm  olmamalıdır.  * Ayette  sözü  edilen  dönüş  ve  güven  ise,  Kâbe  etrafında  tavaf  adıyla  yedi  şaft  ifadesine  göre  yerine  getirilen  dönme  değil,  Allah'a  güvenerek  iman  ile  küfürden,  ortak  koşmak  olan  şirkten  arınarak,  Allah'ı  birleyen  hanif  bir  yaşama  dönüştür.  Kur'anın  Hacc  İbadetinde  bizlere  aktarıldığı  gibi   tavaf  etme  diye  bir  kavram  yoktur.  Hristiyanların  Apokrif  İncillerinde  İbraniler  11 / 30  bölümünde  Erihanın  duvarlarının  etrafında  "  Hakafot "  ifadesiyle 7  gün  7  kere  tavaftan  /  dönmekten  bahsedilir.  Dolayısıyla  bugün  Hacıların  tavaf  diye  yerine  getirdiği  Kâbe  etrafındaki  bu  dönmeler  de  İbranilerden  gelen  bir  gelenektir. *  Orada  halbuki  hikmetler  ( zulüm  ve  fesadı  engellemek  için  konulmuş  kanun,  düstur  ve  ilkeler,  Allah'ın ayetleri )  devreye  sokulmalı,  herkes  bilmediğini  öğrenmelidir. *  Orada  dolaşanlar,  Akifler / Odaklanarak  Kur'ana  yönelme  ile  Tevhidi  öğrenenler  ve  öğretenler,  kaimler  /  eğitimcilerin  yerine  geçenler,   rükû  edenler  /  Allah'a  ortak  koşmayanlar  ve  secde  edenler  /  boyun  büküp  Allah'a  yönelerek  teslim  olanlar  için,  Mescidi  Haram,  şirkten  arındırılmış  olarak  tertemiz  tutulmalıdır. *  Müslümanlar,  İbrahim’in   makamından  bir  musalla  edinmeliler. ( salatın  ikame  edilmesinden,  Tevhit  öğretisi  ile  toplumun  aydınlatılıp  eğitilmesinden  bir  pay  almalıdırlar )   * Gidip  gelmeye  imkân  bulanlar,  bu  eğitim  için  oraya  gidip  gelmelidirler.

Mescidi  Haramın  Kur’anda  bildirilen  özellikleri  böyle  tespit  edildiğine  göre,  yapılan  vurgular,  Mescidi  Haramın,  Beytullah  ve  Kâbe’nin  fiziki  yapısıyla  ilgili  değil,  işlevleri  ile  ilgilidir.  İşte  yukarıda  belirttiğimiz  bu  tespitlerin  yerine  getirilebilmesi  için  yapılması  gerekenlerin  tamamı,  Mescidi  Haram'a   yönelmedir, kıbledir,  hedeftir  ve  stratejidir. Bu  tespitlere  göre  Kâbe,  bir  “ Yüksek  ilâhiyat  “ okuludur.  Buna  göre  aslında  Hacc  da  Kâbe’de  yüksek  ilâhiyat  öğretim  ve  eğitimi  aklına  koyup  oraya  gitme,  orada  bu  eğitim  ve  öğretimle  İbrahimleşme,  hanifleşme,  bir Tevhit  eri  olmaya  gitmek  “  demektir. İşlevi  bu  şekilde  belirtilen  Beytullah / Mescidi  Haram  Kâbe,  değişik  ayetlerde  bildirildiği  gibi  İbrahim  Peygamber  ve  oğlu  İsmail  Peygamber  tarafından  inşa  edilmiştir.

HACC  26 - 29  :  Ve  hani  Biz  bir  zamanlar  “ Sakın  Bana  hiç  bir  şeyi  ortak  koşma,  dolaşanlar  /  tavaf  edenler,  kıyam  edenler  /  orada  haksızlığa  karşı  baş  kaldıranlar,  Allah’ı  birleyenler,  secde  edenler  /  boyun  eğip  teslimiyet  gösterenler  için  evimi  temiz  et,  kendilerine  ait  birtakım  menfaatlere  tanık  olmaları  ve  Allah’ın  kendilerine  rızık  olarak  verdiği  hayvanlar  üzerinde,  belli  günlerde  O’nun  adını  anmaları  için  insanlar  arasında  ilâhiyat  eğitimi  verileceğini   duyur.  Yürüyerek  veya  yorgun  düşmüş  binekler  üstünde  her  derin  vadiyi  aşarak  sana  gelsinler !  Sonra  kirlerini  giderip  temizlensinler.  Adaklarını  yerine  getirsinler.  Eski  evde  /  özgür  evde  /  Kâbe’de  dolaşsınlar  “ diye  o  evin  /  Kâbe’nin  yerini  İbrahim  için  hazırlamıştık. Siz  de  onlardan  yiyin  ve  zorluk  çeken  fakiri  doyurun.

Bu  ayete  göre  de  bir  okul  oluşturulmalı,  orada   insanlar  dolaşmalı,  zulme   karşı  başkaldırmayı  öğrenip  öğretmelidir.  Bu  işin  de  bir  sorumlusu  olmalı,  bütün  insanları  çağırmalı,  insanlar  da   ona  gelmeli  ve  o  okulda  o  kişilerin,  Tevhit (  şirkten  arınma )  öğretimi  ile  halis  dini  öğrenip  yurtlarına  dönmelidirler. Binanın  hazırlanmasından  sonra  da  İbrahim  peygamber  şöyle  dua  etmişti.

BAKARA  126 – 129  :  Rabbim  burasını  güvenlikli  bir  belde  kıl,  halkını  onlardan  Allah’a  ve  son  güne  inananları  meyvelerle  rızıklandır.  Rabbimiz  bizden  kabul  buyur,  şüphesiz  Sen  en  iyi  işitenin,  en  iyi  bilenin  ta  kendisisin.  Rabbimiz  bizim  ikimizi  Senin  için  İslamlaştıran  kıl.  Soyumuzdan  da Senin  için  İslamlaştıran  bir  ümmet  kıl.  Ve  bize  kulluk  yöntemlerini  göster. Tevbemizi  de  kabul  et.  Şüphesiz  Sen  tevbeleri  çokça  kabul  edenin  ve  çok  merhametli  olanın  ta  kendisisin.  Rabbimiz  bir  de  onlara  içlerinden  bir  peygamber  gönder  ki,  Onlara  Senin  ayetlerini  okusun,  onlara  kitabı  ve  hikmeti  öğretsin,  onları  arındırsın. Hiç  şüphesiz  Sen,  Aziz  ve  Hakim  olanın  ta  kendisisin.

Nüsuk  : İnsanı  günah  kirinden  temizleyip,  Allah’a  yaklaştıran   taatlar,  dinin   emrettiği  ve  yasakladığı  her  şeydir.  Asıl  anlamı  ise  altın  ve  gümüşün  cüruflarından  temizlenmiş  saf  halidir.  Bundan  dolayı  Allah  için  yapılanların,  riyasız,  kusursuz,  gösterişsiz  ve   en  samimi  olanıdır.  Bu  sözcük  zaman  içerisinde  anlamı  daraltılarak  “ hayvan  kesimi  “  ve  “ Hacc  rükûnları “  için  kullanılır  olmuştur.  Menasik  ise  bu  sözcüğün   çoğuludur.  Nüsuk  araçları  ve  malzemeleri,  tarzları,  ritüelleri  anlamına  da  gelir.  Oruç,  namaz  gibi  Hacc  da  bir  nüsuktur,  ritüeldir.   Bütün  nüsuklar  kişinin  kendisinin  yararınadır.  Allah'ın  da  bunlara  ihtiyacı  yoktur. Nüsuk  sözcüğü  Kur’anda  9  yerde,  İbadet   sözcüğü  ise  278  yerde  geçer.  İbadet   sözcüğünün  geçtiği  ayetlerin  hiç  birinde  namaz,  oruç  ve  Hacc’dan  söz  edilmez. İbadet  ise  Allah  adına  (  kişinin  ve  insanların  da  yararına )  bir  iş  ve  değer  üretmek  ve  Allah’a  kulluk  etmektir.

Kâbe /  Mescidi  Haram /  Beytullah,  Allah’ın  evidir.  Ayetlerde  Allah,  Kâbe’yi  “ Evim “  diye  zatına  izafe  ederek,  bu   evin   şerefine,  değerine  ve  önemine  işaret  eder.  Bizzat   Allah’a  izafe  edilen  şeyler  üzerinde  kimse   hak  sahibi  değildir.  Orası  Allah’ındır  demek,  bütün  insanlığa  aittir  demektir.  Orada   hükümdarlık,  hükümranlık  sökmez.  Bütün  Mescitler  de  aynen  Kâbe  gibi  Allah  içindir.  Özellikle  Kâbe’nin  söz  konusu  edilmesi  ise  o  sırada  başka  Mescit  olmamasındandır.

CİNN  18  : Ve  şüphesiz  ki  mescitler  kuşkusuz  Allah  içindir. O  nedenle  Allah  ile  birlikte  herhangi  bir  kimseye  yalvarmayın.

BAKARA  191  : Ve  insanları  dinden  çıkarmak,  ortak  koşmaya,  Allah’ın  ilâhlığını  ve  Rabbliğini  bilerek  reddetmeye  sürüklemek,  öldürmeden  daha  şiddetlidir.  Mescidi  Haram  / dokunulmaz  ilâhiyat  eğitim  merkezi  yanında  onlar,  orada  sizinle  savaşmadıkça  da  onlarla  savaşmayın.

Ayetlerde  fonksiyonlarını  gördüğümüz  gibi  Kâbe,  Mescidi  Haram  insanlık  için  açılmış  ilk  Tevhit  okuludur. Oranın  ilk  öğretmenleri  olan  İbrahim  ve  oğlu  İsmail  peygamberler,  orada  insanlığa  Tevhit'i,  şirke  karşı  direnmeyi  ve  onurlu  yaşamayı  öğretmişlerdir. Ayetten  anlaşıldığına  göre  bu  okul,  özerk  olup,  burada  kimsenin  sultası  ve  hakimiyeti  yoktur. Öyleyse  tüm  tevhidin  öğretim  kurumları  ve  mescitler  bu  nitelikte  olmalı  ve  yaşatılmalıdır.  Bu  ayetlerde  sözü  edilen  temizlik,  Kâbe’nin  süpürülmesi,  tozunun  alınması,  yıkanması,  bahçesinin   bakımı  demek  olmayıp,  Allah  dışında   tapılan  her  şeyin,  sahte  ilâhların  yok  edilmesi,  orada  Allah’tan  başkasının  adının  anılmaması  demektir.  Çünkü  orada  başka  birine  ibadet  veya  yardım  için  başka  bir  ismin  anılması  ( şefaat  ya  Resulullah )  dahi  demek  evi  kirletir. Yine  ayette  “ Sonra  kirlerini  giderip  temizlensinler  “  ifadesiyle  de  anlatılmak  istenen,  insanların  yıkanması  değil,  burada  konferanslarla,  tartışmalarla  aldıkları  Tevhit  eğitimi  ile  Allah’ın  koyduğu  kanun  ve  ilkelerini  öğrenerek  yanlış  inanç  ve  günahlarından,  Allah'a  ortak  koşmaktan,  şirkten  ve  her  türlü  pislikten  kendilerini  arındırmalarıdır.

Bakara  Sûresinin  125. ayetinde  müminlerin  İbrahim  makamından  bir  musalla   edinmesi  istenmektedir. Yani  bir  zamanlar  olduğu  gibi,  şimdi  siz  de  orada  bir  musalla  edinin  denilerek,  orada  Tevhit'in  öğretileceği,  yaşatılacağı,  kısa  surede  de  olsa  bir  okulun  oluşturulması  emredilmektedir. Ki  bu  da  Hacc  görevidir.  Ayette  geçen  Musalla  sözcüğü,  salat  edilen  yer,  mekân  demektir.  Salat  sözcüğünün  anlamı  daraltılarak  “ namaz “  olarak  algılanması  nedeniyle,  bu  sözcük  de  “ namazgâh “  namaz  kılınan  yer  olarak  anlaşılmıştır.  Oysa  burada  “ salatın “  gerçek  kavramına  göre  musalla,  zihni,  mali   sosyal   destekle  paylaşma,  dayanışma,  yardımlaşma  ve  bunlarla  ilgili  aktivitelerin  uygulandığı  yer  manasında  kullanılmıştır. Tarih  kayıtlarında,  Mekke  döneminde  serbest  bir  musalla  edinilemediği,  muhasara  döneminde  ev  bahçe  ve  ağıl  gibi  değişik  yerlerin  musalla / mescit  olarak  kullanıldığı,  müminlerin  toplanıp  buluşmalarını,  eğitim  ve  öğretimlerini  buralarda  yaptıkları,  sosyal  sorunlarını   buralarda  çözdükleri  görülmüştür. Medine’de  ise  Peygamberimizin  zamanında,  bugünkü  Mescidi  Gamame’nin (  Mescidi  Nebevi'ye  650  m. uzakta )  olduğu  alan  musalla  olarak  tayin  edilmiştir.  Ve  salat  burada  icra  edilmiştir.  Bugün  ise  Haremi  Şerif’in  önünde  İbrahim  peygamber’in  ayak  izinin  olduğu  söylenen,  ne  zaman  kimin  getirdiği  belli  olmayan  bir  taş  parçası,  üzeri  metal  fanusla  kapanmış  ve  adına  İbrahim  makamı  denilmiş.  Önünde  de  hacılar  itiş  kakış,  İbrahim  peygamberin  makamından  yer  aldıklarını  zannederek  2  rekât  namaz  kılarken,  tavaf  edenlerin  yolunu  kesmekte,  onlara   zulüm  etmektedirler.  Üstelik  konuyu  putlaştırarak  Kâbe’nin  temiz  tutulması  felsefesini  de  ihlal  ettiklerinden,  sevap  kazanacağız  derken  günaha  girdiklerinin  farkında  değillerdir. Halbuki  içeride  geniş  ve  sakin  bir  yerde  riyadan  uzak,  daha  makbul  bir  namaz  kılınabilir.

Ayetlerde,  Beytullah’tan  yararlanacakların  “  Dolaşanlar / tavaf  edenler,  ibadete  kapananlar,  rükû  edenler,  secde  edenler  ve  kıyam  edenler  ( zulme  ve  şirke  baş  kaldıranlar )  oldukları  beyan  edilmektedir. Tavaf  edenler  sözcüğü  ile,  orayı  ziyarete  gelen  ve  orada   dolaşıp  duran  kimseler  kastedilmiştir.  Bu  kimseler  orada  cereyan  eden  aktiviteleri  izleyerek  gittikleri  yerlerde  Beytullah’ın  tanınmasına  vesile  olacaklardır. Fakat  bugün  ise,  Müşrik  Arapların  İslamdan  önce  Kâbe'nin  etrafında  şaft  denilen  7  defa  tur  atmaktan,  bez  örtüsünü  kutsallaştırıp,  ona  yapışıp  beklemekten,  aslında  eski  bir  putun  parçası  olan  Hacer  el  Esved  denilen  taşın  selamlanmasından  ve  ona  dokunma   mücadelesi  vermekten, bu  turların  ardından  İbrahim  Makamı  denilen  yönde  ve  fanusun  önünde  iki  rekât  İbrahim   peygamber  için  namaz  kılmaktan  başka,  ayette  yer  alan  akif,  itikaf  sözcüklerinin  gerektirdiğine  odaklanılacak,  kendini  ona  adayacak,  yüz  çevirmeyecek,  dini  konularda  hacıları  ikna  edecek,  tevhidi  öğretme,  öğrenme,  planlı,  programlı  herhangi  bir  çalışma  veya   aktivite  diye  bir  şey  yoktur.  Allah’ın  Kur’an  ile  asıl  mesajını  anlamaya  yönelik  herhangi  bir  etkinlik  yoktur.  

Rükû  edenler  denildiğinde, “  sadece  namazda  ayakta  iken  eğilmek,  belin  bükülmesi  “  anlaşılmaktadır. Çünkü  sözcük  asırlar  önce  zihinlere  bu  anlamda  kazınmıştır.  Hatta  klasik  eserlerde  “  Cüz’iyet  mecazı  mürsel  “  sanatı  ile  namazın  bir  parçasının  alınıp,  tamamının   kastedildiği  ifade  edilmektedir.  Bundan  dolayı  da  Kur’anda  bu  sözcüğün  ilk  defa  geçtiği  Mürselat  Sûresinin  48. ayetindeki  ifade  bir  çok  mealde,  “ Onlara  namaz  kılın  denildiği  zaman  namaz  kılmazlar.  O  gün  yalanlayanların  vay  haline “  şeklinde  çevrilmiştir. Halbuki  bu  ayetin  nazil  olduğu  zamanda  namaz  hakkında  herhangi  bir  emir  söz  konusu  değildir. Üstelik  müşrikler  zaten  Allah'ın  varlığını  inkâr  etmiyor  ve  namaz  da  kılıyor  idiler.  Bu  durumdaki  Kur'ana  inanmamış,  neyin  ne  olduğunu  bilmeyen  insanlara  namaz  kılın  demenin  de  bir  anlamı  ve  mantığı  yoktur. Halbuki  Rükû  sözcüğünün  * Eğilmek,  bükülmek,  küçülmek,  tam  teslim  olup  itaat  etmek, * Zengin  kimsenin  sonradan  fakirleşmesi, * Putlara  tapmadan,  Allah’a  boyun  eğmek,  haniflik  etmek  gibi  anlamları  vardır. Cahiliye  Arapları,  aralarında   puta   tapmadan,  yalnızca  Allah’a  tapanlara  (  rükû  eden )  raki  derlerdi.  Bu  nedenlerden  dolayı  bu  ayetlerde  belirtilen  Kâbe’de  rükû  edenler,  orada  Allah'a  ortak  koşmamayı,  tevhidi  öğreten  öğretmenlerdir.  Ama  gerçekte  de  bugün  Kâbe’de  böyle  bir  eğitim  de  yoktur. Yine  bu  ayette  yer  alan  Secde  edenler  ifadesi  de  gerçek  anlamıyla,  boyun  büküp  teslim  olarak,  Tevhit  öğretisini  bilip  dışına  çıkmayanlardır.

BAKARA  158  : Şüphesiz  Safa  ve  Merve  Allah’ın  alametlerinden  birkaçıdır.  Onun  için  her  kim  Beyti  /  İlâhiyat  eğitim  merkezi  olan  Kâbe’yi  kastedip,  Beyte  gider  veya  umre  /  kısa  süreli  eğitim  yaptırılırsa,  buralarda  dolaşmasında  kendisine  bir  sakınca  yoktur.  Her  kim  de  kendinden  koparak  bir  hayır  işlerse,  şüphesiz  Allah  karşılık  verendir,  en  iyi  bilendir.

Bu  ayette  Allah'ın  evi  ( Bütün  insanlığa  açık )  olan  Kâbe’ye  öğretmen  ve  öğrenci  olarak  giden ( hacc  eden )  kimselerin,  Safa  ve  Merve  tepelerinde  dolaşmalarında  sakınca  olmadığı,  buraların  da  Allah’ın  diğer  alametleri  gibi  birer  emanet  oldukları  bildirilmektedir. Safa,  kendisine  çamur  gibi  şeyler  bulaşmamış  veya  toprak  karışmamış  kayaya  denir.  Sözcüğün  kökü   ise  saf  ve  duru  olmak  anlamına  gelir. Ancak  ayetteki  Safa  ise  özel  isim  olarak  Mekke’de  Kâbe’nin  doğusunda  bulunan  bir  tepenin  adıdır.  Merve,  pürüzsüz  beyaz  ve  sert  taş  demek  olup,  o  da  özel  isim  olarak,  Kâbe’deki  Safa  tepesinin  biraz  aşağısında  bulunan  diğer  tepenin  adıdır. Kur’anda  daha  pek  çok  ayette  değinildiği  gibi,  yeryüzündeki  varlıkların  farklılığı,  mutlak  bir  iradenin,  mutlak  bir  gücün  ve  mutlak  bir  yaratıcının  varlığına  kanıttır.  Safa  ve  Merve  de  yapısal  farklılığı  ile  Allah’ın  sayısız  alametlerinden  ikisidir. Bir  zamanlar  kutsallaştırılıp  bu  tepelerde  dolaşmanın  sakıncalı  olduğu  düşünülmüş  olmalı  ki,  ayette  buralarda  dolaşmanın  sakıncalı  olmadığı,  buraların  da  diğerleri  gibi  Allah’ın  alametleri  olduğu  ifade  edilmiştir.  Buradan  kilise  ve  havra  gibi  geçmişi  kirli  olan  yerlerin  temizlendikten  sonra  mescit  ve  okul  yapılmasında,  oralarda  dolaşılmasında   sakınca   olmadığı  anlaşılır. Bu  ayetle  ilgili  olarak  orada  tavaf  edilmesi  de  buyrulmaktadır. Tavaf  dolaşmak  demektir.  Ne  var  ki  bugün  Kur’andaki  bu  ifadenin  anlamı  değiştirilerek,  iki  tepe  arasında  yürümek,  koşmak  şeklinde  Say  adı  verilen  bir  ritüel  ortaya  çıkarılmıştır. Bu  ritüel  de  peygamberimizin  vefatından   sonra   ortaya  çıkarılan  rivayetlere   dayandırılmaktadır.  Kur’anda  olmayan  Tirmizi  ve   Buhari’de  nakledilen  böyle  bir  ritüel  rivayetlerine  burada  uzun  uzun  yer  verip  de  asıl  konuyu  dağıtmak  istemiyoruz.

BAKARA  196  :  Ve  Hacc /  programlı  ilâhiyat  eğitimi  ve  umre’yi  /  kısa  sureli  sempozyum  gibi  eğitimleri  Allah  için  tamamlayın.  Buna  rağmen,  eğer  siz  alıkonursanız  /  engellenirseniz,  o  zaman   Hacc  yapanlara  /  ilâhiyat  eğitimi  görenlere  kolayınıza  gelen  şeylerle  destek  olun !  Bununla  beraber  Hacc  yapanlara  hediye ;  / vereceğiniz  destek  yerine  varıncaya  kadar  başlarınızı  tıraş  etmeyin. Artık  içinizden  hasta  olana  veya  başından  tıraşa  bir  rahatsızlığı  bulunana  oruç  veya  sadaka  yahut  da  ibadetten ;  /  herhangi  bir  kulluk  görevinden  bir  fidye,  karşılık.  Artık  emin  olduğunuz  zaman  da  her  kim  umrede  Hacca  kazanç  sağladıysa,  artık  hediyeden  /  eğitime  destekten  kolayına  geleni,  fakat  kim  bulamazsa  artık  üç  gün  Hacda,  yedi  de  döndüğünde  oruç  tutması,  bu  tam  ondur.  Bu  hüküm,  ailesi  Mescidi Haram’da  hazır  olmayanlar  içindir.  Allah’ın  koruması  altına  girin  ve  şüphesiz  Allah’ın  cezasının  çok  şiddetli  olduğunu  bilin.

Bu  ve  bundan  sonraki  ayetlerle  Hacc’ın  ana  hedef  rüknundan  sonraki,  ikinci  aşamasının  unsurları  açıklanmaktadır. Ayetteki, “ Hacc  ve  Umreyi  Allah  için  tamamlayın “  ifadesi  bu  ikinci  aşamanın  da  yapılmasını  emretmektedir.  Programlı  ilâhiyat  eğitiminin  ikinci  ve  son  eğitim  çalışmalarına  engelleri  nedeniyle  katılamayanlar  ve  hemen  dönmek  zorunda  olanların,  geride  kalanlar  için  bir  fidye,  karşılık  ödemesi  veya  hediye ( yiyecek ) ile  destek  olması  öngörülmekte,  buna  gücü  olmayanların  da  Hacc  esnasında  üç,  geriye  döndükten  sonra  yedi  gün  olarak  toplam  10  gün  oruçlu  olması  istenmektedir. Umre  sözcüğünün,  “ imar,  mimar,  tamir,  tamirat “  gibi  birçok  türevi  Türkçeye  de  geçmiştir. Kalıbı  itibariyle  “  bir  kere ( kısa  süreli )  ömürlenmek “  anlamında   olan   bu   sözcük,  Kâbe,  Beytullah,  hacc  kavramlarıyla   tamlama  yapıldığında,  “  Kâbe’den ( yüksek  ilâhiyat  okulundan ) kısa   süreli  yararlanma   demek  olur. "  Bu  da  bir  nevi    Kurs,  konferans,  kongre,  sempozyum  niteliğindeki  bir  etkinlikle  kısa  süreli  yararlanma,  inanç  ve  amel   açısından  revize  olma “  demektir.  Ama  bu  gün  bu  konu  da  yozlaştırılmış,  hacı  olunduktan  sonraki  boş  günlerde  mikat  sınırına  çıkıp,  tekrar  ihrama   girip,  bir  defa  ana,  baba,  eş,  dost  için  tavaf  etme  (  Kâbe  etrafında  yedi  şaft  dönme )  ritüeline  dönüştürülmüştür.

Ayetteki  “ Buna  rağmen  eğer  alıkonursanız,  o  zaman  hediyeden  kolayınıza  gelen  şey “  ifadesiyle  başlanılan  anlatımla,  Hacc’ın  ikinci  aşamasına  katılmayanlardan  ailesi  Mescidi  Haram’da  bulunmayan  ve  taşradan  gelenler,  kendileri  oraya  gidemeseler  de,  hacc’ın  ikinci  kısmına  hedy  yollamak  ve  sivilleşmemek  durumundadırlar. Ayrıca  Hacc’ın  ilk  aşaması  sırasında  Mekke’de  kazanç  sağlamış  olanlar  da  bir  hedy  yollamak  zorundadırlar. Hedy  sözcüğü, “ Hacıların  yemek  ihtiyacını  karşılamak  için  Kâbe’ye  sevk  edilen  ( Hediye  olarak  gönderilen )  canlı  hayvan “  demektir. Bu  kavram  da  tam  tersine  çevrilerek  bugün  artık  şükür  kurbanı  adıyla  hacıların  kendilerine  hayvan  kestirilmektedir. Bu  konu  Hacc  Sûresinin  30 – 38  ayetlerinde  detaylı  olarak  anlatılmaktadır.

Ayette  “ Allah’a  takvalı  davranın  / Koruması  altına  girin  ve  şüphesiz  Allah’ın  cezasının  çok  şiddetli  olduğunu  bilin “  ifadelerinden,  Maide  Sûresinin  95 - 96. ayetlerinde  "  Ey  iman  etmiş  kimseler !  Siz  dokunulmaz  iken / Hacc  görevini  sürdürürken  av  hayvanı  öldürmeyin.  İçinizde  kim  kasten  onu  öldürürse,  yaptığı  işin  vebalini  tatması  için  Kâbe'ye  ulaşacak  bir  hedy / yiyecek  olarak  hediye  edilen  hayvan  olmak  üzere  öldürdüğü  hayvanın  benzeri  ona  ceza  olacak,  yahut  kefaret  olarak  miskinleri  doyurmak,  yahut  onun  dengi  oruç  tutmaktır....  96 :  Su  avı  ve  onun  yenilmesi,  size  ve  yolculara  yarar  olmak  üzere  size  helâl  kılındı.  Kara  avı  ise,  siz  hac  görevi  sürdürür  olduğunuz  müddetçe  size  haram  /  yasak  edilmiştir.  Ve  Kendisine  toplanacağınız  Allah'ın  koruması  altına  girin. "  ifadeleriyle  belirtilmesinden  dolayı  anlaşıldığına  göre  Hacc  yapan  kimse,  başını  tıraş  etmeyecek,  kötü  çirkin  söz  ve  cinsel  ilişkiden,  küçük  büyük  suçtan,  kavga,  düşmanlık  gibi  davranışlardan  uzak  duracak  ve  avlanmayacaktır.  Bu  dönemde  belirlenmiş  bu  haramlara  /  yasaklara  uyacaktır.  Literatürde  bu  yasaklara  /  hükümlere,   “  İhram  “  adı  verilmiştir. Bu  hükümler  Maide  Sûresinin  1 – 2.  ayetlerinde  de  genişçe  bildirilmiştir. İnsanlar  kendi  aralarında  İhrama  aynı  zamanda  şekilsel  olarak  da  bir  anlam  kazandırmış,  sadece  erkeklerin  giydiği  dikişsiz  kefen  benzeri  beyaz  bir  giysinin  adı  olmuştur.  Hacca  niyet  eden  ve  İbrahimi  eğitimi  alacak  olup  bu  ibadete  teslim  olmuş  kişilerin,  sahip  oldukları  iş,  makam,  mevki,  sınıf,  ırk,  cinsiyet,  mal,  mülk,  çoluk,  çocuk  gibi  şeyleri  geride  bırakıp,  "  İbrahim  Peygamber'in  ben  Rabbime  gidiyorum "   dediği  gibi,  dünyasından  vazgeçip, ölümü  göze  alıp  sanki  mezara  girer  gibi  buraya  gelmenin  sembolik  anlatımıdır. Hacc  süresince  kulların  samimiyetinden  doğan  duygusallıkla  kefenvari  bir  giysi  giymeleri  de  bundandır.  Ancak  böyle  bir  giysi  Allah  tarafından  hem  emredilmemiş,  hem  de  önerilmemiştir. Bu  tür  uygulama  insanlar  tarafından  duygusal  olarak  oluşturulmuş  bir  gelenektir.  Dolayısıyla  Hacc  görevini  yapanların  belirli  bir  üniforma  veya  karma  bir  giysi  giymelerinde  bir  sakınca  da  yoktur.  Tıraş  olmak  da  kişinin  kendisiyle  ilgilenmesinin,  bakımlı  olarak  kendisine  değer  vermesinin  bir  simgesidir.  Hacc  süresince  Allah’a   kulluk  ve  hizmetin  önceliği  olduğundan  dolayı,  insan  bu  süreçte  bu  gibi  kişisel  değerleri  ön  plana  çıkarmaz,  ama  yine  de  etrafındakileri  rahatsız  etmeyecek  şekilde  temiz  olmak  zorundadır. İhram,  ihrama  girmek,  zamanı,  mekânı,  şartları,  cebinin  olmaması,  kuşak  bağlaması,  niyeti,  abdesti  ve  alınacak,  ihrama  girilecek  mikat  yerleri  gibi  birçok  ayrıntıyı,  şartı  içeren  görüşler  ve  yasaklamalar  da  insanlar  tarafından  ortaya  atılmıştır.

BAKARA  197  :  Hacc  /  Programlı  ilâhiyat  eğitimi  bilinen  aylardadır.  Artık  her  kim  o  aylarda  Haccı  başlayıp  kendisine  farz  ederse  /  mutlaka  yapacağım  derse,  artık  Hacc  süresince  kadına  yaklaşmak,  çirkin  söz  söylemek,  günah  işlemek  ve  kavga  etmek  yoktur. Siz  hayırdan  ne  işlerseniz  de  Allah  onu  bilir.  Ve  azık  edinin. Şüphesiz  ki  azıkların  en  hayırlısı  Allah’ın  koruması  altına  girmedir.  Ve  ey  kavrama  yetenekleri  olanlar,  Benim  korumam  altına  girin.

Klasik  kaynaklarda,  ayetteki  bilinen  aylar  olarak  “ Şevval,  Zilkade  ve  Zilhicce “  aylarının  veya  Zilhicce  ayının  ilk  on  gününün  kastedildiği  ifade  edilir. Bu  kabul  bir  bakıma  Kur’an  inmeden  evvelki  anlayışın  da  devamıdır. Uzun  yıllardan  beri  de  Hacc,  maalesef  sadece  Zilhicce  ayının  ilk  on  gününde  yapılmaktadır. Aslında  ayette, “ Hacc  bilinen  aylardadır “  buyrularak,  Haccın  ne  zaman,  hangi  aylarda  yapılacağının  belirlenmesi  ve  bunun  İslâm  alemine  duyurulması  Müslümanların  da  bu  aylarda  tertip  tertip  askere  gider  gibi  Hacc'a  gitmeleri  istenmektedir. Bu  nedenle  Müslümanların  organize  bir  Hacc  komitesi  veya  emiri  oluşturması,  bu  komite  tarafından  Hacc  dönemlerinin  belirlenmesi  ve  ilan  edilmesi,  herkesin  de  önceden  bilerek  ilan  edilen  dönemlerde  gelerek  bu  komiteye   teslim  olması  ve  orada  başı  boş  dolaşmaması,  belirlenen  eğitim  ve  öğretim  programının  uygulanması  işin  doğru  olanıdır.  Ama  bu  gün  milyonlarca  insan  Zilhicce  ayının  son  on  gününe  sıkıştırılmakta,  Hacc'ın  asıl  tevhit  eğitimi  ve  öğretimi  yönünü  düşünen  ve  programlayan  bir  komite  bulunmamakta,  sadece  şeklen,  kalabalık  ve  büyük  izdihamlarla  Hacc, Kur'anın  Haccı  olmaktan  çıkmakta,  facialar,  eziyetler  ve   cinayetler   zincirine   dönüşmekte,  her  yıl  neredeyse  yüzlerce  insanın  boşu  boşuna  ölümüne  sebebiyet  verilmektedir. Bu  ölüm  ve  cinayetlere  baktığımız  zaman  çok  üzücü  ve  vahim  bir  tablo  ortaya  çıkmaktadır.

* 1990  El  Müeyzem  tünelinde  facia  ve  1462  kişinin  ezilerek  ölmesi  ve  pek  çok  yaralı,

* 1994  Şeytan  taşlanırken  çıkan  izdihamda  270  kişinin  ezilerek  ölmesi  ve  bir  o kadar  yaralı,

* 1997  Mina  çadırlarının  tutuşması  sonucu  343  kişinin  ölmesi  ve  pek  çok  da  yaralı,

* 1998  Yine  Cemeratta  şeytan  taşlarken  119  kişinin  ölmesi  ve  bir  o  kadar  da  yaralı,

* 2001  Yine  aynı  yerde  şeytan  taşlama  sıkışmasında  35  ölüm  vakası.

* 2004   Yine  aynı  yerde  izdihamdan  244  kişinin  ölümü  ve  yaralanmalar.

* 2015  Tavaf  yapan  hacı  adaylarının  üzerine  devasa  vincin  devrilmesi  ve  107  kişinin  ölmesi,  yine  aynı  yıl  şeytan  taşlama  esnasında  ezilerek  769  kişinin  ölümü  ve  bir  o  kadar  da  yaralılar.

Bu  kadar  cehalet  ve  organizasyon  sorumsuzluğu  her  halde  Avrupa’nın  veya   dünyanın   başka   ülkelerinde   görülmesi,  sorumlularının  ve  nedenlerinin  bulunamaması  diye  bir  şey  söz  konusu  olamaz. Müslüman  dünyasında   ise  Kader  deyip  geçiştirilir, " Ne  şehittir  ne  gazi,  hiç  yoluna  gitti  Niyazi  "  hesabından  öteye  gidilmez.

BAKARA  198  :  Rabbinizden  bir  armağan  istemenizde  hiç  bir  sakınca  yoktur.  Artık  Arafat’tan  /  Eğitim  birimlerinden  ayrılıp  akın  ettiğinizde,  Meşar ı  Haram’da  /  Dokunulmaz  bilinçlenme  merkezinde  /  Müzdelife’de  hemen  Allah’ı  anın.  Ve  Allah’ı  sayılı  günlerde  anın.  Ve  O’nu,  O’nun  size  gösterdiği  gibi  anın.  Ve  siz  bundan  önce  gerçekten  sapıklardan  idiniz.

Bu  ayette  Hacc  görevini  yerine   getiren  müminlerin,  Allah’ı  nasıl  anmaları  gerektiği  ve  Allah’ın  gösterdiği  şekilde   anılması  istenmektedir.  Arafat  sözcüğü, “ Bilgi,  irfan  “  anlamındaki  “ arf “ sözcüğünün  türevlerindendir. Arafat  aynı  zamanda  Mekke  yakınlarında  bir  bölgenin  adıdır. Sözcüğün  kök  kalıbına  göre  de  anlamı, “  çok  çok  arifler,  bilginler,  anlayışlılar “  demektir.  Bu  da  Hacc  döneminde  öğretmenlik  ve  öğrencilik  yapan  kimseleri  ifade  eder. Lügat  kitaplarında  ise  “ Arafat “  sözcüğü  ile  ilgili  şu  bilgiler  verilmektedir : 

* Denildi  ki  : Adem  ile  Havva   cennetten   indirildikten   sonra   burada   buluşup   tanıştılar,  onun  için  buraya  “ Arafat “  adı  verilmiştir.  * Hacılar   burada   toplanıp  birbiriyle  tanıştıkları  için  buraya  “ Arafat “ denilmiştir. * Cebrail  İbrahim  peygamberi  eğitirken  ona  sürekli  olarak  “ Ea’rafte “  tanıdın  mı,  öğrendin  mi  diye  sormuş,  o  da  “ A’raftü “  öğrendim,  tanıdım  demiş. Onun  için  buraya  “ Arafat “ ( Arefe,  fiilleri  kastedilerek  Arefeler )  denmiştir. 

Bu  son  ifadeler  ise  öğretmen  öğrenci  ilişkisini  yansıtmaktadır.  Dolayısıyla  bu  ayette  de  kastedilen,  mecazi   mürsel   sanatı  ile  “  öğretmen  ve  öğrencilerin  bulundukları  yerler,  eğitim  ve  öğretim  merkezleridir.  “  Bu  ayette  Hacc  döneminde  seyyar  olarak  oluşturulan  ve  oluşturulacak  olan  tüm  eğitim  ve  öğretim  merkezlerine  işaret  edilmektedir.  Bugün  de  Arafat  bölgesinde  vakfe  denilen  beklemeler  için  bir  günlük  çadırlar  kurulmakta  amma,  eğitim  adına  toplu  duadan  başka  bir  şey  yapılmamaktadır. Toplu  dua   anına  kadar   hacılar  da  oralarda   boş  boş  dolaşmaktadırlar.  Ayette  yer  alan  Meş’arı  Haram  ifadesi, bir  nevi  özel  isim  hükmünde  olup, “ Dokunulmaz,  bilgilenilen,  bilinçlenilen “ yer  demektir.  Burası  Arafat  ve  Mina  denilen  yerlerin   arasındaki   bölgenin  adıdır. Mekke  dışında  yaklaşık  8  km  mesafesinde  bir  yerdir. Bugün  bu  yöre  Adem  ve  Havva’nın   buluşmasına  yaklaştıran  yer  anlamına  gelmek  üzere  Müzdelife  olarak  isimlendirilmiş  ve  ünlenmiştir. Burada  da  bir  vakfe  /  bekleme  yapılır.  Aslında  ayette  bu  vakfe  için,  Mekke  civarında   oluşturulan  seyyar  okullardaki  müminlerin,  belirlenmiş  sayılı  günlerde  akın  akın  Müzdelife’ye  gelerek  topluca  “ Allah’ı  anma “  merasimi  düzenlemeleri  gerektiği  anlatılmaktadır.  Her  halde  bu  cümleden  olsa  gerek,  bugün  burada  sadece  akşam  ve  yatsı  namazları  Cem  edilip  birleştirilerek  kılınmaktadır,  Allah’ın  anılmasının   namaz  ile  yerine  getirildiği  düşünülmektedir.  

Allah’ın  anılması, ( Zikrullah )  ise,  Allah’ın  üzerimizdeki  haklarını  ve   bize  sunduğu  nimetleri  düşünmek,  O’na   karşı   sorumluluklarımızı  yerine  getirip  getirmediğimizi  kontrol  etmek,  verdiği  görevleri  eksiksiz  yapmak,  nimetlerine  karşı  şükrümüzü  eda  ederek  nankörlük  etmemek,  daima   bu  bilinç  içerisinde  hareket  etmektir. ( Geniş  bilgi  için  sitemizde  Zikir  Çekmek  başlıklı  yazımıza  bakabilirsiniz. ) Müzdelife’de  bu  arada  Şeytan  taşlamak  için  taş  toplanır. Bugünkü   uygulamalarda  Müzdelife  vakfesinden   sonra   bayramın  birinci  günü  sabaha  karşı  oradan   yaya  olarak  kafileler   halinde   Mina   bölgesindeki   Cemerat   denilen   şeytan   taşlama  yerine  gelinir.  Geniş  ve  uzun  asfalt  yolda,  50  veya  60  metre  arayla  etrafı  derin  oluk  çukurlarla  çevrilmiş,  yıllar  geçtikçe  de  boyutu,  şekli  şemali  değişerek  evrim  geçiren  küçük  şeytan,  orta  şeytan,  büyük  şeytan  denilen  üç  tane   betondan  yapılmış  duvar  vardır.  Şeytan  taşlama  adıyla  sırasıyla  her  birine  yedi  taş  atılır. Bu  işlem  üç  gün  tekrarlanır.  Milyonlarca  insanın  aynı  zaman  dilimlerinde  toplanmasıyla,  asıl  facia  ve  ölümler  de  genellikle  bu  taş  atma  alanına  ulaşma  esnasındaki   sıkışmalarda  yaşanır.  Bu  uygulama  üstelik  de  Kur’anda   olmayan  ve  insanların   birtakım  masallara   dayandırılarak  rivayetlerle,  Hacc’ın  rükûnları  içine  sokulmuş  gerçek  dışı  ve  mantıkla   bağdaşmayan  bir  ritüeldir. (  Gerçekte  olmayan  şeytan  kavramı  için  Şeytan’ı  Kur’andan  Tanıyalım  yazımıza  bakabilirsiniz. )

BAKARA  199  :  Sonra  da  insanların  akıp  geldiği  yerden  siz  de  akıp  gelin  ve  Allah’tan  bağışlanma  isteyin. Şüphesiz  Allah  çok  bağışlayıcıdır,  çok  merhamet  edicidir.

Bu  ayetle  de  artık  Hacc  görevinin  bittiği,  herkesin  memleketine  dönüp  işine  gücüne  bakması,  memleketindeki  görevlerini  yerine  getirmesi,  bildirilmektedir.  Ancak  fertlerin  görevi  burada  bitmekle  beraber,  gerçekte  ve  aslında  Hacc  Komitesinin  görevi  bitmemiştir. Çünkü  son  görev,  tıpkı  peygamberimizin  bir  ve  tek  olan  veda  haccında  yaptığı  gibi  bir  sonuç  bildirgesinin  hazırlanıp  yayınlanmasıdır. Mezhep  Alimleri  ve  Ulema  keşke  Kur’anın  bir  çok  ayet  ile  önerdiği  Hacc  kavramına  da  el  atmasaydılar  da,  ilkel  ve  olmayan  rivayetlere  dayandırılarak  oluşturdukları  farzlarla,  ritüellerle  Allah’ın  istediği  Haccın  mecrasını  saptırmayıp,  çöl  turizmi  yapısına  dönüştürmeseydiler.  Peygamberimizin  hayatında  sadece  bir  defa  Kur’anın  öğretileriyle  yerine  getirdiği  ve  insanlara  konferanslarla  Tevbe  Sûresinin  30  ayetiyle  ders  verdiği,  tıpkı  İbrahim  Peygamber  gibi  Kâbe’yi  bir  okul  haline  getirerek  Tevhidin  ilkelerini  anlattığı  bir  yapıdaki  Kur’anın  Haccı  keşke  bugün  de  aynı  yapısında  kalabilseydi. Bilindiği  gibi  Resulullah,  Hicri  onuncu  yılında  Kur’an  kendisine  nazil  olduktan  sonra  ve  Kur’an  çerçevesi  içerisinde  bir  defa  Hacc  yapmıştır. Ve  O’nun  katılmasıyla  bu  Hacc'a, “ Haccı  Ekber “  ( En  büyük  Hacc )  denilmiştir. Bu  Hacc’a  katılanların  sayısının  114000  olduğu  nakledilir. Bu  Hacc’ın  sonuç  bildirgesini  ise  bizzat  Allah,  Tevbe  Sûresinin  ilk  29  ayetini  indirerek  yapmıştır. ( Türkçe  mealinden  bu  ayetleri  lüften  okuyun ) Dolayısıyla  Hacc  Emiri  ve  tertip  Komisyonu  tarafından  Allah’ın  bu  ayetlerdeki  bildirgesi  ve  uyarıları  göz  önünde  bulundurularak, her  Hacc  döneminin  sonunda,  o  döneme  mahsus,  o  dönemin   önceliklerini   esas   alan  bir  sonuç  bildirgesinin   hazırlanması  ve  bu  bildirgenin,  önce  Hacılara,  sonra  da  bütün  dünya  insanlarına  ilan  edilmesi  gerekmektedir.

Kur'anın  Haccında,  Kâbe'de,  Arafat'ta,  Müzdelife'de  önceden  hazırlanması  gereken  konaklama  ve  eğitim  yerlerinde,  programlı  ve  koordineli  olarak  konferanslarla  Allah'ı  tanıma,  toplu  İlâhiyat  ve  Tevhit  eğitiminin  yapılması  vardır.  Kâbe'yi,  Allah'ın  evini  / Beytullahı  /  İlâhiyat  ve  Tevhit  öğretisinin  ilk  Yüksek  Okulunu  Peygamberimizin  ilk  tebliğini  başlattığı  Safa  ve  Merve  tepelerinin  alametlerini,  İbrahim  Makamının  gerçek  anlamını  kavramak  vardır.  O  bölgelerde  Peygamberimizin  verdiği  büyük  mücadelenin  bilincini  kazanmak,  kendi  hayatımız  için  gereken  dersleri,  öğütleri  öğrenmek  ve  bunları  rehber  edinmek  vardır.  Kur'anın  Haccında,  yasak  savma  gibi  görünen,  birkaç  saatlik  taklidi  Arafat,  Müzdelife  vakfeleri,  Safa  ve  Merve  tepeleri  arasında  anlamsız  ve  garip  koşuşturmalar,  Mina  bölgesinde  Cemerat  denilen  yerde,  İslam  öncesi  müşrik  Arapların  yaptığı  gibi  taşlarla  şeytan  kovalama  saçmalığı  ve  yaratılan  izdihamlarla  binlerce  insanın  hiç  uğruna  ölümü  yoktur.  Kur'anın  Haccı,  Kâbe’de  İlâhiyat  eğitim  ve  öğretimini  akla  koyup / niyet  edip  /  hedef  yapıp  oraya  gitme,  orada  Tevhit  ile  İbrahimi  eğitim  ve  öğretimle  İbrahimleşme,  hanifleşme,  Allah'a  ortak  koşmama  bilincine  ulaşma  ve  yanlışlardan,  şirkten  arınma,  oradaki  Allah’ın  alametlerini  görme  ve  hem  bu  Dünyada,  hem  de  Ahirette  Allah  katında  insanlığın  yararına  bir  bilinçlenme,  bilgisizliklerden   kurtularak  güçlenme  ve  bu  güçle  ezilmemeyi  öğrenme,  Kurmay  Tevhit   eri  olarak  dönmektir.  Ondan  sonra  da  bu  vesile  ile  insanların  inanç  ve  yaşam  tarzları,  Allah’ın  ayetleri  ve  alametleri  hakkındaki  bilgileri  değişmeli,  gelişmeli,  İbrahimi  Tevhit  öğretisinin  ardından,  hem  bu  dünya,  hem  de  öteki  hayat  için  sürekli  ve  samimiyetle  ve  bilerek  Allah’a  yönelenler  olunmalı,  dualarda  “  Rabbimiz ! Bize  Dünyada  bir  güzellik,  iyilik  ve  Ahirette  de  bir  güzellik,  iyilik  ver  ve  bizi  ateşin  azabından  koru  “ diyebilmenin  şuurunda  ve  samimiyetinde  olmalıdır. Ne  yazık  ki  bugün,  insanlara  orada  gerçek  Haccı  yaşatacak,  onlara  konferanslarla  programlı  ve  gerekli  Kur'an  eğitimini  verecek,  ne  yeterli  eğitmen  ve  ne  de  bu  eğitimin  programlanması  ve  koordine  edilmesi  düşüncesi  bulunmamaktadır.  Müslümanlara  Kur'an  anlaşılmak  üzere  okutulmadığından,  zaten  Hacc  yapmak  isteyenlerin  de  çoğunlukla  alt  yapıları  bu  eğitime  hazır  değildir.  Aksine  asıl  amacın  dışında  çöl  turizminin  bir  parçası  olan,  lüks  otellerde  barınma,  konaklama,  yeme  içme,  turistik  mezarlık,  mağara  gezileri  çok  güzel  ve  başarı  ile  koordine  edilmektedir. 

İşte  Kur’anın  dışında  yaşanan  Hacc  budur. Bugünkü,  Kur’anı  anladığı  şekilde  okumayıp,  Kur’an  içinde  nelerin  olduğunu  bilmeyip,  yaşlı,  ham  ve  yorgun  veya  ne  istediğini,  neyi  niçin  yaptığını  bilmeyen  insanların,  tavaf,  say,  taş  duvarı  şeytan  diye  taşlama,  zemzemle  yıkanmış  ihramları  kefen  diye  saklama,  zemzem  ve  hurma  hamallığı, Türkiye’den  giden  seccade,  battaniye,  başörtüsü,  havlu,  takke,  tespih,  zikirmatik  hediyelik  eşya  taşıyıcılığı  ile  yaptıkları  Hacc,  Allah  kabul  etsin !  Kur’ana  göre  sadece  çöl  turizmi  olmaktan  pek  ileri  gidemeyeceği  gibi  görünmektedir.  İslâm  dininin  ve  Kur'anın  Hacc'ı  bu  değildir.  Ne  diyelim,  uykuda  olan,  Kur'anı  anlamak  üzere  okumadığı  için   terketmiş  olarak  yüzyıllardır  boynu  bükük  bırakan,  dini  Kur'an  yerine,  icma,  fetva,  uydurma  hadis  ve  rivayetlere  dayanan  Cemaat  ve  Tarikat  yönlendirmeleri  ile  yaşayan  Müslüman  ve  mütedeyyin  kardeşlerimize, Yüce  Rabbimizin  Peygamberimize  nüzul  sırasına  göre  9,  10,  ve  11.  sırada  arka  arkaya   indirdiği  Sûrelerle,  Velleyli,  Velfecri,  Veşşemsi  diyerek  gecenin  karanlığından   başlayarak,  gündüzün  aydınlığına  doğru  kasem  edip  dikkat  çektiği  gibi,  Kur'anın  Türkçe  meallerini   anlayarak  okuyup,  Allah'ın  zikrine  ve  öğütlerine  vakıf  olup,  yanlışlardan,  karanlıklardan  kurtulmuş  olarak  sabahın  aydınlığını  dileyelim.  Allah'ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !

Temel  Kaynak  : HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET