Konu Detay

ALLAH'I KUR'AN İLE TANIYALIM

 20.11.2016
 2063

Kur'anımızda  Nuh  Sûresinin  17. ayetinde  "  Vallahu  enbetekum  minel  ardi  nebata  "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  yeryüzünde  yaşamaya  uygun  ve  var  olan  her  bölgede  topraktan  bir  bitki  olarak  bitirilerek  aynı  anda  yüzbinlerce  yaratılmış  olan  Adem / insan,  Kur’anın  bize  anlattığına  göre  aşama  aşama  geliştirilip,  milyonlarca  yıl  sürdüğü  belirtilen  kendi  yapısındaki  evrim  döneminden  sonra,  çoğalarak  yeryüzüne  dağılmış,  ardından  da  sosyal  yapısı  nedeniyle  topluluklar  halinde   yaşamaya   başlamıştır.  Allah'ın  güzelliklerle,  kötülüklerle  dopdolu  zıtlıklarla,  tekâmül  etmek  üzere  yaratmasından  dolayı,  dünya  mekânındaki  yaşam  içerisinde  ardından  gelen  bilinmezlik,  korku  ve  endişeler  karşısında  akıl  ve  irade  kullanma  yeteneği  ile  seçme  özgürlüğüne  sahip  olan  insanın  fıtri  özelliği,  onu  daima  birşeylere  sığınma,  bağlanma,  inanma   ihtiyacına   itmiştir.  Yaratılışının  hem  insani  yönünü,  hem  de  dünyadaki  yerini  her  zaman  merak  etmiş,  düşünmeye,  sorgulamaya,  araştırmaya,  başlamıştır.  Önce  çevresinden,  yaşadığı  ortamdan  bir  nesnenin  veya  bir  gücün,  kendisinin  varlığının  ve  etrafındaki  olayların  müsebbibi  olabileceğini  düşünmüştür.  Bu  arayış  onu  Tanrı  düşüncesine  götürmüş,  böylece  toplumdan  topluma,  kişiden  kişiye,  zaman  ilerledikçe  farklı  kabullerle  değişen  Tanrı  ve  din  olgusunu  da  yaratmıştır.  Ardından  çağlar  boyunca,  aslında  Allah'ın  sadece  gökyüzünde  olduğu  inancına  dayandırılarak  yanlış  bir  ifade  olduğu  halde,  semai  dinler  denilip  ve  inançların  da  vücut  bulup  bir  Yaratıcıdan  söz  edilmeye  başlanmasıyla,  bu  olgu,  Felsefeyi,  düşünceyi  ve  inancı  da  etkilemiştir. 

Tanrının  var  olup  olmadığı  Aristo,  Platon,  Sokrates,  Spinoza,  Leibniz,  Pascal  gibi  gerek  birçok  batı  filozoflarınca,  El  Kindi,  Farabi,  Serahsi,  İbni  Sina,  İbni  Rüşt,  İbni  Miskevey  gibi  gerek  İslam  filozoflarınca  yoğun  bir  ilgi  konusu  yapılmıştır.  Bilimsel  gelişmelerin,  teknolojilerin  olmadığı  ilkel  dönemlere  rağmen,  kısıtlı  olanaklarla  Tanrının  varlığı  ve  yapısı  üzerine  oldukça  kapsamlı  ve  ciltler  dolusu  kitaplar  içerisinde   düşünceler  üretilmiştir.  Kimilerinde  akıl  ve  vahyin  birleştirilerek  Tanrının  varlığının  kanıtlanabileceği  ve  Felsefenin  de  amacının  Tanrıya  erişmek  olduğuyla,  kimilerinde  aklın  buna  yetmeyerek,  Tanrının  iman  ve  mutlak  teslimiyetle  kavranabileceğiyle,  kimilerinde  ilâhi  bilgilerin  felsefi  bilgilerden  daha  üstün  olduğuyla  ilgili  teoriler  ileri  sürülmüştür.  Kimilerinde  Tanrı  mutlak  bir'dir,  mutlak  bilinci  ifade  eder,  şekli  niteliği,  niceliği,  maddesi  olmadığından  göreli  ve  fiziksel  bir  varlık  değildir  denilmiştir.  Fiziksel  olmayan  varlıklar  da  vardır  diyenlerce,  kimilerinde  İslam  Felsefesi  tarihinde  ilk  defa  dini  geleneğin  dışına  çıkarak  Tanrı - varlık  ilişkisinin,  külli  iradenin  düşüncesinde  oluşan  taşma  sudûr /  saçılma,  veya  kozmik  akıllar  teorisiyle  yaratılmanın  yorumlanmaya  çalışılmasıyla,  "  Bir'den  ancak  bir  çıkar "  hipotezini  öngörerek,  hepsinde  de  daha  ziyade  nedensellik / illiyet,  ( sebep  sonuç ) ilişkisiyle  farklı  temel  ve  argümanlara  dayandırılarak,  Skolastik  Felsefe  ile   Tanrı  tanımlamaları  yapılmaya,  değişik  teorilerle  açıklanmaya  çalışılmıştır.

Ama  dikkatimizi  çekmektedir  ki,  üretilen  düşüncelerin  neredeyse  tamamında  Allah'tan  gelen  vahiyler  ve  son  Kitap  olan  Kur'anımız,  tam  olarak  göz  önünde  bulundurulamamıştır,  önceki  vahiylerin  ve  Kur'anın  dışında   sadece  yaratılmış  olanlar  üzerinden  düşünceler  üretilmeye  çalışılmıştır  veya  aslında  Arapça  olmadığı  halde,  ilk  defa  Kur'an  ile  Arap  toplumunda   kullanılmaya  başladığı  için   Allah  sözcüğünün  de  yer  aldığı  Arabın  dilinde  olan  Allah'ın  vahyi  ve  Kur'an  tam  olarak  anlaşılamamıştır,  veya  hiç  devreye  sokulmamıştır.  Çok  uzun  yıllar  süren  Tanrı  vardır  veya  yoktur  felsefi  tartışmaların,  öne  sürülen  argümanların   sonucunda  da  ortak  bir  sonuca  varılamamıştır. Halbuki  Somut  olarak  göremediğimiz,  meta  fizik  /  Fizik  ötesi  de  bizim  için  gayb  olduğuna  göre,  ne  kadar  gelişmiş  olursa  olsun,  dünya  aklımızla  tam  olarak  algılayamayacağımız  ve  bizden  çok  farklı  başka  bir  boyutta  ve  formda  olan  Rabbimiz  Allah'ımızı  bize  en  doğrusuyla,  en  iyisiyle  ve  ihtiyacımız  olduğu  kadarıyla  ancak  ve  ancak  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın  Kendisi  anlatabilir. Bu  anlatımlar  da  günümüzde  Kitabımız  Kur'anın  içerisindedir. Başımızı  kaldırıp  da  çevremize  ve  devasa  gökyüzüne  baktığımız  zaman  gördüğümüz  bütün  yaratılmış  varlıkların  mucize  olan  yapılarında,  düzenlerinde  ve  sistemlerindedir.

Peki  somut  ve  Fiziksel  olarak  gözümüzle  göremediğimiz,  sesini  duyamadığımız  halde,  Kâinattaki  muzzam  tasarıma,  düzene,  ahenge  ve  işleyişe  baktığımız  zaman,  uhrevi  olarak  varolduğunu  bildiğimiz  ve  iman  ettiğimiz,  bütün  yaratılmış  olanların  sahibi  olduğunu  söylediğimiz  Yüce  Rabbimiz  Allah'ı,  bugünümüze  gelinceye  kadar  ilkel  toplumlar,  ardından  ehli  kitap  inananları  olarak  İbraniler,  Yahudiler,  Hristiyanlar  ve  biz  Müslümanlar,  her  birinde  de  ortaya  çıkmış  yüzlerce  fraksiyonlar  olarak  hangi  bilgilerle  ne  derece  tanıyoruz,  neye  göre  ve  nasıl  tanımaktayız ?  Reddiyeci  Ateistler  sadece  Evrim  Ağacı  kuramı  temelinde  kalarak  zaten  var  olan  işleyişin  ve  kurulmuş  düzenin,  üstelik  de  Arap  dil  kurallarını,  Kur'anı  ve  anlatım  tekniklerini  tam  olarak  bilmedikleri  halde  yanlış  ve  tutarsız  iddialarının  dışında,  reddetmek  için  hangi  argümanlarla  hangi  ispatları  yapabilmektedirler. Bütün  bunlara  rağmen,  inananlar  olarak  biz  ise  hiç  olmazsa  yaşadıklarımızı,  hayatımızdaki,  çevremizdeki  değişimleri,  görebilen  göz,  işitebilen  kulak  ve  hissedebilen  kalp  ile  tanımaya,  sorgulamaya  çalışabiliyor  muyuz ?  Enfusi  /  kendi  bedenimizin  oluşturulmasındaki  parmak  uçlarımızdaki  ize  varıncaya  kadar  muazzam  tasarımın,  afaki  /  başımızı  kaldırıp  baktığımızda,  sınırsız,  sonsuz  görünen  gökyüzündeki  devasa,  her  ayrıntının  her  birisi  ayrı  bir  mucize  olan  yapının,  düzenin,  ahengin,  çevremizdeki  varlıkların  zenginliğini,  çeşitliliğini,  görüp,  bütün  bunlarla  aslında  en  doğru  ve  gerekli  bilgilerle,  çiçekte,  böcekte,  arıda,  bir  hücreli  bakterilere,  atomun  ve   maddenin  ve  en  küçük  yapı  taşlarına  varıncaya  kadar  kodlanmış  kozmik  işleyişlerle  Yüce  Allah'ın  Kendisini  anlattığının  ve  bunun  yanısıra  indirdiği  Kitaplarla  tanıttığının  farkında  olabiliyor  muyuz ?  Yüce  Rabbimiz  Allah'ı  nasıl  ve  ne  kadar  tanıyoruz ?

İslamda  olmadığı  halde  Hristiyanlarda  olduğu  gibi,  Müslüman  toplumlarında  da  oluşmuş,  dini  tekeline  alarak  çöreklenmiş  Ruhban  Din  sınıfı  Ulemanın,  yüzyıllardır  Kur'andaki  bazı  sözcükleri  yanlış  yorumlaması  nedeniyle  cahil  halk  üzerinde  daha  baştan  itibaren  bir  Allah  korkusu  furyası  estirilmiş  olduğundan,  Allah'ı  tanıma,  Allah'la  kul  arasındaki  ilişkilerde  olması  gereken  sevgi,  saygı  ve  rahmet  yerine  Allah'a  yaklaşım,  daha  ziyade  korku  üzerine  kurulmuştur. Bunun  sonucunda  da  birçok  yanlış  ve  olumsuz  sonuçlar  doğmuştur. Çünkü  fıtri  olarak  sevgi  veya  korku,  insan  davranışını  farklı  şekillerde  yönlendirir. İnsan  eğitiminde  dahi  baskı  veya  korku  ile  başarılı  sonuçlar  elde  edilemez. İslam  Dininde  de  aslında  Kur'an  ayetlerinde  yer  alan  havf,  mehafat  sözcüklerinin  karşılığı  olan  ve  insanın  fıtratında  bulunan  basit  korkuya  benzer  şekilde  Allah  Korkusu  mefhumu  yoktur.  Bunun  yerine  "  Haşyet "  vardır.  Yüzyıllardır  Ulema  tarafından  bu  fark  gözetilmediğinden,  özellikle  Tasavvufçular  tarafından  Allah  korkusu  konusu  ile  ilgili  gereksiz,  anlamsız  görüşler  ve  yorumlar  ortaya  konulmuştur. Haşyet  sözcüğünün  tam  karşılığı  basit  korku  değildir.  Rad  Sûresinin  19 - 24. ayetlerinde  " ..... ve  yehşevne  rabbeküm  /  Rablerine  saygıyla,  sevgiyle,  bilgiyle  ürperti  ve  hayranlık  duyan  ve  hesabın  kötülüğünden  yehâfüne  /  korkan  kişiler....... "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Allah'tan  değil,  azabın  korkusundan  söz  edilmektedir. Basit  korku,  fıtri  yaratılış  gereği  herkeste  az  veya  çok  olarak  var  olmasına  rağmen,  haşyet  /  bilgiyle  ve  tanımayla  oluşan  sevgi,  saygı  ve  hayranlık  duygusu  herkeste  olmaz. Birşeylerden  korkan  kişi,  korktuklarından  uzak  durmaya  çalışır.  Ama  haşyet  sahibi  olabilen  kişi  ise,  o  haşyet  duyduğu  ile  sürekli  beraber  olmak  ister. Haşyet  duygusu  da  ancak  tanıma  ile,  bilgi  ve  idrak  ile  sonradan  kazanılan  bir  duygudur. İşte  Allah'a  karşı  duyulabilecek  haşyet  de,  çaba  harcanması,  O'nun  gerektiği  kadar  tanınabilmesi  ile  ancak  elde  edilebilir.  Yoksa   sadece   lafta  kalan  " Eşhedû  en  lâilahe  illallah "  Ben  Allah'ın  varlığına  ve  O'ndan  başka  bir  ilâh  olmadığına  şahitlik  ederim  demek  anlayışı  ve  uygulaması  ile  iş  bitirilmiş  ve  Allah  yeterince  tanınmış  olmaz,  "  Allah'tan  kork "  yanlış  lafzı  ve  uyarısı  da  dillere  sakız  olur !..

Oysa  bize  lütfedilen  akıl  nimeti  ile  düşünecek,  sorgulayacak  olursak,  Allah  hakkında  elde  edilebilecek  bilgiler  ve  bu  bilgilerle  yerine  getirilebilecek  ameller,  yine  inandığımız  Ahiret  hesaplaşmasında,  Allah  katında  bizim  için  imanımızın  bir  ölçüsü  olacaktır.  Bu  bağlamda  İslam'ın  son  kitabı  olan  Kur'anı  ayet  ayet  anlayarak  okuyup,  düşünen,  aklını  kullanarak  sorgulayan,  içerisindeki  bilgilere  vakıf  olabilen,  bu  temel  bilgilerle  alt  yapı  oluşturarak  söylenenleri,  istenenleri,  nedenlerini  kendi  hayatı  ile  birlikte  bütünselleştirebilen,  ister  Müslüman  olduğunu  söyleyen  olsun,  ister  reddiyeci  Ateist  olsun,  hayatın  içerisindeki  her  olayın,  her  varlığın  kaynağının  Allah'la  ilintili  olduğunun  farkına  varır.  Bütün  varlıklar  aleminde  üstünlükle  hedeflenen  insanın,  Kur'an  ile  alması  gereken  bütün  özelliklerinin  kaynağının  da  Allah'ın  hemen  hemen  her  ayetin  başında  veya  sonunda  Kendisini  tanıttığı,  sözünü  ettiği  isimleri,  sıfatları  ile  esmai  hüsnasındaki  özellikleriyle  anlar. Bütün  bu  özellikler  de  Allah'la  kulun  yakınlaşmasının,  bütünleşmesinin,  Haşyet  duymasının  ayrıntıları  ve  ögeleridir.  Biz  de  bu  yazımızda ;  Eşi,  benzeri,  ortağı  olmayan,  doğurulmamış  ve  doğurmamış,  somut  fiziksel  yapıdan,  maddeden,  zamandan,  mekândan  münezzeh  olan,  sürekli  bir  oluşum,  yaratma  ve  hayatın  içerisinde,  bize  de  şah  damarımızdan  daha  yakın,  benliğimizde  ve  içimizde  olan,  sınırsız  matematik  ve  mühendislik  harikası  mükemmel  ve  kusursuz  tasarımlarla  yaratılan  varlıklarla  dolu  hayatın  kaynağının  Sahibine  yaklaşmak   ve  sonunda  da  dönüşümüzün  O'na  olduğuna  inandığımız  mutlak  varlık  olan,  aslında  anlatımlarla  bitiremeyeceğimiz  Yüce  Rabbimiz  Allah'ı,  Kur'an  ayetlerinin  doğruları  ve  kapasitemizin  ölçüsü  ile  Kendi  vahyi  ile  tanımaya  çalışacağız.

İslam  Dininde  Allah,  övülmeye  layık,  hamdedilecek  tek  varlık,  varlığın  ilk  sebebi,  evveli  ve  sonu  olmayan,  ezeli  ve  ebedi /  Evvel  ve  Ahir,  Kâinatı,  yeri,   göğü  ve  ikisi  arasındakileri,  makro  düzeydeki  galaksilerden  mikro  düzeydeki  atom  altı  parçacıklarına,  elektron  ve  nötrinolara,  bir  hücreli  canlılara  varıncaya  kadar  yoktan  yaratandır.  Arşa  istiva  eden  ( Kâinatın  bütün  işleyişine  hakim  olup  egemenlik  kurandır. Kâinatın  her  yerinde,  her  noktasında  var  olan,  yöneten,  çekip   çeviren,  Evrendeki  bütün  yasaların  kaynağı,  her  atomun  ve  molekülün  mühendisi,  mutlak  varlığın  ta  kendisidir. )  Sahip  olduğumuzu  sandığımız  bütün  nimetlerin  sahibi, bağışlayıcısı,  şikâyet  ettiğimiz  tüm  dertlerimizin  şifası,  hakkın,  hukukun,  adaletin,  özgürlüğün,  barışın,  sevginin  ve  mutluluğun  kaynağı,  tüm  güzel  duyguların  ve  sıfatların  sonsuz  garantisi,  hepimizin  ve  Kâinatın  tek  Efendisi,  tek  Sahibimiz  Malikül  Mülk  olandır. İslam’ın  temelini  Tevhit  ( La  ilâhe  illallah )  Allah'tan  başka  ilâh  diye  birşey  yoktur  demek  olan,  bir  ve  tek  olan,  eşi  benzeri  olmayan,  kul  ile  Allah  arasında  sahte  ilâhların,  hiyerarşinin,  aracının,  ortağının  bulunmadığı  Allah  inancı  oluşturur.  Buna  rağmen  ne  yazık  ki  insanlık  tarihi  boyunca  Allah,  bütün  toplumlarda  yeterince  ve  gereğince  doğru  olarak  tanımlanamamıştır,  Allah  algısında  problemler  bulunmaktadır.  Bugün  Arap  inanç  kültürü  Vahhabiliğin  temel  kökenini  oluşturan,  sünniliğin  kurucusu  olduğu  belirtilen  Ahmet  b. Hanbel'in,  Allah  göklerdedir    demesi,  buna  inanmayanların  dinden  çıkacağının   belirtilmesi,  Müslümanların  inançlarının   başlangıcında  egemen  olan  yanlış  bir  kabul  olmuştur. Oysa  bu  konudaki  yanlış  inançlar  Kur'anda  bir  çok  ayette  dile  getirildiği  gibi,  Zuhruf  Sûresinin  84. ayetinde  "  Ve  O,  gökteki  ilâh  olandır  ve  yer  yüzünde  ilâh  olandır.  "  Yine  Mücadele  Sûresinin  7. ayetinde   "  Göklerde  olan  şeyleri  ve  yeryüzünde  olan  şeyleri  Allah'ın  bidiğini   görmedin  mi ?  Üç  kişinin  gizli  konuştuğu  yerde  O,  kesinlikle  dördüncüleridir.  Beşte  de  O,  kesinlikle  altıncılarıdır. "   ifadeleriyle  halbuki  Allah'ın  göklerde,  yeryüzünde  ve  her  yerde  olduğu  dile  getirilmektedir. 

Buna  rağmen  bazı   müfessirler  de  bırakalım  Allah'ın  gökte  olduğunu  düşünenler  gökte  kabul  etsinler,  vahdeti  vücut  inancıyla  hoş  kokulu  çiçek  Allah'tır  diyenler  de  Allah'ı  çiçek  kabul  etsinler  diyebilmekte,  yanlışı  doğru  olarak  gösterebilmektedirler.  Zuhruf  Sûresinin  9. ayetinde    "  Ve  hiç  kuşkusuz  eğer  sen  onlara  "  Gökleri  ve  Yeri  kim  oluşturdu ?  "  diye  sorsan,  kesinlikle  Azizülalim  /  Aziz  ve  alim  olan  Allah  oluşturdu  diyeceklerdir.  "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  Allah'ın  varlığına,  Yaratan  olduğuna  Mekke  müşriklerince  de  inanıldığını  görüyoruz.  Ama  buna  rağmen  onlarda  da  göklerde,  çok  uzaklarda  ve  görünmeyen  olduğu  düşüncesiyle  her  zaman  kendilerini  Allah'a  yaklaştıracak  aracı  tanrıların,  putların  Allah'a  ortak  edilmesi  inancı  hakim  olmuştur. Tarih  boyunca  bütün  toplumlarda  olduğu  gibi,  Mekke  ve  çevresinde  yaşayan  her  kabilenin  de  bu  inançla   edindiği  put,  onların  şirki  olmuştur.  Zamanımıza  gelince  de  bu  tür  yanlış   inançlar  hala  varlığını  sürdürmekte,  son  dönemlerde  bir  de  Allah  yoktur,  Evrenin  kendi  iç  dinamikleri  içerisinde  her  şey  rastgele  kendiliğinden  oluşmuştur,  Kur'an  dışında  yanlış  yaşanan  dinlere  bakılarak  Din  mitolojik  inançların  ve  korkuların  bir  sonucudur  diyen  materyalistler,  modern  sosyalist  hareket  deyip  önce  kapitalizme,  sermayeye  karşı  emeğin  ve  işçi  sınıfının  hakları  için  yola  çıkılıp,  fakat  daha  sonra  toplumu  yeniden  yapılandırma  sürecinde  dini  en  büyük  engel  olarak  görmeye  başlayan,  ortadan  kaldırmaya  yönelik  Teizmi  de  muhatap  olarak  ele  alan  Ateistler,  bunların  yanı  sıra  da  her  şeyi  yaratan  Allah  vardır  ama  Peygamber  ve  Kitaplar  yoktur,  yaşanan  dinlere  bakarak  böyle  din  olmaz  diyen  Deistler,   Allah'ın  varlığı  da  yokluğu  da  ispat  edilemez  diyen  bilinmezci  Agnostistler  ortaya  çıkmıştır.  Birileri  de  bugün  dahi  çıkıp  Allah'ı  yedi  kat  göğün  en  üst  tabakasında  Beyt'ül  Mamur'da  oturtmaktadır.  Sadece  lafta  kalan  iman  ettim,  Müslümanım  elhamdülillah  diyenler  dahi,  Kur'anımızı  kendi  dilinden  anlayarak  okumadıklarından,  içinde  nelerin  olduğunu  bilmediklerinden,  Allah'ı  da  böylece  yeterince  gerektiği  gibi  ve  doğru  olarak  tanıyamamaktadırlar. 

Allah  sözcüğü  Kur’an’da  2699  defa  yer  alır.  Allah  sözcüğü,  Arapça  bir  sözcük  değildir.  Rabbimizin  özel  bir  ismi  olup  yalnız  onun  için  kullanılır.  Başka  bir  sözcük  bu  ismin  yerini  tutamaz,  başka  bir  dile  de  tercüme  edilemez. Köksüz  bir  isimdir.  Herhangi  bir  isimden  türememiştir,  tesniye  ( ikileme )  yapılamaz  ve  çoğulu  da  olamaz. Türk  Din  İşleri  Yüksek  Kurulunun  sözlüğüne  göre  Allah  sözcüğü,  Kemal,  Cemal,  Celâl  sıfatlarının  içerdiği  bütün  anlamları  kapsamaktadır.  Kemal  :  Bilgi  ve  erdem  bakımından  eksiksizlik,  sonsuzluk   Cemal  :  Yüz  güzelliği,  ( Tabii  bu  güzellik  insan  yüzünün  güzelliği  gibi  düşünülmemelidir. )  Celâl  :  Yücelik,  ululuk  demektir.

Değişik  dillerde  ve  inançlarda  Allah  sözcüğü  yerine  kullanılabilen  Tanrı,  İlâh,  Hüda,  God  sözcükleri  cins  isim  olduklarından,  tam  olarak  Allah  sözcüğünün  karşılığı  değildir. Çünkü  bu  sözcüklerin  çoğulları  olabilir.  Bunun  yanı  sıra  yüz  güzelliği  gibi  insanda  olan  ve  gözle  görme,  kulakla  işitme  gibi  insana  benzetilen  sıfatların,  yarattığı  madde  ve  enerjiden,  fiziksel  görünümden  münezzeh  olan  Allah'ın  üzerine  atfedilmesi  de  başka  bir  formda  ve  boyutta  olan  Allah  kavramı  için  doğru  bir  yaklaşım  değildir.  Meryem  Sûresinin  65. ayetinde, "  O,  göklerin,  yerin  ve  aralarındakilerin  Rabbidir.  / Efendisidir.  Öyleyse  O’na  kulluk  et  /  ibadet  et  ve  O’na  kulluk  /  ibadet   etmekte  sabret.  Hiç  sen  O’nun  ismiyle  isimlenen  birini  bilir  misin ?  "  Tegabün   Sûresinin  1 - 3. ayetlerinde  de "  Göklerde  ve  yeryüzünde  olan  şeyler,  Allah'ı  her  türlü  noksanlıklardan  arındırır.  Mülk  yalnızca  O'nundur,  tüm  övgüler  de  sadece  O'nadır.  Ve  O,  her  şeye  en  iyi  güç  yetirendir.  O  sizi  oluşturandır.  Artık  kiminiz  kâfir,  kiminiz  mümindir.  Ve  Allah  yaptıklarınızı  en  iyi  görendir.  3 :  Allah  gökleri  ve  yeri  hak  ile  oluşturdu  ve  sizi  biçimlendirdi.  Ve  dönüş  yalnızca  O'nadır. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Allah  Kendini  tanıtmakta,  gökleri,  yeri,  tüm  Evreni,  Kâinatta  ve  yeryüzünde  mevcut  olan  varlıkların  hepsini  bize  göre  her  biri  mucize  olan  bir  ölçü  ve  en  mükemmel  matematik  ve  mühendislik  tasarımı  ile  yaratan,  mülkün  yegâne  sahibi  olduğu,  hamdetmenin  /  övgünün  sadece  O'na  olacağı,  bütün  yaratılmışların  sonunda  O'na  döneceği  belirtilmektedir.  Bu  nedenle  sadece  Kendisine  ibadet  edilecek  olan  ve  bütün  alemlerin  Rabbi  Yüce  Allah’a  herhangi  bir  isim  adaş  olamaz.  Allah  isminin  çoğulu  da  olamaz.

Yüce  Rabbimiz  Allah’ın  varlığı,  sahip  oldukları,  ilmi,  yaptıkları  ve  yapacakları  sınırsızdır.  O’nu  ve  ilmini  anlatıp  bitirmek  mümkün  değildir.  Lokman  Sûresinin  27.  ayetinde  “  Ve  eğer  şüphesiz  yeryüzünde  ağaçtan  ne  varsa  kalem  olsa,  deniz  de  arkasından  yedi  deniz  katılarak  onun  mürekkebi  olsa,  Allah’ın  sözleri  tükenmezdi. ”  Denilerek  ifade  edildiği  gibi  biz  de  burada   ancak  Rabbimizin  Kur’an  ile  izin  verdiği  sınırlar,  başımızı  kaldırıp  çevremizdeki  yaratılmış  olanlara  ve  devasa  gök  yüzünü  algılayabileceğimiz,  Dünya  ve  Evren  ile  sınırlı  aklımızı,  düşüncelerimizi  kullanabileceğimiz  ölçüsünde  O’nu  tanımaya  ve  anlamaya  çalışabiliriz.

Kur’an  ayetlerinin  ve  Sûrelerinin,  Peygamberimize  birinci  yıl  içerisinde  vahiy  ediliş  sırasına  göre,  Yüce  Allah  Kendisini  22. sırada  indirilen  İhlas  Sûresine  kadar,  Yaratan,  Ekrem, ( Çok  ikramda  bulunan,  zenginliklerin,  özgürlüklerin  ve  keremin  sahibi )  Malik, (  Her  şeye  sahip  olan )  Rahman, ( Çok  bağışlayan  rahmet  sahibi ) Rahim, ( Çok  merhamet  eden )  zerreden  kürreye  olan  Alemlerin  Rabbi  (  Bütün  Alemlerde  yaratılmış  olanları  çekip  çeviren  programlayıp  yöneten  Efendi  )  isimleri  ile  tanıtmış  ve  ilk  defa  İhlas  Sûresinde  Allah  ismini  kullanmıştır.

İHLAS  1 - 4  :        Bismillahirrahmanirrahim  ( Rahman  ve  Rahim  olan  Allah  adına )

Kulhuvallahu   ehad  * Allahussamed  * lemyelid  velemyuled * velemyekun  lehu  kufuven  ehad         

De  ki  :  “ O,  bir  ve  tek  olan  Allah’tır.  Eşi  benzeri  yoktur. Samed'dir.  /  Hiç  bir  şeye  muhtaç  değildir,  bütün  yaratılanlar  O'na  muhtaçtır.  Doğurmamıştır,  doğurulmamıştır.  Ve  Ehaddır.  /  O'na  hiç  bir  şey  denk  olmamıştır. "

İhlas  Sûresi,  Dini  sadece  Allah'a  has  kılanlarca  İslam’ın  temeli  olan  Tevhit  ve  Allah  inancını  özetler.  Bu  Sûrenin  vermek  istediği  Tevhit  inancının  mesajlarına  göre ;  Allah'tan  başka  mutlak  varlık  yoktur,  her  şey  O'nun  tarafından  yaratılmıştır  ve  sonludur.  Bakara  Sûresinin  156. ayetinde  de  "  Biz  Allah'tan  geldik,  yine  Allah'a  döneceğiz. " denildiği  gibi  biz  ve  canlılar,  cansızlar  zerreden  kürreye  bütün  alem,  Allah'ın  yarattığı  varlıklarız.  Allah'ın  katında,  ayetlerde  de  ( min  dinillahi )  denildiği  gibi,  dini  sadece  Allah'a  has  kılması  gereken,  Allah'tan  seviyesi  düşük  olan  " Allah'ın  Astları "  yız.  Allah  Samed'dir.  Varlıklar  aleminin  sahibidir.  Ezeli  ve  ebedidir.  ( evveli  ve  sonu  yoktur. )  Hiç  bir  şeye  muhtaç  olmayandır,  bilakis  yarattığı  bütün  varlıklar  O'na  muhtaçtır. Doğurmamış  ve  doğurulmamıştır.  Varlığının  başlangıcı  ve  sonu  yoktur. Ve  hiçbir  şey  O'na  denk  değildir.  Allah'ın  yarattığı  varlıklar,  Allah'ın  Astları,  Mutlak  Varlık  olan  Allah'a  hiç  bir  zaman  denk  olmaz. Bu  nedenle  hiç  bir  kimse,  Varlığın  külli  hali  olan  Allah'a,  yarattıklarını  (  Her  hangi  bir  insanı  veya  herhangi  bir  varlığı  ) denk  görmeye,  onu  Allah'ın  yeryüzündeki  gölgesi,  halifesi,  vekili  ( Gavs,  Kutub,  Şeyh,  Evliya,  İmam,  Sultan,  Padişah,  ilâh )  yapmaya,  yanına  koymaya  kalkmasın.  Bu  ise  çok  çetin  bir  şirk  suçu  olur.

Allah,  insanla  birlikte,  yaşamın  içerisinde,  varlıklar  dünyasındadır.  Varlığın  ve  yaşamın  içinde  olduğu  Allah  inancı,  İslam'ın  gerçek  Allah  inancıdır.  Bu  inanca  göre  Allah,  varlık  ve  insan  yan  yana,  iç  içe  bir  ilişki  içerisindedir. Zira  Rahman  Sûresinin  29.  ayetinde  belirtildiği  gibi  Allah, " Her  an  bir  iş  ve  oluş  içerisindedir. "   Bakara  Sûresinin  255. ayetinde  belirtildiği  gibi  de  Allah, " Hayy  ve  Kayyum  olandır. "  İnsanın  vicdanı  ve  aklı  ile  yaşamak  için  ortaya  koyduğu  bütün  olumlu,  olumsuz  davranışlarında,  ilişkilerinde,  münasebetlerinde  vardır,  aynı  zamanda  toplumsal  vicdanda  da  tecelli  eder,  halk  neredeyse  Allah  da  oradadır. Her  an  diridir,  uyku  tutmayan  ve  her  an  yönetendir. Kaf  Sûresinin  16. ayetinde  "  Ve  andolsun  insanı  Biz  oluşturduk.  Nefsinin  kendisine  neler  fısıldadığını  da  biliriz.  Ve  Biz  ona  şah  damarından  daha  yakınız. "  denildiği  gibi  Allah  bizimle  çok  yakından  ve  her  an  bağlantılı  haldedir. Allah,  varlıklar  dünyasında  da,  Evrenin  her  köşesinde  de  vardır. Bütün  varlıklar  O'nun  bir  yaratmasından  ibarettir.  Varlık  ve  Allah  bir  bütündür.  Arada  hiyerarşik  bir  ilişki  yoktur.  İç  içe  ve  doğrudan  bir  münasebet  vardır.  

Kur’anda  Allah  inancı  ve  Allah’ın  sıfatları  çok  geniş  olarak  pek  çok  ayette  yer  almaktadır.  Ancak  buna  rağmen,  Peygamberimizden   sonraki  İslam  toplumlarında, geçen  zaman  içerisinde  Allah  inancı,  Kur’an  dışına  çıkılarak  veya  bazı  ayetlerin  yanlış  anlaşılması  neticesinde  belirli  değişimler  geçirmiş  ve  bölünmelerle  ortaya  çıkan  Mezheplerde,  Tasavvuf,  Tarikat  ve  Cemaatlerde  farklı  inanç  ve  görüşler  meydana  gelmiştir. Bunun  sonucunda  Kelime i Tevhidi  ( La  ilâhe  illallah )  demeyi  ağzından  düşürmeyen  bugünün  Müslümanları,  Ulemanın  saptırarak  üstelik  de  Kur'an  ayetlerini  referans  göstererek  ortaya  koydukları,  görülmediği  için  varlığın  dışında,  çok  uzaklarda,  ulaşılamayan,  arşın  en  üst  sınırında  dedikleri  Sidreti  Müntehada  bir  koltuğa  oturtulan,  yaşamın  dışında,  Evrenin  üstünde,  mekânsızlık  boyutunda,  hiçbir  yerde  değil,  hiçbir  biçimde  idrak  edilemeyen,  adeta  yokluktaki  algılarla  sözde  varlık  olarak  tanıttıkları  bir  Allah  inancına  sahiptirler. Tabiidir  ki  bu  inancın  ardından  da  madem  ki  Allah,  ulaşılamayacak  kadar  çok  uzaktadır,  görünmemektedir,  sesi  de  hiç  çıkmamaktadır,  tıpkı  Mekke  müşriklerinde  olduğu  gibi  öyleyse  yeryüzünde  O'nun  gölgesi,  halifesi,  insanları  Allah'a  yaklaştıracak  aracı  ilâhlar  olmalıdır  inancı,  hakim  kılınmıştır. Kur'anı  anlayarak  okumayan  cahil  halk  da  buna  inandırılmıştır.  Tasavvuf,  Tarikat,  Cemaat  oluşumları  içerisinde,  aynen  peygamberimiz  döneminde  müşriklerin  Allah  var  dedikleri  halde,  oluşturdukları  taştan,  tahtadan  aracı  putların  yerini,  bugün  ise  etten  kemikten  yapılmış,  Allah'ın  oluşturduğu  ( Şeyhler,  Gavs  Hazretleri,  Kutublar,  Seyyitler,  Veliler / Evliya,  İmam  Efendiler,  Hoca  Efendi  hazretleri,  Hazret  denilen  zamanın  Alimleri )  canlı  putlar  almıştır.  Neticede  İslam'ın  temeli  olan  Tevhit  inancı,  şuuru,  bilinci  içi  boşaltılarak  sadece  sözde  kalan  ve  üstelik  de  şirk  inancında  bir  yapıya  dönüştürülmüştür. Bunun  sonucunda  da  her  grup,  her  ekol  veya  Tarikat  Allah'ı  farklı  farklı  tanımlamaktadır.

*  Tasavvufi  Şii  ve  Sünni  Sufi  ekol  :  Sembolik  ifadelerle  Allah’ın  anlatılmasını  onaylar. ( İhlas  Sûresinde  "  Eşi  benzeri  yoktur  "  denilmesine  rağmen )

* Selefi  ve  Vahhabi  ekol  :  Allah’a  insan  gibi  el  yüz  atfeder,  gökyüzünde  arşta  oturduğunu  kabul  eder.  Adeta  Allah'ı  dünyadan  kovmuşlardır.

* Ehli  Sünnet  ekol  : ( Maturidi  ve  Eşari  mezhebi ) Görme  ve  duyma  gibi  sınırlılığı  olan  insan  ile  Tanrı  benzerliğini  kabul  eder. ( insan  gibi  göz  kulak  sahibi  yapar )

* Sufilere  göre,  Allah  dağda,  taşta,  çiçekte  böcekte  her  şeyde  görünendir.  Ve  aslında  her  şeydir. ( Vahdet  i  Vücut ) O’nun  dışındaki  varlık  alemi,  varlığı  ve  yokluğu  eşit  olan  bir  hayaldir.  Allah  insanların  şekline  ve  vücuduna  girer  ( hulûl  eder )  ve  kendisiyle  konuşur.  Ve  O’nunla  arkadaşlık  kurulur.  

* Hallac ı Mansur  ve  Yaşar  Nuri  Öztürk‘e  göre  ise,  Selefi  ve  Vahhabi  deki  fikirlere  inanmak  büyük  günahlardan  olup  neticede  kişiyi  Tevhit  inancının  dışına  iterek  O’nun  varlığını  inkâra  kadar  götürür.

* Kelamcılıkta  Allah’a  mekân  ve  zaman  izafe  edilmesi,  Tanrının  insana  benzetilmesi   kesinlikle  İslam  dışı  olarak  reddedilir.
* Kelamcılar,  Allah’ın  mahiyetinin  bilinemeyeceğini, ne  olmadığının  ise  Kur’an  ayetleri  ile  bilinebileceğini  ifade  ederler.  Örneğin,  Allah’ın  benzeri  olmadığı  gibi  zıddı  da  yoktur.  Ve  yine  Kur’an  ayetlerine  göre  iyilikler  ( hidayet )  Allah’tan  olduğu  gibi  kötülükleri  ( dalaleti )  yaratan  da  Allah’tır.  Ancak  Allah’ın  kendisine  bahşettiği  irade  özgürlüğü  ile  seçimi  yapan  kulun  kendisidir.   


ALLAH’IN  GÜZEL  İSİMLERİ   VE  SIFATLARI  : Yüce  kitabımız  Kur’anımızda,  Rabbimiz  Allah,  pek  çok  ayette  Kendisini  bize  güzel  isimleriyle  ( Esma  i  Hüsnasıyla )  ve  sıfatlarıyla  tanıtmaktadır.

BAKARA   255  : Allah,  Kendisinden  başka  ilâh  diye  bir  şey  olmayandır.  El  Hayyu  /  Her  zaman  diridir.  El  Kayyum  /  Her  şeyi  ayakta  tutan,  koruyan,  diri  ve  bütün  Kâinatın  idaresini  bizzat  yönetendir.  Kendisini  uyuklama  ve  uyku  yakalamaz.  Göklerde  olan  şeyler,  ve  yeryüzünde  olan  şeyler  yalnızca  O’nun  içindir.  Kendisinin  izni  ve  bilgisi  olmadan,  yanında  yardım,  kayırma  yapacak  olan  kimmiş ?  O,  onların  önlerinde  ve  arkalarında  olan  şeyleri  bilir.  Onlar  ise,  O’nun  dilediğinden  başka  bilgisinden  hiçbir  şeyi  kavrayamazlar.  O’nun  kürsüsü  gökleri   ve  yeryüzünü  kucaklamıştır.  Onların  ikisinin  de  korunması  O’na  zor  gelmez.  Ve  O,  el  Aliyyu  /  çok  yücedir,  yücelticidir,  el  Azim  /  sonsuz  büyüktür.

Kur’anda  Haşr  Sûresinin  son  üç  ayetinde  de  Allah ‘ın  güzel  isimlerinden  bazıları  arka  arkaya  yer  alır.  Bu  ayetler  genellikle  sabah,  akşam  namazlarının  ardından  Arapçasının  anlamı,  karşılıkları  bilinmese  de  Allah’ı  güzel  isimleri  ile  anmak  için  okunmaktadır. Papağan  gibi  isim  tekrarının  ardından  çoğunlukla  da  anlamları  merak  edilmez.

HAŞR   22  : O,  Kendisinden  başka  ilâh  diye  bir  şey  olmayan  Allah’tır.  Alim  olan  gaybi  /  Görülmeyeni  ve  görüleni  bilendir.  O,  Rahman  /  yarattığı  bütün  canlılara  dünyada  çokça  merhamet  edendir.  Rahim  olandır.  /  Engin  merhamet  sahibidir.

HAŞR   23  : O,  Kendisinden  başka  ilâh  diye  bir  şey  olmayan  Allah’tır.  O,  Melik  /  bütün  Kâinatın  hükümdarı,  Kuddüs  /  tertemiz,  her  türlü  kötülük  ve  eksiklikten  uzak,  Mümin  /  her  türlü  kusurdan  uzak,  sapasağlam,  Müheymin  /  güven  veren,  gözetici,  koruyucu,  doğrulayıcı,  ve  güvenilir, Aziz  /  en  üstün,  en  güçlü,  en  şerefli,  mağlup  edilmesi  mümkün  olmayan,  mutlak  galip  olan,  Cabbar  /  dilediğini   yaptıran  ulaşılmaz  azametli,  Mütekebbir  /  ihtiyaçları  gideren,  işleri  düzelten,  derman  veren,  Sübhan  /  her  türlü  noksanlıklardan  arınık,  büyüklük  ve  ululukta  tek  olan,  her  şeyde  büyüklüğünü  gösterendir. Allah,  onların  ortak  koştukları  şeylerden  arınıktır.

HAŞR   24  : O,  Halik  /  oluşturan,  Bariu  /  kusursuz  yaratan,  Musavvir  /  her  şeye  şekil  ve  suret  veren  Allah’tır.  En  güzel  isimler  onun  içindir.  Göklerde  ve  yerde  bulunan  bütün  varlıklar  hep  O’nu  tesbih  ederler.  /  Her  türlü  noksanlıklardan  uzak  tutarlar.  O,  Aziz'dir. /  her  şeye  gücü  yeten  ve  her  kemale  sahip, Hakim'dir.  /  her  işte  hikmet  ve  hüküm  sahibi  olandır.

Ayetlerde  "  Alimulgaybi  veşşehadeti "  orijinal  ifadesinin  meal  karşılığında  "  Gaybi  / Görülmeyeni  ve  görüleni  bilen "  ifadesiyle  gürünenlerin  şahitliği,  kanıt  olması  ile  görünmeyenin  bilinebileceği  ifadesinin  ardından  da  Allah  Kendisini  arka  arkaya  sıralanan  15  isim  ve  bu  isimlerin  özellikleri  ve  sıfatlarıyla  tanıtmaktadır. Böylece  aslında  Kur'anın  dışında  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaat  bölünmeleriyle  uydurulan  hadis  ve  rivayet  dayatmalarıyla  yanlış  yaşatılan  ve  yaşanılan  dinlere  bakılarak  Allah  yoktur  diyen  Ateistlere,   Allah'ın  varlığı  da  yokluğu  da  ispat  edilemez  diyen  bilinmezci  Agnostiklere,  Allah'ı  göremiyoruz  diyen  Müslümanlara  adeta  alın  size  görülmeyeni,  görülenlerden  ve  ortadaki  eserlerin  şahitliği  ile  görün  ve  tanıyın  diye  bir  yöntem  öğretilmektedir. 

Biz  de  önce  kendi  bedenimizdeki  harika  yapıya,  yaşamımız  için  komplike  bir  fabrikanın  sistemler  düzeninde  işleyişine,  sonra  çevremizdeki  çiçeğe,  böceğe,  yediklerimize,  içtiklerimize,  onların  çeşitliliğine  ve  zenginliğine,  sonra  da  başımızı  kaldırararak  uçsuz  bucaksız  devasa  gök  yüzüne  ve  sistemlerine,  bu  sistemlerdeki  düzene,  matematiğe,  harika  mühendislik  tasarımlarına  bir  bakalım. Var  olduğunu  gördüğümüz  bütün  bu  varlıkların,  oluşturulmuşların,  ortada,  görünürde  olanların  ve  hayatın  bir  sahibi  yok  mudur ?  Resssamı  olmayan  bir  tablo,  sahibi  olmayan  bir  sanat  eseri  düşünülebilir  mi ?  İşte  bütün  ortada  olan  her  şey,  yaşadıklarımız,  gördüklerimiz,  sürüp  giden  hayat,  aklını  kullanan,  gören  göz  ve  işiten  kulak  için  Allah'ın  varlığına  kanıt  olmakta  şahitlik  etmektedir.  Fakat   farkında  olunması  gereken  bu  düşüncelerin,  bilincin  yerine   maalesef  toplumumuzda  Kur’an  ile  Allah’a  izafe  edilmiş,  fiil  ve  sıfatlardan  türetilmiş  veya  doğrudan  Allah’ı  ifade  etmek  amacıyla  kullanılmış  bu  isimler  ve  ayetler  saptırılmakta,  gerektiği  gibi  anlaşılamamakta,  birçok  hadis  devreye  sokularak  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatler  eliyle  İslam   mistitizminde  meşhur  olan  99  ismi  ( Esmaül  Hüsna )  en  güzel  isimler  denilerek,  makamlandırılarak  okunmakta,  bir  araya  getirilerek  çeşitli  ritüel  ve  dualarda  kullanılmaktadır.  Ama  papağan  gibi  o  isimlerin  anlamlarını  bilmeden  tekrar  etmek  olan  ritüellerin,  99  ismi  kapsayan  levhaların  sadece  duvara  asılmasının  hiç  bir  kimseye  bir  yararının  olamayacağı  düşüncelerden  uzak  kalmaktadır.  Aslında  bu  99  ismin  dışında  da  Allah'ın  birçok  isim  ve  sıfatı  bulunmakta,  Rabb,  Hüda,  Mevlâ,  Yezdan,  Çalab  gibi  isimler  de  Allah  için  kullanılmaktadır.  İhlas  Sûresindeki  Ehad  ve  Samed  sözcükleriyle  diğer  Sûrelerde  yer  alan  Aziz,  Rahman  gibi  isimler  ise  bizim  peygamberimizden  ve  Kur'andan  önceki  gelen  peygamberlerin  getirdiği  inançlarla  Orta  Doğuda  Sami  dillerinde  de  kullanılmaktaydı.

Kur’anın  bize  bildirdiğine  göre  Allah’ın  14  sıfatı  vardır. Bunlardan  6  sı  sadece  Allah’ın  Kendisine  ait  olan  “ Zatı  sıfatları “  8  i  de  hem  Kendisinde  olan  ve  hem  de  kullarına  çok  azından,  hatta  koklatırcasına,  Kur'an  ayetlerinde  ifade  edildiği  gibi  ruhundan  üfürürcesine  verdiği  “ subuti  sıfatları “ dır.

* Vücut,  * Kıdem,  * Beka,  * Vahdaniyet,  * Muhalefetun  lil  Havadis,  * Kıyam  bi  Nefsihi  Allah’ın  zatı  sıfatlarıdır.
* Vücut  :  Allah’ın  varlığının  şart  oluşudur.  Mutlak  varlıktır. (  Vacibul  vücut  )  oluşudur.
* Kıdem :  Allah’ın  ezeli  oluşu,  başlangıcının  ve  evvelinin  olmayışıdır.
* Beka    :  Yüce  Allah’ın  sonunun  olmaması,  Baki  ve  Ebedi  oluşudur.
* Vahdaniyet  :  Allah’ın  bir  ve  tek  olmasıdır.
* Muhalefetün  lil  Havadis : Yarattığı  varlıklara  benzememesidir.
* Kıyam  Binefsihi  :  Yüce  Allah’ın  hiçbir  şeye  ihtiyacının  olmayışıdır

Allah’ın  subuti  sıfatları  (  Hayat,  İlim,  İrade,  Kudret,  Tekvin,  Kelam,  Semi  ve  Basar  ) dır.

Allah  bu  sıfatları  ile  * Ezeli  ve  ebedi  bir  hayatın  sahibidir,  * Sonsuz  bir  ilmi  vardır.  * Dilediğini  yapma  iradesine  sahiptir.  * Her  şeye  gücü  yeten  kudret  sahibidir.  * Yaratmanın  sahibidir.  * Harfe  ve  sese  muhtaç  olmadan  konuşabilen  kelam  sahibidir.  * Her  şeyi  en  iyi  işiten  ve  * En  iyi  görendir. Yüce  Rabbimiz  Allah'ı,  her  ne  kadar  Kur'anın  bize  bildirdiği  ondört  sıfatı  ve  doksandokuz  ismi  ile  örtüşen  sıfatlarıyla  tanıtmaya  ve  anlatmaya  çalışıyor  isek  de,  bunların  ötesinde  ve  üstünde  daha  fazlası  sıfatlarının  olduğu  da  hiç  şüphesizdir.  Bu  nedenle  Evrende,  Kâinatta,  aklımızın  akledebildiği,  düşüncelerimizin  düşünebildiği,  görebildiğimiz,  bilebildiğimiz,  hayatımızın  içinde  veya  dışında   ifade  edebileceğimiz  ne  kadar  sıfat  var  ise,  hepsi  Allah'a  ait  ve  Allah'ta  olan  sıfatlardır,  her  işte,  her  oluşta,  her  kavramda,  her  gördüğümüzde  Allah,  sınırsızlıktır  ve  sonsuzluktur.

* Kur’anımızda  Rabbimiz  Allah’ın,  güzel  isimleri  ve  sıfatları  ile  tanıtıldığı  pek  çok  ayeti  görmekteyiz. Bu  ayetlerden  bazılarında  Allah’ın  yaratıcılığı,  kuvveti,  her  şeyi  kuşatıcılığı,  gözeticiliği,  koruyuculuğu,  varisliği,  ölçülü  oluşu,  evirip  çevirici  olduğu  ayrıntıları  ile  anlatılır.

SAFFAT  1 - 5  : Saflar  halinde  dizilen  Kur’an  ayetleri  kanıttır  ki,  sizin  ilâhınız  kesinlikle  Bir  Tek’tir.  O  göklerin  yerin  ve  aralarındakilerin  Rabbidir.  Doğuların  da  Rabbidir.

Ayette  Tevhit  ilkesine  dikkat  çekilerek,  Kur’an  ayetleri  kanıt  gösterilmiştir.  Rabbimiz  Kendisini  göklerin,  yerin  ve  ikisinin  arasındakilerin  ve  doğuların  Rabbi  olarak  bize  tanıtmıştır. Doğuların  Rabbi  ifadesi  ile  “ doğu  “  kavramının  izafiliğine  dikkat  çekilmiştir. Aslında  Allah'ın  en  büyük  mucizelerini  ( ayetlerini )  ortaya  koyan  gerek  güneşin,  gerekse  dünyanın  dönüşlerine  ve  güneşin  doğuşu  ile  aydınlığına  dikkat  çekilmek  istenmektedir.

RABB : Terbiye  edip  eğiten, yarattıklarını  belirli  bir  programa  uygun  olarak  birtakım  hedeflere  götüren,  gelişmeyi  programlayıp  yöneten  demektir. Efendidir,  patrondur.

ENAM  102  : İşte  Rabbin  Allah !  O’ndan  başka  ilâh  yoktur.  Her  şeyin  oluşturucusudur. Öyleyse  O’na  kulluk  edin.  O,  her  şey  üzerine  belirli  bir  programa  göre  ayarlayan  ve  bu  programı  koruyarak,  destekleyerek  uygulayandır.

İSRA  54  : Sizin  Rabbiniz  sizi  daha  iyi  bilendir.  Dilerse  tevbeniz  sebebiyle  size  merhamet  eder. Ve  yahut  dilerse  size  azap  eder. / Vekil’dir.

* Yüce  Rabbimiz  Allah,  bazı  Kur'an  ayetleriyle  üstelik  de  Arap  kültürünün  en  güzel  deyimleriyle,  edebi  sanatın  en  güzel  örnekleriyle  Yunus  Sûresinin  3. ayetinde   Şüphesiz  sizin  Rabbiniz,  gökleri  ve  yeri  altı  günde  /  evrede  oluşturan,  sonra  arş'a  istiva  eden  /  en  büyük  taht  üzerine  egemenlik  kuran,  işi  yönetip  duran  Allah’tır. "  ifadeleriyle,  yine  Furkan  Sûresinin  59.  ayetinde  "  O  daima  diri  olan,  gökleri,  yeryüzünü  ve  ikisinin  arasındakileri  altı  evrede  oluşturan,  sonra  en  büyük  taht  üzerinde  egemenlik  kurandır.  Rahmandır  /  Yarattığı  bütün  canlılara  dünyada  çokça  merhamet  edendir.  Haydi  sen  bunu  çok  iyi  bilene  sor. "  ifadeleriyle   Kendisini  çok  net  ve  ayrıntılarıyla  tanıtmaktadır.  Ayetlerde  yer  alan  6  evrede  yaratılma  ifadesinin  aynen  gerçek  olduğu,  artık  bilim  adamlarınca  da  ispat  edilmiş,  üstün  zekâ  ve  aklın  ancak  buna  muktedir  olabileceği  kabul  edilmiştir. Necm  Sûresimin  5. ayetinde  de  Rabbimiz  Kendisini  zümira  üstün  akıl  sahibi  olarak  tanıtmaktadır. Ayetlerde  müteşabih  olarak  belirtilen  “  Arş’a  istiva  etmek  “  ifadesi,  lafız  olarak  arşın  üzerine  kurulmaktır.  Fakat  mecazen  ise,  en  büyük  makama  sahip  olmak,  en  büyük  gücü  elinde  bulundurmak,  sınırsız,  uçsuz  bucaksız  görünen  Kâinata  ve  Evrene  hakim  olmak,  bütün  yarattıklarını  çekip  çevirmek  ve  yönetmek  anlamına  gelir. 

Allah  mekândan  münezzehtir.  Bundan  dolayı   bir  şekle  büründürülerek,  Mitolojik  Yunan  tanrıları   gibi  gerçek  manada   gök  yüzünde  bir  yere  ve  tahta  sığdırılıp  oturtturulamaz.  Ayetlerde  en  büyük  taht  ifadesi  ise  düz  mantıkla  düşünülen  gerçek  bir  kral  tahtı  değil,  en  büyük  gücün  sembolüdür  ve  Allah'ın  en  büyük  olan  gücüdür.  Allah,  yarattığı  bütün  Evrenin,  Kâinatın,  Dünyanın  her  zerresindedir,  egemendir,  yaşamın  ve  bütün  oluşumların  içerisindedir. Kur’anda  pek  çok  ayette  Allah’ın  sıfatları  Arap  kültüründe  yer  alan  “ İstiva  etti  “   ifadesine  benzeyen  müteşabih  ifadelerle  tanıtılmıştır.  Ama  zaten  Kur'anın  ilk  muhatabı  Arap  toplumudur,  o  günkü  Araplar  arasında  da  “  Gökte  olan,  tahtta  oturan,  tahtını  sekiz  meleğin  çektiği  kral  “ gibi  ifadeler,  Yaratanın,  hep  Allah’ın  gücünü  ve   kuvvetini  anlatmak  için  çok  yaygın  olarak  kullanılmaktadır.  Bu  ifadeler  Arap  kültüründe  birer  deyimdir.  Allah’ın  gelmesi,  inmesi,  yaklaşması,  eli  olması,  yüksek  açık  ufukta  olması,  Adem  ve  İblis  ile  bire  bir  konuşması,  görmesi,  işitmesi  gibi  ifadelerin  doğrudan  doğruya  lafzı  ile  anlaşılması,  Allah'ın  sıfatlarına  ve  Kur’anın  ruhuna  aykırı  bir  yaklaşımdır.  Ayetlerin  asıl  mesajının  yanlış  anlaşılmasına  neden  olur.  Bundan  dolayı  yukarıdaki  ayetlerde  de  asıl  anlatılmak  istenen, “  Allah’ın  bizatihi  Kendisinin  egemenlik  kurduğu,  her  şeyi  kontrol   altına  aldığı  “  dır.  Durum  böyle  iken  eğer  birileri  doğrudan  doğruya  bu  ayetlerin  lafzına  göre  düz  mantıkla  yorum  yapıp,  Allah’ı  eli,  kolu,  gözü,  kulağı  olan  bir  insana  benzeterek  dünya  kralı  gibi  bir  tahta  oturtuyorlarsa,  elbette  ki  arkasından  O’nun  için  hizmetçiler,  kayıt  tutacaklar,  getirip  götürecekler,  işlerini  O'nun  yerine  yürütecek  üst  düzey  yöneticiler  ve  yeryüzünde  de  Allah'ın  gölgesi,  vekili  olması  gerekenler,  yardımcılar,  aracılar  icat  edilecektir. 

KASAS  70  :  Ve  O,  Kendisinden  başka  ilâh  diye  bir  şey  olmayan  Allah’tır.  İlkinde  ve  sonucunda  tüm  övgüler  onundur.  Hüküm  yalnızca  O’nundur.  Ve  ancak  O’na  döndürüleceksiniz.

YUNUS  56  : Allah  hayat  verir  ve  öldürür.  Ve  siz  yalnız  O’na  döndürüleceksiniz.

ALİ   İMRAN  18  :  Allah,  Melekler  ve  hakkaniyeti  ayakta  tutan  bilgi  sahipleri,  şüphesiz  Allah’tan  başka  ilâh  diye  bir  şeyin  olmadığına  tanıklık  etti. O,  Aziz  ve  Hakim  olandır.  O’ndan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur.

* Kalpler  Allah’ın  kontrolündedir. Her  şeyi  çekip  çevirendir.

BAKARA  7  : Allah  onların  kalpleri  ve  kulakları  üzerine  mühür  vurmuştur.  Onların  gözleri  üzerinde  perdeler  vardır.  Ve  büyük  azap  onlar  içindir.   

ŞURA  24  : Ya  da  onlar  “ Allah’a  karşı  yalan  uydurdu “ mu  diyorlar. İşte  eğer  Allah  dilerse  senin  de  kalbini  mühürler.  Batılı  yok  eder  ve  sözleriyle  hakkı  gerçekleştirir. Şüphesiz ki  O’  göğüslerde  bulunan  şeyleri  çok  iyi  bilendir.

CASİYE  23  : Peki  sen  kendi  boş  iğreti  arzusunu  ilâh  edinen  ve  Allah’ın  bir  bilgi  üzere  kendisini   saptırdığı  kulağı  ve  kalbini  mühürlediği  ve  gözü  üzerine  bir  perde  çektiği  kimseyi  gördün mü?  Artık  Allah’tan  sonra  ona  kim  doğru  yol  kılavuzluğu  yapacaktır ?....

* Allah’tan  başka  kuvvet  yoktur,  dilediğini  yapandır.  Her  şeye  gücü  yetendir.

FATIR  44  : Ve  yeryüzünde  gezip  de  bir  bakmadılar  mı,  kendilerinden  öncekilerin  sonu  nasıl  olmuş ?  Halbuki  onlar,  kuvvetçe  kendilerinden  daha  çetin  idiler. Göklerde  ve  yeryüzünde  Allah’ı  aciz  bırakan  hiç  bir  şey  yoktur.  Kesinlikle  O  Alim  ve  Kadir'dir  / En  iyi  bilendir,  en  güçlü  olandır.

YUNUS  65  : Ve  onların  sözü  seni  üzmesin.  Kesinlikle  hakimiyet,  şan  ve  şeref  bütünüyle  Allah’a  aittir.  O  Semi  ul  Alim'dir  /  En  iyi  işiten,  en  iyi  bilendir.

MÜCADELE  21  :  Allah :  ”  Elbette,  Ben  ve  elçilerim,  galip  geleceğiz. “ diye  yazmıştır.  Şüphesiz  Allah,  her  şeye  gücü  yetendir.  Kaviyyun  Aziz'dir  /  En  üstün,  en  güçlü,  en  şerefli,  mağlup  edilmesi  mümkün  olmayan,  mutlak  galip  olandır.

ŞURA  29  : Ve  göklerin,  yeryüzünün  oluşturulması,  göklerde  ve  yerde  her  canlıdan  türetip  yayması, O’ nun  ayetlerindendir.  Ve  O,  dilediği  zaman  onların  hepsini  toplamaya  gücü  yetendir.

NAHL  77  : Ve  göklerin  ve  yerin  görülmeyeni,  duyulmayanı,  sezilmeyeni  sadece  Allah’a  aittir. Kıyametin  koparılması  da  yalnızca  göz  açıp  kapama  gibidir. Veya  o  daha  yakındır. Şüphesiz  Allah  her  şeye  güç  yetirendir.

BAKARA  284  : Göklerde  olan  şeyler  ve  yeryüzünde  olan  şeyler  Allah’ındır. Siz  içinizdeki  şeyleri  açığa  vursanız  da  gizli  tutsanız  da  Allah  onunla  sizi  hesaba  çeker. Sonra  dilediği  kimseyi  bağışlar,  dilediği  kimseyi  de  azaplandırır.  Ve  Allah,  her  şeye  en  iyi  güç  yetirendir.

 * Allah,  her  şeyi  sarıp  kuşatandır.  Tüm  varlıklar  O’na  secde  etmiştir.  Otoritesini,  gücünü  kabul  edip  boyun  eğmiştir.

FUSSİLET  54  : Gözünüzü  açın ! Şüphesiz  onlar  Rablerine  kavuşmaktan  bir  şüphe  içindedirler. Gözünüzü  açın ! Şüphesiz  Allah  her  şeyi  kuşatandır.   

TALAK  12  : Allah,  yedi  göğü  ve  yerden  de  onlar  kadarını  oluşturandır. Allah’ın  herşeye  kadir  olduğunu  ve  Allah’ın  bilgisinin,  herşeyi  kuşattığını  bilesiniz  diye  buyruk,  gökler  ve  yer  arasında  iner  durur.

SAD  18  : Gerçekten  Biz  dağlara  secde  ettirdik.  /  Boyun  eğdirdik,  yapısal  olarak  insanların  yararına  kullanılacak  biçimde  yarattık.  Her  zaman  kendisiyle  birlikte  Allah’ı  tesbih  ederler.  /  Noksanlıklardan  arındırırlar,  Allah'ın  varlığının  kanıtıdırlar.

CASİYE  12  : Allah,  işi  olarak  içinde  gemilerin  seyretmesi,  sizin  de  O’nun  armağanlarından  rızık  aramanız  ve  kendinize  verilen  nimetlerin  karşılığını  ödemeniz  için  denizi  emrinize  veren  Zat’tır.

ALİ  İMRAN  83  : Peki  onlar,  göklerde  ve  yerde  olan  herkes,  ister  istemez  O’nun  için  İslamlaşmış  iken  /  O’na  boyun  eğmiş  iken  ve  kendileri  de  sadece  O’na  döndürüleceklerken  Allah’ın  dininden  başkasını  mı  arıyorlar ?

* Allah,  hidayet  yolunu  hayrı  da,  dalalet  yolunu  şerri  de  yaratandır,  Dünya  hayatını  imtihan  için  yaratmıştır.

YUNUS  107  : Ve  eğer  Allah,  sana  bir  zarar  dokunduracak  olursa,  onu  O’ndan  başka  giderecek  biri  yoktur.  Ve  eğer  sana  bir  hayır  dilerse,  o  zaman  da  O’nun  verdiklerini  geri  çevirecek  biri  yoktur.

ENBİYA  35  : Her  kimliği  olan  varlık  ölümü  tadıcıdır.  Ve  eritilip  saflaştırılmak  üzere,  sizi  Biz,  şer  ve  hayır  ile  sınarız. Ve  siz  yalnız  bize  döndürüleceksiniz.

KEHF  7  : Şüphesiz  Biz,  yeryüzündeki  ona  süs  olan  şeyleri  insanların  hangisinin  daha  güzel  amel  edeceğini  sınamamız  için  yaptık.

MUHAMMED  31  : Ve  kesinlikle  Biz,  içinizden  çaba  gösterenleri  ve  sabredenleri  işaretleyip  göstermemiz  için  sizi  denemeye  tabi  tutacağız.

İNSAN  2  : Şüphesiz  Biz  insanı  karışık  bir  nutfeden  oluşturduk. Onu  imtihan  edeceğiz  /  Ona   yükümlülükler  vereceğiz.  Bu  nedenle  onu  çok  iyi  bir  işitici,  ve  çok  iyi  görücü  yaptık.

* Allah,  her  şeye  şahit  olandır,  her  şeyi  işiten  ve  görendir,  her  şeyi  gözeten  ve  koruyandır.

İSRA  96  : De ki : “ Benimle  sizin  aranızda  şahit  olarak  Allah  yeter. Şüphesiz  O, kullarını  her  şeyin  iç  yüzünü  gizli  taraflarını  iyi  bilendir.  En  iyi  görendir.”

RAD  43  : Ve  küfretmiş  kişiler, “ Sen  elçi  değilsin “ diyorlar. De  ki : “ Benimle  sizin  aranızda  en  iyi  şahit  olarak  Allah  ve  yanında  Kitab’ın  bilgisi  bulunan  kişi  yeter. ”

NİSA  58  : Şüphesiz  Allah,  size  emanetleri  ehline  vermenizi  ve  insanlar  arasında  hükmettiğiniz  zaman  adaletle  hükmetmenizi  emrediyor.  Şüphesiz  Allah  bununla  size  ne  güzel  öğüt  veriyor. Şüphesiz  Allah,  en  iyi  işiten,  en  iyi  görendir.

TEGABUN  4  : O,  göklerdeki  ve  yeryüzündeki  şeyleri  bilir.  Gizlediğiniz  ve  açığa  vurduğunuz  şeyleri  de  bilir.  Allah  göğüslerin  özünü  de  en  iyi  bilendir.

* Allah,  her  şeyi  yoktan  ve  bir  ölçü  ile  yaratandır. Mülkün  tek  sahibidir.

RAD  8  :  Allah, ” Her  dişinin  neyi  taşıdığını  ve  rahimler  neyi  eksiltir  ve  neyi  arttırır  “  bilir.  Ve  her  şey  onun  katında  bir  ölçü  iledir.

RAHMAN  7  : Ve  Sema’yı  da  oluşturdu.  Onu  yükseltti  ve  ölçüde /  dengede /  terazide  taşkınlık  etmeyesiniz  diye  ölçüyü  koydu.

BAKARA  117  : Göklerin  ve  yerin  yoktan  var  edicisidir. Ve  O, bir  işin  olmasına  karar  verdiği  zaman,  artık  ona  yalnızca  “ ol “ der. O, da  hemen  oluverir.

HİCR  21  : Ve  her  şeyin  hazineleri  yalnız  Bizim  yanımızdadır. Ve  Biz,  onu  ancak  belli  bir  ölçü  ile  indiririz.

* Allah,  gaybi   bilendir,  bütün  eksikliklerden  uzaktır,  her  şeyin  varisidir.

NEML   65  : De ki : “ Gaybi  /  Göklerde  ve  yerde  görülmeyeni,  duyulmayanı,  sezilmeyeni,  geçmişi,  geleceği,  Allah’tan  başka  kimse  bilemez. “ Ve  onlar  ne  zaman  diriltileceklerinin  bilincine  varmazlar.

EN AM  59  : Görünmezin,  duyulmazın,  geçmişin,  geleceğin  anahtarları  da  yalnızca  O’nun  katındadır. O’ndan  başka  hiç  kimse  onları  bilmez.  Karada  ve  denizde  olanları  da  O,  bilir.  O,  bilmeksizin  bir  yaprak  dahi  düşmez.

KASAS  58  : Ve  Biz,  geçimleri  ile  şımarmış  nice  kenti  yıkıma  uğratmışızdır. İşte  onların  yerleri !  Kendilerinden  sonra  pek  az  oturulmuş  olan  meskenleri . Ve  Biz  varislerin  ta  kendisiyiz.

MERYEM  40  : Şüphesiz  Biz,  yeryüzüne  ve  onun  üzerindeki  kimselere  varis  olacağız.  /  Onlar  gidecek,  Biz  kalacağız.  Ve  onlar  yalnızca   Bize,  döndürüleceklerdir.

Bütün  Kâinatın,  Evrenin  ve  içinde  yaşadığımız  dünyamızın  yaratıcısı  ve  sahibi  olan,  Bizi  de  yaratan,  sayamayacağımız  kadar  çok  nimetle  donatan  Rabbimizi  elbette  ki,  O’na  inanmış  müminler  olarak  çok  büyük  bir  saygıyla,  hayranlıkla  sever  ve  merak  ederiz.  O’nun  yarattığı  her  şey  bizim  için  bir  mucizedir. Sanat  eserlerinin  en  güzelidir.  İlmi  sonsuz  mükemmeldir.  O’nun  yarattıklarının  sonsuz  zenginliklerini,  azametini,  mükemmeliyetini,  kusursuzluğunu  anlatmakla  bitiremeyiz. Ancak  O’na  olan  merakımızın  O’na  ulaşma  isteğimizin,  O’nun  koyduğu  sınırlar  ölçüsünde  olması  gerekir. Çünkü  sınırlarımızı,  haddimizi  bilmek  zorundayız. Allah , haddi  aşmamamızı  çeşitli  Kur’an  ayetleri  ile  bize  bildirmekte  ve  bizi  uyarmaktadır. ( Araf 55 ) ( Nahl 90)  Yüce  Rabbimizin  Kur’an  ayetleri  ile  yaptığı  pek  çok  uyarıya   rağmen,  asırlardır,  tartışılan  ve  en  çok  merak  edilen  konulardan  biri,  Allah’ın  insanlar  tarafından  görülüp  görülmeyeceğidir. Kitabımız  Kur’ana   göre  Enam  Sûresinin  103. ayetinde  "  Gözler  O’na  erişemez,  O,  ise  gözlere  erişir.  O,  çok  lütuf  sahibidir.  Her  şeyden  haberlidir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Dünyada  ve  Ahirette  Allah’ın  zatını  görmek  mümkün  değildir.  Ayette  de  görüldüğü  gibi  gözlerimizle  Allah’ı  göremeyiz.  Bu  ayet  muhkem  bir  ayettir.  Hem  bu  Dünyayı  hem  de  Ahiret  hayatını  kapsamaktadır. Allah’ın  Ahiret  hayatında  görülebileceğini  iddia  edenler  ise  Kıyamet  Sûresinin  23. ayetindeki   Hayır  siz  dünya  hayatını  seviyorsunuz  da  ahireti  bırakıyorsunuz. Yüzler  var  ki  o  gün  ışıl  ışıl  parlar,  Rabbine  bakar. "  diye  belirtilen  ifadeleri  muhkemleştirerek   konuyu  saptırmaktadırlar.  Halbuki  ayette  geçen  bakmak  ifadesi,  müteşabih  ve  mecazi  bir  ifade  olup,  aslında  Rabbimizin  rahmetini  beklemek  anlamındadır.  Doğrudan  doğruya  onu  gözle  görmek  anlamında  değildir. Benzer  şekilde  Ali  İmran  Sûresinin  77. ayetinde  de  "  Allah’a  verdikleri  sözü  ve  yeminlerini  az  bir  ücret  karşılığında  satanlar  var  ya,  işte  onların  ahirette  de  bir  payı  yoktur.  Allah  kıyamet  günü  onlarla  konuşmayacak,  onlara  bakmayacak  ve  onları  temize  çıkarmayacaktır.  Onlar  için  acı  bir  azap  vardır. "  ifadeleriyle  Allah,  rahmet  etmeyeceği   kimseler  için  müteşabih  ve  mecazi  olarak  onlara   bakmayacağı  ifadesini  kullanmıştır.  

Bu  ayetlerle  Allah’ı  görememenin  muhkem,  bakmanın  ise  müteşabih  olduğu  kolayca  anlaşılır.  Elbette  ki  dünya  hayatında  herkesin  mükemmel  bir  sanat  eserinin  sahibini  merak  edip  görmek  istediği  gibi,  bizler  de  sanat  eserlerinin  en  mükemmelini  yaratan,  hediyelerin  en  güzelini  bize  veren,  nimetleri  sınırsız  olan  Rabbimizi  merak  eder  ve  görmek  isteriz.  Peygamberler  de   zaman  zaman  O’nu  görmek,  mutmain  olmak  istemişlerdir.  Fakat,  Araf  Sûresinin  143. ayetinde  "  Ne  zaman ki,  Musa   belirlediğimiz  vakitte  geldi  ve  Rabbi  ona  söz  söyledi.  Musa , “  Ey  Rabbim  göster  bana  Kendini  de  nazar  edeyim  Sana  ! “  dedi.  Rabbi,  ona  dedi  ki :  “  Beni  sen  asla  göremezsin  velâkin  şu  dağa  nazar  et,  eğer  nazariyyen  / teorin /  geniş  ve  derin  bilgin,  incelemen  dağın  mekânına  tam  oturursa /  Dağın  önünü,  arkasını,  altını,  üstünü,  sağını,  solunu,  içini,  dışını  tam  ifade  ederse  işte  o  zaman  sen  Beni   göreceksin. “  Daha  sonra  ne  zaman  ki  Rabbi  Musa'nın  dağ  gibi  sorunları  için  Musa'yı  aydınlattı,  sorunlarını  yıkıp  attı,  Musa  da  heyecanla  dehşete  düşüp  yere  kapandı.  Rabbine  teslimiyet  gösterdi.,  ayılıp  kendine  gelince  heyecanı  da  geçince  " Seni  tenzih  ederim,  Sana  döndüm,  tevbe  ettim,  inananların  ilkiyim  "  dedi. "  ifadeleriyle   anlatıldığı  gibi  Musa  Peygamberin   Allah'ı  gözüyle  görebilmesi  mümkün  olamamıştır. 

Ayetin  orijinalinde  yer  alan  nazar  sözcüğü,  bakmak,  görmek  anlamında  değil,  nazariye /  iyiden  iyiye  inceleme,  geniş  ve  derin  bilgiye  sahip  olma  demektir. Bakara  Sûresinin  55. ayetinde  de  "  Hani  bir  zamanlarda  siz,  “  Ey  Musa !  Biz,  Allah’ ı  açıkça  görmedikçe  sana  asla  inanmayacağız. ”  Demiştiniz  de  bunun  üzerine  bakıp  dururken  sizi  yıldırım  çarpıvermişti. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  İsrailoğullarından  bir  kesim  de   Allah’ ı  gözleriyle  görmek  istemişlerdir.  Ama  sonları  da  helâk  edilmek  olmuştur. Enam  Sûresinin  103.  ayetinde de  " Gözler  O'na  erişemez,  O  ise  gözlere  erişir.  O  çok  armağan  sahibidir,  her  şeyden  haberlidir. "   denilmektedir.  Allah  gayb  değildir,  yaratılmışlardan  çok  farklı  bambaşka  bir  formdadır.  Gaybden  çıkarılması  gerekir.  O'nun  zatının  dünya  aklıyla  ve  duyularla  görülmesi  mümkün  değildir.  Hadid  Sûresinin  3. ayetinde  “  O,  El  Evvel  /  İlktir.  El  Ahir  /  Sondur.  Vezzahiru  /  açıktadır,  Velbatinu  /  içtedir  ve  O  Alimdir. /  Her  şeyi  en  iyi  bilendir. “  denilerek  ifade  edildiği  gibi  Allah,  ilk  olduğunu,  hiçbir  şey  yok  iken  Kendisinin  var  olduğunu,  sondur  ifadesiyle  O'ndan  sonra  kalacak  hiç  bir  şeyin  olmayacağını,  herşeyin  fani  ve  sonlu  olduğunu,  açıkta  ve  tecelli  eden  sıfatlarıyla  meydanda,  göz  önünde  olduğunu,  Evrende  algılanan  herşeyin  O'nu  gösterdiğini,  O'nun  imzasını  taşıdığını,  O'nun  zatının  duyularla  görülmesinin  imkânsız  olduğunu  anlatmaktadır.  O  herşeyin  ve  bütün  ilimlerin  sahibi  ve  yaratıcısıdır. Evvelin,  sonun,  herşeyin  sahibi  ve  yaratıcısının  olduğu  Allah'ın  güzel  isimleriyle  anlatılmaktadır.  

Şura  Sûresinin  51. ayetinde  de, "  Ve  bir  beşer  için,  bir  vahiy  ile  veya  perde  arkasından  yahut  bir  elçi  gönderip  de  izniyle  dilediğini  vahyetmesi  dışında  Allah’ın  kendisine  söz  söylemesi  olmaz. "  Necm  Sûresinin  16. ayetinde  de  “ Sidre’yi  kaplayan  kapladı  “  ifadeleriyle  Allah’ın  bir  beşerle  doğrudan  görünerek  karşılıklı  değil  de  kozmik  bir  perde  gerisinden  konuştuğu  ifadeleri  yer  almaktadır. Neticede  gözle  görülmesi  söz  konusu  olmadan  Allah,  bize  Kuran  ile  izin  verildiği  ölçüde  bir  bilgiyle  ve  kalp  gözüyle  ancak  görülebilecektir. Ve  o  ölçüde  tanınabilecektir. Bunun  dışında  Allah’tan  gelen  bir  bilgi  olmadan,  hiç  kimse  Allah’ın  zatı  ile  ilgili  bir  söz  söylememelidir. Bu  konuda   bizi  uyaran  Kur’an  ayetlerini  gözardı  ederek,  Allah’ın  gözle  görüleceğini  iddia  etmek  ve  buna  inanmak,  bir  Müslüman  için  çok  tehlikeli  sonuçlar  doğurur.  Necm  Sûresinin  18. ayetindeki  “  Hiç  kuşkusuz  o,  Rabbinin  ayetlerinden  en  büyüğünü  görmüştü.”  İfadesine  dayandırılarak  da  Peygamberimizin  bizzat  Allah’ı  gördüğü  rivayetleri  uydurulmuştur.  Bu  rivayetler,  Kuran  ayetlerine  tamamen  aykırıdır.  Peygamberimizin  üstüne  atılan  iftiralardır.  Bu  ayette,  görülen  aslında  Allah’ın  bizzat  yüzü  değil,  ayetleri,  alametleri  ve  sedir  ağacının  etrafında  Allah’ın  oluşturduğu  kozmik  bir  duvardır  veya  bir  perdedir. Bazı  müfessirler  de  bu  ayet  ile  ilgili  olarak  Allah’ı  değil  de,  aslında  olmayan  ve  uydurulmuş  Cebrail  meleğini  gördü  demektedirler.

Sonuç  olarak  Kur’an  öğretisine  göre  hiç  bir  kulun,  bu  Dünyada  ve  Ahirette  Allah’ı  bizzat  gözü  ile  görmesi  mümkün  değildir. Ama  O,  bizden  çok  uzakta  uzayın  en  derinliklerinde  arş'ın  sınırında   kurulmuş  bir  taht  üzerinde  de  değildir. O  mutlak  varlıktır,  bütün  varlığın  içindedir,  yan  yana  iç  içedir,  Evrenin,  Kâinatın,  Dünyanın  her  zerresindedir.  Allah  ve  alem  arasında  herhangi  bir  hiyerarşi,  aracı  yoktur.  Yeryüzünde  gölgesi  olan,  hükmüne  ortak  olacak  olan,  halifeleri,  sultanları,  padişahları  velileri  evliyaları,  seyyit  ve  şıhları  da  yoktur.  O,  toplumların,  halkın  akıl  ve  vicdanındadır,  kalplerindedir  ve  insana  şah  damarından  daha  da  yakındır. Eğer  biz  hiç  olmazsa  kalp  gözü  ile  Rabbimizi  görmek  istiyorsak,  bizim  için,  yeri  durak,  göğü  bina   eden,  bize  şekil  verip  de  şeklimizi  güzel  yapan,  temiz  şeylerle  rızıklandıran, sınırsız  nimet  bahşeden,  bizi  bu  dünya  hayatımızda  her  şeyimizle  gözeten  ve  imtihan  eden,  Cennet  ve  Cehennemi  yaratacak  olan,  istesek  de  istemesek  de  sonunda  bizi  öldürüp  tekrar  diriltecek  olan  ve  huzurunda  toplayarak  verdiği  nimetlerden  bizi  hesaba  çekecek  olan,  yaptıklarımızdan  ve  yapmadıklarımızdan  sorumlu  olduğumuz  Alemlerin  Rabbi,  çok  yüce  olan  Allah’ımızı,  yeterince  tanıyabilme  çabası  içerisinde  olmalıyız. Yüce  Rabbimiz,  Allah’ımıza , sevgili,  dost,  layık  ve  Allah  katında  zafere  ulaşmış   bir  kul  olabilmek  için  de  Yüce  kitabımız   Kur’an’ımızı  kendi  dilimizden  anlayarak  okumalı,  sorgulamalı,  tefekkür  etmeli,  her  gün  mutlaka  Kur’anımızla  bir  süre  beraber  olmalıyız.  Zira  Kur’an  Allah’ın  zikridir.  Zikir  de  Allah’ı  anmaktır,  O’nunla  beraber  olmaktır. Yoksa  bilmem  kaç  defa  anlamını  bilmeden,  düşünmeden  bilinçsizce  papağan  gibi  herhangi   bir  kelimeyi  veya  Allah’ın  isimlerini  tekrar  etmek  zikir  değildir,  kişilerin  kandırılmasıdır.

Yüce  Rabbimiz  Allah’ımızın,  tüm  dünya  insanlarına  hitaben,  Peygamberimizin  aracılığı  ile  gönderdiği  son  kitabı  Kur’anımıza  uymuş  ve  O’nu  hayatının  rehberi  yapmış  müminler  olarak,  Allah’tan  başkasına  kulluk  etmeyelim,  O’na  hiç  bir  şeyi  eş  ve  denk  tutmayalım.  Allah’ı  bırakıp  ta   Allah’ın  astlarından  ortak  Rabbler,  efendiler  edinmeyelim.  Her  zaman,  her  yerde  Allah  şahidimizdir  ki  biz  gerçekten  Müslümanlarız,  İslamlaştıranlardanız  diyebilelim.  Çünkü  bizim  din  adına  ihtiyacımız  olan  her  şey,  Yüce  Kitabımız  Kuranımızda  mevcuttur. Kur’andan  din  öğrenilmez  diyenler,  tevbe  etmelidirler.  O  nedenle  de  zaten  Rabbimiz,  Enam  Sûresinin  38. ayetinde  de  “ Biz , Kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık. Sonunda  her  şey  Rablerinin  huzurunda  toplanacaktır. ”  Diyerek  uyarısını  yapmaktadır.

Her  zaman  aklımızda  tutmalıyız  ki,  güç,  kuvvet,  şan,  şeref,  Kâinattaki  her  türlü  tasarruf  Allah’ındır.  Biz  Kur'an  ayetlerinin  rehberliğinde  yaşayarak,  güzel  isimleri  ve  esmai  hüsnasıyla  bilerek  öğrendiğimiz,  tanıyabildiğimiz  Allah'ın  özelliklerine  ve  vasıflarına  vakıf  olabildiğimiz  ölçüsünde  ancak  O'na  yaklaşabileceğimizin  farkında  olmalıyız.  Dolayısıyla  güçlü,  şerefli  kurtuluşa  eren  olmak  isteyen,  mutlaka  Allah’tan  yana  olmalıdır.  Allah’tan  yana  olmanın  yolu  da  Kur’anı  anlayarak,  mealinden,  Türkçesinden,  Tebyininden  okumaktan,  “ Kelime i  Tayyibe’den “  ( Hoş  güzel  sözden )  Allah’ı  birleyerek  Tevhit'den  ( La  ilâhe  illallah )  Allah'tan  başka  ilâh  diye  birşey  yoktur  demenin  bilincinde  olmaktan,  kalplere,  akla  ve  vicdanlara  yerleşmiş  Allah  bilinciyle  yaşanan  güzel  amelden  geçer.  İşte  bu  gerçekten  Allah’a  yönelmektir,  imanın  amelle  bütünleşmesidir,  hizbullahtır,  Allah'ın  yolunda  olmaktır. Bu  nedenle  Mücadele  Sûresinin  22. ayetinde  de  " ....Onlar  Allah'ın  kalplerine  imanı  yazdığı  ve  kendilerini  Kendisinden  olan  vahiy  ile  desteklediği  kimselerdir.  Ve  Allah  onları,  sürekli  kalanlar  olarak  altlarından  ırmaklar  akan  cennetlere  koyacaktır.  Allah  onlardan  hoşnut  olmuştur,  onlar  da  O'ndan  hoşnut  olmuşlardır.  İşte  bunlar  hizbullahtır /  Allah'ın  taraftarlarıdır.  Gözünüzü  açın !  Allah'ın  taraftarları,  başarıya  ulaşanların  ta  kendileridir. "  denilerek  Allah  bilinciyle  iman  ederek  Allah'tan  yana  olanların  sonu  Cennet  ödülü  ile  taçlandırılmaktadır.  Biz  Allah'tan  geldik,  bizi  O  yarattı,  zaten  sonunda  Allah'a  döneceğiz.  Allah’ın  selamı  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR  !  RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER  !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET