Konu Detay

KUR'AN DIŞINDA YAŞANAN DİNLER VE ALLAH'LA ALDATMA

 21.11.2016
 2114

Adem  Peygamber  ile  başlayarak,  Peygamberimizle  beraber  hayata  geçirilmiş  olan,  Kur’anın  dini, ( La  ilâhe  illallah ) ( Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur )  demenin  şuuru  ve  bilincinin  temel  olduğu  Tevhit  dini,  Allah’a  halis  kılınmış  Hakk  Din,  saf,  katkısız,  tertemiz  iken,  her  peygamberin  ardından  olduğu  gibi, maalesef   Peygamberimizin  vefatından  sonra  da  geçen  zaman  içerisinde,  Allah'tan  geldiği  gibi  aynı  saflıkta  korunamamıştır.  Dört  halife  döneminden  sonra  kurulan  Emevi  Devletinin  halifelerinin,  kendi  zalimliklerini  örtbas  etmek,  din  kılıfına  uydurabilmek  amacıyla,  din  uleması  denilen  saray  beslemesi  kişilere  verdirdikleri  fetvalarla,  Peygamber  böyle  buyurdu  denildiği  ve  ona  istinaden  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  halis  din  bozulmaya,  yozlaşmaya  başlamıştır. Aslında  asrı  saadet  denilen  dört  halife  dönemi  de  yoktur.  Dirayetli  ve  güçlü  olan  ikinci  halife  Ömer'in  ölümü  ile  yerine  üçüncü  halife  olarak  geçen  Osman'la  beraber  yıllardır  Mekke'de  süren  Haşimoğulları  ve  Ümeyye  oğulları  ailelerinin  gücü  ve  yönetimi  ele  geçirme  savaşı,  daha  da  belirgin  bir  şekilde  ortaya  çıkmıştır. Bu  çerçevede  dördüncü  halife  Ali'ye  biat  etmeyen  o  esnada  Şam  Valisi  iken  Ümeyye  oğulları  ailesinden  ve  peygamberimizin  baş  düşmanı  Ebu  Süfyan'ın  oğlu,  Emevi  Devletinin  kurucusu  ve  Halifesi  olan   Muaviye,  etrafında  topladığı  ulema  denilen  kişilere,  Ehli  Sünnet  Vel  Cemaat  mezhebini  kurdurarak,  Hakk  Dinin  tarihte  ilk  defa  Kur'an  dışındaki  parçalanmasının  kapısını  aralamış,  siyaseti  dinin  içine  sokarak  aracı  olarak  kullanmaya  başlamıştır.  Önce  bir  Ulema  sınıfı,  ardından  da  icma  ve  fetva  verme  makamı  oluşturulmuş,  böylece  yüzlerce,  binlerce  fetva,  din  diye  Kur'anın  önüne  geçirilmeye  başlanmıştır.  Zamanla  eklenen  bu  katkı  maddelerinin  dozu  iyice  arttırılmış,  Kur’an  ayetlerinin  uyarıları  bir  tarafa  bırakılarak,  peygamber  adına  uydurma  hadislerin  onbinlercesinin  yer  aldığı  kitaplar  dini  istila  etmiştir. İki  ailenin  saltanat   mücadelesi  kan  akıtma  ve  katliamlarla  savaşa  bile  dönüşmüş,  yüzyıllarca  İslam'ı  oyalamıştır,  parçalamıştır. Din,  Kur’anın  dini,  Allah’a  halis  Tevhit  dini  olmaktan  çıkarılmış,  Ehli  Sünnet  inancı  ile  Kur’anın  dışında  bambaşka  bir  din  anlayışı  yaşanır  olmuştur.  Ardından  bu  yozlaştırmalarla,  çekişmelerle   İslam’a  mal  edilen,  ama  Kur’anın  İslam’ı  ile  hiç  ilgisi  olmayan  pek  çok  Sufi  Tarikatlar,  Sünni,  Şii,  Selefi  Mezhepler,  bunlara  bağlı  olarak  Cemaatler  ortaya  çıkmıştır.

DİNİN  YOZLAŞTIRILMASI  :  İnsanoğlunca,   Allah’ı  birleyen, ( La  ilâhe  illallah )  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demenin  inancı  ve  bilinci  ile  yaşanması  gereken  Tevhit  dini,  İslam’ dır.  İslam’ın  sahibi,  onu  tarih  boyunca  korumuş  ve  bundan  sonra  da  koruyacak  olan  da  Allah’ın  bizatihi  Kendisidir.  Allah’a  teslim  olan,  gönderdiği  peygamberlere,  indirilen  Kitabın  öğütlerine  uyan,  sorgulayan,  bilgi  sahibi  olarak  tahkik  ederek  gerçekten  iman  edenlerin  hepsi  de  Müslümandır.  Ancak  tarih  boyunca  dini  değerlerin,  Allah'ın  indirdiği  kitapların  ve  en  sonunda  da  Kur'an  ayetlerinin  eğilip  bükülerek,  yanlış   yorumlanıp  saptırılarak  insanlar  tarafından  özel  çıkarlara  yönelik  kullanılması,  suistimal  edilmesi,  pek  çok  kavramın  saptırılarak  bozulması,  Hristiyanların  ruhban  sınıfında  olduğu  gibi  dinde  aşırılığa  gidilmesi,  ayetlerin  inkârı  ile  tasavvufa  yönelinmesi,  Peyganberin  söylediğinin  kandırmacası  olan  uydurma  hadislerle  zorlamalar  ve  Kur'an  ayetlerindeki  birçok  uyarının  görmemezlikten  gelinmesi,  dinde  yozlaşmaları  meydana  getirmiştir. Halbuki  Hucurât  Sûresinin 14. ayetinde  "  Bedevi  Araplar  "  amenna /  inandık "  dediler.  De  ki  :  " Siz  inanmadınız,  ama  eslemna  /  İslamlaştık  /  Yanlışı  terkettik,  kendimizi  sağlama  aldık  deyin.  İman  henüz  kalplerinize  girmedi. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  sadece  lafla  "  Ben  Müslümanım  "  denilmesiyle  Kur'ana  göre  Müslüman  olunamamaktadır.

Tarih  boyunca  Tevhit  esaslı  olan  Allah’ın  Hakk  Dini,  her  dönemin  peygamberinin  ardından  yozlaştırılmış  olduğundan,  her  yozlaştırmanın  ardından  da  belirli  süreler  sonunda,  Allah,  insanlara  katındaki  dinin  özüne  dönebilmeleri  için  yeniden  ve  o  toplumun  kendi  dillerinde  konuşan  peygamberler  göndermiştir.  Onları  içinde  bulundukları  zamanın  ilk  Müslümanları  yapmış,  insan  eliyle  yapılmış  saptırma  ve  dindeki  bozulmaları  düzelterek,  öncekileri  tasdik  eden  kitaplar  indirmiştir.  Böylece  Adem  peygamberden,  Peygamberimiz  Muhammed  ( a.s. )  a  gelinceye  kadar,  birbirinin  ardından  gönderilen  peygamberler  ve  indirilen  kitaplarla,  her  dönemdeki  insan  eliyle  oluşturulmuş  yozlaşmalar  giderilmiş  ve  Yüce  Rabbimiz,  Kendi  katındaki  tek  din  olan  İslam’ı  Kendisi   korumuştur.  Ancak  Peygamberimizden  sonra  geçen  1400  yıllık  zaman  içerisinde  bu  güne  geldiğimizde,  yaşanılan,  tanık  olunan  Dine  bakılınca  Kur’anın  tanımlamalarına  göre  Kur'anı  anlamak  üzere  okuyup  ayetleriyle  bilgilenen,  sorgulayan,  araştıran,  düşünen,  tahkiki  iman  sahibi  olmuş  az  da  olsa,  belki  de  ancak  yüzde  bir  oranında  gerçek  iyi  Müslüman  var,  çoğunlukla   anlamak  üzere  okumadığı  için  Kur'andan  bilgisi  olmayan,  sorgulamayan,  aklını  kullanmayan, Tarikat  ve  Cemaat  bölünmeleriyle  öğretilen  veya  atalardan  gelen  kulaktan  dolma  eksik  ve  yanlış  bilgilerle  taklidi  imanla  yaşayan,  Kur'an  ile  ilgisi  sıfır  olan  Müslüman  var,  gerektiği   zamanda,  zeminde  bir  öyle  bir  böyle  gösteriş  içinde  olan  münafık  ( infak  etmeyen,  iki  yüzlü )  riyakâr  Müslüman  var,  Allah’ın  ayetlerini  görmemezlikten  gelen,  inkâr  eden,  ortak  koşarak  şirk  batağının  içine  gömülmüş,  Mezhep,  Tarikat,  Cemaat   bölünmeleriyle  Dinde  ayrılığa  düşmüş  olduğunun  bile  farkında  olmayan  büyük  çoğunlukta  kâfir  Müslüman  var. 

Bu  nedenle  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  öğüt  verilerek  eğitilecek  olan  insanlara  hiç  bir  ayette  “  Ey  Müslümanlar ! “  diye  değil  de, “  Ey  insanlar !,  Ey  iman  edenler !  Ey  kâfirler !  “  şeklinde  hitap  edilmektedir. Müslümanların  yaşadığı  dine  baktığımız  zaman  bugün  Allah’ın  Hakk  Dini  İslam’ın  yine  yozlaştırıldığını,  Kur’anımızın  onaylamadığı  pek  çok  farklı  dini  anlayışların  ortaya  çıktığını  görüyoruz.  Üstelik  bizim  peygamberimiz,  Ahzap  Sûresinin  40. ayetinde  bildirildiğine  göre  son  Nebi  ve  O’na  indirilmiş  olan  Kitap  da,  İslam’ın  son  Kitabıdır.  Peygamberimizden  sonra,  artık  insan  eliyle  oluşturulmuş  yozlaşmaları,  Allah’tan  aldığı  yeni  mesajlarla  düzelten  bir  peygamber  gelmeyecektir.  Bu  bakımdan,  Allah’ın,  tarih  boyunca  koruyuculuğunu  üstlendiği  İslam'ın  mesajlarını  koruma  görevini,  bundan  böyle  de  bugüne  kadar  korunmuş  olarak  elimizde  bulunan,  ama  hadislere  mahkûm  edilmemiş  ana  dildeki  çevirileri  ( Mealleri )  ile  yüce  Kitabımız  Rasûl  Kur'an  yerine  getirecektir.  Böylece  Kitabımız  Kur’an,  aynı  zamanda  da  yozlaşarak  tekrar  bozulmuş  olan  Allah  katında  tek  din  olan  İslam’ın  mesajlarını  hatırlatan,  tekrar  insanlara  ulaştıran  Rasul  / elçi  ve  bozulmaların,  sapmaların  denetçisi  olacaktır. Bu  nedenle  Kur'anda  olmayan,  Kur'ana  aykırı  olan,  Kur'anın  dışında  oluşturulmuş  her  inanç,  Allah'ın  Hakk  Dininin,  İslam'ın  dışında  bir  dindir.

Dinin  yozlaştırılması,  Hucurât  Sûresinin 1. ayetinde  "  Ey  iman  etmiş  kimseler !  Allah'ın  ve  Elçi'sinin  iki  eli  arasında  öne  geçmeyin / dinde  kendi  görüşlerinizi  öne  çıkarmayın.  Ve  Allah'ın  koruması  altına  girin  Şüphesiz  Allah  en  iyi  işitendir,  en  iyi  bilendir. " ifadeleriyle  Rabbimizin  yaptığı  uyarılara  rağmen,  birçok  bahane  ve  nedenlerle  Kur’an  terk  ettirilerek,  insanların  özel  eğilimleri  ve  çıkarları  doğrultusunda  kendi  akıllarının  ürünü  olan  uydurma  hadis  ve  rivayetlerle,  İslam’ın  özüyle  bağdaşmayan  söylemlerin,  davranışların,  Allah’ın  Hakk  Dininin  mesajları  yerine  geçirilmesi,  Sünneti  Seniye  denilerek  yaşatılması  ile  başlamıştır. İnsanların  yaşamında,  maddiyat  ve  maneviyat  arasındaki  güçlü  ilişki  ve  menfaat  dürtüsüne  gem  vurulamadığında,  siyasetin  ön  plana  çıkmasıyla,  dinde  yozlaşmalar  da  kaçınılmaz  olmuştur. Bugün  Kur'anın  indirilişinden  sonra  geçen  1400  yıllık  zaman  diliminde  ilerisinin  görülemeden  üzerine  atfedilen  hadislerle  Peygamberimizin  de  ismi  kullanılarak  Dinde  hüküm  koyucu  olarak  şari  yapılması  ile  içine  düşüldüğü  fanatizm,  tasavvuf   inancının  getirdiği  sufilik  ile  dindeki  aşırılık  da  yozlaşmayı  ve  dindeki  tahribatı  geri  dönülemez  hale  getirmiştir.  İnsanlar,  zorlamalarla,  dayatmalarla,  gerçekmiş  gibi  hakikat  diye  Kur'anın  dışındaki  bu  inançlara  çağırılırlarken,  yanlışın,  küfrün,  şirkin,  içine  çekildiklerinin  farkına  bile  varamamışlardır.  Ülkemizde  bu  çerçevede  birtakım  Evliya,  Şeyh,  İmam   Allah  dostu  denilen  insanlar  ortaya  çıkmış,  Kur’anda  Allah’ın  Dinine  sımsıkı  sarılmaları  emredildiği  halde, Tekke,  Zaviye,  Dergâh,  gibi  yerleri,  kendi  amaç  ve  faaliyetleri  için  “ okul “  yapmış,  kendilerine  uyan  kişileri  de  buralarda  toplayarak  Tarikatlar  oluşturmuşlardır.  Zaman  içinde  kendi  Mezhep  ve  Tarikatlarına  göre  de  hizipleşerek ( gruplaşarak )  Kur’anın  yerine  kendi  kitaplarını,  dinlerinin  kitabı  yapmışlardır.  Böylece  yerden  ot  biter  gibi  Mezhepler,  Sufi  Tarikatlar,  Cemaatler  ve  Kur'an dışında  yaşanan  dinler  ortaya  çıkmıştır.

Ortaya  çıkmış  olan  bütün  Tasavvuf,  Tarikat  ve  Cemaatler,  kendilerinin  yaşayışlarını  ve  inanç  ritüellerini  İslam’a  mal  etmekte  ve  yaşadıkları  ile  de  övünmektedirler.  Oysa  Kur’ana  uymayan,  Kur’an  gerçekleriyle  örtüşmeyip  Kur’andan  onay  almayan,  hiçbir  dini  inanç,  Kur’andaki  İslam  olarak  ele  alınamaz. Biz  de  burada  Kur’anın  dışında  yaşanan  yozlaşmaları  ve  inançların  dinini,  din  adına  yaşanan  bütün  yanlışları  düzeltecek  olan,  Allah’ın  kıyamete  kadar  yaşayacak  dini  İslam’ın  son  elçisi  ve  denetleyicisi  ( Rasulü ) Yüce  Kitabımız  Kur’an  ile  test  edelim  ve  sorgulayalım.

DİNDE  YOZLAŞMA  NASIL  BAŞLAR  :  Tevhit  inancı  ( La  ilâhe  illlallah )  sadece  lafta  kalmaya  başlayınca,  bilinci  ortadan  kaldırılıp,  Allah,  görülemediği  için  sadece  gökyüzünde  arşın  ötesinde,  çok  uzaklarda,  ulaşılamayan,  yaşamın  ve  Evrenin  dışında  olarak  düşünülmeye  başlanınca,  bunun  üzerine  de  yeryüzünde  insanı  Allah'a  yaklaştıracak,  Allah'ın  bir  gölgesinin,  halifesinin,  aracının  olması  gerektiği  insanların  inancına  yerleştirilince,  veyahut  sen  ben  hepimiz  ve  bütün  mevcudat  Allah'ın  birer  parçasıyız  denilerek  vahdeti  vücut  inancı  icat  edilince,  Şeyhler,  Gavslar,  Kutuplar,  Allah  yapılmaya,  ortaklar  oluşturulmaya   başlayınca  böylece  Dine  ilaveler,  katkı  ile  yozlaşma  genellikle  şirk  yolundan  girer. Tevhidin  ne  olduğunu  bilmeyen,  cahil  bırakılan  kişiler,  Peygamber  de  dahil  bu  insanları   kutsallaştırıp,  yüceltip ilâhlaştırdığı,  ululaştırıp  Rableştirerek, ( Halife,  Allah'ın  gölgesi  Sultan,  Kral,  Padişah,  Şeyh,  Mürşit,  Şıh,  İmam,  Veli  denilen )  kişilere  Efendimiz  Hazretleri  demeye  başladığı  zaman,  artık  onların  ağzından  çıkanlar  ve  yaptıkları,  din  olmaya  başlar.  Aslında  tamamen  şirkin  dibine  inilmiş  olunmasına  rağmen,  Kur'anda  her  aradığınızı  bulamazsınız,  Din  Kur'andan  öğrenilmez,  siz  Kur'anı  anlayamazsınız,  Arapçadan  başka  dilde  okunmaz  deyip,  üstelik  de  birçok  Kur'an  ayeti  saklanıp  veya  görmemezlikten  gelinip  insanlara  aktarılmayınca,  Kur'anı  anladığı  dilden  okutturulmayan  Müslümanların  da  elbette  ki  Rabbimizin  bu  konudaki  uyarılarından  haberleri  olamaz.

ALİ  İMRAN  80  :  Ve  Allah  size,  melekleri,  zorbaları,  zorba  yönetimleri  ve  peygamberleri  Rabler  edinmenizi  emretmez. Siz  Müslüman  olduktan  sonra  size  küfrü  emreder  mi ?

TEVBE  31  :  Onlar  Allah’ı  bırakıp,  bilginlerini  ve  rahiplerini  /  din  adamlarını  Tanrı  edindiler.

MAİDE  73  :  Andolsun  “ Allah  üçün  üçüncüsüdür “  diyen  kimseler  kesinlikle  kâfir  olmuşlardır.  Oysa  tek  ilâhtan  başka  ilâh  yoktur.  Eğer  söylediklerinden  vaz  geçmezlerse  kesinlikle  onlara  acı  bir  azap  dokunacaktır.

Bu  ayetlerin  uyarılarının  aksine,  bugün  zamanlı  zamansız,  değişik  nedenlere  bağlı  olarak  Cami  minarelerinden  okutturulan  selalarla,  Seyyidel  evveline  vel  ahirine, ( önceki  ve  sonraki  yaratılanların  efendisi )  Senedena,  ( güvendiğimiz )  Mevlâna,  ( koruyup  kollayanımız )  Habiballah  (  Allah'ın  sevgilisi )  denilerek  Allah'ın  sıfatları  sevgi  abartılarıyla  Peygamberimize  atfedilerek,  maalesef   Rabb  edinilip  Kâinatın  Efendisi  yapılmakta,  Peygamberimiz  de  adına  söylenen  hadisleriyle  Kur'anın  önüne  geçirilmekte,  Allah'a  ortak  koşulmaktadır.  O'nun  vefatından  sonra  O'na  aşırı  duyulan  saygının  ve  sevginin  bilinçsizce  ifrata  dönüştürülmesi  neticesinde  veya  dini  yozlaştırma  peşinde  olan  çıkarcıların  marifetiyle  veya  Kur’anı  bilmeyen  liderler  eliyle  böylece  din  yozlaştırılmıştır.  Sadece  bununla  kalınmamış,  birtakım  kişiler  Şeyh,  Veli,  Evliya  adı  altında  Allah'a  yakınlaştıracak  aracılar  yerine  konulmuştur.  Onlar  da  birer  insan  oldukları  halde,  onlara  insan  üstü  birtakım  ilâhi  güçler  atfedilmiş,  onlar  adına  kerametler,  rivayetler,  hikâyeler  düzülmüş,  hükümler  uydurulmuş,  böylece  onların  oturması,  kalkması,  giyimi  kuşamı,  yediği   içtiği,  her  hareketi  ve  söyledikleri  bir  yaşam  biçimi  ve  din  olmuştur.

Ne  yazık  ki,  bugün  ülkemizde  yaşanan  din  anlayışı,  bu  hastalığın,  şirk  ile  yozlaşmışlığın  pençesindedir. Din  yaşamını,  haramı,  helalı,  ibadetin  şeklini,  rükûnlarını  Cemaatler  ve  Tarikatlar  yönetmektedir.  Bu  grupların  içerisindeki  müritler,  Kur’anı  anladıkları  dilden  okutturulmadıkları  için,  Arapça  Kur’an  okuyup  hatim  etmenin  dışında  Kur’anın  içinde  ne  gibi  uyarıların  olduğunu  bilmemektedirler.  Dini  yaşamak  için  İmamlarının,  Mürşitlerinin  ağzına  bakmaktadırlar.  İbadet  adına  neden  öyle  yapıldığının,  ne  söylendiğinin  bilinmediği,  sadece  yatıp  kalkmaktan  ibaret  namazlar  kılınmaktadır.  Zikrin  gerçek  anlamının  ne  olduğu  bilinmeden  pazarlık  usulü  binlerce  defa  zikir  saatleri  ve  tespihlerle  zikir  çekmek  adı  altında  papağan  gibi  kelime  tekrarları  yaptırılmakta,  bilinçsizce  sadece  lafta  kalan  bu  tür  uygulamaların  ardından  kendilerine  Cennetler  vaat  edilmektedir.  Bugün  Kur’anın  denetiminden  çıkartılarak  yaşatılan  dinde,  Kur’an  sadece  Ramazan  ayında  hiçbir  şey  anlamadan,  Arapça  okunup  hatim  edilmek  üzere  ele  alınabilmekte,  hasıl  olan  sevabı  ölülere  bağışlanmakta  ve  görev  tamamlanmış  olarak  addedilmektedir. Kur’anda  olmayan,  sonradan  icat  edilmiş  olan  uydurma  Kandil  gecelerinde  ilave  edilmiş  namazlar  kıldırılmakta,  Allah’a  yapılması  gereken  ibadetin  samimiyeti,  sürekliliği  gözardı  edilmekte,  insanlar  bir  gecelik  promosyonlu  ibadetlere  alıştırılmaktadır. Cinn  Sûresinin  18. ayetinde  "  Ve  şüphesiz  ki  mescitler  Allah  içindir.  O  nedenle  Allah  ile  birlikte  herhangi  kimseye  yalvarmayın.  /  kulluk  etmeyin.  "  denilerek  üstelik  sadece  Allah’ın  anılması  için  olması  gereken  mescitlere,  içerisinde  saçmalıklarla,  küfürlerle  dolu  şiir,  allanıp  pullanarak  mevlit  adı  altında  sokulmakta,  Kandil  gecelerinin  vazgeçilmezi  haline  getirilmektedir. Üstelik  de  Din  yetkililerinin,  görevlilerinin,  pişkin  pişkin  ne  var  canım  bunda,  insanlar  hazır  bu  bahane  ile  ne  güzel  ibadet  etmekte,  bir  araya  gelmektedirler  savunması,  astarın  yüzünden  pahalı  olduğunu,  en  büyük  günahlardan  biri  olan  şirki  unutturur  nitelikte  olmaktadır. ( Allah'a  Ortak  Koşmak  ve  Şirk  başlıklı  makalemize  bakabilirsiniz )

ALLAH’LA  ALDATMA  :  Dünyada  insanı  kandırmanın  en  iyi  ve  kolay  yolu,  anlamak  üzere  de  okumadıklarından  dolayı,  Kur'anın  içinde  nelerin  olduğunu,  hangi  uyarıların  bulunduğunu  bilmedikleri  için,  cübbe,  sakal,  sarık  kıyafetleriyle  din  kisvesi  altındaki  görünümü  ile  din  ehli,  alim  diye  bilinen  kişilerin,  bir  iki  Arapça  laf  ederek  söze  başlayıp,  her  zaman   Allah’ı,  Peygamberi,  Kur’andaki  saptırılmış  ayetleri,  kısacası  dini  inançları  kullanarak  istismar  etmesi  şeklinde  olmaktadır. Daha  önce  hiç  bir  dilde  olmadığı  halde,  "  Allah  ile  aldatma "  kavramı,  Kur'anımızın  mucizevi  bir  devrim  olarak  ilân  etmesiyle  ilk  defa  din  diline  sokulmuştur.

FATIR  5  :  Ey  insanlar !  Hiç  şüphesiz,  Allah’ın  yapmak  için  verdiği  söz  gerçektir.  Onun  için  bu  basit  dünya  hayatı  sizi  aldatmasın.  Ve  sakın  o  aldatıcı  sizi  Allah  ile  aldatmasın.

LOKMAN  33  :  Ey  insanlar !  Rabbinizin  koruması  altına  girin.  Ve  babanın  çocuğuna  hiçbir  yarar  sağlamadığı,  çocuğun  da  babasına  hiçbir  şeyle  yarar  sağlamadığı  günden  ürperin.  Şüphesiz  Allah'ın  vaadi  /  kıyamet  gerçektir. O  halde  basit  dünya  yaşamı  sizi  aldatmasın.  Ve  sakın  o  çok  aldatıcı  sizi  Allah  ile  aldatmasın.

HADİD  14 – 15  :  Onlara  “ Biz  sizinle  beraber  değil  miydik ? “  diye  seslenirler.  Müminler,  “  Evet  ama  siz  kendi  canlarınızı  ateşe  attınız,  gözlediniz,  kuşkuya  düştünüz  ve  kuruntular  sizi  aldattı.  Sonunda  Allah’ın  emri  gelip  çattı. O,  çok  aldatan  sizi  Allah  ile  aldattı. “  Bugün  artık  sizden  kurtulmalık  alınmaz,  sizin  varacağınız  yer  ateştir.  O  siz  kâfirlere  yaraşandır.

Allah  ile  aldatmak,  Allah’ın  emretmediği  veya  yasaklamadığı, herhangi  bir  hususu  bilgisiz  ve  bilinçsiz  kişilere  Allah  adına  farzdır,  sünnettir,  vaciptir  diyerek  emretme  ve  yasaklama  girişimidir.  Allah’ın  sıfatlarını  çarpıtarak,  onların  güvenlerini  kazanıp,  cahil  insanlardan  menfaat  elde  etmek  için,  onların  günaha  ve  şirke  girmelerine  yol  açmak  da  yine  Allah’la  aldatmaktır.  Kur'anı  anlaşılmadan  sadece  Arapça  okutturup,  hatim  ettik  demek  de  Allah'la  ve  Kur'anla  aldatmaktır.  Kur'anı  ölülerinize  okuyun  onlara  hediye  edin,  Yasin  Sûresini  mezarlıklarda  okuyun  ölülerinizi  rahatlatın  demek  de,  Allah'la  ve  Kur'anla  aldatmaktır.  Adaletten  uzaklaşmış  ve  zulüm  ile  sorumluluğunu  yerine  getirmemiş  yöneticilerin,  meydana  gelen  olumsuzlukları,  musibetleri,  kendi  hata  ve  eksikliklerinden  oluşan  kazaları  kader  diye  örtbas  etmeye  çalışmaları  da  Allah'la  aldatmaktır. Birçok  ayette  değinildiği  gibi,  Bakara  Sûresinin  150. ayetinde  "  İnsanların  elinde,  sizin  aleyhinizde  hüccet /  delil  bulunmasın.  Onların  zulme  sapanları  müstesna. "  denilen  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  hücceti  /  Kur'andan  bilgisi  ve  delili  olanın  aldatmayla  susturulması  ve  kandırılması  mümkün  değildir. Hüccet  iki  zıttan  birinin  sağlamlığını  gerektiren,  hakikatlere  dayanan  bütün  delillerdir /  beyyinedir.  En  büyük  hüccet  / delil  /  hakikat  de  Allah'tır. Bütün  peygamberlerin  mücadelesinin  temeli,  Kur'anın  açık  beyanıyla  oluşturduğu  hüccettir / bilgidir.  Beyyine  /  hüccet  /  bilgi  ve  hakikat  üzerine  oturmayan  iman,  din  sömürücülerinin,  Allah'la  aldatıcılarının  tuzaklarına  karşı  koyamaz.  Bu  da  toplumların  felâketine  neden  olur.  Şura  Sûresinin  16. ayetinde  Ve  kendisine  hüccet  /  karşılık  /  hakikat  /  bilgi  verildikten  sonra  Allah  hakkında  tartışanlar ;  onların  delilleri  Rableri  katında  iptal  edilmiştir.  Ve  onların  üzerinde  bir  gazap  vardır.  Çetin  azap  da  onlar  içindir. "  denildiği  gibi,  İnsanlar  susturulmak,  kandırılmak  için  Allah'ı  kanıt  /  hüccet  olarak  kullanamazlar.  Bu  nedenle  Allah'la  aldatma  olan  şirkte  hüccet  aranılamaz. Bu  tip  aldatmalar  genellikle  din  adamı  kisveli  kişilerce  yapılmaktadır.

BAKARA  79  :  Artık  yazıklar  olsun  ki  o  kimselere,  kendi  elleriyle  kitap  yazarlar  da  sonra  biraz  paraya  satmak  için  “ Bu  Allah  katındandır “ derler.  Artık  o  elleriyle  yazdıkları  yüzünden  onlara  yazıklar  olsun !  O  kazandıkları  şeyler  yüzünden  kendilerine  yazıklar  olsun.

EN  AM  21  :  Ve  Allah’a  karşı  yalan  uydurandan  ve  ayetlerini  yalanlayandan  daha  yanlış  davranan,  kendi  zararına  iş  yapan  kim  olabilir. Hiç  şüphe  yok  ki, şirk  koşarak  yanlış  davranan,  kurtuluşa  eremez.

Allah’a  karşı  yalan  uydurmak,  Allah’ın  sözlerini  çarpıtmak,  söylemediği  şeyleri  söylediğini  ileri  sürmektir,  Allah'la  aldatmaktır.  Bu,  Allah  adına  konuşmak,  kendisinin  peygamber  olduğunu  iddia  etmek,  rüyada  ilham  ile  kendisine  seslenildiğini,  Peygamberi  gördüğünü,  kendisinin  ilâhi  niteliklerle  donatıldığını  anlatarak  ve  yazdıklarını  kendisinin  yazmadığını,  onların  kendisine  yazdırıldığını  söyleyerek  insanları  kandırmaktır.  Fatır  Sûresinin  40. ayetinde  "  De  ki  : “ Allah’ın  astlarından  yakarıp  durduğunuz  ortak  koştuğunuz  kimseleri  hiç  düşündünüz  mü ?  Gösterin  Bana,  yeryüzünde  neyi  oluşturmuşlar ?  Ya  da  onlar  için  göklerde  bir  ortaklık  mı  var ? Ya  da  Biz  kendilerine  bir  kitap  vermişiz  de  onlar,  ondan  bir  delil  üzerinde  midirler  “ Tam  tersi,  şirk  koşarak ;  kendi  zararına  yanlış  iş  yapan  o  kimseler,  birbirlerine  aldatmadan  başka  bir  vaatte  bulunmuyorlar. "  yine  Kalem  Sûresinin  36 - 38. ayetlerinde  "  Neyiniz  var,  nasıl  hükmediyorsunuz ?  Yoksa  içinde  ders  aldığınız  şeyler  : “ Siz  bu  alemde  neyi  seçip  beğenirseniz  /  hoşunuza  gidecek  “  size  ait  bir  kitabınız  mı  var ?  "  ifadeleriyle  bu  konularda  gerekli  uyarıların  yapılmış  olmasına  rağmen  bu  kandırmacalarla  bugün,  her  Tarikatın  ve  onlara  bağlı  Cemaatlerin  şeyhinin  veya  imamının,  kendisinin  yazdığı  kitaplar,  o  Tarikatta  bulunanların  inançlarının,  dinlerinin  ve  yaşamlarının  rehberi  olmakta  ve  Kur’an  terk  edilerek  o  kitaplara  göre  dinler  yaşanmaktadır.

DİNDE  BÖLÜNMELER  :  Müslümanların  en  çok  aldatıldığı,  Hakk  Dinin  yozlaştırıldığı  inanç  ve  uygulamalar,  Beyyine  Sûresinin  4. ayetinde  "  Ve  o  Kitap  verilen  kişiler,  ancak  kendilerine  açık  kanıt  geldikten  sonra  ayrılığa  düştüler. "  açıklamalarına  ve  Rum  Sûresinin  31 - 32. ayetlerinde  de  "  Kalben  O'na   yönelenler olarak  Allah'ın  koruması  altına  girin,  salatı  ikame  edin,  ortak  koşanlardan ;  dinlerini  parça  parça  bölmüş,  ayrılıkçı  gruplara  ayrılmış  kimselerden  de  olmayın.  Her  ayrılıkçı  gup  kendi  yanlarındaki  şeylerle  böbürlenmektedir. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılara  rağmen  dindeki  bölünmelerle,  gruplaşmalarla  ortaya  çıkmaktadır.  Zamanında  ne  Mezhepleşmenin,  ne  Tasavvufun,  ne  Tarikatın,  ne  farklı  Cemaatin  bulunmadığı  Peygamberimizin  vefatından  yaklaşık  100  yıl  sonra,  Hakk  Dindeki  yozlaşma,  O’na  nispet  edilen  uydurma   hadis  ve  rivayetlerin  ortaya  çıkması,  yaklaşık  200  yıl  sonra  da  bunların  kitaplar  haline  getirilerek  Kur’an  yerine  okunması  ile  başlamıştır.  Bunun  yarattığı  tahribatla  kalınmamış,  Kur’an  ayetlerinin  üzerine  çeşitli  kişilerin  yaptığı  farklı  yorumlarla  Mezhepler,  Tarikatlar,  Cemaatler  ortaya  çıkmış,  insanlar  yaşadıkları  din  bakımından  İslam’dan  ayrılarak  grup  grup  bölünmüşlerdir. Oysa  Kur'anda  bu  bölünmelere  onay  verilmemekte  ve  daha  pek  çok  ayetle  de  uyarılar  yapılmaktadır.

ŞURA  14  :  Ve  onlar  ancak  kendilerine  bilgi  geldikten  sonra,  aralarındaki  taşkınlık  yüzünden  ayrılığa  düştüler…Ve  şüphesiz  kendilerinden  sonra  Kitab ‘a  varis  kılınan  kişiler,  Kur’andan  kesinlikle  kararsızlığa  götüren  bir  kuşku  içindedirler.

MİMİNUN  53  :  Sonra  insanlar  kendi  aralarındaki  işlerini  parça  parça  böldüler.  Her  grup  kendinde  bulunan  ile  sevinip  böbürlenmektedir.

ALİ  İMRAN  105 – 107  :  Kendilerine  apaçık  deliller  geldikten  sonra  parçalanan  ve  ayrılığa  düşen  kimseler  gibi  de  olmayın.  İşte  bunlar,  birtakım  yüzlerin  beyazlaştığı,  birtakım  yüzlerin  siyahlaştığı  günde  büyük  bir  azap  kendileri  için  olanlardır.  Artık  yüzleri  kararan  kimselere  “ siz  inandıktan  sonra  yeniden  kâfir  mi  oldunuz. ?  Öyleyse  küfretmenizden  dolayı  tadın  cezayı “….

Bu  ayetlerde,  insanların  cahilce  taassuplarına,  bağnazlıklarına,  fanatizmlerine  işaret  edilmektedir. Dinde  tefrikaya  düşenler,  mezheplere  ve  cemaatlere  ayrılanlar,  ölçmeden,  tartmadan,  düşünmeden,  aklını  kullanmadan,  sorgulamadan   içinde  bulunduğu  grubun  yaşamı  ile  övünmekte,  en  doğru  din  yaşamının  kendilerinde  olduğu  fikri  sabitine  kapılmaktadır.  Bu  inanç  ise  sadece  kendilerinin  Cennete  gireceği  ve  diğer  72  fırkanın  helâk  olacağı  kabulüne  sürüklemektedir. Cahil  Müslümanlar,  Tarikat  ve  Cemaatlerle  önüne  konan  dini,  sorgulamamakta,  adeta  futbol  takımlarının  taraftarları  gibi  fanatizme  bürünerek  sahip  çıkmaktadır.  Varını,  yoğunu,  bu  yoldaki  hizmete  adamakta,  aslında  sömürüldüğü  için  de  maddeten  tükenme  noktasına  gelmektedir.  Hem  bu  dünyasını  ve  hem  de  Ahiret  dünyasını  kaybettiğinin  farkında  da  değildir.

MEZHEPLEŞME  VE  TARİKATLAŞMA  :  Peygamberimizin  vefatından  yaklaşık  70  yıl  sonra  ilk  defa,  İmam ı  Azam  Ebu  Hanefi,  din  adına  fıkıh  amellerinin  nasıl  yapılacağını  sistemleştirmiş,  aklın  süzgecini  ön  planda  tutmuş,  uydurma  hadis  ve  rivayetleri  elinin  tersiyle  itmiş,  zamanının  muktedirlerinin  çıkarlarına  hizmet  etmemiş,  onlara  biat  etmemiş  ve  bundan  dolayı  da  hayatının  son  yirmibeş  yılını  zindanlarda  geçirerek  dövülerek  öldürülmüş,  kitaplar  yazmış  İslam  bilginidir.   Ölümünden  sonra  onun  ortaya  koyduğu  fıkıh  ilminin  ve  içtihatlarının  ardından  gidenler  bir  araya  toplanmış  ve  Hanefi  mezhebini  oluşturmuşlardır.  Ardından,  İmam  Şafii,  İmam  Malik,  İmam  Hanbel  de  fıkıh  amelleri  ile  ilgili  farklı  görüşlü  kitaplar  yazmışlardır. Onların  eserlerini  benimseyenler,  öngördükleriyle  amel  edenler  grup  grup  bir  araya  gelmişler  ve  böylece  Şafii,  Maliki,  Hanbeli  Mezhepleri  oluşturmuşlardır. Aslında  her  mezheb  de  diğerlerini  karalamıştır,  birbirlerini  kötülemişlerdir. Bu  bağlamda  hem  Hanefi  mezhebindeyiz  demekte  olanlar,  İmam - ı  Azam  için  "  Güvenilmez  adam "  ( Tarihu'l  Kebir  c. 8,  sa. 81 ) " Sapık  Mürcie  mezhebinin  mensubu " (  Tarihu'l  Evsat  c. 2,  sa. 93 )  " Küfründen  dönmesi  için  iki  defa  tevbeye  çağrılan  adam  Kâfir  gitti " ( Kitabuz  Zuafa  s. 132 )  diyen  İmam  Buhari'yi  hem  de  yere  göğe  sıgdıramamakta  ve  onun  topladığı  hadislerle  dinlerini  yaşamaktadırlar. Daha  sonra  ortaya  çıkan  her  yazarın  eseri  de  yeni  yeni  Mezhepleri  doğurmuş,  Ehli  sünnet,  Sünni  Mezhepler,  Ehli  Sünnet  sayılmayan  Ehlibeyte  bağlı  Şii  Mezhepler  diye  sınıflamalarla,  Mezheplerin  sayıları  da  almış  yürümüş.  Daha  sonra  bir  araya  gelen  din  Ulemasının  oluşturduğu  komisyonlar  bu  Mezheplerin  çoğunu  saf  dışı  ederek,  adeta  Hristiyanları  da  taklit  etmiş  gibi,  4  tanesinde  Hakk  Mezhep  olarak  karar  kılmışlardır.  Hanefi,  Şafi,  Maliki,  Hanbeli  olmak  üzere  bu  dört  Sünni  Mezhep  hakktır,  her  biri  diğer  üçünü  hakk  bilir  demişlerdir. 

Ancak  Ulema  denilen  bazı  kişilerin  kendi  tercih  ve  düşünceleriyle  üstelik  de  Kur'anımıza  aykırı  olarak  belirledikleri  bu  ifade  ve  kabullerin  mantık  ve  Kur’an  açısından  kabulü  ve  tutarlılığı  yoktur.  Mezhepler  4  değil,  Sünni,  Şii  diye  iki  de  olsa,  dinde  parçalanma  Kur’ana  aykırıdır.  Enam  Sûresinin  159. ayetinde  "  Şüphesiz  dinlerinde  parça  parça  grup  grup  olan  şu  kimseler ;  Sen  hiç  bir  şekil  ve  davranışça  onlardan  değilsin  Şüphesiz  onların  işi  Allah'adır. "  denilerek  Peygamberimizin  bu  bölünmelerle  hiç  bir  ilgisinin  olamayacağı  beliritildiğinden,  Ali  İmran  Sûresinin  103.  ayetinde  de, "  Ve  hep  birlikte  Allah'ın  ipine  sıkıca  sarılın  ayrılmayın  ve  Allah'ın  üzerinizdeki  nimetini  hatırlayın  " denilerek  ve  daha  bir  çok  ayette  bölünmeme,  parçalanmama,  gruplaşmama  uyarıları  yapıldığından  dolayı  dinimizde  Mezhepleşme  yoktur.  Buna  rağmen  bugün  bu  Mezhepler  yaşanacak  Din  adına  insan  hayatının  her  alanına,  işine  aşına,  namazına,  niyazına,  abdestine,  ibadetine,  oturmasına,  kalkmasına,  Sünneti  Seniye  denilerek  müdahale  ederken,  her  konuda  ihtilaflı  ve  farklı  hükümler  öne  sürmüşler,  birinin  olur  dediğine  diğerleri  olmaz  demişlerdir.  Halbuki  İslam  dininin  kaynağı,  İcma,  İçtihat,  Fetva,  Mevzuu  ( uydurma )  Hadisler  değil,  Kur'andır. Bütün  Müslümanların  birleşmesi  gereken  tek  yol,  tek  akıl  vardır,  o  da  bütün  ihtilafların,  soruların  tek  cevabının  ve  çözümünün  yer  aldığı  Kur'an  ayetleridir.  Doğrusunu  en  iyi  bilen  Allah'tır.  Hüküm  Allah'ındır. Allah  hiç  kimseyi  hükmüne  ortak  etmez. Yukarıda  değindiğimiz  Kur’an  ayetlerine  rağmen,  bugünkü  din  anlayışında  Mezhepler  dinimizin  zenginlikleridir  kandırmacasına  aldanarak  hala  Mezheplerin  dinin  olmazsa  olmazı  halinde  kabul  edilmesi  anlaşılabilecek  bir  şey  değildir. Üstelik  de  tarih  boyunca  Mezhepler,  Müslümanların  geri  kalmışlığının,  iktidarlar  arasındaki  saltanat  çatışmasının  temelini  oluşturan  sebepler  olmuştur.

Mezheplerin  ardından,  İslam  dinindeki  en  büyük   sapmalar,  çarpıtmalar  ve  yozlaşmalar,  Tevhit'den  uzaklaşılarak  bir  şirk  ve  küfür  dinine  dönüşen   Kur'anın  dışındaki  Tasavvufi  Tarikatların  ve  Cemaatlerin  eliyle  olmuştur. Tarikatlaşma  ve  Cemaatleşme  ile  sömürü   düzeninin   kurulması,  Maide  Sûresinin  35. ayetindeki  "  Ey  iman  etmiş  olan  kişiler !  Kurtulmanız,  zafer  kazanmanız  için  Allah’ın  koruması  altına  girin.  O’na  yaklaştıracak  şeyleri  vesile  arayın  ve  O’nun  yolunda  gayret  gösterin. "  ifadelerindeki  anlamın  saptırılarak,  yanlış  kullanılmasının  ardından  yaygınlaşmıştır.  Bu  ayette,  felaha  ermek,  kurtulmak,  Cennete  kavuşabilmek  için,  aslında  müminlerin  kendilerini  takva  ( sakınma )  sahibi  yapacak,  Allah’a  yaklaştıracak  şeyleri  sebep  olarak,  araç  olarak  kullanmaları,  her  türlü  fırsatı,  davranışı,  ameli  vesile  olarak  bilmeleri  ve  Allah  yolunda  her  türlü  çabayı  harcamaları  önerilmektedir. Burada  Allah'a  yaklaştırmak  üzere  kastedilen  vesile,  herhangi  bir  kişinin  Velinin,  Evliyanın,  Mürşidin  kendisi  veya  onun  aracılığı  değil,  çabalardır,  fırsatlardır.  Kur'anımız  bin  dört  yüz  yıl  önce  Allah'a  yaklaştıracak  vesilelerin  neler  olacağını  da  Hucurât  Sûresinin  13. ayetinde  "  Takva  sahibi  olmak  /  her  türlü  kötülüklerden  uzak  durmaya  çalışmak  "  olduğunu  ifade  ederek,  mucizevi  bir  devrim  olarak  "  Dindarlığın  insanlar  arasında  üstünlük  ölçüsü  olduğu  anlayışını  yıkmış  ve  Allah  ile  kul  arasında  olduğunu  belirtmiştir.

Alak  Sûresinin  19. ayetinde "  Allah'a  secde  etmek  /  boyun  eğip  teslim  olmak,  Allah'ın  uyarılarına  uymak  "  Sebe  Sûresinin  37. ayetinde  "  İman  etmek,  salihatı  işlemek  / Toplumda  iyileştirmeye  düzeltmeye  yönelik  işler  yapmak " Tevbe  Sûresinin  100. ayetinde  "  Sabikun  /  öne  geçenlerden  olmak,  iyilik,  güzellik,  yardımlaşma  ve  dayanışmada  yarışların  içerisinde  olmak. "   gibi  yine  Kur'anımızda  çeşitli  ifadelerle  Allah'a  yaklaştıracak  vesilelerden  örnekler  verilerek  gösterilmiştir. Üstelik  ayetteki  emirler  ve  uyarılar  sadece  Müslümanlara  değil,  aynı  zamanda  Peygamberimize  de  yöneltilmektedir. Peygamberimiz  de  mi  aksi  halde  kendisine  doğru  yol  için,  bir  başka  kişiyi  vesile  olarak  arayacaktır.  Buna  rağmen  fırsatçılar,  buradaki  vesile  sözcüğünü, "  Mürşidi  olmayanın  Mürşidi  Şeytandır  "  uydurma  hadisini  de  kullanarak  “ Allah’a  götürecek,  yaklaştıracak,  aracı  olacak  mürşit  “  manası  ile  nasıl  olsa  Kur’anı  okumayan,  sorgulamayan  cahil  insanları  kandırarak,  etraflarında  toplamayı  başarmışlar,  böylece  de  Tarikatlaşmanın,  Cemaatleşmenin  yolunu  açmışlardır. Bu  gruplaşmayı  sağlayan,  kendisine  Mürşit,  Evliya  dedirttiren  kurnazlar,  kendilerini  hesap  vermeyen,  her  şeyi  bilen,  kişilere  ve  müritlere  vesile  olan,  ruhani  bir  büyük  olarak  tanıtır. Peşin  peşin  de  otoriteye  soru  sorulmaz,  hadsizlik  edilmez  korkusu  da  kafalara  yerleştirilir. Tarikatlarda,  mürşitler  müritlerini  kul  yerine  koyar,  müritler  de  mürşitlerini  efendi  ( Rabb )  edinirler. Cenneti  birlikte  parsellerler,  ama  şirk  ve  küfür  batağına  saplandıklarının  farkında  da  olmazlar.  Kur'anı  da  anladıkları  dilden  okutturmadıkları  için,  şirk  batağının  tozunu  bile  üstlerine  kondurmazlar. Oysa  Kur’andaki,  ayetlerin  uyarılarına  göre,  Ahkaf  Sûresinin  9. ayetinde  "  De  ki  :  Ve  ben  bana  ve  size  ne  yapılacağını  bilmiyorum.  Ben  sadece  bana  vahyedilene  uyuyorum.  Ben  sadece  apaçık  bir  uyarıcıyım. "  yine  Araf  Sûresinin  6. ayetinde  "  Andolsun,  elçileri  de  elçi  gönderilenleri  de  sorguya  çekeceğiz. "  denilerek  ifade  edildiği  gibi,  Peygamberler  de  dahil  Veliler,  ( Evliya )  İmamlar,  Seyyitler,  Mürşitler  de,  hiç  bir  kimse  sorgulanmaktan,  hesap  vermekten  muaf  değildir,  hiç  kimsenin  Cennet  garantisi  yoktur.

TARİKAT  :  Yollar  demektir. İnanç  kültüründe  ise,  insanı  Allah’a  ulaştıran  yol   veya  Allah’a  kavuşmak  için  izlenen  yollar  olarak  tanımlanır.  Tasavvufun  pratiğe  döndürülmüş  halidir. Tarikat  ve  Tasavvuf  hem  kaynakları,  hem  inanç  noktası,  hem  de  ibadet  şekilleri  ve  amel  noktasıyla  ana  ilkeleriyle  kesinlikle  İslam  dini  ile  bağdaşmaz,  İslam  Dininin  içinde  düşünülemez,  ancak  günümüze  kadar  gelmiş  kirli  bir  kültürün  yansımasıdır. Tarikatlarda   Mürşidini,  Evliyasını,  Gavs  Hazretlerini  Rabb  edinmemiş,  Yunus  Sûresinin  18. ayetinde " Onlar  Allah'ın  astlarından  kendilerine  zarar  vermeyen  ve  kendilerine  yarar  sağlamayan  şeylere  tapıyorlar  ve  "  Bunlar  Allah  katında  bizim  yardımcılarımız  "  diyorlar. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılara  rağmen  onlara  köle  olmamış,  kendilerini  Allah'a  yaklaştıracak  aracı  yapmamış,  Allah'a  ortak  koşmamış  Evliyaullah ( Allah'ın  velileri )  olarak  kabul  etmemiş  tek  bir  mürit  dahi  bulunamaz.  Oysa  Yunus  Sûresinin  62 - 63. ayetlerinde  "  Açın  gözünüzü !  evliyaullah  /  Allah'ın  yakınlarına,  yardımcılarına  ki  onlar  inanan  ve  muttaki  /  Allah'ın  koruması  altına  girmiş  kimselerdir.  Kesinlikle  kaygı  yoktur.  Onlar  üzülmeyecekler  de. "  ifadeleriyle  burada  Evliya  kavramı  aslında  "  Kulların  Allah'a  yakınlığı,  yardımcılığı  "  şeklinde  gündeme  getirilmiştir.  Ayetin  orijinalinde  yer  alan  " Evliyaullah "  ifadesi  Allah'a  yakın  olanlar  demektir. Fakat  buradaki  yakın  olanlar  ifadesi  asıl  mecrasından  tamamen  çarpıtılmış,  yalan  yanlış  söylentilerle  birilerini  Evliya  ve  aracı  yapma,  Allah'a  ortak  etme  pisliğinin,  şirkinin  içine  gömülünmüştür.  Halbuki  Tevbe  Sûresinin  28. ayetinde  "  Ey  iman  eden  kimseler !  Ortak  koşan  bu  kimseler  sadece  bir  pisliktir. "  denilerek  bu  davranışlar  kınanmakta,  Enfal  Sûresinin  34. ayetinde  de  Evliyaullah'ın  kimler  olabileceği  açıklanmakta  "  Ve  onların  kendileri  Mescid i  Haram'ın  /  Dokunulmaz  kılınmış  ilâhiyat  eğitimi  merkezinin  mütevellileri  /  vakıf  yöneticileri  olmadıkları  halde  ondan  men  edip  dururlarken  Allah'ın  kendilerine  azap  etmemesi  için  neleri  var ?  Onun  ayakta  tutan  vakıf  yöneticileri  sadece   muttaki /  Allah'ın  koruması  altına  girmiş  kimselerdir.  Velâkin  onların  çoğu  bilmiyorlar. "  ifadeleriyle  Müslümanları  Mekkedeki  Kâbe'ye  sokmayan  müşriklere  atıf  yapılırken,  aynı  zamanda  Evliyaullah'ın  " muttaki  müminler "  takva  saibi,  sakınan,  Allah'ın  ayetlerine  uyan  müminler  olduğu  belirtilmektedir. Onlar  da  aslında  bir  çok  ayette  dile  getirilen  Allah'ın  dünya  yaşamı  için  kurduğu  ve  sağlanmasını  istediği  düzen  için  gerekli  mücadeleyi  ve  çabaları  gösterebilen  insanlardır.

Tarikatlarda  Müritler  kesinlikle  özgür  değillerdir,  özgür  düşünce  üretemez,  özgür  davranış  gösteremezler.  Mürşidin  emirlerini  mutlak  yerine  getirmekle  yükümlüdürler,  bütünüyle  teslimiyet  ve  itaat  etmek  mutlak  esastır.  Herhalde  müritlere  anlaşılmak  üzere  okutturulmadığı  için,  Kur’anda  Tevbe  Sûresinin  31. ayetinde  “ Onlar  Allah’ı  bırakıp  bilginlerini  ve  rahiplerini  /  din  adamlarını  tanrı  edindiler. “  uyarısı  da  görülmemezden  gelinmektedir.  Halbuki  bu  gibi  birçok  ayetle,  Din  adamları  sınıfı  deşifre  edilmekte,  şirk  tehlikesine  dikkat  çekilerek  gündeme  getirilmektedir. Tarikatlar  kurucularının  ismi  ile  adlandırılırlar.  Nakşibendi,  Kadiri,  Mevlevi,  Rıfai,  Işık  Bektaşi,  Yesevilik,  Bayramilik,  Melami  Tarikatları,  ülkemizde  dokuzyüzlü  yıllarından  itibaren  Anadolu  Selçuklu  Devleti  zamanında  vücut  bulmaya  başlamış,  Kassariye,  Cüneydiye,  Muhasibiye  gibi  zat  isimleriyle  kök  salmıştır.  Hasan  Basri,  İbnül  Arabi,  İmam  Rabbani,  İmam  Kuşeyri,  İmam  Gazali,  Bahaeddin  Nakşibendi,  Abdülkadir  Geylani,  İsmail  Hüdai,  Cüneyt  Bağdadi  ve  Celaleddin  Rumi  ile  yaygınlaşmıştır. Önceleri  Nizamiye  Medreseleri  adının  verildiği  yapılar,  inanç  ve  din  eğitiminin  verildiği,  binlerce  sufinin  yetiştirildiği  okullar  yerine  konulmuş  ve  çok  itibar  görmüştür.  Fakat  daha  sonraları  ekonomik  güç  için  siyasete  karıştırılıp  amacından  saptırılarak,  bilimin,  gelişmenin,  öğrenmenin,  ibadetin,  ahlâkın,  alın  teri  ile  çalışmanın  önünü  tıkayan,  bütün  dünya  nimetlerini  terketme  felsefesinin  kandırmacasıyla  her  şeyi  terkeden  miskinler  yuvası  haline  getirilmiştir. Bu  inancın  mürşitlerine  de,  Gavs,  Şeyhül  ekber,  Kutup  hazretleri  denmiş,  müritlerine  ise  elini  eteğini  dünya  nimetlerinden  çekmiş,  evlilik  yapmamış  olduklarından  zuhhat,  zâhidler,  çok  tevbe  eden  olduklarından  tevvabu,  keramet  anlattıklarından  dolayı  da  kutsas  denilmiştir.

Tasavvufi  Mevlevi  Tarikatında  ana  ilke,  “ La  mevcuda  illallah “  ( vahdeti  vücut ) ( Allah’la  tek  vücut )  olmaktır.  Sonsuz  sayıda  görünen  her  şey,  bütün  mevcudat  Allah'ın  parçasıdır.  Çünkü  Allah  Kendinden  başka  bir  şey  yaratmamıştır.  Yaratılmış  her  şey  tanrıdır.  Neye  taparsanız  Allah'a  tapmış  olursunuz  denilmektedir. Allah'ın  insan  suretinde  zaman  zaman  dalalet  içerisinde,  bazılarında  da  hidayet  yüzü  ile  tecelli  ettiği  inancındadırlar. Bundan  dolayı  da  bazıları  ekrana  çıkıp,  yaratılan her  şey  Allah'ın  bir  parçasıdır,  firavun  da  cennetliktir,  Musa  da  cennetliktir  diyebilmektedir. Oysa  bu  inanç,  Allah’ın  Kur’anda  belirttiği,  Vahdaniyet,  Vücut,  Kıdem, Beka, Muhalefetün  lil  havadis  ve  Kıyam  Binefsihi  zatı  sıfatlarına,  sadece  İhlas  Sûresindeki  " ehad "  ifadesinin  anlamına  bile  aykırıdır.  Bu  inançta,  Kur'anı  anlayarak  okumak  yoktur.  İnançlarının  Kitabı,  içerisinde  birçok  sapkınlığın  yer  aldığı  ve  Celaleddin  Rumi'nin  yazdığı  Mesnevisidir.  Amel  yönünden  ise  zikir,  tespih  çekmek,  rabıtaya  girmek,  nafileye  koşmak,  raks  etmek,  tef  çalmak,  ney  üflemek,  ölülerden  yardım  istemek,  Evliyaları  anmak  ibadet  haline  getirilmiştir. Uydurma  hadisler,  rivayetler  ve  keramet  hikâyeleri  ön  plandadır. Tarikat  ve  tasavvufun  ve  cemaatlerle  bölünmenin  Allah’ın  Hakk  Dini,  İslam’da   yeri  yoktur.  Kur’anın  bilakis  Allah’ın  dinine  sarılmalarını  emretmesine  rağmen,  bu  tür  inanç  ve  Kur’an  dışındaki  dini  yaşayışlar  gerçek  dine  muhalif  oluşturulmuş  bir  başka  dindir. Hem  inanç  noktasıyla,  hem  de  amel  noktasıyla  ana  ilkeleri  kesinlikle  Kur’an  dışıdır,  rüya,  keşif  ve  halisinasyonlardır.  Kur'anda  olmayanlar  Din  değildir. Tarikatlarda  Şeyhler  açıkça  kendilerinin  peygamber  olduklarını  iddia  edemezler,  ama  ima  yoluyla  da  kendilerini  o  noktaya  getirerek,  bilginin  kendilerine  ilham  ile  yazdırıldığını  ve  kendilerinin  yazmadıklarını  söylerler. Rüyalarında  peygamberleri,  melekleri  gördüklerini  iddia  ederler. Ne  yazık  ki  Mezhep,  Tarikat,  Cemaat  eliyle  Kur’andan  uzaklaştırılmış  olan  Müslümanlar,  Allah’ın  kendilerine  yaptığı  uyarıların,  Cehennem  azabı  karşısında,  peşinden  gittiklerinin,  kendilerini  nasıl  terk  edip  kaçacaklarının  farkında  bile  değillerdir. ( Tasavvuf  Dininde  Sırlar  Ve  Kerametler  başlıklı  makalemizde  Tarikatlarla  ilgili  daha  geniş  bilgiler  bulabilirsiniz. )

KUR’ANIN  YERİNİ   HADİSLERİN  ALMASI  :  Kur’an,  içine  yerleştirildiği  mucizelerle  Allah’ın   bizzat   koruduğu,  bundan  dolayı  da   ayetlerinin   tahrif   edilemeyeceği  muhkem  bir  kitaptır.  Kur’anı  tahrif  edemeyeceklerini  görenler,  Peygamberimizin  vefatından  sonra, O’nun  adına  uydurulan  yalan  sözlerle  ve  rivayetlerle  özel  emellerine  ulaşabilmişlerdir.  Bugün  görülen  dindeki  yozlaşmanın,  Kur’an  dışında  yaşanan  din  olgusunun,  bir  ayağı  da  Hadis  denilen  ve  Peygamberimize  ait  olduğu  kesin  olmayan  ve  çok  tartışmalı,  bazıları  da  çok  tutarsız,  Kur’ana   tamamen  aykırı  olan  uydurma   sözlerin   büyük  bir  heyecanla  ve  de  hiç  sorgulanmadan  kabul  edilmesidir. Halbuki  Allah’ın  halis  dini  İslam ‘ın  tek  ve  ana  kaynağı  olan  Kitabımızda,  ayetlerle  en  güzel  sözün  ( Ahsenel  Hadis )  denilerek,  Kur’an  ve  içindeki  sözlerin  olduğu  bildirilmekte,  bu  sözün  üzerine  başka  bir  sözün  söylenemeyeceği  uyarısı  yapılmaktadır. Hucurât  Sûresinin  1. ayetinde  de  "  Ey  iman  etmiş  kimseler !  Allah'ın  ve  Elçi'sinin  iki  eli  arasında  öne  geçmeyin /  dinde  kendi  görüşlerinizi  öne  çıkarmayın.  Ve  Allah'ın  koruması  altına  girin.  Şüphesiz  Allah  en  iyi  işitendir,  en  iyi  bilendir. "  ifadeleriyle  belirtilerek  adeta  "  Allah  ve  Elçi'sini  yalan  ve  iftiralarınıza   malzeme  yapmayın.  Allah'ın  kitabında  olmayanı  var  göstermeyin,  Rasûlullah'ın  söylemediği,  yapmadığı  bir  şeyi  söylemiş,  yapmış  gibi  aktarmayın,  size  bir  emir  verildiğinde  onu  tartışmadan,  itiraz  etmeden  uygulayın "  denilmektedir.  Ama  buna  rağmen  insanları  etraflarında  toplayarak,  kendilerine  bir  çevre,  itibar  ve  dünya  çıkarlarını  elde  etme  amacında  olan  bir  takım  önder,  Veli,  Evliya,  Seyit,  İmam  denilen  kişiler,  daha  sonraki   zamanlarda  Peygamber  adına  söylenen  sözleri  daha  işin  başında  din  eğitimi  için  “  Hadislere   inanmamak,  güvenmemek,  insanı  dinden  çıkarır,  hadissiz  din  olmaz. "  ( Müslim  833 )  gibi  hadislerle  insanları  tehdit  etmekte,  aslında  mubin / apaçık,  mufassal /  eksiği,  gediği,  olmayan  Kur'anın  yetersiz  ve  eksik  görülmesiyle  şirkin  dibine  inilmekte,  Ulema,  Hoca  Efendi  dedikleri  kişiler  de  ısrarla  Kur’anın  hadislere  ihtiyacı  vardır  şartlandırmasıyla   beyinleri  yıkamaktadır.

ZÜMER  23  :  Allah,  ahseni'l  hadis  /  sözün  en  güzelini,  benzeşen  anlamlı  olarak,  ikişerli  bir  kitap  halinde  indirmiştir.  Ondan  Rablerine  saygısı  olanların  tüyleri  ürperir.

MÜRSELAT  50  :  Artık  onlar  Kur'andan  sonra  hangi  hadise  / söze  inanacaklar ?

VAKIA  81  :  Peki  şimdi  siz  bu  hadisi  /  Sözü  /  Kur’anı  mı  küçümsüyorsunuz. ?

TUR  33 – 34  :  Yahut  vahyedilenleri  “ Kendi  uydurup  söyledi  “  mi  diyorlar.  Aslında  onlar  inanmıyorlar.  Peki  onun  gibi  bir  sözü  onlar  getirsinler.  Eğer  doğru  kimseler  iseler.

HADİS  :  Sonradan  meydana  getirilen,  yaratılmış  olan  söz  demektir.  Ayetlerde,  Rabbimiz  en  güzel  sözü  Kur’an  olarak  Kendisinin  söylediğini  ifade  etmektedir.  Öte  yandan  birçok  ayette  de  Rabbimiz,  Kendisinin  bu  en  güzel  sözünün  üzerine  Peygamberimizin  dahi  söz  söyleyemeyeceği,  Allah’ın  vahyettiklerinin  üzerine  ( dine )  herhangi  bir  hüküm  ilave  etmesi  veya  eksiltmesinin  söz  konusu  olamayacağı  bildirilmektedir.

YUNUS  15  :  Ve  ayetlerimiz  onlara   açıkça  okunduğunda,  Bize  kavuşmayı  ummayanlar ;  “  Bundan  başka  bir  Kur’an  getir,  yahut  bunu  değiştir. “ dediler.  De  ki : “ O’nu  kendimin  öngörmesiyle  değiştirmem  benim  için  söz  konusu  olamaz.  Ben  sadece   bana   vahyolunana   uyuyorum.  Rabbime  isyan  edersem,  kesinlikle  büyük  bir  günün  azabından  korkarım.  

HİCR  9  :  Hiç  kuşkusuz  Biz,  o  öğüdü  /  Kur’anı,  Biz  indirdik  Biz.  Ve  kesinlikle  Biz  onun  için  koruyucularız.

HAKKA  44 – 47  :  Eğer  Elçi  /  Muhammed,  bazı  sözleri  Bizim  sözlerimiz  olarak  ortaya  sürseydi,  kesinlikle  O’ndan  tüm  gücünü  alırdık. Sonra  O’ndan  can  damarını  kesinlikle  keserdik.  Artık  sizden  hiç  biriniz  O’na  siper  de  olamazdınız.

Bu  ayetlerde  Peygamberimizin  şahsında  tüm  insanlığa  açık  ve  net  mesajlar  ve  tehdit  vardır.  Hiç  kimse  Kur’ana,  dolayısıyla   Allah’ın  Hakk  Dinine  müdahalede  bulunamaz. Ekleme,  çıkarma,  değiştirme  yapamaz.  Aksi  halde  azap  ile  cezalandırılır.  Bundan  dolayı  da  hiç  kimse  Allah  veya  Peygamber  adına  laf  üretmemelidir.  Din  adına  verilecek  hükümler,  mutlaka  Kur’andan  olmalıdır. Ama  yine  de  Enam  Sûresinin  38. ayetinde  Rabbimiz, “ Biz  bu  Kitapta  hiçbir  şeyi  eksik  bırakmadık “  dediği  halde,  bütün  bu  konudaki  başka  ayetlere  rağmen,  Peygamberimizin  vefatının  ardından,  O’na  atfedilen  binlerce  söz  ( Hadis )  ortaya  çıkmış  ve   Kur’an  ayetlerinin  yerine  kullanılır  olmuştur.  Önce  dinin  Kur’andan  öğrenilemeyeceği  düşüncesini  yaygınlaştıran  bir  ulema  sınıfı  ortaya  çıkmıştır.  Arapça  olduğu  için  siz  Kur’andan  bir  şey  anlayamazsınız,  sadece  hatim  edin  biz  ölülere  bağışlayalım  uygulaması  yerleştirilmiştir. Giderek  uydurulan  binlerce  hadis  ve  nüzulü  sebep  rivayetleri,  Kur’an  ayetlerinin  ve  dini  ilkelerin  yerini  almış,  saf  ve  tertemiz  din,  hurafelerin  istilasına  uğramıştır. Bunun  sonucunda  din  paramparça  olmuş,  mezheplerin,  tarikatların  doktriner  hüküm  ve  kuralları  egemen  olmuştur.

Halbuki  Peygamberimiz, bu  konuda  birtakım  saptırma  girişimlerinin  olabileceğini  sezmiş  olmalı  ki,  sağlığında   kendisine  vahyedilenlerin  dışında  hiçbir  konuşmasını  kayda  aldırmamıştır.  Üstelik  kendisine  din  adına  sorulan  soruların  hiç  birisine  de  o  anda  hemen  kendiliğinden  cevap  vermemiş,  vahiy  gelmesini   beklemiştir. Bu  nedenle  de  Kur’anda  pek  çok  ayette  “ Sana  dinden  soruyorlar,  sana   kadından  soruyorlar,  sana   faizden  soruyorlar,  sana   ruhtan  soruyorlar “  gibi  ifadeleri  ve  bunların  ardından  da  “ de  ki “  denilerek  ayetlerle  Rabbimizin  açıklamalarının  yer  aldığını  görmekteyiz.

Ebu  Hureyre,  Ebu  Davut,  İbn-i  Mesut,  Ebu  Müslim,  Tirmizi,  ve  Buhari  isimli  ve  daha  pek  çok  yazar  ve  tarihçi,  onbinlerce  rivayet,  hikâye,  hadis  toplayarak  kitaplarında  yer  vermişlerdir.  Ve  böylece  Peygamberimizin  23  yıllık  görev  hayatına  sığmayacak  kadar  çoklukta,  hadislerle  rivayetlerle  dolu  olan  bir  biyografi  intikal  ettirilmiştir. Çok  üzücüdür  ki,  Kur’anı  anladığı  dilden  okutturulmayan  ve  içinde  din  adına   nelerin  olduğunu  bilmeyen  cahil  halk,  bu  rivayetlerin  ve  hadislerin  etkisi  altında  bırakılmış,  bunları  sorgulayamayarak,  çok  sevdiği  peygamberine  nispet  edilen  bu  yalanları  hürmetle  benimsemiş,  hatta   bu  yalan  sözlere  sarılmanın  kendisine  şehit  sevabı  verileceğine  bile  inandırılmışlardır.

Uydurulmuş,  hadisler,  Kur’ana,  Sünnetullah’a,  aykırı  oldukları  gibi,  akla,  bilime,  tarihi  gerçeklere  de  uymamaktadır.  Sözlerin  ve  rivayetlerin  konusu,  Peygamberimizin  şahsiyetine  yakışmayacak  ölçüde  bayağıdır.  Rivayet  eden  kişinin  çıkarları  doğrultusundadır.  Bu  hadis  ve  rivayetlerin  çoğu  da  bilhassa  Emevi  Halifelerinin  zulümlerini  örtbas  etmek  ve  onları  suçsuz  göstermek  ve  halkın  tepkisini  bastırmak  üzere  özel  isteklerle  uydurulmuştur.  Gerçek  tarihi  olaylarla,  rivayet  edilen  olaylar  birbirine  iyice  karışmış, gerçek  olaylar  ayırt  edilemez  hale  gelmiştir. Buhari’de  bir  örnek :

Peygamberimiz  diyor  ki  ; ( Buhari  18. Hadis ) ( Konu: İman  ve  İslam )  Benden  önce  gelen  Peygamberlerin  hiç  birine  verilmeyen  beş  şey  bana  verildi.
1- Bir  aylık  uzaklıktan,  Allah  tarafından  düşmanlarımın  kalplerine  atılan  korku  ile  yardıma  mazhar  kılındım.
2- Yeryüzünün  her  yeri  bana  temizleyici  mescit  kılındı.
3- Benden  önce  hiçbir  Peygambere  ve  ümmetine  helal  edilmediği  halde,  harpte  düşmanlardan  alınan  ganimetler  bana  helal  kılındı.
4- Şefaat  etme  müsadesi  bana  verildi.
5- Benden  önceki  Peygamberler  yalnız  kendi  kavimlerine  gönderildikleri  halde  ben  bütün  insanlığa  gönderildim.

Bu  hadisi,  sorgulamayıp  baş  tacı  eden,  Peygamberimizin  şefaatinden  amman  mahrum  olmayalım  hassasiyetini,  inançlarının  en  önüne  geçirenlerin  yerine, Kur’an  ile  hayatı  bütünleşmiş,  Allah’ın  23  yıl  eğittiği,  en  güzel  ahlâkın  timsali,  Rabbimizin  kevseri  verdiği,  her  şeyi  ile  insanlığa  örnek  gösterdiği  Peygamberimizin  şahsında  ve  Kur'an  ile  biz  sorgulayalım.

Bakara  136 , 285  ve  Ali  İmran  84. ayetlerinde  “  Biz  peygamberlerin  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız  “  dedirttirilerek  eğitilen  Allah’ın  elçisinin,  üstün  bir  ahlâk  üzerinde  ve  Kur’an  bağlılığında  iken,  uyarıların  aksine  diğer  peygamberlerden  kendisini  üstün  ve  ayrıcalıklı  gösterecek, kibre  yönelterek  övecek  bir  söz  söylemesi  mümkün  olamaz. Kur’anın,  Bakara,  Nisa,  Enam,  Araf  ve  daha  pek  çok  Sûrelerinde  ve  ayetlerinde   hesap   gününde,  Ahirette,  hiç  kimsenin  bir  başka  kimseye yardımda   bulunamayacağı,  şefaat  edemeyeceği,  kimsenin  kimseye  aracı  olamayacağı  ve  üstelik  de  Zümer  Sûresinin  19. ayetinde  peygamberimize  yöneltilerek  “  Sen  üzerine  azap  hak  olmuş  ateşteki  kimseyi  kurtarabilecek  misin ? “  diye  sorulduğu  halde,  Peygamberimiz  gerçekten  bana  şefaat  etme  yetkisi  verildi  deyip  böbürlenebilir  mi ?  Bu  uydurma  hadislere  inananlar,  Peygamberimize  iftira  etmiş,  Kur’an  ayetlerini  de  inkâr  etmiş,  küfre  girmiş  olmazlar  mı ?

Bugün,  cemaatler  içerisinde  yer  alan   Müslümanların  pek  çoğu,  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  adeta  Kur’anı  terk  ederek  bu  yanlış  ve  Kur’ana  aykırı  olan,  Kur’an  dışı  dini  yaşamaktadırlar.  Çünkü,  bu  grupların  takip  ettiği  kitapları  yazanların,  yararlandıkları  ana   kaynaklar,  hadislerin  ve  rivayetlerin  toplandığı  Kütübi Sitte  adlı  kitaplar  ve  sekiz  yüzlü  yıllarda  ilkel  şartlarda  ve  dar  olanaklarla  yapılan  klasik  tefsirlerdir.  Üstelik  Kur’anın  kapsamındaki ( Matematik,  Fizik,  Kimya,  Biyoloji,  Astronomi,  Kozmoloji,  Sosyoloji,  Tarih  gibi ) pek  çok  ilim  dallarının,  o  dönemdeki  kullanılan  dil  kalıplarının  ve  deyimlerinin,  buna  bağlı  olarak  Allah’ın  kullandığı  mecazi  ve  edebi  sanatlarının  en  güzeli  anlatım  tekniğinin  uzmanlığından  yoksun  olan  bu  tefsirciler,  sadece  pazar  alışverişi  ile  bildikleri  Arapça  ile,  Kur’an  bütünlüğü  içerisinde  ayetleri   tam  ve  doğru  olarak  değerlendirememişlerdir.

KUR’ANDA  OLMAYAN  KANDİL  GECELERİ  :  Müslümanların  aldatıldığı,  dinin  yozlaştırıldığı  konulardan  biri  de  kandil  adı  verilen  mübarek  geceler  konusudur.  İnsanlar,  kişilik  yapılarında  mevcut  olan  hırs,  kolay  kazanç,  kısa  zamanda  zengin  olma,  gibi  zaafları  nedeniyle  önlerine  konan  bu  yolları  hiç  sorgulamamışlardır.  İnanç  ve  amellerinin   yozlaşmasına   yol  açan  bu  yalanlara  inanmışlar  ve  yaşadıkları  dinin  vazgeçilmez  en  önemli  geceleri  haline  getirmişlerdir.  Yaşanan  bu  din  anlayışı,  Kur’an  ışığı  altında  değerlendirildiğinde,  Allah’a  kulluğun,  ibadetin  özel  günü,  ibadet  gecesi,  ibadet  ayı  gibi  özel  zamanları  olamaz.  Bu, İslam’ın  ruhuna  aykırıdır.  İslam  dini,  senenin  her  ayında,  her  gününde,  her  saatinde,  her  gecesinde  ibadetin  ve  kulluğun  sürekli  yapılmasını  öngörmektedir. Yüce  Rabbimiz,  Kur’anda  (  Bakara  177. ), ( Tevbe  111. ) , ( Saf  10 ),  ( Ali İmran 92. ), ( Kalem  34. )  ve  daha  pek  çok  ayette  bildirdiği  gibi,  cennete  giden  yol  kesin  ve  net  iken,  falan  yerde,  falan  gece,  bilmem  kaç  rekat  nafile  namaz  kılan,  ya  da  bilmem  ne  kadar  tespih  çeken,  aslı  astarı  ve  kimin  dine  soktuğu  belli  olmayan  hezeyanları  yapanlar,  kolaycacık  cennete  girer  aldatmacaları  en  hafif  anlatımı  ile  Allah’a  saygısızlıktır.  Çünkü  cennetin  sahibi  Allah’tır. Böyle  olması  gerektiği  halde,  ve  insanın  kendisini  kurtarmak  için  Allah’a  kulak  vereceği  yerde,  açgözlülükle  bu  tip  saçmalıklara  inanması,  aklını  kullananların  yapacağı  bir  şey  değildir.  Zira,  örneğin  herkes  de  zannetmektedir  ki,  Ramazan  ayının  27. gecesi,  Kadir  gecesi  ihya  edildiğinde  herkes  bin  aylık  bir  sevap  kazanacaktır.  Halbuki  Kur’anımızda   Kadir  Sûresi  ile  anlatılan  gece,  bizim  Kadir  gecemiz  değil,  Peygamberimizin  Kadir  gecesidir.  Gününün  kesin  olarak  belirtilmediği  o  gece,  ayetlerin,  meleklerin,  ruhun,  canın  ardı  ardına  peygamberimiz  için  inerek  onun  hayata  bakış  ufkunun  değiştiği,  Kur’anın  aydınlığı,  nuru,  fazileti  ile  taçlandırıldığı  gecedir.  Kutsal  olan  o  gece  değildir.  Ramazanın  kaçıncı  gecesi  olduğunun  da  bir  önemi  yoktur.  Kutsal  olan,  o  gecede  Peygamberimizin  tanıştığı,  hayatının  rehberi  yapmaya   başladığı  Şerefli  Kur’andır.  Eğer  biz  de  Kadir  Sûresinin  gerçek  mesajına  bu  pencereden  bakar,  Ramazan  ayında  uydurulan  o  gecemiydi  bu  gecemiydi  arayışlarından  vaz  geçer  Kur’ana  sarılır,  O’nu  anlayacağımız  dilden  okuyarak,  anlayarak,  öğüt  alarak  hayatımızın  rehberi  yapmaya  başlarsak,  Kur’anın  aydınlığı,  nuru,  fazileti  ve  bunları  bize  ulaştıracak  olan  ayetler  ve  can  da  bizim  için  iner  de  iner.  İşte  bizim  Kadir  gecemiz  de  o  gündür,  o  saattir,  o  gecedir,  o  dakikadır.  Bizi  kurtaracak  olan  ne  Beraat  gecesidir,  ne  Regaip  gecesidir,  ne  de  Mevlit  gecesidir.  Aksine  yarım  saat  de  olsa  anlayarak  okuduğumuz  ve  tefekkür  ederek  Kur’ana  sarıldığımız  geceler  olacaktır.

Kur’anı  terk  eden,  Allah’a  gerçek  manada  yönelmeyen,  Allah’tan  başka  Rabbler  edinip  şirke  bulaşan  ve  parça   parça  bölünen  Müslümanlar,  Kur’an  dışında  yaşadıkları  yozlaşmış  dini  terk  etmedikçe,  akıllarını  kullanmazlarsa,  bu  dünyada  da  üzerlerindeki   belalardan,  musibetlerden,  huzursuzluklardan,  mutsuzluklardan  ve  kavgadan  asla  kurtulamayacaklardır. Ama  en  ciddi  ve  korkunç  olanı  da  Allah'ın  huzurundaki  küfür  ve  şirkin  muhatabı  olarak  sorgulanmaları  olacaktır. Kur'anda   Şura  Sûresinin  30. ayetinde  "  Ve  size  musibetten  isabet  eden  şeyler,  işte  kendi  ellerinizle  kazandıklarınız  yüzündendir. "  ifadeleriyle  belirtilen  Rabbimizin    uyarısı  unutulmamalıdır  ki,  insanların  ve  toplumların  lehinde  ve  aleyhinde  tecelli  eden  tüm  olaylar  bizzat  kendi  fiillerinin  ve  yaptıkları  tercihlerinin  birer  sonucudur. Yüce  Rabbimizden  dileyelim  ki,  ben   Müslüman’ım  diyenler,  şirkten,  Allah’a  ortak  koşmaktan,  çok  sevdiğimiz  Peygamberimizi  dahi  Allah’ın  yanında  ikileme  yaparak  ortak  koşmaktan  uzak  durabilsinler.  Ahkaf  Sûresinin  5. ayetinde  "  Ve  Allah'ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiç  bir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışlarından  habersizler  de. "  denilerek  belirtildiği  gibi, Allah’tan  başka  Şefaat  ya  Resulullah  deyip  ölmüş  peygamberden,  türbelerdeki  ölülerden,  Evliya  ve  Velilerden  yardım  istemekten  vaz  geçsinler. Tarikat  ve  Cemaat  esaretinden  akıllarını  kullanarak  kurtulabilsinler.  Kendi  durumlarını  Kur’an  ışığı  altında  objektif  olarak  değerlendirebilsinler,  tevbe  ederek  Allah’a  sığınsınlar,  gerçek  manada  Kur’an  mümini  olarak,  din  gününün  azabından  kurtulabilen,  Allah  katında  zafere  ulaşabilen  kullar  olsunlar.  Allah'ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR  ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !..

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin  ül  Kur’an  )
















 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET