MEVLİT KANDİLİ VE KUR'ANDA OLMAYAN GECELER

Müslümanların  din  adına  doğru  olarak  bildikleri  halde,  aslında  yanlış  olarak  yaşatıldıkları  ve  Allah'la  aldatıldıkları  konulardan  biri  de  mübarek  geceler  denilen  kandil  geceleridir.  İnsanlar  dinlerinin  yegâne  kaynağı  olduğu  halde  Kur'anı  anlayarak  okumadıklarından,  Kur'anda  Zuhruf  Suresinin  36. ayetinde  "  Ve  her  kim  Rahman’ın  öğüdünden,  anılmasından  körleşirse,  Biz  ona  bir  şeytan  musallat  ederiz  de  artık  o,  onun  için  yandaştır.  Ve  şüphesiz  ki  yandaşlar  körleşenleri  yoldan  çıkarırlar. Onlar  da  kendilerinin  kılavuzlandıkları  doğru  yolda  olduklarını  sanırlar. "  uyarılarından  haberleri  olmadığından,  doğru  yolda  olduklarını  zannederek,  önlerine  konan  bu  yalanlara  hiç  sorgulamadan  çok  kolaylıkla  inanmışlardır.  İnanç  ve  amellerin  yozlaşmasına  yol  açan  bu  yalanların  peşinden  de  din  adına  ritüeller  oluşturulmuş  ve  bu  uygulamalar  vazgeçilemez  gelenek  haline  getirilmiştir. Peygamberimizin  vefatından  sonra  Kur'an  dışında  hadis  kitaplarıyla  " üç  aylar "  diye  bir  kavram  ortaya  çıkarılmış  ve  bu  ayların  içerisine  de  Regaip  Gecesi,  Miraç  Gecesi,  Berat  gecesi,  Kadir  Gecesi  isimleri  ile  özel  ve  kutsal  addedilen  Kandil  Geceleri  serpiştirilmiş,  Hicri  takvime  göre  Rebiul  Evvel  ayının  12. gecesi  de  Peygamberimizin  doğum  gecesi  diye  hiç  de  tutarlı  olmayan  bir  hesaplama  ile  Mevlit  Kandili  gecesi  olarak  ihdas  edilmiştir.  Bu  gecelerin  kutsallığı  üzerine  imam  denilen  birileri  tarafından  yüzlerce  hadis  uydurulmuş,  özel  ibadet  şekilleri  ile  de  cennetin  anahtarı  sunulmuştur.  Bugün  kökleşmiş  olan,  atalardan,  büyüklerden  intikal  ettirilmiş  ve  teamülleştirilmiş  olan  bu  uygulamalar,  Kur’an  açısından  değerlendirildiğinde,  üzerine  kutsallık  atfedilen  ibadetin  özel  günü,  ikramiyeli  özel  gecesi,  özel  ayı  gibi  özel  zamanları  olamaz. Peygamberimiz  zamanında  olmayan  böyle  uygulamalar,  Kur'anın  ve  İslam’ın  ruhuna  da  aykırıdır.  Rum  Suresinin  17. ayetinde  “  O  halde,  yapmanız  gereken,  akşama  erdiğinizde,  sabaha  erdiğinizde,  gece  sırasında,  öğleye  erdiğinizde,  her  zaman  Allah’ın  tesbih  edilmesidir.  /  Tüm  noksan  sıfatlardan  arındırılmasıdır.  "  denilerek  belirtildiği  gibi,  mecazi  anlatımıyla  ibadetin,  kulluğun  sürekliliğine  dikkat  çekilmektedir.  İslam  dininde,  Yaratanı  tüm  nitelikleriyle  tanımanın  ve  tanıtmanın,  O'na  yönelmenin  senenin  her  ayında,  her  gününde,  her  saatinde,  sabah  akşam,  gece  gündüz,  ibadetin  ve  kulluğun  sürekliliği  esastır.  İslam  Dininde  yapılan  kulluk  görevlerine  ekstra  promosyon  verildiği  zamanlar  yoktur.  Dinimizde  ibadetin  zamanla  alakasının  olmadığı  gibi  kutsal  yerler  denilen  zeminle  de  alakası  yoktur.  Yani  Mekke'de  kılınan  bir  namaz  ile  Moskova'da  kılınan  bir  namazın,  ya  da  Medine'de  tutulan  bir  oruç  ile  İzmir'de  tutulan  orucun,  dinimiz  nezdinde  hiç  bir  farkı  yoktur.

Kur'anda  kutsallaştırılmış  üç  aylar  ve  kutsallaştırılmış  geceler  diye  bir  kavram  yoktur  ama,  aksine  bilakis  soygunun,  yağmanın,  savaşın  ve  öldürmenin  özellikle  yasak  ve  haram  kılındığı,  Hacc  ibadeti  için  gelip  gitmelerin,  yolculukların  güvenlikli  yapılabilmesi  için  o  bölgede  yaşayan  toplumların  anlaşmalarıyla   belirlenmiş  ve   gelenekleştirilmiş  dört   haram  ay  vardır.  İnsan  eliyle  sonradan  dine  sokulup  kutsallaştırılmış   geceler  ve  üç  aylar  bidatları  ile  ilk  kez  tarihte  Ebu  Bekir  ve  Halife  Ömer’in  mücadele  ettikleri,  daha  sonra  900  lü  yıllarda   tekrar  gündeme  getirilip  kutlandıkları  görülmektedir. Bizde  ise  ilk  defa  Osmanlı  döneminde  1570  li  yıllarda  Kanuni  Sultan  Süleyman’ın  oğlu  Sarı  Selim’in  zamanında   minarelerde  kandiller  yakılarak  duyurulup  kutlanmaya  başlanmıştır. Bu  nedenle  de  bu  kutsallaştırılmış  gecelere  Kandil  adı  verilmiştir.  Dolayısıyla  bir  aydınlatma  aracı  olan  kandil  ifadesiyle,  birbirine  kandil  kutlaması  yapan  insanlar,  aslında  mum,  lamba,  elektik  ampulü  ve  fener  kutlaması  yapmaktadırlar. Bu  bilgiler  ( Diyanet  İslam  Ansiklopedisi  İst. 2001 c.24 s. 300 ) de  yayınlanmıştır.  Ama  buna  rağmen  düşündürücüdür  ki  bidat  olan,  dine  sonradan  ilave  edilmiş  olan  bu  geceler,  artık  bizzat  Diyanet  işleri  Başkanlığınca   Camilerde  organize  edilmekte,  Dinde  olmayan,  bidat  olan  mevlitler,  dualar  tertip  edilmektedir.  Bu  geceler  için  peygamberimizin  ağzından  uydurulmuş  pek  çok  hadis  ve  rivayetle  Müslümanlara  Cennetin  kapılarının  anahtarları  sunulmakta,  etki  altına  alınarak  da  insanlar  istismar  edilmektedir.  Bu  hadis  ve  rivayetlerin  yalan  olduğu,  bizzat   rivayetçilerin  kendi  ağızlarından  itiraf  edilmiş  olmasına  rağmen,  yine  de  bu  hadislerle  bu  geceler  Müslümanlara  yaşattırılmaya,  bir  gecelik  birkaç  ritüel  ile  kolayca  Cennete  kavuşulacağına  inandırılarak  ikramiyeli  gecelerin  kutsallığına  alıştırılmaya  çalışılmaktadır. 

Halbuki  Yüce  Rabbimiz  Allah,  Cennetin  hangi  şartlarda  kazanılabileceğini,  kimlerin  kendilerini  kurtarabileceğini  pek  çok  ayetle  açık  açık  belirtmiştir.  Tabiri  caiz  ise  Cennetin  üzerine  tabela  asmış,  adeta  Cennetin  bedeli  şudur  diye,  Bakara  177,  Tevbe  111,  Saf  10,  Ali  İmran  92,  Müminun  1 - 11,  Kalem  34,  Ankebut  1 - 5,  Nebe  31 - 36,  ayetlerinde  bildirdiği  gibi ;  *  Tevhit  bilinciyle  sağlam  ve  şirke  bulaşmamış  iman,  *  Birr  ve  takva  ( sakınma )  ölçüsünde  amel  *  Allah  yolunda  harcanacak  çaba  ile  salihatı  işlemek,  feda  edilecek  can  *  Allah'ın  rızası  gözetilerek,  salat  etme  ( destekleşme,  paylaşma,  dayanışma  yardımlaşma  )  anlayışı  içerisinde  ihtiyacı  olan  insanlar  ve  yardım  kurumları  için  infak  edilerek  harcanacak  mal,  emek...olarak  ana  hatlarıyla  ortaya  koymuştur.

Cennete  giden  yol,  Kur'anda  böyle  kesin  ve  net  iken,  falan  yerde,  falan  gece,  bilmem  kaç  rekât  nafile  veya   uydurulmuş  tespih  namazı  kılan,  ya  da  şu  kadar  zikirle  tespih  çeken,  aslı  astarı  ve  kimin  icat  ettiği  belli  olmayan  hezeyanları  yapanlar  kolaycacık  Cennete  girer  kandırmacaları  en  hafif  deyimiyle  Peygamberimize  iftiradır,  Allah'a  saygısızlıktır.  Kur'anda  Şura  Suresinin  21. ayetinde  "  Yoksa  onların,  Allah'ın  dinde  izin  vermediği  şeyi  kendileri  için  meşru  kılmış  ortakları  mı  vardır. "  denilerek,  Peygamber  de  dahil  hiç  kimsenin  Allah'ın  yerine  kural  koyamayacağı  belirtilmektedir.  Dinde  Kural  ve  hüküm  koymak  sadece  ve  sadece  Allah'a  aittir. Din  adına  bütün  kurallar  eksiksiz  ve  mufassal  olan  Kur'anın  içerisindedir,  bundan  dolayı  Kur'anda  olmayan  bir  şey,  dini  inanç  olarak  yaşanamaz.

Peygamberimizi  bütün  kalbimizle  severiz,  sayarız  ama  O'nu  seveceğiz  sayacağız  derken  de  asla  abartıya  geçip,  Kur'anın  uyarılarının  dışına  çıkamayız. Hele  hele  Peygamber  sevgisinin  abartılarının  sonucu  olarak  " Levlâke  levlâke  lema  halâktul  eflâk "  ( Sen  olmasaydın  Ben  bu  Kâinatı  yaratmazdım )  denilen  uydurma  hadisinin  peşine  düşmek,  ardından  " Kâinatın  Efendisi "  demek,  zamanlı  zamansız  okunan  " Sela "  larda,  Senedena,  Mevlana,  Habiballah,  Seyyidina   evveline  vel  ahirine  diyerek  Allah'ın  sıfatlarını  Peygamberimizin  üzerine  atfetmek,  Ahkaf  Suresinin  9. ayetinde  " De  ki  :  “ Ben  elçilerden  ilk  ortaya  çıkan  biri  değilim.  Ve  ben  bana  ve  size  ne  yapılacağını  bilmiyorum.  Ben  sadece  bana  vahyedilene  tabi  oluyorum. Ve  ben  apaçık  bir  uyarıcıyım.  Yine  Zümer  Suresinin  19. ayetinde  "  Peki  üzerine  azap  kelimesi  hak  olmuş  kimse  de  mi ?  Artık  o  ateşteki  kimseyi  sen  mi  kurtaracaksın. ?  ifadeleriyle  yapılan  uyarılara  rağmen,  Şefaat  ya  Resulullah  diye  bu  uydurulmuş  gecelerde  ölmüş  olan  Peygamberimizden  yardım  istemek   tamamen  şirktir.  Allah'a  ortak  koşmaktır.  Kur'an  ayetlerinin  inkâr  edilerek  küfre  girilmesidir. Bu  işgüzarlıklara  benzer  şekilde  Peygamberimize  sevginin  bir  tezahürü  olarak,  Mevlit  Gecesi  anlamına  gelen  bir  tamlamayla,  Peygamberimizin  doğduğu  gece  diye  Mevlit  Kandili  gecesi  ihdas  edilmiş,  değişik  ibadet  şekilleri  ile  gecenin  kutlanması  gelenek  haline  getirilmiş,  dinin  içine  sokulmuştur.  Aslında  bu  gece  Hristiyanların  İsa  Peygamberin  doğumu ( Milat )  olarak  kabul  ettikleri  günde  yaptıkları  kutlamaya  nispet  olarak  uydurulmuştur.  Peygamberimizin  doğum  gününü  bırakalım,  doğum  ayı  ve  yılı  bile  kesin  değildir. Peygamberimizin  zamanında  doğum  günü  diye  bir  gün  kutlanmamıştır  ki,  biz  O'nun  uygulamadığı  bir  şeyi  uygulayalım.  Hicri  takvime  göre  Rebiul  Evvel  ayının  12. gecesi,  bu  konuda  söylenen  ve  kesin  olmayan  rivayetlerden  birine  göre  seçilerek,  Peygamberimizin  doğum  günü  olarak  kabul  edilmiştir. Uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  bu  gecede  biraz  nafile  namaz  kılma,  bir  de  mevlit  dinleme  promosyonu  kazanalım,  cennetin  kapısını  da  biraz  aralayalım  düşüncesi  hakim  olmaktadır.  Bu  gece  için  özellikle  de  Süleyman  Çelebi  denilen  ve   Muhammed  Peygamberi  adeta  putlaştıracak  derecede  abartılı  sevginin  içine  gömülmüş  kişinin  yazdığı  mevlit  şiirinin  okunması  ve  dinlenilmesi,  vazgeçilemez  bir  gelenek  haline  gelmiştir. Maalesef  şiirin  içerisinde  bulunan  Kur'ana  aykırılıklar,  küfürler  ve  şirkler,  çoğunluk  tarafından  anlaşılamamakta  ve  sorgulanamamaktadır. Bunun  sonucunda  mevlit'i  okutturanın  da,  okuyanın  da,  dinleyerek  katılanların  da  Allah  katında  şirkle,  küfürle  sorgulanacaklarının  farkına  varılamamaktadır. ( Mevlit  Okunması  Dini  Bir  İbadet  midir ?  başlıklı  yazımızda  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )

Mevlit  sözcüğü  Türkçeye  Arapçadan  girmiş  bir  sözcüktür. Lügat  anlamıyla ;  “ Doğmak,  doğum  zamanı,  doğum  yeri “  anlamlarına  gelir. Asıl  anlamı  da  “ Vesiletü'n  Necat “ ( Kurtuluş  Vesilesi ) demektir. Edebi  bir  terim  olarak  da  “ Mevlit “  Muhammed  Peygamber’in  doğumunu,  hayatındaki  bazı  kesitleri,  olmayan  mucizelerini  anlatan  mesnevi  tarzındaki  metinlerin  tümüne  verilen  isim  olmakla  beraber,  İslam  edebiyatının  bir  türüdür. Bu  türün  günümüzde  en  tanınan  örneği  de  Süleyman  Çelebi’nin  Anadolu’da  15. yüzyılda, 1409  yılında  yazdığı, “ Vesiletün  Necat “  ismini  taşıyan  manzum  ve  Türkçe  eseridir. Dolayısıyla  “ Mevlit “  sözcüğüyle  kastedilen,  çoğunlukla  Süleyman  Çelebi’nin  bu  eseridir. 

Mevlit  okunması  ve  gecenin  kutlanması,  Osmanlı  İmparatorluğu  döneminde  ilk  defa  1588  yılında  3. Murat  zamanında  siyasi  olarak  resmi  bir  devlet  protokolü  haline  getirilmiş,  sarayın  önceleri  Ayasofya  Camisinde,  daha  sonra  da  Sultan  Ahmet  Camisinde  düzenlediği   törenlere  devletin  ileri  gelenleri  ile  birlikte  halk  da   katılmaya   başlamış  ve  böylece  kökleşmiş  bir  gelenek  olarak  Dinin  içerisine  yerleştirilmiştir. Tabiidir  ki  bu  uygulama  geçen  zaman  içerisinde   sadece  İslam'ın  son  Peygamberi   Muhammed ( a.s. ) ın  doğum  günü  denilen  Mevlit  Kandili  gecelerinde  kalmamış,  önce  hepsi  bidat  olan  diğer  kandil  gecelerinde,  daha  sonra  da  dini  günlerde  ve  gecelerin  dışında  her  vesilede  zamanlı  zamansız  uygulanır  ve  yaşanır  olmuştur. Kur’anda  Cinn  Suresinin  18. ayetinde  “ Ve  şüphesiz  ki  mescidler  Allah  içindir.  O  nedenle  Allah  ile  birlikte  herhangi  kimseye  yalvarmayın. /  kulluk  etmeyin.  "  denildiği  uyarısına  rağmen,  mevlit  okunması  geleneği  camilerin  içerisine  kadar  sokulmuş  ve  Din  açısından  çok  tabii  imiş  gibi  bir  hale  getirilmiştir.  Diğer  Müslüman  ülkelerde  olmadığı  halde  bugün  Anadoluda  halk  kültürüne  köklü  bir  şekilde  Dini  inanç  olarak  yerleştirilmiş  olan  Mevlit  okunması  geleneği,  İslamla  ve  Kur’an  ile  bağdaşmayan  pek  çok  icat  edilmiş  günlerde  vazgeçilemez  bir  uygulama   halindedir.  Törenlerde  Mevlit  okunmasının  arasında  bir  de  Mevlithan   “ Susadım  gayet  hararetten  kati  “  der  demez,  şeker  şerbet  ve  ardından  da  yiyecek  ikramları  yapılınca,  tören  daha  da  cazip  ve  vazgeçilemez  hale  gelmektedir. Bu  bağlamda,  yeni  doğan   çocukların  kırkı  çıkınca,  bir  Müslüman’ın  ölümünün  ardından,  yedinci,  kırkıncı,  elli  ikinci,  yüzüncü  uydurma   günleri  ve  seneyi  devriyesinde,  adak  ve  nikâh  törenlerinde,  hacıların  gidiş  ve  dönüş  yemek  ziyafetlerinde,  sünnet   düğünü  merasimlerinde,  askere  gidiş  veda  yemeklerinde  velhasıl  hayatın  bütün  kesimlerinde  ibadet  gibi  algılanan  ve  kökleştirilmiş  bir  uygulama  olarak  ortaya  çıkmıştır. Tabii  ki  böylece  hanendelere,  mevlithanlara,  hafızlara  da  vazgeçilemez  bir  gelir  piyasası  meydana  gelmiştir. Törenlerin  sonucunda  okunan  birkaç  ayetten  ve  yenilen  içilenlerden  hasıl  olan  sevabın,  töreni   düzenleyen  ve  finanse  edenlerin  ölmüşlerinin  ruhuna  hediye  edilmesi  de  tertip  edenlerin  gönüllerini  rahatlatmaktadır.  Böylece  mevlit  törenini  düzenleyen  de  mutludur,  mevlithanlar  da  nefeslerinin  karşılığını  aldıkları  için  mutludur,  katılanlar  da  bedava  bir  şeyler  yedikleri  için  mutludur. Velhasıl  Kur'anı  anlayarak  okumadığı  için,  içerisindeki  öğütlerden  haberi  olmayan,  gaflet  ve  dalalet  içerisinde  olan  herkes  mutludur  da,  acaba  Hakk  Dinin  ve  Kur’anın  sahibi   Yüce  Rabbimiz  Allah  ile  Kur’anı  ümmetine  emanet  eden,  fakat  ümmeti  tarafından  da  terkedildiği  için  Kur'an  ayetiyle  şikayetçi  olacağının  belirtildiği  ve  o  anda   övüldüğü,  göklere  çıkartıldığı  zannedilen,  Kur’an  ahlâkı  ile  taçlandırılmış  o  mümtaz  insan  olan  Peygamberimiz  de  mutlu  mudur ? Tabii  ki  bu  sorgulamanın  bu  güne  kadar  toplumumuz  tarafından  yapılamadığı  da  bir  gerçektir !.

Peygamber  sevgisi  bir  gecelik  promosyonlu  gecelerde  yapılacak  birkaç  uydurma  ritüelle  ve  özellikle  küfürlerle  dolu  olan  mevlit  okunmasıyla,  O'nu  gereği  gibi  tanımadan  geçiştirilecek,  sadece  anlamı  da  bilinmediği  halde  salavat  getirerek  lafta  kalacak  bir  sevgi  olmamalıdır. O'nu  risaletindeki  dirayeti,  sabrı,  azmi,  zekâsı,  hoşgörüsü,  Kur'an  ile  yoğurulmuş  güzel  ahlâkı,  sadeliği  ve  Kur'ana  olan  bağlılığı  ile  tanımadan,  aralarında  bulunduğu  arkadaşlarından  farklı  olmayan  giyimi  ve  görünüşünden  dolayı  dışarıdan  gelen  bir  yabancının  O'nu  ayırdedememesinden  dolayı  " Hanginiz  Muhammed  "  diye  sordurtturabilen  O'nun  güzel  ahlâkını  ve  mütevaziliğini  içselleştiremeden  ve  o  felsefeyi  kavramadan,  biz  Müslümanlara  emanet  ettiği  Kur'ana  sahip  çıkılmadan  kutlanacak  gecelerin,  okunan  mevlitlerin,  şirk  ve  küfür  sorumluluğundan  başka,  Allah  katında  hiç  bir  değeri  olmayacaktır.

Bizi  kurtaracak  olan  ne  Beraat   Gecesidir,  ne  Regaip  Gecesidir,  ne  de  Mevlit  Gecesidir.  Aksine  yarım  saat  de  olsa  anlayarak  okuduğumuz  ve  tefekkür  ederek  Kur’ana  sarıldığımız,  Peygamberimizi  Kur'an  ayetleriyle  tanımaya  çalıştığımız  geceler  olacaktır.  Aksi  halde  Furkan  Suresinin  30. ayetinde  "  Şüphesiz  benim  ümmetim  şu  Kur'anı  terk  edilmiş  bir  şey  haline  getirdi. "  diyerek  hesap  gününde  Peygamberimizin  bizden  şikâyetçi  olacağı  gibi,  Kur’anı  terk  eden,  Allah’a  gerçek  manada  yönelmeyen,  Allah’tan  başka  Rabbler  edinip  şirke  bulaşan  ve  parça   parça  bölünen  Müslümanlar,  Kur’an  dışında  yaşadıkları  yozlaşmış  dini  ve  sonradan  icat  edilmiş  Kandil  geceleri  anlayışını  terk  etmedikçe,  akıllarını  kullanmazlarsa,  üzerlerindeki   belalardan,  musibetlerden,  huzursuzluklardan,  kavgadan,  ve  mutsuzluklardan  Allah  katında  da  şirk  ve  küfür  sorumluluğundan  asla  kurtulamayacaklardır.

Yüce  Rabbimizden  dileyelim  ki,  ben   Müslüman’ım  diyenler,  şirkten,  Allah’a  ortak  koşmaktan,  çok  sevdiğimiz  Peygamberimizi  dahi  Allah’ın  yanında  ikileme  yaparak  eş  koşmaktan,  uzak  durabilsinler.  Kur'anda  Ahkaf  Suresinin  5. ayetinde  "  Ve  Allah'ın  astlarından  kıyamet  gününe  kadar  kendisine  hiçbir  cevap  veremeyecek  olan  kimselere  dua  eden  kimseden  daha  sapık  kim  olabilir ?  Üstelik  tapılan  kimseler,  o  kimselerin  yalvarışından  habersizler  de. "  denilerek  yapılan  uyarılar  gözardı  edilmesin. Yardım  sadece  Allah'tan  istenir.  Allah’tan  başka  türbelerden,  velilerden,  ölülerden,  şefaat  ya  Resulullah  diyerek  bugün  aramızda  olmayan  Peygamberimizden  yardım   istemekten  vaz  geçilsin.  Üstelik  de  yine  Ahkaf  Suresinin  6. ayetinde,  yardım  istenilenlerin,  isteyenlerden  şikâyetçi  olacakları  uyarısı  unutulmamalıdır.  Yine  unutulmamalıdır  ki  Müslümanım  diyenlerin  arasında  gerçekten  iman  edenler,  iki  yüzlü  münafıklar  ve  Allah'a  ortak  koşan  müşrikler  vardır.  Bu  nedenle  Kur'anımızda  Yüce  Rabbimiz  Allah,  insanlara  sadece  "  Ey  iman  edenler "  diye  hitap  eder.  Bu  nedenle  Müslümanım  elhamdülillah,  iman  ettim  diyenler  sadece  lafta  kalmamalı,  Dinimizin  yegâne  kaynağı  olan  Kur'anı  kapasiteleri  ölçüsünde  herkes  kendi  dilinden   mealini,  tebyinini  anlayarak  okuyup  öğütlerini  rehber  edinmeli,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  özellikle  bir  gövde  gözterisi  ve  yarış  haline  getirdikleri  Kandil  geceleri  dayatmalarının  esaretinden  ve  Allah  katında   küfür  ve  şirk  ile  karşı  karşıya  kalabilecekleri  sorumluluklardan  akıllarını  kullanarak  kurtulabilmelidir.  Kendi  durumlarını  Kur’an  ışığı  altında  objektif  olarak  değerlendirebilen,  tevbe  ederek  Allah’a  sığınan,  gerçek  manada   Kur’an  mümini  olarak,  din  gününün  azabından  kurtulabilen,  Allah  katında  zafere  ulaşabilen  kullara  müjdeler  olsun !  Allah'ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR  !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin  ül  Kur’an  )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

#Kandil geceleri #Mevlit kandili #peygamberin doğum günü #üç aylar #mevlit nedir

Takip Et