Konu Detay

KUR'ANA GÖRE İBADET NEDİR ?

 12.05.2017
 3334

Ülkemizde  bugün,  birisi  dindar,  dinine  bağlı,  ibadet  eden,  dine  yönelen,  hatta  Müslüman  denilince,  kadınlar  için  ilk  akla  gelen,  tesettüre  girmiş,  başını  örtmüş,  erkekler  için  de  camiye  gidip  namaz  kılan  olduğudur.  Başı  açık  kadınlar  için,  Camiye  gitmeyen  erkekler  için  ise  de  çoğunlukla  namaz  kılmıyor,  ibadet  etmiyor  ön  yargılı  düşüncesi  olacaktır.  Toplumumuzda  Din  ve  İbadet  denilince  bu  ön  yargılarla  namaz,  oruç,  hacc,  erkeklerde  sakal,  cübbe,  tespih,  sarık,  takke,  kadınlarda  başörtüsü  ve  tesettür  gibi  sadece  dış  görünüşler  ön  planda  olmakta  ve  insanlar  buna  göre  dindar,  Müslüman  veya  kâfir  olarak  nitelendirilmektedir.  Bu  nedenle  de  öze  hiç  bakılmadığından,  insanlık,  ünsiyet,  erdem,  ahlâk  gibi  kavramlar  tamamen  unutulmaya  yüz  tuttuğundan,  aslında   bugün  Din  ve  İbadetin  içi  boşaltılmış,  yozlaşmış  bir  anlayışa  dönüşmüş,  iman  ve  ibadet  sadece  şekli  bir  dış  görünüş  ile  ölçülür  olmuştur.  Namaz  kılan,  Allah'a  iman  ettim  diyen  Mekke  müşriklerinde  olduğu  gibi,  bugün  de  halbuki  namaz  kılan  bir  Müslümanın  da  imanının  henüz   ameline  yansımamış  olabileceği,  cübbe  ve  sakallı  bir  görünümün  ardından  bir  ahlâksızlığın  çıkabileceği,  tersine  başı  açık  bir  kadının  da,  hırpani  bir  görünümün  de  ardından,  amel  ve  imanı  birleştirebilmiş  erdemli  bir  insanın  çıkabileceği,  düşüncelerin  çok  uzağında   kalmaktadır. 

Oysa  Bakara  Sûresinin  177. ayetinde  "  Yüzlerinizi  batı  ve  doğuya  çevirmek  el  birru /  iyi  olan  kimse,  takvalı  iyi  adamlık  değildir.  Ama  iyi  adamlar,  Allah’a  ve  Ahiret  Gününe,  meleklere,  Kitab’a,  Peygamberlere  inanan ;  malını  akrabalara  /  yakınında  bulunanlara,   yetimlere,  miskinlere,  yolcuya  ve  dilenenlere  ve  özgürlüğü  olmayanlara  çok  sevdiğinden  veren  ve  salatı  ikame  eden,  /  Topluma  ve  insanlara  mali  ve  zihinsel  açıdan  destek  olan,  paylaşan,  yardımlaşan,  sosyal  yardım  ve  eğitim  öğretim  destek  kurumlarının  oluşmasına  ve  ayakta  durmasına  katkıda  bulunan  zekâtı  /  vergiyi  veren  kimselerdir.  Ve  de  sözleştiklerinde  sözlerini  tastamam  yerine  getiren,  sıkıntı,  hastalık  ve  savaş  zamanlarında  sabreden  kimselerdir.  İşte  onlar,  özü  sözü  doğru  olanlardır.  Ve  işte  onlar,  Allah’ın  koruması  altına  girmiş  kişilerin  ta  kendileridir. "  ifadeleriyle  içerisinde  ilgili  olan  bütün  diğer  bireyleri  de  içine  alan  " tağlib "  ( baskınlık )  edebiyat  sanatı  ile  adam  sözcüğü  kullanılmıştır. Bu  bağlamda  aslında  bu  sözcük  ile  kadın  erkek,  genç,  yaşlı  bütün  insanlar  kastedilmekte,  çok  ayrıntılı  ve  anlamlı  olarak,  sadece  lafla  ben  iman  ettim,  ben  Müslümanım  yüzümü  batıya  ve  doğuya  çevirerek  selamladım,  namaz  kıldım  demekle,  tesettüre  girilmekle,  sakal  bırakıp  elde  tespih  dolaşmakla,  şekli  dış  görünümle  imanın,  iyi  adamlığın / özü  sözü  doğru  güvenilir  bir  insan  ve  Müslümanlığın  olamayacağı,  bir  işe  yaramayacağı,  Kur’an  ayetleri  ile  açıkça  belirtilmektedir.

Allah'a  has  kılınmış  Hakk  Dinin  ve  İbadetin  temelini,  şekli  bir  dış  görünüşten  ziyade,  her  türlü  riyadan,  gösterişten  uzak,  vakur / ağırbaşlılık  ve  mütevazilik  içerisinde,  bütün  öz  benlikle  kalpte  yerleşmiş,  sorgulama  ve  tahkik  ile  ulaşılmış  bilgi  ile,  hayata  ve  davranışlara  yansıtılmış  gerçek  bir  iman  oluşturur.  Dil  bilimcilerine  göre  İman  :  "  Kesb  "  özgür  irade  ve  seçim  ile  kalpte  oluşturulan  tasdik  demektir.  Sözcük  anlamı  olarak  "  Verilen  bir  haberi  kabul  ve  itiraf  edip  haber  sahibini  doğrulamaktır. Dini  terim  olarak  ise  sadece  tasdik  olmayıp,  Allah'ın  vahyi  ile  Peygamberin  getirdiği  ve  Dinden  olduğu  zorunlu  ve  kesin  olarak  bilinen  haber,  öğüt  ve  hükümleri  kendi  irade  ve  vicdanı  ile  tasdik  ederek  bunları  kabul  ve  itiraf  etmektir.  Burada   asıl  önemli  nokta  da  bu  tasdik  etmenin  ve  itirafın  nasıl  olacağıdır. Sadece  kalben  kabul  ve  itiraf  geçerli  ve  yeterli  midir,  yoksa  ayrıca  pratikte  uygulamalar  da  gerekli  midir ? 

Kur'ana  baktığımız  zaman  ise  Yüce  Rabbimiz  Allah,  iman  etmeyi  mutlaka  bir  fiille  beraber  zikreder.  Müminun  Sûresinin  1 - 11. ayetlerinde  "  Kesinlikle  inananlar  zafer  kazandılar.  Onlar  salatlarında  /  Dine  arka  çıkma,  destekleşme,  dayanışma,  paylaşma  ve  yardımlaşmada  gösterişsiz  samimi  olan  kimselerdir.  Ve  onlar  boş  şeylerden  yüz  çeviren  kimselerdir.  Ve  onlar  zekâtı  veren  kimselerdir.  Ve  onlar  iffetlerini  koruyan  kimselerdir.  Ve  onlar  emanetlerine  ve  antlaşmalarına  riayet  edenlerdir.  Ve  onlar  salatlarını / Sosyal  yardım  ve  dayanışma  kurumlarına  destek  olan,  koruyan  kimselerdir.  İşte  onlar  içinde  temelli  kalacakları  Firdevs  cennetinin  son  sahipleridir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Kur'anın  tanımladığı  müminler, ( Gerçekten  İman  ettiğini  söyleyen  kişiler ) inanmış  olmanın  yanı  sıra  sürekli  bir  amel,  aksiyon  ve  güzel  şeyleri  üretme  halindedir.

Genel  olarak  belirtecek  olursak  İman,  İnanmaktır,  güvenmektir,  gizlisi  saklısı  olmamaktır. Dinin  ve  ibadetin  yaşanmasında  samimiyettir  ve  ihlastır.  İnandığını  güzel  ve  dosdoğru  yoldaki  davranışlarla  kesinlikle  bütünleştirerek  yaşamaktır.  İman  kalptedir.  Allah'la  kul  arasındadır.  Biz  hiç  kimsenin  imanlı  olup  olmadığını,  ölçüsünü  bilemeyiz.  İman  aklını  ve  iradesini  doğruya,  iyiye,  güzele  yönelik  olarak  kullanabilen,  özgür  ve  reşit  olarak  düşünebilen,  sorgulayarak  bilgi  sahibi  olan  kişilerin  işidir.  Aklını  başkalarına  emanet  etmiş  veya  okuma  tembeli  olup  yeterli  bilgi  sahibi  olamamış, Kur'an  cahili  kalmış  kişilerin  imanı,  taklidi  imandan  öteye  geçmez. Bilgi  sahibi  olmayanlar,  akıl  edemez,  düşünemez  ve  tefekkür  edemez. Kendi  aklını  kullanarak,  araştırarak,  tahkik  ederek,  gerekli  bilgi  ile  gerçek  imana  sahip  olan  kişiye  de  Mümin  denir. Kur'anın  İslam’ına  dahil  olmak,  gerçek  ve  tahkiki  bir  iman  ile  bulunduğu  her  ortam  içerisinde  bütün  olumsuzlukları,  negatiflikleri   uzaklaştırıp,  adaleti,  barışı,  huzuru,  sağlamlaştırmak,  imanı  her  türlü  güzele,  doğruya   yönelmiş  amelle  birleştirerek  yaşamaktır.  Ankebut  Sûresinin  2 - 3. ayetlerinde  "  İnsanlar  denenmeden  İman  ettik  demeleriyle  bırakıverileceklerini  mi  sandılar ?  Ve  andolsun  Biz,  onlardan  öncekileri  de  saflaştırılmaları  için  sıkıntılara  sokmuştuk.  Artık  elbette  Allah,  doğru  kimseleri  işaretleyip  gösterecektir  ve  elbette  yalancıları  da  kesinlikle  bildirecektir. "  ifadeleriyle  insanların  sadece  iman  ettik  demelerinin  yetmediği,  imanın  mutlak  surette  amel  olarak,  gerçekten  imanlı  iseler  imanlarını  dışa  vurmaları,  davranışlarına   yansıtmaları  ve  bu  uğurda  bir  takım  sıkıntıları  da  göğüslemeleri  gerektiği  vurgulandıktan  sonra  geçmişte  yaşamış  kişilerin  de  bir  takım  görevlerle  görevlendirildiği,  bu  görevler  her  ne  kadar  zor  ise  de  bunlarla  sınandıkları,  böylece  yalancılarla,  doğruların  ve  inananların  ortaya  çıkarıldığı  anlatılmaktadır.  Bununla  beraber  bir  çok  ayetle  de  imansız  amelin,  amelsiz  imanın  da  bir  işe  yaramayacağı,  gerçek  iman  ve  amel  bağlantısının  nasıl  olması  gerektiği  anlatılmaktadır.

HÜCURAT  14 :  Bedevi  Araplar  iman  ettik /  inandık  dediler.  De  ki :  “ Siz  inanmadınız  ama  eslemna  /  sağlamlaştırdık,  kendimizi  sağlama  aldık,  İslamlaştık  deyin.  İman  henüz  kalplerinize  girmedi.

ENFAL  2 - 4  :  Hiç  şüphesiz  müminler  ancak,  Allah  anıldığı  zaman  yürekleri  ürperen,  O'nun  ayetleri  kendilerine  okunduğu  zaman  iman  açısından güç  kazanan  ve  yalnızca  Rabblerine  sonucu  havale  eden,  salatı  ikame  eden  ve  bizim  kendilerine  rızk  olarak  verdiğimiz  şeylerden  Allah  yolunda  /  Kamu  ve  insanlar  için  harcayan  kimselerdir.  İşte  bunlar,  gerçekten  inananların  ta  kendisidir.  Onlara  Rabbleri  katında  dereceler,  bağışlanma  ve saygın  bir  rızk  vardır.

Atalarımız  güzel  ve  yerinde  bir  teşhisle  “  İman  ile  paranın  kimde  olduğu  bilinmez  “  demişler,  de  buna  rağmen  toplumumuzda  bugün,  aslında  önemli  ve  ilk  şartı  okumak,  öğrenmek  olması  gerektiği  halde,  Namaz,  Oruç,  Umre,  Hacc  gibi  ibadetler,  imanın  ilk  şartı  olarak  görülmektedir. Değişik  şekilde  kadının  başını  örtmesi  gibi  dışa  yönelik  ritüeller,  imanın  belirleyicisi  olarak  kabul  edilmektedir.  Bununla  beraber  iyi  bir  Müslüman  olmak,  nereye,  hangi   Mezhebe,  Tarikata  veya  Cemaate,  hangi   mahalleye  veya  bölgeye  mensup  olduğunun  göstergesi  haline  gelmiştir. Bugün  Din  ve  İbadet  ile  ilgili  olarak  Peygamberimiz   ve  sahabe  zamanındaki  anlayış  ve  yaklaşımlar,  işlevlerini,  asıl  özelliklerini,  anlamını  kaybetmiş  durumdadır.  Oysa  binlerce  yıldır  dünyanın  her  köşesinde  kapalı  mekânlarda,  Tanrılara  tapınak  dini  olarak  yaşanan  ibadeti,  şekli  görünümünden  arındırarak,  Kur'an  ile  ilk  defa  tapınak  dışına,  halkın  arasına,  halkın  yaşamına,  sokağa,  dünyanın  her  noktasına  çıkarmayı  başarmış  Peygamberimiz,  kıyam  ederek ( her  türlü  haksızlıklara  karşı  ayaklanarak ) kölelik  ve  sömürü  düzenini  yıkmış  devrimci  bir  Peygamberdir. Halkın  arasına  taşınabilmiş  gerçek  iman  ve  ardından  gelen  ibadet,  ancak  güzel  bir  ahlâkla  donanmış  insanların  davranışları,  insanlar  arasındaki  ilişkilerde  paylaşmanın,  dayanışmanın,  yardımlaşmanın,  fedakârlıkların,  dürüstlüğün,  huzurun,  mutluluğun,  güzelliğin,  güvenin  ve  bütünleşmenin  sağlanmış  olması  ile  belli  olabilir.

Eğer  farkında  olmadan  fazla  para  verdiğiniz  bir  simitçi,  belki  de  gün  boyu  sattıkları  kadar  kazanabileceği  bir  parayı,  arkanızdan   gelerek  bana  fazla  para  verdiniz  diyerek  iade  ediyorsa,  kendisi  yoksulluk  ve  ihtiyaç  içinde  olduğu  halde,  bu  benim  hakkım  değil  diye  bulduğu  yüklü  bir  paranın  sahibini  arıyorsa,  artık  onun  imanından  şüphe  edilemez.  İşte  bu  kalplere  girmiş  gerçek  iman  ve  imanın  amelle  birleşmiş  olduğu  bir  ibadettir.  Ama  namaz  kıldığı,  oruç tuttuğu,  hacca  gittiği,  tesettürü,  sakalı  ve  din  kisveli  giysiye  büründüğü  halde,  insanların  duygularını,  emeğini  sömüren,  başkalarının  hakkını  gasp  eden, iş hayatındaki  kazanca  hile  ve  haramı  bir  hak  sayan,  görünürdeki  bir  dindarın  imanının,  kalbine  indiği  söylenemez. Sakınmayı / takvayı  sağlayamayan,  insana  insan  olabilmeyi,  güzel  hasletleri  kazandıramayan  namaz,  tutulan  oruç,  gidilen  Hacc,  ibadet  değildir,  Kur'ana  göre  şirkin  en  sinsi  ve  en  tehlikelisi  olarak  ilân  edildiği  riyakârlıktır,  münafıklıktır.  Şekli  bir  dış  görünüşle  insanları  ve  kendisini  aldatmaktan  başka  bir  şey  değildir.  Bu  bağlamda  Tevbe  Sûresinin  16. ayetinde  "  Sizden  çaba  harcayanları,  Allah'ın  Elçisinden  ve  inananların  astlarından  sırdaş  / gönül  dostu  edinmeyenleri  Allah  ortaya  çıkarmadan  bırakılacağınızı  mı  sandınız ?  Ve  Allah  yaptıklarınızdan  çok  iyi  haberi  olandır. "  yine  Ali  İmran  Sûresinin  142. ayetinde  " Yoksa  Allah,  içinizden  çaba  harcayanları  bildirmeden,  sabredenleri  de  bildirmeden  cennete  gireceğinizi  mi  sandınız ? "  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  Müslümanlar  kesinlikle  sadece  inandık  demeleriyle  ve  dış  görünüşleriyle  Allah  katında  kurtuluşa  eremezler.  

Bu  çerçevede  gerçek  anlamda  imanın,  buna  bağlı  olarak  yaşanacak  olan  Dinin  ve  ibadetin  ana  hatları  ve  bunun   için   gerekli  olan  yol,  Kur’an  ayetlerinin  Peygamberimize  indiriliş  sırasına  göre,  ilk  defa  Fatiha  Sûresi  içerisinde  karşımıza  çıkmaktadır.

FATİHA  5 – 7  :  İyyakena'budu  ve  iyyakenestaiyn  *  İhdinassıratelmüstakiym  *  Sıratalleziyne  enamte  aleyhim  gayril  magdubi  aleyhim  veladdaliyn

Yalnız  sana  kulluk  /  ibadet  ederiz  ve  yalnız  senden  yardım  dileriz. Bize  üzerlerine  gazap  dökülmüşlerin  ve  şaşkınlığa  /  dalalete  saplanmışların  yolunun  dışındaki,  kendilerine  nimet  verdiklerinin  yolu  olan  dosdoğru  yolu  / Sırat ı  müstakimi  göster.

Ayetlerde  ibadetin ( kulluğun )  yalnızca  Allah’a  yapılmasının   gerektiği  ve  bu  kulluğun  yolunun  da  sıratı  mustakim  ( dosdoğru  yol )  olduğu  bildirilmektedir. İbadet  sözcüğü  dilimize  Arapça  orijinaliyle  girmesine  rağmen,  kök  anlamı  “ abd “  kulluk,  kölelik  etmek  demektir. Bu  anlamlar  bir  insanın  kayıtsız  şartsız  teslim  olmasını,  itaat  etmesini,  boyun  eğmesini  ifade  eder. İbadet’in  dini  kavram  olarak  anlamı  ise ;  Kulun,  sahibine ( Yaratanına )  karşı, Yaratanı  tarafından  verilen  görevleri  kayıtsız  şartsız  kabullenip  yerine  getirmesi  demektir. Kur'anın  İslam'ında  kulun,  kula  kulluğu,  köle  edilmesi  yasaktır.

Her  şeyin  yaratıcısı  olan  Allah,  yarattığı  kulları  için  huzuru,  barışı,  güvenliği,  adaleti,  mutluluğu  ve  insanca  yaşamayı  sağlamak  için  belirlediği  davranış  ve  yaşam  biçimini  kullarına  çeşitli  şekillerle  bildirmiş,  elçiler  göndermiş  ve  en  sonunda  da  bizim  Peygamberimizin  aracılığıyla  indirdiği  bu  bildirileri  Kur’anda  toplamıştır. Bu  nedenle  Bakara  Sûresinin  ilk  ayetlerinde  de  Allah’a  yapılacak  kulluk  için  dosdoğru  yolun, ( Sıratı  müstakim’in )  Kur’an  içerisinde  olduğu  dile  getirilmektedir.

BAKARA  1 – 5  :   Rahman  ve  Rahim  Allah  adına     Elif,  Lam,  mim

Şüphesiz  muttakiler  /  iman  edenler,  müminler,  Allah’a  karşı  gelmekten  sakınanlar  için  dosdoğru  yol  bu  kitaptadır.  Onlar  gayba  / canı  gönülden,  bütün  içtenlikleri,  öz  benlikleri  ile  inanırlar,  salatı  /  destekleşmeyi,  yardımlaşmayı,  paylaşmayı,  öğrenip  öğretmeyi  ve  kurumlarını   ayakta  tutarlar,  kendilerine  verdiğimiz  rızkın  bir  kısmını  Allah  yolunda  /  ihtiyacı  olan  insanlar  için  harcarlar.  Onlar  sana  indirilene  de,  senden  önce  indirilenlere  de,  ahiret  gününe  de  kesin  olarak  inanırlar.  Onlar  Rabblerinden  gelen  bir  doğru  yol  üzeredirler.  Ve  kurtuluşa  erenler  de  işte  onlardır.

Sırat  ı  müstakim’in  / Dosdoğru  yolun  / Hidayetin  Kur’an  ayetleri  ışığında  değerlendirmesi  yapılacak  olursa,  bu  anlamın  Allah’ın  yolu  /  Hak  yol  /   Allah’ın  Kitabı  /  İslam  Dini   olduğu  görülür.  En  güzel  tanımı  da  Fatiha  Sûresinin  sonunda  yapılmıştır. Taha  Sûresinin  82. ayetinde  " Ve  şüphe  yok  ki  Ben  tevbe  eden,  iman  edip  salihatı  işleyen,  sonra  da  kılavuzlandığı  doğru  yolu  bulan  kimse  için  çok  bağışlayıcıyım. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  hidayet  sadece  Allah’a  aittir.  İyiye  güzele  önderlik  etmek,  hak  ve  batılı  ayırt  etmeye  yarayan  bilgi  ve  kitapları  göndermek,  peygamber  yollayarak  dosdoğru  yolu  göstermek  gibi  anlamları  taşır. Veli  ve  Evliyanın,  Peygamber  de  dahil  hiç  bir  insanın  hidayet  etme  gücü  ve  yetkisi  yoktur.  Dosdoğru  yol /  Hidayet,  ayette  de  gördüğümüz  gibi  gayba  inanmakla  başlar.  

Gayb  :  Sözcük  anlamıyla  "  Gizli  olan,  asla  görünmeyen  ve  görünemeyecek  olan,  bilinmeyen  ve  asla  bilinemeyecek  olan  "  demektir.  Vasıtalı  ya  da  vasıtasız  olarak  duyu  organlarıyla  algılanamayan,  bilgimizle  nitelik  ve  nicelik  bakımından  kavranamayan  şeyler,  olaylar,  nesneler  ve  mekânlardır.  Sadece  ve  sadece  Allah'ın  bildiği  ve  O'nun  dışında  peygamberler  de  dahil  hiç  kimsenin  bilemeyecekleridir. Bazı  gaybi  bilgiler  de  ancak  peygamberlerine  Allah'ın  vahiyle  bildirmesiyle  ortaya  çıkar. Bunlar  da  Kur'anın  içerisinde  yer  almaktadır. ( Ali  İmran  179,  Cinn  26,  Yusuf  86, )

Bu  gerçek  doğrultusunda  Kur’ana  göre  İbadet  :   Allah  tarafından  kullara   bildirilmiş  görevleri,  kayıtsız  şartsız  yerine  getirmeleri  gereken  bir  talimatnamedir. Bu  nedenle  İbadet,  halk  arasında  yaygınlaştığı  gibi  sadece  namaz  kılmak,  oruç  tutmak,  Hacc  ve  Umre   gibi  üç  beş  ameli  yapmaktan  ibaret  değildir. Zira  ibadet  sözcüğü  Kur’anda  278  ayette  yer  aldığı  halde,  namaz,  oruç,  Hacc  gibi  bizim  ibadet  dediğimiz  şekli  amellerin  anlatıldığı  ve  kastedildiği   ayetlerde  geçmemekte  ve  bunların  bahsedildiği  ayetlerde  özellikle  nüsük  ( menasik )  kavramları  kullanılmaktadır.

ENAM  162  :  De  ki :  “  Benim  salatım  /  paylaşma,  destekleşme,  yardımlaşma,  dayanışma  ve  dine  arka  çıkma  adına  yaptıklarım,  nüsukum  / kulluğum  her  türlü  şekli  ibadetim,  hayatım  ve  ölümüm  sadece  Kendisinin  ortağı  olmayan  alemlerin  Rabbi  Allah  içindir. “

Nüsük  : İbadetle,  kullukla,  taatla  Allah’a  yaklaştıran  her  şey  demektir. Hakk  Dinin  yapılmasını  emrettiği  ve  yapılmasını  yasakladığı  şeylerdir. Sözcüğün  çoğulu  da  Menasik’tir.  Arap  dil  kurallarına  göre  "  Mensek "  ve  "  Minsek  "  sözcükleri  de   "  Nüsük  yolu "  ibadetlerin  yolu  demektir.

* Mensek  sözcüğünden  gelen  çoğulu  menasik,  nüsüklerin  icra  edildiği  yerler  demektir.

Menasik,  "  mensek "  sözcüğünden  gelen  ismi  zaman /  mekân  kalıbının  çoğulu  olduğu  gibi,  "  minsek "  sözcüğünden  gelen  ismi  alet  kalıbının  da  çoğuludur.  Eğer  ayetler  içerisinde  ismi  alet  kalıbı  göz  önüne  alınırsa  sözcük,  "  Nüsük  araçları / ibadet  malzemeleri,  tarzları,  ritüelleri,  yolları  " demek  olur. 

Nüsük  sözcüğü  "  Nesike "  sözcüğünden  alınmadır. Bu  sözcüğün  ilk  geçerli  anlamı,  "  Altın  ve  gümüşün  eritilerek  cürufundan  temizlenmesi,  saf  hale  getirilmesi "  demektir.  Bu  durumda  Nüsük'ün  de  asıl  anlamı  "  Yirmi  dört  ayar  saf  altın,  saf  gümüş  "  parçası  demek  olur. Gerçek  ibadette  bulunana  "  Nasik  "  denir.  Çünkü  ibadetin  her  türlüsü,  her  şekli  insanı  günah  kirinden  temizler  ve  Allah'a  yaklaştırır.  Böylece  Menasik  denildiği  zaman "  Minsek "  kökünden  gelen  Nüsük  sözcüğünün  çoğulu  ve  ibadetlerin  en  temizi,  özü  olarak  anlamak  gerekir. Bu  nedenle  Nüsük  sözcüğü  ibadete  bağlandığı  zaman,  Allah'a  yapılan  ibadetlerin  en  lekesizi,  en  temizi,  riyasızı,  en  samimi  ve  kusursuz  olanı  anlamına  gelir.  Bu  nedenle  Bakara  Sûresinin  128. ayetinde  "  Ve  bize  kulluk  yöntemlerini  / menasiklerimizi  / minseklerimizi  temiz  ibadetlerimizi  göster,  tevbemizi  de  kabul  et.  Şüphesiz  Sen  suçtan  dönüşleri  çokça  kabul  edenin  ve   çok  merhametli  olanın  ta  kendisisin. "  ifadeleriyle  İbrahim  peygamberin  duasına  atfen,  Maide  Sûresinin  114. ayetinde  İsa  Peygamberin  gökten  bir  sofra  talebi  olarak  minsek  isteğiyle  yaptığı  dua,  Fatiha  Sûresinin  6. ayetiyle  belirtilerek  " Sıratı  Müstakim " (  eğrisi,  kırığı,  kavşağı,  inişi,  çıkışı,  yokuşu  olmayan )  ifadesiyle  dosdoğru  yolun  gösterilmesi  talebiyle  bizim  yapacağımız  dualar  örnek  gösterilmektedir. Dolayısıyla  minsek'in  çoğulu  olan   Menasik,   aynı  zamanda  da  Sıratı  Müstakimdir.  Allah  katındaki  dosdoğru  yoldur.  Hacc  Sûresinin  34. ayetinde  ise  " Mensek "  ifadesiyle  geçer  ve  bu  durumda  temiz  ibadetlerin  yapıldığı  ibadet  yerleri  anlamına  gelir.  Aslında  bu  ayette  de  minsek  olarak  yer  alması  gerekirken  Kur'an  Mushafı  yazılırken  istenerek  veya  yanlışlıkla  esre  yerine  ötre  işareti  konmuştur.  Böylece  bu  sözcüğün  anlamı  zaman  içerisinde  Ulema  denilen  bazı  Hazretler  tarafından  değiştirilmiş,  anlamı  daraltılarak  orijinal  anlamlarının  dışında  "  hayvan  kesimi  ve  yerleri,  Hacc  rükûnları "  gibi  ibadetin  her  şekli  için  de,  kurban  kesmek  anlamında  da  kullanılır  olmuştur. 

Namaz,  Oruç,  Hacc  gibi  dış  görünümlü  ve  kişinin  kendisi  ile  doğrudan  ilgisi  olan  İbadet  tarzları  /  ritüelleri   de  nüsuk  araçlarıdır. Bu  araçları  kullanarak  yapılan  ibadetler  de,  insanı  kirinden  temizler,  Allah’a  ve  sakınmaya  /  takvaya  yaklaştırır.  Dolayısıyla  bunlar  Allah’a  yapılan  ibadetlerin  en  temizi,  riyasızı,  kusursuzu,  en  samimisi  olmalıdır. İbadet  dediğimiz  zaman,  namaz,  oruç,  hacc,  kurban  v.s.  Nüsük  denilen  tüm  şekli  ritüelleri   de   içine  alan,  fakat   bunlarla  beraber  aslında  insanlar  arasındaki  ilişkileri  ve  üretime  yönelik  çabaları  da  içine  alan,  çok  daha  geniş  kapsamlı  yaptırımları  olan  bir  kavramdır.  Yüce  Rabbimiz  Allah’ın  Kur’an  içerisinde  6234  ayetle  bildirdiği,  kulluk  talimatnamesinde  vermiş  olduğu  görevlerin  tümünü,  yapın  dediklerini  yapıp,  yapmayın  dediklerini  yapmayıp,  hepsini  yerine  getirmektir,  hayatın  tamamının  Allah'a  teslim  olma  bilinci,  şuuru  ile  yaşanmasıdır. Bundan  dolayı  da  ibadet,  hayatın  ve  tabiatın  içinde  sürekli  bir  canlılığı,  çalışmayı  ve  üretmeyi  öngörmektedir. Çalışmak  ve  üretmek  ise  ancak  okumak,  öğrenmek  ve  bilmek  ile  mümkündür.  Bu  durumda  kulların  ilk  görevleri  arasında  okumak,  yazmak,  temiz  olmak,  çevredekileri  uyarmak,  toplumda  aktif  olup  bir  çok  ayette  de  "  Emri  bil  maruf  nehyi  anil  münker  "  ifadeleriyle  verilen  görevi,  iyi  ve  güzeli   emretmek,  kötülüklere  de  engel  olmak,  sözünün  eri  doğru  dürüst  ve  güvenilir  olmak, ölçü  ve   tartıda  hile  yapmamak,  rüşvet  alıp  vermemek, zina  ve  fuhuştan  uzak  durmak,  her  ortamda  ve  görevde  adaletli  olmak   gibi  sayılabilir.  Hal  böyle  iken  Allah’ın  vermiş  olduğu  kulluk  görevlerinin  yüzlercesini  arka  plana  atıp,  halk  arasında  sloganlaşan  şekliyle  “  İslam’ın  şartı  beştir  “  gibi  kabulleri  dayatmak  doğru  bir  İslam  algısı  değildir.  Çünkü  Kur’an  ayetleriyle  belirlenmiş  olan  Kulluk  talimatnamesindeki  her  emir,  her  yasak,  her  öğüt  ve  öneri  birinci  derecede  önemli  ve  birbiriyle  eşdeğerde  olan  görevlerdir. Bundan  dolayı  eğer  İslam’ın  şartları  sayılarla  belirtilecekse,  İslam’ın  şartı  birdir. O  da  Allah’a  yönelmek,  Ona  teslim  olmaktır.  Aksini  söylemek  şirktir,  küfürdür,  Allah’ın  diğer  ayetlerini  kabul  etmemek,  önemsememek  demektir.

Yüce  Rabbimiz  Allah,  ibadetin  özü  hakkındaki  oluşabilecek  sapmaları,  Kur’anda  ayrıntıları  ile  ele  alarak  insanların  dikkatlerini  çekmektedir.  Özellikle  Hacc  Sûresinin  67. ayetinde  "  Biz  her  önderli  toplum  için  bir  ibadet / kulluk  yolu  tayin  ettik.  Onlar  ona  göre  kulluk  yapsınlar.  O  halde  seninle  hiçbir  zaman  çekişmesinler.  Sen  de  Rabbine  çağır.  Şüphesiz  sen  dosdoğru  bir  kılavuz  üzeresin. "  ifadeleriyle  Enam  Sûresinin  151 - 153. ayetlerindeki  açıklamalarla  çok  ayrıntılı  olarak  belirttiği  dosdoğru  yolun  /  sıratı  müstakimin,  menasikin  tartışılmasına  dahi  izin  verilmeyeceği  belirtilmektedir. 

ENAM  151 :   De  ki  :  "  Geliniz  Rabbinizin  size  neleri  tabulaştırdığını  / dokunulmaz  / tartışılamaz  kıldığını  okuyayım. "   * Kendisine  hiçbir  şeyi  ortak  koşmamanızı  * Ana  babaya  iyilik  yapmanızı,  güzel  davranmanızı  * Fakirlik  endişesiyle  /  korkusuyla  çocuklarınızı  öldürmemenizi  /  özellikle  kız  çocuklarını  eğitimsiz  bırakmamanızı,   sizi  ve  onları  Biz  rızıklandırıyoruz.  *  Kötülüklerin  açığına  ve  gizlisine  yaklaşmamanızı  *  Haksız  yere  Allah'ın  haram  kıldığı  nefsi  öldürmemenizi,  işte  bunlar  aklınızı  kullanasınız  diye  O'nun  size  yükümlülük  olarak  ulaştırdıklarıdır.

ENAM  152  :  Yetimin  malına  da  yaklaşmamanızı,  Yalnız  erginlik  çağına  erişinceye  kadar  en  güzel  biçimde  yaklaşabilir  ve  uygun  şekilde  harcayabilirsiniz. * Ölçüyü,  tartıyı  hakkaniyetle  tastamam  yapmanızı,  * Biz  kimseyi  gücünün  yettiğinden  başkası  ile  /  kapasitesi  dışındaki  bir  şeyle  yükümlü  tutmayız. * Söylediğiniz  zaman  da,  yakınınız  dahi  olsa   adil  olmanızı  ve  Allah'a  verdiğiniz  sözü  tutmanızı. *  İşte  bunlar  öğüt  alıp  düşünesiniz  diye  Allah'ın  size  yükümlülük  olarak  ulaştırdıklarıdır.

ENAM  153  :  Ve  şüphesiz  ki  bu  dosdoğru / Sıratı  müstakim  olarak  Benim  yolumdur.  Hemen  ona  uyun.  Ve  başka  yollara  uymayın  da  sizi  O'nun  yolundan  ayırmasın.  İşte  bunlar  Allah'ın  koruması  altına  girersiniz  diye  Allah'ın  size  yükümlülük  olarak  ulaştırdıklarıdır.

Açıklamaların  en  önünde  belirtildiği  gibi  ibadetin / kulluğun  sadece  Allah’a  yapılması  gerektiği  önemle  belirtilmekte,  yüzlece  ayette  de  değişik  ifadelerle  tekrar  tekrar  vurgulanmaktadır. Peygamber  bile  olsa  Allah’tan  başkasına  yapılacak  ibadetin  /  kulluğun  şirk  olacağı  belirtilmektedir. Çünkü  kendisini  Müslüman  olarak  niteleyen  her  insan,  gerçekten  iman  etmiş,  imanını  amelle  birleştirebilmiş,  Kur'an  ayetlerinin  uyarılarına  vakıf  olabilmiş  bir  konumda  değildir.  Bakara  Sûresinin  8. ve  9.  ayetlerinde  İnsanlardan  bir  kısmı  da,  inanan  kişiler  olmamalarına  rağmen,  " Allah'a  ve  ahiret  gününe  inandık "  derler.  Allah'ı  ve  inanmış  kişileri  aldatmaya  çalışırlar.  Halbuki  onlar,  sadece  kendilerini  aldatırlar  da  bilincine  ermezler. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  içlerinde  münafıklar ( iki  yüzlüler ),  müşrikler ( Allah'a  ortak  koşanlar  )  bulunmaktadır. Bu  nedenle  Kur'anın  hiç  bir  ayetinde  Rabbimiz  " Ey  Müslümanlar "  diyerek  bir  hitapta  bulunmaz,  bilhassa  "  Ey  iman  edenler,  ey  iman  etmiş  insanlar,  Ey  kâfirler  "  diye  hitap  eder.

ANKEBUT  56  :  Ey  iman  etmiş  kullarım ! Şüphesiz  benim  yeryüzüm  geniştir. O  halde  yalnız  bana  kulluk  /  ibadet  edin.

ZÜMER  14  :  De  ki  :  “  Ben  dinimi  Allah’a  has  kılarak  sadece  O’na  ibadet  /  kulluk  ederim.

ZARİYAT  56 – 57  :  Ben  cinn  ve  ins’i  /  bilmediğiniz  ve  bildiğiniz,  gelmiş  geçmiş  herkesi  yalnızca  Bana   ibadet  /  kulluk  etsinler  diye  oluşturdum.  Ben  onlardan  herhangi  bir  rızk  istemiyorum.  Ben  onların  Bana  yedirmelerini  de  istemiyorum.

Ayetlerde  " Anne  ve  babaya  gösterilecek  saygı "  ile  aslında  ona  ilk  öğretmenlik  yapan  anne  ve  baba  ile  birlikte  öğretmenler,  bakıcı  mürebbiyeler  de  kastedilmektedir. Çünkü  o  zamanlarda  okul  ve  öğretmenlik  müessesesi  de  yoktur. Çocukların  öldürülmemesi  ifadesiyle  de  aslında  kız  olsun,  erkek  olsun  onların  okutulmasından, eğitilmesinden,  yetiştirilmesinden,  hayata  tutunabilir  hale  getirilmesinden,  cinayetle  insanların  öldürülmemesinden,  yetimin  hakkının  korunmasından,  kamu  gelirlerinin  çarçur  edilmemesinden,  her  işte  adil  olunmasından,  ölçü  ve  tartıda  hile  yapılmamasından  söz  edilmekte,  menasikin,  dosdoğru  yolun  ayrıntıları  gösterilmekte, Hicr  Sûresinin  98 - 99. ayetlerinde  "  O  halde  sana  kesin  bilgi  gelmesi  için  Rabbinin  övgüsü  ile  birlikte  hamd  et  /  noksan  sıfatlardan  arındır,  secde  edenlerden  /  boyun  eğip  teslimiyet  gösterenlerden  ol  ve  Rabbine  ibadet  et. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi bütün  bunlara  da  sadece  boyun  eğilerek  / secde  edilerek,  Allah'ın  yüceliğinin  tasdik  edilerek  teslim  olunması  gerektiği  belirtilmektedir.

Bu  ayette  sözü  edilen  secde  etmek  ifadesi ;  boyun  eğip  teslim  olmak, ( kullukta )  ibadette  Allah’a  teslim  olduktan  sonra  Allah’ın  verdiği  bütün  görevleri  eksiksiz  yerine  getirmek  demektir. Hedeflenen  ise  toplumları,  insan  olabilen  insanlardan  oluşturmaktır. Bu  da  iyilik,  doğruluk,  dürüstlük,  güzellik  yolunda ( sıratı müstakim’de ) yürümekle,  sevgi  ve  merhametle  dopdolu  olmakla,  sözün  namus  olması  anlayışıyla,  hakkı  hukuku  gözeterek  adil  olmak,  zulüm  ve  tecavüzden  uzak  durmakla,  her  türlü  zulme  karşı  mücadelede  yer  almakla,  çevredeki  açları  ve  yetimleri   gözetmekle,  elinden,  dilinden  belinden  emin  olunduğu  bir  kişiliğe  sahip  olunmakla  mümkündür. Allah’ın  meleklerine,  kitaplarına,  peygamberlerine  ve  ahiret  gününe  inandım  denilip,  kılınan  namazlar,  tutulan  oruçlar,  gidilen  hacc  ibadetleri   gibi  şekli  ibadetler,  dindar  görünümler  ve  sadece  dilde  olan  Müslümanlık,  eğer  ünsiyet  kazanmış  erdemli  ve  dosdoğru  yolun  gerektirdiği  ahlakı  ve  davranışları  sağlamıyorsa,  yapılanların  tümü  Allah’ın  gerektiği  gibi  tanınamadığı  ve  O’nun  dışında  bir  şeylere  tapınmaktan  öteye  geçmeyen,  tekrar  Peygamberimizden  önceki  tapınaklara  kapanmış  ibadetlerden  farklı  bir  şey  olmaz.

Nitekim  bugün,  din  ve  ibadet  anlayışı  iyice  daraltılmış  ve  içi  boşaltılmış  olarak,  Kur’ana  aykırı  içeriği  ile  gelenekselleştirilmiş  mevlit  inancının  dahi  içine  sokulduğu  Camiye,  Kandil  Gecelerine,  türbe,  şeyh,  sarık,  cübbe,  sakal,  başörtüsü,  cinler,  periler,  cennetin  hurileri,  masal,  mucize,  keramet,  sır  kapıları,  mezarlık  kültürlerine  odaklanılarak  yaşanmaktadır. Din  ve  ibadet  hala  neredeyse  1200  yıl  önce  ilkel  koşullarda,  bilimin  ve  teknolojinin  gelişmediği,  birçok  müteşabih  ayetin  tevilinin  yapılamadığı,  dünyanın  yuvarlaklığının  ve  Evrenin  yapısının  ayrıntılarının  bilinemediği,  kullanılacak  yeterli  kağıdın  ve  baskı  aletlerinin  dahi  olmadığı,  iletişimin  kısıtlı  ve  çok  zor  olduğu  zamanda  yazılmış,  İkbal’in  ifadesiyle  “  Adeta  donmuş  kalmış  metinlerle  ( Klasik  tefsir  ve  eserlerle ) ”,  Mehmet  Akif  Ersoy’un  tabiriyle  de “  700  yıllık  eserlerle  avarelik  ederek “  yaşanmaktadır.  Her  Peygamberin  döneminde  olduğu  gibi, “ Biz  atalarımızın  dininden  ve  inancından  ayrılmayız “  deyip,  zamanımızda  da  Tarikat  ve  Cemaatler   bölünmeleri  ile,  Hakk  Dine  karşı  bazı  din  adamlarının   kendi  elleriyle  oluşturduğu  dini  dayatan  farklı  ibadet  şekilleri  yaygınlaşmıştır. Zamanımızın  insanı  da  bu  yaman  çelişkinin  farkında  olamamaktadır. Çünkü  Kur’an  terk  ettirilmiştir. Önce  bir  Ulema  sınıfı  oluşturulmuş,  Ulemaya  fetva  verdirme,  icma  yapma  kapısı  açılmıştır. Din  ve  ibadet  Kur’andan  öğrenilmez,  siz  bir  şey  anlayamazsınız, Türkçe  okunarak  da  Kur’an  hatmi  olmaz  denilip,  sadece  Arapça  okunup  hatim  ettirilme  ile,  her  harfine  on  sevap  kazanma  kandırmasının   dışında,  anlaşıldığı  dilden  mealleri  dahi  okutturulmamaktadır. 

Peygamberimizin  ve   sahabelerin  Din  ve  İbadet  anlayışı,  tamı  tamına  “ La  ilâhe  illallah “  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demek  olan  evrensel  Tevhit  inancının  çağrısını  yapan,  aslında  bütün  dünya  kamu  oyunu  sarsması  gereken  bir  anlayıştır. Bu  anlayış  aslında  Kur’anın  dışındaki  bütün  kapalı  mekânlardaki  tapınmalara,  tapınaklara,  tefeci  bezirgân  sofralarına,  Tarikat  ve  Cemaat  dergâhlarına  bir  tehdittir.  Bugün  maalesef  ülkemizde  yaşanan  din  ve  ibadet  anlayışı,    bu  Tarikat  ve  Cemaatlerin  uydurma  hadis,  rivayet,  icma  ve  fetvalarla  Kur'an  dışında  oluşturdukları,  çoğunlukla  Kur'anın  ve  Tevhit  inancının  çağrısına  benzemeyen  bir  yapıdadır.  Bundan  dolayı  bizler  artık  aklımızı  emanet  verdiğimiz  yerlerden  ve  kişilerden  geri  alalım.  Bu  Tevhit  inancı tehdidinin  muhatabı  olmaktan  korkalım. İbadetimizi,  kulluğumuzu  sadece  Allah’a  yapmak  için,  Allah’ın  Kur’an  içerisindeki  dosdoğru  yoluna  yönelelim.  Bu  yoldaki  bilinçle  Allah’a  karşı  kulluğumuzu  ve  ibadetimizi  layıkıyla  yerine  getirme  çabasında  olalım. Okuyalım  öğrenelim.  Çok  çalışıp  üretelim.  Kur’anın  ibadetinin  hayatın  tamamını  Allah  bilinciyle ( şuuruyla )  yaşanması  olduğunu  bilelim.  İmanımız,  insan  olabilmemizi  sağlayacak  amellerimizle  birleşsin. Zamanımızı   işe  yaramayan  şekli  ve  dış  görünüşlü,  bilinçsiz  ve  şuursuzca  yapılan  ve  ibadet  sanılan  boş  işlerle  değil,  Asr  Sûresindeki   "  Yaşadığınız  çağın  / asrın  /  zamanın  insanlık  hali  kanıttır  ki,  iman  eden,  salihatı  işleyen  /  düzeltmeye  yönelik  işler  yapan,  hakkı  ve  sabrı  tavsiyeleşenlerin  dışındaki  tüm  insanlar,  kesinlikle  tam  bir  hüsran  /  kayıp,  zarar,  bunalım,  acı  içindedir. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarıları  her  an  aklımızda  tutarak,  insanlar  için,  toplumumuz  için,  kendimiz  için,  yarınlarımız  için,  Ahiretimiz  için,  üretimlerle  ve  güzelliklerle  değerlendirelim.  Selam !  Allah’a  ve  O’nun  Kur'anımız  ile  vahyettiklerinin  doğruluğuna  inanıp  aynen  uygulayabilenlerin,  Kur’an  ayetleri doğrultusunda  düzeltmeye  yönelik  işler  yapabilenlerin,  Allah’ın  verdiği  zaman  nimetinin  farkında  olup  iyiye  güzele  yönelik  olarak  değerlendirebilenlerin  üzerine  olsun.  İbadetiniz,  çabanız,  üretiminiz  Hakka  / Tüm  insanlığa,  gerçeğe,  adalete  olsun !

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !...

Temel  Kaynak  : HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

Tapınak  Dini : İHSAN  ELİAÇIK

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET