Konu Detay

CENAZE ÖNÜNDE KILINAN NAMAZ

 29.08.2021
 654

İçinde  bulunduğumuz  Coğrafyada  ve  yaşadığımız  ülkemizde  salgın  hastalıklar,  şiddet,  gasp,  saldırılar,  kadın  düşmanlığı  öldürülmeler,  cinayetler,  doğa  olayı  deprem,  sel,  fırtına,  yangın  gibi  felâketler,  ülkeler  arası  siyasi  çekişmeler  ve  askeri  harekâtlar  gibi  çok  değişik  nedenlerle  doğal  ölümlerin  dışında,  haddinden  fazla  ölüm  haberlerini  duymaktayız. Buna  bağlı  olarak  da  bugünkü  anlayış  ve  inançlarla  oluşturulmuş  geleneklerle,  cenaze  için  Cenaze  önünde  kılınan  namaz  denilerek  yerleştirilmiş,  kanıksanmış  uygulama  ve  ritüellere  çok  yoğun  bir  şekilde  tanık  olmakta,  adeta  her  gün  iç  içe  üzüntü  ve  taziyelerle  yaşamaktayız. Ölümün  ardından  cenaze  için  yerine  getirilecek  ritüellerin  duyurusuna  minarelerden  verilen  Selalarla  başlanmakta,  yakınlar  toplanmakta,  ölenin  evinde  acı  ve  hüzünlü  yoğun  bir  koşuşturmaca  ile  defin  ve  gelen  taziyecilere  verilecek  ikramlar  için  hazırlıklara  başlanmaktadır. ( Sela  Nedir ?  Niçin  Verilir  başlıklı   yazımızda  okunan  Selalardaki  yanlışlıkları  görebilirsiniz.)  Bu  bağlamda  da  hiç  bir  ayette  böyle  bir  farz  ve  Allah'ın  emri  olmadığı  halde,  ölünün  yıkanması,  abdest  aldırılması,  kefenlenmesi  gibi  birçok  ayrıntılarla  dolu  ritüel  ve  inanç  ortaya  çıkmıştır.  Kur'anın  dışında  uydurulmuş  olan  hadislerle  doldurulmuş  olsa  da  Müslümanları  farzı  kifaye,  sünnet  denilerek  birçok  yönlendirmenin  yer  aldığı  İlmihal  ve  Fıkıh  kitaplarında ;

*  "  Ölen  bir  müminin  teçhiz  ve  tekfini  /  Yıkanıp  donatılıp  kefenlenip  namazının  kılınması,  geride  kalan  Müslümanlara  farzı  kifayedir " ( Şevkani  Fethu'l  Kadîr  Şerhi  c. I. sa. 447 )  fetvasıyla  Müslümanlara  Allah'ın  değil,  birilerinin  hükmü  ile  verilmiş  emir  dile  getirilmektedir.

* Başka  bir  hadiste  de  "  Ölüyü  yıkayıp  kefenlemek,  namazını  kılmak  ve  toprağa  gömmek,  şeriatı  kadimedendir " ( Übeyy  b. Kab  V. 21 / 642 )  denilerek,  yani  bütün  geçmiş  peygamberlerden  bu  yana  zaten  yerine  getirilen  bir  uygulama  olduğu  belirtilmekte  ve  Müslümanlar  ikna  edilmeye  çalışılmaktadır.

* Rivayet  edilen  bir  haberde " Hz. Adem  vefat  edince  melekler  Cennetten  getirdikleri  kefen  ve  kokularla  gelip  yıkadılar,  kefenlediler. Sonra  namazını  kılıp  kazdıkları  mezara  yerleştirdiler.  Ve  üzerini  kerpiçle  kapatıp  toprakla  düzlediler. "  (  Fetava i Fıkhiye )  denilerek  böylece  Müslümanlara  sünnet  olarak  yüklenmektedir. Ama  25  bin  yıl  öncesine  varıncaya  kadar  Adem  peygamberin  cenazesinden  bilgi  sahibi  olduğunu  iddia  edenlerin,  bu  hadisleri  uyduran  ve  ardından  gidenlerin,  gerçek  olmayan  ve  insanlar  gibi  konuşup  hareket  etmeyen  melek  kavramından,  kıyamet  kopup  Evrendeki  hayat  sonlandırılmadığı  için  Cennet  diye  yaratılmış  bir  mekânın  da  henüz  olmadığı  gerçeğinden  de  haberleri  bulunmamaktadır.

* Ölüyü  yıkayıp  da  onda  gördüğü  hoş  olmayan  halleri  gizleyen  kimseyi  Allah  Teâlâ  kırk  kere  bağışlar. Ölüyü  kefenleyene  ipekten  yapılmış  cennet  elbisesi  giydirilir. Kabir  kazıp  ölüyü  defnedene,  bir  fakiri  kıyamete  kadar  bir  eve  yerleştirmiş  gibi  ecir  verilir. ( Hâkim I.  506 / 1307 ) ( Peki  Allah'ın  Resulü  Peygamberimiz  öldüğü  zaman  yattığı  odasında  kazılan  bir  çukura  yıkanmadan  elbisesi  ile  gömülürken  neden  kefenlenmemiştir ? )

* Ölülerinizi  beyaz  kefene  sarınız. ( Tirmizi  Edeb  46 / 2810 )  * Kim  kabir  kazarsa,  Allah  ona  cennette  bir  köşk  bina  eder.  Kim  bir  cenaze  yıkarsa,  annesinden  doğduğu  gün  gibi  tüm  günahlarından  sıyrılır.  Kim  bir  ölüyü  kefenlerse,  Allah  ona  cennetteki  giysilerden  bir  giysi  giydirir. ( Cemu'l  Fevaid  Trc. N. Erdoğan  2516 )

Böylece  erkeğe  ayrı,  kadına  ayrı,  çocuğa  ayrı,  dökülecek  suyun,  katılacak  kokuların,  yıkanırken  meyyitin  nasıl  kaldırılacağı,  nasıl   döndürüleceği,  kefenin  rengi,  uzunluğu  ayrıntılarına  varıncaya  kadar,  kabri  kazanın  da,  ölüyü  yıkayanın  da,  kefenleyenin  ve  defnedenin  de  ödülsüz  bırakılmadığı,  daha  birçok  rivayet  ve  fetva  ile  donatılan  ölenin  yıkanması  geleneği,  Müslümanların  ibadetlerinin  arasına  vazgeçilemez  bir  kültür  olarak  yerleştirilmiştir. Utanmaz,  Cehennem  azabından  korkmaz,  kurnaz  bir  cemaat  önderi  de  fırsattan  istifade  istismar  ettiği  mütedeyyin  insanlara  yanmaz  kefen  pazarlayabilmektedir.  İster  istemez  de  kısa  bir  süre  sonunda  çürüyüp  toprağa  karışacak  olan  bedenin,  Kur'anda  emredilmediği  halde  neden  yıkandığı  da,  niçin  abdest  aldırıldığı  da,  kefenlenmenin  de  bu  kadar  çok  ayrıntılarla  ele  alınmasının  mantığı  da  soru  ve  merak  haline  gelebilecektir. Tabii  ki  bu  kadar  detaylandırılmış  ritüelin  arkasından,  yine  oluşturulmuş  uydurma  fetva  ve  rivayetlerle  namaz  ve  defin  işlemleri  için  de  birçok  ritüel   gecikmeden  devreye  sokulacaktır. Kur'anda  olmayan  Kabir  Hayatı  konusunda  da  yüzlerce  hadis  ve  rivayetin  yer  aldığı  ciltler  dolusu  kitaplar  Müslümanların  önüne  din  diye  konulacaktır.

Müslüman  toplumlarında  oluşturulmuş  bu  ölenin  yıkanması  kültür  ve  geleneğinin  bağlamında,  yıkanmış,  kefenlenmiş  cenazenin  tabut  ile  musalla  taşına  getirilip  konulmasından  sonra,  öğle  veya  ikindi  namazının  eda  edilmesinin  ardından  Caminin  dışında  bilhassa  erkeklerin  katıldığı  ayakta  oluşturulan  saflarla,  ölen  için  imamın  koordinasyonu  ile  Cenaze  önünde  Cenaze  namazı  kılınmaktadır. Bu  şekildeki  uygulamalar  için,  Kur’anın  dışında  Peygamberimizin  vefatının  ardından  zamanla  yüzlerce  Ulemanın  Fıkıh  ilmi,  İcma,  fetva,  Kıyas  deyip  ortaya  koyduğu  görüş,  uydurulmuş  hadis  ve  rivayetlerle  oluşturulmuş  hüküm  ve  inançlar  ortaya  çıkmıştır.  Ama  bu  şekilde  hem  Camide,  hem  mezarlıkta  kabirde  yerine  getirilen  ritüellerin  ayrıntılarında,  kılınan  Cenaze  namazının  niçini,  nasılı,  nedeni,  ağızdan  çıkanların,  okunanların  ne  anlama   geldiği,  ölene  mi ?  dirilere  mi ?  kimlere  ne  katkısının  olduğu  veya   olmadığı  çoğunlukla   sorgulanmadığı  ve  bilinemediği  için  Kur’anla,  İslam’ın  gerçeği  ile  de  test  edilemediğinden,  içine  düşülen  yanlışlıkların  farkında  olunamamaktadır. ( Mezarlıkta  Okunan  Tekasür  Sûresi,  Kabirde  Yaşamaya  Devam  Edecek  miyiz ?  Ölüm  ve  Ardından  Gelen  Tebareke  başlıklı  makalelerimizde  toplumumuzun  hayatına  gelenek  olarak  yerleştirilmiş  olan,  vazgeçilmesinden  korkulan  ölüm  ve  kabir  uygulamaları  ile  ilgili  yanlışlıklar  hakkında  geniş  bilgi  bulabilirsiniz.)

Kalem  Sûresinin  36 - 38. ayetlerinde  "  Neyiniz  var,  nasıl  hükmediyorsunuz ?  Yoksa  içinde  ders  aldığınız  şeyler  “  Siz  bu  alemde  neyi  beğenirseniz  o  kesinlikle  sizin  olacak “  garantisi  verilmiş  olan  size  ait  bir  kitap  /  yazılı  belge  mi  var ?   ifadeleriyle  yapılan  uyarılara,  Allah'ın  vermediği  belgeye  rağmen  Peygamberimizin  adına   sonradan   insan  eliyle  uydurulmuş  çakma  belge  olan  hadis  ve  rivayetlerle,  Din  ehli  Ulema,  İmam  ve  Hazret  denilen  birtakım  kimselerin  hazırladıkları  Fıkıh  kitaplarında  anlatılanlara  dayalı  olarak  Müslümanların  hayatına  kanıksanmış  olan  uygulamalar  sokularak  gelenekselleştirilmiştir. Bu  bağlamda  Cenaze  namazı  farzı  kifayedir, ( Bir  veya  birkaç  kişinin  görev  yapmasıyla  diğer  Müslümanlar  üzerindeki  farz  sorumluluğu  kalkar )  dört  tekbirle  kıyamda  ( ayakta )  rükûsuz  ve  secdesiz  yerine  getirilir,  tekbirlerin  arasında  Ulemadan  bazıları  “  Allahümme  salli  barik  ve  Fatiha  “  okunur,  bazıları  “  Rabbenağfirli,  Felak  ve  Nas  Sûreleri  “  okunur,  bazıları  da  bilenler  Kunut  dualarını  okurlar  denilmektedir.

Cenaze  namazına  başlarken  İmamın  helâllik  isteme  sorgulamasının  ardından  müezzin  “  Allah  için  senaya ( övgüye )  Peygamber  için  salavata,  meyyit  için  duaya  "  diyerek  niyet  edilip  başlanması  için  davetini  yapar,  er  kişi  veya  hatun  kişi  niyetine  denilerek  ölenin  önünde  kılınan  namazla,  Kur’andaki  önerilerin  dışında  Ulema  tarafından  sonradan  ortaya  konmuş  olan  Cenaze  namazı  hükmü  yerine  getirilir. Halbuki  kimsenin  başkasının  günahını  yüklenemeyeceğinin  onlarca  ayette  belirtilmesinden  dolayı  " Kul  hakkı  " diye  bir  suç  yoktur.  Bütün  işlenen  suçlar,  Allah'ın  koyduğu  yasaklara  karşı  işlenmiş  suçlardır. Yaşam  içerisindeki  her  türlü  haksızlığı,  hatayı,  zulmü  cezalandıracak  veya  bağışlayacak  olan  da  sadece  Yüce  Rabbimiz  Allah  olduğu  halde,  Maide  Sûresinin  27. ayetindeki  ifadelerin  yanlış  değerlendirilmesine  bağlı  olarak  uyudurulan  hadislerle  yerleşmiş  bu  anlayış  ile  ölen  için  helâllik  istemek  çok  yersiz  ve  tutarsız  bir  uygulamadır. Kur’an  ayetleriyle  test  edebilen,  düşünen,  aklını  kullanan,  okunanların  anlamlarını  bilen  bir  mümin,  Allah'tan  başka  hele  hele  ölen  kişilerin  önünde  namaza  durulur  mu ?  Bu  esnada  Allah’ın  öğüt  olsun  diye  insanlara  yönelttiği  uyarıların  gerisin  geriye  Allah’a  yöneltilerek  okunmasının  mantığını,  okunanların  ölen  için  yapılan  bir  dua  ile  ilgisinin  olup  olmadığını,  sadece  kişilerin  kendilerine  ait  dualar  olup  olmadığını,  bu  namazın  ölen  için  mi,  dirilerin  kendileri  için  mi ?  yoksa  Allah  için  mi ?  olduğunu  herhalde  sorgular. Bu  nedenlerle  Kur'anın  uyarılarına  göre  aslında  ölenin  ardından  Rabbimizden  mağfiret,  rahmet  istemekten  başka  bir  şeyin  olmaması  gerektiği  halde  bu  şekildeki  ritüellerle  yerine  getirilenlerin,  artık  bir  şey  duymayacak  olan  ölene,  geride  bıraktıklarına  ne  gibi  bir  yararı  olacaktır ?  Kur’anda,  Peygamberimizin  öğretilerinde  gerçekten  cenaze  önünde  kılınan  böyle  bir  namaz  uygulaması  var  mıdır ?  diye  Biz  de  Allah  katında  gerçek  belge  olan  Kur'anımız  ile  sorgulayalım  ve  test  edelim !

Allah’ın  Hakk  Dini  İslam  adına  indirdiği  son  kitabı  Kur’ana  baktığımız  zaman  bu  sorunun  tek  ve  en  kestirme  karşılığı, Tevbe  Sûresinin  84. ayetinde  “ Ve  onlardan  ölen  biri  için  salat  etme / destek  olma,  lâ  teküm  alâ  kabrih /  onun  kabrinin  üzerinde  dikilme.  Şüphesiz  onlar,  kâfir / Allah’ın  ilâhlığını  ve  rabliğini  bilerek  reddeden,  O’nun  Elçisi’nin  gerçek  elçi  olduğunu  bilerek  reddedenlerdir.  Ve  onlar,  hak  yoldan  çıkmış  olarak  ölmüşlerdir. “ ifadelerinden  anlaşılacağı  gibi  aslında  Müslümanlıkta  cenaze  önünde  cenaze  için  kılınan,  Cenaze  namazı  diye  bir  namaz  yoktur.  Dinimizde  Peygamberimize  verilen  emirle  ayette  gördüğümüz   gibi  "  Kabir  üzerinde  durma  / kıyam  "  ile  kabirde  görev  yapma  emri  vardır.  Bu  görev  ise  salat  görevidir. Tevbe  Sûresinin  64. ayetinden  başlayarak  96. ayetine  kadar  olan  paragraf  içerisinde  bizzat  münafıklar,  ikiyüzlüler  üzerine  yapılan  açıklamalardan  sonra  onların  ölenleri  için  Peygamberimize  bu  ayetle  verilen    “  Kabir  üzerinde  durma,  kıyam  etme,  salat  etme,  görev  yapma  “  şeklindeki  emirle  salat  etmek / destek  olmak  veya  olmamak,  ölen  için  dua  etmek  veya  etmemek  olan  Kabir  Salatı  görevi  vardır.  Bundan  dolayı,  ölen  bir  Müslümanın  cenazesi  için  kabirde  defin  işleminin  yapılmasından  önce  kabir  salatına  katılma /  destekleşme,  paylaşma,  dayanışma,  yardımlaşma   çalışmalarına  katılma,  ölenler  için  namaz  kılma  ritüeli  değil,  sadece  Allah’tan  mağfiret,  bağışlama  isteği  ile  yardım  dileyerek  dua  etme  ve  ardından  da  defin  /  toprak  altına  gömülme  çalışmalarına  katılma  görevi  bulunmaktadır. 

Tevbe  Sûresinde  münafıklar ( Müslüman  göründükleri  halde  Müslüman  olmanın  gereğini  yerine  getirmeyen  iki  yüzlüler,  infak  etmeyenler,  destekleşme,  paylaşma  ve  yardımlaşma  çalışmalarına  katılmayanlar )  için  yer  alan  ayetlerin  ayrıntılarına,  münafıkların  yaptıklarına  ve  karakterlerine,  84. ayetin  indirilmesi  ile  ilgili  siyer / tarih kitaplarında  anlatılanlara   özetle  bakacak  olursak,  o  dönemde  Medine'de  birçok  kabile  bulunduğu  halde  Hazrec  kabilesine  mensup  ve  üstelik  de  kendisini  bu  kabilesinin  ve  Medine’nin  krallığına  hazırlayan  kabile  reisi,  önderi  gibi  görülen  Abdullah  b. Übeyy  isminde  biri  yaşamakta, Peygamberimize  de  her  fırsatta   muhalif  olmaktadır.  Hicretten  sonra  Medine'de  Bedir,  Uhut  ve  Hendek  savunmalarında  Mekke  müşrikleri  adına  işbirliği  ve  casusluk  yapmış,  üstelik  de  verilen  savunma  mücadelelerine  katılmamıştır.  Bunu  bilen  ve  aslında  Peygamberimizi  duyup  ona  biat  etmek  düşüncesinde  olan  Medine’deki  diğer  kabilelerin  önderlerince  de  Peygamberimizi  Medine’ye  davet  etme  ile  sonuçlanacak  olan  daha  Akabe  görüşmeleri (  biatları ) sürecinde,  Peygamberi  kendisine  rakip  olarak  göreceği  ve  engel  olacağı  düşünceleriyle  toplantıya  katılması  istenmeyen,  haber  verilmeyen  kişidir.  Peygamberimize   karşı  olumsuz,  tutarsız  davranışları,  saygısızlıkları,  kıskançlıkları  da  birçok  rivayetle  anlatılmaktadır. ( İbn  Kesir,  İbn  Hişam,  Buhari,  İbn’ül  Esir )  Bu  kişi  ve  kabilesi  en  son  olarak  Peygamberimizin  Bizans’a  karşı  yapacağı  Tebük  seferine  de  tutarsız  bahanelerle  katılmamış,  üstelik  de  Tevbe  Sûresinin  ayetleriyle  yer  verilerek  açıklandığı  gibi,  bölgesinde  Dırar  /  zararlı  mescid  denilerek  Kur'anda  Peygamberimize  yıktırmasının  emrinin  verildiği  casusluk  yuvası  olarak  kullanılan  Camiyi  yaptırmıştır. İşte  bütün  bu  düşmanlıkların,  bu  münafıklıkların  görüldüğü  zamanda  84. ayet  nazil  olmuş  ve  bu  ayetle  birlikte  Peygamberimiz  uyarılmış,  onların  ölenlerinin  kabrinde  dikilmeme,  dua  etmeme,  salat  etmeme,  görev  yapmama  emri  verilerek,  aynı  zamanda  o  günlerde  ölmüş  olan  bu  münafıkların  başı  olan  Abdullah  b. Übeyy’in  oğlunun  ısrarla  isteği  üzerine  yine  de  iyi  niyetle  salat  etmeye  hazırlanan  Peygamberimizi  Rabbimiz  vaz  geçirerek  özellikle  de  azarlamıştır.  Bugün  ise  Cenaze  Namazı  ve  Kabirdeki  defin  esnasında  Kur'anın  birçok  ayetle  yaptığı  uyarılarına  rağmen  aksinin  gelenekler  halinde  yerine  getirilmesi,  münafıkların  yaptıklarından  farklı  bir  şey  olarak  görülmemektedir ?

Siyer  kitaplarında  anlatılanlara  göre  Peygamberimizin  zamanında  ölen  bir  mümin  için  zaten  toplu  halde  Cenaze  namazı  adı  altında  bir  namaz  kılınmaz,  herkes  ayrı  ayrı  meyyitin  önünde  onun  için  Allah’tan  bağışlama  ve  mağfiret  isteği  ile  duasını  yapar  ve  çıkardı. Peygamberimiz  de  hiç  kimse  için  Cenaze  Namazı  diye  bir  namazı  kıldırmamıştır,  ancak  ölenlerin  kabrinde  dikilerek  duasını  yapmıştır,  defin  çalışmalarına  katılmıştır.  Kendisinin  vefatında  da  yattığı  odasında  yeğeni  Ali  ile  birlikte  16  kişi  hazır  bulunmuş,  üç  gün  beklenildikten  sonra  aynı  odada  kazılan  çukura  gömülerek  cenaze  namazı  gibi  bir  uygulama  olmadan,  üzerine  su  dökülerek  elbisesi  ile  birlikte  defin  işlemi  yerine  getirilmiş,  İmam  Ali  de  duasını  yaptırmıştır.  Ama  İmam  Ali  cenaze  namazını  kıldırdı,  şunlar  hazır  bulundu  gibi  söylenenlerin  tamamı  birçok  fırkanın  kendi  çıkar  beklentileri  için  uydurdukları  gerçek  dışı  rivayetlerdir. Çünkü  Kur'anın  İslam'ında  insan  için  insanın  önünde  namaz  kılınmaz,  namaz  zaten  dua  demektir,  ölen  insan  için  üzüntünün,  yardımlaşmanın,  destekleşmenin  paylaşılması  ve  defin  işlemlerine  katılma  ile  ardından  da  ancak  dua  edilir,  Allah'tan  rahmet  ve  bağışlama  dilenir. 

Bugün  ülkemizde  gördüğümüz  ve  kökleşmiş  olan  cenaze  namazı  uygulamasında  ise  aslında  ne  ölüye,  ne  de  diriye  bir  yararı  olmayacak  olan,  musalla  taşına  konmuş  tabut  önünde  kişilerce  önce  Fatiha  Sûresinin  okunup  yüzün  sıvanması,  vakit  namazından  sonra  da  imam  nezaretinde  toplu  halde  Cenaze  Namazı  kılınması  uygulamasına  dönüştürülmüştür.  Fatiha  Sûresini  okuyan  kişi  de  ne  okuduğunu,  neden  okuduğunu  da  bilmemektedir.  Peygamberimizin  zamanında  ise  Peygamberimiz  ölenin  geride  bıraktıkları  için  yapılacak  salat  görevine  katılma  ile  önce  duasını  yaparak  destekleşme,  yardımlaşma,  paylaşma,  toplantılarında  ve  defin  çalışmalarında  hazır  bulunurdu.  Ölen  için  kabir  başında  dikilme  ile  Salat  etme  görevini  de  bizzat  Peygamberimiz  koordine  eder  ve  yerine  getirirdi.  Bu  görev  çerçevesinde  ölen  kişinin  borcu,  harcı,  alacağı,  dul  kalan  eşi,  yetim  kalan  çocukları  var  mıdır ?  Geride  kalan  eşi,  varsa  çocukları  bundan  sonraki  hayatlarını  nasıl  devam  ettireceklerdir ?  gibi  sorular  ölen  kişi  mezara  konulmadan  önce  kamu  otoritesi  adına  çözülür,  bütün  sorunlar  geride  kalanlar  için  güvence  altına  alınırdı. Kimseye  de  hakkınızı  helâl  ettiniz  mi ?  sorusu  sorulmazdı. Fakat  daha  sonraları  aslında  destekleşme,  dayanışma,  yardımlaşma,  dine  arka  çıkma,  dua  ile  Allah’tan  yardım  isteme  anlamlarında  olan  salat  sözcüğü,  Ulema  tarafından  sadece  namaz  olarak  kabul  edilip  de  dar  bir  çerçeveye  oturtturulunca,  Peygamberimizin  zamanındaki  uygulamanın  tamamı  ortadan  kaldırılmış,  ölen  insan  için  cenaze  önünde  kılınan  Cenaze  namazı  anlayışına  dönüştürülüp  gelenekselleştirilmiştir.

Cenaze :  Kefenlenip  tabuta  konmuş,  gömülmeye  hazır  insan  ölüsü,  ölmüş  bir  kimse  demektir. Arapçada  ve  Farsçada  “  Cinaze “  şeklinde  kullanılır,  Farsçada  aynı  anlama  gelen  “  ganz “  (  gömü,  hazine )  sözcüğünden  alıntıdır.  Evliya  Çelebi’nin  1341  yılında  yazdığı  Tezkiretü’l  Evliya  adlı  eserinde  “  Cinazeyi  aşağa  kodular. “  ifadesinde  yer  aldığı  gibi  ölen  için  “  cinaze “  sözcüğünün  Anadolu’da  da  kullanıldığını  görüyoruz.  Arapçada  ise  ölen  bir  insan  için  meyyit,  meyt,  müteveffa  gibi  sözcükler  kullanılır. Hadis  toplayıcıları  Buhari,  Tirmizi,  İbni  Mace,  Müslim,  Nesai,  Ebu  Davut  gibi  Sahih  ve  Sünen  denilen  İmamlar,  daha  sonraları  Kur’an  ayetlerinin  saptırılarak  Ulema  tarafından  ortaya  konulmuş  olan  yüzlerce  hadis  ve  görüşlerle  ilgili  topladıkları  rivayetleri  anlattıkları  eserlerinde  bu  konunun  ayrıntıları  için  “  Cenaiz “  ifadesini  kullanmışlar,  örneğin  Müslim  Cenaiz  58.  hadisinde  "  Bir  cenazenin  namazını  yüz  Müslüman  kılarak  hepsi  ona  şefaat  ( yardım  etme  yetkisi )  dilerse,  kendilerine  o  kimse  hakkında  şefaat  etme  izni  verilir. "  denilerek,  Ahiret   hesaplaşmasında  Peygamber  için  dahi  olmayacak  olan  şefaate  bile  hüküm  getirmişlerdir. Bu  eserlerde  Cenaze  namazı  için  din  ehli  denilen  yüzlerce  Ulema  tarafından  değişik  zamanlarda  öngörülen  görüş  ve  fetvalarla  hükmü,  farzı,  vacibi,  sünneti,  rekâtının  olup  olmadığı,  tekbiri,  okunacak  sureleri,  defin  vakti,  gıyabi  cenaze  namazı,  kadınların  katılıp  katılmayacağı,  namazın  kılınacağı  mekân,  saf  düzeni,  abdest,  teyemmüm  şartı,  helallık  almanın  hükmü,  kimler  için  kılınır,  kimler  için  kılınmaz  gibi  birçok  ayrıntı  belirlenerek  ciltler  dolusu  kitaplar  oluşturulmuştur. Böylece  Kur’anın  birçok  ayetinin  uyarısına  da  aykırı  olan,  Peygamberimizin  uygulamalarının  da  dışında  çok  farklı  bir  inanç  ve  anlayışla  cenazenin  önünde  kılınan  Cenaze  Namazı  ibadeti  hayata  geçirilmiştir.

Bu  bağlamda  birçok  Fıkıh  ve  İlmihal  kitaplarında  olduğu  gibi  hadis  ve  rivayetlerin  etkisinden  sıyrılamamış  olan  günümüzün  Diyanet  İşleri  Başkanlığının  Yüksek  Kurulunca  da  bu  konularda ;  Cenaze  namazı  farz ı  kifayedir.  Müslümanların  ölen  din  kardeşlerine  karşı  yerine  getirmesi  gereken  dini  vecibelerin  başında  Cenaze  namazının  kılınması  ve  bunun  için  gerekli  hazırlıkların  yapılması  gelmektedir.  Kadın  olsun,  erkek  olsun  yalnız  bir  kişinin  bu  namazı  kılmasıyla  farz  yerine  gelmiş  olur.  Cenaze  namazı,  Allah’a  sena, ( övgü )  Resulullaha  salat  ve  ölü  için  duadan  ibarettir.  Tebük  seferine  mazeretsiz  olarak  çıkmayan  münafıklarla  ilgili   olarak  şöyle  buyrulmaktadır. “  Onlardan  ölen  hiçbirinin  ( cenaze )  namazını  kılma  ve  kabrinin  başında  durma.  Çünkü  onlar  Allah’ı  ve  Resulünü  inkâr  ettiler  ve  fasık  ( Kâfir,  haktan  sapan ) olarak  öldüler. ( Tevbe  84. ) “  Bu  ayet  Cenaze  namazının  farz  olduğuna  işaret  etmektedir.  Ayrıca  Resulullah  bir  Müslüman’ın  ölümü  üzerine  “  Bir  din  kardeşiniz  vefat  etmiştir.  Kalkın  onun  Cenaze  namazını  kılın “ ( Müslim  Cenaiz  66. )  buyurmuştur. Şeklinde  Cenaze  namazının  hükmü  açıklanmaktadır.  Denilmektedir.

Fakat  Cenaze  namazına  dayanak  olarak  gösterilen  Tevbe  Sûresinin  84.  ayetine  yazımızın  başında  biz  de  yer  verdik  ve  ayetin  orijinalinde  “ Cenaze  namazını  kılma  “  diye  bir  ifade  bulunmamakta  ve  onun  yerine  yukarıda  açıkladığımız  gibi  “ salat  etme “  ifadesi  yer  almaktadır. Aslında  salat  sözcüğü  de  doğrudan  doğruya  namaz  demek  değildir. ( Kur’anda  Salat  Gerçekten  Namaz  mıdır ?  başlıklı  yazımızda  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. ) Bugünkü  işlevi  ve  uygulamaları  ile  yerine  getirilmeye  çalışılan  vakit  namazlarının  ayrıntılarının  da  aslında  “  Doğrudan  doğruya  Allah’ın  ayetlerle  insanlara  yönelttiği  uyarı  ve  öğütlerin  aynen  okunarak  gerisin  geriye  Kendisine  yöneltilmesi  mi ? ki  bu  büyük  bir  küfür  riski  oluşturmaktadır, Yoksa  Allah’tan  yardım  talep  edilerek  yerine  getirilecek  bir  dua  mı ? " olduğunun  sorgulanarak  net  bir  şekilde  ortaya  konulması  gerekir. ( Namaz  Allah'la  Konuşmaktır  başlıklı  yazımıza  bakabilirsiniz ) Günümüzde  yerine  getirilen  Cenaze  namazının  Ulema  tarafından  belirlenen  uygulamalarına  baktığımız  zaman  katılımcı,  okuduğu  Rabbenağfirli  ve  Fatiha  Sûrelerini  okursa  kendisi  ve  ebeveynleri  için  dilekte  bulunmakta,  Salli  Barik  dualarını  okursa  Muhammed ( a.s. )  ve  İbrahim ( a.s. )  için  dua  ederek  peygamberler  arası  ayrımcılığını  yapmış  olmakta,  Felak  ve  Nas  Sûrelerini  okursa  “ Kul,  de  ki “  diye  başlayarak  Allah’a  akıl  vermekte,  dua  öğretmeye  çalışmakta,  kunut  duasının  Arapçası  da,  anlamı  da  Müslümanların  çoğunluğunca  bilinmemekte,  okuyanların  dili  dönmemekte,  ya  da  imamın  tekbirleri  arasına  yetişememektedir. Bu  uygulamaların  içerisinde  halbuki  meyyit  için  duaya  denilerek  kılındığı  zannedilen  Cenaze  namazında  meyyit  için  herhangi  bir  dua  bulunmamaktadır. Gelenekselleşmiş,  kanıksanmış  olarak  bu  şekliyle  yapılanların  Kur’an  ayetlerinin  uyarılarına,  Peygamberimizin  uygulamalarına  göre  bir  benzerliğinin,  mantığının  ve  tutarlığının  olduğunu  söyleyemeyiz.  Bu  durumda  Kur'anın  İslam'ında  ve  Peygamberimizin   uygulamalarında  olmayan  ve  Kur'anın  birçok  ayetinin  uyarılarının  da  aksine  olan  bu  şekildeki  bir  namaz  kimin  ve  ne  için  kılınmaktadır ?  Yoksa  gelenek  yerini  bulsun,  biz  geleneklerimizden,  atalarımızın  uygulamalarından  vazgeçemeyiz,  elalem  ne  der ? demek  için  mi  kılınmaktadır ?

Hayatını  kaybetmiş  yakınlarımız,  sevdiklerimiz,  ana  ve  babamız,  bizden  önceki  Müslüman  kardeşlerimiz  için,  salat  etmek,  defin  işlemlerine  katılmak,  taziye  ile  acılarına  ortak  olmak  görevinin  yanısıra,  bizim  yapabileceğimiz  tek  bir  şey  vardır.  O  da  bazı  ayetlerde  örneklendiği  gibi,  onların  bağışlanmaları,  cehennem  azabından  uzak  tutulmaları  için  sık  sık  dua  etmek  ve  Rabbimizden  rahmet  talep  etmek  olabilir. Bunun  için  de  nasıl  dua   edebileceğimiz,  yine  bizzat  Rabbimiz  tarafından  örneğin  Haşr  Sûresinin  10. ayetinde   "  Ve  peygamber  döneminden  sonra  gelen  kimseler, “  Rabbimiz !  bizi  ve  iman  ile  bizi  geçmiş  kardeşlerimizi  bağışla,  kalplerimizde  iman  etmiş  kimseler  için  kin  oluşturma !  Rabbimiz !  şüphesiz  Sen  çok  şefkat  ve  merhamet  gösteren,  çok  esirgeyen,  kolaylık  sağlayansın,  engin  merhamet  sahibisin “  derler. "  ifadeleriyle,  İbrahim  Sûresinin  41. ayetinde   “ Rabbimiz !  Hesabın  kurulduğu  günde  benim  için,  anam  babam  için  ve  müminler  için  bağışlamada  bulun. “   dedi. "  ifadeleriyle  ayetlerde  İbrahim  Peygamberin  duası  örnek  olarak  görüldüğü  gibi  ölenlerimiz,  yakınlarımız,  Ahirete  irtihal  etmiş  ana  ve  babamız  için  bizim  yapabileceğimizin,  sadece  bir  dua  etmek  olduğu  bildirilmektedir. Bu  dua  da  her  zaman,  meyyitin  önünde,  evde,  namazda,  her  yerde  ve  her  vesile  ile  yapılabilir,  kabirde  meyyitin  baş  ucuna  gitmek  şart  değildir. Çünkü  orada  kemik  parçalarından  başka  kişinin  sesini,  konuşmasını  duyabilecek,  iletişim  kurulabilecek  canlı  hiç  bir  şey  bulunmamaktadır. Bizim  dualarımızı,  yakarmalarımızı  işitecek  olan  da  sadece  ve  sadece  her  yerde,  her  zaman  diri  ve  hazır  olan,  bize  şah  damarımızdan  daha  yakın  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah'tır.  Kur’anın  bize  önerdiği  gibi   duamız,  onlar  için  rahmet,  bağışlanmak,  Cehennem  azabından  uzak  tutulmalarını  dilemek  şeklinde  olmalıdır. 

Eğer  İslam  adına  cenazenin  ardından  Allah’ın  öngördüğü  ve  salat  etmek  sözcüğü  ile  belirlediği,  Peygamberimizin  de  destek  olma  anlayışıyla  uyguladığı  şekildeki  toplum  dayanışmasının,  yardımlaşmasının  oluşturduğu  güvencesi  adına  gerçekten  en  sağlıklı,  en  yararlı  olan  bu  uygulama  daha  sonraları  saptırılmasaydı,  ayetlerin  orijinalindeki  salat  sözcüğü  Ulema  tarafından  dar  bir  çerçeveye  oturtturularak  sadece  namaz  sözcüğüne  endekslenip  ardından  bugünkü  hiç  bir  işe  yaramayan,  ne  ölüye  ne  diriye,  ne  de  geride  bıraktıklarına  bir  katkısı  olmayan,  geride  kalanlara  birtakım  sıkıntının  ve  ikramlarla  birçok  maddi  yükümlülüğün  yüklendiği,  toplumsal  yıkımları  çözmeyecek  ve  ortada  bırakacak  olan,  üstelik  de  namaz  ibadeti  sadece  Allah'ın  huzurunda,  Allah  için  kılınması  gerektiği  halde,  Kur’anın  birçok  ayetinin  uyarısına  aykırı  olan,  bugünkü  cenaze  önünde  kılınan  Cenaze  namazı  ve  ardından  kabirde  cenazenin  defin  esnasındaki  yanlış  uygulamalarına  dönüştürülmeseydi,  bugünkü  yaşam  düzeninde  İmam  denen  kardeşlerimiz  kamu  otoritesi  adına  Peygamberimizin  uyguladığı  salat  etme  görevini,  sonradan  uydurulmuş  hadis  ve  rivayetlere  göre  değil  de  Kur’an  ayetlerinin  uyarıları  göz  önünde  tutularak  aynen  yerine  getirebilseydi,  birçok  göz  yaşı  dinecek,  sıkıntılar,  acılar  hafifleyecek,  yaralar  sarılacak,  ölenin  ardından  geride  bıraktıkları  için  ortaya  çıkabilecek  endişeler,  toplumsal  sorunlar  kalmayacak  ve  Kur’an  ayetlerinin  uyarılarının  aksine,  sorumluluk  getiren  birçok  yanlışın  da  içinde  olunmayacaktı.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur’anın  doğruları  sizinle  olsun ?

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR.  RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !...

Temel  Kaynak :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

 

 

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET