Konu Detay

DİN KARŞITI ATEİSTLERDEN BAZI İDDİALAR

 27.12.2019
 1185

Bugün  dünyada  ve  ülkemizde  çoğunlukla  adalete,  mutluluğa,  barışa  ve  huzura  kavuşturamayan,  saçmalığı,  tutarsızlığı,  hakkı  ve  hukuku  sorgulattırabilen,  aklı  ve    mantığı  zorlayan,   Müslümanlıkta  da  Tarikat  ve  Cemaatlerin  Kur'an  dışında   oluşturarak  yaşanmasını  dayattıkları  yaşanan  dinlere  bakılarak,  birçok  insan  Allah'ın  Hakk  Dini  olan  İslam'dan,  gerçek  Hakk  Din  olgusundan  uzaklaşmaktadır.  Yaşamın,  koşulların  getirdiği  eğitim  yetersizlikleri,  yanlışlıkları,  bilgisizlik,  hayatın  önündeki  sosyal,  ekonomik,  konjonktürel  olumsuzluklar,  zorluklar,  mücadeleler,  ister  istemez  dosdoğru  yol   inancından  uzaklaşılmasını  da  arttıran  etkeni  olmaktadır.  Bunun  yanısıra  insanları  gerçek  Dine  yöneltebilecek  kaynakların  temeli  olan  Allah'ın  indirdiği  Yahudilikte  Zebur,  Tevrat,  Hristiyanlıkta  İncil  gibi  Kitapların  gerçeğinin  artık  ortada  olmaması,  yerine  çarpıtılarak  insan  eliyle  yazılmış,  mitolojik  hikâye  ve  hurafelerle  doldurulmuş  kaynakların  kullanılmaya  çalışılması,  son  Kitap  olan  Kur'anın  ortada  ve  mevcut  olmasına  rağmen,  onun  da  Müslümanlar  tarafından  anlaşılmak  üzere  okunmayıp  içinde  nelerin  olduğunun  bilinmediği  Din  ve  inançlar,  Allah'ın  Kitaplarının  dışında  saptırılmış  kaynaklarla,  kendilerine  Din   Alimi,  Ulema  denilen  önderlerin  yanlış  yönlendirmeleriyle  yaşatılmaktadır. Bunların  yanısıra  batının  kansız  veya  kanlı  katliamlarıyla  işgali  ve  aynı  zamanda  Sünni  ve  Şii  öğretilerle  onların  maşası  olan  Taliban,  Boko  Haram,  İşid  gibi  gerici  terör  örgütleri  olan  radikal  dincilerin  ortaya  çıkardığı  görüntüler  de  bu  oluşuma  fazlasıyla  katkıda  bulunmaktadır. İslam  adını  kullanan,  Allah'ın  Kitaplarının  ve   Kur'anın  onaylamadığı  Sünnilik  ve  Şiilik  dinlerine  yönelik  bu  kampanya  sonucunda,  binlerce  Sünni  veya  Şii  mukallitler  /  İslam'a  taklidi  olarak  inanmış  insanlar  Dinlerini  terk  etmekte,  Ateist,  Deist,  Agnostist  olmaktadır.  Bu  nedenle  İslam  Dünyası  şu  anda  zulüm  ve  cehalet  dünyası  olarak  tarihi  bir  değişimi  yaşamaktadır. Tarih  boyunca  da  birçok  nedenledir   ki,  değişik  toplum  ve  kültürlerde,  kendi  tanrılarını  icat  eden  insanların,  düşünce  ve  inançlarıyla  oluşturdukları  Paganizm,  Budizm,  Şamanizm,  Şintoizm,  Marksizm,  gibi  gerçek  Hakk  Dinden  sapma  inançlarla  veya  reddedilen  Teizm  iddialarıyla  bu  değişimlere  zemin  de  hazırlanmıştır.  Zamanımızda  da  bütün  bunların  sonucu  olarak,  bugün  artık  bilhassa  ülkemizde  Tarikat  ve  Cemaatlere  bağlı  Radikal  Dincilik,  Ataizm  ve  Panteizme  karşı  Ateizm,  Deizm,  Agnosizm  gibi  izmli  yeni  kavramlar  inanç  gündemini  daha  hissedilir  bir  şekilde  işgal  etmektedir.

Öte  yandan  Tarih  boyunca  her  toplumda  kendisini  yeterli  ve  güçlü  görenler,  kibrini,  bencilliğini  ve  sahiplenme  hırsını  ön  plana  çıkarmış  olanlar,  yönetici  efendi  olarak  bilinmiş  veya  onlar  şiddet  ve  baskıyla  kendilerini   kabul  ettirmiş,  çoğunlukla  da  diğer  insanlara  hükmetmiş,  kendisine  hizmet  ettirmiş,  köle  gibi  kullanmış,  kendisinin  Tanrı,  Allah'ın  yeryüzündeki  gölgesi,  vekili,  Firavun,  Padişah,  Kral,  Halife,  Sultan,  Evliya,  koruyup  kollayan  yerine  konulması  ile  elde  ettikleri  şaşaalı  yaşam  koşulları,  olanakları  hoşuna  gitmiştir.  Zaman  zaman  da  insanlar,  daha  önce  yaşamış  güçlü  olarak  bildikleri  önder  atalarından  bazılarını  tanrı  olarak  bilmişler  heykellerini  yapmışlar,  bazen  ölüleri,  bazen  ruhları,  bazen  dirileri,  bazen  gücü  ve   altını,  doğa  olaylarını,  gök  varlıklarını  putlaştırarak  da  ilâh  diye  tapmışlardır.  Bu  nedenle  Kâinatı  yaratan,  yeri,  göğü  ve  ikisinin  arasındaki  bütün  varlıkları  oluşturan,  Dünya  denilen  gezegeni  insan  için  hazırlayıp  sayısız  nimetlerle  donatan,  Enam  Sûresinin  12. ayetinde  :  De  ki  :  “ Göklerde  ve  yerde  olanlar  kim  içindir ? “  De  ki  : “ Allah  içindir. “  Allah,  rahmeti  kendi  zatı  üzerine  yazmıştır. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Rahman  ve  Rahim  olan  Rabbimiz,  bütün  insanlık  için  gerekli  olan  rahmet  ve  hidayeti,  insanın  ihtiyacı  olabilecek  bütün  yaşam  koşullarını,  olanakları, bitkisel  ve  hayvansal  nimetleri  yaratmayı  kendi  üzerine  farz  kılmıştır. Tarih  boyunca  çeşitli  bölgelere  peygamberler  göndererek  Kendisinin  tanınmadığı,  yerine  ortak  tanrıların  konulduğu,  adaletin,  barışın  ve  huzurun  kalmadığı,  güçsüzlerin  ezildiği,  zulüm  gördüğü,  kaosun  egemen  olduğu  zamanlarda  da  Rablerinin  Allah  olduğunu  öğretmek  için  Adem  peygamberle  başlayarak,  Kur'anda  ismi  bildirilen  ve  ismini  bildiğimiz,  ismi  yer  almayan  ve  ismini  bilmediğimiz  pek  çok  peygamber  göndermiştir  ve  kitaplar  indirerek  toplumların  gidişatına  müdahaleci  olmuştur.  İndirdiği  sözlü,  yazılı  emir  ve  kitaplarla  o  günün  koşullarına   göre  yaratılış,  Kâinat,  Dünya,  geçmiş,   gelecek  hayat  hakkında  bir  takım  ip  uçları  ve  müteşabih  ayetlerle  bilgilendirerek  gerçek  Hakk  Dine,  doğru  yola  davet  ettirmiştir.

Geçen  zamanlar  içerisinde  Müminun  Sûresinin  44. ayetinde  "  Sonra  Biz  birbiri  ardından  elçilerimizi  gönderdik.  Her  ne  zaman  bir  ümmete  elçileri  geldi,  onlar  bu  elçiyi  yalanladılar. "  denildiği  gibi  her  toplumda  Allah’ın  elçilerine  ve  indirdiklerine  karşı  gelenler,  uyanlar,  uymayanlar,  dalalete   sapanlar,  inkâr  edenler,  dini  tahrif  edenler,  değiştirenler,  azgınlaşanlar  sapkınlığa  düşenler,  Allah’ın  varlığını  ve  birliğini  unutanlar  ya  da  reddedenler,  doğa  üstü  olaylara,  güçlere,  mitolojik  hikâyelere  inananlar,  bu  güçleri  ve  güçlüleri  putlaştırarak  ilâh  yerine  koyanlar,  yanlış  Din  olgusunu  yaşayanlar  olmuştur.  Adiyat  Sûresinin  6.  ayetinde  "  Kesinlikle  insan  Rabbine  karşı  çok  nankördür. "  denilerek  belirtildiği  gibi,  bütün  bunlara  benzer  şekilde  son  dönemlerde  bir  de  Din  ve  Allah  yoktur,  Evrenin  kendi  iç  dinamikleri  içerisinde  her  şey  rastgele  kendiliğinden  oluşmuştur,  din  mitolojik  inançların  ve  korkuların  bir  sonucudur  diyen,  sadece  bilimsel  evrim  kalıbı  içinde  kalan  materyalistler  ortaya  çıkmıştır.  Modern  sosyalist  hareket,  özgürlük,  demokrasi  denilip  önce  kapitalizme,  sermayeye  karşı  emeğin  ve  işçi  sınıfının  hakları  için  yola  çıkmış  olanlar,  fakat  daha  sonra  toplumu  yeniden  yapılandırma  sürecinde  özgürlükleri  de  kısıtlayarak  kendileri  dayatmacı  bir  yapıya  dönüşmüşlerdir.  Ardından  Dini  ve  inancı  da  en  büyük  engel  olarak  görmeye  başlamış,  ortadan  kaldırmak  için  Teizmi  de  muhatap  almış  olan  Ateistler,  görünmeyen,  kötülüklere  de  müdahale  etmeyen  böyle  bir  Allah  yoktur  demişlerdir.  Bunların  yanı  sıra  da  her  şeyi  yaratan  Allah  vardır  ama  Peygamber  ve  Kitaplar  yoktur,  yaşanan  dinlere  bakarak  böyle  din  olmaz  diyen  Deistler  ve  bir  de  Allah'ın  varlığı  da  yokluğu  da  ispat  edilemez  diyen  bilinmezci  Agnostikler  devreye  girmiştir. 

Son  ikiyüz  yıl  içerisinde  bu  ideolojiler  ve  akımlar  bazı  dışa  kapalı  feodal  yapıdaki  katı  ideolojik  toplumlarla  beraber  özellikle  ülkemizde  tersine  hakim  olarak  ortaya  çıkmış  olan  radikal  dini  inançların  egemenliğinden  dolayı  da  artık  önemini  ve  geçerliliğini  büyük  ölçüde  kaybetmiştir.  Yerine  sözde  düşünce,  inanç  ve  teşebbüs  özgürlüğüne  dayalı  daha  ılımlı  bir  yapı  olduğu  iddia  edilen  liberalizm  öne  çıkmaya  başlamışsa  da,  bugün  yine  de  aynı  sosyalist  teorilere  büyük  ölçüde  bağlılığını  sürdüren  ve  bu  kabullerle  dini  inanç  ve  değerlerin  ortada  olmaması  gerektiğine  inanan,  bu  yolda  mücadele  veren,  hatta  dini  eğitim  kökeninden  gelmiş  birtakım  kesimler  bile  tekrar  din  karşıtı  olarak  ortaya  çıkmıştır.  Bazı  sosyalistler  akılcılık  ve  bilim  vurgusunu  öne  çıkararak  Ateizmi  ideolojilerinin  ayrılmaz  bir  parçası  ve  propaganda  aracı  olarak  takdim  etmekte,  bazıları  da  sosyalizmi,  özgürlük  ve  demokrasi  adına  ön  plana  çıkarmaktadırlar. Din,  daha  ziyade  sınıflar  arası  çatışmanın  bir  ürünü  olarak  görülmekte,  doğaya  yenik  düşen  insanların  olmayan  tanrılara,  şeytanlara,  ruhlara,  mucizelere  inanarak  oluşturdukları  mitolojik  inançların  bir  sonucu  olarak  kabul  edilmektedir.  Bu  bağlamda  aslında  sosyalizmle  birlikte  toplumsal  bütünün  rahatsızlıkları  giderildiğinde,  Yahudiler  de  egemen  oldukları  ticaret  hayatındaki  güçlerinden  uzaklaştırıldığında,  Dinin  kendiliğinden  ortadan  kalkacağı  düşüncesiyle  önceleri  "  Din  birinci  planda  bizim  hedefimiz  değildir. "  dediği  halde  Lenin,  daha  sonraları  "  Din,  yaşamı  boyunca  çalışan  ve  yokluk  çekenlere  bu  dünyada  azla  yetinmeyi,  kadere  kısmete  boyun  eğmeyi,  sabırlı  olmayı  ve  öteki  dünyada  cennet  umudunu  sürdürmeyi  öğretir. "  demeye  başlamış,  Marx  da  "  Kalpsiz  dünyanın  kalbi,  acı  çeken  kitlelerin  afyonu  veya  ağrı  kesicisidir. "  ifadeleriyle  halkı  uyutan  sömürü  ilişkilerini  kolaylaştıran,  zihni  uyuşturan  dinle  mücadele  edilmelidir  demişlerdir. Bu  şekilde  değişik  yargılarla  ve  nedenlerle  dini  reddeden  Ateizmin,  Deizmin,  Agnosizmin  temeli  bize  göre  tek  taraflı  kalan  bilgisizliktir.  Sadece  bilimsel,  evrimci  ve  materyalist  düşünce  sınırında  kalan,  Kur'anın  orijinal  yapısına  ve  mesajına  vakıf  olunamadan,  yaşanan  ve  yaşatılan  yanlış  dinlere  bakılarak  Allah'ın  oluşturduğu  enfusi  ve  afaki  mucizeleri  göremeden,  gerekli  rasyonel  ve  ampirik  metodlarla  da  yeterince  gerçek  bilgiye  sahip  olunamamaktır.

Aslında  1400  yıldır  dünyada  ve  ülkemizde  Allah'ın  Kitaplarının  ve  ayetlerinin  çarpıtılarak  Kur'anın  dışında,  kendilerine  din  alimi,  ulema  denilen  kişilerce  ortaya  atılıp  verilen  fetvalarla,  tutarsız,  saçma   sapan  yanlış  hadis  ve  rivayet  yönlendirmeleriyle,  Mezhep,  Tarikat,  Cemaat  bölünmeleriyle,  gerçek  dışı  mitolojik  olaylarla,  olmayan  peygamber  mucizeleri  saçmalıklarıyla,  geleneksel  bir  Sünni  ve  Şii  anlayış  oluşturularak  yaşatılan  ve  yaşanılan  dinlere  bakıldığında   söylenenlerde  ve  sosyalizm  hareketi  ideolojilerinin  çıkış  felsefesinde  hiç  de  yanlışlık  ve  haksızlık  bulunmamaktadır. Çünkü  gerçekten  de  bugün  önderler  tarafından  Müslümanlara   yaşatılan  Din,  Kur'anın  Allah'ına  ait  Hakk  Din  olan  gerçek  İslam  değildir.  Ama  buna  karşı  öte  yandan  özellikle  dini  eğitimin  içerisinden  geçmiş  ve  bu  yanlış  uygulamaların  da  bir  zamanlar  sorumluluğunu  üstlenmiş,  bizzat  önderi  ve  din  adamı  olmuş,  ama  dinin  entellektüel  ve  felsefi  boyutuna  yabancı  kalmış,  inancını  sorgulayamayan  kişilerin  dahi  bugün  Ateistlerle  birlikte  dahil  olduğu  Din  karşıtı   karalama  değerlendirmelerini  ve  eleştirilerini  yapanlar,  Kur'an  bütünlüğünde  anlatılanların,  içerisinde  yer  alan  kavramların  doğrularını,  o  günkü  Arabın  yaşam  koşullarına  göre  ayet  ve  din  dili  ayrıntılarını,  birçok  dil  kuralları  ile  edebi  sanatlarla  donatılmış  anlatım  tekniklerini  bilemediklerinden  dolayı,  sonradan  insanların  eliyle  saptırılarak  din  adına  yanlış  yaşatılan  ve  yaşananların  nedenleri,  sorumlular  ve  eleştiriyi  yapanlar  tarafından  tam  olarak  tespit  edilerek  ortaya  konulamamıştır.  Kur'an  ayetlerinin  orijinal  yapısı  ile,  kavramlarının  derinlemesine  rasyonel  ve  ampirik  metodla  incelenerek  her  iki  kesimce  gerçek  mesajları  ile  doğrularına  ulaşamadıkları,  Kur'anı  da  bilmedikleri  belli  olmaktadır.

İnsanlık  tarihi  boyunca  ismi  bilinen  veya  bilinmeyen  peygamberler  aracılığıyla  Allah'ın  indirdiği  bütün  emirlerin  ve  kitapların  temel  ilkesi,  Tevhit  ( Allah’ı  birlemek )  Allah'tan  başka  herhangi  bir  şeyi  veya  kimseyi  Tanrı  yapmamak  ve  Allah  katında  tek  bir  din,  adı  da,  özgürlük,  barış,  sevgi,  adalet  temeline  göre  konulmuş  olan  İslam’dır.  Allah'ın  indirdiği  Kitapların  içeriği,  belli  kişilerin  ve  zümrenin  kendi  ideolojilerine  ve  menfaatlerine  yönelik  değildir,  bütün  insanlığa  yöneliktir  ve  evrenseldir. Fakat  her  peygamberin  ardından  İslam'ın  Tevhit  inancı  ve  ilkeleri  insanlar  eliyle  saptırılmış,  değiştirilmiş,  bambaşka  dinler  ortaya  çıkarılmıştır. Her  Kitap,  aslında  bir  önceki  kitabı  tasdik  eder,  zamanla  unutulmuş,  tahrif  edilmiş  ve  değiştirilmiş  olan  Tevhit  ilkelerini  hatırlatan,  barış  ve  huzur  içerisinde  yaşanması  gereken  dosdoğru  yolun  kurallarını  tekrar  insanların  önüne  koyan  niteliktedir. Toplumların  sosyal  yaşamları,  medeniyetleri  geliştikçe  de  kitapların  zaman  içerisindeki  kapsamları  ve  hitabeti  de  gelişme  göstermektedir.  Bu  hatırlatma,  emir  ve  hitabetin  en  sonuncusu,  kapsamının  en  gelişmiş  ve  kıyamete  kadar  yaşayacak  olanı  da  gerçek  İslam'ın  son  Kitabı  olan  Kur’andır. Bu  nedenle  zamanımıza  kadar  gelmiş  geçmiş,  Kur’anda  ismi  bildirilen  veya  bildirilmeyen  bütün  peygamberler,  İslam’ın  elçileridirler.  

İnsanlık  için  gönderilen  son  peygamber  Muhammed  ( a.s. )  ve  onun  aracılığı  ile  indirilen  son  Kitap  olan  Kur’anımızda,  bizim  peygamberimizin  de  dahil  olduğu  25  peygamberin  ismi  ve  bizlere  öğüt  olması  bakımından  onlarla  ilgili  olarak  kıssalar  ve  açıklamalar  yer  almakta  ve  hepsinin  de  Ortadoğu  Coğrafyası  olarak  bildiğimiz,  bugünkü  Suriye,  Filistin,  Ürdün,  Lübnan,  Irak,  Arabistan  ve  Mısır  topraklarında,  hatta  Harun,  İlyas  gibi  bazı  peygamberlerin  de  Anadoluda  Urfa  ve  Van  ili  yöresinde  Urartu  medeniyetinin  başkenti  Tuşba'da  yaşadığı  ve  bu  bölgelerdeki   insanlara  hitap  ettikleri  bilinmektedir.

Bunun  üzerine  Kur’an  bütünlüğünde  içeriği,  o  günkü  Arap  kültüründe  yaşam  tarzına  göre  ayetlerde  Allah'ın  kullandığı  din  dili,  hayatı  ilgilendiren  fazilet  ve  mesaj  yoğunluklarının  farklılıkları,  zarf,  mazruf,  edat,  fiil,  zamir  kalıpları  ile  anlatım  teknik  ve  yöntemleri  göz  önünde  tutulamadan,  nedenleri,  muhatap  aldığı  toplumun  o  zamandaki  sosyolojik,  ekonomik,  coğrafi  koşulları,  iletişimin  çok  kısıtlı  ve  yetersiz,  bilim  ve  teknolojinin  adeta  hiç  gelişmemiş  olduğu,  dünyanın  içinde  bulunduğu  konjonktür,  diğer  bölgelerinin  var  olup  olmadığının,  insanların  oralarda  yaşayıp  yaşamadığının  henüz  bilinmediği,  koşulların  tam  olarak  düşünülemediği,  kavranamadığı  halde,  sanki  bugünkü  koşullar  o  zamanlarda  da  aynı  imiş  gibi  düşünen,  araştıran,  sorgulayan  insanları,  ister  istemez  dünyanın  diğer  bölgeleri,  Uzakdoğu,  Batı  Avrupa,  Afrika’nın  içleri,  sonradan  keşfedilmiş  Amerika  ve  diğer  kıtalarda  neden  hiç  peygamber  ortaya  çıkmamıştır ?  gibi  sorulara  yöneltmekte,  dinin  ortadoğuya  yerleşmiş  olan  medeniyetlerin  geleneklerin  bir  devamı  olarak  çıkmış  mitolojik  inançlar,  tarih  kayıtlarında  yer  almayan  masallar  olduğu,  aslında  İbrahim,  Davut,  Musa,  İsa  gibi  din  kurucusu  olan  o  isimlerdeki  kişilerin  de  gerçekte  yaşamadıkları  eleştirileri  gündeme  gelmektedir.  Bu  nedenle  de  Allah  katındaki  Hakk  Din  olgusu  için  bazılarınca  bunun  bir  eksiklik,  olumsuzluk  ve  doğmatik  bir  oluşum  olduğu  ileri  sürülebilmektedir.  

Bu  minvalde  kendilerine  Prof. Akademisyen  Öğretim  Görevlisi  denilen,  Allah,  peygamber,  Kitap  yoktur  deyip  din  olgusunun  tamamen  karşısında  Ateist  olduğunu  belirten,  aslında  içerisinde  bulundukları  bilimin,  uğraşının  ve  araştırmalar  sonucunda  gördükleri,  üstün  aklı  gerektiren  devasa  bir  Evren  düzeninin,  Yerde  ve  Gökte,  canlı  ve  cansız  varlıklardaki  muazzam  bir  matematikle  Evrimdeki  akıllı  tasarımın,  yaratılmış  ve  mevcut  olan  atom  ve  atom  altı   parçacıklarına  varıncaya  kadar  her  varlıkta  mühendislik  harikası  kodlamalarla  yaratılmışlığın  görülerek,  ulaştıkları  verilerin  doğrultusunda  öncelikle  onların  Allah'ın  varlığına,  birliğine  inanmaları  gerektiği  halde,  fakat  buna  rağmen  Allah'ın,  peygamberlik  müessesesinin  ve  dini  inançların  yok  sayılması  gerektiğini  söyleyen  bazı  bilim  adamları  da,  karşı  savunmanın  olmadığı  programlarda  ve  zeminlerde  tek  başına  monologlarla  ahkâm  kesebilmektedirler  * Din  medeniyetle  bağdaşmaz.  *  Dinler   birbirini  yalanlamaktadır. *  O  kadar  peygamber  geldiği  halde  insanlığın  halini  görüyorsunuz. *  Çünkü  söylenenler  doğru  değil,  dinler  tamamen  mitlerle  oluşturulmuş  bir  yalan  *  Bütün  Kâinat  bir  keşmekeş,  gezegenlerin  hareketi  kaotik. *  Bu  nasıl  düzen  ve  ahenktir  ki  canlılar  bir  birini  yiyor. * Her  oluşum  tesadüflerin  eseridir. *  Orta  doğuda  din  adına   yaşananların  tamamı,  Asya’dan,  Sümerlerden,  Babillilerden  gelen  kültürlerin,  Musevi,  İsevi  ve  Müslümanlık  dinlerinin  birbirini  izleyen  geleneğidir. *  Çin’de,  Hindistan’da  neden  peygamber  yoktur ?  demektedirler. 

Ama  buna  rağmen  tarih  boyunca  bu  tür  Allah'ı  ve  Dini  reddiye  olan  düşüncelere  karşı  Kur'anımızda  Nahl  Sûresinin  24 - 25. ayetlerinde  "  Ve  onlara  :  "  Rabbiniz  ne  indirdi ? "  denildiği  zaman,  onlar  kıyamet  günü,  kendi  günahlarını  tam  olarak  yüklenmek  ve  bilgisizlikleri  yüzünden  saptırmakta  oldukları  kimselerin  günahlarından  bir  kısmını  da  yüklenmeleri  için  "  Öncekilerin  efsaneleri  " dediler.  Dikkat  edin,  yüklendikleri  şey  ne  kötüdür ! "  ifadeleriyle  yapılan  uyarılarla,  Pascal'ın  da  "  Tanrı'ya  inanmak,  inanmamaktan  daha  akılcıdır.  Ya  bir  de  gerçekten  Allah  varsa  "  dediği  gibi,  Allah  katında  nasıl  bir  olumsuzluğun  ve  sorumluluğun  içine  girdiklerinin  farkında  olmayanlara  yine  de  hemen  burada  bir  düzeltme  ile  dayanaksız,  eksik,  yanlış  olan  bu  ifadelerine  özetle  yanıt  verelim. 

Allah  katındaki  vahiyler,  Hakk  Din,  öncekilerin  efsaneleri  değildir,  insanların  kendi  saptırmalarının  dışında  masal,  efsane,  gerçek  dışı  olaylar  anlatılmaz,  hiç  bir  dönemde  de,  hiç  bir  Kitap  bir  birini  asla  yalanlamamıştır.  Gerçek  demokrasi,  irade  ile  özgür  seçim,  hak,  hukuk  ve  adalet  temelindeki  davranış  öğütlerini,  kullanılan  ve  geliştirilen  akıl  ile  doğruya,  bilime  ve   medeniyete  ulaşma  önerilerini  içermektedir.  Evrende  ve  dünya  üzerinde  meydana  gelen  hiç  bir  olay  tesadüfü  ve  nedensiz  değildir.  Hepsinin  uymak  zorunda  olduğu  Allah'ın  hükmü  ve  kurallar,  kanunlar,  ilkeler  zinciri,  nedensellik ( sebep  sonuç )  ilişkisi  söz  konusudur.  Doğanın  dengesi,  yaşamın  sürdürülebilmesi  için  kodlanmış  olarak  yaratılmış  olan  bütün  canlı  veya  cansız  varlıkların  belli  bir  hedefi,  amacı,  görevi,  yol  aldıkları  yaşam  içerisindeki  değişimleri,  evrimle  gelişmeleri  söz  konusudur. Yüce  Rabbimiz  Allah  da  Evrenin  ve  Dünyanın  ekolojik  dengesi  için  hiç  bir  şeyi  boşuna  yaratmadığını  ayetlerle  ifade  etmektedir.  Bugün  batı  medeniyetine  kavuşmuş  olanların  çoğunluğu  da  dinsiz  değillerdir,  üstelik  de  doğru  seçim  ve  çaba  ile  onları  sahip  oldukları  medeniyete  kavuşturan  da  dindir,  bilimdir  ve  ulaştıkları  ahlâktır.  Unutulmamalıdır  ki  tarih  kaynaklarına  göre  batıya,  Orta  Asya  göçleri  başlayıp  Sümerler  Orta  Doğuda  Mezepotamya'ya  yerleşmeden  önce,  o  bölgede  İbrahim  Peygamberden  önce  de  din  vardır,  Nuh  tufanı  o  bölgede  oluşmuş,  Nuh  tufanından  önce  de  o  bölge  insanlarına  Adem,  İdris,  Hud  ve  ismi  belirtilmeyen  Peygamberler  gönderilmiştir.  İnsanın  nerede  ve  nasıl  yaratıldığını  ve  Dinler  tarihinin  kronolojik  gerçeğini  bilmeyenler  için  elbette  ki  Sümer  ve  Babil  uygarlıklarının  bu  bölgelerde  var  olan  önceki  dinlerden  etkilenmiş  olabileceğini  söylemeleri  de  mümkün  olamayacaktır.

Allah'ın  indirdiği  Hakk  Din  olan  İslam'ın  hiç  bir  kitabının,  peygamberlere  indirdiği  vahyin  orijinali  birbirini  yalanlamaz.  Bütün  peygamberlerde  olduğu  gibi,  Örneğin  İdris'in  3  prensibi,  Nuh'un  7  ilkesi,  Musa'nın  Tevrat'taki  10  emri,  İsa'nın  10  emri  açıkladığı  İncil'i  /  Müjdesi,  tarihteki  diğer  toplumlarda  peygamber  olsun,  olmasın,  Şaman'ın,  Brahma'nın,  Zerdüşt'ün  ilkeleri  hepsi  de  evrensel  hukukun,  insan  hak  ve  özgürlükleri  ile  sorumluluklarının  aynı  temelleri  üzerine  oturtturulmuştur.  Ancak  yalanlayanlar  olarak  kastedilmesi  gerekenler  ise  Allah'ın  vahyinin,  Kitaplarının  ve  Kur'anın  dışında,   tarih  boyunca  insanların  her  peygamberin  iletilerini  saptırarak,  değiştirerek  oluşturdukları  ve  yaşadıkları  dinler  ve  mezhepler  olabilir.  Kur'anda  İsra  Sûresinin  89. ayetinde "  Ve  andolsun  ki  Biz,  bu  Kur’anda  insanlar  için  her  örnekten  evirip  çevirmişizdir. Yine  de  insanların  çoğu  gerçeği  inkârda  ısrarcı  oldular. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  insan,  dünya  üzerinde  yaratıldığından  bu  yana   tarihin  her  döneminde,  her  bölgesinde  aynıdır,  her  zaman  kendi  bencilliğinin,  sahiplenme  hırs  ve  kibrinin,  kıskançlığının  esiridir,  bu  nedenle  de  nankör,  inkârcı  ve  reddiyeci  olmuştur,  bugün  de  olmaktadır.  Ama  bu  reddiyecilerin,   Allah'ın  insanlık  için  indirdiği  son  vahyi  olan  Kur’anı  hiç  incelemedikleri,  kendilerinin  sahip  çıkmaya  çalıştıkları  "  Evrimde  akıllı  tasarımı  "  göremedikleri,  Kur'anın  Arap  dil  kuralları  ve  kültürüne  göre  mecazi  anlatım  tekniğini,  bindört  yüz  yıl  önce  Rabbimizin  "  Mâfissemavat  ve  Menfissemavat  "  ifadeleriyle  birçok  ayetle  uzayda  ve  Evrende  bizden  ve  dünyadan  başka  yerlerde  akıllı  canlıların  var  olduğunu  bildirerek,  ileriye  yönelik  verdiği  bilimsel  örneklerle  mucizesini   kavrayamadıkları,  içerisindeki  aklın  kullanılmasının,  ilme,  gelişmeye,  araştırmaya  yönelmenin  ne  kadar  önemli  olduğunun  vurgulandığı  ayet  ve  öğütlerden  bilgilerinin  olmadığını,  o  ilkel  yaşamın  içerisindeki  koşullarda  bir  insanın  çıkıp  da  kendiliğinden  bu  kadar  kapsamlı  geçmişe  ve  ileriye  yönelik  mucizevi  bilgilerle  dolu  ayrıntılı  anlatımları  yapıp  yapamayacağını  düşünemediklerini  göstermektedir. 

Peki  Allah  yoktur  diyen  ve  Ateist  olduğunu  iddia  eden  arkadaşlara  soralım !  13.7  milyar  yıl  önce  ortaya  çıkmış  olan  bütün  Evren,  Uzay  ve  içindeki  makro  ve  mikro  düzeylerdeki  enerji  değişimleri  ile   maddesel  oluşumların  matematik  tasarımlarını  ve  kodlamalarını  içeren  Big  Bang'den,  Ainstain'in  E = m.c 2   matematik  formülündeki  madde  ve  enerji  arasındaki  ilişkiyi  bulmasından  önce  de  var  olan  daha  üstün  bilgiye  sizler  sahip  misiniz  ki ?  Bilimsel  kanıtlar  sınırında  kalmaya  da  çalışıyorsunuz  ya  !  Allah  yoktur  diyebilmeniz  için  kanıtınız  nedir ?  Bu  bilgilerin,  tasarımların  ve  yaratılmışlıkların  daha  önceden  bir  sahibinin  olması  gerekmez  midir ?  Bizim  kanıt  olarak  yerde  ve  gökte  afaki  ve  enfusi  olarak  sayabileceğimiz  sonsuz  sayıda  Evren  yaşamının  devamı  için  yaratılmış,  oluşturulmuş   kanunlar,  kurallar  ve  bunların  sonucunda  ortaya  çıkmış  mucizevi  oluşumlar  vardır.  Dünya  yaşamında  sahipsiz  bir  sanat  eseri,  resim,  tablo,  heykel,  mimari  yapı  var  mıdır ?  Kanıtınız  olmadığı  halde  sizin  yaptığınız  bu  Allah  yoktur  iddianız  sizi  yalancı  durumuna  düşürmez  midir ?

Bizim  bütün  Ateist  iddialarına   vereceğimiz  yanıtın  kavranabilmesi  için,  öncelikle  insanlığın  yaratılışından  bu  yana  bütün  toplumlar  için  bir,  Allah'ın  Peygamberleri  aracılığıyla  indirdiği  gerçek  vahyinin,  Kitaplarındaki  gerçek  Hakk  Din  İslam'ın  yaşayanlar  için  öğütlerininbir  de  bütün  toplumlarda  daha  sonradan  insan  eliyle  saptırılmış,  değiştirilmiş   Allah'ın  vahyinin,  Hakk  Dinin  dışında  yanlış  yaşanan  dinlerin  var  olduğunun  bilinmesi  gerekir.  Nitekim  bugün  dünya  üzerinde  yaşanan  Yahudilikte  Musevilik  için  Allah  tarafından  indirilmiş  olan  gerçek  Tevrat'ın  yerini,  sonradan  yüzbinlerce  yıl  süren  aralıklarda  insanlarca  yazılmış,  içine  geleneklerin  ve  mitolojik  masalımsı  doğa  üstü  anlatımların  yerleştirildiği  Talmut,  Çıkış, Tesniye,  Leviller,  Tora  kitapları  almıştır.  Hristiyanlıkta  İsevilik  için  gerçek  İncil  diye  birşey  ortada  yoktur,  İsa  peygamber  zamanında  hiçbir  şey  yazılı  kaynak  haline  getirilmemiştir,  sonradan   İsa  peygamberin  yaşadıklarını  ve   biyografik  hayatını  anlatan  insanların  yazdığı  Matta,  Markos,  Yuhanna  ve  Luka  ismindeki  İnciller  ve  mitolojik  olaylarla  donatılmış  Yüzlerce  Apokrif  İncil,  dini  yaşamlarındaki  inançların  yerini  almıştır.  Müslümanlıkta  ise  gerçek  Kur’an,  Arapça  lafız  ve  anlatım  teknikleriyle  ortada  durmaktadır,  ama  hayatın  rehberi  olarak  kullanılması  gereken  Kur’anın  Hakk  Dini  ortada  yoktur,  yerine  sonradan  Ulema  denilen  kişilerce  uydurulmuş  hadis  ve  rivayetlere  dayanılarak  verilen  fetvalarla,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerle  bölünmüş  bambaşka  dinler  yaşanmaktadır  ve  yaşatılmaktadır.  Bugün  elimizde  de  Allah'ın  gerçek  vahyinden,  orijinal  diziliminden  farklı  insan  eliyle  yanlışlıklarla  harekelendirilmiş,  seslendirme  işaretlerinin  konulduğu,  ayet  sıralamasına  ve  tertibine  dikkat  edilmediği  için,  farklı  ve  yanlış  anlamların  çıkarılabileceği  tam  Ateistlere  malzeme  olabilecek  resmi  bir  Osman  Mushafı  Kur'an  bulunmaktadır. Bu  fırsattan  yararlanan,  çok  da  iyi  tespitlerde  bulunduğunu  zanneden,  ama   Allah'ın  gerçek  vahyinden  zerre  kadar  bilgisinin  olmadığı  belli  olan  işgüzar  bir  şarlatan  Ateist  de  "  Bazı  müfessirlerin  ve  Diyanetin  değişik  ayetlerde,  bugün  elde  bulunan  yanlış  tertiplenmiş  resmi  Osman  Mushafına  göre  yaptığı  yanlış  meallendirmeleri  de  malzeme  olarak  kullanıp,  Bu  nasıl  Allah  ki,  Yahudileri  başka  insanlara  üstünlüklü  yaratmakta,  Hristiyanları  düşman  ilân  etmekte,  Allah  onları  kahretsin  diyerek  kendi  kendine  lanet  okumakta,  insanları  da  birbirine  düşman  etmektedir. "  diyerek  de  gevrek  gevrek  zafer  havalarına  bürünmektedir.

Eğer  sadece  değiştirilmiş,  saptırılmış,  Musevilik,  İsevilik  ve  Müslümanlık  adına  yaşanan  ve  Kur’anın  dışında  anlatılan  dinlere  göre  konuşuyor,  dinler  adına  hüküm  veriyorlarsa,  Ateist  olduğunu  söyleyen  bilim  adamları  bu  din  olgusu  eleştirilerinde  haklı  olurlar.  Ama  bugün  elimizde  mevcut  olan  gerçek  Hakk  dinin  kaynağı  Kur’anın  içeriğini,  kapsamını,  anlatım  tekniğini,  içindeki  kavramlarını,  o  zamanın  koşullarını,  Arap  dil  kurallarını  ve  kültürünü,  Allah'ın  gerçek  vahyinin  orijinalini    bilmeden,  kendilerini  bu  konularda  yetiştirmeden,  rasyonel  ve  ampirik  metodla  araştırmadan,  bir  bilim  adamına  yakışmayacak   şekilde  her  hangi  bir  sağlam  delile  dayandırmadan  sadece  gördüklerine,  duyduklarına  ve  yaşanılan  dine,  yanlışlarla  dolu  meallere  bakıp  yüzeysel  ve  afaki  olarak  bu  şekilde  eleştirilere  giriliyor,  Dini  ve  Allah’ı  yok  sayıyor  iseler,  Allah  katındaki  Hakk  Din  için  gerçeği  yansıtmayan  bu  kabulleri,  onları  bilim  adamlığı  güvenilirliğinden  uzaklaştırır,  Allah  katında  da  tamamen  yanlışın,  inkârın  ve  küfrün  hedefine  sokar.  Biz  de  bu  yazımızda  Allah  katında  Hakk  Dinin  yegâne   kaynağı  olan  Kur’anın  içeriği,  yapısı,  anlatım  teknikleri  ve  doğruları  ile  bu  eleştirilere,  sorulara  açıklık  getirmeye  çalışıyoruz.

Kur’anımızda  Allah'ın  gerçek  vahyi  ile  anlatılan,  konu  edilen  her  şey  Hakk’tır,  gerçektir,  yaşayan  insanlar  için  sorgulanması,  araştırılması  ve  öğütlerinin,  mesajlarının  doğru  algılanarak  ders  çıkarılması,  rehber  edinilmesi  gereken  hatırlatma  ve  yönlendirmelerdir.  Hurafe,  masal,  ütopik  ve  doğa  üstü  olaylar,  olmayan,  olmayacak  şeyler  de  anlatılmaz.  Aslında  insanların  çoğunlukla  yanlış  inandırıldıkları  gibi  Kur'anda  "  Ne  İbrahim'in  gerçek  anlamdaki  ateşe  atıldığı,  ne  Musa'nın  asasının  yılan  olduğu,  denizi  yardığı,  ne  balığın  peygamberi  yuttuğu,  ne  İsa'nın  körleri  iyi  edip  gerçek  ölüleri  dirilttiği  gibi  " gerçek  dışı  ve  doğa  üstü  olaylar  anlatılmaz.  Hepsinin  de  gerçek  yaşanmışlıklardan  karşılıkları  vardır.  Allah,  hiçbir  insanı  başka  bir  insana,  hiçbir  toplumu  başka  bir  topluma  bizim  anladığımız  şekilde  üstünlüklü  kılmaz,  hiçbir  kuluna  veya  topluma  da  lânet  etmez  ve  kahretsin  demez.  Her  anlatılan  kıssanın,  Arap  dil  kalıbında  kullanılan  orijinal  sözcüklerin  gerçek  hayattan  karşılıkları  vardır.

Peygamberimizin  ilk  defa  görevlendirilmek  üzere  bir  gece  vakti  yürütüldüğünün  anlatıldığı  İsra  Sûresinin  birinci  ayetine  başlanırken  “ Sübhanelleziy “  denilerek  "  Allah’ın  her  türlü  noksanlıklardan  arınık  olduğu,  ayetin  sonunda  da  en  iyi  gördüğü  ve  en  iyi  işittiği  "  dile  getirilir.  Allah’ın  Hakk  Dinini  anlayabilmek,  kavrayabilmek,  eğri  midir ?  doğru  mudur ?  gerçek  midir ?  yalan  mıdır ?  yargısına  varılabilmek  için,  Din  sorumlularının,  eleştiriyi  yapacak  olan  Ateislerin  veya  bilim  adamlarının  öncelikle  Kur’anda  bir  çok  ayette  yer  alan  Kasem  cümlelerinin (  Allah'ın  kanıt  gösteriyorum,  dikkatinizi  çekerim,  and  olsun  ki  dediği  somut  referanslar  vererek  iddiasını  kanıtladığı ) ifadelerini  doğru  anlamaları  gerekir. Çünkü  Yüce  Rabbimiz  Allah,  zamanımızdan  bin  dört  yüz  yıl  önce  mucize  ve  kanıt  olarak  kabul  edilebilecek,  ileriye  yönelik  bir  çok  bilgi  ve  ip  ucunu,  özellikle  Evrenin  sürekli  olarak  genişlediğinin,  Dünya  ve  Ay'ın  güneş  etrafında  bir  yörüngede  döndüğünün,  bütün  gök  cisimlerinin  uzayda  yol  aldıklarının,  denizin  altında  birbirine  karışmayan  ve  aralarına  engel  konulnuş  ifadesiyle  tatlı  su  ve  denizin  bulunduğunun  bilgisini,  en  mükemmel  ve  donanımlı  yaratılmış  olan  insan  için  parmak  uçlarına  varıncaya  kadar  donatıldığının  söylendiği  ayetlerle  bugün  ortaya  çıkarılmış  olan  parmak  izi  mucizesini  dahi  örnek  vererek  bir  çok  ayetle  ve  de  bizzat  “  Ve  şahidin  ve  meşhud “  ifadesini  de  kullanarak  bütün  vereceği  hükümlere  bu  kasem  cümleleri  ile  gerçek  hayattan,  bilinen,  gözle  görülen,  elle  tutulan  somut  referanslar  göstererek  uyarılarına   başlamaktadır.

Özellikle  örneğin  Buruc  Sûresinin  1 – 3. ayetlerinde   “ Burçlar  sahibi  sema'ya  /  gökyüzüne,  söz  verilmiş  o  güne,  şahitlik  edene  ve  şahitlik  edilene  kasem  olsun  ki,  andolsun  ki  /  kanıt  gösteririm,  dikkatinizi  çekerim  ki  “  denilerek  doğrudan  doğruya  hakikat  anlamında  lafız  karşılıkları  olarak   sema,  büruc,  söz  verilmiş  gün  ile  üç  şey  kasem  kavramıyla  kanıt  gösterilerek  müteşabih  ve  mecazi  anlamları  içeren  ifadelerle  başlamakta,  12. ayette   “  Rabbinin  kıskıvrak  yakalaması  gerçekten  çok  şiddetlidir. “  ifadeleriyle  kıyamet  günündeki  sona  bağlantı  yapılarak  kasem  cümlesi  tamamlanmaktadır.  Eğer  ayetlerin  orijinalinde  yer  alan  “ sema “  sözcüğü  düz  mantıkla  sadece  gökyüzü  olarak  anlamlandırılırsa,  cümlenin  asıl  mesajını  doğru  olarak  ortaya  koymakta  ve  anlamakta  zorlanırız  ve  ayetin  asıl  mesajından  uzaklaşmış  oluruz.  Ardından  da  bir  takım  insanlar  çıkar,  burçlar  Kur’anda  da  var  der  ve  yıldız  kümelerini  falcılıkta  kullanmaya  başlarlar.  Oysa  Türkçe'de  genellikle  bizim  uzay  olarak  kullandığımız  sema  sözcüğünün,  Arap  dil  kurallarında  yükseklik,  yücelik,  üst  olma  gibi  daha  bir  çok  anlamı  bulunmakta,  fiili  ise  aynı  zamanda  iyi  hesap  yapan,  yüksek  matematik  bilen  kimseler  için  de  kullanıldığı  gibi   Allah'ın  bu  konulardaki  yüceliğine  ve  sınırsızlığına  dikkat   çekilmektedir.  Büruc  sözcüğü  ise  burç  sözcüğünün  çoğuludur,  lafız  olarak  bilinen  12  sabit  yıldız  kümeleridir.  Fakat  Kur'anda  ayetlerin  mecazi  anlatımına   göre  Güneşin  dünyayı  ve  gezegenleri  aydınlatma  özelliğinden  dolayı,  Güneş  sözcüğü  mecazi   anlamında  Kur’an  olarak  kastedildiği  gibi,  yıldızların  da  dünya  üzerinde  buna  benzer  işlevinden  dolayı,  burçlar  da  her  bir  defada  bölüm  bölüm,  paragraflar  halinde   inmiş,  insanlığa  yaşamı  için  ışık  tutan,  yol  gösteren  “ Kur’an  ayetlerinin  kümeleri  “  olarak  da  anlamlandırılabilir. Söz  verilmiş  gün  ise   kişinin  ölümüdür,  Evrenin  ölüm  günüdür,  yok  olmasıdır,  kıyametin  kopmasıdır. Bunun  sonucunda  da  bu  ayette  yapılan  kasem  ile  kastedilenin  “  İyi  hesap  bilen  bilim  adamlarının  Evrenin  yapısını,  işleyişini  tespit  ederek  Evrenin  sonunun  /  kıyametin  mutlaka  gerçekleşeceğini  bilimsel  olarak  da  ortaya  koyup  ispat  edebilecekleri  ve  bu  bilgiyi  de  açıklayacakları  kanıt  gösterilmiş  olmaktadır. “  şeklinde  yorumlanması,  Allah’ın  bin  dört  yüz  yıl  önce  mucizevi  olarak  gerçek  vermek  istediği  mesaja  uygun  ve  daha  isabetli  olacaktır.  Bunun  da  gerçek  doğru  olduğunu  bugün  gelişmiş  olan  bilim  ortaya  koymuştur.

Gerçekten  de  01.08.2002  tarihinde  www.bilim  ve  teknoloji.com  linkinde  yayınlanmış  “  Devasa  büyüklüğe  ve  akıl  almaz  karmaşıklığa  sahip  olan  bu  muhteşem  Evren,  her  şey  gibi  bir  gün  son  bulacaktır.  Bu  sonun  nasıl  olacağı  sorusu  Evrenin  kapalı  mı,  yoksa  açık  mı  olduğu  sorusunun  cevabına  bağlıdır.  Şu  an  teorik  fizikçiler  Evrenin  kapalı,  ya  da  açık  oluşu  ile  ilgili  kesin  bir  yargıya  sahip  değiller.  Evren  ister  açık  olsun  ister  kapalı,  üzerindeki  bu  muhteşem  denge  eninde  sonunda  bozulacak  ve  madde  bir  şekilde  yok  olacaktır.  Eğer  Evren  kapalı  ise,  genişleme  sonunda  sıkışacak,  Big  bang’in  tersi  şeklinde  kütle  çekiminin  etkisi  altında  kalan  Evren  zamanla  küçülecek,  sahip  olduğu  yoğunlaşmış  potansiyel  enerjiyi  yayarak  ısınacak  ve  sonuçta  sonsuz  yoğunluk  ve  sıfır  hacim  ile  yok  olacaktır.  Eğer  Evren  açık  ve  sınırsız  ise  üzerine  çöküş  gerçekleşmeyecek,  fakat  zamanla  birlikte  genişleyen  Evren  soğuyacak  ve  üzerindeki  maddeyi  oluşturan  tüm  enerjisi  harcanarak  yok  olacaktır. “  şeklinde  yayınlanmış  bilgiler,  yukarıdaki  ayetin  bu  şekilde  anlamlandırılmasını  doğrular  niteliktedir.

Şimdi  “ Her  şey  tesadüflerin  eseridir. Bütün  Kâinat  bir  keşmekeş  ve  gezegenlerin  hareketi  kaotik.  Dinler  kültürlerin  birbirini  izleyen  gelenekleridir. “ diyen  ve  ateist  olduğunu  belirten  yerli  ve  yabancı  bilim  adamlarına  sormak  gerekir.  Zamanımızdan  bin  dört  yüz  yıl  önce,  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği,  dünyanın  bir  çok  kıtasının  ve  bölgesinin  henüz  keşfedilmemiş  olduğu,  bilimin  teknolojinin  ve  iletişimin  gelişmediği,  bu  güne  göre  bir  ilkel  yaşamın  içerisinde,   Kur’an  ayetlerindeki   mucize  ifadeleri,  kendisine  peygamber  dedirttiren  birisinin  çıkıp  da  kendisinin  söylediğini,  uydurduğunu,  ya  da  kendileri  ilkel  bir  yaşamın  içerisinde  tarihi,  evreni  ve  yaratılmanın  ayrıntılarını  bilmezken  birilerinin  ona  öğrettiğini  kabul  etmek  mümkün  müdür ? Elbette  ki  Big  bang  ile  Evrenin  yaratılmasının  ilk  dönemlerinde  açığa  çıkmış  olan  çok  yüksek  enerjilerden  ve  entropiden  dolayı  o  an  her  şey  kaotiktir.  Ama  bilim  adamı  denilen  kişiler  elbette  bilirler  ki  her  düzensiz  kaotik  yapı,  üzerindeki  fazla  depolanmış,  yığılmış   potansiyel  enerjiden  oluşan  entropiyi  azaltarak  dengeye  ulaşma  eğilimi  içerisindedir.  Hala  da  o  kaotik  yapılar  Evrenin  değişik  kesimlerinde  dengeye  ulaşma  eğilimlerini   sürdürmektedirler.  Dünya  üzerindeki  depremler  de  bu  nedenle  oluşmaktadır.   Maddenin  en  küçük  yapı  taşları  atomun  çekirdeğindeki  proton  ve  nötronlar  arasında  enerji  aktarımını  sağlayabilmek  için  sürekli  sıçrayıp  yer  değiştiren  takyon  ve  mezon  denilen   tanecikler  üzerinde  kodlanmış,  elektron  ve  her  türlü  engelden  geçebilen  nötrino  denilen  taneciklerin  yönlenmesindeki  düzenin,  hızın  ve  eğilimin,   yarattığı  her  şeyde  en  mükemmel,  kusursuz  tasarımı  ve  çok  hassas  hesapları  bile  yapabilmiş  olan  bir  gücün,  Kur'anda  da  Kendisini  Zumira  diye  tanıtan  üstün  aklın,  yani  Allah'ın   müdahalesi  olmadan  rastgele  oluştuğunu  söylemek  mümkün  müdür ?  Evrendeki  devasa  galaksilerin  yapısını  ve  güneş  sistemlerini,  zerreden  kürreye  bütün  var  olan  yaratılmışların  üzerinde  kodlanmış  determinizmi  bir  eğilimi,  entropiyi / düzensizliği  arttıran  kurallar  zincirini,  kozmik  düzeni  ve  kontrolünü  gördüğü  halde  farkına  varıp  da   Allah’a  ulaşamayan  ister  yerli,  ister  yabancı  bilim  adamlarına,  Allah  hidayeti,  aklını  ve  tefekkürü  doğru  yerde  kullanmayı  nasip  eylesin  demekten  başka  artık  biz  ne  diyebiliriz  ki !....

Kur’anda  ismi  bulunan  bütün  peygamberler  orta  doğuda  yaşamışlardır  da  neden  o  peygamberler  hakkında  tarih  kaynaklarında  o  peygamberlerle  ilgili  anlatımlar  yer  almamaktadır ?  Çin’de,  Hindistan’da,  Dünyanın  başka  yerlerinde  peygamber  çıkmamıştır  sorusuna,  Kur’anımızı  hafife  alan  ve  dinlerin  toplumlar  tarafından  icat  edilen  gelenekler  olduğunun  iddia  edildiği  görüşlerine  ve  eleştirilerine  gelince ;

Şu  iyi  bilinmelidir  ki  tarih  boyunca  gelmiş,  geçmiş  bütün  peygamberler,  her  dönemde  içinde  bulundukları  toplum  tarafından  hemen  kabul  edilmemiş,  hoş  geldin  ne  iyi  ettin  de  geldin  denilmemiş,  muktedirlerin  kurmuş   olduğu  sömürü  düzenini  bozucu  olarak  görülmüş,  reddiyelerle  karşılaşmış  ve  canları  pahasına,  can  siperane  büyük  mücadelelerin  içerisinde  olmuşlardır.  Hiç  bir  peygamber  yaşadığı  dönemde  hayatının  sonuna  gelinceye  kadar,  öğretisini  çoğunluğa  kabul  ettirememiştir. Örneğin  Yahudiliğin  kökeni  olarak  görülen  Musa  peygamberin  dinini  yaşayanların  bugün  dünya  üzerindeki  toplam   nüfusu  hala  20  milyonu  geçmez.  İsa  peygamber  ve  onun  sağlığında  ve  öldükten  sonra  12  havarisi  ile   ilettiklerine  inananlar,  yüzlerce  yıl  zulüm  ve  işkence  görmüşlerdir.  Ancak  İmparator  Teodosyüs'ün  Hristiyanlığı  seçip  devlet  dini  kabul  etmesi  ile  güç  bularak  milyonların  peşinden  gittiği  din  olmaya  başlamıştır.  Müslümanlıkta  ise  aynı  sıkıntılar  Muhammed  Peygamberce  de  yaşanmış,  13  yıllık  Mekke  dönemi  yaşantısında  inananlar  200  ü  geçmez  iken,  hicret  etmek  zorunda  kalmış,  Medine'de  vefat  ettiği  zaman  inananların  sayısı  ancak  on  binler  civarındadır.  Ölümünden  yaklaşık  yüz  yıl  sonra  başlayan  Türklerin  Müslümanlığa  geçmesi,  Selçuklu  ve  Osmanlı  fetihlerinin  ardından  önce  Anadoluya,  sonra  batıya,  uzak  doğuya,  Afrikanın  içlerine  varıncaya  kadar  yayılma  ile  inananların  sayısı  milyonlarla  ifade  edilmeye  başlanmıştır. Peki  bütün  o  ilkel  dönemlerde  yazılım  kaynakları,  iletişim  olanakları  da  yeterince  vardı  da  tarihçiler  mi  bu  peygamberlerin  hayatını  ve  yaşadıklarını  Tarih  kitaplarında  yazmamışlardır.  Halbuki    gerçekten  anlamak  ve  kavramak  üzere  okuyan,  inceleyebilen  gerçek  bilim  adamları,  aslında  birçok  sorularının  karşılığını  da  Kur'an  ayetlerinde  göreceklerdir. 

Hud  Sûresinin  116. ayetinde  “  İşte  sizden  önceki  devirlerden  bakıyye, / söz,  erdem,  eser  sahipleri  akıllı  insanlar  /  bilge  insanlar  kitap  ehli  /  kendilerine  kitap  indirilmiş  olanlar  yeryüzünde  bozgunculuktan  vazgeçirmeye  çalışsalardı !  Fakat  onların  içinden  kurtardığımız  pek  az  kimse  bunu  yaptı.  Allah’ın  ortağı  olduğunu  kabullenerek,  Allah’ın  ilâhlığını  ve  rabliğini  bilerek  reddederek  yanlış ;  kendi  zararlarına  iş  yapan  o  kişiler  ise  şımartıldıkları  refahın  ardına  düştüler  ve  suçlular  oldular.  117  :  Ve  senin  rabbin,  halkları  düzeltici  iken,  o  memleketleri  haksız  yere  helâk  edici  /  değişime,  yıkıma  uğratacak   değildir. “  ifadeleriyle  helâkten,  yok  olmaktan  kurtulmanın  bir  başka  yolunun  açıklandığı  bu  ayetlerde,  kötü  gidişat  sergileyen  toplumlarda  ortaya  çıkıp  mücadele  vermesi  gerekirken,  mal  mülk,  makam  mevki  düşünüp,  saray  nimetlerinin  çıkarı  uğruna  suskun  kalan  bilgi  ve  akıl  sahibi  neme  lazımcı  önderler  kınanmaktadır.  Moliere'in  "  Susan  bir  bilgin,  bir  kelime  söylemeyen  aptallardan  farksızdır. "  ( Ölümü  1673 )  dediği  gibi  hayati  ve  toplumsal  konularda  doğru  olduğuna  inandığı  bir  insan,  bildiği  şeyleri,  olanakları  ölçüsünde,  bulunduğu  zeminde  toplumla  paylaşmalıdır,   toplumların  bozulma  dönemlerinde,  o  toplumdaki   bakıyye  sahibi  ( toplumun  bilge  kişilerinin )  nitelikli  bireylerinin  öne  çıkıp  toplumun  düzeltilmesi  yolunda  çaba  harcamaları,  dilsiz  şeytan  olmamaları  gerekmektedir. Toplumlarda  insanlık  adına  "  Birşey  bilmeyen  cahildir,  ama  bilip  de  susan  ahlaksızdır. "  diyen  Bertold  Brecht'in  de  bu  konudaki  özlü  sözünü  Kur'an  bin  dört  yüz  yıl  önce  söylemiştir. 

Ali  İmran  Sûresinin  104. ayetinde  “  Ve  içinizden  hayra  çağıran,  herkesçe  kabul  gören  iyi  şeyleri  emreden,  vahiy  ve  ortak  akıl  ile  kötülüğü,  çirkinliği  kabul  edilen  şeyleri  engelleyen  bir  önderli  toplum  bulunsun.  İşte  onlar  kurtuluşa  erenlerin  ta  kendileridir. “  ifadelerinde  anlatılmak  istendiği  gibi  her  toplum  kendi  bilgesini,  önderini  yetiştirmek  zorundadır. Nitekim  uzak  doğuda  Asya’da  Bilge  Kaan,  Konfiçyus,  Buda,  batı  Avrupa’da  Aristo,  Sokrates,  Eflâtun  gibi  bilge  kişiler  tarihin  değişik  zamanlarında  ve  toplumlarında  ortaya  çıkmışlardır. Çinde,  Orta  Asya  Türklerinde  ve  uzak  doğuda  tarihin  her  döneminde  Bilge  insanlar  hiç  eksik  olmamış,  toplumlarını  en  güzel  bir  ahlâk  ile  erdemli  davranışlara  kavuşturmuşlardır.  Onların  da  Kur'anda  ismi  bildirilmeyen  peygamberlerden  olmaları  ihtimal  dışı  değildir.  Ulaşım  olanaklarının  zamanla  gelişmesi  ile  sonradan  keşfedilen  Amerika  kıtasında  Kızılderili  denilen  toplumlarında,  Azteklerde,  Afrika’nın,  Brezilya’nın,  Güney  Amerika’nın  ilkel  kabilelerinde  bile  o  toplumları  yönlendiren  kendi  çaplarında  bilge  insanların  olduğu,  oralarda  bulunmuş  taştan  yapılmış  tablet,  yazıt,  kitabe  gibi  kalıntılardaki  motifler,  çizimler,  semboller  ve  yazılarla  geleceğe  aktarılmaya  çalışılan  çok  çarpıcı  bilgilerle  kanıtlanmaktadır.

O  toplumların  bazılarında  kaos  oluşmadığı  için  belki  de  peygamber  göndermeye  ihtiyaç  ta  kalmamıştır.  Ama  yine  de  Orta  Doğuda  ortaya  çıkmış  ve  Kur’anda  ismi  belirtilenlerden  başka  diğer  bölgelere  de  peygamber  niye  gönderilmemiş  demek  doğru  ve  gerçekçi  bir  yaklaşım  değildir.  Çünkü  Mümin  Sûresinin  78. ayetinde  “  Ve  andolsun  ki  Biz  senin  önünden  nice  elçiler  gönderdik.  Onlardan  kimini  sana  anlattık,  onlardan  kimini  de  anlatmadık.  “  denilmekte,  yine  Nisa  Sûresinin  163. ayetinde  de  “ Şüphesiz  Biz,  Nuh’a  ve  ondan  sonraki   peygamberlere   vahyettiğimiz  gibi,  sana  da  vahyettik.  İbrahim’e,  İsmail’e,  İshak’a,  Yakub’a,  torunlarına,  İsa’ya,  Eyyub’a,  Yunus’a  ve  Süleyman’a,  daha  önce  kendilerini  sana  anlattığımız  elçilere,  kendilerini  sana  anlatmadığımız  elçilere,  elçilerden  sonra  insanların  Allah’a  karşı  bir  delilleri  olmasın  diye,  müjdeciler  ve  uyarıcılar  olarak  vahyetmiştik. “  ifadelerinde  görüldüğü  gibi  geçmişte  dünyanın  çok  değişik  bölgelerinde   toplumlara  bir  çok  peygamber  gönderildiği,  Allah’ın  bazılarını  bildirdiği,  bazılarını  da  bildirmediği  açıklanmaktadır. 

Fatır  Sûresinin  24. ayetinde  de  “ Şüphesiz  Biz  seni  hak  ile  bir  müjdeci,  bir  uyarıcı  olarak  gönderdik  /  elçi  yaptık.  Her  ümmetin  de  içinde  bir  uyarıcı  kesinlikle  gelip  geçmiştir. “  denilerek  ifade  edildiği  gibi  daha  bir  çok  ayette  de  her  toplum  için  bir  yol  gösterenin  olduğu  dile  getirilmekte,  Şuara  Sûresinin  208. ayetinde  “  Ve  Biz  sadece  kendileri  için  uyarıcılar  olan  kenti  helâk  ettik. /  yıkıma,  değişime  uğrattık  209  :  Öğüt ! /  bir  hatırlatmadır.  Ve  Biz  haksızlık  edenler  değiliz. “  ifadelerinde  de  görüldüğü  gibi, Yüce  Rabbimiz  Allah’ın,  uyarıcı  gönderilmeyen  toplumları  sorumlu  tutmayacağı  belirtilmektedir. Bu  ayetlerle  ve  açıklamalarla,  Kur’anda  bu  konularda  hiç  bir  ayrıntının  eksik  bırakılmadığının  görülmesi,  Kur’anın  doğru  olarak  anlaşılması  sonucunda  gelinen  noktada  artık  diğer  bölgelere  niye  peygamber  gönderilmemiştir  sorusu  sorulabilir  mi ?  Üstelik  Hud  ve  Saffat  Sûrelerinde  İbrahim  Peygambere  gönderilen  üç  peygamberden,  Yasin  Sûresinde  sapkın  bir  topluma  arka  arkaya  uyarıcı  olarak  gönderilen  üç  peygamberden,  Neml  Sûresinde  Süleyman  peygambere  gönderilen  bilge  kişiden,  Kehf  Sûresinde  Musa  Peygamberle  yolculuk  yapan  “ Alim  kul “  dan  somut  örnekleriyle  de  ismi  bildirilmeyen  peygamberler  olarak  söz  edilmektedir.

Sonuç  olarak  neden  Kur'anda  sadece  Orta  doğu  bölgesindeki  peygamberlerden  söz  edilmektedir ?  sorusuna  da  değinecek  olursak !  Orta  doğu  coğrafyası,  iklim  özellikleri  ve  yaşam  koşullarına  uygunluğu  nedeniyle  tarih  boyunca  insanların  en  çok  yoğunlaştığı,  ticaretin,  ulaşımın,  iletişimin  daha  kolay  yapılabildiği  bir  bölge  olmuştur.  Medeniyetler  de  tarih  boyunca  en  çok  bu  bölgelerde  gelişmiştir.  Üstelik  de  M.Ö. 7000  li  yıllarında  Uzak  doğuda  ortaya  çıkan  olumsuz  iklim  değişiklikleri  ve  çölleşmeden  dolayı  büyük  çapta  toplumsal  olarak  gerçekleşen  göç  olayları  sonucunda  da,  yine  en  çok  yerleşilen  ve  Sümer,  Babil,  Asur,  Elam,  Akad  gibi  yeni  ve  büyük  medeniyetlerin  kurulduğu  sosyal  yaşamın  geliştiği  bölge  olmuştur.  Bu  sıkışıklığın  sonucunda   adaletsizlik,  haksızlık,  mazlumların  ezilmesi  ve  sömürülmesi,  köleleştirilmesi,  savaşlar,  soygunlar,  gasplar,  öldürülmeler,  katliamlar,  yine  en  yoğun  ve  sürekli  kaos  da  bu  bölgedeki  insanlar  arasında  yaşanmıştır. Yalancı  ilâhlarla  Allah'ın  birliği  ve  Rabliği  en  çok  bu  bölgedeki  toplumlar  tarafından  inkâr  edilmiştir.  Sonradan  gelecek  İnsanlar  ve  toplumlar  için  bir  ibret  ve  ders  olsun  diye  Nuh  tufanı  bile  bu  bölgede   gerçekleşmiştir. 

İşte  bu  nedenlerle  Kur'anda  ismi  belirtilen  çok  sayıdaki  peygamber  bu  bölgelere  uyarıcı  olarak  gönderilmiştir. Gönderilmiş  olan  peygamberlerin  uyarıları  çoğu  zaman  reddedilmiş,  ya  da  kısa  zamanda  unutulmuş,  ya  da  insanlar  tarafından  tahrif  edilerek  değiştirilmiştir. Unutulmamalıdır  ki  çok  sayıda  peygamber  isminin  yer  aldığı  bu  bölgelerdeki  yaşam,  insanlık  adına  ulaşması  gereken  erdemler  için  mücadelelerin  on  binlerce  yıl  sürdüğü,  barışın  sürekli  bozulduğu,  gelişmenin,  medeniyetin,  huzurun  ve  adaletin  tam  olarak  sağlanamamış,  iletişim  olanaklarının,  bilim  ve  teknolojinin  yeterince  gelişememiş  olduğu  bir  süreçtir. Kur’an  da  yine  bu  nedenlerden  dolayı  bu  bölgede  600  yıllarının   başında  indirilmiş  olduğundan,  henüz   Dünyayı,  Evreni  de  tanıyamamış  olduklarından,   ulaşımın  çok  kısıtlı  ve  yetersiz  olmasından,  insanlar  sadece  yakın  çevrelerindeki  yaşanan  olayları  ve  o  bölgede  anlatılan  peygamber  hikâyelerini  bildiklerinden,  elbette  ki  kendilerine  uyarı  olsun,  bildikleri  geçmişten  ders  alsınlar  diye  sadece  bu  bölgedeki  peygamberlerin  isimleri  ve  onlarla  ilgili  kıssaları  Kur’anda  yer  almıştır. İnsanların  henüz  keşfetmedikleri,  bilmedikleri,  görmedikleri  yerlerdeki  ve  duymadıkları  peygamber  örneklerinin  o  dönemde  ve  Kur’anda  o  insanlara  anlatılmasının  elbette  ki  bir  mantığı,  insanların  bilmedikleri  şeylerin  kanıt  gösterilmesi  de  hiç  bir  konuda  inandırıcı  olamaz.  O  nedenlerle  de  başka  bölgelere  gönderilmiş  olan  peygamberlerden,  isim  ve  yer  olarak  onların  kıssalarından  Kur’anda  söz  edilmemiştir.

Bugün  yine  Orta  doğu  Coğrafyası,  savaşların,  çatışmaların,  öldürmelerin,  insan  kıyımlarının,   göz  yaşının,  geri  kalmışlığın,  sefaletin  ve  kaosun  en  yoğun  olduğu,  dünya  barışının  ve  huzurunun   çıban   başı   olarak   görüldüğü,  dünyanın   başka   bölgelerindeki   egemen   güçlerinin   paylaşmak,  bu  bölgenin  yer  altı  ve  yer  üstü  zenginliklerini,  nimetlerini  sömürmek  için  gözlerini  dikerek  kışkırttıkları,  dinlerinin  gerçeğini  bilmeyen  ve  yaşamayan,  taassuba  yönelmiş,  bilimden,  eğitimden  kültürel  gelişmişlikten,  medeniyetten  uzak  kalmış  Müslümanları  birbirine  düşürdükleri  bir  bölge  halindedir.  Neredeyse  bütün  dünya  insanlarında  ne  Musevilikte,  ne  İsevilikte,  özellikle  de  bu  bölgedeki  mezhepleşmiş,  bölünmüş,  birbirine  düşman  kesilmiş  Müslüman  toplumlarında  dahi  Allah’ın  ayetleri,  uyarıları,  doğru  algılanarak  yaşamın  içerisine  sokulamamış  olduğundan  Kur'anın  Hakk  Dini  ortada  ve  akılda  yoktur. Bu  bölgede  insanları  ve  toplumları  yöneten  önderler,  kendi  egolarından,  hırslarından,  aç  gözlülüklerinden,  sömürü  hastalıklarından,  saltanatlarından,  haksız  kazançlarından  vaz  geçememektedirler. Özellikle  orta  doğudaki  yoğunlaşmış  olan  Müslüman  toplumlarında  da  taassuba  yönelinerek  bilime,  çağdaş  ve  müsbet  eğitime  kapıların  kapatılıp  aklın  kullanılamamasından,  düşünme  ve  sorgulamalardan  uzak  kalınmış  olmasından,  tembelliklerinden,  medeni  toplumlar  seviyesine  ulaşamamış,  Allah’ın  ayetlerinden  uzaklaşılmış  olduğundan  dolayı  da,  Yüce  Rabbimiz  Allah’ın  bir  çok  ayette  belirttiği  gibi  aklını  kullanmayan  toplumlar  için  “  Ben  pislikleri  üzerlerinden  kaldırmam “  dediği  cezalandırmalar  tecelli  etmektedir. Sürü  halinde  raina  yapısı  ile  güdülme,  sefalet  devam  etmektedir.  Rabbimiz  ateist  ve  deist  kardeşlerimize  yanlış  yaşanan  dinleri  değil  de,  Kur'anımızın  doğrularını  görmeyi,  sosyalist  hareket  ideolojilerini  de  gerçek  Hakk  Dinle  birleştirerek  hedeflerine  ulaşmalarını  nasip  eylesin.  Allah’ın  selamı,  rahmeti,  Kur’anın  doğruları  ile  aklın  egemenliği  sizinle  olsun !

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !...

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET