Müslüman toplumlarında Camilerde günde beş vakit okunan ezanlarda, " Hayya lessalah " ifadesiyle insanlar salat’a davet edilirler. Bütün Müslümanlar ve de kadınlar namaz diye düşündükleri bu davetten muafmış gibi çoğunlukla emekli yaşlılar, kendilerinin vazgeçilmez şartlanması ile caminin yolunu tutarlar ve bu davete icabet ederler. Kimileri de evlerinde veya iş yerlerinde namaza dururlar. Camide İmamın arkasında kılınan toplu namazlarda imama uyulur, ağızdan çıkanların ve ne denildiğinin bilinmemesine rağmen Arapça okunan ayetlere amin denilir, birlikte yatılır, kalkılır, secde edilir, komutla tespih çekilir, komutla dua edilir, böylece 27 kat daha fazla sevap kazanıldığı inancının ardından huzuru kalp ve görevlerini yerine getirmiş olmanın mutluluğu ile evin yolu tutulur. Namazını eda etmiş bu mütedeyyin Müslüman kardeşlerimizden, bu uygulamaların önderi konumunda olan imamlar da dahil, acaba kaç kişi icabet ettikleri bu çağrının sonunda, yaptıklarının, din adına yerine getirmeye çalıştıkları ibadetin bilincindedir, Kur’an çerçevesinde bu ibadetinin sorgulamasını, kendine göre değerlendirmesini yapabilmektedir ? Kanıksanmış, rutine bağlanmış Cami ve namaz müdavimi mütedeyyin Müslüman kardeşlerimize yerine getirdikleri bu ibadetin ardından sorsak ;
Salat nedir ? Büyük çoğunlukla diyecektir ki namazdır.
Namaz nedir ? Çoğunlukla Allah’ın emridir, İbadet etmektir.
Niçin namaz kılıyorsun ? Dinimizin emri olduğu için, denilecektir.
Gerçekte doğrudan doğruya namaz demek olmadığı halde, Salat kavramını sadece namazdır deyip, namazın da dinin merkezine oturtularak, aslında Muhammedi İslam'ın da dışında, yapılan saptırma ile en büyük cinayetin işlenmiş olduğu bugünkü din anlayışı ile inananların yegâne meşgul oldukları konu da, namazın rükûnları, farzları, vacipleri, sünnetleri, vakitleri, anlaşılmadan okunacak Arapça namaz Sûreleridir. Bununla beraber çoğunlukla sadece yatıp kalkmakla namaz kılmanın dışında dinini öğrenmek, Kur’anı anlamak, Allah’ı ve Peygamberi tanımak, namazın niyazın ne olduğunu bilerek dinini yaşamak için hiç bir çabanın içine girmemenin yanı sıra anlamak üzere okumadıklarından dolayı, Kur'anla ilişkilerinin ve bağlarının hemen hemen hiç olmadığı Müslümanlar, sadece sevap kazandık demelerinin dışında çoğunlukla namazın da ne olduğunu, niçin namaz kıldıklarını bilmemekte, mantıklı ve Kur’an çerçevesinde açıklamasını yapamamakta, namazda ne okuduğunun, huzurunda bulunduğu Allah’la ne konuştuğunun farkında olmamakta, bundan dolayı belki de küfür niteliğinde bir konuşma veya boşa gidebilecek ve hiç bir işe yaramayacak o yatıp kalkmaların anlamsızlığının farkında da olamamaktadır. Böyle olunca da toplumda salat gerçek anlamıyla bilinemediği halde, namaz da yüzyıllardır aynı anlayış etrafında kanıksanmış olduğu gibi bugün de aynı yapı ile ataların mirası olarak bilinmeye, yaşanmaya devam edilmektedir. Çoğunlukla salatın gerçek anlamından haberi bile olmayan Müslümanlarca, namazın içerisinde anlamını da bilmedikleri halde sadece lafta kalan Arapça salavat getirilmekte, böylece Peygamberin emanetine gerçekten sahip olunamayacağının farkında da olunamamaktadır.
Halbuki Kur’anda, pek çok ayette değişik ayrıntılarıyla ele alınan öğütler, tanımlar mükâfatlar ve cezalar bulunmakta, üstelik de ağızdan ben iman ettim, namazımı da kılıyorum diyenlere en etkili ve önemli uyarının, Bakara Sûresinin 177. ayetinde ; " Yüzlerinizi batı ve doğuya çevirmek el birru / iyi olan kimse, takva / iyi adamlık / iyi insanlık değildir. Ama iyi adamlar / iyi insanlar, Allah’a ve Ahiret Gününe, meleklere, Kitab’a, Peygamberlere inanan ; malını akrabalara / yakınında bulunanlara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve özgürlüğü olmayanlara çok sevdiğinden veren ve salatı ikame eden / Topluma, insanlara mali ve zihinsel açıdan destek olan, paylaşan, yardımlaşan, sosyal yardım ve eğitim öğretim destek kurumlarının oluşmasına ve ayakta durmasına katkıda bulunan, zekâtı / vergiyi veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden / gerekli mücadeleyi veren kimselerdir. İşte onlar, özü sözü doğru olanlardır. Ve işte onlar, takva sahibi / Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin ta kendileridir. " ifadeleriyle yapıldığını görmekteyiz. Burada " Yüzlerinizi batı ve doğuya çevirmek iyi adamlık değildir. " ifadesiyle sadece ağızdan lafla iman ettim, namaz kıldım demekle iyi adamlığın / rüşde ermiş ve olgunlaşmış, özü sözü doğru bir insanlığın iyi ve gerçek Müslümanlığın olamayacağı, asıl iyiliğin imanla amelin birleştirilerek salat etmekte / salatın gerçek anlamındaki işlevini yerine getirerek destekleşmekle, insanlarla, toplumla bir şeyleri, malı, emeği, gücü, anlayarak okuyup öğrendiği Kur'an ayetlerinin öğüdünü paylaşmakla, dayanışma, yardımlaşma içerisinde olmakla mümkün olabileceği, aslında kadın, erkek, yaşlı, genç, inanmış, inanmamış bütün insanların dahil edildiği tağlib sanatı ile iyi adamlık merkezinde dile getirilmektedir. ( Namaz için de " Kur'ana Göre Namaz Nedir " başlıklı makalemize bakabilirsiniz. )
Allah'ın insanlığa ilk vahyi ve isteği okumak / öğrenip öğretmek, toparlayıp dağıtmak olduğu halde, klasik ulemanın bunun yerine namazı dinin temeli ve ilk şartı olarak koymasının sonucunda, okumayan, okumayı sevmeyen Müslümanların haline, bir de kâfirlikle nitelendirilenlerin, bilerek veya bilmeyerek okumayı ilk hedef olarak gören, salat kavramını da gerçeği ve hakkıyla uygulayan batının, medeniyette geldiği yere bir bakalım. Bugün de hala Allah'a ortak koşan Mekke müşrikleri gibi Kur'an yetmez, her aradığınız şeyi Kur'anda bulamazsınız, abdestsiz Kur'ana el sürülmez denilip, Müslümanlar, Kur'anı okumaktan, anlamaktan uzaklaştırılmaktadır. Kur'anın dışında yaşatılan dinlerle, önlerine Fıkıh ilmi, icma, kıyas, fetva denilip Hadis ve Rivayet kitaplarında dinin temeline oturtulan namaz ve rükûnları ile Müslümanların önüne uydurulmuş binlerce yasak, haram, mekruh, vacip, sünnet ayrıntıları konmuştur. Salat kavramı için, yanlış olan ve üstelik de sadece lafta kalacak bir şekilde salavat getirme ( Allahümme Salli ala Muhammed ) deme önerilerinin ve hadislerinin dışında, gerçek anlamına yönelik olarak herhangi bir şeyi bulmak mümkün değildir. İnsanlardan uzak tutulan salat'ın gerçek anlamının, dinin temelinin Kur'anı anlayarak okumak olduğunun bilinememesi, hayata geçirilememesi nedeniyle, Müslümanlar aslında yüzyıllardır elde edebilecekleri çağdaş gelişmişlikten, toplumsal refahtan, medeniyetten, huzur ve mutluluktan, en önemlisi de Allah katındaki kazanımlarından mahrum bırakılmaktadırlar.
Kur’an ayetleri bütünü ile incelenecek olunursa, Diyanet Vakfı çevirileri de dahil, klasik ve gelenekçi müfessirlerin yaptığı Kur'anın Türkçeleştirilmiş çevirilerinde, her salat sözcüğünün geçtiği ayetin orijinalindeki salat sözcüğü namaz olarak meallendirilmektedir. Bundan dolayı Kur'anda Allah'ın asıl vermek istediği mesajdan farklı olarak, paragraf ve ayet bütünlüğünde konu ve anlam bozuklukları ortaya çıkmakta, hatta bundan dolayı bazı ayetlerde de küfre sebebiyet verileceğinin farkına varılarak, bu sefer de tutarlı olmayan farklı anlam değişikliklerine gidilmektedir. Buna rağmen bu kadar açık ve net olan bu çelişkiyi görmemezlikten gelip, Ulema denilen klasik çevirileri yapan kişilerin, ille de salatı sadece duaya ( namaza ) indirgeyip, salat = namaz şeklinde dar bir çerçevede formüle etmeleri, ne yazık ki Kur'anın İslam'ına yapılan en büyük tahrif, ihanet ve Müslümanlar için de büyük bir kayıp olmaktadır. Bunun sonucunda neredeyse bütün dünya Müslümanları, dini sadece namaz merkezinde toplamakta, namazı kıldığı zaman, dinini tam olarak yaşadığını düşünmekte, namaz kılana Müslüman, kılmayana kâfir gözüyle bakılmaktadır. Halbuki Mekke'de Peygamberimizin karşısındaki müşrikler de Allah'ın varlığını onaylıyor, sabah, öğle ve akşam olmak üzere günde üç vakit namaz kılıyorlardı. Oruç tutup, kırkta bir zekât verip sapkın da olsa Hacc ediyorlardı. Ama Kur'anın Allah'ı birleme hükümlerini reddediyorlardı. Bugün de bundan pek farklı olmayan bir anlayışla Kur’an, sadece Arapça okunup hiç bir şey anlaşılmadan yıldan yıla bir kere Ramazan ayında mukabele ile hatim edilip ölülere bağışlanmakta, içindeki anlamlarından, hükümlerinden, öğütlerinden ve asıl Allah’ın zikrinden tamamen uzakta yaşanılmaktadır. Kur’an terk edilip dinin, sadece uydurma hadis ve rivayetlerin yönlendirmesi ile en mükemmel bir şekilde yaşanıldığı zannedilip inanılmaktadır. Oysa Furkan Sûresinin 30. ayetindeki “ Benim toplumum şüphesiz bu Kur’anı mahcur eyledi. / terk edilmiş bir şey haline getirdi. " ifadelerinde gördüğümüz gibi, onlar mahşer gününde yapılan sorgulamadaki Peygamberimizin tanıklığında şikâyetinden kurtulamayacaklardır.
Aslında salat sözcüğü uzun yıllardan bu yana tartışılmakta, hiç bir şekilde ortak bir görüşe varılamamaktadır. Her kesim konuyu tek başına ele almakta, birlikte diyaloğa geçilememekte, özellikle Diyanet Sorumlularınca biz teamüllerimizden vazgeçemeyiz denilerek bir konsensüs oluşturulamamaktadır. Oysa dini bu kadar hafife aldıranlar, unutmamalıdır ki, " Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve doğru yol kılavuzunu, Biz Kitapta apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler ; İşte onları, lâinûn / Allah ve bütün dışlayanlar, dışlayıp gözden çıkarır. " uyarılarının yer aldığı Bakara Sûresinin 159. ayetinin muhatabı olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Bu sorumlular, ayetlerin gerçek mesajına göre eğer Kur'andaki öğretileri gizleyerek, saptırarak, gerçeğin üstünü örterek dini kendi tekellerine alıp hevalarına göre yeni bir din uydurup insanları yanlış yönlendirirlerken, dünyada da Allah'ın, meleklerin / doğa güçlerinin ve diğer insanların destek vesilelerinden, iyiliklerden, Ahirette de Allah'ın lütuf ve merhametinden mahrum bırakılacaklar, dışlanacaklardır. Ayetin orijinalinde yer alan ( lâ'net ) sözcüğü " Araplara göre aileden bir kişinin dışlanması " anlamında kullanılmıştır. Lain ve mel'un sözcükleri de buradan gelmektedir. Bu sözcük bizde insanlar tarafından söylenirse " dışlanma, küfür, hakaret ve beddua " anlamına gelmekte, eğer Allah tarafından olursa, dünyada da, Ahirette de lütuf ve merhametten, her türlü iyilik vesilelerinden mahrum bırakılma anlamına gelir. Bu bilgilerden yoksun olan ve sadece reddetmek amacıyla bahane arayan ve üstelik de Kur'an bütünlüğünden haberi olmayan Ateistler ise bu ifadeyi kendilerine göre malzeme yapıp " Bu nasıl Allah ki kendi kendine insanlara lânet etmektedir " diyerek, cehaletlerine rağmen Kur'anı ve Allah'ı aşağılamaya çalışmaktadırlar.
Peki gerçekte salat nedir ? Salat sözcüğü Kur'anımızda 99 ayette yer alır, 12 si fiil, diğerleri isim olarak geçer. Mekke'de nazil olan 1, Medine'de 4 ayette de çoğul anlamında salavat olarak yer alır. Salat sözcüğünün anlamı ile ilgili olarak yazım kaynaklarının, bilimin ve tarih ile beraber iletişimin de yetersiz olduğu, hatta dünyanın yuvarlak olduğunun dahi bilinmediği, 800 lü yıllarda elleriyle eser yazan klasik tefsirciler ve bu konuda görüş bildiren müfessirler, Salat lafzı için yer aldığı değişik ayetlerdeki anlam bütünlüklerine bakarak kimileri rahmet, tazim, iz sürmek, takip etmek, kimileri istiğfar, mağfiret, bereket, keramet, kimileri tesbih, temcit / yüceltme dua, namaz, kimileri din, kıraat, İslam, kimilerince de desteklemek olduğunu belirterek binlerce görüş ileri sürülmüştür. Kimileri de çok kısır olan çalışmaları ile salat, namazdır demişler ve sonunda da ünlü bilgin denilen Ragıp El İsfehani’nin Müfredat adlı eserinde de “ salat = dua, tebrik ve temcit’tir / yüceltmedir “ ifadesiyle adeta geçiştirilerek kapsamı daraltıldıktan sonra, asıl amaç ve hedef tahrif edilerek, gizlenerek, üstü örtülerek büyük bir çoğunlukça “ namaz " anlamında karar kılınmıştır. Fakat bugüne geldiğimizde artık salat için gerçek anlamında yorum, açıklama getiren pek çok Kur’an erlerini görmekteyiz ama buna rağmen yine de Müslümanların çoğunluğunun salat konusundaki yeni, gerçekçi açıklamalardan, kavramlardan haberi olamamaktadır. Çünkü Müslümanlar, yeterli ve gerçek doğru kaynakları bulamamakta, Kur’anı anladıkları dilden okuyamamakta, yaşadıklarını sorgulayamamakta, çoğunlukla bir Cemaate, imama bağlanmış olduklarından akıllarını da özgürce kullanamamaktadırlar. Bu çevrelerde ise salat söz konusu olunca peygamber için salavat getirme öneri ve kerametlerini anlatan hadislerden başka salatın gerçek anlamından hiç söz edilmemektedir.
Ülkemizde bugün, Sünneti Seniye denilen hadislerin etkisi ile yaşanan dini inanca göre, namaza odaklanmış gelenekçi klasik salat anlayışını savunanlar, " Salatı başka anlamlara çekenler, Peygamber Efendimize inanmayanların, dinimizi yıkmak isteyenlerin, çeşitli maskeler altında asıl kimliklerini gizleyerek gündeme getirdikleri iddialardır. Hiç bir ilmi değeri yoktur. “ diyerek, üstelik özgür düşünmenin, sorgulamanın önünü daha baştan itibaren kapatmaya çalışmaktadırlar. Kendi görüşlerinin temelini oluşturan rivayet ve hadis kaynaklarını dinin vazgeçilmezi olarak görmekte, şirk ve küfür olduğu halde Kur’anı dışlayarak önüne geçirmektedirler. Ağızdan peygamber için getirilen ve sadece lafta kalacak olan her salavat sözü için uydurulmuş olan yüzlerce hadis ve rivayetle, Cennette olmayacak olan yetmiş hurinin erkeklere verileceği vaadinde bulunarak insanları kandırmaktadırlar. Bu çevrelerin peşinden gittikleri Buhari Enbiya 10, Daavat 31, Müslim Salat 65, Tirmizi Daavat 101, Ebu Davut Menasik 96 gibi imamların eserlerindeki, Müslümanların beyinlerini uyuşturan, teslim alan binlerce hadis ve rivayet örneklerinden, Ulema tarafından verilen fetvalardan birkaçına baktığımız zaman ;
* Salat, Hz. Muhammed’in adı anıldıkça saygı göstermek için okunan duadır. Müslümanların, yerine getirdikleri özel ibadet, ibadet yeri ve dua sayılabilir.
* Salat kelimesi, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelir. Istılahta ( kaidenin zıddında uygunluk ) ise salat, bildiğimiz namaz anlamına gelir. Salat kelimesi her zaman namaz, her zaman da dua diye tercüme edilirse yanlış olur. Cümledeki yerine göre mana verilir. ( Halbuki namazın kendisi zaten bir duadır !..)
* Salatın sözcük anlamı, lügat olarak da dua anlamındadır. Şar i Mukaddes onu duanın özel bir kısmı olan namazda kullanmıştır. Bu kullanım o kadar yaygınlaşmıştır ki, artık ne zaman salat sözcüğü kullanılırsa dua değil, namaz akla gelir. Bundan dolayı da camilerde beş vakitte ezan okunarak salata davet edildiğinde Müslümanlar, sadece namaz kılma düşüncesiyle bu davete gitmektedirler.
* Cebrail aleyhi selam gelip, beş vakit namazın vakitlerini, kılınış şeklini ve diğer bütün hususları bizzat tatbiki olarak öğretti. Peygamber efendimiz de “ Namazı benim kıldığım gibi kılın “ buyurdu. ( Buhari Daavat ) ( Oysa Cebrail Aleyhi selam diye bir melek, insan gibi görünen metafizik bir varlık yoktur. )
* Kur’anda yer alan ayetlere baktığımızda eğer salat veya salavat sözcüğü Allah için kullanılıyorsa, rahmet göndermek anlamındadır. Namaz kılmak veya Allah’ın dua etmesi anlamı taşımaz. Eğer melekler veya müminler isnat ediliyorsa, rahmet dilemek ve dua etmektir.
* Bir başka örnek olan hadiste " Bana ilk salat edecek olan Allah’tır. " dendiğinde, bana ilk rahmet edecek olan Allah’tır. Demektir. Ondan sonra da müminler salatu selam ederler. " gibi Kur'an ayetleri ile tutarsız, birbiriyle çelişkili ve yanlış kavramlara dayanan, kitaplar dolusu daha pek çok rivayet ve hadisi görmekteyiz.
Bugün ise salatın gerçek ve çok kapsamlı anlamına yönelmiş olan, Kur’anın ayetlerindeki anlam bütünlüğünü sağlayan, çelişkileri ortadan kaldıran değerlendirmelere baktığımızda ; İşte Kur’an. Com. Sitesinde ve Tebyinü'l Kur'an eserinde araştırmacı ilâhiyatçı yazar Hakkı Yılmaz'ın paylaşımına göre : Salat sözcüğü, yapı ve görünüş itibariyle “ saly “ veya “ salv “ köklerinden türemiş olabilir. Dil bilgisi kurallarına göre her ikisinin de olabileceği düşünülebilir. Denilip, her iki kökün “ nakıs “ ve son harflerindeki “ harfi illet “ özellikleri tahlil edilerek, neticede Kur’an ayetleri ile de örneklendirilerek salat sözcüğünün asıl kökünün “ salv “ olduğu ortaya konmuştur. Salv : İsim olarak uyluk, fiil olarak da “ uyluklamak “ yani uylukları hareket ettirmek demektir. Bir kişinin, bir başka kişinin sırtındaki veya bir hayvanın üstündeki yüke denge sağlamak amacıyla, bacağının diz ile kalça arasındaki bölümünü ( uyluğunu ) kaldırarak destek olup ayakta durmasını sağlamasıdır. Salat sözcüğünün aslı Salvet tir. Kelime nakıs ( sonu harfi illetli ) olduğundan genel dil bilgisi kuralları gereği “ Salat “ şekline dönüşmüştür. Bundan dolayı da salat kelimesinin kökü kesinlikle “ salv “ dir. Zira sözcüğün çoğulu olan “ salavat “ sözcüğü ile asıl harfi olan “ vav “ açıkça ortaya çıkmaktadır. Kur'an ayetlerinde anlam bütünlüğüne göre bu sözcük, sallu, salli, salati, salate, salavati, salatike, salatuke, musalline, salatihim, gibi mecazi olarak destek anlamı merkezinde çok değişik ifadelerle karşımıza çıkar. Aynı kökten gelen, salv, salla, salli, salat sözcüklerinin açık anlamının destekleşmek olduğu, Kur’anımızda da birçok ayette aslında salatın ne olduğu örnek gösterilerek Rabbimiz tarafından da açıklanmaktadır. Örneğin, Kıyamet Sûresinin 31 - 32. Müdessir Sûresinin 41 - 45. Mearic Sûresinin 17 - 21, ayetleriyle de musallîn olanlar, musallîn olmayanlar yapılarıyla, salat kavramı açıklanarak net bir şekilde ortaya konulmaktadır.
KIYAMET 31 – 32 : Felâ saddaga velâ sallâ ( Fakat O ne doğruladı onayladı, ne destekledi )
Velâkin kezzebe vetevellâ ( Fakat o yalanladı ve geri durdu ) 33 : Sonra da gerine gerine yakınlarına gitti.
Bu ayetlerde, salla ( salat etme ) fiili ile zıddı olan, tevella sözcüğü birlikte kullanılarak, zıddının Allah'ın vahyine karşı sırtını dönmek, yüz çevirmek, ilgilenmemek, üstlenmemek anlamına karşılık, salat etmenin, Allah'ın vahyine yönelmek, izlemek, arka çıkmak, destek olmak, destek almak anlamları, hiç tartışmaya meydan vermeyecek şekilde ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda bu fiilin Kur’ana göre temsili dil sisteminde “ Yardım istemek ” terimsel anlamı “ dua “ ve bir dua olan namaz ile de destek almak anlamıyla örtüştüğü görülmektedir. Bunlardan dolayı ; Salat : Destek olmak temelinde arka çıkmak, omuz vermek, üzerine almak, sorunları paylaşmak, sırtlamak, giderilmesine yardımcı olmak, dayanışmak, çağırmak, Allah'tan yardım isteyerek konuşma ve bir dua olan namazı da eda etmektir. Salatın çoğulu da salavat tır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, salat sözcüğü içerisindeki sorunlar, sadece bireysel sorunlar değil, aynı zamanda da toplumsal sorunlardır. Bu nedenle de salat, toplumun ve bireylerin sosyal, ekonomik sorunlarına destek olmak, paylaşmak, omuz vermek ve giderilmesinde eğitsel, maddesel ve ekonomik katkıda bulunmaktır. Toplumsal yaşamın içerisinde insanlarla olan ilişkilerde ve bütün yerine getirilen üretimlerde salat söz konusudur. Bu derece Dinin ve yaşamın içerisinde çok önemli yer tutan Salat ile destekleşme, bizden önceki bütün toplumlara da emredilmiştir. Bundan dolayı salat, dinde ve Allah'a kulluk etmede, namazdan önde gelmekte, destekleşme, paylaşma, dayanışma ve yardımlaşmalarla amel olarak imanın dışa yansıması olmaktadır, sosyal bir varlık olan insanın mutlu ve huzurlu olarak bir arada toplu yaşayabilmesinin vazgeçilemez bir gereksinimidir.
HUD 87 : Onlar dediler ki : “ Ey Şuayb ! Atalarımızın taptıklarını veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmeyi sana senin salatın / dinin mi ? emrediyor. Şüphesiz sen yumuşak huylusun ve aklı başında birisin.
Ayette Şuayb peygamberin arkasından gittiği, arka çıktığı, destek olduğu, Allah’ın emirleri, Allah’ın düzeni, yani O’nun dinidir. O nedenle de ayette salat sözcüğü ile ifade edilmektedir. Şuayb Peygamber, onlara adeta babalarınızın kulluk ettiği şeyden, sahte ilâhlardan vazgeçin, ölçü ve tartıda hile yapmayın, yoksulun, yetimin hakkını yemeyin, sadece Allah’a kulluk edin, Allah’ın vahyine uyun diyor. Buna karşılık toplumun ileri gelen yöneticileri de şaşırdıkları bu tekliflere, sen halim selim bir insandın, bizim işlerimize etimize sütümüze aşımıza karışmazdın, sana neler oldu ? Sana bunu salatın mı ( dinin mi ) böyle yapmanı emrediyor ? diyerek karşılık veriyorlar. Ayette görüldüğü gibi salat sözcüğü “ dini “ temsil etmektedir. Tıpkı yüz ifadesinin bedenin tümünü temsil ettiği gibidir. Bu nedenle de dinin temeli salattır. Halbuki salat sözcüğünün destekleşmek ekseni etrafında dinin temeli olduğunun söylenmesi, ayetin bütünlüğü ile bu kadar uyumlu iken buna rağmen, Hud Sûresinin 87. ayetinde " Dediler ki " Ey Şuayb ! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor ? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın. " şeklinde gördüğümüz gibi, Diyanet Vakfı çevirileri de dahil ;
* Elmalılı Hamdi Yazır : Ya Şuayb ! Dediler : Atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamızı sana namazın mı emrediyor ?
* Hasan Basri Çantay : Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeylerden, mallarımızdan ne dilersek onu yapmamızdan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor.
* Ömer Nasuhi Bilmen : Ey Şuayb, Atalarımızın ibadet ettikleri şeyleri, mallarımızda dilediğimizi işlememizi, terk etmemizi sana namazın mı emrediyor ?
* Ali Bulaç : Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı, mallarımızı dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor ?
* Yaşar Nuri Öztürk : Ey Şuayb ! Namazın mı emrediyor sana atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi.....
* Edip Yüksel : Şuayb, atalarımızın tapmış olduklarını veya ticaretimizi dilediğimiz gibi çevirmekten vazgeçmemizi senin namazın mı gerektiriyor ?
ifadeleriyle de gördüğümüz gibi, pek çok çeviride salat sözcüğü bu ayette de yine ayetin üstü örtülerek, gizlenerek, saptırılarak Allah'ın azabından korkulmadan, doğru tespit yapılamadan namaz diye çevrilmekte ve ayetin asıl mesajından uzaklaşılmaktadır. Ama buna rağmen ismine burada yer veremediğimiz yine de pek çok zamanımızın müfessirleri gerçek anlamında salat kavramı üzerine meallendirmeler yapmışlardır. Tebyin ül Kur’an’ı yazan, araştırmacı, birçok dini konulardaki eserlerin sahibi olan ilâhiyatçı yazar Hakkı Yılmaz, salatın zihni ve mali olmak üzere iki yönü bulunur demektedir.
1 – Zihni yönü ile salat : Kur'anı anlayarak okumak, öğrenmek ve öğretmektir. Edinilen bilgiyi paylaşmak, eğitim ve öğretimle bireyleri ve toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek, / Kur’an yoluna en sağlam yola iletmektir. Bu nedenle de olsa gerek, Yüce Rabbimiz Allah'ın Peygamberimizi görevlendirirken ilk emri namaz kıl değil, bizzat ikra / oku / öğren - öğret olmuştur.
2 – Mali yönü ile salat : İş olanakları ve sosyal güvenlik sistemleri ile ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmak, onların zor günlerinde sıkıntılarını paylaşmak, sıkıntılarına omuz vermek, yüklerini azaltmak, bunun için de mali yardımlarda bulunmaktır. Mali yönden salat eden, ( zekât veren, malını infak eden ) başkalarıyla paylaşan kimse kendini Allah katında kurtaranlardandır. Onlar, Allah’ın Kur'anda ayetlerle müjdelendirdiği azap görmeyecek olan mümin kullarıdır. Malın ve sahip olunan paranın ihtiyaçtan fazlasının yetimlerle veya muhtaç olanlarla paylaşılması, zekâtın ( verginin ) verilmesi, o malın ve paranın temizlenmesi, saf, arı, duru hale getirilmesi ve Allah’a şükrün eda edilmesi anlamını taşımaktadır.
Kur’ana göre şükür de, salat etmenin, paylaşmanın, destekleşmenin, imanın amelle birleştirilmesinin araçlarından ve müminlerin temel görevlerinden biridir. Din terminolojisinde ise Allah’ın kendilerine verdiği nimetlerin aynı cinsten karşılığının verilmesidir, ihtiyacı olanlarla paylaşılmasıdır. Bunun aksi ise nankörlüktür. Toplumumuzda Yarabbi şükür deyip şükretmek kavramı da gerçek anlamı bilinmeden ve yerine getirilmeden çoğunlukla ağızlara sakız olmuş, maalesef lafta kalan bir alışkanlık haline gelmiştir. Oysa Rabbimiz, Kur’an ayetleriyle bu konudaki hassasiyetini çok çarpıcı ifadelerle dile getirmektedir.
ARAF 10 : Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yer yüzünde yerleştirdik. Ve orada size geçimlikler sağladık. Kendinize verilen nimetlerin karşılığını ne kadar az ödüyorsunuz.
YASİN 34 – 35 : Ve Biz onu ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık. Hala kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeyecekler mi ? / Şükretmeyecekler mi ?
YASİN 73 : Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hala kendilerine verilen nimetlerin karşılığını ödemeyip / şükretmeyip nankörlük mü edecekler.
HAC 36 : Büyük baş hayvanları da Biz, onları sizin için Allah’ın varlığının işaretlerinden yaptık. Sizin için onlarda hayır vardır. O nedenle ön ayaklarının biri bağlı halde keserken üzerilerine Allah’ın adını anın. Sonra yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin. İhtiyacını gizleyene ve isteyene de yedirin. Böylece Biz onları kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödeyesiniz / şükredesiniz diye size secde ettirdik / boyun eğdirdik.
Ayette Yüce Rabbimiz, hayvanları keserken " Allah'ın adını anın " demektedir. Bunun anlamı sadece lafta kalan " Bismillah " demek değildir. Allah'ın adını anmak, bu nimete ulaşamamış insanları da düşünmek, nimeti onlarla paylaşmak demektir. Ayetlerde yine diğer canlı ve cansız varlıkları ve hayvanları insana boyun eğdirdik, hizmetinize verdik, onlar dahi verilenlere şükrederek karşılığını ödemektedirler, siz de size verilen nimetlerin bir kısmını muhtaç olanlara vererek nimetin karşılığını ödeyin, nimeti paylaşın demektedir. Gerçekten de düşündüğümüz zaman tavuk, kendisine verilen yem rızkının karşılığını yumurta, pek çok dört ayaklı hayvan süt vererek, her hayvan da insanın hayatına yaptığı katkılarla Allah’a şükrünü eda etmekte, nimetin karşılığını ödemektedir.
BAKARA 152 : Öyleyse Beni anın ki Ben de sizi anayım. Ve Bana verdiğim nimetlerin karşılığını ödeyin. Bana iyilik bilmezlik / nankörlük etmeyin. Verdiğim nimetleri görmemezlikten gelmeyin.
NİSA 147 : Eğer kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödediyseniz Allah, size azabı ne yapacak. Allah yapılanların karşılığını verendir. Ve en iyi bilendir.
TEGABÜN 17 : Eğer Allah’a güzel bir ödünç verirseniz O, onu sizin için kat kat arttırır. Ve sizi bağışlar. Ve Allah en iyi karşılık ödeyen, çok yumuşak davranan, görüleni ve görülmeyeni bilendir.
Allah’a olan teşekkür, sadece lafla değil, şükrün edası ile, ancak verilen nimetler cinsinden, bir kısmının ihtiyacı olanlarla paylaşılması suretiyle olabilir. Bu ise, sahip olunan nimetlerin infak edilmesi, Allah yolunda bir kısmının harcanması, yetimin, muhtaç olanın, zorda olanın ihtiyacının giderilmesi ile mümkün olabilecektir.
ALA 14 – 17 : Arınan, Rabbinin adını anıp da salat eden / mali yönden ve zihinsel açıdan destek olan, toplumu aydınlatmaya çalışan kimse kesinlikle kendini kurtarmıştır.
MÜMİNUN 1 – 4 : Felaha ulaştı o müminler ki onlar salatlarında itaatkârlardır.
TAHA 132 : Ve ehline salatı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Akibet “ takva / Allah’ın koruması altında olma “ içindir.
Allah’ın bu kadar önemsediği salat kavramı, Kur’anın indiği dönemde sözcük anlamlarıyla aynen kullanılırken, daha sonra dogmalar ile meseleye yaklaşanlar, gerçek anlamından uzaklaştırarak anlamı, sadece namaz karşılığı ile dar bir çerçeveye oturtmuşlardır. Değişik Kur’an ayetlerinde, anlam bütünlüğünün bozulması, bazılarında da küfre girme tehlikesini gördükleri zaman da, çelişkilerle dolu farklı anlamlar vererek geçiştirmeye çalışmışlardır. Bu tür çelişkiye düştükleri Kur’an ayetlerindeki salatın gerçek anlamına baktığımızda örneğin ;
AHZAB 56 : Şüphesiz Allah ve melekleri / doğa güçleri, indirilen Kur’an ayetleri, peygambere salat ediyorlar. / Destekliyorlar, arka çıkıyorlar, yardım ediyorlar. Ey iman etmiş kimseler ! siz de peygambere salat edin. / arka çıkın, destekleyin, yardım edin. O’nun güvenliğini sağlayın.
Bu ayet ve ardındaki ayet grubu, Medine’de ve Peygamberimizin en çok desteğe ve yardıma ihtiyacının olduğu, Peygamberi ve İslam'ı tamamen ortadan kaldırmak amacıyla müşriklerin büyük bir ordu ile Medine önüne geldikleri Hendek savunması esnasında nazil olmuştur. Çünkü Sûrenin isminin ( Ahzab ) hizipler, gruplar olduğu gibi, Medine'nin ve İslam'ın müşriklere karşı savunmasından, savaştan kaçmak ve Peygamberimizin yanında olmak istemeyen Medine içerisinde münafıklar, gruplar ve hizipler ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı da indirilen bu ayetle Allah, melekleri ( doğa güçleri ) ve ayetleri ile destek olduğunu belirtip Peygamberimize moral verirken, iman etmiş kişilerin de Peygamberimize destek olup, onun yanında olmasını ve onun güvenliğini sağlayarak savunmaya birlikte katılmalarını istemektedir. Salat sözcüğünün destek olma anlamı, ayetin bütünlüğü, zamanın gerektirdikleri ile bu kadar uyumlu iken, illa ki salatı destek olarak kabul etmek istemeyen ve gerçekliği kesin olmayan, hadis baskılarının içinde gömülmüş olanlar, pek çok ayette geçen salat sözcüğünü namaz kılmak olarak çevirdikleri halde, burada ise Allah’ın namaz kılması karşılığını kullanamadıkları için, çıkış yolunu salatın isnat edilene göre anlamını farklı farklı ifade etmekle bulmuşlardır. Salat sözcüğünün pek çok ayetteki Türkçe karşılığını Diyanet İşleri Başkanlığının çeviri mealleri de dahil, çoğu mealde namaz olarak gördüğümüz halde, bu ayette sözcüğün, çevrilmeden aynen salat olarak bırakıldığını görüyoruz. Ve dipnot köşede de aynı hadis kaynaklarındaki hadislerde yazıldığı gibi, “ salat sözü Allah’a nispet edildiğinde, Peygambere veya kullarına rahmet etmesi, meleklere isnat edildiğinde, peygamberin şanının yüceltilmesini dilemeleri, müminlere isnat edildiğinde ise dua ederek yardım dilemeleridir. “ denilerek çelişkiler içerisindeki açıklamalara yer verilmektedir.
Aslında bu ayette desteğe, yardımlaşmaya, dayanışmaya çok ihtiyacı olduğu bir zamanda, müminlerin Resülullah’a karşı görevleri ve sorumlulukları bildirilmektedir. Allah ve güç melekleri ( Doğa güçleri olan enerji türleri, sıcaklık, basınç, fırtına, boran, toz bulutu, şiddetli yağmur ile ) Resülullah’ı destekledikleri gibi, Hendek savaşıyla Medine'nin ve İslam'ın savunmasında müminlerin de O’nu destekleyerek yanında ve Allah yolundaki mücadeleye katılmaları, İslam'ı ve Peygamberi koruma altına almaları istenmektedir. Elbette iki yüzlü münafık görünümündeki Müslümanların dışındaki sahabeler, bu ayetteki emrin bilinci ile gerekeni yapmışlar ve Peygamberlerine destek olup canları pahasına sahip çıkmışlardır. Ancak geçen zamanlar içerisinde çok önemli olan bu konu saptırılmış, sadece lafta kalacak bambaşka bir anlayışa ve uygulamaya dönüştürülmüştür. Ve bu konuda uydurma olan hadis kaynaklarında rivayet olunduğuna göre diye başlanan rivayetlerden birindeki saçmalıklara ve tutarsızlıklara bakacak olursak ;
O’na “ Ey Allah’ın Resulü ! Aziz ve Celil olan Allah’ın, Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salat ederler buyruğu hakkında ne dersin ? diye sorulmuş. Peygamber ( s.a. ) şöyle buyurmuştur. Bu örtülüp gizli tutulmuş ilimdendir. Şayet siz bu hususta bana sormamış olsaydınız, bu hususu size haber vermezdim. Yüce Allah, benim için iki melek görevlendirmiştir. Bir Müslüman’ın yanında anılıp da o bana salavat getirecek olursa, mutlaka o iki melek, Allah sana da mağfiret buyursun derler. Yüce Allah ve melekleri de bu iki meleğe cevap olarak, amin derler. O iki melek, yanında adım anıldığı halde bana salat getirmeyen bir Müslüman için de, Allah sana mağfiret etmesin derler. Yüce Allah ve melekleri de o iki meleğe amin diye cevap verirler. ( İbni Kesir 11 / 515 )
Bu ve bunun gibi rivayetlerin neresinden bakılırsa bakılsın, pek çok Kur'an ayetine, kavramlarına, Sünnetullah'a, Allah'ın sıfatlarına, Peygamberimizin mümtaz şahsiyetine ve Kur'an ahlâkına aykırılıklarla doludur. Bu rivayetleri uyduranlar ve bunlara inananlar, Allah'ın yarattığı fizik kanunlarından, ontolojik metafizik yapıda konuşabilen meleklerin, iki melek, beş melek gibi kavramların olmadığından, Peygamberimizin de kibre bürünüp bencilliği ile hiç kimseye bedddua etmeyeceği o yüce Kur'an ahlâkından haberleri bulunmamaktadır.
Yine de zaman içerisinde böyle rivayetlere dayanılarak müminlerin Peygamberlerini yeterince tanımasa da, her ismini duyduğu anda hiçbir şeye yaramayan sadece lafla salavat getirerek salat etmeleri görevi, inancın temeline yerleştirilmiştir. Osmanlıdaki, samimiyetle bağdaşmadığı halde halkın “ Padişahım sen çok yaşa “ demelerine benzer şekilde , “ Allahümme salli ala Muhammed ve sellim…. “ tekerlemesini söylemeleri, salavat adıyla, aslında bir eylem gerektiren salat etme görevinin yerini almıştır. Bu tekerleme ile adeta, Peygambere ben destek olmam, Ey Allah’ım, Muhammed’e sen yardım et, gerekli desteği sen yap, onun güvenliğini sen sağla. Denilmektedir. Bu tekerlemenin manası hiç sorgulanmadan, hatta çıkışına neden olan rivayetin ayrıntılarının Allah’ın birliğine, sıfatlarına, Peygamberimizin boş ve gereksiz konuşmayacağı yapısına aykırı olup olmadığına dikkat edilmeden yüzyıllardır nasıl uygulanabildiği çok düşündürücüdür. Çünkü mutlaka anlamı bilinmese de bir Emevi özentisi olarak din, Arapça yaşanacak ve Arapça konuşulacak diye tutturulmuştur. Ağızdan çıkanı kulaklar duymamakta, beyin yamyamlarının yediği beyin bağlantı kuramamakta ve sonuçta din adına neyin yaşandığı, asıl görevin ne olduğu da bilinememektedir. Hiç düşünülmüyor mu ? Peygamberimiz zamanında sahabe de, onca saldırıya, tehdide, baskıya, zulme karşı, oturup da koro halinde lafla “ Allahümme salli ala Muhammed “ diyerek mi O’na yardım etmiş, arka çıkmış ve salatın gereğini böyle mi yerine getirmiştir.
Bugün bu salavat anlayışı, bütün camilerde namazın arkasından müezzinin “ Ala Resulüna salavat “ diyerek davet etmesi, hep birlikte salavat getirilmesi ve namaz içinde ilave edilmiş diğer salavat duaları ile, cami minarelerinden okunan selalarla, tamamen Kur'ana aykırı olarak kapsamı genişlemiş küfür ve şirk içerisinde bir ibadete dönüştürülmüştür. Bu uygulamaların yerleşmesi için de pek çok uydurma hadis ortaya atılmıştır. Bunun için de öncelikle Ahzab Sûresinin 56. ayeti bu hadislere malzeme yapılmak üzere “ Resulullah’a salatu selam okumak bizzat Rabbulalemin’in emridir. Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere çok salat ( ve tekrim ) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin, tam bir teslimiyetle de selam verin.” şeklinde ifade edilmekte, konu saptırılmaktadır. Bu emir kimine göre farzdır, kimine göre müstehabdır, kimine göre de vaciptir, müekked sünnettir. Namazda farklıdır, namazdan çıkışta farklıdır. " Demişler amma, üstelik de “ Dua eden bir kimse peygambere salat okumadığı müddetçe duası perdelidir. “ ve “ Kim bana salat getirmeyi unutursa ona cennetin yolu unutturulur. “ diyerek, duayı kabul edecek olan Allah’ın yerine kendilerini koyarak da şirk batağına saplandıkları halde, baştan itibaren uydurulan hadislerle tehdidi de savurmaktadırlar.
* Kim bana bir defa salat u selam getirirse bu sebeple Allah Teala ona on misli merhamet eder. ( Müslim Salat 70 )
* Yanında adım anıldığı halde bana salat u selam getirmeyen kimse perişan olsun. ( Tirmizi Daavat 101 )
* Bir kimse bana salatü selam getirdiği zaman, onun selamını almam için, Allahü teala ruhumu iade eder. ( Ebu Davut Menasik 96 )
* Biriniz dua edeceği zaman önce Allahü teala’ya hamdüsena etsin, sonra peygamber Sallallahu aleyhi ve Sellem’e salatü selam getirsin. ( Ebu Davut )
* Kabrimi bayram yeri haline çevirmeyiniz. Bana salatu selam getiriniz. Zira nerede olursa olun sizin salatü selamınız bana ulaşır. ( Ebu Davut Menasik 97 )
Bu örnek hadislerde söylenenlerin gerçek olabileceğini, Allah’ın ölülerin ruhunu haşrdan önce iade edebileceğini, Sevgi, barış, merhamet olan İslam felsefesindeki Kur’an ahlâkı ile yoğrulmuş Peygamberimizin bir kimseye kendi egosu için beddua edebileceğini, şahsında ve Kur'anda kabul etmek olanaksızdır. Peygamberimize atılan iftiralardır ve hakarettir. Bu tür hadislerin hepsi uydurmadır. Fakat buna rağmen bu yanlış inanışlarla salat kavramı öyle bir hale getirilmiştir ki, bugün ülkemizde zamanlı zamansız her fırsatta cami minarelerinden okunan " Sela " larla insanları şirkin batağına sürükleyen ifadeler kullanılarak, Peygamberin yüceltildiği, selamlandığı, sevildiği, sayıldığı, anıldığı zannedilmektedir. ( Sela Nedir ? Niçin Okunur başlıklı yazımızda geniş bilgi bulabilirsiniz. )
Kur’anın Türkçeye çevrildiği meallerinin çoğunda yine salatın, Allah’a atfedildiği zaman rahmettir denilerek Bakara 157, Ahzab 43, Enfal 9, ve Ankebut 45, ayetlerinde de aynı çelişkiye düşüldüğünü görmekteyiz. Örneğin, Bakara Sûresinin 157. ayetinin orijinalinde ; Aslında : “ Ülaike aleyhim salavatun mirrabbihim ve rahmatün ve ulaike hümul muhtedun “ ve Türkçe karşılığında “ İşte Rablerinden salavatün ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar onlardır. “ denilerek, bir önceki ayette, “ şüphesiz biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz “ diyenlere Allah’ın destek olacağı ve rahmet edeceği ayrı ayrı sözcüklerle anlatılırken, salatın rahmet değil, bilakis salavat’ın ve rahmetin farklı şeyler olduğu vurgulanmaktadır. Salavatun ifadesi ile, elbette ki Allah’ın lafla salavat getirmesi değil, her türlü yardım ve desteğin onlara yapılacağı anlatılmak istenmektedir. Hicretinden önce Mekke'de Peygamberimize vahyedilen ayetlerde “ salat “ sözcüğü doğrudan kullanılırken, Medine’ ye hicret etmesinden ve orada daha sonra bir devlet düzenine geçilmesi zorunluluğunun ardından inen ayetlerde ise “ Salatın İkamesi “ ifadeleri yer almaya başlamıştır.
Salatı İkame etmek : Salatı ayağa kaldırmak, yeniden diriltmek, salatın yerine getirilmesini sağlamaktır. Bu çerçevede, toplumda salat müessesesinin oluşturulması, toplumun aydınlatılması bunun için de destek kurumlarının tesis edilmesi, toplumda sosyal ve ekonomik yardımlaşma olanaklarının sağlanması, adaletin tesis edilmesi, bugünkü anlamıyla, yönetici konumunda olan sorumlularınca fabrikalarla iş sahalarının açılması, eğitim kurumları okulların yapılması, sağlık ve sosyal güvenlik kurumlarının oluşturulması, salatın ikamesinin başlıca çalışmalarındandır. Kişilerin de bu çalışmalara maddi ve manevi olarak katılmalarının gerekliliğidir. Ama ne yazıktır ki bu kavram, Türkçe çeviri meallerinin çoğunda yine dar bir çerçevede sıkıştırılarak “ namazı dosdoğru kılın “ şeklinde çevrilmiştir. Salatın toplum yararına, namazın ise Allah'la kul arasında olduğunun farklılığı görmemezlikten gelinmiştir.
Biz Müslümanlar, dar çerçevede kalarak dini ve salatı, sadece namaz sınırında bin dört yüz yıldır başımızı yukarı ve dünyaya kaldırmadan yaşarken, namazın vakitleri, rekâtları, rükûnları o muydu, bu muydu diye kısır tartışmalarla oyalanırken, çok şeyleri kaybettiğimizin farkında değiliz. İmansız olarak nitelediğimiz batı, adeta Kur’anın bize yönelttiği “ salatı ikame edin “ öğüdünü bilerek veya bilmeyerek bizden iyi anlamış, aynen uygulamış, bilimde, teknolojide, eğitimde, sosyal yaşamla refahta, kendi toplumlarına her türlü gelişmeyi ve olanağı sunmuştur. Bu nedenlerle de yığınlarla Müslüman toplumu, ölüm pahasına bugün batıya göç etmenin mücadelesini vermektedir. Oysa özellikle Kur'anda bir çok ayette salatın ikame edilmesinin önemine ısrarla dikkat çekilmektedir.
BAKARA 110 : Ve siz salatı ikame edin, zekâtı verin. Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
İBRAHİM 31 : İman eden kullarıma söyle, salatı ikame etsinler ve alış veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak Allah yolunda harcamada bulunsunlar. Yakınlarının nafakalarını temin etsinler.
HAC 35 : Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, başlarına gelene sabrederler, salatı ikame ederler ve kendilerine verdiğimiz şeylerden harcarlar.
BAKARA 277 : Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan, salatı ikame eden ve zekâtı veren kişilerin Rabbleri katında mükafatları vardır. Ve onlar üzerinde hiç bir korku yoktur.
LOKMAN 2 – 5 : İşte bunlar, salatı ikame eden, zekâtı veren, ahirete de kesin olarak inananların ta kendileri olan güzellik ve iyilik üretenler ki işte onlar Rabbleri tarafından bir doğru yol üzeredirler. Ve onlar kurtuluşa erecek olanların ta kendileridir.
Kur’anda, salatın ikamesinin geçtiği bütün ayetlerde, ardından zekâtın verilmesi veya malın infak edilmesinden söz edilir. Salatın ikamesi ifadesinin, çeviri meallerinin çoğunda namazın dosdoğru kılınması şeklinde olması halinde, hemen arkadan gelen zekâtı verin denilen para ile namazın nasıl bir ilişkisi olabilir ? Namaz, doğrudan doğruya kişinin, para ilişkisi olmadan Allah ile girdiği diyalogla ilgili bir kulluk şeklidir. Namaz kılan bir kişinin, sıkıntıda olan başka insanlara bir katkısı var mıdır ? Camiden çıkışta çoğunlukla uygulandığı gibi namazın arkasından kutuya para atın değil, oysa gerçekten salatın ikame edilmesi için paraya, maddi katılımlara ve desteklere ihtiyaç vardır. İnsanların hayatlarını sürdürebilmeleri, her alanda gelişmeleri için, huzur ve mutlulukları için, iş alanlarına, eğitim kurumlarına, sosyal güvence kurumlarına ihtiyaç vardır. Bunların kurulabilmesi için de yönetimlerin, o toplumda yaşayan bireylerce, maddi olarak desteklenmesi gerekir. İşte bu da bireylerin vermesi gereken zekâttır, vergidir. Bu da salat etmenin mali yönüdür.
Kur’anda, zekât malın temizlenmesi, saf, arı duru hale getirilmesi demektir. Terimsel olarak da, “ Müminlerin devletinde, devletin var olabilmesi, güçlü ve ayakta durabilmesi, salatın devlet tarafından ikame edilebilmesi için, müminlerin iman borcu olarak, Allah’a kulluk görevi olarak vermesi gereken vergidir. Ancak aslında Kur’ana göre zekât vermek dinin bir emridir ve inanç meselesidir ve gönül meselesidir. Zekât alınmaz, inananlarca gönülden gelerek kendiliğinden verilir. Kişinin ölmeden evvel malıyla mülküyle infak etmesi, hayırlı işler yapması, bugünkü devlet yönetim sistemlerindeki uygulamaya göre çalmadan vergisini tam olarak vermesi, onları ölene kadar elinde tutmasından ve miras bırakmasından, Allah katında çok daha değerlidir. Yüce Kitabımız Kur’anda salatı ikame edemeyip de gereği gibi ayakta tutamayanların akıbeti hakkında da bize ayetlerle uyarılar bulunmaktadır.
MERYEM 59 : Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, salatı zayi ettiler. Şehvetlerine uydular. Azgınlıklarının cezasını çekecekler.
MÜDDESSİR 41 - 45 : Suçlulardan sorarlar, sizi sekar'a / yakıcı ateşe sürükleyen nedir ? Suçlular derler ki ; “ Biz minel musallîn / salat edenlerden değildik, miskini / yoksulu da yiyeceklendirmiyorduk, işsiz güçsüze de kendi ekmeğini kazanacak fırsat ve imkânı vermiyorduk. Ve biz boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık.
Ayette salatın zayi edilmesi ifadesi, aslında onun hayattan çıkarılıp atılması anlamına gelir, ki bu da Allah'ın ayetlerini, uyarılarını inkâr etmektir, kâfirlik demektir. Bu ayetteki salatın zayi edilmesi ifadesine, pek çok mealde namazın vaktinin geçirilmesi şeklinde anlam verilmiş, namazı vaktinde kılmayanların bu ayete göre ceza göreceği yorumu getirilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı da dahil, pek çok çeviride Müddessir Sûresinin 41. ayetinin orijinalindeki " salat " sözcüğü de " Biz namaz kılanlardan değildik " şeklinde meallendirilmekte ve ayetin asıl mesajı saptırılmaktadır. Böylece Müslümanları korkutup, onları namaz konusunda daha duyarlı olmayı sağlamaya çalışmışlardır. Fakat iyi niyetli olsa da, Kur’an ayetlerinin gerçek anlamını bozmak doğru değildir.
Kur'andaki Salat Çeşitleri : Kur’anda a - Allah’ın ve meleklerin salatı b - Peygamberlerin salatı c - Müminlerin salatı d - İnsanın dışındaki canlı ve cansız varlıkların salatı, gibi dört çeşit salat etmenin ayrıntılarını görmekteyiz.
a - ) Allah, önce Kâinatı, Evreni ve Dünya düzenini sağlayarak, bir çok canlı ve cansız varlıkları, bitki ve hayvanları, melek denilen doğa güçleri ve kanunlarını oluşturarak insanlar için Dünya yaşamına hazırlamış, sınırsız nimetleri insanların hizmetine sunmuş, bütün insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, hidayete erdirmek, doğru yola iletmek için peygamberler görevlendirmiş, vahiyler, kitaplar indirmiş ve destek olmuştur. Bunun yanı sıra gerek barış zamanında sabredenlere verdiği ve yarattığı çeşitli nimetlerle, gerek savaş ve gerekse diğer sıkıntıya düşülen zamanlarda çeşitli vesilelerle gönderdiği rahmeti ile destek olmaktadır.
AHZAB 43 – 44 : O, sizlere karanlıklardan aydınlıklara çıkarmak için size salat edendir. / Yardım eden, destek olandır. O’nun melekleri / doğadaki güçleri indirdiği elçileri / haberci ayetleri salat ederler. / destek verirler. Ve O, müminlere çok merhametlidir.
ENFAL 9 – 12 : Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz da Rabbiniz “ Şüphesiz Ben işte ardı ardına bin haberci ayetle size yardım ediyorum “ diye karşılık vermişti.
ALİ İMRAN 123 – 127 : Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah kendinize verilen nimetlerin karşılığını ödersiniz diye size Bedir’de yardım etti. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, evet Rabbiniz sizi destekler.
Bu ayetlerde ana hatlarıyla belirtildiği gibi Allah’ın kullarına salavat ettiği / desteklerde bulunduğu, onları sıkıntılarından, açmazlardan kurtardığı dile getirilmektedir. Ayrıca daha önce ayrıntıları ile ele aldığımız Ahzab Sûresinin 56. ve Bakara Sûresinin 157. ayetinde de Allah’ın ve Meleklerin salatını görmüştük.
b - ) Yüce Allah, bütün peygamberlere salatı emrettiği gibi, bizim Peygamberimize de emretmiş, en önemli görev olarak vermiştir. Böylece Allah’ı üstüne atfedilmiş her türlü karalamalardan, noksanlıklardan arındırarak isminin temize çıkarılması olan tesbih etme, övgü ile hamd etme, Allah’ı tanıtma, ayetlerle öğüt verme, eğitim ve öğretimle insanları Allah yolunda bilgilendirme, Allah’ın dinine, Tevhit ilkesine arka çıkma, destek olma ve bu yolda da örnek yaşayış ve davranışları ile insanları yönlendirmeleri istenmiştir.
MERYEM 54 – 55 : Ve kitapta İsmail’i an / hatırlat. Şüphesiz O, vadinde sadık bir peygamberdi. Ve O, ailesine / çevresine salatı / eğitim ve öğretim, ile maddi ve manevi açıdan destekleşmeyi, dayanışmayı, yardımlaşmayı ve zekâtı emrederdi. O Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.
ALİ İMRAN 39 : Sonra Zekeriya, mihrapta dikilmiş salat ederken / eğitim öğretim yaptırırken, melekler / haberci ayetler, ona “ Şüphesiz Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı bir önder, iffetli bir peygamber olarak Salihlerden Yahyayı müjdeliyor “ diye seslendi.
ENBİYA 72 – 73 : Ve Biz ona İshak'ı, ilave olarak da Yakub'u bağışladık. Ve hepsini iyi kimseler yaptık. Ve Biz onları emrimizle kılavuzluk yapan önderler yaptık. Ve Biz onlara hayırları işlemeyi, salatı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Ve onlar sadece Bize kulluk yapanlar idi.
YUNUS 87 : Ve Biz Musa ile kardeşine “ Toplumunuz için Mısırda birtakım okullar hazırlayın ve okullarınızı hedef kılın ve salatı ikame edin / Eğitim ve öğretim ile destekleşme, dayanışma, yardımlaşma kurumlarını oluşturun, ayakta tutun ve müminlere müjde verin “ diye vahyettik.
Peygamberimiz de Kur’anın hükmüne tamamen uyarak salat etmiş, Kur’anı hayatı yapmış, onunla düşünmüş, onunla amel etmiş, onunla Devlet Başkanı olmuş, onunla salatı ikame etmiş, huzuru adaleti, hakça paylaşmayı, dayanışmayı, destekleşmeyi, İslam’ın hayatına yerleştirmiştir. Müminlerle daima istişarelerde bulunmuş, kendi başına karar vermemiş, daima şura kararlarına göre hareket etmiştir. Bu amaçla bilhassa Cuma günleri, Kur’anda “ en hayırlı salat “ diye ifade edilen “ Vusta Salat’ı " ikame etmiş salatı korumuş, ayakta tutmuştur. Bu çerçevede önce eğitim ve öğretim çalışmaları yaparak müminleri bilgilendirir, ardından insanların sıkıntılarını, problemlerini görüşüp, gönüllü destek verecek olanları tespit edermiş, gerekli destek ve dayanışma mekanizmalarını oluştururmuş. Ardından da topluca dua ve namazın edasına geçilirmiş. Resülullah bütün bu destekleme, salat çalışmalarını mescitte aynı zamanda sırasıyla yaparmış. Ama bugün mescitlerde namazın dışında, salatın diğer uygulamaları ortadan kaldırılmıştır. Tevbe Sûresinin 103. ayetinde " Onların mallarından sadaka al ki, sadaka ile kendilerini temizlersin ve arındırırsın. Bir de onlara salat et ( destek ol arka çık ) Şüphesiz senin onlara desteğin onlar için bir huzurdur. Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. " ifadeleriyle belirtildiği gibi, devlet, kamu adına alınan vergilerle / sadakalarla toplumda gerekli yerlere harcanmasının sonucunda Allah’ın resulünün desteğini, salatını arkasında gören müminler için bu ne kadar büyük bir şereftir. Ancak bugün aramızda olmadığı için bu şerefe bizim de nail olabilmemiz, Onun salatını kazanmamız için, Onun risaletine, emanetine / Kur’ana gerektiği gibi sahip çıkarak Onun arkasından gitmemiz gerekir.
c - ) Müminler de salat ile yükümlüdürler. Bunun için müminler önce salatın eğitim ve öğretim yönüne yönelip, kendileri için hidayet rehberi olarak ve öğüt alsınlar diye indirilmiş olan Kur’anı anladıkları dilden okumalı ve tefekkür etmelidirler. Önce kendi fenalıklarından, yanlışlarından kurtulup, arınmalı, temizlenmeli, sonra da en yakınlarından başlayarak öğrendiklerini çevresi ile paylaşmalıdırlar. Ardından, salatın maddi ve mali yönüne yönelmeli, sosyal yardım ve destek kurumlarının oluşmasında, bireysel sıkıntıların giderilmesinde, mali yönlerden katkıda bulunmalı ve görevler üstlenmelidirler. Yönetici konumundaki müminler, Kur’an adaleti ve hakkaniyeti ölçüsünden asla ayrılmamalı, görev dağılımını ehliyet esasına göre yapmalıdır.
MEARİC 19 – 31 : Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz oluşturulmuştur. Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da küçük bir yardımı engeller. Ancak salat edenler / destekleşme, paylaşma, dayanışma içinde olanlar bunun dışındadır. Salatçılar ki salatlarını sürdürenlerdir. Kendi mallarında, isteyen ve istemekten utanan yoksullar için belli bir hak olan kimselerdir. Ceza gününe inanırlar. Rabblerinin azabından korkanlardır. Ve ırzlarını koruyanlardır. Onlar cennetlerde ağırlanırlar.
FATIR 29 – 30 : Hiç şüphesiz Allah’ın kitabını okuyan, salatı ikame eden ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak Allah yolunda harcama yapan şu kimseler, Allah ödüllerini arttırsın diye böyle yaparlar. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır. Şükrün karşılığını verendir.
NUR 56 : Ve rahmet olunmanız için salatı ikame edin, zekâtı / vergiyi verin ve o elçiye itaat edin
BAKARA 42 – 43 : Ve siz bile bile hakkı batıla karıştırmayınız. Hakkı gizlemeyiniz. Salatı ikame ediniz zekâtı veriniz. Allah’ı birleyenlerle birlikte siz de Allah’ı birleyiniz.
HİCR 9 : Hiç kuşkusuz Biz, o öğüdü / Kur’anı / zikri Biz indirdik, Biz. Ve kesinlikle Biz, onun için koruyucularız.
Bu ayette vurgu üstüne vurgu yapılarak, Zikri bizzat Allah’ın indirdiği ve onu kesinlikle koruduğu ve koruyacağı bildirilmektedir. Bu koruma vaadi hem vahyin indirildiği anı, hem de sonraki zamanları kapsamaktadır. Bundan dolayı da vahyin izlenmesi ve korunması da salattır. Bu korumanın sebebi de öğüdün ( zikrin ) ( Kur’anın ) kullar tarafından yaşanmasının gereğidir. Bu nedenle de Allah’ın zikri koruması kullar eliyle gerçekleşecektir. Bu da Müminlerin Kur’ana arka çıkması, okuması, bellemesi ve birbirine tebliğ etmesi, yani salatın eğitim öğretim yönünün hayatta ( ayakta ) tutulması ile sağlanır.
d - ) Kur’anın birçok ayetinde, Evrende, gök ve yer arasında bulunan canlı ve cansız varlıkların hepsinin, Allah’ı tesbih etmekte olduğu, Allah’ın onlara verdiği görevi aksatmadan yerine getirmekte oldukları, evrendeki yaşam düzeninin devamı için desteklerini, katkılarını, salatlarını sürdürdükleri anlatımları yer almaktadır. Bu cümleden olmak üzere de Nahl Sûresinin 49 - 50. ayetlerinde " Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler / doğal güçler kibirlenmeden Allah'a secde ederler. / boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rabblerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. " ifadeleriyle belirtildiği gibi Allah’a sürekli secde ettikleri ( boyun eğip teslim oldukları ) ifade edilmektedir. Bu itibarla yaratılmış olan bütün bir hücreli organizmalardan, bakteri ve virüslerden kompleks yapılı bitki ve hayvanlara kadar canlı ve atom altı parçacıklardan, proton, nötron, elektron, atom, molekül, bileşik ve gökyüzündeki yapılara ve galaksilere varıncaya kadar cansız varlıkların da salat yükümlülükleri vardır. Hiç bir varlık da boşuna yaratılmamıştır. Kâinatta, Evrende yaratılmış ve kodlanmış olan zerreden küreye, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün canlı ve cansız varlıklar, kendi üzerilerine yüklenmiş, kodlanmış olan görevleri hiç aksatmadan yerine getirirler. Hayatın işleyişinin, doğanın ekolojik dengesinin birer sorumlu parçası olurlar.
NUR 41 : Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, / kuşlar, arılar, bulutlar, boranlar, dizi dizi uçanların Allah’ı tesbih ettiklerini / Her türlü noksanlıklardan arındırdıklarını görmedin mi ? Hiç düşünmedin mi ? Hepsi kendi tesbihini ve salatını / desteğini, doğaya yapacağı katkıyı kesinlikle bilmektedir. Allah’ da onların işlemekte olduklarını bilmektedir.
SAD 27 : Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna oluşturmadık. Bu kâfirlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı şu kâfirlerin vay haline !
Ayette, dizi dizi uçanlar ifadesi ile, küçük bir sinekten, arıdan, kuştan, uçağa, uzay araçlarına, bulutlara, yürüyen gezegenlere kadar her türlü uçan ve boşlukta yüzen varlıklar kastedilir. Arılar bal üretmenin yanı sıra, yeryüzündeki bitkilerin neredeyse tamamının çiçek tozlarıyla döllenmesine katkıda bulunurlar. Kuşlar ekolojik dengenin devamlılığını sağlarlar, besin zincirinin önemli bir halkasını oluştururlar. Kargalar dahi sakladıkları meşe tohumları ile sarp kayalardaki fidan ve ağaç oluşumuna katkıda bulunurlar. Şahin, doğan, kartal gibi yırtıcı ve avcı kuşlar, fare, kurbağa, sürüngen, kemirgen gibi hayvanları avlayarak insanlara destek olurlar. Sürüngenler ise toprağın havalanarak yapısını korumasını sağlarlar. Bunların yanı sıra evrendeki canlı ve cansız varlıkları meydana getiren maddenin bütün molekülleri, atomları, daha küçük parçacıkları zerreden kürreye Allah'ın programladığı görevi hiç şaşırmadan, aksatmadan aynen uygular ve böylece yaşama verdikleri destek ile Allah'a secde etmiş, boyun eğmiş ve tesbih etmiş olurlar. Bu gerçeklere rağmen hala salatı doğrudan doğruya namaz olarak düşünenler, dağların taşların ve uçan kuşların secdesine de namaz düşüncesiyle eğilip bükülmek gibi değişik saçma ve tutarsız anlamlar yüklemektedirler.
Kur'anda Salat'ın Vakitlendirilmesi : Kur’anda Peygamberimize salat görevinin vakitlendirilmesi, planlanması, yapacağı eğitim, öğretimin ve ayetlerin tertiplenmesi, düzenlenmesi emredilmiştir. O günkü yaşam koşullarında Mekke’deki insanlar, akşam üzeri serinlik çöktüğü zaman ve sabahın erken saatlerinde Safa ve Merve tepelerinin çevresinde toplanarak bir araya geliyorlardı. Peygamberimizin de tebliğ görevini yapabilmesi, ancak bu toplanmaların olduğu zamanlarda mümkün olabilecekti. Bu nedenlerle Rabbimiz, Mekke döneminde indirdiği Hud ve İsra Sûrelerinde salatın vakitlerini de bildirmiştir.
HUD 114 : Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salatı ikame et. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu ibret alanlara öğüttür.
İSRA 78 : Güneşin batmasından kararmasına kadar salatı ikame et. Ve sabah öğrenip öğretilmesini sağla. Çünkü sabah öğrenip öğretilmesi şahitlidir. görülecek şeydir.
İSRA 79 : Ve geceden de, ayrıca sana mahsus olmak üzere bir fazlalık olarak, sen salatı geceleri uygula. / Sabah yapacağın salat için hazırlık yap, planını hazırla, Rabbinin seni güzel bir makama ulaştıracağı umulur. / teheccüt salatı.
Bu ayetlerde Mekke dönemindeki çalışmaları için, peygamberimize salatı ( eğitim ve öğretim çalışmalarını ) sabah, akşam ve yatsı olarak 3 vakitte yerine getirmesi emredilmiştir. Ayrıca İsra Sûresinin 79. ayeti ile de sadece peygamberimize özgü olmak üzere fazladan ek görev olarak gecenin bir vakti uyanarak çalışma yapması, ertesi günkü salatı için hazırlık ve plan yapması emredilmiştir. ( teheccüt salatı ) Fakat salatı sadece namaz diye kabul edenler, üstelikte bu dönemde henüz namaz farz kılınmadığı, peygamberimizin etrafında inanmış insanların sayısının çok az olduğu halde, bu ayetleri namazın vaktinin bildirildiği ayetler olarak nitelendirmişlerdir. Bu kabullenmeleri yapan klasik tefsirciler ve hadis toplayıcıları, peygamberimizin nübüvvetindeki yaşadığı zamanın koşullarını, gerçekçi olarak göz önünde bulunduramamışlardır. Üstelik de daha sonraki yıllara atfen uydurdukları miraç olayındaki namazın farz kılındığı iddiası ile de kendi kendilerine düştükleri tutarsızlığı da görmemezlikten gelmişlerdir. Çünkü bunlara inanmış olanlar nasılsa bu tutarsızlıkları sorgulamamaktadır.
Peygamberimizin, Medine’ye hicretinden sonra da toplanarak salat etmenin vakitleri ile ilgili ayetler inmeye devam etmiştir. Nisa Sûresinin 101. 102. 103. ayetlerinde sefere dahi çıkılsa, savaş ve tehlike anında olunsa bile, hiç değilse kısaltılarak salatın ikame edilmesi, ( eğitim öğretim ) zihinsel yönünün bu durumda dahi terk edilmemesi gerektiği, Yüce Allah tarafından emredilmiştir. İşte bu nedenledir ki salat, vücudun ve ruhun beslenmesindeki üç öğün gıda gibi öğünleştirilmiş, böylece insanın manevi beslenmesinin sürekliliği de sağlanmıştır. Peygamberimiz, belirlenmiş bu üç vakitte elbette ki salatın bütün ayrıntılarını yerine getirirken toplu olarak müminlere namaz da kıldırıyor idi.
Salatın Dua Yönü : Salat’ın bir de Tazarrulu dua ( alçak gönüllülükle dua ) olan ve namaz denilen yönü vardır. Bu da Allah’ın yardımını ( desteğini ) istemek, niyaz etmek, gönül kapısını açıp, O’nunla konuşmaktır.
MÜMİN 60 : Ve sizin Rabbiniz “ Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim.
BAKARA 186 : Ve kullarım sana Benden sordukları zaman, biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O halde onlar da Benim davetime uysunlar. Bana inansınlar.
FURKAN 77 : De ki : “ Yakarışınız olmasa Rabbim size değer verir mi ki de siz kesin kez yakarmadınız. Yalanladınız. Artık yakarmama yalanlama sizin ayrılmazınız olacaktır. Kendinizi bu durumdan kurtaramayacaksınız.
Ayetlerde görüldüğü gibi Rabbimiz kullarına vereceği yardımı, desteği, “ Bana dua edin ki, benden isteyin ki size karşılık vereyim, destek olayım “ diyerek doğrudan Kendisine dua edilmesi ve istenmesi şartına bağlamıştır. Buradan çıkarılması gereken sonuç, duayı ancak Allah’ı hakkıyla tanıyıp takdir edenlerin yapabileceği gerçeğidir. Çünkü kişinin öncelikle nasıl bir ilâha yalvaracağını bilmesi ve bunun için de Kur’anı anladığı dilden okuyarak Allah’ını buradan tanıması gerekir. Böyle yapılmayan dualar yanlış adrese gönderilen dilekçeler gibidir. Hem yerine ulaşmaz, hem de istek karşılık görmez.
Salatın ikame edilip, ayakta tutulduğu, muhafaza edildiği, el birliği ile korunduğu, bu bilincin oluştuğu toplumlarda hırsızlık, uğursuzluk, namussuzluk, yolsuzluk olmaz. Salat geleceğe yatırımdır. Böyle toplumlarda insanlar, bugününden ve yarınından emin olurlar. Ahiret hayatları da kurtulmuş olur. Herkes eğitimden, sağlık hizmetlerinden, iş hayatından ve ekonomiden payını alır. İyilik güzellik üreten toplumlar doğru yolda olanlar olur.
ANKEBUT 45 : Sen sana Kitaptan vahyedileni oku ve salatı ikame et. / O’nun arkasından giderek ona desteğini ayakta tut. Kesinlikle salat / Vahyin arkasından giderek ona destek olmak, aşırılıktan, kötülükten alıkoyar. Ve Allah’ın zikri / anılması / Kur’anın okunması elbette ekberdir. / daha büyüktür. Ve Allah yapıp ürettiğiniz şeyleri bilir.
Bu ayette de salatın yararları ana hatları ile anlatılmaktadır. Ancak bu ayet de salatı sadece namaz diye nitelendiren zihniyet tarafından, namazın faydaları denilerek cami panolarına asılmaktadır. Meallerde de salata namaz anlamı kazandırmak için ayetin orijinalinde “ Vele zikrullahi ekber “ ifadesi, Allah’ın anılması doğrudan ( namaz ) olarak kabul edilmiştir. Oysa, aslında burada söylenen, Allah’ın zikrinin ( yani anılmasının ) asıl karşılığı, Kur’andır, en büyük olan da Kur’andır, onun anlaşılarak okunmasıdır, öğüdünün tutulmasıdır. Kur’anda Yasin 11, Kalem 51, Araf 63, Taha 99, Furkan 29, gibi daha pek çok ayetle Allah’ın zikrinin Kur’an olduğu anlatılmaktadır.
Salat’ın sadece namaz olarak düşünülmesinin ve meal edilmesinin mantıksızlığa yol açtığı, zamanın gerçekleri ile bağdaşmadığı, Kur’anda daha ilk inen Alak, Müddessir, Kevser gibi Sûrelerde dahi salat’ın yer alması ile göze çarpmaktadır. Halbuki bu dönemde peygamberimizin etrafında inanmış kalabalıklar yoktu. Gizli gizli beş on kişi gece yarısı toplanıyorlardı. Henüz namaz da farz olmamıştı. Enfal 35. ayeti ile Maun Sûresinde değinildiği gibi üstelik de müşrikler bile salat ediyorlardı.
ENFAL 35 : Ve onların Beyt’in / Kâbe’nin yanındaki salatları / destek vermeleri sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktır. Bir gösteriştir. Öyleyse küfrettiğinizden dolayı bu azabı tadınız.
MAUN 1 – 7 : Dini / Ahirette ceza, karşılık gününü yalanlayan şu kimseyi gördün mü ? Hiç düşündün mü ? İşte o yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmaya teşvik etmez. Yazıklar olsun o salat edenlere ki, onlar salatlarında ilgisiz duyarsızdırlar, gösteriş yaparlar. Bağlılıkla basit şeylerin bile ihtiyaçlıya ulaşmasına engel olurlar.
Bu ayetlerden Mekke müşriklerinin de salat ettiklerini, onlar denilerek, İbrahim Peygamberden bu yana gelen fakat yozlaştırdıkları bir salatı sürdürdükleri, atalarından gelen bu inanca arka çıktıkları görülmektedir. Maun Sûresinde de ima edildiği gibi yanlış olduğunu bile bile atalarından miras kalanı aynen sürdürerek bağımlılıktan kurtulamamaktadırlar. Bilhassa Mescidi Haram’ın sözde koruyucusu olarak, onlar hacılara su dağıtarak, Kâbe’yi temizleyerek, ama oraya gelen hediyelere de kendileri el koyup yetimlerin hakkını yediklerini hiç düşünmeden çok iyi bir yolda olduklarını zannediyorlardı.
Günümüze baktığımız zaman, yetim hakkı yiyen, vergiden çalan, insanlara zulüm eden, hayırdan, sadakadan uzak duran, Kur’anın mealini anlamak için okuma çabasında olmayan ve Allah’ın zikrinden uzak duran, dünya hayatını tamamen ön planda tutan, gösterişle namaz kılan insanlar için de “ onların salatı sadece yatıp kalkmaktan ibarettir “ denilebilir. Hucurat Sûresinin 14. ayetinde “ Bedevi Araplar inandık iman ettik dediler. De ki : Siz inanmadınız, ama eslemna / İslamlaştık, sağlamlaştırdık deyin. İman henüz kalplerinize girmedi .“ denildiği gibi, Kur’anı anladığımız dilde, mealini, tefsirini, düşünerek, öğüt alarak, okumadan, O’nun terbiyesine girmeden, Allah Resulü gibi Kur’ana tabi olmadan iman etmiş olmak, sadece beş vakitte ne yaptığımızın şuurunda olmadan namaz kılmak, bizi Bedevi Araplarının durumlarından farklı bir hale getirmez.
Bugün Peygamberimize ve salatın destekleşmek olduğunu söyleyenlere saldırılar devam ederken, " Ben de sizin arkadaşınızım, sizin aranızdan gelen bir beşerim " dediği halde, O’nu doğa ve insan üstü bir yapıda, olduğundan farklı göstermeye çalışılırken, Kâinatın efendisi, Nebiler Nebisi denilerek şirk aracı yapılırken, O’nun adı kullanılarak uydurma hadislerle din tahrif edilirken, O’nun üzerine yüzlerce gerçek dışı mucize atfedilerek insanlar uyutulurken, O'na çokça salavat getirmek din ticaretinin en geçerli bir kazancı olmuşken, Kur'anın onca ayetine aykırı olarak Cami minarelerinde zamanlı zamansız okunan küfür ve şirk ile dolu selalarla, Peygamber şefaatine kavuşmanın olmazsa olmazı haline getirilmişken, O’nun salatına sadece lafla O’na salavat getirerek mi sahip çıkılmış olunacaktır. Peygamberimizin risaleti de ahlâkı da Kur’an olmuştur. O’nun risaletinde de gerçek anlamda bir salat vardır, toplumsal bir ayağa kalkış vardır. Hakla, batılı ortadan kaldırmak vardır. Tapınak dini halindeki inancı, halkın arasına sürekliliği olan bir yaşam felsefesi olarak indirmek vardır. İnsanlığı huzura, mutluluğa, barışa, adalete, kavuşturmak vardır. Biz de ülke olarak, adalete, mutluluğa, barışa, huzura ve Allah katında zafere, dünya ve Ahiret hayatındaki güzelliklerin tümüne, lafla salavat getirerek değil, ancak Peygamberimizin bize emaneti olan, Kur’ana ve salata gerçek anlamında yöneldiğimiz zaman sahip olabiliriz. Allah'ın selamı, rahmeti ve Kur'anın doğruları sizinle olsun !...
ALLAH DOĞRUSUNU EN İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ VE KUR'AN BİZE YETER !
Temel Kaynak : HAKKI YILMAZ ( Tebyin ül Kur’an )