Konu Detay

KUR'ANDA SALAT GERÇEKTEN NAMAZ MIDIR ?

 21.11.2016
 11578

Müslüman  toplumlarında  Camilerde  günde  beş  vakit  okunan  ezanlarda,  "  Hayya  lessalah  "  ifadesiyle  insanlar  salat’a  davet  edilirler. Bütün  Müslümanlar  ve  de  kadınlar  namaz  diye  düşündükleri  bu  davetten  muafmış  gibi  çoğunlukla  emekli  yaşlılar,  kendilerinin  vazgeçilmez  şartlanması  ile  caminin  yolunu  tutarlar  ve  bu  davete  icabet  ederler.  Kimileri  de  evlerinde  veya  iş  yerlerinde  namaza  dururlar.  Camide  İmamın  arkasında   kılınan  toplu  namazlarda  imama  uyulur,  ağızdan  çıkanların  ve  ne  denildiğinin  bilinmemesine  rağmen  Arapça  okunan  ayetlere  amin  denilir,  birlikte  yatılır,  kalkılır,  secde  edilir,  komutla  tespih  çekilir,  komutla  dua  edilir,  böylece  27  kat  daha  fazla  sevap  kazanıldığı  inancının  ardından  huzuru  kalp  ve  görevlerini  yerine  getirmiş  olmanın  mutluluğu  ile  evin  yolu  tutulur.  Namazını  eda  etmiş  bu  mütedeyyin  Müslüman  kardeşlerimizden,  bu  uygulamaların  önderi  konumunda  olan  imamlar  da  dahil,  acaba  kaç  kişi  icabet  ettikleri  bu  çağrının  sonunda,  yaptıklarının,  din  adına  yerine  getirmeye  çalıştıkları  ibadetin  bilincindedir,  Kur’an  çerçevesinde  bu  ibadetinin  sorgulamasını,  kendine  göre  değerlendirmesini  yapabilmektedir ?  Kanıksanmış,  rutine  bağlanmış  Cami  ve  namaz  müdavimi   mütedeyyin  Müslüman  kardeşlerimize  yerine  getirdikleri  bu  ibadetin  ardından   sorsak  ;
Salat  nedir ?  Büyük  çoğunlukla  diyecektir  ki  namazdır.
Namaz  nedir ?  Çoğunlukla   Allah’ın  emridir,  İbadet  etmektir.
Niçin  namaz  kılıyorsun ?  Dinimizin  emri  olduğu  için, denilecektir.

Gerçekte  doğrudan  doğruya  namaz  demek  olmadığı  halde,  Salat  kavramını  sadece  namazdır  deyip,  namazın  da  dinin  merkezine  oturtularak,  aslında  Muhammedi  İslam'ın  da  dışında,  yapılan  saptırma  ile  en  büyük  cinayetin  işlenmiş  olduğu  bugünkü  din  anlayışı  ile  inananların  yegâne  meşgul  oldukları  konu  da,  namazın  rükûnları,  farzları,  vacipleri,  sünnetleri,  vakitleri,  anlaşılmadan  okunacak  Arapça  namaz  Sûreleridir.  Bununla  beraber  çoğunlukla   sadece  yatıp  kalkmakla  namaz  kılmanın  dışında  dinini  öğrenmek,  Kur’anı   anlamak,  Allah’ı  ve  Peygamberi  tanımak,  namazın  niyazın  ne  olduğunu  bilerek  dinini  yaşamak  için  hiç  bir  çabanın  içine  girmemenin  yanı  sıra  anlamak  üzere  okumadıklarından  dolayı,  Kur'anla  ilişkilerinin  ve  bağlarının  hemen  hemen  hiç  olmadığı  Müslümanlar,  sadece  sevap  kazandık  demelerinin  dışında  çoğunlukla  namazın  da  ne  olduğunu,  niçin  namaz  kıldıklarını  bilmemekte,  mantıklı  ve  Kur’an  çerçevesinde  açıklamasını  yapamamakta,  namazda  ne  okuduğunun,  huzurunda  bulunduğu  Allah’la  ne  konuştuğunun  farkında  olmamakta,  bundan  dolayı  belki  de  küfür  niteliğinde  bir  konuşma  veya   boşa  gidebilecek  ve  hiç  bir  işe  yaramayacak  o  yatıp  kalkmaların  anlamsızlığının  farkında  da  olamamaktadır.  Böyle  olunca  da  toplumda  salat  gerçek  anlamıyla  bilinemediği  halde,  namaz  da   yüzyıllardır  aynı  anlayış  etrafında  kanıksanmış  olduğu  gibi  bugün  de  aynı  yapı  ile  ataların  mirası  olarak  bilinmeye,  yaşanmaya  devam  edilmektedir. Çoğunlukla  salatın  gerçek  anlamından  haberi  bile  olmayan   Müslümanlarca,  namazın  içerisinde  anlamını  da  bilmedikleri  halde  sadece  lafta  kalan  Arapça  salavat  getirilmekte,  böylece  Peygamberin  emanetine  gerçekten  sahip  olunamayacağının  farkında  da  olunamamaktadır.

Halbuki  Kur’anda,  pek  çok  ayette  değişik  ayrıntılarıyla  ele  alınan  öğütler,  tanımlar  mükâfatlar  ve  cezalar  bulunmakta,  üstelik  de  ağızdan  ben  iman  ettim,  namazımı  da  kılıyorum  diyenlere  en  etkili  ve  önemli  uyarının,  Bakara  Sûresinin  177. ayetinde  ;   Yüzlerinizi  batı  ve  doğuya  çevirmek  el  birru  /  iyi  olan  kimse,  takva  /  iyi  adamlık /  iyi  insanlık  değildir.  Ama  iyi  adamlar /  iyi  insanlar,  Allah’a  ve  Ahiret  Gününe,  meleklere,  Kitab’a,  Peygamberlere  inanan ;  malını  akrabalara  / yakınında  bulunanlara,  yetimlere,  miskinlere,  yolcuya  ve  dilenenlere  ve  özgürlüğü  olmayanlara  çok  sevdiğinden  veren  ve  salatı  ikame  eden  /  Topluma,  insanlara  mali  ve  zihinsel  açıdan  destek  olan,  paylaşan,  yardımlaşan,  sosyal  yardım  ve  eğitim  öğretim  destek  kurumlarının  oluşmasına  ve  ayakta  durmasına  katkıda  bulunan,  zekâtı / vergiyi  veren  kimselerdir. Ve  de  sözleştiklerinde  sözlerini  tastamam  yerine  getiren,  sıkıntı,  hastalık  ve  savaş  zamanlarında  sabreden  /  gerekli  mücadeleyi  veren  kimselerdir.  İşte  onlar,  özü  sözü  doğru  olanlardır.  Ve  işte  onlar,  takva  sahibi / Allah’ın  koruması  altına  girmiş  kişilerin  ta  kendileridir. "  ifadeleriyle  yapıldığını  görmekteyiz.  Burada  "  Yüzlerinizi  batı  ve  doğuya  çevirmek  iyi  adamlık  değildir.   "  ifadesiyle  sadece  ağızdan  lafla  iman  ettim,  namaz  kıldım  demekle  iyi  adamlığın /  rüşde  ermiş  ve  olgunlaşmış,  özü  sözü  doğru  bir  insanlığın  iyi  ve  gerçek  Müslümanlığın  olamayacağı,  asıl  iyiliğin  imanla  amelin  birleştirilerek  salat  etmekte / salatın  gerçek  anlamındaki  işlevini  yerine  getirerek  destekleşmekle,  insanlarla,  toplumla   bir  şeyleri,  malı,  emeği,  gücü,  anlayarak  okuyup  öğrendiği  Kur'an  ayetlerinin  öğüdünü  paylaşmakla,  dayanışma,  yardımlaşma  içerisinde  olmakla  mümkün  olabileceği,  aslında  kadın,  erkek,  yaşlı,  genç,  inanmış,  inanmamış  bütün  insanların  dahil  edildiği  tağlib  sanatı  ile  iyi  adamlık  merkezinde  dile  getirilmektedir. ( Namaz  için  de  "  Kur'ana  Göre  Namaz  Nedir  "  başlıklı  makalemize  bakabilirsiniz. )

Allah'ın  insanlığa  ilk  vahyi  ve  isteği  okumak  /  öğrenip  öğretmek,  toparlayıp  dağıtmak  olduğu  halde,  klasik  ulemanın  bunun  yerine  namazı  dinin  temeli  ve  ilk  şartı  olarak  koymasının  sonucunda,  okumayan,  okumayı  sevmeyen  Müslümanların  haline,  bir  de  kâfirlikle  nitelendirilenlerin,  bilerek  veya  bilmeyerek  okumayı  ilk  hedef  olarak  gören,  salat  kavramını  da  gerçeği  ve  hakkıyla  uygulayan  batının,  medeniyette  geldiği  yere  bir  bakalım. Bugün  de  hala  Allah'a  ortak  koşan  Mekke  müşrikleri  gibi  Kur'an  yetmez,  her  aradığınız  şeyi  Kur'anda  bulamazsınız,  abdestsiz  Kur'ana  el  sürülmez  denilip,  Müslümanlar,  Kur'anı  okumaktan,  anlamaktan  uzaklaştırılmaktadır.  Kur'anın  dışında  yaşatılan  dinlerle,  önlerine  Fıkıh  ilmi,  icma,  kıyas,  fetva  denilip  Hadis  ve  Rivayet  kitaplarında  dinin  temeline  oturtulan  namaz  ve  rükûnları  ile  Müslümanların  önüne  uydurulmuş  binlerce  yasak,  haram,  mekruh,  vacip,  sünnet   ayrıntıları   konmuştur.  Salat   kavramı  için,  yanlış  olan  ve  üstelik  de  sadece  lafta  kalacak  bir  şekilde  salavat  getirme  ( Allahümme  Salli  ala  Muhammed )  deme  önerilerinin  ve  hadislerinin  dışında,  gerçek  anlamına  yönelik  olarak  herhangi  bir  şeyi  bulmak  mümkün  değildir. İnsanlardan  uzak  tutulan  salat'ın  gerçek  anlamının,  dinin  temelinin  Kur'anı  anlayarak  okumak  olduğunun  bilinememesi,  hayata  geçirilememesi  nedeniyle,  Müslümanlar  aslında  yüzyıllardır  elde  edebilecekleri  çağdaş  gelişmişlikten,  toplumsal  refahtan,  medeniyetten,  huzur  ve  mutluluktan,  en  önemlisi  de  Allah  katındaki   kazanımlarından  mahrum  bırakılmaktadırlar.

Kur’an  ayetleri  bütünü  ile  incelenecek  olunursa,  Diyanet  Vakfı  çevirileri  de  dahil,  klasik  ve  gelenekçi  müfessirlerin  yaptığı  Kur'anın  Türkçeleştirilmiş  çevirilerinde,  her  salat  sözcüğünün  geçtiği  ayetin  orijinalindeki  salat  sözcüğü  namaz  olarak  meallendirilmektedir.  Bundan  dolayı  Kur'anda  Allah'ın  asıl  vermek  istediği  mesajdan  farklı  olarak,   paragraf  ve  ayet  bütünlüğünde  konu  ve  anlam   bozuklukları  ortaya  çıkmakta,  hatta  bundan  dolayı  bazı  ayetlerde  de  küfre  sebebiyet  verileceğinin  farkına  varılarak,  bu  sefer  de  tutarlı  olmayan  farklı  anlam  değişikliklerine  gidilmektedir.  Buna  rağmen  bu  kadar  açık  ve  net  olan  bu  çelişkiyi  görmemezlikten  gelip,  Ulema  denilen  klasik  çevirileri  yapan  kişilerin,  ille  de  salatı  sadece  duaya  ( namaza )  indirgeyip,  salat = namaz  şeklinde  dar  bir  çerçevede  formüle  etmeleri,  ne  yazık  ki   Kur'anın  İslam'ına  yapılan  en  büyük  tahrif,  ihanet  ve  Müslümanlar  için  de  büyük  bir  kayıp  olmaktadır. Bunun   sonucunda   neredeyse   bütün  dünya  Müslümanları,  dini  sadece  namaz   merkezinde  toplamakta,  namazı  kıldığı  zaman,  dinini  tam  olarak  yaşadığını  düşünmekte,  namaz  kılana  Müslüman,  kılmayana  kâfir  gözüyle  bakılmaktadır.  Halbuki  Mekke'de  Peygamberimizin karşısındaki  müşrikler  de  Allah'ın  varlığını  onaylıyor,  sabah,  öğle  ve  akşam  olmak  üzere  günde  üç  vakit  namaz  kılıyorlardı. Oruç  tutup,  kırkta  bir  zekât verip  sapkın  da  olsa  Hacc  ediyorlardı.  Ama  Kur'anın  Allah'ı  birleme  hükümlerini  reddediyorlardı. Bugün  de  bundan  pek  farklı  olmayan  bir  anlayışla  Kur’an,  sadece  Arapça  okunup  hiç  bir  şey  anlaşılmadan  yıldan  yıla  bir  kere  Ramazan  ayında  mukabele  ile  hatim  edilip  ölülere  bağışlanmakta,  içindeki  anlamlarından,  hükümlerinden,  öğütlerinden  ve  asıl  Allah’ın  zikrinden  tamamen  uzakta  yaşanılmaktadır.  Kur’an  terk  edilip  dinin,  sadece  uydurma  hadis  ve  rivayetlerin  yönlendirmesi  ile  en  mükemmel  bir  şekilde  yaşanıldığı  zannedilip  inanılmaktadır.  Oysa  Furkan  Sûresinin  30. ayetindeki  “  Benim  toplumum  şüphesiz  bu  Kur’anı  mahcur  eyledi.  /  terk  edilmiş  bir  şey  haline  getirdi. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  onlar  mahşer  gününde  yapılan  sorgulamadaki  Peygamberimizin  tanıklığında  şikâyetinden  kurtulamayacaklardır. 

Aslında  salat  sözcüğü   uzun  yıllardan  bu  yana  tartışılmakta,  hiç  bir  şekilde  ortak  bir  görüşe  varılamamaktadır. Her  kesim  konuyu  tek  başına   ele  almakta,  birlikte  diyaloğa  geçilememekte,  özellikle  Diyanet  Sorumlularınca  biz  teamüllerimizden  vazgeçemeyiz  denilerek  bir  konsensüs  oluşturulamamaktadır. Oysa  dini  bu  kadar  hafife  aldıranlar,  unutmamalıdır  ki,  "  Şüphesiz  indirdiğimiz  açık  delilleri  ve  doğru  yol  kılavuzunu,  Biz  Kitapta  apaçık  gösterdikten  sonra  gizleyen  kimseler ;  İşte  onları,   lâinûn  /  Allah  ve  bütün  dışlayanlar,  dışlayıp  gözden  çıkarır.  "  uyarılarının  yer  aldığı  Bakara  Sûresinin  159. ayetinin  muhatabı  olmaktan  kendilerini  kurtaramayacaklardır. Bu  sorumlular,  ayetlerin  gerçek  mesajına  göre  eğer  Kur'andaki  öğretileri  gizleyerek,  saptırarak,  gerçeğin  üstünü  örterek  dini  kendi  tekellerine  alıp  hevalarına  göre  yeni  bir  din  uydurup  insanları  yanlış  yönlendirirlerken,  dünyada  da  Allah'ın,  meleklerin   /  doğa  güçlerinin  ve  diğer  insanların  destek  vesilelerinden,  iyiliklerden,  Ahirette  de  Allah'ın  lütuf  ve  merhametinden  mahrum  bırakılacaklar,  dışlanacaklardır.  Ayetin  orijinalinde  yer  alan  ( lâ'net )  sözcüğü  "  Araplara  göre  aileden  bir  kişinin  dışlanması "  anlamında  kullanılmıştır. Lain  ve  mel'un   sözcükleri  de  buradan  gelmektedir. Bu  sözcük  bizde  insanlar  tarafından  söylenirse  "  dışlanma,  küfür,  hakaret  ve  beddua "  anlamına  gelmekte,  eğer  Allah  tarafından  olursa,  dünyada  da,  Ahirette  de  lütuf  ve  merhametten,  her  türlü  iyilik  vesilelerinden  mahrum  bırakılma  anlamına  gelir.  Bu  bilgilerden  yoksun  olan  ve  sadece  reddetmek  amacıyla  bahane  arayan   ve  üstelik  de  Kur'an  bütünlüğünden  haberi  olmayan  Ateistler  ise  bu  ifadeyi  kendilerine  göre  malzeme  yapıp  "  Bu  nasıl  Allah  ki  kendi  kendine  insanlara  lânet  etmektedir  "  diyerek,  cehaletlerine  rağmen  Kur'anı  ve  Allah'ı  aşağılamaya  çalışmaktadırlar.

Peki  gerçekte  salat  nedir ?  Salat  sözcüğü  Kur'anımızda  99  ayette  yer  alır,  12  si  fiil,  diğerleri  isim  olarak  geçer.  Mekke'de  nazil  olan 1, Medine'de  4  ayette  de  çoğul  anlamında  salavat  olarak  yer  alır.  Salat  sözcüğünün  anlamı  ile  ilgili  olarak  yazım  kaynaklarının,  bilimin  ve  tarih  ile  beraber  iletişimin  de  yetersiz  olduğu,  hatta  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği,  800  lü  yıllarda  elleriyle  eser  yazan  klasik  tefsirciler  ve  bu  konuda  görüş  bildiren  müfessirler,  Salat  lafzı  için  yer  aldığı  değişik  ayetlerdeki  anlam  bütünlüklerine  bakarak  kimileri  rahmet,  tazim,  iz  sürmek,  takip  etmek,  kimileri  istiğfar,  mağfiret,  bereket,  keramet,  kimileri  tesbih,  temcit  /  yüceltme   dua,  namaz,  kimileri  din,  kıraat,  İslam,  kimilerince  de  desteklemek  olduğunu  belirterek  binlerce  görüş  ileri  sürülmüştür. Kimileri  de  çok  kısır  olan  çalışmaları  ile  salat,  namazdır  demişler  ve  sonunda  da  ünlü  bilgin  denilen  Ragıp  El  İsfehani’nin  Müfredat  adlı  eserinde  de  “  salat = dua,  tebrik  ve  temcit’tir  / yüceltmedir  “  ifadesiyle  adeta  geçiştirilerek  kapsamı  daraltıldıktan  sonra,  asıl  amaç  ve  hedef  tahrif  edilerek,  gizlenerek,  üstü  örtülerek  büyük  bir  çoğunlukça  “ namaz " anlamında  karar  kılınmıştır. Fakat  bugüne  geldiğimizde  artık  salat  için  gerçek  anlamında  yorum,  açıklama  getiren  pek  çok  Kur’an  erlerini  görmekteyiz  ama  buna  rağmen  yine  de  Müslümanların  çoğunluğunun  salat  konusundaki  yeni,  gerçekçi  açıklamalardan,  kavramlardan  haberi  olamamaktadır. Çünkü  Müslümanlar,  yeterli  ve  gerçek  doğru  kaynakları  bulamamakta,  Kur’anı  anladıkları  dilden  okuyamamakta,  yaşadıklarını  sorgulayamamakta,  çoğunlukla  bir  Cemaate,  imama  bağlanmış  olduklarından  akıllarını  da  özgürce  kullanamamaktadırlar. Bu  çevrelerde  ise  salat  söz  konusu  olunca  peygamber  için  salavat  getirme  öneri  ve  kerametlerini  anlatan  hadislerden  başka  salatın  gerçek  anlamından  hiç  söz  edilmemektedir. 

Ülkemizde  bugün,  Sünneti  Seniye  denilen  hadislerin  etkisi  ile  yaşanan  dini  inanca  göre,  namaza  odaklanmış  gelenekçi  klasik  salat  anlayışını  savunanlar,  "  Salatı  başka  anlamlara  çekenler,  Peygamber  Efendimize  inanmayanların,  dinimizi  yıkmak  isteyenlerin,  çeşitli  maskeler  altında  asıl  kimliklerini  gizleyerek  gündeme  getirdikleri  iddialardır.  Hiç  bir  ilmi  değeri  yoktur. “  diyerek,  üstelik  özgür  düşünmenin,  sorgulamanın  önünü  daha  baştan  itibaren  kapatmaya  çalışmaktadırlar. Kendi  görüşlerinin  temelini  oluşturan  rivayet  ve  hadis  kaynaklarını  dinin  vazgeçilmezi  olarak  görmekte,  şirk  ve  küfür  olduğu  halde  Kur’anı  dışlayarak  önüne  geçirmektedirler.  Ağızdan  peygamber  için  getirilen  ve  sadece  lafta  kalacak  olan  her  salavat  sözü  için  uydurulmuş  olan  yüzlerce  hadis  ve  rivayetle,  Cennette  olmayacak  olan  yetmiş  hurinin  erkeklere  verileceği  vaadinde  bulunarak  insanları  kandırmaktadırlar.  Bu  çevrelerin  peşinden  gittikleri  Buhari  Enbiya  10,  Daavat  31,  Müslim  Salat  65,  Tirmizi  Daavat  101,  Ebu  Davut  Menasik  96  gibi  imamların  eserlerindeki,  Müslümanların  beyinlerini  uyuşturan,  teslim  alan  binlerce  hadis  ve  rivayet  örneklerinden,  Ulema  tarafından  verilen  fetvalardan  birkaçına  baktığımız  zaman ;

* Salat,  Hz. Muhammed’in  adı  anıldıkça  saygı  göstermek  için  okunan  duadır. Müslümanların,  yerine  getirdikleri  özel  ibadet,  ibadet  yeri  ve  dua  sayılabilir. 
* Salat  kelimesi,  dua,  istiğfar,  rahmet  gibi  anlamlara  gelir. Istılahta  ( kaidenin  zıddında  uygunluk )  ise  salat,  bildiğimiz  namaz  anlamına  gelir.  Salat  kelimesi  her  zaman  namaz,  her  zaman  da  dua  diye  tercüme  edilirse  yanlış  olur. Cümledeki  yerine  göre  mana  verilir. ( Halbuki  namazın  kendisi  zaten  bir  duadır !..)
* Salatın  sözcük  anlamı,  lügat  olarak  da  dua  anlamındadır. Şar  i  Mukaddes  onu  duanın  özel  bir  kısmı  olan  namazda  kullanmıştır. Bu  kullanım  o  kadar  yaygınlaşmıştır  ki,  artık  ne  zaman  salat  sözcüğü  kullanılırsa  dua  değil,  namaz  akla  gelir. Bundan  dolayı  da  camilerde  beş  vakitte  ezan  okunarak  salata  davet  edildiğinde  Müslümanlar,  sadece  namaz  kılma  düşüncesiyle  bu  davete  gitmektedirler.
* Cebrail  aleyhi  selam   gelip,  beş  vakit  namazın  vakitlerini,  kılınış  şeklini  ve  diğer  bütün  hususları  bizzat  tatbiki  olarak  öğretti.  Peygamber  efendimiz  de  “  Namazı  benim  kıldığım  gibi  kılın  “  buyurdu.  ( Buhari  Daavat ) ( Oysa  Cebrail  Aleyhi  selam  diye  bir  melek,  insan  gibi  görünen  metafizik  bir  varlık  yoktur. )
* Kur’anda  yer  alan  ayetlere  baktığımızda  eğer  salat  veya  salavat  sözcüğü  Allah  için  kullanılıyorsa,  rahmet  göndermek  anlamındadır.  Namaz  kılmak  veya  Allah’ın  dua  etmesi  anlamı  taşımaz. Eğer  melekler  veya  müminler  isnat  ediliyorsa,  rahmet  dilemek  ve  dua  etmektir.
* Bir  başka  örnek  olan  hadiste   "  Bana  ilk  salat  edecek  olan  Allah’tır. "  dendiğinde,  bana  ilk  rahmet  edecek  olan  Allah’tır.  Demektir.  Ondan  sonra  da  müminler  salatu  selam  ederler. "  gibi  Kur'an  ayetleri  ile  tutarsız,  birbiriyle  çelişkili  ve  yanlış  kavramlara  dayanan,  kitaplar  dolusu  daha  pek  çok  rivayet  ve  hadisi  görmekteyiz.

Bugün  ise  salatın  gerçek  ve  çok  kapsamlı  anlamına  yönelmiş  olan,  Kur’anın  ayetlerindeki  anlam  bütünlüğünü  sağlayan,  çelişkileri  ortadan  kaldıran  değerlendirmelere  baktığımızda ;  İşte  Kur’an. Com.  Sitesinde  ve  Tebyinü'l  Kur'an  eserinde  araştırmacı  ilâhiyatçı  yazar  Hakkı  Yılmaz'ın  paylaşımına  göre :  Salat  sözcüğü,  yapı  ve  görünüş  itibariyle  “ saly “  veya  “ salv “  köklerinden  türemiş  olabilir.  Dil  bilgisi  kurallarına  göre  her  ikisinin  de  olabileceği  düşünülebilir.  Denilip,  her  iki  kökün  “ nakıs “  ve  son  harflerindeki  “ harfi  illet “  özellikleri  tahlil  edilerek,  neticede  Kur’an  ayetleri  ile  de  örneklendirilerek  salat   sözcüğünün  asıl  kökünün  “ salv “  olduğu  ortaya  konmuştur.  Salv  :  İsim  olarak  uyluk,  fiil  olarak  da  “ uyluklamak  “  yani  uylukları  hareket  ettirmek  demektir.  Bir  kişinin,  bir  başka  kişinin  sırtındaki  veya  bir  hayvanın  üstündeki  yüke  denge  sağlamak  amacıyla,  bacağının  diz  ile  kalça  arasındaki  bölümünü  ( uyluğunu )  kaldırarak  destek  olup  ayakta  durmasını  sağlamasıdır. Salat  sözcüğünün  aslı  Salvet  tir. Kelime  nakıs  ( sonu  harfi  illetli )  olduğundan  genel  dil  bilgisi  kuralları  gereği  “  Salat  “  şekline  dönüşmüştür.  Bundan  dolayı  da  salat  kelimesinin  kökü  kesinlikle  “ salv “ dir.  Zira  sözcüğün   çoğulu  olan  “ salavat  “  sözcüğü  ile  asıl  harfi  olan  “ vav “  açıkça  ortaya  çıkmaktadır. Kur'an  ayetlerinde  anlam  bütünlüğüne  göre  bu  sözcük,  sallu,  salli,  salati,  salate,  salavati,  salatike,  salatuke,  musalline,  salatihim,  gibi  mecazi  olarak  destek  anlamı  merkezinde  çok  değişik  ifadelerle  karşımıza  çıkar.  Aynı  kökten  gelen,  salv,  salla,  salli,  salat   sözcüklerinin  açık  anlamının  destekleşmek  olduğu,  Kur’anımızda  da  birçok  ayette  aslında  salatın  ne  olduğu  örnek  gösterilerek  Rabbimiz  tarafından  da  açıklanmaktadır.  Örneğin,  Kıyamet  Sûresinin  31 -  32.  Müdessir  Sûresinin  41 - 45.  Mearic  Sûresinin  17 -  21,  ayetleriyle  de  musallîn  olanlar,  musallîn  olmayanlar  yapılarıyla,  salat  kavramı  açıklanarak  net  bir  şekilde  ortaya  konulmaktadır.

KIYAMET  31 – 32  :  Felâ   saddaga   velâ   sallâ  (  Fakat  O  ne  doğruladı  onayladı,  ne  destekledi  )
                                   Velâkin  kezzebe  vetevellâ  ( Fakat  o  yalanladı  ve  geri  durdu )  33  :  Sonra  da  gerine  gerine  yakınlarına  gitti.

Bu  ayetlerde,  salla  ( salat  etme )  fiili  ile  zıddı  olan,  tevella  sözcüğü  birlikte  kullanılarak,  zıddının  Allah'ın  vahyine  karşı  sırtını  dönmek,  yüz  çevirmek,  ilgilenmemek,  üstlenmemek  anlamına  karşılık,  salat  etmenin,  Allah'ın  vahyine  yönelmek,  izlemek,  arka  çıkmak,  destek  olmak,  destek  almak  anlamları,  hiç  tartışmaya  meydan  vermeyecek  şekilde  ortaya  çıkmaktadır.  Aynı  zamanda  bu  fiilin  Kur’ana  göre  temsili  dil  sisteminde  “  Yardım  istemek  ”  terimsel  anlamı  “ dua “  ve  bir  dua  olan  namaz  ile  de  destek  almak  anlamıyla  örtüştüğü  görülmektedir.  Bunlardan  dolayı ; Salat :  Destek  olmak  temelinde  arka  çıkmak,  omuz  vermek,  üzerine  almak,  sorunları  paylaşmak,  sırtlamak,  giderilmesine  yardımcı  olmak,  dayanışmak,  çağırmak,  Allah'tan  yardım  isteyerek  konuşma  ve  bir  dua  olan  namazı  da  eda  etmektir.  Salatın  çoğulu  da  salavat  tır.  Ancak  hemen  belirtmek  gerekir  ki,  salat  sözcüğü  içerisindeki  sorunlar,  sadece  bireysel  sorunlar  değil,  aynı  zamanda  da  toplumsal  sorunlardır.  Bu  nedenle  de  salat,  toplumun  ve  bireylerin  sosyal,  ekonomik  sorunlarına  destek  olmak,  paylaşmak,  omuz  vermek  ve  giderilmesinde  eğitsel,  maddesel  ve  ekonomik  katkıda  bulunmaktır. Toplumsal  yaşamın  içerisinde  insanlarla  olan  ilişkilerde  ve  bütün  yerine  getirilen  üretimlerde  salat  söz  konusudur.  Bu  derece  Dinin  ve  yaşamın  içerisinde  çok  önemli  yer  tutan  Salat  ile  destekleşme,  bizden  önceki  bütün  toplumlara  da  emredilmiştir.  Bundan  dolayı  salat,  dinde  ve  Allah'a  kulluk  etmede,   namazdan  önde  gelmekte,  destekleşme,  paylaşma,  dayanışma  ve  yardımlaşmalarla  amel  olarak  imanın  dışa  yansıması  olmaktadır,  sosyal  bir  varlık  olan  insanın   mutlu  ve  huzurlu  olarak  bir  arada  toplu  yaşayabilmesinin  vazgeçilemez  bir  gereksinimidir.


HUD  87  :  Onlar  dediler  ki  :  “  Ey  Şuayb !  Atalarımızın  taptıklarını  veya  mallarımızda  dilediğimizi  yapmayı  terk  etmeyi  sana  senin  salatın  /  dinin  mi ?  emrediyor.  Şüphesiz  sen  yumuşak  huylusun  ve  aklı  başında  birisin.

Ayette  Şuayb  peygamberin  arkasından  gittiği,  arka  çıktığı,  destek  olduğu,  Allah’ın  emirleri,  Allah’ın  düzeni,  yani  O’nun  dinidir. O  nedenle  de  ayette  salat  sözcüğü  ile  ifade  edilmektedir. Şuayb  Peygamber,  onlara  adeta  babalarınızın  kulluk  ettiği  şeyden,  sahte  ilâhlardan  vazgeçin,  ölçü  ve  tartıda  hile  yapmayın,  yoksulun,  yetimin  hakkını  yemeyin,  sadece  Allah’a  kulluk  edin,  Allah’ın  vahyine  uyun  diyor.  Buna  karşılık  toplumun  ileri  gelen  yöneticileri  de  şaşırdıkları  bu  tekliflere,  sen  halim  selim  bir  insandın,  bizim  işlerimize  etimize  sütümüze  aşımıza  karışmazdın,  sana  neler  oldu ?  Sana  bunu  salatın  mı ( dinin  mi )  böyle  yapmanı  emrediyor ?  diyerek  karşılık  veriyorlar.  Ayette  görüldüğü  gibi  salat  sözcüğü  “ dini “  temsil  etmektedir.  Tıpkı  yüz  ifadesinin  bedenin  tümünü  temsil  ettiği  gibidir.  Bu  nedenle  de  dinin  temeli  salattır.  Halbuki  salat  sözcüğünün  destekleşmek  ekseni  etrafında  dinin  temeli  olduğunun  söylenmesi,  ayetin  bütünlüğü  ile  bu  kadar  uyumlu  iken   buna  rağmen,  Hud  Sûresinin  87. ayetinde  "  Dediler  ki  "  Ey  Şuayb !  Babalarımızın  taptığını,  yahut  mallarımız  hakkında  dilediğimizi  yapmayı  terk  etmemizi  sana  namazın  mı  emrediyor ? Oysa  sen  gerçekten  yumuşak  huylu  ve  aklı  başında  bir  adamsın. "  şeklinde  gördüğümüz  gibi,  Diyanet  Vakfı  çevirileri  de  dahil  ;

* Elmalılı  Hamdi  Yazır  :  Ya  Şuayb !  Dediler  :  Atalarımızın  taptıklarını  terketmemizi  veya   mallarımızda  dilediğimizi  yapmamızı  sana  namazın  mı  emrediyor ?

* Hasan  Basri  Çantay  :  Ey  Şuayb,  atalarımızın  taptığı  şeylerden,  mallarımızdan  ne  dilersek  onu  yapmamızdan  vazgeçmemizi  sana  namazın  mı  emrediyor.

* Ömer  Nasuhi  Bilmen  :  Ey  Şuayb,  Atalarımızın  ibadet  ettikleri  şeyleri,  mallarımızda  dilediğimizi  işlememizi,  terk  etmemizi  sana  namazın  mı  emrediyor ?

* Ali  Bulaç  :  Ey  Şuayb,  atalarımızın  taptığı  şeyleri  bırakmamızı,  mallarımızı  dilediğimiz  gibi  davranmaktan  vazgeçmemizi  senin  namazın  mı  emrediyor ?

* Yaşar Nuri  Öztürk :  Ey  Şuayb !  Namazın  mı  emrediyor  sana  atalarımızın  tapar  olduğunu  terk  etmemizi.....

* Edip  Yüksel  :  Şuayb,  atalarımızın  tapmış  olduklarını  veya  ticaretimizi  dilediğimiz  gibi  çevirmekten  vazgeçmemizi  senin  namazın  mı  gerektiriyor ?

ifadeleriyle  de  gördüğümüz  gibi,  pek  çok  çeviride  salat  sözcüğü  bu  ayette  de  yine  ayetin  üstü  örtülerek,  gizlenerek,  saptırılarak  Allah'ın  azabından  korkulmadan,  doğru  tespit  yapılamadan  namaz  diye  çevrilmekte  ve  ayetin  asıl  mesajından  uzaklaşılmaktadır.  Ama  buna  rağmen  ismine  burada  yer  veremediğimiz  yine  de  pek  çok  zamanımızın  müfessirleri  gerçek  anlamında  salat  kavramı  üzerine  meallendirmeler  yapmışlardır. Tebyin  ül  Kur’an’ı  yazan,  araştırmacı,  birçok  dini  konulardaki  eserlerin  sahibi  olan  ilâhiyatçı  yazar  Hakkı  Yılmaz,  salatın  zihni  ve  mali  olmak  üzere  iki  yönü  bulunur  demektedir.

1 – Zihni  yönü  ile  salat  :  Kur'anı  anlayarak  okumak,  öğrenmek  ve  öğretmektir.  Edinilen  bilgiyi  paylaşmak,  eğitim  ve  öğretimle  bireyleri  ve  toplumu  aydınlatmak,  rüşde  erdirmek, / Kur’an  yoluna  en  sağlam  yola  iletmektir. Bu  nedenle  de  olsa  gerek,  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın  Peygamberimizi  görevlendirirken  ilk  emri  namaz  kıl  değil,  bizzat  ikra  / oku  /  öğren - öğret  olmuştur.

2 – Mali  yönü  ile  salat  :  İş  olanakları  ve  sosyal   güvenlik  sistemleri  ile  ihtiyaç  sahiplerine  yardımda  bulunmak,  onların  zor  günlerinde  sıkıntılarını  paylaşmak,  sıkıntılarına  omuz  vermek,  yüklerini  azaltmak,  bunun  için  de  mali  yardımlarda  bulunmaktır. Mali  yönden  salat  eden, ( zekât  veren,  malını  infak  eden )  başkalarıyla  paylaşan  kimse  kendini  Allah  katında   kurtaranlardandır.  Onlar,  Allah’ın  Kur'anda  ayetlerle  müjdelendirdiği  azap  görmeyecek  olan  mümin  kullarıdır.  Malın  ve  sahip  olunan  paranın  ihtiyaçtan  fazlasının  yetimlerle  veya  muhtaç  olanlarla  paylaşılması,  zekâtın  ( verginin )  verilmesi,  o  malın  ve  paranın  temizlenmesi,  saf,  arı,  duru  hale  getirilmesi  ve  Allah’a  şükrün  eda  edilmesi  anlamını  taşımaktadır.

Kur’ana  göre  şükür  de,  salat  etmenin,  paylaşmanın,  destekleşmenin,  imanın  amelle  birleştirilmesinin  araçlarından  ve  müminlerin  temel  görevlerinden  biridir. Din  terminolojisinde  ise  Allah’ın  kendilerine  verdiği   nimetlerin  aynı  cinsten  karşılığının  verilmesidir,  ihtiyacı  olanlarla  paylaşılmasıdır.  Bunun  aksi  ise  nankörlüktür.  Toplumumuzda  Yarabbi  şükür  deyip  şükretmek  kavramı  da  gerçek  anlamı  bilinmeden  ve  yerine  getirilmeden  çoğunlukla  ağızlara  sakız  olmuş,  maalesef  lafta  kalan  bir  alışkanlık  haline  gelmiştir. Oysa  Rabbimiz,  Kur’an  ayetleriyle  bu  konudaki  hassasiyetini  çok  çarpıcı  ifadelerle  dile  getirmektedir.

ARAF  10  : Ve  hiç  kuşkusuz  Biz,  sizi  yer  yüzünde  yerleştirdik. Ve  orada  size  geçimlikler  sağladık.  Kendinize  verilen  nimetlerin  karşılığını  ne  kadar  az  ödüyorsunuz.

YASİN  34 – 35  : Ve  Biz  onu  ürününden  ve  kendi  elleriyle  yaptıklarından  yesinler  diye  orada  hurmalıklardan,  üzüm  bağlarından  bahçeler  yaptık.  İçlerinde  pınarlardan  sular  fışkırttık. Hala  kendilerine  verilen  nimetlerin  karşılığını  ödemeyecekler  mi ? /  Şükretmeyecekler  mi ?

YASİN  73  :  Ve  onlarda  daha  birçok  menfaatler  ve  içecekler  var.  Hala  kendilerine  verilen  nimetlerin  karşılığını  ödemeyip  /  şükretmeyip  nankörlük  mü  edecekler.

HAC  36  : Büyük  baş  hayvanları  da  Biz,  onları  sizin  için  Allah’ın  varlığının  işaretlerinden  yaptık. Sizin  için  onlarda  hayır  vardır. O  nedenle  ön  ayaklarının  biri  bağlı  halde  keserken  üzerilerine  Allah’ın  adını  anın.  Sonra  yere  yaslandığı  vakit  de  onlardan  yiyin.  İhtiyacını  gizleyene  ve  isteyene  de  yedirin.  Böylece  Biz  onları  kendinize  verilen  nimetlerin  karşılığını  ödeyesiniz  /  şükredesiniz  diye  size  secde  ettirdik / boyun  eğdirdik.

Ayette  Yüce  Rabbimiz,  hayvanları  keserken  "  Allah'ın  adını  anın  "  demektedir.  Bunun  anlamı  sadece  lafta  kalan  "  Bismillah "  demek  değildir.  Allah'ın  adını  anmak,  bu  nimete  ulaşamamış  insanları  da  düşünmek,  nimeti  onlarla  paylaşmak  demektir.  Ayetlerde  yine  diğer  canlı  ve  cansız  varlıkları  ve  hayvanları  insana  boyun  eğdirdik,  hizmetinize  verdik,  onlar  dahi  verilenlere  şükrederek  karşılığını  ödemektedirler,  siz  de  size  verilen  nimetlerin   bir  kısmını  muhtaç  olanlara  vererek  nimetin  karşılığını  ödeyin,  nimeti  paylaşın  demektedir.  Gerçekten  de  düşündüğümüz  zaman  tavuk,  kendisine  verilen  yem  rızkının  karşılığını  yumurta,  pek  çok  dört  ayaklı  hayvan  süt  vererek,  her  hayvan  da  insanın  hayatına  yaptığı  katkılarla  Allah’a  şükrünü  eda  etmekte,  nimetin  karşılığını  ödemektedir. 

BAKARA  152  : Öyleyse  Beni  anın  ki  Ben  de  sizi  anayım.  Ve  Bana  verdiğim  nimetlerin  karşılığını  ödeyin.  Bana  iyilik  bilmezlik  /  nankörlük  etmeyin. Verdiğim  nimetleri  görmemezlikten  gelmeyin.

NİSA  147  : Eğer  kendinize  verilen  nimetlerin  karşılığını  ödediyseniz  Allah,  size  azabı  ne  yapacak.  Allah yapılanların   karşılığını   verendir.  Ve  en  iyi  bilendir.

TEGABÜN  17  : Eğer  Allah’a  güzel  bir  ödünç  verirseniz  O,  onu  sizin  için  kat  kat  arttırır.  Ve  sizi  bağışlar.  Ve  Allah  en  iyi  karşılık  ödeyen,  çok  yumuşak  davranan,  görüleni  ve  görülmeyeni  bilendir.

Allah’a  olan  teşekkür,  sadece  lafla  değil,  şükrün  edası  ile,  ancak  verilen  nimetler  cinsinden,  bir  kısmının  ihtiyacı  olanlarla  paylaşılması  suretiyle  olabilir.  Bu  ise, sahip  olunan  nimetlerin  infak  edilmesi,  Allah  yolunda  bir  kısmının  harcanması, yetimin,  muhtaç  olanın,  zorda  olanın  ihtiyacının  giderilmesi  ile  mümkün  olabilecektir.

ALA  14 – 17  :  Arınan,  Rabbinin  adını  anıp  da  salat  eden  /  mali  yönden  ve  zihinsel  açıdan  destek  olan,  toplumu  aydınlatmaya  çalışan  kimse  kesinlikle  kendini  kurtarmıştır. 

MÜMİNUN  1 – 4  :  Felaha  ulaştı  o  müminler  ki  onlar  salatlarında  itaatkârlardır.

TAHA  132  :  Ve  ehline  salatı  emret,  kendin  de  ona  sabırla  devam  et.  Biz  senden  bir  rızk  istemiyoruz.  Seni  Biz  rızıklandırıyoruz.  Akibet  “  takva / Allah’ın  koruması  altında  olma  “  içindir.

Allah’ın  bu  kadar  önemsediği  salat  kavramı,  Kur’anın  indiği  dönemde  sözcük  anlamlarıyla  aynen  kullanılırken,  daha  sonra  dogmalar  ile  meseleye  yaklaşanlar,  gerçek  anlamından  uzaklaştırarak  anlamı,  sadece  namaz  karşılığı  ile  dar  bir  çerçeveye  oturtmuşlardır.  Değişik  Kur’an  ayetlerinde,  anlam  bütünlüğünün  bozulması,  bazılarında  da  küfre  girme  tehlikesini  gördükleri  zaman  da,  çelişkilerle  dolu  farklı  anlamlar  vererek  geçiştirmeye  çalışmışlardır.  Bu  tür  çelişkiye  düştükleri  Kur’an  ayetlerindeki  salatın  gerçek  anlamına  baktığımızda  örneğin ;

AHZAB  56  :  Şüphesiz  Allah  ve  melekleri  /  doğa  güçleri,  indirilen  Kur’an  ayetleri,  peygambere  salat  ediyorlar.  /  Destekliyorlar,  arka  çıkıyorlar,  yardım  ediyorlar.  Ey  iman  etmiş  kimseler !  siz  de  peygambere  salat  edin. /  arka  çıkın,  destekleyin,  yardım  edin.  O’nun  güvenliğini  sağlayın.

Bu  ayet  ve  ardındaki  ayet  grubu,  Medine’de  ve  Peygamberimizin  en  çok  desteğe  ve  yardıma  ihtiyacının  olduğu, Peygamberi  ve  İslam'ı  tamamen  ortadan  kaldırmak  amacıyla  müşriklerin  büyük  bir  ordu  ile  Medine  önüne  geldikleri  Hendek  savunması  esnasında  nazil  olmuştur. Çünkü  Sûrenin  isminin  ( Ahzab )  hizipler,  gruplar  olduğu  gibi,  Medine'nin  ve  İslam'ın  müşriklere  karşı  savunmasından,  savaştan  kaçmak  ve  Peygamberimizin  yanında  olmak  istemeyen  Medine  içerisinde  münafıklar,  gruplar  ve  hizipler  ortaya  çıkmıştır.  Bundan  dolayı  da  indirilen  bu  ayetle  Allah,  melekleri  ( doğa  güçleri )  ve  ayetleri  ile  destek  olduğunu  belirtip  Peygamberimize  moral  verirken,  iman  etmiş  kişilerin  de  Peygamberimize  destek  olup,  onun  yanında  olmasını  ve  onun  güvenliğini  sağlayarak  savunmaya  birlikte  katılmalarını  istemektedir. Salat  sözcüğünün  destek  olma  anlamı,  ayetin  bütünlüğü,  zamanın  gerektirdikleri  ile  bu  kadar  uyumlu  iken,  illa  ki  salatı  destek  olarak  kabul  etmek  istemeyen  ve  gerçekliği  kesin  olmayan,  hadis  baskılarının  içinde  gömülmüş  olanlar,  pek  çok  ayette  geçen  salat  sözcüğünü  namaz  kılmak  olarak  çevirdikleri  halde,  burada   ise   Allah’ın  namaz   kılması   karşılığını  kullanamadıkları  için,  çıkış  yolunu  salatın  isnat  edilene  göre  anlamını  farklı  farklı  ifade  etmekle  bulmuşlardır. Salat  sözcüğünün  pek  çok  ayetteki  Türkçe  karşılığını  Diyanet  İşleri  Başkanlığının  çeviri   mealleri  de  dahil,  çoğu  mealde  namaz  olarak  gördüğümüz  halde,  bu  ayette  sözcüğün,  çevrilmeden  aynen  salat  olarak  bırakıldığını  görüyoruz. Ve  dipnot  köşede  de  aynı  hadis  kaynaklarındaki  hadislerde  yazıldığı  gibi, “ salat  sözü  Allah’a  nispet  edildiğinde,  Peygambere  veya  kullarına  rahmet  etmesi,  meleklere  isnat  edildiğinde,  peygamberin  şanının  yüceltilmesini  dilemeleri,  müminlere  isnat  edildiğinde  ise  dua  ederek  yardım  dilemeleridir. “  denilerek  çelişkiler  içerisindeki  açıklamalara  yer  verilmektedir.

Aslında  bu  ayette  desteğe,  yardımlaşmaya,  dayanışmaya  çok  ihtiyacı  olduğu  bir  zamanda,  müminlerin  Resülullah’a  karşı  görevleri  ve  sorumlulukları  bildirilmektedir.  Allah  ve  güç  melekleri  ( Doğa  güçleri  olan  enerji  türleri,  sıcaklık,  basınç,  fırtına,  boran,  toz  bulutu,  şiddetli  yağmur  ile )  Resülullah’ı  destekledikleri  gibi,  Hendek  savaşıyla  Medine'nin  ve  İslam'ın  savunmasında  müminlerin  de  O’nu  destekleyerek  yanında  ve  Allah  yolundaki  mücadeleye  katılmaları,  İslam'ı  ve  Peygamberi  koruma  altına  almaları  istenmektedir.  Elbette  iki  yüzlü  münafık  görünümündeki  Müslümanların  dışındaki  sahabeler,  bu  ayetteki  emrin  bilinci  ile  gerekeni  yapmışlar  ve  Peygamberlerine  destek  olup  canları  pahasına  sahip  çıkmışlardır.  Ancak  geçen  zamanlar  içerisinde  çok  önemli  olan  bu  konu  saptırılmış,  sadece  lafta  kalacak  bambaşka  bir  anlayışa  ve  uygulamaya  dönüştürülmüştür. Ve  bu  konuda  uydurma  olan  hadis  kaynaklarında  rivayet  olunduğuna  göre  diye  başlanan  rivayetlerden  birindeki  saçmalıklara  ve  tutarsızlıklara  bakacak  olursak ;

O’na  “ Ey  Allah’ın  Resulü !  Aziz  ve  Celil  olan  Allah’ın,  Şüphesiz  Allah  ve  melekleri  Peygambere  salat  ederler  buyruğu  hakkında  ne  dersin ?  diye  sorulmuş. Peygamber ( s.a. )  şöyle  buyurmuştur.  Bu  örtülüp  gizli  tutulmuş  ilimdendir. Şayet  siz  bu  hususta  bana  sormamış  olsaydınız,  bu  hususu  size  haber  vermezdim. Yüce  Allah,  benim  için  iki  melek  görevlendirmiştir. Bir  Müslüman’ın  yanında  anılıp  da  o  bana  salavat  getirecek  olursa,  mutlaka  o  iki  melek,  Allah  sana  da  mağfiret  buyursun  derler.  Yüce  Allah  ve  melekleri  de  bu  iki  meleğe  cevap  olarak,  amin  derler.  O  iki  melek,  yanında  adım  anıldığı  halde  bana  salat  getirmeyen  bir  Müslüman  için  de,  Allah  sana  mağfiret  etmesin  derler. Yüce  Allah  ve  melekleri  de  o  iki  meleğe  amin  diye  cevap  verirler.  ( İbni  Kesir  11 / 515 )  

Bu  ve  bunun  gibi  rivayetlerin  neresinden  bakılırsa  bakılsın,  pek  çok  Kur'an  ayetine,  kavramlarına,  Sünnetullah'a,  Allah'ın  sıfatlarına,   Peygamberimizin  mümtaz  şahsiyetine  ve  Kur'an  ahlâkına  aykırılıklarla  doludur. Bu  rivayetleri  uyduranlar  ve  bunlara  inananlar,  Allah'ın  yarattığı  fizik  kanunlarından,  ontolojik  metafizik  yapıda  konuşabilen  meleklerin,  iki  melek,  beş  melek  gibi  kavramların  olmadığından,  Peygamberimizin  de  kibre  bürünüp  bencilliği  ile  hiç  kimseye  bedddua  etmeyeceği  o  yüce  Kur'an  ahlâkından  haberleri  bulunmamaktadır.

Yine  de  zaman  içerisinde  böyle  rivayetlere  dayanılarak  müminlerin  Peygamberlerini  yeterince  tanımasa  da,  her  ismini  duyduğu  anda  hiçbir  şeye  yaramayan  sadece  lafla  salavat  getirerek  salat  etmeleri  görevi,  inancın  temeline  yerleştirilmiştir.  Osmanlıdaki,  samimiyetle  bağdaşmadığı  halde  halkın  “ Padişahım  sen  çok  yaşa  “  demelerine  benzer  şekilde , “ Allahümme  salli  ala  Muhammed  ve  sellim…. “  tekerlemesini  söylemeleri,  salavat  adıyla,  aslında  bir  eylem  gerektiren  salat   etme  görevinin  yerini  almıştır.  Bu  tekerleme  ile  adeta,  Peygambere  ben  destek  olmam,  Ey  Allah’ım,  Muhammed’e  sen  yardım  et,  gerekli  desteği  sen  yap,  onun  güvenliğini  sen  sağla.  Denilmektedir.  Bu  tekerlemenin  manası  hiç  sorgulanmadan,  hatta  çıkışına  neden  olan  rivayetin   ayrıntılarının  Allah’ın  birliğine,  sıfatlarına,  Peygamberimizin  boş  ve  gereksiz  konuşmayacağı  yapısına  aykırı  olup  olmadığına  dikkat  edilmeden  yüzyıllardır  nasıl  uygulanabildiği  çok  düşündürücüdür.  Çünkü  mutlaka  anlamı  bilinmese  de  bir  Emevi  özentisi  olarak  din,  Arapça  yaşanacak  ve  Arapça   konuşulacak  diye  tutturulmuştur.  Ağızdan  çıkanı  kulaklar  duymamakta,  beyin  yamyamlarının  yediği  beyin  bağlantı  kuramamakta  ve  sonuçta  din  adına  neyin  yaşandığı,  asıl  görevin  ne  olduğu  da  bilinememektedir. Hiç  düşünülmüyor  mu ?  Peygamberimiz  zamanında  sahabe  de,  onca  saldırıya,  tehdide,  baskıya,  zulme  karşı,  oturup  da  koro  halinde  lafla  “ Allahümme  salli  ala  Muhammed  “  diyerek  mi  O’na  yardım  etmiş,  arka  çıkmış  ve  salatın  gereğini  böyle  mi  yerine  getirmiştir.

Bugün  bu  salavat  anlayışı,  bütün  camilerde  namazın  arkasından  müezzinin  “  Ala  Resulüna  salavat  “ diyerek  davet  etmesi,  hep  birlikte  salavat  getirilmesi  ve  namaz  içinde  ilave  edilmiş  diğer  salavat  duaları  ile,  cami  minarelerinden  okunan  selalarla,  tamamen  Kur'ana  aykırı  olarak  kapsamı  genişlemiş  küfür  ve  şirk  içerisinde  bir  ibadete  dönüştürülmüştür.  Bu  uygulamaların  yerleşmesi  için  de  pek  çok  uydurma  hadis  ortaya  atılmıştır. Bunun  için  de  öncelikle  Ahzab  Sûresinin  56. ayeti  bu  hadislere  malzeme  yapılmak  üzere  “  Resulullah’a  salatu  selam  okumak  bizzat  Rabbulalemin’in  emridir. Şüphesiz  Allah  ve  melekleri   peygambere  çok  salat  ( ve  tekrim  ) ederler.  Ey  iman  edenler,  siz  de  ona  salat  edin,  tam  bir  teslimiyetle  de  selam  verin.”  şeklinde  ifade  edilmekte,  konu  saptırılmaktadır.  Bu  emir  kimine  göre  farzdır,  kimine  göre  müstehabdır,  kimine  göre  de  vaciptir,  müekked  sünnettir.  Namazda  farklıdır,  namazdan  çıkışta  farklıdır. "  Demişler  amma,  üstelik  de  “  Dua  eden  bir  kimse  peygambere  salat  okumadığı  müddetçe  duası  perdelidir. “  ve  “  Kim  bana  salat  getirmeyi  unutursa  ona   cennetin  yolu  unutturulur. “  diyerek,  duayı  kabul  edecek  olan  Allah’ın  yerine  kendilerini  koyarak  da  şirk  batağına  saplandıkları  halde,  baştan  itibaren  uydurulan  hadislerle  tehdidi  de  savurmaktadırlar.  

* Kim  bana  bir  defa  salat u  selam  getirirse  bu  sebeple  Allah  Teala  ona  on  misli  merhamet  eder. ( Müslim  Salat  70 )
* Yanında  adım  anıldığı  halde  bana  salat  u  selam   getirmeyen  kimse  perişan  olsun. (  Tirmizi  Daavat  101 )
* Bir  kimse  bana  salatü  selam  getirdiği  zaman,  onun  selamını  almam  için,  Allahü  teala  ruhumu  iade  eder.  ( Ebu  Davut  Menasik  96 )
* Biriniz  dua  edeceği  zaman  önce  Allahü  teala’ya  hamdüsena  etsin,  sonra  peygamber  Sallallahu  aleyhi  ve  Sellem’e  salatü  selam  getirsin. ( Ebu  Davut  )
* Kabrimi  bayram  yeri  haline  çevirmeyiniz. Bana  salatu  selam  getiriniz. Zira  nerede  olursa  olun  sizin  salatü  selamınız  bana  ulaşır. ( Ebu  Davut  Menasik  97 )

Bu  örnek  hadislerde  söylenenlerin  gerçek  olabileceğini,  Allah’ın  ölülerin  ruhunu  haşrdan  önce  iade  edebileceğini,  Sevgi,  barış,  merhamet  olan  İslam  felsefesindeki  Kur’an  ahlâkı  ile  yoğrulmuş   Peygamberimizin  bir  kimseye  kendi  egosu  için  beddua  edebileceğini,  şahsında  ve  Kur'anda  kabul  etmek  olanaksızdır.  Peygamberimize  atılan  iftiralardır  ve  hakarettir.  Bu  tür  hadislerin  hepsi  uydurmadır.  Fakat  buna  rağmen  bu  yanlış  inanışlarla  salat  kavramı  öyle  bir  hale  getirilmiştir  ki,  bugün  ülkemizde  zamanlı  zamansız  her  fırsatta  cami  minarelerinden  okunan  " Sela "  larla  insanları  şirkin  batağına  sürükleyen  ifadeler  kullanılarak,  Peygamberin  yüceltildiği,  selamlandığı,  sevildiği,  sayıldığı,  anıldığı   zannedilmektedir. ( Sela  Nedir ?  Niçin  Okunur  başlıklı  yazımızda  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )

Kur’anın  Türkçeye  çevrildiği  meallerinin  çoğunda  yine  salatın,   Allah’a  atfedildiği  zaman  rahmettir  denilerek  Bakara  157,  Ahzab  43,  Enfal  9,  ve   Ankebut  45,  ayetlerinde  de  aynı  çelişkiye  düşüldüğünü  görmekteyiz. Örneğin,  Bakara  Sûresinin  157. ayetinin  orijinalinde ;  Aslında : “ Ülaike  aleyhim  salavatun  mirrabbihim  ve  rahmatün  ve  ulaike  hümul  muhtedun “  ve  Türkçe  karşılığında  “ İşte  Rablerinden  salavatün  ve  rahmet  hep  onlaradır.  Ve  doğru  yolu  bulanlar  onlardır.  “  denilerek,  bir  önceki  ayette,  “  şüphesiz  biz  Allah’a  aitiz  ve  O’na  döneceğiz “  diyenlere  Allah’ın  destek  olacağı  ve  rahmet  edeceği  ayrı  ayrı  sözcüklerle  anlatılırken,  salatın  rahmet  değil,  bilakis  salavat’ın  ve  rahmetin  farklı  şeyler  olduğu  vurgulanmaktadır.  Salavatun  ifadesi  ile,  elbette ki  Allah’ın  lafla  salavat  getirmesi  değil,  her  türlü  yardım  ve  desteğin  onlara  yapılacağı  anlatılmak  istenmektedir.  Hicretinden  önce  Mekke'de  Peygamberimize  vahyedilen  ayetlerde  “ salat “  sözcüğü  doğrudan  kullanılırken,  Medine’ ye  hicret  etmesinden  ve  orada  daha  sonra  bir  devlet  düzenine  geçilmesi  zorunluluğunun  ardından  inen  ayetlerde  ise  “ Salatın  İkamesi  “  ifadeleri  yer  almaya  başlamıştır.

Salatı  İkame  etmek :  Salatı  ayağa  kaldırmak,  yeniden  diriltmek,  salatın  yerine  getirilmesini  sağlamaktır.  Bu  çerçevede,  toplumda  salat  müessesesinin  oluşturulması,  toplumun  aydınlatılması  bunun  için  de  destek  kurumlarının  tesis  edilmesi,  toplumda  sosyal  ve  ekonomik  yardımlaşma  olanaklarının  sağlanması,  adaletin  tesis  edilmesi,  bugünkü  anlamıyla,  yönetici  konumunda  olan  sorumlularınca  fabrikalarla  iş  sahalarının  açılması,  eğitim  kurumları  okulların  yapılması,  sağlık  ve  sosyal  güvenlik  kurumlarının  oluşturulması,  salatın  ikamesinin  başlıca   çalışmalarındandır. Kişilerin  de  bu  çalışmalara  maddi  ve  manevi  olarak  katılmalarının  gerekliliğidir. Ama  ne  yazıktır  ki  bu  kavram,  Türkçe  çeviri  meallerinin  çoğunda  yine  dar  bir  çerçevede  sıkıştırılarak  “  namazı  dosdoğru  kılın  “  şeklinde  çevrilmiştir. Salatın  toplum  yararına,  namazın  ise  Allah'la  kul  arasında  olduğunun  farklılığı  görmemezlikten  gelinmiştir.

Biz  Müslümanlar,  dar  çerçevede  kalarak  dini  ve  salatı,  sadece  namaz  sınırında  bin  dört  yüz  yıldır  başımızı  yukarı  ve  dünyaya  kaldırmadan  yaşarken,  namazın  vakitleri,  rekâtları,  rükûnları  o  muydu,  bu  muydu  diye  kısır  tartışmalarla  oyalanırken,  çok  şeyleri  kaybettiğimizin  farkında  değiliz. İmansız  olarak  nitelediğimiz  batı,  adeta  Kur’anın  bize  yönelttiği  “ salatı  ikame  edin “  öğüdünü  bilerek  veya  bilmeyerek  bizden  iyi  anlamış,  aynen  uygulamış,  bilimde,  teknolojide,  eğitimde,  sosyal  yaşamla  refahta,  kendi  toplumlarına  her  türlü  gelişmeyi  ve  olanağı  sunmuştur. Bu  nedenlerle  de  yığınlarla  Müslüman  toplumu, ölüm  pahasına  bugün  batıya  göç  etmenin  mücadelesini  vermektedir. Oysa  özellikle  Kur'anda  bir  çok  ayette  salatın  ikame  edilmesinin  önemine  ısrarla  dikkat  çekilmektedir.

BAKARA  110  :  Ve  siz  salatı  ikame  edin,  zekâtı  verin.  Kendiniz  için  önceden  her  ne  iyilik  yaparsanız,  Allah  katında  onu  bulursunuz.  Şüphesiz  Allah  yaptıklarınızı  en  iyi  görendir.

İBRAHİM  31  :  İman   eden   kullarıma   söyle,  salatı   ikame  etsinler  ve  alış  veriş  ve  dostluğun  olmadığı  bir  günün  gelmesinden  önce,  kendilerini  rızıklandırdığımız  şeylerden  açık  ve  gizli  olarak  Allah  yolunda  harcamada  bulunsunlar.  Yakınlarının  nafakalarını  temin  etsinler.

HAC  35  :  Onlar  öyle  kimselerdir  ki,  Allah  anıldığı  zaman  kalpleri  titrer,  başlarına  gelene  sabrederler,  salatı  ikame  ederler  ve  kendilerine  verdiğimiz  şeylerden  harcarlar.

BAKARA  277  :  Şüphesiz  iman  eden  ve  düzeltmeye  yönelik  işler  yapan,  salatı  ikame  eden  ve  zekâtı  veren  kişilerin  Rabbleri  katında  mükafatları  vardır.  Ve  onlar  üzerinde  hiç  bir  korku  yoktur.

LOKMAN  2 – 5  :  İşte  bunlar,  salatı  ikame  eden,  zekâtı  veren,  ahirete  de  kesin  olarak  inananların  ta  kendileri  olan  güzellik  ve  iyilik  üretenler  ki  işte  onlar  Rabbleri  tarafından  bir  doğru  yol  üzeredirler.  Ve  onlar  kurtuluşa  erecek  olanların  ta  kendileridir.

Kur’anda,  salatın  ikamesinin  geçtiği  bütün  ayetlerde,  ardından  zekâtın  verilmesi  veya  malın  infak  edilmesinden  söz  edilir. Salatın  ikamesi  ifadesinin,  çeviri  meallerinin  çoğunda  namazın  dosdoğru  kılınması  şeklinde  olması  halinde,  hemen  arkadan  gelen  zekâtı  verin  denilen  para  ile  namazın  nasıl  bir  ilişkisi  olabilir ? Namaz,  doğrudan  doğruya  kişinin,  para  ilişkisi  olmadan  Allah  ile  girdiği  diyalogla  ilgili  bir  kulluk  şeklidir. Namaz  kılan  bir  kişinin,  sıkıntıda  olan  başka  insanlara  bir  katkısı  var  mıdır ?  Camiden  çıkışta  çoğunlukla  uygulandığı  gibi  namazın  arkasından  kutuya  para  atın  değil,  oysa  gerçekten  salatın  ikame  edilmesi  için  paraya,  maddi  katılımlara  ve  desteklere  ihtiyaç  vardır.  İnsanların  hayatlarını  sürdürebilmeleri,  her  alanda  gelişmeleri  için,  huzur  ve  mutlulukları  için,  iş  alanlarına,  eğitim  kurumlarına,  sosyal  güvence  kurumlarına  ihtiyaç  vardır.  Bunların  kurulabilmesi  için  de  yönetimlerin,  o  toplumda  yaşayan  bireylerce,  maddi  olarak  desteklenmesi  gerekir. İşte  bu  da  bireylerin  vermesi  gereken  zekâttır,  vergidir. Bu  da  salat  etmenin  mali  yönüdür.

Kur’anda,  zekât  malın  temizlenmesi,  saf,  arı  duru  hale  getirilmesi  demektir. Terimsel  olarak  da,  “ Müminlerin  devletinde,  devletin  var  olabilmesi,  güçlü  ve  ayakta  durabilmesi,  salatın  devlet  tarafından  ikame  edilebilmesi  için,  müminlerin  iman  borcu  olarak,  Allah’a  kulluk  görevi  olarak  vermesi  gereken  vergidir. Ancak  aslında  Kur’ana  göre  zekât  vermek  dinin  bir  emridir  ve  inanç  meselesidir  ve  gönül  meselesidir.  Zekât  alınmaz,  inananlarca  gönülden  gelerek  kendiliğinden  verilir.  Kişinin  ölmeden  evvel  malıyla  mülküyle  infak  etmesi,  hayırlı  işler  yapması,  bugünkü  devlet  yönetim  sistemlerindeki  uygulamaya  göre  çalmadan  vergisini  tam  olarak  vermesi,  onları  ölene  kadar  elinde  tutmasından  ve  miras  bırakmasından,  Allah  katında  çok  daha  değerlidir.  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  salatı  ikame  edemeyip  de  gereği  gibi  ayakta  tutamayanların  akıbeti  hakkında  da  bize  ayetlerle  uyarılar  bulunmaktadır.

MERYEM  59  :  Onlardan  sonra  yerlerine  öyle  bir  nesil  geldi  ki,  salatı  zayi  ettiler.  Şehvetlerine  uydular.  Azgınlıklarının  cezasını  çekecekler.

MÜDDESSİR  41 -  45 :  Suçlulardan  sorarlar,  sizi  sekar'a  /  yakıcı  ateşe  sürükleyen  nedir ?  Suçlular  derler  ki ;  “ Biz  minel  musallîn /  salat  edenlerden  değildik,  miskini /  yoksulu  da  yiyeceklendirmiyorduk,  işsiz  güçsüze  de  kendi  ekmeğini  kazanacak  fırsat  ve  imkânı  vermiyorduk.  Ve  biz  boşa  uğraşanlarla  beraber  boşa  uğraşırdık.

Ayette  salatın  zayi  edilmesi  ifadesi,  aslında  onun  hayattan  çıkarılıp  atılması  anlamına  gelir,  ki  bu  da  Allah'ın  ayetlerini,  uyarılarını  inkâr  etmektir,  kâfirlik  demektir.  Bu  ayetteki  salatın  zayi  edilmesi  ifadesine,  pek  çok  mealde  namazın  vaktinin  geçirilmesi  şeklinde  anlam  verilmiş,  namazı  vaktinde  kılmayanların  bu  ayete  göre  ceza  göreceği  yorumu  getirilmiştir. Diyanet  İşleri  Başkanlığı  da  dahil,  pek  çok  çeviride  Müddessir  Sûresinin  41. ayetinin  orijinalindeki  " salat "  sözcüğü  de  "  Biz  namaz  kılanlardan  değildik "  şeklinde  meallendirilmekte  ve  ayetin  asıl  mesajı  saptırılmaktadır. Böylece  Müslümanları  korkutup,  onları  namaz  konusunda  daha  duyarlı  olmayı  sağlamaya  çalışmışlardır.  Fakat  iyi  niyetli  olsa  da,  Kur’an  ayetlerinin  gerçek  anlamını  bozmak  doğru  değildir. 

Kur'andaki  Salat  Çeşitleri  :  Kur’anda  a -  Allah’ın  ve  meleklerin  salatı  b -  Peygamberlerin  salatı  c -  Müminlerin  salatı  d -  İnsanın  dışındaki  canlı  ve  cansız  varlıkların  salatı,  gibi  dört  çeşit  salat  etmenin  ayrıntılarını  görmekteyiz.

a - )  Allah,  önce  Kâinatı,  Evreni  ve  Dünya  düzenini  sağlayarak,  bir  çok  canlı  ve  cansız  varlıkları,  bitki  ve  hayvanları,  melek  denilen  doğa  güçleri  ve  kanunlarını  oluşturarak  insanlar  için  Dünya  yaşamına  hazırlamış,  sınırsız  nimetleri  insanların  hizmetine  sunmuş,  bütün   insanları  karanlıklardan  aydınlığa  çıkarmak,  hidayete  erdirmek,  doğru  yola  iletmek  için  peygamberler  görevlendirmiş,  vahiyler,  kitaplar  indirmiş  ve  destek  olmuştur.  Bunun  yanı  sıra  gerek  barış  zamanında  sabredenlere  verdiği   ve  yarattığı  çeşitli  nimetlerle,  gerek  savaş   ve  gerekse  diğer  sıkıntıya  düşülen  zamanlarda  çeşitli  vesilelerle  gönderdiği  rahmeti  ile  destek  olmaktadır.

AHZAB  43 – 44  :  O,  sizlere  karanlıklardan  aydınlıklara  çıkarmak  için  size  salat  edendir. /  Yardım  eden,  destek  olandır.  O’nun  melekleri  /  doğadaki  güçleri   indirdiği  elçileri  /  haberci  ayetleri  salat  ederler. /  destek  verirler.  Ve  O,  müminlere  çok  merhametlidir.

ENFAL  9 – 12  :  Hani  siz  Rabbinizden  yardım  diliyordunuz  da  Rabbiniz  “ Şüphesiz  Ben  işte  ardı  ardına  bin  haberci  ayetle  size  yardım  ediyorum “  diye  karşılık  vermişti.

ALİ  İMRAN  123 – 127  :  Ve  andolsun,  sizler  güçsüz  iken,  Allah  kendinize   verilen  nimetlerin  karşılığını  ödersiniz  diye  size  Bedir’de  yardım  etti.  Eğer  sabreder  ve  Allah’ın  koruması  altına  girerseniz,  evet  Rabbiniz  sizi  destekler.

Bu  ayetlerde  ana  hatlarıyla  belirtildiği  gibi  Allah’ın  kullarına  salavat  ettiği  / desteklerde  bulunduğu,  onları  sıkıntılarından,  açmazlardan  kurtardığı  dile  getirilmektedir.  Ayrıca  daha  önce  ayrıntıları  ile  ele  aldığımız  Ahzab  Sûresinin  56. ve  Bakara  Sûresinin  157. ayetinde  de  Allah’ın  ve  Meleklerin  salatını  görmüştük.

b - ) Yüce  Allah,  bütün  peygamberlere  salatı  emrettiği  gibi,  bizim  Peygamberimize  de  emretmiş,  en  önemli  görev  olarak  vermiştir.  Böylece  Allah’ı  üstüne  atfedilmiş  her  türlü  karalamalardan,  noksanlıklardan  arındırarak   isminin  temize  çıkarılması  olan  tesbih  etme,  övgü  ile  hamd  etme,  Allah’ı  tanıtma,  ayetlerle  öğüt  verme,  eğitim  ve  öğretimle  insanları  Allah  yolunda  bilgilendirme,  Allah’ın  dinine,  Tevhit   ilkesine  arka  çıkma,  destek  olma  ve  bu  yolda  da  örnek  yaşayış  ve  davranışları  ile  insanları  yönlendirmeleri  istenmiştir.

MERYEM  54 – 55  :  Ve  kitapta  İsmail’i  an  /  hatırlat.  Şüphesiz   O,  vadinde   sadık   bir   peygamberdi.  Ve  O,  ailesine  /  çevresine  salatı  /  eğitim  ve  öğretim,   ile  maddi  ve  manevi  açıdan  destekleşmeyi,  dayanışmayı,  yardımlaşmayı  ve  zekâtı   emrederdi.  O  Rabbinin  katında   hoşnutluğa   ermişti.

ALİ  İMRAN  39  :  Sonra  Zekeriya,  mihrapta  dikilmiş  salat  ederken  /  eğitim  öğretim  yaptırırken,  melekler  /  haberci  ayetler,  ona  “ Şüphesiz  Allah  sana,  Allah’tan  bir  kelimeyi  doğrulayıcı  bir  önder,  iffetli  bir  peygamber  olarak  Salihlerden  Yahyayı  müjdeliyor  “  diye  seslendi.  

ENBİYA  72 – 73  :  Ve  Biz  ona   İshak'ı,  ilave  olarak  da  Yakub'u   bağışladık.  Ve  hepsini  iyi  kimseler  yaptık.  Ve  Biz  onları  emrimizle  kılavuzluk  yapan  önderler  yaptık.  Ve  Biz  onlara  hayırları  işlemeyi,  salatı  ikame  etmeyi,  zekâtı  vermeyi   vahyettik.  Ve  onlar  sadece  Bize  kulluk  yapanlar  idi.

YUNUS  87  :  Ve  Biz  Musa  ile  kardeşine  “ Toplumunuz  için  Mısırda  birtakım  okullar  hazırlayın  ve  okullarınızı  hedef  kılın  ve  salatı  ikame  edin  /  Eğitim  ve  öğretim  ile  destekleşme,  dayanışma,  yardımlaşma  kurumlarını   oluşturun,  ayakta  tutun  ve  müminlere  müjde  verin “  diye  vahyettik.

Peygamberimiz  de  Kur’anın  hükmüne  tamamen  uyarak  salat  etmiş,  Kur’anı  hayatı  yapmış,  onunla  düşünmüş,  onunla  amel  etmiş,  onunla  Devlet  Başkanı  olmuş,  onunla  salatı  ikame  etmiş,  huzuru  adaleti,  hakça  paylaşmayı, dayanışmayı,  destekleşmeyi,  İslam’ın  hayatına  yerleştirmiştir.  Müminlerle  daima  istişarelerde  bulunmuş,  kendi  başına  karar  vermemiş,  daima  şura  kararlarına  göre  hareket  etmiştir. Bu  amaçla  bilhassa  Cuma  günleri,  Kur’anda  “ en  hayırlı  salat  “  diye  ifade  edilen “ Vusta  Salat’ı  "  ikame  etmiş  salatı  korumuş,  ayakta  tutmuştur. Bu  çerçevede  önce  eğitim  ve  öğretim  çalışmaları  yaparak  müminleri   bilgilendirir,  ardından  insanların  sıkıntılarını,  problemlerini  görüşüp,  gönüllü  destek  verecek  olanları  tespit  edermiş,  gerekli  destek  ve  dayanışma  mekanizmalarını  oluştururmuş.  Ardından  da  topluca  dua  ve  namazın  edasına  geçilirmiş.  Resülullah  bütün  bu  destekleme,  salat  çalışmalarını  mescitte  aynı  zamanda  sırasıyla  yaparmış.  Ama  bugün  mescitlerde  namazın  dışında,  salatın  diğer  uygulamaları  ortadan  kaldırılmıştır.  Tevbe  Sûresinin  103. ayetinde "  Onların  mallarından  sadaka  al  ki,  sadaka  ile  kendilerini  temizlersin  ve  arındırırsın.  Bir  de  onlara  salat  et (  destek  ol  arka  çık ) Şüphesiz  senin  onlara  desteğin  onlar  için  bir  huzurdur.  Allah  en  iyi  işitendir,  en  iyi  bilendir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  devlet,  kamu  adına  alınan  vergilerle / sadakalarla   toplumda  gerekli  yerlere  harcanmasının  sonucunda  Allah’ın  resulünün  desteğini,  salatını  arkasında  gören  müminler  için  bu  ne  kadar  büyük  bir  şereftir.  Ancak  bugün  aramızda  olmadığı  için  bu  şerefe  bizim  de  nail  olabilmemiz,  Onun  salatını  kazanmamız  için,  Onun  risaletine,  emanetine  /  Kur’ana   gerektiği  gibi  sahip  çıkarak  Onun  arkasından  gitmemiz  gerekir.

c - )  Müminler  de  salat  ile  yükümlüdürler.  Bunun  için  müminler  önce  salatın  eğitim  ve  öğretim  yönüne  yönelip,  kendileri  için  hidayet  rehberi  olarak  ve  öğüt  alsınlar  diye  indirilmiş  olan  Kur’anı  anladıkları  dilden  okumalı  ve  tefekkür  etmelidirler.  Önce  kendi  fenalıklarından,  yanlışlarından  kurtulup,  arınmalı,  temizlenmeli,  sonra  da  en  yakınlarından  başlayarak  öğrendiklerini  çevresi  ile  paylaşmalıdırlar.  Ardından,  salatın  maddi  ve  mali  yönüne  yönelmeli,  sosyal   yardım  ve  destek  kurumlarının  oluşmasında,  bireysel  sıkıntıların  giderilmesinde,  mali  yönlerden  katkıda  bulunmalı  ve  görevler  üstlenmelidirler. Yönetici  konumundaki  müminler,  Kur’an  adaleti  ve  hakkaniyeti  ölçüsünden  asla  ayrılmamalı,  görev  dağılımını  ehliyet  esasına  göre  yapmalıdır.

MEARİC  19 – 31  :  Şüphesiz  insan  dayanıksız  ve  huysuz  oluşturulmuştur.  Kendisine  kötülük  dokundu  mu  sızlanır.  Kendisine  hayır  dokundu  mu  da  küçük  bir  yardımı  engeller.  Ancak  salat  edenler  /  destekleşme,  paylaşma,  dayanışma  içinde  olanlar  bunun  dışındadır.  Salatçılar  ki  salatlarını  sürdürenlerdir.  Kendi  mallarında,  isteyen  ve  istemekten  utanan  yoksullar  için  belli  bir  hak  olan  kimselerdir.  Ceza  gününe  inanırlar.  Rabblerinin  azabından  korkanlardır.  Ve  ırzlarını  koruyanlardır.  Onlar  cennetlerde  ağırlanırlar.

FATIR  29 – 30  :  Hiç  şüphesiz  Allah’ın  kitabını  okuyan,  salatı  ikame  eden  ve  kendilerini  rızıklandırdığımız  şeylerden  gizli  ve  açık  olarak  Allah  yolunda  harcama  yapan  şu  kimseler,  Allah  ödüllerini  arttırsın  diye  böyle  yaparlar.  Şüphesiz  Allah  çok  bağışlayandır.  Şükrün  karşılığını  verendir.

NUR  56  :  Ve  rahmet  olunmanız  için  salatı  ikame  edin,  zekâtı  /  vergiyi  verin  ve  o  elçiye  itaat  edin

BAKARA  42 – 43  :  Ve  siz  bile  bile  hakkı  batıla  karıştırmayınız.  Hakkı  gizlemeyiniz.  Salatı  ikame  ediniz  zekâtı  veriniz.  Allah’ı  birleyenlerle  birlikte  siz  de  Allah’ı  birleyiniz.

HİCR  9  :  Hiç  kuşkusuz  Biz,  o  öğüdü  /  Kur’anı  /  zikri  Biz  indirdik,  Biz.  Ve  kesinlikle  Biz,  onun  için  koruyucularız.

Bu  ayette  vurgu  üstüne  vurgu  yapılarak,  Zikri  bizzat  Allah’ın  indirdiği  ve  onu  kesinlikle  koruduğu  ve  koruyacağı  bildirilmektedir.  Bu  koruma  vaadi  hem  vahyin  indirildiği  anı,  hem  de  sonraki  zamanları  kapsamaktadır.  Bundan  dolayı  da  vahyin  izlenmesi  ve  korunması  da  salattır.  Bu  korumanın  sebebi  de  öğüdün ( zikrin ) ( Kur’anın )  kullar  tarafından  yaşanmasının  gereğidir.  Bu  nedenle  de  Allah’ın  zikri  koruması  kullar  eliyle  gerçekleşecektir.  Bu  da  Müminlerin  Kur’ana  arka  çıkması,  okuması,  bellemesi  ve  birbirine  tebliğ  etmesi,  yani  salatın  eğitim  öğretim  yönünün   hayatta  ( ayakta )  tutulması  ile  sağlanır.

d - )  Kur’anın  birçok  ayetinde,  Evrende,  gök  ve  yer  arasında   bulunan  canlı  ve  cansız  varlıkların  hepsinin,  Allah’ı  tesbih  etmekte  olduğu,  Allah’ın  onlara  verdiği  görevi  aksatmadan  yerine  getirmekte  oldukları,  evrendeki  yaşam  düzeninin  devamı  için  desteklerini,  katkılarını,  salatlarını  sürdürdükleri  anlatımları  yer  almaktadır.  Bu  cümleden  olmak  üzere  de  Nahl  Sûresinin  49 - 50. ayetlerinde  "  Ve  göklerde  ve  yeryüzünde  bulunan  canlılar  ve  melekler  /  doğal  güçler  kibirlenmeden  Allah'a  secde  ederler.  /  boyun  eğerler.  Kendilerinin  üstündeki  Rabblerinden  korkarlar  ve  emrolundukları  şeyleri  yaparlar. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Allah’a  sürekli  secde  ettikleri ( boyun  eğip  teslim  oldukları )  ifade  edilmektedir. Bu  itibarla  yaratılmış  olan  bütün  bir  hücreli  organizmalardan,  bakteri  ve  virüslerden  kompleks  yapılı  bitki  ve  hayvanlara  kadar  canlı  ve  atom  altı  parçacıklardan,  proton,  nötron,  elektron,  atom,  molekül,  bileşik  ve  gökyüzündeki  yapılara  ve  galaksilere  varıncaya  kadar  cansız  varlıkların  da  salat  yükümlülükleri  vardır. Hiç  bir  varlık  da  boşuna  yaratılmamıştır. Kâinatta,  Evrende  yaratılmış  ve  kodlanmış  olan  zerreden  küreye,  en  küçüğünden  en  büyüğüne  kadar  bütün  canlı  ve  cansız  varlıklar,  kendi  üzerilerine  yüklenmiş, kodlanmış  olan  görevleri  hiç  aksatmadan  yerine  getirirler. Hayatın  işleyişinin,  doğanın  ekolojik  dengesinin  birer  sorumlu  parçası  olurlar.

NUR  41  :  Göklerde  ve  yeryüzünde  bulunanların,  /  kuşlar,  arılar,  bulutlar,  boranlar,  dizi  dizi  uçanların  Allah’ı  tesbih  ettiklerini  /  Her  türlü  noksanlıklardan  arındırdıklarını  görmedin  mi ?  Hiç  düşünmedin  mi ?  Hepsi  kendi  tesbihini  ve  salatını  /  desteğini,  doğaya  yapacağı  katkıyı  kesinlikle  bilmektedir.  Allah’  da  onların  işlemekte  olduklarını  bilmektedir.

SAD  27  :  Ve  Biz  gökyüzünü,  yeryüzünü  ve  aralarında  olanları  boşuna  oluşturmadık.  Bu  kâfirlerin  zannıdır.  Cehennem  ateşinden  dolayı  şu  kâfirlerin  vay  haline !

Ayette,  dizi  dizi  uçanlar  ifadesi  ile,  küçük  bir  sinekten,  arıdan,  kuştan,  uçağa,  uzay  araçlarına,  bulutlara,  yürüyen  gezegenlere  kadar  her  türlü  uçan  ve  boşlukta  yüzen  varlıklar  kastedilir.  Arılar  bal  üretmenin  yanı  sıra,  yeryüzündeki  bitkilerin  neredeyse  tamamının  çiçek  tozlarıyla  döllenmesine  katkıda  bulunurlar.  Kuşlar  ekolojik  dengenin  devamlılığını  sağlarlar,  besin  zincirinin  önemli  bir  halkasını  oluştururlar.  Kargalar  dahi  sakladıkları  meşe  tohumları   ile  sarp  kayalardaki  fidan  ve  ağaç  oluşumuna  katkıda  bulunurlar. Şahin,  doğan,  kartal  gibi  yırtıcı  ve  avcı   kuşlar,  fare,  kurbağa,  sürüngen,  kemirgen  gibi  hayvanları  avlayarak  insanlara  destek  olurlar.  Sürüngenler  ise  toprağın  havalanarak  yapısını  korumasını  sağlarlar.  Bunların  yanı  sıra  evrendeki  canlı  ve  cansız  varlıkları  meydana  getiren  maddenin  bütün  molekülleri,  atomları,  daha  küçük  parçacıkları  zerreden  kürreye  Allah'ın  programladığı  görevi  hiç  şaşırmadan,  aksatmadan  aynen  uygular  ve  böylece  yaşama verdikleri  destek  ile  Allah'a  secde  etmiş,  boyun  eğmiş  ve  tesbih  etmiş  olurlar.  Bu  gerçeklere  rağmen  hala  salatı  doğrudan  doğruya  namaz  olarak  düşünenler,  dağların  taşların  ve  uçan  kuşların  secdesine  de  namaz  düşüncesiyle  eğilip  bükülmek  gibi  değişik  saçma  ve  tutarsız  anlamlar  yüklemektedirler.

Kur'anda  Salat'ın  Vakitlendirilmesi  :  Kur’anda  Peygamberimize  salat  görevinin  vakitlendirilmesi,  planlanması,  yapacağı  eğitim,  öğretimin  ve  ayetlerin  tertiplenmesi,  düzenlenmesi  emredilmiştir.  O  günkü  yaşam  koşullarında  Mekke’deki  insanlar,  akşam  üzeri  serinlik  çöktüğü  zaman  ve  sabahın  erken  saatlerinde  Safa  ve  Merve  tepelerinin  çevresinde  toplanarak  bir  araya  geliyorlardı. Peygamberimizin  de  tebliğ  görevini  yapabilmesi,  ancak  bu  toplanmaların  olduğu  zamanlarda  mümkün  olabilecekti. Bu  nedenlerle  Rabbimiz,  Mekke  döneminde  indirdiği  Hud  ve  İsra  Sûrelerinde  salatın  vakitlerini  de  bildirmiştir.

HUD  114  :  Ve  gündüzün  iki  tarafında  ve  gecenin  yakın  saatlerinde  salatı  ikame  et.  Çünkü  iyilikler  kötülükleri  giderir.  Bu  ibret  alanlara  öğüttür.

İSRA  78  :  Güneşin  batmasından  kararmasına  kadar  salatı  ikame  et.  Ve  sabah  öğrenip  öğretilmesini  sağla.  Çünkü  sabah  öğrenip  öğretilmesi  şahitlidir.  görülecek  şeydir.

İSRA  79  :  Ve  geceden  de,  ayrıca  sana  mahsus  olmak  üzere  bir  fazlalık  olarak,  sen  salatı  geceleri  uygula.  /  Sabah  yapacağın  salat  için  hazırlık  yap,  planını  hazırla,  Rabbinin  seni  güzel  bir  makama  ulaştıracağı  umulur.  /  teheccüt  salatı.

Bu  ayetlerde  Mekke  dönemindeki  çalışmaları  için,  peygamberimize  salatı  ( eğitim  ve  öğretim  çalışmalarını )  sabah,  akşam  ve  yatsı  olarak  3  vakitte  yerine  getirmesi  emredilmiştir. Ayrıca  İsra  Sûresinin  79. ayeti  ile  de  sadece  peygamberimize  özgü  olmak  üzere  fazladan  ek  görev  olarak  gecenin  bir  vakti  uyanarak  çalışma  yapması,  ertesi  günkü  salatı  için  hazırlık  ve  plan  yapması  emredilmiştir.  ( teheccüt  salatı )  Fakat  salatı  sadece  namaz  diye  kabul  edenler,  üstelikte  bu  dönemde  henüz  namaz  farz  kılınmadığı,  peygamberimizin  etrafında  inanmış  insanların  sayısının  çok  az  olduğu  halde,  bu  ayetleri  namazın  vaktinin  bildirildiği  ayetler  olarak  nitelendirmişlerdir. Bu  kabullenmeleri  yapan  klasik  tefsirciler  ve  hadis  toplayıcıları,  peygamberimizin  nübüvvetindeki  yaşadığı   zamanın  koşullarını,  gerçekçi  olarak  göz  önünde  bulunduramamışlardır. Üstelik  de  daha  sonraki  yıllara  atfen  uydurdukları  miraç  olayındaki  namazın  farz  kılındığı  iddiası  ile  de  kendi  kendilerine  düştükleri  tutarsızlığı  da   görmemezlikten  gelmişlerdir.  Çünkü  bunlara  inanmış  olanlar  nasılsa  bu  tutarsızlıkları  sorgulamamaktadır.

Peygamberimizin,  Medine’ye  hicretinden  sonra  da  toplanarak  salat  etmenin  vakitleri  ile  ilgili  ayetler  inmeye  devam  etmiştir.  Nisa  Sûresinin  101. 102. 103. ayetlerinde  sefere  dahi  çıkılsa,  savaş  ve  tehlike  anında   olunsa  bile,  hiç  değilse  kısaltılarak  salatın  ikame  edilmesi,  ( eğitim  öğretim ) zihinsel   yönünün  bu  durumda  dahi  terk  edilmemesi   gerektiği,  Yüce  Allah  tarafından  emredilmiştir. İşte  bu  nedenledir  ki  salat,  vücudun  ve  ruhun  beslenmesindeki  üç  öğün  gıda  gibi  öğünleştirilmiş,  böylece  insanın  manevi  beslenmesinin  sürekliliği  de  sağlanmıştır. Peygamberimiz,  belirlenmiş  bu  üç  vakitte  elbette  ki  salatın  bütün  ayrıntılarını  yerine  getirirken  toplu  olarak  müminlere  namaz  da  kıldırıyor  idi.

Salatın  Dua  Yönü  :  Salat’ın  bir  de Tazarrulu  dua  ( alçak  gönüllülükle  dua )  olan  ve  namaz  denilen  yönü  vardır. Bu  da  Allah’ın  yardımını  ( desteğini )  istemek,  niyaz  etmek,  gönül  kapısını  açıp,  O’nunla  konuşmaktır.

MÜMİN  60  :  Ve  sizin  Rabbiniz  “  Bana  yalvarın,  dua  edin  ki  size  karşılık  vereyim.

BAKARA  186  :  Ve  kullarım  sana  Benden  sordukları  zaman,  biliniz  ki  şüphesiz  Ben  çok  yakınımdır. Bana  yakarınca,  yakaranın  yakarışına  cevap  veririm.  O  halde  onlar  da  Benim  davetime  uysunlar.  Bana  inansınlar.

FURKAN  77  :  De  ki  : “ Yakarışınız  olmasa  Rabbim  size  değer  verir  mi  ki  de  siz  kesin  kez  yakarmadınız.  Yalanladınız.  Artık  yakarmama  yalanlama  sizin  ayrılmazınız  olacaktır.  Kendinizi  bu  durumdan  kurtaramayacaksınız.

Ayetlerde  görüldüğü  gibi  Rabbimiz  kullarına  vereceği  yardımı,  desteği,  “ Bana  dua  edin  ki,  benden  isteyin  ki  size  karşılık  vereyim,  destek  olayım  “  diyerek  doğrudan  Kendisine  dua  edilmesi  ve  istenmesi  şartına  bağlamıştır. Buradan  çıkarılması  gereken  sonuç, duayı  ancak  Allah’ı  hakkıyla  tanıyıp  takdir  edenlerin  yapabileceği  gerçeğidir.  Çünkü  kişinin  öncelikle  nasıl  bir  ilâha  yalvaracağını  bilmesi  ve  bunun  için  de  Kur’anı  anladığı  dilden  okuyarak  Allah’ını  buradan  tanıması  gerekir. Böyle  yapılmayan  dualar  yanlış  adrese  gönderilen  dilekçeler  gibidir.  Hem  yerine  ulaşmaz,  hem  de  istek  karşılık  görmez.

Salatın  ikame  edilip,  ayakta  tutulduğu,  muhafaza  edildiği,  el  birliği  ile  korunduğu,  bu  bilincin  oluştuğu   toplumlarda  hırsızlık,  uğursuzluk,  namussuzluk,  yolsuzluk  olmaz.  Salat  geleceğe  yatırımdır.  Böyle  toplumlarda  insanlar,  bugününden  ve  yarınından  emin  olurlar.  Ahiret  hayatları  da  kurtulmuş  olur.  Herkes  eğitimden,  sağlık  hizmetlerinden,  iş  hayatından  ve  ekonomiden  payını  alır.  İyilik  güzellik  üreten  toplumlar  doğru  yolda  olanlar  olur.

ANKEBUT  45  :  Sen  sana  Kitaptan  vahyedileni  oku  ve  salatı  ikame  et. /  O’nun  arkasından  giderek  ona  desteğini  ayakta  tut.  Kesinlikle  salat  /  Vahyin  arkasından  giderek  ona  destek  olmak,  aşırılıktan,  kötülükten  alıkoyar.  Ve  Allah’ın  zikri  /  anılması  /  Kur’anın  okunması  elbette  ekberdir.  /  daha  büyüktür. Ve  Allah  yapıp  ürettiğiniz  şeyleri  bilir.

Bu  ayette  de  salatın  yararları  ana  hatları  ile  anlatılmaktadır. Ancak  bu  ayet  de  salatı  sadece  namaz  diye  nitelendiren  zihniyet  tarafından,  namazın  faydaları  denilerek  cami  panolarına  asılmaktadır. Meallerde  de  salata  namaz  anlamı  kazandırmak  için  ayetin  orijinalinde  “ Vele  zikrullahi  ekber “  ifadesi,  Allah’ın  anılması   doğrudan ( namaz )  olarak  kabul  edilmiştir. Oysa,  aslında   burada  söylenen,  Allah’ın  zikrinin  ( yani  anılmasının )  asıl  karşılığı,  Kur’andır,  en  büyük  olan  da  Kur’andır,  onun  anlaşılarak  okunmasıdır,  öğüdünün  tutulmasıdır. Kur’anda  Yasin 11,  Kalem  51,  Araf  63,  Taha  99,  Furkan  29,  gibi  daha  pek  çok  ayetle  Allah’ın  zikrinin  Kur’an  olduğu  anlatılmaktadır.

Salat’ın  sadece  namaz  olarak  düşünülmesinin  ve  meal  edilmesinin  mantıksızlığa  yol  açtığı,  zamanın  gerçekleri  ile  bağdaşmadığı,  Kur’anda  daha  ilk  inen  Alak,  Müddessir,  Kevser  gibi  Sûrelerde  dahi  salat’ın  yer  alması  ile  göze  çarpmaktadır. Halbuki  bu  dönemde  peygamberimizin  etrafında  inanmış  kalabalıklar  yoktu. Gizli  gizli  beş  on  kişi  gece  yarısı  toplanıyorlardı. Henüz  namaz  da  farz  olmamıştı. Enfal  35. ayeti  ile  Maun  Sûresinde  değinildiği  gibi  üstelik  de  müşrikler  bile  salat  ediyorlardı.

ENFAL  35  :  Ve  onların  Beyt’in  /  Kâbe’nin  yanındaki  salatları  /  destek  vermeleri  sadece  ıslık  çalmak  ve  el  çırpmaktır.  Bir  gösteriştir. Öyleyse  küfrettiğinizden  dolayı  bu  azabı  tadınız.

MAUN  1 – 7  :  Dini  /  Ahirette  ceza,  karşılık  gününü  yalanlayan  şu  kimseyi  gördün  mü ?  Hiç  düşündün  mü ?   İşte  o  yetimi  itip  kakar.  Yoksulu  doyurmaya  teşvik  etmez.  Yazıklar  olsun  o  salat  edenlere  ki,  onlar  salatlarında  ilgisiz  duyarsızdırlar,  gösteriş  yaparlar.  Bağlılıkla  basit  şeylerin  bile  ihtiyaçlıya  ulaşmasına  engel  olurlar.

Bu  ayetlerden  Mekke  müşriklerinin  de  salat  ettiklerini,  onlar  denilerek,  İbrahim  Peygamberden  bu  yana  gelen  fakat  yozlaştırdıkları  bir  salatı  sürdürdükleri,   atalarından  gelen  bu  inanca  arka  çıktıkları  görülmektedir. Maun  Sûresinde  de  ima  edildiği  gibi  yanlış  olduğunu  bile  bile  atalarından  miras  kalanı  aynen  sürdürerek  bağımlılıktan  kurtulamamaktadırlar.  Bilhassa  Mescidi  Haram’ın  sözde  koruyucusu  olarak,  onlar  hacılara  su  dağıtarak,  Kâbe’yi  temizleyerek,  ama  oraya  gelen  hediyelere  de  kendileri  el  koyup  yetimlerin  hakkını  yediklerini   hiç  düşünmeden  çok  iyi  bir  yolda  olduklarını  zannediyorlardı.

Günümüze  baktığımız  zaman,  yetim  hakkı  yiyen,  vergiden  çalan,  insanlara  zulüm  eden,  hayırdan,  sadakadan  uzak  duran,  Kur’anın  mealini  anlamak  için  okuma  çabasında  olmayan  ve  Allah’ın  zikrinden  uzak  duran,  dünya  hayatını  tamamen  ön  planda  tutan,  gösterişle  namaz  kılan  insanlar  için  de  “  onların  salatı  sadece  yatıp  kalkmaktan  ibarettir “  denilebilir.  Hucurat  Sûresinin  14. ayetinde  “ Bedevi  Araplar   inandık  iman  ettik  dediler.  De  ki  :  Siz  inanmadınız,  ama  eslemna  /  İslamlaştık,  sağlamlaştırdık  deyin.  İman  henüz  kalplerinize  girmedi .“  denildiği  gibi,  Kur’anı  anladığımız  dilde,  mealini,  tefsirini,  düşünerek,  öğüt  alarak,  okumadan,  O’nun  terbiyesine  girmeden,  Allah  Resulü  gibi  Kur’ana  tabi  olmadan  iman  etmiş  olmak,  sadece  beş  vakitte  ne  yaptığımızın  şuurunda  olmadan  namaz  kılmak,  bizi  Bedevi  Araplarının  durumlarından  farklı  bir  hale  getirmez.

Bugün  Peygamberimize  ve  salatın  destekleşmek  olduğunu  söyleyenlere  saldırılar  devam  ederken,  "  Ben  de  sizin  arkadaşınızım,  sizin  aranızdan  gelen  bir  beşerim  "  dediği  halde,  O’nu  doğa  ve  insan  üstü  bir  yapıda,  olduğundan  farklı  göstermeye  çalışılırken,  Kâinatın  efendisi,  Nebiler  Nebisi  denilerek  şirk  aracı  yapılırken,  O’nun  adı  kullanılarak  uydurma  hadislerle  din  tahrif  edilirken,  O’nun  üzerine  yüzlerce  gerçek  dışı  mucize  atfedilerek  insanlar  uyutulurken,  O'na  çokça  salavat  getirmek  din  ticaretinin  en  geçerli  bir  kazancı  olmuşken,  Kur'anın  onca  ayetine  aykırı  olarak  Cami  minarelerinde  zamanlı  zamansız  okunan   küfür  ve  şirk  ile  dolu  selalarla,  Peygamber  şefaatine  kavuşmanın  olmazsa  olmazı  haline  getirilmişken,  O’nun  salatına  sadece  lafla  O’na  salavat  getirerek  mi  sahip  çıkılmış  olunacaktır.  Peygamberimizin  risaleti  de  ahlâkı  da  Kur’an  olmuştur.  O’nun  risaletinde  de  gerçek  anlamda  bir  salat  vardır,  toplumsal  bir  ayağa  kalkış  vardır.  Hakla,  batılı  ortadan  kaldırmak  vardır. Tapınak  dini  halindeki  inancı,  halkın  arasına  sürekliliği  olan  bir  yaşam  felsefesi  olarak  indirmek  vardır.  İnsanlığı  huzura,  mutluluğa,  barışa,  adalete,  kavuşturmak  vardır.  Biz  de  ülke  olarak,  adalete,  mutluluğa,  barışa,  huzura  ve  Allah  katında  zafere,  dünya  ve  Ahiret  hayatındaki  güzelliklerin  tümüne,  lafla  salavat  getirerek  değil,  ancak  Peygamberimizin  bize  emaneti  olan,  Kur’ana  ve  salata  gerçek  anlamında  yöneldiğimiz  zaman   sahip  olabiliriz.  Allah'ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !...

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER  !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin  ül  Kur’an  )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET