Doksanüç yaşındaki annemin evinin bir duvarında, yıllardır indirttiremediğim camlı, çerçeveli bir tablo vardı. Tabloda içinden nur ( ışık ) saçılan ve ağzı örümcek ağı ile kapatılmış, önünde de iki güvercinin yuva yapıp, yumurta bıraktığı bir mağara resmedilmiş. Bu tablo tabii ki bize yıllardır uydurma rivayetlerle, mistitizm, mucize ve hurafelerle istila ettirilmiş İslam’ın bir parçası gibi anlatılmış, Peygamberimizin hicret yolculuğundaki hikâyelerinden birisini yansıtmaktadır. Mucize bağlantılı pek çok konuda olduğu gibi, Müslümanların yanlış inandırıldığı ve aldatıldığı konulardan biri de, Resulullah'ın masallara dönüştürülmüş hicret yolculuğu esnasında, Sevr Mağarasında yaşananlar ile ilgili anlatılan mucizevi rivayetlerdir. Bu hikâyenin çıkışına neden olan rivayet Ahmet Bin Hanbel’in Müsned’inde güvercin, örümcek, Peygamberimizin mağara bekçileri olarak aktarılır, yılan hikâyesi ile fabl konuşmaları da bunlara dahil edilir. Ne enteresandır ki bunun birebir benzeri bir örümcek ağı masalı, Yahudilerin Kutsal Din kaynaklarından olan Tanna'nın 1. Samuel 23. Babda Kral Saul'un Davut peygamberi öldürmek istediği hikâyede anlatılmaktadır. Anlaşılan birtakım işgüzarlar da bunun ardından kendi peygamberimize uluhiyet kazandırmaya çalışmışlardır. Bu bağlamda pek çok kişi tarafından çeşitli senaryolarla kaleme alınan bu tür uydurma mucizevi rivayetler ve diyaloglar, mistik bir dini inanç olarak halk kültüründeki yerini almıştır.
Peygamberimiz, Mekke’de sürdürdüğü, çok çetin ve zorluklarla geçen onüç yıllık tebliğ görevinde, Kur'anı ve Allah’ın ayetlerini inkâr eden putperest müşriklerin çok büyük bir direnci ile karşı karşıya kalmıştır. Kurdukları sömürü ve zulüm düzeninin bozulmasını istemeyen müşrikler, az sayıdaki inananlara karşı her türlü baskı ve işkencelerini günden güne arttırmış, ekonomik ve sosyal ambargo uygulamış, toplumdan ve hayattan tecrit etmiş, akıl almaz işkencelerle pek çoğunun Habeşistan’a göç etmesine neden olmuş, sonunda da Peygamberimizi ortadan kaldırmaya karar vermişlerdir. Kısa bir süre önce de Kur’anı dinleyip Müslümanlığa sıcak bakan ve Medine’den Mekke'ye Hacc yapmak üzere gelen kafilenin önde gelenleri ile Peygamberimiz, Akabe denilen yerde gizli bir görüşme yapıp Cin Sûresinin 19. ayetinde de " Ve şu bir gerçek ki Allah'ın kulu / Peygamber ona çağırarak kıyam ettiği / ayaklandığı / harekete geçtiği zaman o yabancılardan bir grup O'nun çevresinde neredeyse kenetlenecekler. " denilerek belirtildiği gibi, onların Medine’ye davetini almıştır. Bundan dolayı da Peygamberimiz, Allah’ın emri ile görevini daha huzurlu ve güvenli bir ortamda sürdürmek üzere hicret etmiştir. Ama aslında kaçma eylemi olmamasına rağmen Kur'anda ismi belirtilmeyen arkadaşı ile Mekke’den ayrılmaya karar vermiştir. Buna rağmen rivayetlerde de bunu fark eden müşrikler, çok sıkı önlemler almışlar ve bir an önce Peygamberimizi yakalayıp öldürmek için harekete geçmişlerdir. Ama Allah’ın koruması ile buna muvaffak olamamışlardır. Miladi 622 yılında bir gece yarısı Peygamberimiz, kendi yatağına Ali’yi bırakarak, arkadaşı Ebu Bekir ile karanlıkta müşriklerin arasından sıyrılarak ve onları şaşırtmak için de Medine’nin tam aksi yönüne yönelmişler, planlandığı gibi Sevr mağarasında birkaç gün kalmak üzere yola koyulmuşlardır. " şeklinde nakledilerek konu rivayetlere mahkûm edilerek hurafeler halinde aktarılmaktadır. Peygamberimizin halbuki Medine'de annesinden dolayı yakın akrabaları vardır, daha önce yaptığı birçok ticaret seyahatlerinden dolayı da Medine yolunu çok iyi bilmektedir. Yolculuğunda yol ve yön değiştirmesine de ihtiyacı yoktur. Bu hicret esnasındaki olaylara da, daha sonra indirilmiş olan ayetlerde şöyle değinilmektedir.
ENFAL 30 : Ve hani hatırla bir zaman, şu kâfirler seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da onlara tuzak kuruyordu / oyunlarını bozuyor, cezalandırıyordu. Ve Allah cezalandıranların en hayırlısıdır.
YASİN 9 : Ve Biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set oluşturduk. Böylece Biz, kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler.
Bu hicret konusuna bağlanan rivayetlere göre Sevr dağı, Medine istikametinin tam aksi yönünde, Mekke’nin güneyinde 5 km. uzaklıktaki birçok tepeden oluşan sıra dağlardır. Üzerinde de pek çok küçük mağaracıklar bulunmaktadır. Rivayetlerde de Hicret esnasında konaklamak ve iz kaybettirmek için bu mağaralardan birinin seçilmesinin nedeni de, eteklerinde inanmışlardan olan çoban Amir bin Füheyre’nin otlattığı koyunların sütü ile onlara destek olabileceğidir. Bu olay, olduğundan farklı ilavelerle doğa üstü olarak, pek çok değişik masalımsı ve mistik senaryolarla benzer şekilde anlatılır. Biz de öncelikle rivayetlerle anlatılanlara birkaç örnekle bir bakalım.
* Nihayet Sevr mağarasına ulaştılar. Ebu Bekir Sıddık ; Ya Resulullah ! Ben mağaranın içerisini temizleyinceye kadar, siz burada bekleyin. “ dedi ve mağaraya girdi. Mağaranın içini temizleyip üzerinden yırttığı çaput parçaları ile de böcek ve haşerelerin deliklerini tıkadı. Fakat bir deliğe de çaput yetmedi, açık kaldı. “ Artık girebilirsiniz ey Allah’ın Resulü “ dedi. ( İbn Kesir, El Bidaye III. 222 )
* Onlar mağarada iken bir örümcek mağaranın giriş kapısına ağ örmüş, ayrıca iki güvercin de hemen yanı başında çalı bitkisi üzerinde bir yuva yapmışlardı. ( İbn Sad Tabakatül Kübra )
* Bu sırada Peygamberimizin kaçtığını anlayan müşrikler, Ebu Cehil başkanlığında O’nun peşine düşmüş ve onların çöldeki ayak izlerini takip ederek mağara önüne gelmişlerdi. Fakat mağara önünde bir güvercin yuvası ile örümcek ağından başka bir şey görememişlerdi. Ancak mağaranın içerisinde Hz. Ebu Bekir korkulu ve endişeli anlar yaşıyordu. Bu endişe kendisi için değil Allah Resulü için idi. Çünkü müşrikler eğilip baksalar, onları hemen görebileceklerdi. Kâfirler mağaranın sağını solunu dolaşıyor ve “ Eğer mağaraya girmiş olsalardı, güvercin yumurtaları kırılır, örümcek ağı da bozulmuş olurdu “ diyorlardı. Ebu Cehil ise ; “ Vallahi öyle zannediyorum ki, O çok yakınımızdadır. Fakat sihri ile gözlerimizi bağladı, görmez etti. “ dedi. Bu esnada iyice Peygamberimiz için endişeye kapılan Ebu Bekir, O'na hitaben, “ Ben öldürülürsem nihayet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur. “ diyordu. Bunun üzerine Resulü Ekrem, “ Ey Eba Bekir ! korkma, hiç şüphesiz Allah bizimledir. “ buyurdu. ( İbni Kesir el Bidaye III. 224 )
* Ebu Bekir diyor ki, “ Bu mağarada iken müşriklerin ayaklarını görüyordum. “ Ey Allah’ın Resulü, onlar ayaklarının aşağısına bir bakacak olursa bizi mutlaka görürler. “ dedim. Bunun üzerine Resulullah, “ Ey Ebu Bekir ! üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne endişeleniyorsun “ buyurdu. ( Buhari Fedailül Ashab 2 )
* Müşrikler gittikten sonra Allah Resulü, Sevr mağarasında bir ara başını Hz. Ebu Bekir’in dizinin üstüne koyup hafif bir uykuya dalmıştı. O esnada Ebu Bekir çok yakınlarındaki bir yerde daha önce açık bıraktığı deliği gördü. Herhangi bir haşerenin çıkıp zarar vermesini önlemek için de hemen ayağının topuğunu o deliğin üzerine koydu. Bu esnada bir yılan ayağını şiddetli bir şekilde ısırdı ve zehrini akıttı. Canı o kadar yandı ki, gözlerinden düşen üç damla yaşa engel olamadı. Damlalardan biri de Allah Resulünün yüzüne düştü. Bunun üzerine uyanan Allah Resulü, “ Ne var ya Eba Bekir ? Ne oldu ? “ diye sordu. Ebu Bekir, “ Bir şey yok ya Resulullah ! “ dediyse de Resulullah’ın ısrarı üzerine meseleyi anlattı. ( Beyhaki Delail II. 477 )
* Allah Resulü hemen mübarek tükrüklerini yılanın ısırdığı yere parmaklarıyla sürdü. Allah’ın lütfuyla daha o anda Ebu Bekir’in acısı ve ıstırabı durdu, yarası şifa buldu. Allah Resulü yılana sordu ; “ Bu işi niçin yaptın ? “ dedi. Yılan da şöyle dedi ; “ Ya Resulullah ! Ben yıllardır Sizi görmenin hasretiyle şu küçük delikte bekler dururdum. Tam arzuma nail olacağım anda, sizi görebileceğim yolumun kapanmış olduğunu gördüm. Ancak muhabbetimin galabesine dayanamayarak, onu kapatanı engellemek için ısırmak zorunda kaldım. “ dedi. ( Hakim III. 7 )
* Sevr mağarasında üç gün kalındıktan sonra, dördüncü günün sabahında, onların üç gün beslenmelerini sağlayan, Ebu Bekir'in koyun çobanı Amir bin Füheyre ve kılavuzluk yapması için kiralanan Abdullah bin Ureykut beraberinde ve iki deve ile mağaraya geldiler. Böylece dört kişiden oluşan bu küçük kervan, İslam’ın zaferi için Medine’ye doğru yolculuklarını başlatmışlardır. ( İbn Sad Tebakatül Kübra )
Anlatılan bu hikâyelerin, masalların bazılarında yılanın kötü niyetle, bazılarında da iyi niyetle o mağara deliğinde beklediği, daha bir çok değişik diyalog ve senaryolar bulunmaktadır. İşin enteresan tarafı yılan hem geleceği, gaybı bilmekte, hem de insan gibi bir güzel konuşabilmektedir. Tabii ki örümceğin mağara ağzını kapatması, güvercinlerin o anda oraya yuva yapmaları, yılan hikâyeleriyle Peygamberimizin, fabl masallarında olduğu gibi hayvanlarla konuşturulması, bunların hepsi uydurmadır, saçmadır, akla, mantığa, Allah’ın yaratmadaki fizyolojik ve biyolojik kanunlarla koyduğu sınırlara, ilkelere ve Sünnetullah ile Kur’an ayetlerine de aykırıdır. Bu konuya değinen Tevbe Sûresinin 40. ayetinde ise ne güvercinler, ne örümcek ağı, ne de yılan vardır. Allah’ın “ göremeyeceğiniz askerler / yardımcılar “ ifadesiyle müdahalesinden başka bir açıklama yoktur. Üstelik de yılanın olduğu yerde güvercinin, güvercinin olduğu yerde örümceğin bulunması mümkün müdür ? Her biri de diğerinin düşmanı olan hayvanlardır. Tabiidir ki şu anda biz, bu olaya Allah’ın melekleri ( doğa güçleri ) aracılığıyla nasıl müdahale ettiğini kesin ve tam olarak bilemeyiz. Belki de müşriklerin, duygularına, belleklerine, düşüncelerine, görme yetilerine müdahale edilmiştir. Hatta aslında seyahatin temeline oturtturulan mağara diye bir yer de, Mağara ağzına kadar dahi gelen müşrik de yoktur. Ama kesin olan bir şey vardır ki, Peygamberimizin ismi belirtilmeyen arkadaşı ile birlikte gecenin bir yarısında, hicret etmek üzere Mekke’den ayrıldığı ve Allah’ın inayeti ve koruması ile muvaffakiyetle yolculuklarını sonlandırdıkları, tarihi kayıtlarda ve Kur’anda da görüldüğü gibi bir gerçek vardır.
Biz rivayetler çerçevesinde değil de Kur'anımızda bazı ayetlerde yer verilen açıklama ve kavramlara bakacak olursak, Tevbe Sûresinin 40. ayetinde " Eğer siz elçiye yardım etmezseniz, bilin ki Allah O’na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o kâfirler O’nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi fil ğâri / derin çukurda / dipte malsız, mülksüz evsiz barksız, parasız pulsuz bir durumda idiler. Hani O arkadaşına lâ tahzen inna llâhe maane / “ Üzülme şüphesiz Allah bizimle beraberdir. “ diyordu. Bunun üzerine Allah, sekînetehû / O’nun üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygularını / morallerini içlerine koymuş, O’nu sizin görmediğiniz bi cünûdil / yardımcılarla güçlendirmiş ve kâfirlerin sözünü en alçak yapmıştı. Allah’ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Allah Aziz / En üstün, en güçlü, en şerefli, mağlup edilmesi mümkün olmayan, mutlak galip olan ve Hakimdir. / En iyi yasa koyan, bozulmayı engelleyen, sağlam yapandır. " ifadeleriyle bu ayet Peygamberimizin Medine'de son yıllarına doğru, İslam’ın artık zafere ulaştığı, bir devlet düzeninin kurulduğu dönemde indirilmiştir. Kuzeyden Bizans Devletinin, İslam’a karşı oluşturduğu tehdidi bertaraf etmek için Tebük seferine hazırlanılmaktadır. Bir takım kabileler ve münafıklar, bu sefer için peygamberimize yardım etmek için isteksizdirler. İşte bu ayette peygamberin Hicret yolculuğunda Allah'ın yardımı örnek gösterilerek, bizlere de gerekli bilgiler verilmekte, ayetin başındaki ifadelerle de Peygamberimize yardım etmekte isteksiz olan münafıklar uyarılmaktadır. Ayetin anlatmak istediklerine bölüm bölüm ifadelerle bakmaya çalışalım.
“ Hani o kâfirler O’nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. “ Ayetin bu ifadesiyle, Onlar sadece iki kişiydiler. Yanlarında da Allah’tan başka gözetleyici olarak kimse yoktu. Allah, nerede olursanız olun, Allah yolunda olanları koruyacak ve himayesi daima onların üzerinde olacaktır. Denilmeye çalışılmaktadır. Ayetin orijinalinde yer alan " ğâr " sözcüğü birçok müfessir tarafından " mağara " diye çevrilmiş bir de ona ayette yer almadığı halde " sevr " sözcüğü eklenmiştir. Böylece Rasülullah'ın Mekke'den Medine'ye hicreti esnasında " sevr mağarasında " saklandığı kabulü Müslümanların inancına iyiden iyiye yerleştirilmiştir. Bunun arkasından da Allah'ın yaratma kanunlarına / Sünnetullaha aykırı olarak yukarıda da örneklediğimiz gibi, birçok olağan üstü olayların gerçekleştiği yalanını da uydurmuşlardır. " ğâr " sözcüğü " ğavr " sözcüğünden gelir. Arap dil kurallarına göre ismi mekân / yer, mahal anlamı taşımaz. Anlamı ise " Dere yatağı gibi alçak basık yer demektir. Aynı zamanda her şeyin dip, derinliği ve uzaklığı, kısacası dip demektir. Kur'anda Mülk 30, Kehf 41. gibi ayetlerde de dip anlamında kullanılmıştır. Bu sözcüğün anlamları doğrultusunda Hicret eden Resülullah ve arkadaşının aslında mağarada değil, derin bir vadide seyahat etmekte, çukur bir alanda bulunmakta olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ğâvr sözcüğünün karşılığı olarak kesinlikle mağara anlamı yoktur. Oysa mağara sözcüğü Tevbe Sûresinin 57. ayetinde " meğaratin " sözcüğü ile çoğul olarak yer almaktadır. Üstelik Peygamberimiz de Mekke'den kaçmamıştır, görev zorunluluğu olarak Hicret etmiştir.
“ Hani O arkadaşına, Üzülme şüphesiz Allah bizimle beraberdir. diyordu. “ Bu bölümün orijinalinde ayette “ La tahzen innallahe maane “ ifadesiyle ( üzülme Allah bizimle ) denildiği halde, pek çok çeviride “ korkma Allah bizimle “ diye ifadeler yer almaktadır. Halbuki burada ayetin orijinalinde “ Le tehaf “ korkma anlamında bir ifade yer almamaktadır. Ayetin orijinalinde yer alan bu " La tahzen " ifadesine de dikkat edilmesi gerekmektedir. Sözcüğün anlamı " üzülme " demektir. Bunu Resülullah, yanındaki arkadaşına söylemektedir. Bu ifade anlatılan rivayetlerde mağaradaki mevcut duruma göre düşmanların mağarayı kuşatmış olduklarına yönelik olarak " korkma " olarak değerlendirilmiştir. Halbuki burada böyle bir kuşatma olayı, korkulacak bir durum olmadığı halde aslında hicret esnasındaki her iki kişi tarafından üzülmesi gereken " Tüm yakınlarını, evlerini, kazanımlarını, sahip olduklarını, evlerini barklarını, mallarını mülklerini, paralarını Mekke'de bırakmış oldukları " kayıplar bulunmaktadır. Üzüntüleri de olsa olsa ancak bunlar olabilir. Öyleyse " ğar " sözcüğünün bu ayetteki anlamı fiziki olarak mahal, çukur, derin vadi çukur yer olarak değil de ama bir mecaz anlam olarak / psikolojik olarak hal / dibe vurmuşluk anlamındadır. " Dibe vurmak " deyimi de bir kişinin, en kötü, en olumsuz, en çaresiz duruma düşmesi halidir. Dolayısıyla Rivayetlerde sonradan eklemelerle Resülullah'ın yanında arkadaşı olarak belirtilen Ebu Bekir'in aslında böyle bir dibe vurmuşluk hali olmamıştır ve yine rivayetlere göre Mekke'den Medine'ye peygamberimizle hicret esnasında aynı anda değil, çok sonraları gelmiştir. Rivayetlerin içine Ebu Bekir'in de ikinci arkadaş olarak eklenmesi tamamen uydurma rivayetçilerin işidir. Oysa bize göre büyük bir ihtimalle hicret seyahatinde konu edilen ikinci kişi, Bakara Sûresinin 207. ayetinde sebebi nüzul hakkındaki nakillerde ismi geçen Suheyb er Rûmi olabilir. Demek ki ayetin orijinalinde de Allah’ın “ sekinete " ifadesinden dolayı da burada korkulacak bir durum yoktur, sadece arkadaşının üzülme durumu vardır. Bundan dolayı da ayette, insan kalbinin huzur bulmasını ve kâfirlerin kendilerine hiçbir zarar veremeyeceğini bilmesini sağlayan sükûn, kalbe huzur, bırakıldığı ifade edilmektedir. Bu ifadelerle böyle sıkıntılı ve üzüntülü bir yolculukta bile Resulullah’ın, Allah'a olan iman ve güvenmesinden dolayı, gönlüne herhangi bir hüzün ve endişe girmediği gibi, feyzi ve bereketi ile arkadaşının hüznünü de kaldırıp, kalbine bitmez tükenmez bir huzur verdiği görülmektedir.
“ O’nu sizin görmediğiniz yardımcılarla güçlendirdik “ Bizim göremediğimiz, düşünemediğimiz, bilemediğimiz güç melekleri ( değişik enerjiler, manyetik ve kozmik dalgalar, çekme ve itme kuvvetleri, elektriklenme ve mıknatıslanma kuvvetleri, mikroplar, böcekler, bakteriler, rüzgâr, fırtına, sıcaklık, soğukluk, basınç, sıkıntı, kaygı, korku, endişe … gibi ) Allah’ın orduları vardır. Burun deliğinden girip beynine yerleşerek, Nemrut denilen bir zalimi perişan eden sinek dahi Allah’ın ordularının bir mensubu olabilmektedir. Bir veba mikrobu, bir cüzzam salgını Ebu Leheb'leri ve toplumları helâk etmektedir. Bu yardım vesilesi ordulardan bazıları, bir şekilde Peygamberimiz ve arkadaşını bu yolculukta korumuşlardır. Resülullah'a indirilen " sekine ve başkalarının görmediği yardımcılar " da o güne kadar peygambere indirilmiş olan vahiylerdir. Ayetin orijinalinde yer alan " cünd / cünud " sözcüğünün de öz anlamı yardımcı demektir. Askere de, orduya da yardımlarından dolayı bu sözcük kullanılır. Bu anlam için bazı müfessirlerce de askerler anlamı kullanılmıştır.
“ Allah’ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. “ Allah’ın sözü, Kelime i Tayyibe “ La ilâhe illallah “ ( O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur ) demektir. Bu sözün üzerine hiç bir söz denk düşmez. Yegâne galip ve üstün olan, mağlup edilmesi mümkün olmayan, mutlak galip gelecek olan, Aziz ve en iyi yasa koyan Hikmet sahibi Allah ve O’ndan yana olanlardır. Allah’ın himaye ettiği yok edilemez. Kahrettiği de kurtulamaz. Allah’ın her türlü tasarrufunda, insanlar için hikmetler ve menfaatler vardır.
Bu yolculuğun başlangıcında Peygamberimiz, Mekke’den çıktığında ne askeri, ne ordusu, ne silahları, ne de herhangi bir hazırlığı, malı mülkü yoktu. ailesini, çocuklarını doğup büyüdüğü evini, yurdunu, sevdiklerini, her şeyini Allah yolunda terk ederek gidiyordu. Sadece himayesinde olduğu Rabbinin gözetimi, koruyup kollaması ve desteği vardı. Mekke'deki düşmanları ise çok kalabalık, atlı, silahlı ve güçlü idi. Buna rağmen Allahu Teala O’nu muvaffak ve muzaffer eylemişti. O’nun kefili, koruyucusu Rabbi Allah’tan başkası değildi. Olayın aslı, vermek istenilen mesaj budur. Ama maalesef klasik tefsirciler ve rivayetçiler, Kur’an ayetlerini ve Allah’ın gerçek mesajlarını doğru okuyamamışlardır. Çok yanlış, mistik ve mucizevi düşüncelerin ardına düşmüşler ve pek çok Müslümanın da, Kur'an dışındaki bu hurafelere inanmalarını sağlamışlardır. Bu nedenle olsa gerek, Şair Nihat Asya da “ Örümcek ne havada, ne suda ne yerdeydi, Hakkı göremeyen gözlerdeydi. “ diyerek, bize göre hastalığa en gerçekçi teşhisini koymuştur. Sevr Mağarasının bekçileri olarak anlatılan, örümcek, güvercin, yılan hikâyelerinin saçmalığına inanmaktan, mistik olayların peşine takılmaktan biz de artık vazgeçelim. Örümceğin, aklımızı örtmesine, beynimizi mağara karanlıklarına hapsetmesine izin vermeyelim. Bu çileli ve üzüntü veren yolculuğa çıkıp, sonunda İslam’ı zafere ulaştıran Peygamberimizin bize emanet ettiği Kur’anı, mealinden anladığımız dilde okuyarak, içinde nelerin, hangi öğütlerin ve gerçek dinin ne olduğunu öğrenelim. Ankebut Sûresinin 41. ayetinde özellikle Allah’a ortak koşan müşriklerin oluşturduğu beraberliklerin, dişi örümceğin eşini kandırmak için uzun uğraşlarla oluşturduğu evine benzetilerek ne kadar tehlikeli ve dayanıksız olduğunun anlatıldığı uyarıları bilelim. Şirk batağından, Kur’an ayetlerinin onaylamadığı inançlardan ve davranışlardan kendimizi koruyalım. Din ve inanç adına, Allah'ı yeterince tanıyamayanların önümüze koyduklarını, Kur’an ayetleriyle test edip sorgulamadan örümcek diyaloğuna ve evine dahil olmayalım, örümcek ağının kafamızda örülmesine izin vermeyelim. Allah'ın selamı, rahmeti ve Kur'anın doğruları sizinle olsun !....
ALLAH DOĞRUSUNU EN İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ VE KUR'AN BİZE YETER !..
Temel Kaynak : HAKKI YILMAZ ( Tebyin ül Kur’an )
PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR