Konu Detay

KEVSER SURESİ VE KURBAN KESMEK

 24.02.2017
 2855

Müslümanların  gerçek  anlamını  ve  işlevini  bilmedikleri  halde,  ama  en  kısa  bir  Sûre  olduğu  için  kolay  ezberleyerek  namazlarında  en  çok  okudukları  Kevser  Sûresi,  Peygamberimize  görevine  başladığı  birinci  yılın  sonlarına  doğru  Mekke’de  15. sırada  vahyedilen,  Kur’an  Mushaflarında  da  108. sırada  yer  alan  3  ayetlik  bir  Sûredir. Buna  rağmen  işaret  ettiği  anlamlar  bakımından  zengin  bir  kapsama  sahiptir. Üstelik  de  Müslümanlar  için  yılda  bir  kere  aynı  günlerde  topluca  kan  akıtılarak  hayvan  kesip  kurban  edilmesi  inancıyla  Peygamberimizin  vefatından  sonra  oluşturulan  geleneğe  temel  dayanak  yapılıp,  ünlü  ilâhiyatçıların  ikna  etmek  amacıyla  en  çok  kullandıkları  bir  Sûre  olmuştur.  Aslında  kurban  inancı  ve  geleneği  ile  yakından  uzaktan  ilgisi  olmayan  bu  Sûrenin  daha  gerçekçi  işlevi  ile  anlaşılabilmesi  için  bu  Sûreden  önce  peygamberimize  11. sırada  indirilen  Duha  ve 12. sırada  indirilen  İnşirah  Sûreleriyle  birlikte  incelenmesi,  bu  iki  Sûrenin  de  göz  önünde  bulundurulması  gerekir. Çünkü  bu  üç  Sûre,  Risaletinin  ilk  yıllarında  müşriklerin  reddiyelerle  kötü  davranışlarına,  aşağılamalarına,  taciz  ve  hakaretlerine  maruz  kalan  peygamberimizi  teskin  ve  teselli  etmek,  onu  destekleyerek  güçlendirmek,  moral  kazandırmak  için  indirilmiş  Sûrelerdir.  Dolayısıyla  bu  üç  Sûre  kendi  aralarında  bir  bütünlük  arz  eder. Kevser  Sûresinde  sözcük  anlamıyla  öncelikle  Peygamberimize  özel  olup,  işaret  anlamıyla  da  daha  önce  olduğu  gibi  Peygamberlik  misyonu  üstlenenlerin  nimetlere  kavuşturulacağı,  düşmanların  faaliyetlerinin  ise  sonuçsuz  kalacağı  ve  onların  sonunun  iyi  olmayacağı,  bütün  zamanlar  içerisinde  Allah'ın  vahyini  nakleden,  tebliğ  eden  elçilerin  olumsuzluklara  önem  vermeden,  Allah  için  gayret  göstermeleri  gerektiği  ilan  edilmekte,  biz  Müslümanlara  da  önemli  mesajlar  iletilmektedir.

Kevser  Sûresinin  de  iniş  sebebi  peygamberimizi  desteklemek,  ona  metanet  ve  güç  kazandırmak  ve  O’nu  ileride  sürdüreceği  görevine  daha  iyi  hazırlamaktır. Alak  Sûresiyle  peygamberliği  kendisine  bildirilen,  bir  süre  Kalem,  Müzzemmil,  Müddessir  ve  birçok  değişik  Sûrelerin  ayetleri  ile  eğitilerek  görevine  hazırlanan  ve  Fatiha  Sûresinin  ayetleri  ile  insanların  karşısına  çıkartılarak  görevine  başlatılan  Peygamberimiz,  siyer  ve  tarihi  kaynaklarda  belirtildiği  gibi,  ilk  günden  itibaren  müşriklerin  kendisini  reddederek,  hafife  almalarıyla,  yoğun  bir  direnç  ve  hakaretleriyle,  hile,  tuzak  ve  saldırılarıyla  karşı  karşıya  kalmıştır. Peygamberimizin  maruz  kaldığı  bütün  bu  saldırıların  yanı  sıra,  ardından  soyunu  devam  ettiremeyeceği  yönündeki  alaycı  hakaretler  de  O’nu  fazlasıyla   sarsmaktaydı. Günümüzde  de  bazı  ilkel  aileler  tarafından  da   hala  sürdürüldüğü  gibi,  o  zamanın  Arap  kültüründe  de  kız  çocukları  evlattan  sayılmaz,  hatta  Teim  kabilesinde  onur  meselesi  yapılarak  ilk  doğan  kız  çocuğunu  öldürerek  toprağa  gömenler  bulunmakta  idi. Ailenin  soyunun  erkek  çocuklar  tarafından  devam  ettirildiği  kabul  edilir,  erkek  çocuğu  olmayanlar  ise  horlanır  ve  alaya  alınırdı.  Peygamberimizin  de  Hatice’den  doğma  oğulları  Kasım  ve  Abdullah  küçük  yaşlarında  arka  arkaya  ölünce,  Kureyş’in  ileri  gelen  müşrikleri  bu  olayı  malzeme  yapmışlar,  O’nu  aşağılamaya  alaya  almaya  başlamışlardı. Üstelik  de  Peygamberimiz  tarafından  ortaya  atılan  davanın,  O’nun  ölümüyle  biteceğini,  artık  davanın  takipçisinin  kalmayacağı  düşüncesinin  sevinci  ile,  peygamberimiz  hakkında  “ Bırakın  onu,  onun  soyu  kesik,  zürriyetsiz,  ölünce  zaten  adı  unutulur  gider,  biz  de  ondan  kurtuluruz. “ diyor,  bu  temennilerini  her  tarafa  yayıyorlardı. Bu  durum  da  peygamberimizi  çok  üzüyordu.  Bundan  dolayı  da  Yüce  Allah,  bu  Sûre  ile  hem  peygamberimizi  “ Kevser “  ile  müjdelemiş,  hem  de  köksüzlük  ve  soyu  kesiklik  kavramlarını,  peygamberin  düşmanları  için  takdir  ettiğini  bildirmiştir.

Peygamberimizin  erkek  evlatlarının  çocuk  yaşlarda   ölmeleri  konusunda,  Allah’ın  gerçekte  olmayan  Cebrail  meleğini  yollayarak  peygamberimizi  teselli  ettiğini  ileri  süren  rivayetler  uydurulduğu  gibi,  bu  ölümlere  birtakım  hikmetler  yakıştıran  yorumlar  da  ortaya  atılmıştır.  İmam  Kastallaninin  Mevahibi  Ledunniye  adlı  eserinde  * Kutsi  hadis  olarak  meşhur  olan  “ Levlâke  levlâke  lema  halâktul  eflâk “  ( Sen  olmasaydın,  sen  olmasaydın,  Ben  alemi  yaratmazdım. )  ifadeleriyle  yer  alan  uydurma  hadisinin  ardından  Kâinatın  yaratılışını  peygamberimizin  varlığına  bağlayan  bu  uydurma  Tasavvufi  rivayet  dışında,  peygamberimizin  erkek  evlatlarının  ölümlerini  açıklamaya  çalışan  yorumlar  da  bulunmaktadır. * Böylesine  şanlı  bir  peygamberin  evlatları  yaşasaydı,  babalarının  son  peygamber  olması  sebebiyle  kendilerine  peygamberlik  görevi  verilmeyeceği  için  bu  evlatların  şanlarında  bir  eksiklik  olacaktı.  * Peygamberin  evlatları  yaşasaydı,  en  azından  ashap  tarafından  imam  yapılacaklar,  böylece  imamlık  ve  velilik  de  veraset  yolu  ile  intikal  eden  bir  makam  haline  dönüşecekti.  Bu  yorumların  hepsinde  peygamberimizin  evlatlarının  ölmemesi  durumunda  ortaya  çıkacağı  sanılan  sakıncalar  öne  sürülmüş,  dolayısıyla  bütün  yorumcular  ölümlerde  bir  hikmet  olduğu  üzerinde  birleşmişlerdir. Ancak  gerek  Allah’ın  Cebrail  aracılığı  ile  peygamberimizi  teselli  ettiğini  ileri  süren  hadis  uydurucuları,  gerekse  ölümlerde  hikmet  gören  yorumcular,  her  şeye  kadir  olan  Allah’ın,  bu  ölümlerle  ortaya  koyduğu  hikmeti,  peygamberimize  hiç  evlat  vermeyerek  de  ortaya  koyabileceğini,  böylece  teselliye  de  gerek  kalmayacağını  akıllarına   getirememişlerdir. Üstelik  de  bu  kutsi  hadis  dedikleri  hadisleri  de  kendilerinden  bazıları  yalanlamışlardır. Kevser  Sûresinin  asıl  mesajlarına  bakacak  olursak ;

KEVSER  SURESİ  1 – 3  :   Bismillahirrahmanirrahim ! * İnneatayna  kelkevser  * fesalli  lirabbike  venhar.  * İnne  şanieke  hüvelebter.

Rahman  ve  Rahim  Allah  adına ! 1  :  Şüphesiz  Biz  sana  kevseri  /  bol  nimet  verdik.  2 :  Öyleyse  Rabbin  için  salat  et  /  Mali  yönden  ve  zihinsel  açıdan   arka  çık,  destek  ol,  toplumu  aydınlatma  çalışmalarına  devam  et.  Ve  karşılaşacağın  zorlukları  göğüsle.  3 :  Şüphesiz  seni  horlayan,  sonu  olmayanın,  yaptıkları,  işe  yaramayanın  ta  kendisidir.

Ancak  bu  Sûrenin  içerisinde  yer  alan  " salli  "  sözcüğü,  pek  çok  çevirmen  tarafından  namaz  kıl,  " nhar "  sözcüğü  de  kurban  kes  anlamlarıyla  türkçeleştirilmiştir. Aynı  Sûrenin  Diyanet  İşleri  Başkanlığının  2004  yılı  çevirisine  baktığımızda ;

Bismillahirrahmanirrahim  1  :  Şüphesiz  Biz  sana  kevseri  verdik.  2  :  O  halde,  Rabbin  için  namaz  kıl,  kurban  kes.  3  :  Doğrusu  sana  buğzeden,  soyu  kesik  olanın  ta  kendisidir.  Şeklinde  ayetteki  orijinal  lafızların  saptırılarak  meallendirildiğini,  zaten  o  dönemin  müşrikleri  de,  Peygamberimiz  de  namaz  kılmakta  oldukları  halde  " salli "  sözcüğünün  namaz  kıl,  " nhar "  sözcüğünün  de  kurban  kes  diye  zamana,  koşullara  göre  tamamen  aykırı  olarak  çevrildiğini  görüyoruz.

Ayette  kullanılan  “  Biz “  ifadesi  için  sapkın  zihniyet  sahipleri,  Biz  diyerek  Allah’ın  yaptığını  söylediği  işleri  Tasavvufi  inanç  felsefesine  göre  Gavslar,  Kutuplar,  Şeyhler,  Evliya  ve  Velileri,  dostları  ile  birlikte  yaptığını  ileri  sürmüşlerdir.  Böylece  sadece  Allah’a  ait  olan  sıfat  ve  tasarrufların  kendi  uydurdukları “ Evliya “  takımına  da  yakıştırılması  için  çaba  göstermişlerdir. Oysa  Kur’andaki  bu  sözcükle  Allah’ın  azameti,  ululuğu,  emrinde  hiç  aksaklık  vermeyen  kurduğu  sistem  kastedilmektedir.  Çağdaş  bir  ifadeyle  aynı  zamanda  bizim  de  saygımız  gereği,  karşımızdaki  tanımadığımız  bir  kimseye  veya  bir  büyüğümüze  siz  diye  hitap  ettiğimiz  gibi  bir  şeydir.

Kevser  :  Sözcüğü  Arapçada  kök  anlamıyla  “  Alabildiğine,  aşırı  derecede  çok  “  demektir. Bu  sözcük  somut  şeylerin  çokluğu  için  kullanıldığı  gibi  soyut  şeylerin  çokluğu  için  de  kullanılır. Ayette  Peygamberimize “  Kevser “ i  veren  Allah  olduğuna  göre,  bu  sözcük  ile  Dünyada  ve  Ahirette  “  çok,  pek  çok  hayır  ve  güzel  şeyler “ in  kastedildiği  söylenebilir.  Ancak  bu  çok,  pek  çok  hayır  ve  güzel  şeylerin  neler  olduğuna  gelince,  bu  konuda  birçok  farklı  görüş  ve  yorum  ileri  sürülmüştür. Klasik  rivayet  tefsirlerinde  yer  alan  ve  zann  ile  sağlam  temele  dayanmayan  görüşlerden  bazıları  şöyledir.

* Kevser,  İslam  dinidir.  *  İlimdir,  * Güzel  ahlâktır,  * Şefaat  makamıdır, * Cennette  bir  ırmağın  adıdır. * Cennette  bir  havuzdur. * Peygamberliktir. * Peygambere  verilen  bütün  nimetlerdir. * Peygamberin  meziyetleridir.  Gibi  daha  pek  çok  yorum  bulunmaktadır. Böylece  temelsiz  ve  dayanaksız  zanlarla  neredeyse  bütün  peygamberlere  verilen  nimetler  peygamberimizin  üzerinde  toplanarak,  bütün  mucizelerin  üzerinde  olduğu  ayrıcalıklı  bir  peygamber  konumuna  sokulup  adeta  ilâhlaştırılmıştır.  Aslında  peygamberimize  verildiği  söylenen  Kevser,  bize  göre  Duha  ve  İnşirah  Sûreleriyle  Hicr  Sûresinin  87. ayetinde  bahsedilen  ve  Rabbimizin  değindiği  lütuflar  olabilir.

DUHA  6  :  O  seni  yetim  olarak  bulup  barınağa  kavuşturmadı  mı ?  7  :  Seni  dosdoğru  yol  dışında  biri  olarak  bulup  da  dosdoğru  yola  kılavuzluk  etmedi  mi ?  8  :  Seni  aile  geçindirme  zorluğu  içinde  bulup  da  zengin  etmedi  mi ?

İNŞİRAH  1 – 4  :  Biz  senin  için  senin  göğsünü  açmadık  mı ?  Senden  ağır  yükünü  indirmedik  mi ?  Ki  o  senin  belini  çatırdatmıştı. Senin  şanını  da  senin  için  yüceltmedik  mi ?

Hicr  Sûresinin  87. ayetinde  de  “ Andolsun  ki  Biz  sana  ikili  ikili  nice  nimetleri   ve  büyük  Kur’anı   verdik. “  denildiği,  ayetlerde  de  zıt  anlamlarla  dile  getirildiği  gibi, "  daha  önceleri  Peygamberimiz  sıradan  birisi  idi,  seçilip  peygamber  yapıldı.  Yetim  idi  barınağa  kavuşturuldu.  Şaşırmış  idi,  doğruya  iletildi. Dar  gelirli  idi  zenginleştirildi.  Sıkıntılıydı,  göğsündeki  baskı  ve  sıkıntıları  giderilerek  ferahlatıldı.  Görevinin  yükü  ağırdı,  ağır  yükü  hafifletildi.  Adı  unutulacaktı,  adı  sanı  ve  şanı  yüceltildi. "  Ve  bütün  bunların  hepsi  de  ayette  “ ita “  sözcüğü  ile  ifade  edilerek,  bir  lütuf  olarak  verildiği  dile  getirilmiştir.

2. Ayet  :  Öyleyse  Rabbin  için  salat  et  /  mali  yönden  ve  zihinsel  açıdan  destek  ol ;  Toplumu  aydınlatmaya  devam  et  ve  karşılaşacağın  zorlukları  göğüsle !  şeklinde  Peygamberimizin  içinde  bulunduğu  koşullara  göre  olması  gerektiği  halde,  Diyanet  ve  daha  pek  çok  müfessir  tarafından  yapılan  çevirilerine  baktığımızda ;

2. Ayet  :  O  halde  Rabbin  için  namaz  kıl  kurban  kes.  şeklinde  olduğunu  görürüz.

Kevser  Sûresinin  ikinci  ayetinde,  Arap  edebiyatının  önemli  sanatlarından  biri  olan  “  iltifat  “  sanatı  ile,  birinci  ayetteki  Biz  zamiri  yerine  hemen  bu  akışa  uygun  olarak,  Bizim  için  denmesi  gerekiyorken  üçüncü  tekil  şahıs  ifadesine  geçilerek  “  Rabbin  için “  denilmiştir.  Bu  iltifat  sayesinde  hem  ikinci  ayet  hükmünün  etkinliği  arttırılmış  hem  de  “  Rabb “  olma  özelliği,  Allah’ın  Rabbliği  /  programlayarak  çekip  çevirdiği  yöneticiliği,  Efendiliği  ön  plana  çıkarılmıştır. Rabb  için  salat  edilmesi  istenmiştir.  Salat  sözcüğü  bu  ayette  klasik  tefsircilerce,  Diyanet  başkanlığının  çevirilerinde  ve  pek  çok  çeviride  namaz  kıl  diye  meallendirilmiştir. Oysa  buradaki  salat  sözcüğü   doğrudan  doğruya  sadece  namaz  kıl  demek  değildir. Peygamberimiz  ve  o  zamanın  Mekke  halkı  da  İbrahim  peygamberin  haniflik  teamülünden  geldiği  gibi  zaten  namaz  kılıyor  idi. Üstelik  bizim  bugünkü  namaz  anlayışımız  ile  ilgili  rükûnları  ve  ayrıntılarını  ele  alan,  namazın  farz  kılındığını  bildiren  dua  ayetleri,  henüz  peygamberimize  indirilmemiş  idi. ( Kur’anda  Salat  Namaz  mıdır ?  başlıklı  yazımıza  bakabilirsiniz. )  Oysa   salat,  dinin  temeli  ve  namaz   kılma   fiilinden  çok  farklı  ve  çok  kapsamlı  olan  bir  kavramdır. İkinci  ayette  geçen  “ Nahr “   sözcüğü  de  çok  kapsamı  olan  ve  karşılığı  da  başka  dillerde  hemen  tek  bir  kelimeyle  Türkçeye  de  hemen  kurban  kes  şeklinde  çevrilemeyecek  bir  sözcüktür. Bu  sözcük  klasik  eserlerde,  bir  çok  mealde  köklü  bir  inceleme  yapılmadan,  maalesef  Türkçeye  en  uzak  anlamı  olan  “ Kurban  kes “  ifadesi  ile  çevrilmiştir. Din  adına  yapılan  bu  hataya  ve  yozlaşmaya  rağmen  bugün  dahi  hala,  bu  nedenle  her  kurban  bayramında,  anlı  şanlı  Akademisyenler  de  dahil  İlâhiyatçı  konuşmacılar  bu  Sûreye  dayandırarak  kurban  konusunu  açıklamaya  çalışırlar.

Ayetin  orijinalinde  yer  alan  “ Ve' nhar “  sözcüğünün  Arap  kültüründe  emir  kipiyle  yer  alan   mastar  haliyle  “  *  Eli  göğse  değdirmek, *  göğüslemek,  *  devenin  göğsüne  bıçak  saplayıp  kesmek “  gibi  anlamları  bulunmaktadır.  Bu  üç  değişik  anlamın  da  ayrı  ayrı  incelenmesi  gerekir. *  İmam  Şafi,  “ Ve'nhar “  emrini   “ kurban  kes “  ya  da  deve  kes  olarak  değil, “  Ellerini  göğsüne  değdir “  olarak  yorumlamış  ve  namaz  kılarken  alınan  ara  tekbirlerde  ellerin  göğüs  hizasına  kadar  kaldırılarak,  göğüse  değdirilmesi  şeklinde  içtihat  etmiştir. Şafi  mezhebinde  olanlar, Şii  ve  Ehlibeyt  inancında  olanlar,  bu  içtihada  uyarlar  ve  namazda  iken   ellerini   göğüslerine  kaldırarak  rükûn  değişikliklerine  geçerler. Bu  eylem  ise  her  türlü  olumsuz  düşüncenin,  sıkıntının,  tasanın  arkaya  atılması  anlamına  gelir. Kimileri  de  aynı  emri,  kesin  olarak  o  şekilde  kastedilmediği  halde  namazda  göğsün  kıbleye  /  Mekke'ye  döndürülmesi,  kesinlikle  başka  yönlere  yalpalanılmaması  gerektiği  şeklinde  anlamışlardır.

* Sözcüğün   mastar  olarak   ikinci  anlamı  olan  “ göğüslemek,  göğüs  göğse  gelmek “  Arap  kültüründe  en  fazla  kullanılan  anlamlarından  biri  olmuştur. Çoğunlukla  Arap  şairleri  tarafından  boğaz  boğaza  gelmeyi,  göğüs  göğüse  dövüşmeyi  ifade  etmek,  sıkıntıları  göğüslemek  ve  mücadele  etmek  anlamlarında   kullanılmıştır. Ayrıca  köy  ve  şehirlerde  evlerin  karşı  karşıya  olmasında  da  bu  ifade  kullanılmıştır. 

*  Sözcüğün  mastar  olarak  kullanıldığında  üçüncü  anlamı  olan “ Deveyi  hançerle  göğsünden  kesmek “  anlamı  içerisinde,  aslında  kurban  sözcüğü  yer  almamaktadır. Bu  anlam  esas  alındığında,  ayetten  “ kurban  et  “  veya  “  kurban  olarak  deveyi  kes “   gibi  anlamlar  çıkmaz. Sadece  deve  kes  anlamı  çıkar.  Deve  veya  diğer  hayvanlar,  değişik  zamanlarda  değişik  amaçlar  için  zaten  kesilmektedir,  üstelik  de  devenin  dışındaki  hayvanlar  göğüsten  değil  boynundan,  deve  ise  özellikle  göğsünden  bıçaklanarak  kesilmektedir.  Bu  kesimlerin  ise  mutlaka  kurban  olması  gerekmez.  Bu  takdirde  ise  düz  mantıkla  ayetin  anlamı  ancak  “ Seni  üzüyorlar,  sana  düşmanlık  ediyorlar,  sen  de  uyluklarını  hareket  ettir,  ayağa  kalk,  yürü,  çabala,  şirke  ve  taguta  karşı  çık,  çok  çalış,  destek  ol,  sosyal  yardım  yap  deve  kes “  şeklinde  olabilir.  Fakat  o  günkü  şartlar  altında  peygamberimize  kurban  kes  deyip  kasaplık  yapmasının  emredilmiş  olmasının,  pek  anlamlı  ve  mantıklı  bir  yanı  yoktur.  Çünkü  bu  Sûre  indiğinde,  peygamberimiz  insanlara  açıktan  tebliğ  yapmaktan  zorlanmaktadır,  yeterince  taraftar  edinememiştir,  hatta  geceleri  gizli  gizli  üçbeş  kişi  ile  ancak  bir  araya  geliniyor  ve  çalışmalar  tebliğ  niteliğinden  öteye  gidemiyordu.  Bunun  dışında  herhangi  bir  eylem  söz  konusu  değildi.  Etrafında  da  deve  kesip  yedireceği  kalabalıklar  yoktu.  Üstelik  de  Kurban  Bayramı  diye  bir  kavram  da  henüz  ortaya  çıkmamıştı,  zaten  Peygamberimizin  hayatı  boyunca  da  böyle  bir  bayram  uygulaması  yoktu.  Hacc'ın  rükûnlarını,  farzını  belirleyen  ayetler  ve  hediye  olarak  kesilecek  hayvanlar  ile  ilgili  ayetler  de  henüz  nazil  olmamıştı.

Bu  nedenlerle  Kevser  Sûresinin  ikinci  ayetini   namaz  kıl,  kurban  kes  olarak  değil : “  Madem  Rabbin  sana  kevseri,  bol  nimeti  verdi,  öyleyse  sen  de  Rabbin  için  çok  çalış,  çok  gayret  et,  ayağa  kalk,  yürü,  çabala,  taguta  karşı  çık,  destek  ol,  sosyal  yardım  yap  ve  dayanışma  içinde  ol,  gerisini  düşünme  boş  ver,  üzüntülerini,  tasanı,  kaygılarını  arkanda  bırak,  önüne  gelecek  her  zorluğu  göğüsle,  sabret  “  anlamlarında  düşünmek  daha  gerçekçi  ve  mantıklı  olur. Ayrıca  "  Kurban  kes "  diye  bir  ifadeyi  kullanmak,  Arap  dil  kurallarına  göre  çok  yanlış  bir  deyim  olur. Kur'ana  göre  " kurban "  özellikle  kan  akıtarak  hayvan  kesmek  değil,  Allah'a  yaklaşmak  için  yardıma  muhtaç  başka  insanlara  yapılabilecek  her  türlü  fedakârlığın,  yardımın,  güzel  davranışın  genel  adıdır.  Bu  kavram  çerçevesinde  "  kurban  kesiyorum "  derken  Allah'a  yaklaşmak  için  bu  fedakârlıklarımı,  güzel  davranışlarımı  kesiyorum  diye  bir  ifade  olabilir  mi ?  Ne  Kur'anın  İslam'ında,  ne  de  Peygamberimizin  zamanında  toplu  olarak  kan  akıtılıp  yılda  bir  kez  hayvan  kesimiyle  yerine  getirilerek  ardından  bayram  yapıldığı  gibi  böyle  bir  gelenek  yoktur. ( Dinimizde  Kurban  Kesmenin  Aslı  Nedir ?  başlıklı  makalemizde  Kurban  konusunda  geniş  bilgi  bulabilirsiniz )

Üçüncü  ayette  yer  alan  “ ebter “  sözcüğünün  esas  anlamı  “  kuyruğu  köküne  kadar  kesmek “  demektir. Kuyruğu  olmayan  eşeğe  “  hımarun  ebterü  “  denilirdi. Daha  sonraları  hayır  hasenat  yapmayan  kimselere,  zürriyeti  olmayanlara,  özellikle  de  erkek  çocuğu  olmayanlara  denilir  oldu.  Ebter  sözcüğü  de  aslında  “  beter  “  sözcüğünden  türemiştir.  Bundan  dolayı  beddua  edilirken  “ beter  ol  “  denir. Bunun  anlamı  senin  sonun  iyi  olmasın,  perişan,  daha  da  kötü  olsun  demektir.

Yukarıda  anlamını  ve  içeriğini  açıkladığımız  bu  Sûre,  en  kolay  ezberlendiği  için  namazlarda   Fatiha  Sûresinden  sonra  kıyamda  iken  en  çok  okunan  Sûrelerden biridir. Ancak  ayetin  lafzında  görüldüğü  gibi,  doğrudan  doğruya  Allahın  huzurunda  ve  karşısında  Arapça  olarak  okunması  durumunda,  kişi  Allah'a  kendisinin  bol nimet  verdiğini  söylemiş  olacak,  Allah'a  da  sanki  Allah'ın  başka  bir  Rabbi  varmış  gibi  onun  için  namaz  kılması,  salat  etmesi,  görevine  devam  etmesi,  kurban  kesmesi   sıkıntıları  göğüslemesi   emredilecektir. Böyle  bir  küfrün  içine  girilmiş  olunacaktır. Allah'ın  peygamberimize  ve  kullarına  yönelttiği  emirler,  gerisin  geriye  Allah'a  yöneltilmiş  olunacaktır. Bu  garabetten  ve  küfre  düşme  tehlikesinden  kurtulmak  için  bu  Sûrenin  lafzına  uygun  olarak,  anladığımız  dilde  dua  formuna  çevrilerek  Allah'la  konuşmak,  bize  göre  daha  mantıklı  ve  doğru  bir  uygulama  olacaktır. Bu  Sûrenin  anlamına  ve  lafzına  uygun  olarak,  namazımızda  Fatiha  Sûresinin  ardından,  beynimizle,  kalbimizle,  anladığımız  ve  ne  söylediğimizi  bildiğimiz  şekilde ;

Yarattığı  bütün  canlılara  rızkını  veren  El  Mukit  Rabbim !  Şüphesiz  bize  de  bol  nimet  verdin. Biz  de  Sana  layıkıyla  kulluğumuzu,  salatımızı  yerine  getirmek  istiyor,  Senin  hak  dinine  yöneliyoruz.  Bu  yolda  karşılaşacağımız  her  zorlukta  bize  dayanma  gücü  ver.  Bizi  yalnız  bırakma,  bu  yolda  sonumuzu  başarıya  ulaşanlardan  eyle.  diyerek  küfre  girme  tehlikesi  olmadan,  Rabbimizle  konuşarak  namazımızı  daha  anlamlı  bir  hale  getirebiliriz.

Sonuç  olarak,  bu  Sûrenin  ayetleri  ile  peygamberimizin  maruz  kaldığı  ve  kalmaya  da  devam  edeceği  aşağılamalara,  hakaretlere,  saldırılara  rağmen  teselli  edilip  morallendirilmeye  çalışılırken,  kendisine  verilen  onca  nimetin  ve  desteğin  yanında  görevine  de  yılmadan,  sabırla  devam  etmesi,  önüne  çıkabilecek  zorluklarla  mücadele  ederek  onları  göğüslemesi  gerektiği  anlatılmaktadır.  Bize  düşen  öğüt  ise,  aynı  anlamlarda,  dine  ve  Allah’ın  ayetlerine  sahip  çıkmamız,  dayanışma  destekleşme  içerisinde  olmamız,  bu  yolda  önümüze  çıkabilecek  engellerde  dayanma  gücü  göstermemiz  ve  Allah  yolunda  başarılı  olmayı  hedeflememizdir. Görevine  başladığı  ilk  andan  itibaren   Allah’ın  bütün  ayetlerini  ve  indirdiği  kitabı  reddeden  kâfirler,  Peygamberimizi  değişik  sıfat  ve  yakıştırmalarla  aşağılamaya,  kötülemeye  çalışmışlardır.  Dünya  durdukça,  inkârcılık  ve  kâfirlik  var  oldukça  Peygamberimizi  kötüleme  ve  gözden  düşürme  eylemlerinin  devam  edeceği  açıktır.  Ne  var  ki  Peygamberimize  ve  dolayısıyla  İslam’a  o  günlerde  sataşanların  eli  boş  kaldığı,  asıl  onların  soylarının  kesik  olduğu,  her  iki  hayattada  da  Allah  katında  başarıya  ulaşamadıkları  gibi,  bundan  sonrakiler  de  öyle  başarısız  ve  elleri  boş  kalacaktır. O  günkülerin  hem  emekleri  ve  bu  dünyadaki  kazanımları  boşa  gitmiş,  düzenleri,  inançları  bitmiş,  hem  de  nesepleri,  soy  ve  sopları  dünya  sahnesinden  silinip  gitmiştir. Bu  ayetlerden  biz  de  gerekli  dersi  çıkartıyoruz  ki,  sonuç  bu  gün  de  yarın  da  yine  aynı  şekilde  olacaktır. Biz  ise  bu  minvalde,  bugün  Peygamberimizin  yegâne  ve  en  değerli  emaneti  olan,  Kur'anımıza  gereği  gibi  sahip  çıkalım,  anladığımız   dilden  okuyarak  aklımızı  kullanalım,  önümüze  konulan  her  hurafeye,  din  adına  denilen  her  uygulamaya,  Kur'an  ile  test  etmeden  inanmayalım,  Peygamberimize  bugün  de  yapılan  yanlış  isnatlardan,  iftiralardan  ve  karalamalardan  O'nu  korumaya  çalışalım.  Allah'ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur'anın  doğruları  sizinle  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  (  Tebyin ül Kur’an )

  

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET