İnsan, yaratılması ve yeryüzünde çoğalıp dağılarak, sosyal yapısı gereği toplu yaşamaya başlamasından dolayı, fıtri olarak daima bir şeylere bağlanma, inanma, güvenme, bir güce sığınma ihtiyacında ve düşüncesinde olmuştur. Yüce Allah insan olarak yarattığı kuluna, diğer yarattıklarından farklı olarak düşünme ve irade kullanma yeteneğini ve özgürlüğünü bahşetmiştir. Bu irade ve düşünce ile insanoğlu, sığınmak ve güvenmek için önce çevresinden ve yaşadığı ortamdan bir nesneye veya bir güce, sonra da Tanrı inancına yönelmiş, böylece de din olgusunu yaratmıştır. İnsanın toplumsal ve sosyal yaşamı, uygarlığı geliştikçe dine ve Tanrıya bakış açısı da şekil değiştirmiştir. Din olgusu zamanla insanın bu gelişmesine, ekonomik, kültürel ve sosyal yapılarının farklılığına bağlı olarak farklı boyutlar ve farklı anlamlar kazanmış ise de, değişmeyen tek şey, bir güce, bir sahibe bağlanmak, sığınmak ve onu yücelterek Tanrı yapmak olmuştur. Bu itibarla zaman zaman Tarih boyunca, her toplumda kendini güçlü, her şeye yeterli görenler, yönetici, efendi, olarak seçilmiş, Tanrı yerine konmuş, onlar da toplumlarına hükmetmiş, yaşamlarına yön vermiş, kendine hizmet ettirmiş, insanları köle olarak kullanmıştır. Bu nedenle kendisini her şeye yeterli gören tâğutlaşmış, azmış, firavunlaşmış, ilâhlaşmış insan vardır, ama bir şeylere inanmamış dinsiz toplum yoktur.
Din / Hak Din, " Yüce Rabbimiz Allah'ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları dünya ve Ahiret mutluluğuna kavuşturan sistem ve Allah'ın koyduğu hükümlerdir. " Allah'ın insanlar için indirdiği son kitap olan Kur'anda Zümer Sûresinin 2 - 3. ayetlerinde " Dikkatli olun halis din sadece Allah'a aittir. " ifadeleriyle kesin olarak ve açıkça belirtildiğine göre Din, Allah'a aittir, ve Halis Din katkısız olmalıdır, Hahamların, Rahiplerin, Mezhep imamlarının, Alimlerin, Tagutların, Zorbaların, Ulemanın eliyle hükmüne sonradan müdahaleler olmamalıdır. Buna rağmen bugün
Dünya üzerinde on binlerce yıldır atalardan
gelen geleneklerle kanıksanmış, sayılarla
ifade edemeyeceğimiz kadar
çok sayıda Din
ve inanç grupları
bulunmakla beraber, bizzat
Allah tarafından peygamberler aracılığıyla
indirilip vahiyle
belirlendiği söylenen, semavi dinler denilen, Kur’anda da
birçok ayette ehli
kitap olarak ifade
edilen İbrahimi Din mensupları, Bahailer, Yahudiler, Hristiyanlarla birlikte
Müslümanlar ve yine bunların dışında sayılamayacak kadar alt
grupları bulunan Hinduizm,
Budizm, Brahmanizm, Şintoizm, Konfiçyüzcülük, Zerdüştlük Dinleri de bulunmaktadır. Bu farklı
inanç ve Din
gruplarının hepsi de Tanrıya
yaklaşmak için değişik kesimdeki insanların müdahaleleriyle oluşan kendi
dinlerinin diğer dinlerden
ayrı ve üstünlüklü
olduğunu zannetmektedirler.
Oysa Kâinatı, yeri, göğü ve ikisi arasındakileri yaratan, bütün varlıkları oluşturan ve Dünya denilen gezegeni insan için hazırlayıp, Gökyüzünde, karada, denizde sayısız nimetlerle donatan, bütün Dünya insanlarının muhatap alması gereken ise birçok Tanrı değil, tek bir Allah ve bütün insanlar için oluşturduğu Din olmalıdır. Leyl Sûresinin 12. ayetinde de " Doğruya ve güzele yol göstermek sadece Bizim üzerimizedir.” ifadeleriyle belirtildiği gibi Rahmeti, hidayeti kendi üzerine farz kılan, Rahman ve Rahim olan, Kâinattaki bütün insanları ve var olan her şeyi yaratmış olan Yüce Rabbimiz, Kendisinin tanınmadığı, yerine birtakım ortakların Tanrı olarak konulduğu, farklı inanç ve küfür içindeki Dinlerin oluşturulduğu, adaletin bozulduğu, huzurun kalmadığı, zulümle güçsüzlerin ezildiği, korkunun, endişenin ve kaosun egemen olduğu zamanlarda ve toplumlarda duruma müdahale etmiş, Kendi dinini insanlara öğretmek üzere tarih boyunca peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir.
Çoğunlukla zamanımızda yaşanılanlarla görünen ve bilinen yapılarıyla insanlar, İslam, Yahudi, Hristiyan, Müslüman inançlarının hepsini ayrı ayrı dinler olduğunu zannetmektedirler. Ama aslında bu inançların temelinde bütün peygamberlere indirilen kitapların hepsinin öngördüğü dini yaşam kuralları ve yükümlülükleri aynıdır ve Allah katında tek bir din vardır, sonradan insanların kendilerinin koyduğu adlar ne olursa olsun insanlar tarafından saptırılıp bozulmadığı takdirde hepsinin adı da İslam'dır. Biz de bu makalemizde Allah katında tek din olan İslam'ı, son peygamber Muhammed ( a.s. ) ile tebliğ edilmiş Kur'anın doğruları ile anlamaya ve tanımaya çalışacağız.
Tekâmül etmiş ve ünsiyet kazanmış insanoğlunun, Adem peygamberle beraber Allah’ın dini ile tanışmasından bu yana süregelen binlerce yıldır, Allah katında tek bir din vardır. O da Allah’ı birleyen Tevhit dini İslam’dır. Dinin yegâne sahibi olan Allah, binlerce yıldır ardı ardına değişik zamanlarda ve değişik toplumlara, peygamberler ve kitaplar göndererek dinini ayakta tutmuş, devamlılığını sağlayarak korumuştur. Tarih boyunca bu güne kadar Allah’a teslim olan ve gönderdiği peygamberlere uyanların hepsi de Müslüman’dır. Adem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakub, Musa, Zekeriya, Yahya, İsa ve ismini bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün peygamberler gibi sonuncusu olan Muhammed peygamber de aynı temelde Tevhit / Allah'ı birleme / Allah'tan başka İlâh diye bir şey yoktur deme şuuru ve bilinci hedefinde, birbirini tasdik eden ve kabul eden İslam’ın Müslüman olan peygamberleridir. İbrani, Musevi, Yahudi, Hristiyan, Nasrani, İsevi, Süryani, Muhammedi gibi isimlendirmeleri ise sonradan o bölgenin ve inancın insanları tarafından konulan ayrıştırma isimleri olmuştur. İslam’ın son kitabı olan Kur’anda Bakara 285. Ali İmran 84. ayetleri gibi Bakara Sûresinin 136. ayetinde de “ Deyin ki “ Biz Allah’a, bize indirilene / Kur’ana, İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilenlere / Tevrat ve İncil’e ve peygamberlere Rabblerinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırmayız. Ve biz ancak O’nun için Müslüman / İslamlaştıran olanlarız. “ ifadeleriyle Allah katında tek din olan İslam’ın devamlılığı tasdik edilmektedir. Çünkü İslam dininin inanç temelinde, bütün peygamberlerine ve onlara indirilen kitaplara inanmak esastır. Bu dine inanıp Müslüman olanlar da, son peygamber Muhammed’e kadar gelmiş olan bütün peygamberleri İslam’ın peygamberi olarak kabul eder, onlara ve indirilen kitaplara saygı gösterir ve hiç birini diğerinden ayırmaz. Ama Dini, İnancı, adı ne olursa olsun bugün bütün Dünya insanlarının da artık evrensel olduğu için ulaştırılabildiği anda bu Dine inanma zorunluluğu vardır. Oysa biz Müslümanlar olarak önce kendimizi Kur'anın doğrularına ulaştıramadığımız, ve başka toplumlara da aktarabilme yetisinde olamadığımız için, bu nasıl mümkün olacaktır ?
İSLAM sözcüğü, silm kökünden
türemiş if’al
kalıbında mastar bir
sözcük olup isim
ve mastar olarak
kullanılır. Silm sözcüğü :
Berâet / Uzak
tutma / korkudan, kuşkudan,
belâdan, huzursuzluktan, kavgadan,
savaştan, ağrıdan sızıdan,
maddi ve manevi
sıkıntılardan, zayıflıktan, çürüklükten
gibi bütün olumsuzluklardan uzak
olma demektir. Bu
sözcüğün İslam kalıbı ise
“ sağlamlaştırma / dertten,
tasadan, korkudan, mutsuzluktan,
kavgadan, savaştan ve
benzeri olumsuz şeylerden
uzaklaştırma demektir. Bu nedenle
İslam Dini
“ İnsanları sağlamlaştıran din /
Dertten, savaş, zayıflık,
manevi hastalık, mutsuzluk
ve benzeri sıkıntılardan, olumsuzluklardan uzaklaştırıp
sağlama, güvenceye alan “ ilkeler
bütünüdür. Kur’anda “
Hikmet “ olarak ifade
edilen “ Zulüm ve
fesadı engellemek, adaleti
sağlamak için konulmuş
kanun, düstur ve
ilkeler “ de İslam Dininin
esaslarıdır.
MÜSLÜMAN da, her
şeyi sağlamlaştıran, mükemmelleştiren, olumsuzlukları
olumluya çeviren, zulmü ortadan kaldıran,
dinamik, çalışkan, üreten ve canlı olan
kişidir. Bu kavramları içeren Müslüman sözcüğü gerçekte bu
şekliyle Kur’anda yer almaz ama Arapçada
aynı silm
kökünden türemiş olan “
Müslim, Müslimine, Müsliminun “ şekillerinde
yer alır. Kendini Allah’a,
peygamberlerine ve Kitaplarına
yönelterek toplumunun dert,
tasa, korku, mutsuzluk,
kavga, savaş gibi her olumsuzluğunu
uzaklaştıran, ortadan kaldırıp,
olumluya dönüştüren, mükemmelleştirerek sağlamlaştıran, dinamik,
çalışkan, canlı olan,
üreten ve İslamlaşmış
kişidir. Müslüman sözcüğü bize
peygamber, namaz, abdest,
oruç sözcükleri gibi Farsçadan geçmiştir.
Sözcüğün Kur’andaki aslı “
Müslim “ dir. Hacc Sûresinin 77 – 78.
ayetlerinde “ Ey iman
etmiş kimseler ! Zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız
için Allah’ı birleyin, vescüdû / secde
edip / boyun eğip teslimiyet gösterin.
Rabbinize kulluk edin. İyilik yapın ve
Allah uğrunda gerektiği gibi gayret
gösterin. O sizi seçti ve dinde
atanız İbrahim’in dininde / yaşam tarzında
sizin için bir zorluk oluşturmadı. O,
daha önce ve işte Kur’anda Elçi’nin /
Kur’anın size şahit olması, sizin de
insanlara şahit olmanız için sizi müslimine
/ Müslümanlar olarak isimledi…” ifadelerinde
gördüğümüz gibi Arapçada Müslim sözcüğünün çoğulu da “ Müslimûn “ dur.
Ve bütün dönemlerde İslam’a
inananlara ve inanacak olanlara bu ismi
bizzat Rabbimiz Allah koymuştur. Zümer Sûresinin 11 – 12. ayetlerinde “ De ki : Ben
kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü
kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum.
Ve bana evvelel müslimîn / Müslümanların ilki
olmam için emir verildi. “ ifadelerinde
belirtildiği gibi, Allah’ın
vahiy nuru ile aydınlatılan, fazileti
ile taçlandırılan, vahyin öğretileri ile
eğitilmiş, yoğrulmuş olan, Allah'ın Hakk Dini
İslam'a özgü yaşayan bütün peygamberler
ve onların yolundan
gidenler de Müslümandır, ve
bizim Peygamberimiz
de Kur’anın ilk Müslümanıdır.
Allah katında İslam’dan başka din yoktur. O da bütün peygamberleri aracılığı ile indirdiği kitaplarda yazılı olanlardır. Ama Tarih boyunca ve bugün de değişik isimler altında görülen inançların hepsi, Ruhban sınıfı Din sorumlusu kişiler tarafından oluşturulmuş ve maalesef zamanla İslam’ın yozlaştırılarak asıl hedefinden saptırıldığı inançlara dönüştürülmüştür. Bugüne kadar görevlendirilmiş her peygamberin ardından, her dönemde, her devirde insanlar gerçek dinlerini parça parça etmişler, gruplara, Tarikatlara, Mezheplere bölünmüşlerdir. Nasıl ki Yahudilik, Ortodoks, Haredi, Hasidik, Kabbala gibi, nasıl ki Hristiyanlık, Ortodoks, Katolik, Protestan, Süryani gibi Mezheplere bölündü ise, Yahudilikte Tevrat adı altında Talmut, Tekvin, Tanna, Tora, Çıkış, Levilliler, Sayılar, Tesniye gibi, Hristiyanlıkta da pek çok Kanonik ve Apokrif İncil sonradan insanlar eliyle yazıldı ise, Muhammedi Müslümanlık da bugün Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri başta olmak üzere yüzlerce Ehli Sünnet ve Ehli Beyt denilerek Mezhep ve Tarikatlara bölünmüştür. Hele bugün radikal Selefi mezhebi mensuplarınca ise, Kur’anda aslında savaş anlamında olmayan cihat sözcüğünü yanlış yorumlayarak, kendi inançları dışındaki inançları küfür kabul edip bütün insanlığa karşı savaş açıp terör estirilmektedir. Bu bağlamda aslında Allah katındaki İslam'a göre kendilerinin inancının her birinin de saptırılmış olduğu halde, Hristiyanlar Yahudileri, Yahudiler Müslümanları, Müslümanlar da her birini İslam dışı olarak görmekte, aşağılamakta, her inancın mensupları da kendi inançlarıyla övünmektedirler.
Bu bağlamda birçok ayette sözü edildiği gibi Bakara Sûresinin 111 - 112. ayetlerinde “ Bir de insanları Yahudileştirmek, Hristiyanlaştırmak isteyenler, “ Yahudi ve Hristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek “ dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. De ki : “ Eğer doğru kimseler iseniz, delilinizi getirin. Hayır aksine kim esleme / Müslüman / iyileştiren, güzelleştiren biri olarak kendisini Allah için İslamlaştırırsa, işte onun, Rabbi katında ödülü vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de.” İfadelerinde gördüğümüz gibi Yahudilik ve Hristiyanlık da İslamın kapsamına alınmakta, hepsi için Müslüman olmak, Cennete girebilmenin şartlarından biri olarak gösterilmektedir. İslamdaki bencillik, ayrımcılık kabul edilmemektedir. Bu nedenle Ali İmran Sûresinin 19. ayetinde “ Şüphesiz Allah nezdinde din İslam’dır. “ aynı Sûrenin 85. ayetinde de “ Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki o din ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi İslam’dan başka Din, adı ne olursa olsun, saptırılmış olan dinler Allah katında din olarak kabul edilmemektedir.
Allah’a ait olan “ Hakk Din “ Mükemmelliği, adaleti, hükümleri ve evrenselliği ile dünya var oldukça ayakta durarak yaşamını sürdürecektir. Rabbimizin tarih boyunca Adem peygamberden başlayarak insanlığa ve son olarak da bizim Peygamberimize tebliğ ettirerek Kur’an ile bildirdiği dinin adı da yine, Ed - Dinül - Halis / Halis Din İslam dır. Bütün peygamberlerde olduğu gibi, Allah'ın indirdiği Hakk Din olan İslam'ın hiç bir Kitabının, peygamberlere indirdiği vahyin orijinalindeki temelde Tevhit iletisi birbirinden farklı değildir. Her kitap, bir önceki, ama Allah'ın orijinal vahyi olan Kitabı tasdik eder, zamanla unutulmuş ve saptırılmış olan Tevhit ilkelerini hatırlatan ve tekrar düzeltip güncelleyerek insanların önüne koyan niteliktedir. Ali İmran Sûresinin 3 - 4. ayetlerinde " Allah sana, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı olarak bu kitabı hak ile indirdi. O daha önce insanlara doğru yol kılavuzu olarak Tevrat'ı ve İncil'i de indirmişti. Furkan'ı / doğruyu yanlışı da o indirdi. " ifadelerinde gördüğümüz gibi Kur'anda da önceki peygamberlere indirilmiş olan kitaplar tasdik edilmektedir. Ancak ayetin ifadelerine göre dikkat etmemiz ve göz önünde bulundurmamız gereken noktalar vardır. Kur'an, Yahudi ve Hristiyanların temel dini kitapları olan Kitabı Mukaddeste anlatılanların tamamını, bugün değiştirilmiş ve bir çok yönden efsane, masal ve mitolojik hurafelerle saptırılmış olan anlatımları değil, sonradan saptırılmamış olan, kendi içerisinde bu kitaplar ile ilgili yer alan anlatımları doğru olarak kabul etmekte, onaylamakta, zaman zaman da yer vermektedir. Daha önceki peygamberlerin getirdikleri Zebur, Tevrat ve İncil’deki vahiylerin orijinalleri, sonradan insanlar eliyle saptırılmasaydı, aslında hepsi de İslam çerçevesindeki dinlerdir. Örneğin İdris peygamberin 3 prensibi, Nuh'un 7 ilkesi, Musa'nın Tevrat ile 10 emri, İsa'nın 10 emri açıkladığı İncil'i / Müjdesi, hepsi de evrensel hukukun aynı olan temelleri üzerine oturtulmuştur. Aslında bizim Peygamberimiz de kendisine verilen Allah'ın Halis Dinini yayma görevini bütün peygamberlerde olduğu gibi, tam bir başarı ile yerine getirmiştir.
Ama bugün görüldüğü ve bilindiği gibi Yahudi kaynakları olan ve sonradan yüzyıllar içerisinde Hahamlar eliyle yazılan Tora, Tanna, Talmud, Tekvin, Çıkış isimlerindeki kaynaklarda bütün peygamber kıssaları insan ve doğa üstü olarak, bütün ince ayrıntılarına varıncaya kadar mucize, masal ve hurafelerle dolu mitolojik olaylar şeklinde anlatılmaktadır. Benzer anlatımlar Hristiyanların Apokrif ve Kanonik İncillerinde de bulunmakta, hatta biz Müslümanların tefsir ve meal çevirilerinde dahi Hadis ve rivayetlerle de takviye edilip o şekilde yer almaktadır. Bu nedenle Ehli Kitap denilen bu inançların içerisinde maalesef Allah'ın Hakk Dini İslam bulunmamaktadır. Öte yandan Allahı, bizdeki Tasavvuf inancında olduğu gibi bir bütünün parçası kabul etmek de şirktir. Allah bütün yarattıklarından münezzehtir. Allah’a inanmakla beraber O’na başka şeyleri ortak koşan Yahudi ve Hristiyanların Teslis inancı da şirktir. Allah'ın Hakk Dini İslam'da masal, mucize, hurafe, insan ve doğa üstü anlatımlar olmaz. Şirk olan Allah'a ortaklar koşulması da kabul edilmez. Tevbe Sûresinin 30. ayetinde " Ve Yahudiler “ Üzeyir Allah’ın oğludur “ dediler. Hristiyanlar da “ Mesih Allah’ın oğludur “ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla daha önce yaşayan kâfirlerin sözlerini taklit ediyorlar. ..... " Meryem Sûresinin 35. ayetinde de " Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan arınıktır...." Maide Sûresinin 73. ayetinde de " Andolsun “ Allah üçün üçüncüsüdür “ diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfirlere acı veren bir azap dokunacaktır. " ifadelerinde gördüğümüz gibi Yahudiler Üzeyir'e, Hristiyanlar İsa’ya Allah’ın oğlu demiş, Meryem’e Ruhul Kudüs denilerek uluhiyet verilmiş, Allah üçün üçüncüsüdür denilerek inancın içine sokulmuş, Allah'a ortak edinmişlerdir. Rabbimiz de bu konularda biz Müslümanlara siz de Peygamberinizi Bana ortak koşarak aslında onlar gibi yapmayın diyerek uyarısını yapmakta, onların içine düştükleri yanlışları teyid etmektedir. Peki bir soralım bugün Müslümanlar bu uyarıların farkında olup uyarılara uymuşlar mıdır ? Elbette ki hayır. Biz Müslümanların da onlardan bir farkı yoktur, şirkle beraber Mezhep, Tarikat ve Cemaat bölünmeleriyle birçok yanlışın içinde olunmaktadır. ( Kur'an Dışında Yaşanan Dinler ve Allah'la Aldatma, Tasavvuf Dininde Sırlar Ve Kerametler, Kur'ana Göre Dua Nedir ? başlıklı makalelerimizde geniş bilgi bulabilirsiniz. )
İnsanlığın yaratılmasından bu yana dünya insanları için aslında barış, esenlik, adalet, kardeşlik ve huzur için Allah katında tek Din olan Kur’anın İslamı da, Tarih boyunca İslam’ın yozlaştırılması ve bölünmeler sonucu bugün baktığımızda terörle özdeşleştirilip, din kisvesi altındaki insanlar eliyle gerçek yapısından çok farklı bir hale getirilmiştir. Bu kişilerin yazdıkları kitaplar din olmuş, insanlar din adamlarını, Rahipleri, Hahamları, İmamları, Allah’ın yanında ortak etmişler, peygamberlerini sevip yücelteceğiz derken, Tevbe Sûresinin 31. ayetinde ” Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini ve Rahiplerini tanrı edindiler. “ yine Ali İmran Sûresinin 80. ayetinde “ Ve Allah size melekleri, zorbaları, zorba yöneticileri ve peygamberleri Rabbler edinmenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra size küfrü emreder mi ? ifadelerinde gördüğümüz gibi, Allah’la birlikte maalesef Rabbler / efendiler edinilmiş, ortak koşarak, şirke girerek ilâhlar edinilmiştir.
Tarihin her döneminde, bizim peygamberimiz de dahil, her peygamber zamanında en mükemmel halde olan İslam’ın ilkeleri, onların ölümünün ardından bozulmaya, değişmeye, yozlaşmaya başlamış, ama iyi niyetli, veya kötü niyetli, çeşitli amaçlara yönelik birtakım kişilerin yazdığı kitaplar, İslam inancının dışında çok farklı inançları, Mezhepleri ve bölünmeleri meydana getirmiştir. İslam’ın son kitabı olan Kur’an dahil, Allah’ın kitaplarının dışında yazılmış kitaplarla bu bölünmelere neden olanları ve içinde bulunanları da birçok ayette olduğu gibi Bakara Sûresinin 79. ayetinde “ Artık yazıklar olsun ki o kimselere, kendi elleriyle kitap yazarlar da, sonra biraz paraya satmak için “ Bu Allah katındandır “ derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun ! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun. “ Yine Enam Sûresinin 21. ayetinde de “ Ve Allah’a karşı yalan uydurandan ve ayetlerini yalanlayandan daha yanlış davranan, kendi zararına iş yapan kim olabilir. Hiç şüphe yok ki şirk / ortak koşarak yanlış davranan kurtuluşa eremez. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi Rabbimiz tarafından şiddetli uyarılar yapılmaktadır.
İslam’ın en temel özelliği, insanların kendi iradeleri ile zorlamadan, özgürce mutluluğa ve en güzele götürülmesi amacında olmasıdır. Zümer Sûresinin 23. ayetinde “ Allah ahsenel hadis / sözün en güzelini ikişerli bir kitap halinde indirmiştir…..İşte bu Allah’ın rehberidir. Allah onunla dileyeni doğru yola iletir. “ Bakara Sûresinin 256. ayetinde " Dinde zorlamak, tiksindirmek yoktur. " yine Kehf Sûresinin 29. ayetinde " Ve de ki : O gerçek Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen bilerek reddetsin. " denildiği gibi İslam Dininin insanları kendi iradeleri ile zorlamadan, mutluluğa ve en güzele götürmek amaçlı olduğu belirtilip, seçim hakkı insanların kendi özgür iradelerine bırakılmıştır.
Tarih boyunca, İbrahim, Davut, Musa, İsa peygamberlerin ardından her dönemde olduğu gibi Tevhid ( Allah’ı birleme ) esaslı olan Allah’ın dini İslam, kendi menfaatlerini gözeten insanlar tarafından hükümleri değiştirilmiş ve yozlaştırılmıştır. Her yozlaştırmanın ardından belirli süreler sonunda, Allah insanlara katındaki dinin özüne dönebilmeleri için, yeniden ve her peygamberin kendi dilinden konuşan peygamberler göndermiş, onların dilinden İslam’ı anlatan kitaplar indirmiş, o peygamberleri de o dönemin ve o toplumun ilk Müslümanları yapmıştır. Her kitap, İnsan eliyle oluşturulmuş saptırma ve dindeki bozulmaları düzeltmiş, öncekileri tasdik etmiştir. Dolayısıyla Davut peygambere indirilen Zebur öncekileri, Musa peygambere indirilen Tevrat Zebur’u, İsa peygambere indirilen İncil Tevrat’ı, Muhammed peygambere indirilen Kur’an da bütün hepsini tasdik etmektedir. Muhammed peygamber, peygamberlerin sonuncusu, Kur’an da dünyanın sonuna kadar artık bir daha gelmeyecek olan kitapların sonuncusudur. Bu bakımdan Allah’ın Muhammed peygambere gelinceye kadar koruyuculuğunu üstlendiği İslam dininin mesajlarını koruma görevini bundan böyle kıyamete kadar son kitap olan Kur’an yerine getirecektir. Dolayısıyla Kur’an, Tevhidi hatırlatacak, Allah’ın vahyini dünyanın sonuna kadar ayakta tutacak son elçidir.
Her ne kadar bugünkü Müslümanlar arasında uygulamalar zamanla farklılıklar gösterir hale geldi ise de, aradan 1400 yıl geçmesine rağmen aslında Kur’anın hiç bir ayeti, hiçbir harfi değişmemiş ve eksilmemiştir. Kur’anda Hicr Sûresinin 9. ayetinde “ Hiç kuşkusuz Biz, o öğüdü zikri / Kur’anı Biz indirdik Biz ! Ve kesinlikle Biz O’nun için koruyucularız. “ denilerek belirtildiği gibi, bugün Müslümanlarda görülen bu farklılıklar Kur’andan değil, Muhammed peygamberin ölümünden sonra kendisini Ulema, Alim, İmam yerine koyan birtakım kişilerin ilkel ve yetersiz koşullarda, iletişimin, bilimin gelişmediği, dünyanın yuvarlak olduğunun dahi bilinmediği 800 lü yıllarda yapmış oldukları yanlış yorumlar sonucu ortaya çıkmıştır. Kur’anın kendisi anlaşılmak üzere okunmamakta, Kur’anın yerine konulan ve kişilerin yazdığı kitaplara göre ortaya çıkan dinler, farklı farklı yaşanmaktadır.
Tarih öncesinde, orta çağda, yeni çağda nasıl ki insanlar inançlarının farklılığından dolayı, gücü, yönetimi, kaynakları ele geçirmek için birbirleriyle savaşmışlar, yıllarca süren Mezhepler ve dinler arası savaşlarla kendi inançlarını egemen kılmak istemiş iseler, bugünün Dünyasında da aslında İslam’ın ve Kur’anın onaylamadığı aynı hastalık devam etmekte, Dinler ve Mezhepler arasında çatışma ve savaşlarla insanların katledilmesine devam edilmektedir. İnançlar ve din, aslında dünyanın çıkarları ve gücü ele geçirme çatışmalarında araç olarak kullanılmaktadır.
Batı ve Avrupa, yüzyıllardır orta doğuda 610 yılında Muhammed Peygambere indirilen Kur’ana soğuk bakmaktadır. Oysa Kur’an, Allah katında tek din olan İslam’ın, Zebur, Tevrat ve İncil’den sonra indirilen son kitabıdır. Aynı zamanda Allah’ın birliğine inanan bütün insanların, kendisini Yahudi, Hristiyan olarak niteleyen insanların da kitabıdır. Zamanla değişmiş olan, eksilmiş veya bozulmuş olan ilkeleri, hükümleri, Kur’an tamamlamakta ve güncellemektedir. Çünkü bütün kitapların çıkış kaynağı, değişmeyen hükmün sahibi, bütün insanların da yaratıcısı bir ve tek olan Allah’tır. Bundan sonra da kıyamete kadar Allah’ın uyarılarını insanlara aktaracak herhangi bir kitap gelmeyecektir.
İnsanların fıtri yapılarından dolayı, binlerce yıldır görülmüştür ki bütün topluluklar, kendilerine gönderilen peygamberlere ve indirilen kitaplara karşı “ Biz atalarımızın dininden, inancından vazgeçmeyiz “ diyerek direnç göstermişler ve reddetmişlerdir. Halbuki insanlar artık içinde bulunduğumuz bu çağın gerçekleri içerisinde ve gelişmiş aklın öngörüsüyle, bu yanlış olan dayatmadan vazgeçip, önyargılardan uzak, objektif değerlendirmeler yapabilmelidirler. Bu gün dünya üzerinde görünürde ve şeklen İslami ve Semavi denilen Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık inançları Allah’ın gerçek vahyinden hurafelerle saptırılmış dinler olarak yaşanmakta olduğundan, Selefi Taliban, İşit, Boko Haram gibi radikallerin oluşturduğu terör gruplarının, aslında gerçek İslam’la yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. İslam bu değildir. Kimler eline silah alıp suçsuz insanları katlediyorsa, onlar canavarlaşmış, insanlıktan çıkmış, akıllarını başkalarına teslim etmiş, Allah’ın gerçek dinine isyan etmiş kişiler ve toplumlardır. Yüce Kitabımız Kur’anda Tin Sûresinin 5. ayetinde Allah’ın “ Biz insanı şüphesiz en mükemmel şekilde yarattık, sonra da aşağıların aşağısına indirdik “ dediği gibi hayvanlardan beter hale gelmiş olan, Kur'anın deyimi ile “ Esfele safilin “ insanlardır. Oysa Muhammed Peygamber, 610 yılında kendisine görev verildiği zaman, artık O, sevginin, barışın, kardeşliğin, özgürlüğün timsali olmuş, kendisine yapılan zulümlere, baskılara ve hakaretlere rağmen sabırla ve hoşgörüyle karşılık vermiştir. Çünkü O’nu İslam’ın kitabı Kur’an eğitmiştir. O’nun her davranışı, yaşayışı, insanlarla olan diyaloğu Kur’an çerçevesi içerisinde olmuştur. Her yapacağı işi, davranışı kendisine ayetlerle bizzat Allah bildirmiştir. O’nun Mekke’de sabırla, azimle sürdürdüğü mücadelesi 13 yıl sürmüştür. Bu süre içerisinde, kendisinden önceki peygamberlerde olduğu gibi, görevini en güzel şekilde kırıcı olmadan, yumuşak sözlerle, kötülüğe karşı iyilikle karşılık vererek, bilgi ve bilimsel verilerle, ilme ve ortak değerlere dikkat çekmekle ve sabırla yapması gerektiği istenmiştir.
NAHL 125 : Rabbinin
yoluna hikmetle / Haksızlık, bozgunculuk
ve kargaşayı önlemek
için konulmuş kanun ve ilkelerle ve güzel öğütle
çağır.
TEVBE 128 : Andolsun
içinizden size sıkıntıya
uğramanız kendisine ağır
gelen, size düşkün,
sadece insanlara çok
şefkatli, kolaylık sağlayan,
çok merhametli bir
elçi geldi.
ALİ İMRAN 159 : İşte sen
sırf Allah’ın rahmeti
sebebiyle onlara karşı
yumuşak davrandın. Eğer
kaba, katı yürekli
olsaydın, onlar senin
etrafından dağılıp giderlerdi.
GAŞİYE 21 – 22 : Haydi
öğüt ver / hatırlat şüphesiz
sen, sadece bir
öğütçüsün. Sen onların
üzerinde bir zorba değilsin.
İslam’da bütün peygamberlerin asli görevleri öğüt vermektir, hatırlatmaktır. İnanması için kimseyi zorlamaları emredilmemiştir. Pek çok makul neden ve delile rağmen hala inanmamakta direnmeye devam edenler varsa, onları zorlayarak inandırmak elçilerin görevi değildir. Yukarıda ayetle belirttiğimiz gibi İslam dininde zorlama yoktur. Herkes inanıp inanmamakta özgürdür. Ancak hayatın sonunda her yaratılan insan için Ahiret ve hesap günü sorgulaması vardır, inanmayanlara ancak o zaman Allah’ın huzurunda neden inanmadıkları sorulacaktır. Din Allah’ın dinidir, hesap sorma yetkisi sadece Allah’a aittir. Bugün radikal gruplarda yapıldığı gibi kendilerine Allah’ın yerine durumdan vazife çıkaranların, kafa kesmek, öldürmek, namaz kılmayanı, oruç tutmayanı aşağılamak, dövmeye kalkmak, dışlamak ve zorlayarak baskı yapmak, korkutmak hiçbir kimsenin üstünde görev değildir, İslami de değildir. Bu yaptıkları, kendilerini bizzat Allah’ın yerine koymak ve küfre girmek demektir. Kur’anda bir çok ayette yer verildiği gibi Taha Sûresinin 43 – 44. ayetlerinde de “ Her ikiniz gidin Firavun’a, şüphesiz o azdı. Sonra ona öğüt alması ve saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürpermesi için yumuşak söz söyleyin. “ ifadeleriyle özellikle Musa peygamber ve kardeşi Harun’un şahsında bütün peygamberlere de bu tür öğütlerin verildiği dile getirilmektedir.
Muhammed peygamberin her
türlü baskıya, zulme,
aşağılamaya, tehdide karşı Mekke’de
13 yıl sabırla,
hoşgörü ile, öğüt ile
sürdürdüğü İslam’a davet
mücadelesine rağmen, inkâr
eden, direnç gösteren,
kurdukları sömürü düzeninin
bozulmasını istemeyen müşriklerin / puta tapanların / Allah’a
ortak koşanların en sonunda
ölüm tehdidinden dolayı,
Muhammed peygamber ve
ona inanmış olanlar 622
yılında Medine şehrine
göç etmek zorunda
kalmıştır. Bu şehirde yaşayan
özellikle Ehli Kitap olan bir kısım Yahudi ve
Hristiyanlar, Kur’anın ve
anlattıklarının kendi kitaplarını
ve inançlarını desteklediğini ve
devamı olduğunu, inandıkları
tek Tanrıdan, Rahman’dan
geldiğini kolaylıkla kabul
etmişlerdir. Bu nedenle
onların destekleri ile
İslam, Medine’de güç
bulmaya başlamıştır. Ancak bunun
da kendi düzenlerini
tehdit ettiğini düşünen
Mekke müşriklerinin müdahaleleri
kesilmemiş ve ardından
da silahlı ve
ordulu saldırılara İslam'ı ortadan kaldırma girişimine dönüşmüştür. İslam’da saldırganlığa, gaspa,
cinayete, herhangi bir canlıya
ve cana kıymaya
asla izin verilmemiştir. Allah, ancak
bu saldırıların ortaya
çıkmasından ve dine
karşı büyük tehdit
olmasından sonra ilk
defa Medine’de vahiy
edilen Bakara Sûresinin
216. ayeti ile “ Ve
savaş sizin için
hoş olmayan bir
şey olmasına rağmen,
size zorunlu görev
olarak verildi. Olabilir
ki siz, sizin
için hayırlı olan
bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine
olabilir ki siz,
sizin için kötü
zararlı olan bir
şeyi seversiniz. Ve
Allah bilir. Siz
bilmezsiniz. “ ifadeleriyle yine
Hacc Sûresinin 39.
ayetinde “ Kendilerine savaş
açılan kimselere, kendileri
haksızlığa uğramaları, sırf “ Rabbimiz Allah’tır “ dedikleri
için haksız yere
yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle
savaşmalarına izin verildi.”
İfadelerinde gördüğümüz gibi, savunma amacına
yönelik olarak Müslümanların
savaşmalarına izin vermiştir. Dolayısıyla İslam’da
zulme uğrayan, saldırıya
maruz kalan, özgürlüğü
ve insan hakları
elinden alınan Müslümanların, zulüm
ortadan kalkıncaya kadar,
özgürlüklerini ve onurlu
yaşama haklarını güvenceye
alana kadar kendilerini
savunma, zulme baş kaldırma, mücadele
etme hakları vardır. İslam’da
da özgürlüğün, insan
haklarının, adaletin ve
güvenliğin elde edilebilmesi
için savunma amaçlı
savaştan başka seçenek
yoktur.
Bu bağlamda
aralıklarla Mekke müşriklerinin ( Putlara tapıp
Allah’a ortak koşanların )
ordularla üç ayrı zamandaki saldırılarına
karşı, savunma amacına
yönelik olarak Medine’de
kurulan yeni Müslüman
yönetiminin karşı koyması ile
savaşlar yaşanmıştır. Bu savaşların
ikisi, Medine şehri yakınlarındaki Bedir
kuyuları ve Uhud
dağı eteklerinde ve
üçüncüsü de Medine
şehrini kuşatan müşriklere
karşı Medine şehrinin savunma mücadelesiyle gerçekleşmiştir. Batıda gerçekleri ve
Kur’anı bilmeyenler ve Muhammed
peygamberi yeterince tanımayanlar, bu
dinin kanla beslendiğini
ima edip, İslam’ı
aşağılamaya çalışırlarken O’nu eli kılıçla karikatürize etmektedirler. Halbuki bu
düşüncede olanlar Muhammed
peygamberin, bu üç
savunma savaşı ile
ve daha sonra
da Bizans ordusunun
saldırma tehdidi üzerine
yine savunmaya yönelik
olan Tebük seferi
için eline sadece
dört kez kılıç
aldığını herhalde bilmemektedirler. Üstelik de
son savaş gerçekleşmemiş, Bizans
ordusu geriye dönmüştür.
Müslümanlara bu savunma savaşları süresince indirilen Kur’an ayetleri ile, gerektiğinde savaş emredilmekte, bununla beraber hangi şartlarda savaşılmasının gerektiği de bildirilmektedir. Savaşlarda haddi aşmayın denilirken, sivil halka, kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve tarlalara, bahçelere, hayvanlara, ormana ve çevreye zarar vermeleri yasaklanmaktadır. Bakara Sûresinin 190 . ayetinde " Ve sizinle savaşan kimselerle, Allah yolunda savaşın / ölün, öldürün Ve haddi / sınırı aşmayın. Şüphesiz Allah sınırı aşanları sevmez . " 191 - 192. ayetinde " Ve onları nerede yakalarsanız öldürün. Çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Ve insanları dinden çıkarmak, ortak koşmaya sürüklemek, öldürmekten daha şiddetlidir. Mescidi Haram’da onlar size savaş açmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Onlar sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın / hemen onları öldürün. Eğer vazgeçerlerse, artık bırakın. Allah bağışlayıcıdır. Sevgi ve merhamet kaynağıdır. " ifadelerinde gördüğümüz gibi, İnsan haklarına riayet etmeleri konularında öğütlerde bulunulmaktadır. Savaş halinde bile olunsa Müslümanların düşmana zulüm etmesi, işkence yapması, savaşın dışındakileri öldürmesi haramdır. Ayetlerden anlaşılacağı gibi, çıkar, soygun, yağma ve talan için değil, Müslümanlar sadece Allah yolunda ve kendi hayatlarının korunması için savaşmalılardır. Düşmanın vazgeçmesi durumunda ise savaşa son verilmeli, Allah’ın rahmetine sığınılmalıdır. Bugün yaşadığımız dünyada, Müslüman görünümündeki terör ve Kur’andaki bazı ayetlerin yanlış anlaşılmış mecazi anlatımları bahane edilerek İslam, terör dini olarak yansıtılmaya çalışılmaktadır. Halbuki Kur’an ayetlerinde görüldüğü gibi Allah yolunda savaşmanın yanı sıra, bizzat işgal altında kalmış terörün kurbanı olmuş, mazlum insanlara yardım etme amacına yönelik olarak da savaşa izin verilmektedir. Eğer ortada bir zulüm, haksızlık varsa, buna seyirci kalanlara Kur’an suça ortak olma gözüyle bakmakta ve onları dilsiz şeytan olarak nitelemektedir. Kur’an ve İslam, zaten her türlü zulme ve haksızlığa uğrayanların savunucusudur. Kur’anın ve İslam’ın düşmanı zaten zalim olanlar, haksızlık ve zulüm oluşturanlardır. Bu nedenle Allah’a inanmış olanlar, asla zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin, terörün ve kargaşanın kaynağı olmamalıdır.
NİSA 75 : Size
ne oluyor da,
Allah yolunda ve
“ Ey Rabbimiz ! Bizleri bu
halkı kendi benliklerine
haksızlık eden kimseler
olan memleketten çıkar,
nezdinden bize bir
koruyucu, yol gösterici
yakın, nezdinden iyi
bir yardımcı kıl “
diyen zayıf düşürülmüş
erkekler, kadınlar ve
çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz ?
TEVBE 111-112 : Şüphesiz
Allah, tevbe eden,
kulluk eden, Allah’ı
birleyen, boyun eğip
teslimiyet gösteren inananlardan,
canlarını ve mallarını
şüphesiz cenneti onlara
verme karşılığında satın
almıştır. Onlar Allah
yolunda savaşırlar / sonra
öldürürler ve öldürülürler. Bu
Allah’ın Tevrat, İncil
ve Kur’andaki gerçek
bir vadidir. Ve
sözünü Allah’tan daha
çok tutan kim
vardır ?...
ŞURA 41 - 42 : Kim
de haksızlığa uğradıktan
sonra hakkını alırsa,
işte onların aleyhine
bir yol yoktur.
Yol ancak, insanlara haksızlık
eden ve yeryüzünde
haksız yere taşkınlık
eden kimseler aleyhinedir.
İşte onlar, kendileri
için acı bir azap olanlardır.
Şüphesiz Allah, inananları savunmakta, aşırı hain ve son derece nankörlerin hiç birini sevmemekte, o nedenle zulme uğrayan, saldırıya maruz kalan, özgürlüğü ve insan hakları elinden alınan Müslümanların, zulüm ortadan kalkıncaya kadar kendilerini savunma, zulme başkaldırma hakkını verdiği gibi, din farkını gözetmeksizin herkes için de izin vermektedir. Doğanın, bahçe ve bağların, yerleşim, okul ve ibadet yerlerinin zarar görmesini istememektedir.
HACC 40 : Eğer
Allah, bir kısım
insanları diğer bir
kısmı ile defedip
önlemeseydi, mutlak surette, savamiu / filiz, tomurcuk,
ağaçtaki meyve, toplanmış tahıl,
bakliyat, kıraç arazide
diken, biyeu / yapılı bina
ne varsa hepsi,
tüm alışveriş yerleri, tüm
salat destek yerleri
/ iş yerleri, eğitim
öğretim kurumları ve
güvenlik merkezleri ve
içlerinde Allah’ın ismi
bol bol anılan
mescitler yerle bir
edilirdi.
Kur’anda, hangi koşulda olursa olsun, zor durumda olan insanlara, fakirlere, yolculara yetimlere miskinlere, muhtaç olanlara yardım edilmesi gerektiği birçok ayette belirtilmektedir. Zaten İslam’ın en temel ilkesi, salat kavramı altında dayanışma, destek olma, paylaşma, yardımlaşma ve arka çıkmaktır.
TEVBE 6 : Eğer
müşriklerden / ortak
koşanlardan herhangi biri
aman dilerse, Allah’ın
kelamını dinlemesi için
ona aman ver.
Sonra onu güvenli
yerine ulaştır.
İNSAN 5 - 8 : Şüphesiz onlar / iyi
adamlar fışkırtıldıkça fışkırtılacak
bir pınardan,.. Allah sevgisi
için, sevmelerine rağmen
yiyeceği, yoksula ve
öksüze ve tutsağa
veren Allah’ın kulları
içerler.
ENFAL 61 : Ve
onlar barış için
yanaşırlarsa, sen de
barışa yanaş ! Ve
Allah’a işin sonucunu
havale et. Şüphesiz
Allah, en iyi
işitenin, en iyi
bilenin ta kendisidir.
Allah, müminlerin hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olmasını, bir topluma duydukları kinden dolayı adaletsizliğe sürüklenmemelerini, bağışlayıcı olmalarını, geçmişte yaşanan olumsuz tecrübelerin bahane edilerek onları saldırganlığa ve haddi aşmaya yöneltmemesini istemekte ve yapılanlardan haberdar olduğunu bildirerek uyarmaktadır.
MAİDE 8 : Ey
iman etmiş kişiler !
Allah için hakkaniyeti
ayakta tutan tanıklar
olunuz. Ve bir
topluma olan kininiz,
sizi adaletsizlik yapmaya
sürüklemesin. Adaletli olun,
adaletli olmak Allah’ın
koruması altına girmeye
daha yakındır. Şüphesiz
Allah yaptıklarınıza haberdardır.
ŞURA 40 : Ve
bir kötülüğün cezası
onun gibi bir
kötülüktür. Ama kim
affeder ve düzeltirse,
artık onun ücreti
Allah’a aittir.
İslam, toplumlar arasında savaşmayı değil, aksine barışı, huzuru sağlamaya çalışan bir dindir. Bu konuda Kur’an ayetleri ile müminlere evrensel yaşama ilkeleri öğütlenmekte, oyuna gelerek aralarında savaşmaları halinde izlemeleri gereken yol gösterilmektedir. Kur’ana göre, Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaştırılırlarsa, diğer müminler seyirci kalmayıp hemen harekete geçmeli, onların arasını düzeltmelidirler. Müminin mümini kasten öldüremeyeceği, müminlerin kardeş olduğu bilinmeli ve barış sağlanmalıdır. Bu çabalara rağmen grubun biri ötekine saldırmaya devam ederse, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldırgan tarafla savaşılmalıdır. Eğer vazgeçerlerse aralarında adaletle ve hakkaniyetle barış yapılmalıdır.
HÜCURAT 9 : Ve
eğer müminler birbirleriyle
savaştırılırlarsa, hemen onların
arasını düzeltin. Şayet
biri ötekine saldırırsa,
Allah’ın buyruğuna dönünceye
kadar saldıran tarafla
savaşın. Sonra da
eğer dönerse aralarında
adaletle barış yapın
ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki
Allah, hakkaniyetle davrananları
sever.
HÜCURAT 10 : Müminler
ancak kardeştirler. Öyleyse
rahmete ermeniz için
kardeşlerinizin arasını düzeltin
ve Allah’ın koruması
altına girin.
Ama bugün dünyaya baktığımız zaman Allah’ın çok önemli olan bu uyarıları Yahudi olsun, Hristiyan olsun, Müslüman olsun kimsenin umurunda olmamakta, bilhassa Orta doğuda emperyal güçlerin kendi menfaatleri doğrultusunda yaptıkları kışkırtma ve yönlendirmelerle kan gövdeyi götürmekte, maalesef Müslüman Müslüman’ı katletmekte, yüzyıllardır savaşsız bir ortam ve zaman bulunmamaktadır.
İslam’da insan ve canlı hayatı çok değerlidir. Kur’anda bu değer pek çok ayette dile getirildiği gibi Maide Sûresinin 32. ayetinde “ İşte bunun için Biz, İsrail oğullarına : ” Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. “ şeklinde farz kıldık. Ve kesinlikle elçilerimiz onlara kesin delillerle geldiler. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi insan hayatının korunması için herkesin, başkasının hayatının kutsallığını kabul edip, onun korunmasına yardım etmesi gerektiği uyarıları yapılmaktadır. Haksız yere birini öldüren kimse, bütün insanları öldürebileceği görünümünü veren bir canavar hükmünde görülmekte, buna karşılık, bir tek insanın hayatının korunmasına yardım eden kimse, tüm insanlığı yaşatmış gibi kabul edilmektedir. Ama bugün özellikle bu ayette muhatap kılınan ve vicdanları, insanlıkları dumura uğramış olan Yahudiler / İsrailoğulları, Filistinde ve Ortadoğuda kadın, çocuk, hasta, yaşlı, insan demeden bütün gücünü ve üstünlüğünü kullanarak katliam yapmaktadır. Dünyanın egemen güçleri de adeta bu olaya seyirci kalmakta, vicdanlar da körelmektedir. Dünyanın çıkarları, nimetleri egemen güçlerin Tâğutların gözünü kör etmektedir.
Bu ayetin tefsiri niteliğinde olan ve aynı Sûrenin 33 . ve 34. ayetlerinde ise aslında insanları dinden döndürmeye çalışanlara verilebilecek cezalar, tarihten de örnek gösterilerek boyutları önerilmeye çalışılmaktadır. Aslında Allah ve elçisine savaş açarak insanları ortak koşmaya, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeye yöneltmek, imandan döndürmek olarak ve bir insanın öldürülmesinden daha büyük bir suç olduğu dile getirilmeye çalışılmaktadır. Buna rağmen ayette yer alan “ el ve ayakların çaprazlama kesilmesi “ ifadesi düz mantıkla yorumlanarak İslam’ın vahşice bir din olduğuna hükmedilmektedir. Üstelik ayet bir emir ayeti değil, hüküm verecek olan yargıcın seçenekleri olarak sunulmaktadır. Tarihte Mısırda da suçluların bu gibi tehditlerle korkutulmaya çalışıldığı da ayetle bildirilmektedir, amma asıl anlatılmak istenen doğrudan doğruya ayak ve elin kesilmesi değildir. Bütün hukukçuların tarih boyunca uygulanan cezalarla ilgili yaptıkları araştırmalarına göre de ne Mısırda Firavun döneminde, ne de İslam ülkelerinde böyle bir çaprazlama ayak ve kolların kesildiği uygulamasının olmadığı belirtilmiştir.
MAİDE 33 – 34 : Allah’a
ve elçisine karşı
savaşan, bozgunculuk yapmaya
teşebbüs etmiş olan
ve yeryüzünde kargaşa
çıkarmaya çalışanların karşılığı ( Siz onları
yakalayıp denetim altına
almazdan önce hatalarından
dönenler hariç ) ancak öldürülmeleri
veya asılmaları, yahut
ayak ve ellerinin
çaprazlama arka arkaya
kesilmesi, ya da
bulundukları yerden sürgün
edilmeleridir. Bu onlar
için dünyada bir
aşağılıktır. Ahirette de
onlar için büyük
bir azap vardır. Artık
iyi bilin ki
Allah, çok bağışlayan
ve çok merhamet
edendir.
Bu ayette ve Firavun ile Musa kıssasında anlatılan Taha Sûresinin 71. ayetinde yer alan “ ayak ve ellerin çaprazlama arka arkaya kesilmesi “ ifadesi aslında pek çok tefsirci ve yorumcu tarafından düz mantıkla yanlış olarak yorumlanmıştır. Kısasa kısas olarak verilen bir ceza olarak düşünülmüştür. Aslında bu ifade bir deyimdir. Bizde de “ elim ayağım kesildi “ gücüm takatim kalmadı, hiçbir şey yapacak halde değilim anlamına benzemektedir. Üstelik asıl yanlış anlamalar ayetin orijinalindeki “ Mihilafi “ sözcüğünün ilk orijinal Kur’an Mushafın’daki ( mim ) harfinin uzatma boşluğunun üzerine peygamberimizin döneminden yetmiş yıl sonra yeni yazılan kitaplarda nokta konulup “ nun “ harfinin oluşturulması ve sözcüğün “ Minhilafin “ şekline getirilmesi üzerine, anlamının değişmesinden kaynaklanmaktadır. Peygamberimizin vahyin gelmesi ile yazdırdığı ayetlerde ve bu sözcüğün harflerinin noktasız olmasından dolayı orijinal anlamı ise, “ El ve ayakların karşılıklı çaprazlama kesilmesi “ değil, sözleşmenin kesilmesi, feshedilmesi ( artık o haklardan istifade ettirilmemesi, söz verilen imtiyazlardan ve vatandaşlık haklarından mahrum edilmesi, ) demektir. Belki de hapsedilip özgürlüğünün elinden alınmasıdır. Kur’anda Mümin Sûresinin 23 ve 46 ayetleri arasında Musa peygamber ve Firavun kıssası anlatılırken, aslında Firavunun kanunlara bağlı olduğu, kendisinin yanında görev yapan sihirbazlarla bir takım haklar tanıyarak sözleşmeler yaptığı dile getirilmektedir. İşte Musa peygambere inanmış olan sihirbazlara yapılan “ ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim “ tehdidi de aslında artık size verdiğim olanakları, yetkiyi, hakları kesiyorum, geri alıyorum, ve sözleşmenizi feshediyorum anlamındadır.
Kur’anda değişik şekillerdeki hırsızlığın da, bunlara karşı
verilecek cezaların da söz
konusu edildiği birçok ayet bulunmaktadır. Örneğin Maide Sûresinin 38. ayetinin orijinalinde “ Ves sâriku ves sârikâtü faktaû
eydiyehüma cezâem bima keseba nekâlem
minellâh. Valllâhü azizün hakim “ ifadeleri yer
almaktadır. Ancak
bu sözcüklerin düz mantıkla kabul edilip değerlendirilmesi halinde bir kısım müfessirce parmak
kesilmesi olduğu, bir kısmı da mecazi olarak anlatılan kesilmelerdir şeklinde değerlendirilebilmektedir. Ama
maalesef bu ayetlerdeki gerçek verilmek
istenen mesajlar amacından saptırılmış ve
klasik ulemanın hadislere ve ayetlerin
gerçek lafızlarına dayanılarak çok yanlış
yönlendirmelere de girilmiştir. Konumuzu ilgilendiren
sözcüklerin doğrudan doğruya lafız karşılıklarına
bakacak olursak ; Vessâriku : Hırsız, Faktaû
: Kesin, Katau fiili ile Eydiyehüma :
İkisinin ellerini kesin anlamlarına gelmektedir.
Bu ayetin ifadelerine, örneğin : “
Peygamber Safvan b. Ümeyye’nin ridâsını çalan
hırsızın elinin kesilmesini emrettiğinde Safvan “
Ben böyle olmasını istememiştim. Benim
ridam ona sadaka olsun “ demiş. Ve
bunun üzerine Resul ü Ekrem “ Bunu bana
gelmeden önce yapsaydın ya “ demiştir. ( Ridâ
Hacc esnasında giyilen iki parça
ihramın üst kısmıdır ) ( Ebu Davud Hudud
15, İbn Mace Hudud 28 ) gibi birçok
uydurma hadis ve rivayetin etkisinden dolayı Maide Sûresinin
38. ayetinin orijinali Diyanet çevirileri
de dahil birçok müfessir tarafından ;
Diyanet Vakfı Meali : Yaptıklarına bir karşılık
ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak
üzere hırsız erkek ile hırsız kadının
ellerini kesin.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali : Hırsızlık eden erkek
ve kadının yaptıklarına karşılık Allah’tan
bir ceza olarak ellerini kesin.
Hayrat Neşriyat Vakfı Meali : Hem hırsızlık eden
erkek ve hırsızlık eden kadın yok mu,
yaptıklarına Allah’tan bir ceza ve azap
olmak üzere onların ( sağ ) ellerini kesin.
Ömer Çelik Meali : Hırsızlık eden erkek ve
kadının yaptıklarına bir karşılık ve Allah
tarafından caydırıcı bir ceza olmak üzere
sağ ellerini bilekten kesin.
Şekillerinde kimilerinde sağ elin,
kimilerinde bilekten kesilme yorumları yer
almış, bu konularda da görüş bildiren Alimlerce bazılarınca * Sadece parmakların * Baş
parmak hariç dört parmağın, * Sağ elin
bilekten * İkinci suçta sol elin de *
Üçüncü suçta sağ ayağın * Ayağın
yarısının kesilmesi * Sonraları da hapse
atılması gibi yüzlerce kişi tarafından
farklı görüşlerle fetvalar verilmiştir ve
de yüzyıllarca uygulanmıştır.
Klasik dönemin Ulema takımı bu
konuların ayrıntılarında da çok mesai
harcamış ve suçun unsuruna göre de * Şüphe
durumu * Zaman aşımı * Mülkiyet iddiası *
Çalıntının nisap miktarı * Kesme mahali *
Tevbe etme * Af edilme * Uygulama şekilleri
diyerek çok farklı görüşlerle de hüküm oluşturmuşlardır. Böylece temel inanç olarak
Fıkıh kitaplarına hırsızlığın cezalandırılması
olarak “ Hukuken sabit olan bir hırsızlık
suçunun biri bedeni, diğeri de mali
olmak üzere iki temel hükmü / sonucu
vardır. Bedeni hüküm olarak , hırsıza el
kesme cezası uygulanır, mali hüküm ile
de çalınan şeyin iadesi, ya da tazmin
edilmesi sağlanır. “ şeklinde kayda geçmiştir.
Ama aslında Kur’anın gerçek İslam’ının vermek istediği hüküm
ve mesajlarına bakacak olursak !..Oysa Allah’ın hükmü,
verdiği bütün emirler toplum içindir,
evrenseldir, nettir, farklılığı ve çelişkisi olmaz. Üstelik
Kur’anda yer alan sözcüklerin hakiki
anlamları yanı sıra yerine göre mecazi ve
kinaye anlamları da bulunur. Ayetin
orijinalinde yer alan “ eyd “ sözcüğü “
eller “ demektir, “ yed “ sözcüğünün çoğulu olabileceği gibi tekil olup “
eyede “ fiilinden geldiği zaman sözcük
“ kuvvet, zenginlik, iktidar, saltanat,
güç, nimet, elle yapılabilen işlerin tümü
“ anlamlarına gelir. Ayetteki eyd sözcüğü Yed sözcüğünün
çoğulu olarak kabul edilirse, Arapçada “ iki
“ diye bir çoğul kavramı yoktur,
çoğulluk kuralına göre “ üç ya da
daha fazla el “ anlamına gelir ki
oysa insanın, hırsızın sadece iki eli
vardır. Bundan dolayı da bu ayette “
eller “ sözcüğü gerçek el anlamında
değil, mecazi anlamda kullanılmıştır. “
hüma “ da ikisi anlamına
gelmektedir. Elin nereden kesileceğine dair
üstelik de ayette “ min “ edatı
bulunmamaktadır. Ulemanın değişik şekilde elin
kesileceğine dair görüşleri sağlam ve gerçekçi
bir temele dayanmamaktadır. Üstelik
hırsızlık ifadesi de çok kapsamlı, çeşitli
şekillerde olan çok yönlü ve genel
bir ifadedir.
Ayette yer alan “ kata “
fiili “ Arap dilinde " soyunu
kesmek, ilişkiyi kesmek, bağı kesmek,
kökünü kurutmak, sözünü
kesmek gibi anlamlara geldiğinden birçok
ayette de mecazi olarak kullanılır ve bizim dilimize de "
asla ve kat'a " denilmek suretiyle
" katiyyen mutlaka ve kesinlikle " anlamında olarak geçmiştir. Ayette de fiziksel
el kesme anlamında kullanılmamıştır. Oysa
elinin kesilmesi cezasına çarptırılan bir
hırsız eğer ıslah edilmezse ve gerekenler
yapılmadığı takdirde artık başka tür
hırsızlık yapmaz mı, ortak olarak başka
bir hırsızlığın içinde olmaz mı ? Öte
yandan Eli kesilen, pişman olup
affedilen bir hırsızın pişman olduğu zaman
af edilmesiyle onun elinin kaybı telafi
edilmiş olabilir mi ? Ana hatlarıyla açıklamaya
çalıştığımız gibi Allah'ın vahyinde, Ulemanın ayeti
saptırarak kabul ettiği
şekilde Kur’anın
İslam’ında / Müslümanlıkta fiziksel
olarak el kesme diye bir ceza yoktur.
Dolayısıyla el ve ayak kesilmesi ile kabul edilen cezalandırmalarda Meal
çevirileri yanlıştır ve yıllarca Arap
toplumunda ve Orta Doğuda hırsızlar için
el kesme ile ilgili hükümler yanlış
uygulanmıştır. Bu yanlışlıklar
ise Kur’anın İslam’ına
mal edilemez. Bu ayetin
meallendirilmesi ise bize göre “ Hırsız
erkek ve hırsız kadın ; bunların
yaptıklarına karşılık, Allah’tan bir engelleyici
uygulama olarak hemen ikisinin de gücünü /
güçlerini kesin ….. ” şeklinde olabilir. Çünkü
bu ayette toplumda oluşabilecek hırsızlık
olayına karşı tedbirler öngörülmektedir. Ayette
anlaşılan o ki lafzen “ O
ikisinin ellerini kesin “ ifadesi onların
hırsızlık yapma güçlerini, gerekçelerini ortadan
kaldırın, iki elleriyle yapabileceklerini
engelleyin, ceza olarak gerekirse eğer
varsa makamlarını, yetkilerini ellerinden alın,
suçları sabit ise ceza olarak hapsedin,
o hırsızlığı yapamayacak hale getirin
anlamındadır. Hırsızlık “ Kendine ait
olmayan bir şeyi gizlice almaktır. “ Hayat
içerisinde bir çok eylem çeşidi bulunduğu
gibi, * Bir bahçeden gizlice meyve koparmak
* Okulda veya iş yerinde başkasının
kullandığı bir eşyayı, aracı gizlice almak,
hırsızlık olduğu gibi, banka, kuyumcu, ev
soymak, kamu malını hortumlamak, vergi
kaçırmak gibi eylemler de hırsızlıktır. Bunlardan
dolayı bu ayetteki “
elleri / güçlerin kesilmesi ifadesi, en
geniş kapsamıyla “ önce onları hırsızlığa
iten açlık ve muhtaçlık gibi psikolojik
ve maddi eksiklikleri ortadan kaldırın,
malı mülkü kontrol ve güvence altına
alın, kapınızı pencerenizi açık bırakmayın,
eğitim ve rehabilite merkezleri kurun,
ekonomik düzen içinde iş bulma olanakları
ile gelir dağılımı adaletini sağlayın,
hırsızlık yapanlara karşı hapis, sürgün
gibi caydırıcı cezalar belirleyin, büyük
soygunlar için de hukuki boşlukları da
yasalarla giderin denilmektedir. Artık bugünkü
modern hukuk sisteminde zaten bu
gibi cezai uygulamalarla önlemler alınmaya
çalışılmaktadır. İşin asıl temeline bakacak
olursak Kur'anın
gerçek İslam'ının yaşanabildiği toplumlarda
hırsızlık zemini de kalmaz, hırsızlık da
olmaz.
Kur’andaki anlatım teknikleri, kullanılan deyimler, sözcükler, doğrudan doğruya Allah’ın Kendisinin bizzat icat ettiği yeni deyimler, sözcükler ve anlatım teknikleri değildir. Hepsi de peygamberimizin doğup büyüdüğü, içlerinde yaşadığı Bedevi Arapların kullandığı anlatım teknikleri, deyimleri ve sözcükleridir. Bundan dolayı peygamberimiz zamanında inen vahiylerde ve uygulamalarda hiç bir anlam kargaşası yaşanmamıştır. Peygamberimiz döneminde orijinal Arap harflerinin ifadede kullanılmak üzere sayısı 14 iken, harflerin üzerinde ve altında herhangi bir noktalama işareti bulunmaz iken, farklı toplumlarda seslerin karıştırılmamasını, daha net ve doğru anlaşılmasını, okuma birliğini sağlamak üzere bizde de ( ç, i, ö, ş, ü, ) harflerinde olduğu gibi, daha sonra yazılan Kur’an Mushaflarında harflerin üstüne ve altına noktalama işaretleri konulmuş, yeni ses ve harflerin ilavesiyle harflerin sayısı 28 e çıkarılmıştır. İşte peygamberimize vahiy edilen orijinal ayetlere göre bazı sözcüklerde çok değişik anlamalar ve farklılıklar bu noktalama işaretlerinin bazı yerlerde hatalı yapılmasından sonra ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra her dilde olduğu gibi, Arap dilinde de bazı sözcükler gerçek anlamı dışında mecaz anlamıyla kullanılmaktadır. Bu nedenle Kur’anda bazı ayetlerin muhkem, bazı ayetlerin de tevile ihtiyaç duyulan ve benzeşen birden fazla anlamı olan müteşabih ayet olduğundan söz edilir. Gerek bunlara bağlı olarak gerekse de önceki kültürlerden etkilenmeler sonucunda , halk kültüründe pek çok sözcük gerçek anlamından farklı olarak bilinmektedir. Bu nedenlerle pek çok sözcük, deyim yanlış ve farklı yorumlanmakta, tartışmalara neden olmaktadır.
İslam aslında barışın, özgürlüğün, demokrasinin, hoşgörünün, bağışlanmanın, saygı ve sevginin, insan haklarının güvence altına alındığı bir inançlar dinidir. Çünkü peygamberimize görev verilirken daha ilk ayetlerle okumaktan, kalemden, ilmin dağıtılmasından, aydınlıktan ve Rabbin, Kerem sahibi olarak bütün zenginlikleri, özgürlükleri insana verilerek yaratılmasından söz edilmektedir. Muhammed peygamber, hicreti ile Mekke’deki zulümden, baskıdan kurtulup Medine şehrine yerleşince, en büyük desteği daha önce Ehli Kitap Yahudi ve Hristiyan inancında iken, daha sonra da Kur’ana inanmış olan kabilelerden görmüştür. Bu kabilelerle Muhammed peygamber daha Medine’ye hicret etmeden önce Akabe sözleşmelerini, maddeler halinde imzalamış ve anlaşmışlardır. Hicretten sonra da muhalif olan diğer kabilelerle barış sözleşmeleri imzalanmış ve böylece yeni kurulacak olan devletin, ilk Anayasası oluşturulmuştur. Bu Anayasanın amacı, hangi Dine mensup olursa olsun, şehirde bulunan bütün toplulukların özgürce ve huzur içinde yaşamasını sağlamaktır. Bu Anayasa ile o döneme kadar yaşanan kabileler arası çatışmalar, suçluların adaletsiz bir şekilde cezalandırılması, şehrin güvenlik sorunları ortadan kaldırılmış, barış, düzen, huzur ve istikrar içinde bir yaşam sağlanmıştır. Böylece insanlar inançlarında özgür bırakılmış, sosyal bir hukuk devleti içerisinde farklı dinlere ve inançlara sahip toplulukların bir arada yaşayabilecekleri ispatlanmıştır. Bu Anayasayı oluşturan sözleşmenin maddeleri çevredeki bütün yerleşim yerlerindeki dini liderlere Havralara, Kiliselere Sinagoglara ulaştırılmış, onların varlıkları ve inançları ile konumları güvence altına alınmıştır. Muhammed peygamber, o dönemdeki Bizans, İran, Mısır, ve Habeşistan devletlerinin Krallarına dahi gönderdiği İslam’a davet mesajlarında, saygıyla, onların özgürlük ve seçme haklarını da gözeterek nazikçe üsluplar kullanmıştır.
Görüldüğü gibi Muhammed peygamber, şiddete, zorbalığa, diktatörlüğe dayalı bir rejim yerine, herkesin hak ve sorumluluğunun, özgürlüğünün sınırlarının belli olduğu, adaletli ve güvenli bir kamu düzeni getirmiştir. Mekke şehri fethedilip tamamen İslam’a dahil edildikten sonra, daha önce Müslümanlara işkence edenlere bile merhamet gösteren, Muhammed peygamberin yerleştirmeye çalıştığı düzen, hiç kuşkusuz Allah'ın vahyi olan Kur’anın İslam’ının ayetlerinin öğüdünden başka bir şey değildir. Günümüzde yaşanan kaos ise, Kur’anın terk edilip Kur’anın yerine konulan kitaplarla Kur’an dışında yaşanan dinlerin doğurduğu acı ama kaçınılmaz sonuçtur.
Sonuç olarak Kur’an, objektif olarak bütünüyle incelendiğinde görülür ki, pek çok ayette Allah’ın bağışlayıcı / Rahman , tevbeleri çok kabul edici / Tevvab, sevgi ve merhamet kaynağı / Rahim, olduğu, hemen hemen her Sûrede, birçok ayette tekrar edilir. Tevbe etmenin önemi anlatılır. Böyle bir Rabbin, Yaratıcının Kendi yarattığını, cani olmaya teşvik etmesi, emretmesi mümkün olabilir mi ? Aksine Yüce Rabbimiz, insanın yaratılmasından bu yana gönderdiği bütün peygamberlerle ve kitapları ile barışı, adaleti, huzuru, dayanışmayı, yardımlaşmayı, hoşgörüyü temin etmeyi amaçlamıştır. Allah’ın hiç bir kitabı birbiriyle çelişkiye düşmez, ilk peygamberden, Muhammed peygambere gelinceye kadar hükmü değişmemiştir. Örneğin : Nuh peygamber de, İbrahim peygamber de “ suçsuz bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir “ tebliğini yapmıştır, Musa peygamberin “ on emrinde “ de öldürmeyin emri, İncil’de de “ İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız siz de onlara öyle davranın “ öğüdü bulunmaktadır. Kur’anda Rad Sûresinin 11. ayetinde de “ Toplumlar kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah da onların durumlarını değiştirmez “ denilerek, Kur’an terk edilip anlaşılacağı dilden okunmadıkça, insanlar akıllarını kullanıp kendilerini düzeltmedikçe onların içinde bulundukları belalardan, kötülükten, kaostan, pislikten kurtulamayacakları anlatılmaktadır. Yukarıda pek çok ayetle örneklerini gösterdiğimiz gibi, Kur’anda pek çok ayetle değinilen kısasa kısas ölçüsü, öldüreni öldürün, savaş açıp saldıranla savaşın emirleri tamamen savunmaya yöneliktir. Üstelik de öldürenin bağışlanmasının daha iyi olabileceğinin öğütlendiği ayetleri de görmekteyiz. Bu gün dünyada görülen ve İslami terör denilen katliamların, saldırıların, cinayetlerin, zulümlerin gerçek İslam ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bu zulümleri oluşturanlar, İslamiyet’le hiç ilgileri olmayan, vahşileşmiş, canavarlaşmış insanlıktan çıkmış ve akıllarını başkalarına emanet etmiş uyuşturulmuş, vicdanları dumura uğramış insanlar ve onların topluluklarıdır. Kur’ana ve gerçek İslam’a göre bütün insanlar ve toplumlar, ancak Allah’a yönelme ile doğru yolda gösterecekleri çabaların karşılığını alabileceklerdir. Bu dosdoğru yol da İslam’ın son kitabı Kur’anın asıl mecrasından saptırılmamış ayetleri içerisindedir. Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın dosdoğru yolu üzerindeki İslam sizinle olsun !...
ALLAH DOĞRUSUNU EN
İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ
VE KUR’AN BİZE
YETER !
Temel Kaynak :
HAKKI YILMAZ ( Tebyinül
Kur’an )
PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR