Konu Detay

İSLAM VE ALLAH KATINDAKİ TEK DİN

 12.12.2025
 45

İnsan,  yaratılması  ve  yeryüzünde  çoğalıp  dağılarak,  sosyal  yapısı  gereği  toplu  yaşamaya  başlamasından  dolayı,  fıtri  olarak  daima  bir  şeylere  bağlanma,  inanma,  güvenme,  bir  güce  sığınma   ihtiyacında  ve  düşüncesinde  olmuştur.  Yüce  Allah  insan  olarak  yarattığı  kuluna,  diğer  yarattıklarından  farklı  olarak  düşünme  ve  irade  kullanma  yeteneğini  ve  özgürlüğünü  bahşetmiştir.  Bu  irade  ve  düşünce  ile  insanoğlu,  sığınmak  ve  güvenmek  için  önce  çevresinden  ve  yaşadığı  ortamdan  bir  nesneye  veya  bir  güce,  sonra  da  Tanrı  inancına  yönelmiş,  böylece  de  din  olgusunu  yaratmıştır. İnsanın  toplumsal  ve  sosyal  yaşamı,  uygarlığı  geliştikçe  dine  ve  Tanrıya  bakış  açısı  da  şekil   değiştirmiştir. Din  olgusu  zamanla  insanın  bu  gelişmesine,  ekonomik,  kültürel  ve  sosyal  yapılarının  farklılığına  bağlı  olarak  farklı  boyutlar  ve  farklı  anlamlar  kazanmış  ise  de,  değişmeyen  tek  şey,  bir  güce,  bir  sahibe  bağlanmak,  sığınmak  ve  onu  yücelterek  Tanrı  yapmak  olmuştur. Bu  itibarla  zaman  zaman  Tarih  boyunca,  her  toplumda  kendini  güçlü,  her  şeye  yeterli  görenler,  yönetici,  efendi, olarak  seçilmiş,  Tanrı  yerine  konmuş,  onlar  da  toplumlarına  hükmetmiş,  yaşamlarına  yön  vermiş,  kendine  hizmet  ettirmiş,  insanları  köle  olarak  kullanmıştır. Bu  nedenle  kendisini  her  şeye  yeterli  gören  tâğutlaşmış,  azmış,  firavunlaşmış,  ilâhlaşmış   insan  vardır,  ama  bir  şeylere  inanmamış  dinsiz  toplum  yoktur.

Din  /  Hak  Din,  "  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın   kullarını  hakka  ulaştırmak  üzere  peygamberleri  aracılığı  ile  akıl  sahibi  insanlara  tebliğ  ettiği,  onları  dünya  ve  Ahiret  mutluluğuna  kavuşturan  sistem  ve  Allah'ın  koyduğu  hükümlerdir. "  Allah'ın  insanlar  için  indirdiği  son  kitap  olan  Kur'anda  Zümer  Sûresinin  2 - 3.  ayetlerinde  "  Dikkatli  olun  halis  din  sadece  Allah'a  aittir. "  ifadeleriyle  kesin  olarak  ve  açıkça  belirtildiğine  göre  Din,  Allah'a  aittir,  ve  Halis  Din  katkısız  olmalıdır,  Hahamların,  Rahiplerin,  Mezhep  imamlarının,  Alimlerin,  Tagutların,  Zorbaların,  Ulemanın  eliyle   hükmüne  sonradan  müdahaleler  olmamalıdır. Buna  rağmen  bugün  Dünya  üzerinde  on  binlerce  yıldır  atalardan  gelen  geleneklerle  kanıksanmış,  sayılarla  ifade  edemeyeceğimiz  kadar  çok  sayıda  Din  ve  inanç  grupları  bulunmakla  beraber,  bizzat  Allah  tarafından  peygamberler  aracılığıyla   indirilip  vahiyle  belirlendiği  söylenen,  semavi  dinler  denilen,  Kur’anda  da  birçok  ayette  ehli  kitap  olarak  ifade  edilen  İbrahimi   Din   mensupları,  Bahailer,  Yahudiler,  Hristiyanlarla  birlikte  Müslümanlar  ve  yine  bunların  dışında  sayılamayacak  kadar  alt  grupları  bulunan  Hinduizm,  Budizm,  Brahmanizm,  Şintoizm,  Konfiçyüzcülük,  Zerdüştlük  Dinleri  de  bulunmaktadır.  Bu  farklı   inanç  ve  Din  gruplarının  hepsi  de Tanrıya  yaklaşmak  için  değişik  kesimdeki  insanların  müdahaleleriyle  oluşan  kendi  dinlerinin  diğer  dinlerden  ayrı  ve  üstünlüklü   olduğunu   zannetmektedirler.

Oysa  Kâinatı,  yeri,  göğü  ve  ikisi  arasındakileri  yaratan,   bütün  varlıkları  oluşturan  ve  Dünya  denilen  gezegeni  insan  için  hazırlayıp,  Gökyüzünde,  karada,  denizde  sayısız  nimetlerle  donatan,  bütün  Dünya  insanlarının  muhatap  alması  gereken  ise  birçok  Tanrı  değil,  tek  bir  Allah  ve  bütün  insanlar  için  oluşturduğu  Din  olmalıdır.  Leyl  Sûresinin  12. ayetinde de  "  Doğruya  ve  güzele  yol  göstermek  sadece  Bizim  üzerimizedir.”   ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Rahmeti,  hidayeti  kendi  üzerine  farz  kılan,  Rahman  ve  Rahim  olan,  Kâinattaki  bütün  insanları  ve  var  olan  her  şeyi  yaratmış  olan  Yüce  Rabbimiz,  Kendisinin  tanınmadığı,  yerine  birtakım  ortakların  Tanrı  olarak  konulduğu,  farklı  inanç  ve  küfür  içindeki  Dinlerin  oluşturulduğu,  adaletin  bozulduğu,  huzurun  kalmadığı,  zulümle  güçsüzlerin  ezildiği,  korkunun,  endişenin  ve  kaosun  egemen  olduğu  zamanlarda  ve  toplumlarda  duruma  müdahale  etmiş,  Kendi  dinini  insanlara  öğretmek  üzere  tarih  boyunca  peygamberler  göndermiş  ve  kitaplar  indirmiştir.

Çoğunlukla   zamanımızda  yaşanılanlarla  görünen  ve  bilinen  yapılarıyla  insanlar,  İslam,  Yahudi,  Hristiyan,  Müslüman  inançlarının  hepsini   ayrı   ayrı  dinler  olduğunu  zannetmektedirler.  Ama  aslında  bu  inançların  temelinde  bütün  peygamberlere  indirilen  kitapların  hepsinin  öngördüğü  dini  yaşam  kuralları  ve  yükümlülükleri  aynıdır  ve  Allah  katında  tek   bir  din  vardır,  sonradan  insanların  kendilerinin  koyduğu  adlar  ne  olursa  olsun  insanlar  tarafından  saptırılıp  bozulmadığı  takdirde  hepsinin  adı  da  İslam'dır.  Biz  de  bu  makalemizde  Allah  katında  tek  din  olan  İslam'ı,  son  peygamber  Muhammed ( a.s. )  ile  tebliğ  edilmiş  Kur'anın  doğruları  ile  anlamaya  ve  tanımaya  çalışacağız.

Tekâmül  etmiş  ve  ünsiyet  kazanmış   insanoğlunun,  Adem  peygamberle  beraber  Allah’ın  dini  ile  tanışmasından   bu  yana  süregelen  binlerce  yıldır,  Allah  katında  tek  bir  din  vardır.  O  da  Allah’ı  birleyen  Tevhit  dini  İslam’dır. Dinin  yegâne  sahibi  olan  Allah,  binlerce  yıldır  ardı  ardına   değişik  zamanlarda  ve  değişik  toplumlara,  peygamberler  ve  kitaplar  göndererek  dinini  ayakta  tutmuş,  devamlılığını  sağlayarak   korumuştur.  Tarih  boyunca  bu  güne  kadar  Allah’a  teslim  olan  ve  gönderdiği   peygamberlere   uyanların  hepsi  de  Müslüman’dır.  Adem,  Nuh,  İbrahim,  İshak,  Yakub,  Musa,  Zekeriya,  Yahya,  İsa  ve  ismini  bildiğimiz  ve  bilmediğimiz  bütün  peygamberler  gibi  sonuncusu  olan  Muhammed  peygamber  de  aynı  temelde  Tevhit  /  Allah'ı  birleme  /  Allah'tan  başka  İlâh  diye  bir  şey  yoktur  deme  şuuru  ve  bilinci  hedefinde,  birbirini  tasdik  eden  ve  kabul  eden  İslam’ın  Müslüman  olan  peygamberleridir. İbrani,  Musevi,  Yahudi,  Hristiyan,  Nasrani,  İsevi,  Süryani,  Muhammedi  gibi   isimlendirmeleri   ise  sonradan  o  bölgenin  ve  inancın  insanları  tarafından  konulan  ayrıştırma  isimleri  olmuştur.  İslam’ın  son  kitabı  olan  Kur’anda  Bakara  285.  Ali  İmran  84.  ayetleri  gibi  Bakara  Sûresinin  136.  ayetinde  de  “  Deyin  ki    “  Biz  Allah’a,  bize  indirilene  /  Kur’ana,  İbrahim’e  ve  İsmail’e  ve  İshak’a  ve  Yakub’a  ve  torunlarına  indirilene,  Musa’ya  ve  İsa’ya  verilenlere  / Tevrat  ve  İncil’e  ve  peygamberlere  Rabblerinden  verilene  iman  ettik.  Onlardan  hiç  birini  diğerinden  ayırmayız.  Ve  biz  ancak  O’nun  için  Müslüman  /  İslamlaştıran  olanlarız. “  ifadeleriyle  Allah  katında  tek  din  olan  İslam’ın  devamlılığı  tasdik  edilmektedir. Çünkü  İslam  dininin  inanç  temelinde,  bütün  peygamberlerine  ve  onlara  indirilen  kitaplara  inanmak  esastır. Bu  dine  inanıp  Müslüman  olanlar  da,  son  peygamber  Muhammed’e  kadar  gelmiş  olan  bütün  peygamberleri  İslam’ın  peygamberi  olarak  kabul  eder,  onlara  ve  indirilen  kitaplara  saygı  gösterir  ve  hiç  birini  diğerinden  ayırmaz.  Ama  Dini,  İnancı,  adı  ne  olursa  olsun  bugün  bütün  Dünya  insanlarının  da  artık  evrensel  olduğu  için  ulaştırılabildiği  anda  bu  Dine  inanma  zorunluluğu  vardır. Oysa  biz  Müslümanlar  olarak  önce  kendimizi  Kur'anın  doğrularına  ulaştıramadığımız,  ve  başka  toplumlara  da  aktarabilme  yetisinde  olamadığımız  için,  bu  nasıl  mümkün  olacaktır ?

İSLAM  sözcüğü,  silm  kökünden  türemiş  if’al  kalıbında  mastar  bir  sözcük  olup  isim  ve  mastar  olarak  kullanılır. Silm  sözcüğü :  Berâet  /  Uzak  tutma  /  korkudan,  kuşkudan,  belâdan,  huzursuzluktan,  kavgadan,  savaştan,  ağrıdan  sızıdan,  maddi  ve  manevi  sıkıntılardan,  zayıflıktan,  çürüklükten  gibi  bütün  olumsuzluklardan  uzak  olma  demektir.  Bu  sözcüğün  İslam  kalıbı  ise  “  sağlamlaştırma  /  dertten,  tasadan,  korkudan,  mutsuzluktan,  kavgadan,  savaştan  ve  benzeri  olumsuz  şeylerden  uzaklaştırma  demektir. Bu  nedenle  İslam  Dini   “  İnsanları  sağlamlaştıran  din /  Dertten,  savaş,  zayıflık,  manevi  hastalık,  mutsuzluk  ve  benzeri  sıkıntılardan,  olumsuzluklardan  uzaklaştırıp  sağlama,  güvenceye  alan “  ilkeler  bütünüdür. Kur’anda  “  Hikmet “  olarak  ifade  edilen “  Zulüm  ve  fesadı  engellemek,  adaleti  sağlamak  için  konulmuş  kanun,  düstur  ve  ilkeler “  de  İslam  Dininin  esaslarıdır.

MÜSLÜMAN  da,  her  şeyi  sağlamlaştıran,  mükemmelleştiren,  olumsuzlukları  olumluya  çeviren,  zulmü  ortadan  kaldıran,  dinamik,  çalışkan,  üreten  ve  canlı  olan  kişidir. Bu  kavramları  içeren  Müslüman  sözcüğü  gerçekte  bu  şekliyle  Kur’anda  yer  almaz  ama  Arapçada  aynı  silm  kökünden  türemiş  olan “  Müslim,  Müslimine,  Müsliminun “  şekillerinde  yer  alır.  Kendini   Allah’a,  peygamberlerine  ve  Kitaplarına  yönelterek  toplumunun  dert,  tasa,  korku,  mutsuzluk,  kavga,  savaş  gibi   her  olumsuzluğunu  uzaklaştıran,  ortadan  kaldırıp,  olumluya  dönüştüren,  mükemmelleştirerek  sağlamlaştıran,  dinamik,  çalışkan,  canlı  olan,  üreten  ve  İslamlaşmış  kişidir. Müslüman  sözcüğü  bize  peygamber,  namaz,  abdest,  oruç   sözcükleri  gibi  Farsçadan  geçmiştir.  Sözcüğün  Kur’andaki  aslı  “  Müslim “ dir.  Hacc  Sûresinin  77 – 78.  ayetlerinde “ Ey  iman  etmiş  kimseler !  Zafer  kazanmanız,  durumunuzu  korumanız  için  Allah’ı  birleyin,  vescüdû  /  secde  edip  /  boyun  eğip  teslimiyet  gösterin.  Rabbinize  kulluk  edin.  İyilik  yapın  ve  Allah  uğrunda  gerektiği  gibi  gayret  gösterin.  O  sizi  seçti  ve  dinde  atanız  İbrahim’in  dininde /  yaşam  tarzında  sizin  için  bir  zorluk  oluşturmadı.  O,  daha  önce  ve  işte  Kur’anda  Elçi’nin /  Kur’anın  size  şahit  olması,  sizin  de  insanlara  şahit  olmanız  için  sizi  müslimine  /  Müslümanlar  olarak  isimledi…”  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Arapçada  Müslim  sözcüğünün  çoğulu  da  “  Müslimûn “  dur. Ve  bütün  dönemlerde  İslam’a  inananlara  ve  inanacak  olanlara  bu  ismi  bizzat  Rabbimiz  Allah  koymuştur. Zümer  Sûresinin  11 – 12. ayetlerinde  “  De  ki :  Ben  kesinlikle  dini  yalnızca  Kendisine  özgü  kılarak  Allah’a  kulluk  etmekle  emrolundum.  Ve  bana  evvelel müslimîn  /  Müslümanların  ilki  olmam  için  emir  verildi. “  ifadelerinde  belirtildiği  gibi,  Allah’ın  vahiy  nuru  ile  aydınlatılan,  fazileti  ile  taçlandırılan,  vahyin  öğretileri  ile  eğitilmiş,  yoğrulmuş  olan,  Allah'ın  Hakk  Dini  İslam'a  özgü  yaşayan  bütün  peygamberler  ve  onların  yolundan  gidenler  de  Müslümandır,  ve  bizim  Peygamberimiz  de  Kur’anın  ilk  Müslümanıdır. 

Allah  katında  İslam’dan  başka  din  yoktur.  O  da  bütün  peygamberleri  aracılığı  ile  indirdiği  kitaplarda  yazılı  olanlardır.  Ama  Tarih  boyunca  ve  bugün  de  değişik  isimler  altında  görülen  inançların  hepsi,  Ruhban  sınıfı  Din  sorumlusu  kişiler  tarafından  oluşturulmuş  ve  maalesef  zamanla  İslam’ın  yozlaştırılarak  asıl  hedefinden  saptırıldığı  inançlara   dönüştürülmüştür. Bugüne  kadar  görevlendirilmiş  her  peygamberin  ardından,  her  dönemde,  her  devirde  insanlar  gerçek  dinlerini  parça  parça  etmişler,  gruplara, Tarikatlara,  Mezheplere  bölünmüşlerdir. Nasıl  ki  Yahudilik,  Ortodoks,  Haredi,  Hasidik,  Kabbala  gibi,  nasıl  ki  Hristiyanlık, Ortodoks,  Katolik,  Protestan,  Süryani  gibi  Mezheplere  bölündü  ise,  Yahudilikte  Tevrat  adı  altında  Talmut,  Tekvin,  Tanna,  Tora,  Çıkış,  Levilliler,  Sayılar,  Tesniye  gibi,  Hristiyanlıkta   da   pek  çok  Kanonik  ve  Apokrif  İncil  sonradan  insanlar  eliyle  yazıldı  ise,  Muhammedi   Müslümanlık  da  bugün  Hanefi,  Şafi,  Maliki,  Hanbeli  mezhepleri  başta  olmak  üzere  yüzlerce  Ehli  Sünnet  ve  Ehli  Beyt  denilerek  Mezhep  ve  Tarikatlara   bölünmüştür. Hele  bugün  radikal  Selefi  mezhebi  mensuplarınca  ise,   Kur’anda   aslında  savaş  anlamında  olmayan  cihat  sözcüğünü  yanlış  yorumlayarak,  kendi  inançları  dışındaki  inançları  küfür  kabul  edip  bütün  insanlığa  karşı  savaş  açıp  terör  estirilmektedir.  Bu  bağlamda  aslında  Allah  katındaki  İslam'a  göre  kendilerinin  inancının  her  birinin  de  saptırılmış  olduğu  halde,  Hristiyanlar  Yahudileri,  Yahudiler  Müslümanları,  Müslümanlar  da  her  birini  İslam  dışı  olarak  görmekte,  aşağılamakta,  her   inancın  mensupları  da   kendi  inançlarıyla  övünmektedirler. 

Bu  bağlamda  birçok  ayette  sözü  edildiği  gibi  Bakara  Sûresinin  111 -  112.  ayetlerinde   “ Bir  de  insanları  Yahudileştirmek,  Hristiyanlaştırmak  isteyenler,  “  Yahudi  ve  Hristiyanlardan  başkası  asla   cennete  giremeyecek “  dediler.  Bu  onların  kendi  kuruntularıdır.  De  ki  :  “  Eğer  doğru  kimseler  iseniz,  delilinizi  getirin.  Hayır  aksine  kim  esleme /  Müslüman  / iyileştiren,  güzelleştiren  biri  olarak  kendisini  Allah  için  İslamlaştırırsa,  işte  onun,  Rabbi  katında  ödülü  vardır.  Onlara  hiçbir  korku  da  yoktur  ve  onlar  üzülmezler  de.”  İfadelerinde  gördüğümüz  gibi   Yahudilik  ve  Hristiyanlık  da  İslamın  kapsamına  alınmakta,  hepsi  için  Müslüman  olmak,  Cennete  girebilmenin  şartlarından  biri  olarak  gösterilmektedir.  İslamdaki  bencillik,  ayrımcılık  kabul  edilmemektedir. Bu  nedenle  Ali  İmran  Sûresinin  19. ayetinde  “  Şüphesiz  Allah  nezdinde  din  İslam’dır. “  aynı   Sûrenin   85. ayetinde  de “ Kim  İslam’dan  başka  bir  din  ararsa,  bilsin  ki  o  din  ondan  kabul  edilmeyecek  ve  o  ahirette  hüsrana  uğrayanlardan  olacaktır. “ ifadelerinde   gördüğümüz  gibi  İslam’dan  başka  Din,  adı   ne  olursa   olsun,  saptırılmış  olan  dinler  Allah   katında   din  olarak   kabul  edilmemektedir.

 Allah’a  ait  olan  “ Hakk  Din  “  Mükemmelliği,  adaleti,  hükümleri  ve  evrenselliği  ile  dünya  var  oldukça  ayakta  durarak  yaşamını  sürdürecektir.  Rabbimizin  tarih  boyunca  Adem  peygamberden  başlayarak  insanlığa  ve  son  olarak  da  bizim  Peygamberimize  tebliğ  ettirerek  Kur’an  ile  bildirdiği  dinin  adı  da  yine,  Ed - Dinül - Halis  /  Halis  Din  İslam  dır.  Bütün  peygamberlerde  olduğu  gibi,  Allah'ın  indirdiği  Hakk  Din  olan  İslam'ın  hiç  bir  Kitabının,  peygamberlere  indirdiği  vahyin  orijinalindeki  temelde  Tevhit   iletisi  birbirinden  farklı  değildir.  Her  kitap,  bir  önceki,  ama   Allah'ın  orijinal  vahyi  olan  Kitabı  tasdik  eder,  zamanla  unutulmuş  ve  saptırılmış  olan  Tevhit  ilkelerini  hatırlatan  ve  tekrar  düzeltip  güncelleyerek  insanların  önüne  koyan  niteliktedir.  Ali  İmran  Sûresinin  3 - 4. ayetlerinde  "  Allah  sana,  sadece  içinde  konu  edilenleri  doğrulayıcı  olarak  bu  kitabı  hak  ile  indirdi.  O  daha  önce  insanlara  doğru  yol  kılavuzu  olarak  Tevrat'ı  ve  İncil'i  de  indirmişti.  Furkan'ı  / doğruyu  yanlışı  da  o  indirdi. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Kur'anda  da  önceki  peygamberlere  indirilmiş  olan  kitaplar  tasdik  edilmektedir.  Ancak  ayetin  ifadelerine  göre  dikkat  etmemiz  ve  göz  önünde  bulundurmamız  gereken  noktalar  vardır.  Kur'an,  Yahudi  ve  Hristiyanların  temel  dini  kitapları  olan  Kitabı  Mukaddeste  anlatılanların  tamamını,  bugün  değiştirilmiş  ve  bir  çok  yönden  efsane,  masal  ve  mitolojik  hurafelerle  saptırılmış  olan  anlatımları  değil,  sonradan  saptırılmamış  olan,  kendi  içerisinde  bu  kitaplar  ile  ilgili  yer  alan  anlatımları  doğru  olarak  kabul  etmekte,  onaylamakta,  zaman  zaman  da  yer  vermektedir.  Daha  önceki  peygamberlerin  getirdikleri  Zebur,  Tevrat  ve  İncil’deki  vahiylerin  orijinalleri,  sonradan  insanlar  eliyle  saptırılmasaydı,  aslında  hepsi  de  İslam  çerçevesindeki  dinlerdir.  Örneğin  İdris  peygamberin  3  prensibi,  Nuh'un  7  ilkesi,  Musa'nın  Tevrat  ile  10  emri,  İsa'nın  10  emri  açıkladığı  İncil'i  /  Müjdesi,  hepsi  de  evrensel  hukukun  aynı  olan  temelleri  üzerine  oturtulmuştur.  Aslında  bizim  Peygamberimiz  de  kendisine  verilen  Allah'ın  Halis  Dinini  yayma  görevini  bütün  peygamberlerde  olduğu  gibi,  tam  bir  başarı  ile  yerine  getirmiştir.

Ama  bugün  görüldüğü  ve  bilindiği  gibi  Yahudi  kaynakları  olan  ve  sonradan  yüzyıllar  içerisinde  Hahamlar  eliyle  yazılan  Tora,  Tanna,  Talmud,  Tekvin,  Çıkış  isimlerindeki  kaynaklarda  bütün  peygamber  kıssaları  insan  ve  doğa  üstü  olarak,  bütün  ince  ayrıntılarına  varıncaya  kadar  mucize,  masal   ve   hurafelerle  dolu  mitolojik  olaylar  şeklinde  anlatılmaktadır. Benzer  anlatımlar  Hristiyanların  Apokrif  ve  Kanonik  İncillerinde  de  bulunmakta,  hatta  biz  Müslümanların  tefsir  ve  meal  çevirilerinde  dahi  Hadis  ve  rivayetlerle  de  takviye  edilip  o  şekilde  yer  almaktadır. Bu  nedenle  Ehli  Kitap  denilen  bu  inançların  içerisinde  maalesef  Allah'ın  Hakk  Dini  İslam  bulunmamaktadır.  Öte  yandan  Allahı,  bizdeki  Tasavvuf  inancında  olduğu  gibi  bir  bütünün  parçası  kabul  etmek  de  şirktir. Allah  bütün  yarattıklarından  münezzehtir.  Allah’a  inanmakla  beraber  O’na  başka  şeyleri  ortak  koşan  Yahudi  ve  Hristiyanların  Teslis  inancı  da  şirktir. Allah'ın  Hakk  Dini  İslam'da  masal,  mucize,  hurafe,  insan  ve  doğa  üstü  anlatımlar  olmaz.  Şirk  olan  Allah'a  ortaklar  koşulması  da  kabul  edilmez. Tevbe  Sûresinin  30.  ayetinde "  Ve  Yahudiler  “  Üzeyir  Allah’ın  oğludur  “ dediler.  Hristiyanlar  da  “  Mesih  Allah’ın  oğludur  “ dediler.  Bu  onların  ağızlarıyla  geveledikleri  sözler  olup,  güya  bununla  daha  önce  yaşayan  kâfirlerin  sözlerini  taklit  ediyorlar. ..... "  Meryem  Sûresinin  35. ayetinde  de "  Allah  için  çocuk  edinmek  diye  bir  şey  yoktur.  O,  bundan  arınıktır.... Maide  Sûresinin  73. ayetinde  de  "  Andolsun  “ Allah  üçün  üçüncüsüdür “  diyen  kimseler  kesinlikle  kâfir  olmuşlardır.  Oysa  tek  ilâhtan  başka  ilâh  yoktur.  Eğer  söylediklerinden  vazgeçmezlerse,  kesinlikle  onlardan  kâfirlere  acı  veren  bir  azap  dokunacaktır. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Yahudiler  Üzeyir'e,  Hristiyanlar  İsa’ya  Allah’ın  oğlu  demiş,  Meryem’e  Ruhul  Kudüs  denilerek  uluhiyet  verilmiş,  Allah  üçün  üçüncüsüdür  denilerek  inancın  içine  sokulmuş,  Allah'a  ortak  edinmişlerdir. Rabbimiz  de  bu  konularda  biz  Müslümanlara  siz  de  Peygamberinizi  Bana  ortak  koşarak  aslında   onlar  gibi  yapmayın  diyerek  uyarısını  yapmakta,  onların  içine  düştükleri  yanlışları  teyid  etmektedir.  Peki  bir  soralım  bugün  Müslümanlar  bu  uyarıların  farkında  olup  uyarılara  uymuşlar  mıdır ?  Elbette  ki  hayır.  Biz  Müslümanların  da  onlardan  bir  farkı  yoktur,  şirkle  beraber  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaat  bölünmeleriyle  birçok  yanlışın  içinde  olunmaktadır. ( Kur'an  Dışında  Yaşanan  Dinler  ve  Allah'la  Aldatma,  Tasavvuf  Dininde  Sırlar  Ve  Kerametler,  Kur'ana  Göre  Dua  Nedir ?  başlıklı  makalelerimizde  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )

İnsanlığın  yaratılmasından  bu  yana  dünya   insanları  için  aslında   barış,  esenlik,  adalet,  kardeşlik  ve  huzur  için   Allah   katında  tek  Din  olan  Kur’anın  İslamı  da,  Tarih   boyunca  İslam’ın   yozlaştırılması  ve  bölünmeler  sonucu   bugün  baktığımızda   terörle  özdeşleştirilip,  din  kisvesi  altındaki  insanlar  eliyle  gerçek  yapısından  çok  farklı  bir  hale  getirilmiştir.  Bu  kişilerin  yazdıkları  kitaplar  din  olmuş,  insanlar  din  adamlarını,  Rahipleri,  Hahamları,  İmamları,  Allah’ın  yanında  ortak   etmişler,  peygamberlerini  sevip  yücelteceğiz  derken,  Tevbe  Sûresinin  31. ayetinde  ” Onlar  Allah’ı  bırakıp  bilginlerini  ve  Rahiplerini  tanrı  edindiler. “  yine  Ali   İmran   Sûresinin   80. ayetinde  “ Ve  Allah  size  melekleri,  zorbaları,  zorba  yöneticileri  ve  peygamberleri  Rabbler  edinmenizi  emretmez. Siz  Müslüman  olduktan  sonra  size  küfrü  emreder  mi ? ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  Allah’la  birlikte  maalesef  Rabbler  /  efendiler  edinilmiş,  ortak  koşarak,  şirke  girerek   ilâhlar  edinilmiştir.

Tarihin  her  döneminde,  bizim  peygamberimiz  de  dahil,  her  peygamber  zamanında  en  mükemmel  halde  olan  İslam’ın  ilkeleri,  onların  ölümünün  ardından  bozulmaya,  değişmeye,  yozlaşmaya  başlamış,  ama   iyi   niyetli,  veya  kötü  niyetli,  çeşitli  amaçlara  yönelik  birtakım  kişilerin  yazdığı  kitaplar,  İslam  inancının  dışında  çok  farklı  inançları,   Mezhepleri  ve  bölünmeleri  meydana  getirmiştir. İslam’ın  son  kitabı  olan  Kur’an  dahil,  Allah’ın  kitaplarının  dışında  yazılmış  kitaplarla  bu  bölünmelere  neden  olanları   ve  içinde  bulunanları  da  birçok  ayette  olduğu  gibi  Bakara  Sûresinin  79.  ayetinde  “ Artık  yazıklar  olsun  ki  o  kimselere,  kendi  elleriyle  kitap  yazarlar  da,  sonra  biraz  paraya  satmak  için  “  Bu  Allah  katındandır “  derler.  Artık  o  elleriyle  yazdıkları  yüzünden  onlara  yazıklar  olsun !  O  kazandıkları   şeyler   yüzünden  kendilerine  yazıklar  olsun. “  Yine   Enam  Sûresinin  21. ayetinde  de “ Ve  Allah’a  karşı  yalan  uydurandan  ve  ayetlerini  yalanlayandan  daha  yanlış  davranan,  kendi  zararına  iş  yapan  kim  olabilir. Hiç  şüphe  yok  ki  şirk  / ortak   koşarak   yanlış   davranan  kurtuluşa  eremez. “ ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Rabbimiz  tarafından  şiddetli  uyarılar  yapılmaktadır.

İslam’ın  en  temel  özelliği,  insanların  kendi  iradeleri  ile  zorlamadan,  özgürce  mutluluğa  ve  en  güzele  götürülmesi   amacında  olmasıdır.  Zümer  Sûresinin  23.  ayetinde  “  Allah  ahsenel  hadis  /  sözün  en  güzelini  ikişerli  bir  kitap  halinde  indirmiştir…..İşte  bu  Allah’ın  rehberidir.  Allah  onunla  dileyeni  doğru  yola  iletir. “  Bakara  Sûresinin  256. ayetinde  "  Dinde  zorlamak,  tiksindirmek  yoktur. "  yine  Kehf  Sûresinin  29. ayetinde   "  Ve  de  ki  :  O  gerçek  Rabbinizdendir.  O  nedenle  dileyen  iman  etsin,  dileyen  bilerek  reddetsin. "  denildiği  gibi   İslam   Dininin   insanları  kendi   iradeleri  ile  zorlamadan,  mutluluğa  ve  en  güzele  götürmek  amaçlı  olduğu  belirtilip,  seçim   hakkı   insanların   kendi   özgür  iradelerine   bırakılmıştır.

Tarih  boyunca,  İbrahim,  Davut,  Musa,  İsa  peygamberlerin  ardından  her  dönemde  olduğu  gibi  Tevhid  ( Allah’ı  birleme )  esaslı  olan  Allah’ın  dini  İslam,  kendi  menfaatlerini  gözeten  insanlar  tarafından  hükümleri  değiştirilmiş  ve  yozlaştırılmıştır. Her  yozlaştırmanın  ardından  belirli  süreler  sonunda,  Allah  insanlara  katındaki  dinin  özüne  dönebilmeleri  için,  yeniden  ve  her  peygamberin  kendi  dilinden  konuşan  peygamberler  göndermiş,  onların  dilinden  İslam’ı  anlatan  kitaplar  indirmiş,  o  peygamberleri  de  o  dönemin  ve  o  toplumun  ilk  Müslümanları  yapmıştır.  Her  kitap,  İnsan  eliyle  oluşturulmuş  saptırma  ve  dindeki  bozulmaları  düzeltmiş,  öncekileri  tasdik  etmiştir.  Dolayısıyla  Davut  peygambere  indirilen  Zebur  öncekileri,  Musa  peygambere  indirilen  Tevrat   Zebur’u,  İsa  peygambere  indirilen  İncil  Tevrat’ı,  Muhammed  peygambere  indirilen  Kur’an  da   bütün  hepsini  tasdik  etmektedir.  Muhammed   peygamber,  peygamberlerin  sonuncusu,  Kur’an  da  dünyanın  sonuna  kadar  artık  bir  daha  gelmeyecek  olan  kitapların  sonuncusudur. Bu  bakımdan  Allah’ın  Muhammed  peygambere  gelinceye  kadar  koruyuculuğunu  üstlendiği  İslam  dininin  mesajlarını  koruma  görevini  bundan  böyle  kıyamete  kadar  son  kitap  olan  Kur’an  yerine  getirecektir.  Dolayısıyla   Kur’an,  Tevhidi  hatırlatacak,  Allah’ın  vahyini  dünyanın  sonuna  kadar  ayakta  tutacak  son  elçidir. 

Her  ne  kadar  bugünkü  Müslümanlar  arasında  uygulamalar  zamanla  farklılıklar  gösterir  hale  geldi  ise  de,  aradan  1400  yıl  geçmesine  rağmen  aslında  Kur’anın  hiç  bir  ayeti,  hiçbir  harfi  değişmemiş  ve  eksilmemiştir.  Kur’anda  Hicr  Sûresinin  9.  ayetinde  “ Hiç  kuşkusuz  Biz,  o  öğüdü  zikri / Kur’anı  Biz  indirdik  Biz ! Ve  kesinlikle  Biz  O’nun  için  koruyucularız. “  denilerek  belirtildiği  gibi,  bugün  Müslümanlarda  görülen  bu  farklılıklar  Kur’andan  değil,  Muhammed  peygamberin  ölümünden  sonra   kendisini   Ulema,  Alim,  İmam  yerine  koyan  birtakım  kişilerin  ilkel   ve  yetersiz  koşullarda,  iletişimin,  bilimin   gelişmediği,  dünyanın  yuvarlak  olduğunun  dahi  bilinmediği  800  lü  yıllarda  yapmış  oldukları  yanlış   yorumlar  sonucu  ortaya  çıkmıştır.  Kur’anın  kendisi  anlaşılmak  üzere  okunmamakta,  Kur’anın  yerine  konulan  ve  kişilerin  yazdığı  kitaplara  göre  ortaya  çıkan  dinler,  farklı  farklı  yaşanmaktadır.

Tarih  öncesinde,  orta  çağda,  yeni   çağda   nasıl  ki  insanlar  inançlarının  farklılığından  dolayı,  gücü,  yönetimi,  kaynakları  ele  geçirmek  için  birbirleriyle  savaşmışlar, yıllarca  süren  Mezhepler  ve  dinler  arası  savaşlarla  kendi  inançlarını  egemen  kılmak  istemiş  iseler,  bugünün  Dünyasında  da  aslında  İslam’ın  ve  Kur’anın  onaylamadığı  aynı  hastalık  devam  etmekte, Dinler  ve  Mezhepler  arasında  çatışma  ve  savaşlarla  insanların  katledilmesine  devam  edilmektedir. İnançlar  ve  din,  aslında  dünyanın  çıkarları  ve  gücü  ele  geçirme  çatışmalarında  araç  olarak  kullanılmaktadır. 

Batı  ve  Avrupa,  yüzyıllardır  orta  doğuda  610  yılında  Muhammed  Peygambere  indirilen  Kur’ana  soğuk  bakmaktadır.  Oysa  Kur’an,  Allah  katında  tek  din  olan  İslam’ın,  Zebur,  Tevrat  ve  İncil’den  sonra  indirilen  son  kitabıdır. Aynı  zamanda  Allah’ın  birliğine  inanan  bütün  insanların,  kendisini  Yahudi,  Hristiyan  olarak  niteleyen  insanların  da  kitabıdır. Zamanla  değişmiş  olan,  eksilmiş  veya  bozulmuş  olan  ilkeleri,  hükümleri,  Kur’an   tamamlamakta  ve  güncellemektedir. Çünkü  bütün  kitapların  çıkış  kaynağı,  değişmeyen  hükmün  sahibi,  bütün  insanların  da  yaratıcısı  bir  ve  tek  olan  Allah’tır. Bundan  sonra  da  kıyamete  kadar  Allah’ın  uyarılarını  insanlara  aktaracak  herhangi  bir  kitap  gelmeyecektir.

İnsanların  fıtri  yapılarından  dolayı,  binlerce  yıldır  görülmüştür  ki  bütün  topluluklar,  kendilerine  gönderilen  peygamberlere  ve  indirilen  kitaplara  karşı  “  Biz  atalarımızın  dininden,  inancından  vazgeçmeyiz “  diyerek  direnç  göstermişler  ve  reddetmişlerdir. Halbuki  insanlar  artık  içinde  bulunduğumuz  bu  çağın  gerçekleri  içerisinde  ve  gelişmiş  aklın  öngörüsüyle,  bu  yanlış  olan  dayatmadan  vazgeçip,  önyargılardan  uzak,  objektif  değerlendirmeler  yapabilmelidirler. Bu  gün  dünya  üzerinde  görünürde  ve  şeklen  İslami  ve  Semavi  denilen  Yahudilik,  Hristiyanlık  ve  Müslümanlık  inançları   Allah’ın  gerçek  vahyinden  hurafelerle  saptırılmış  dinler  olarak  yaşanmakta  olduğundan,  Selefi  Taliban,  İşit,  Boko  Haram  gibi  radikallerin  oluşturduğu  terör  gruplarının,  aslında  gerçek  İslam’la  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  yoktur. İslam  bu  değildir. Kimler  eline  silah  alıp  suçsuz  insanları  katlediyorsa,  onlar  canavarlaşmış,  insanlıktan  çıkmış,  akıllarını  başkalarına  teslim  etmiş,  Allah’ın  gerçek  dinine  isyan  etmiş  kişiler  ve  toplumlardır.  Yüce  Kitabımız  Kur’anda  Tin  Sûresinin  5. ayetinde   Allah’ın  “ Biz  insanı  şüphesiz  en  mükemmel  şekilde  yarattık,  sonra  da  aşağıların  aşağısına  indirdik  “ dediği  gibi  hayvanlardan  beter  hale  gelmiş  olan,  Kur'anın  deyimi  ile  “ Esfele  safilin “  insanlardır. Oysa  Muhammed  Peygamber,  610  yılında  kendisine  görev   verildiği  zaman,  artık  O,  sevginin,  barışın,  kardeşliğin,  özgürlüğün  timsali  olmuş,  kendisine  yapılan  zulümlere,  baskılara  ve  hakaretlere  rağmen  sabırla  ve  hoşgörüyle  karşılık  vermiştir. Çünkü  O’nu  İslam’ın  kitabı  Kur’an  eğitmiştir.  O’nun   her   davranışı,  yaşayışı,  insanlarla  olan  diyaloğu  Kur’an  çerçevesi  içerisinde  olmuştur. Her  yapacağı  işi,  davranışı  kendisine  ayetlerle  bizzat  Allah  bildirmiştir. O’nun  Mekke’de  sabırla,  azimle  sürdürdüğü  mücadelesi  13  yıl  sürmüştür.  Bu  süre  içerisinde,  kendisinden  önceki  peygamberlerde  olduğu  gibi,  görevini  en  güzel  şekilde   kırıcı  olmadan,  yumuşak  sözlerle,  kötülüğe  karşı  iyilikle  karşılık  vererek,  bilgi  ve  bilimsel  verilerle,  ilme  ve  ortak  değerlere  dikkat  çekmekle  ve  sabırla  yapması  gerektiği  istenmiştir.

NAHL  125  : Rabbinin  yoluna  hikmetle / Haksızlık,  bozgunculuk  ve  kargaşayı  önlemek  için  konulmuş  kanun  ve  ilkelerle  ve  güzel  öğütle  çağır.

TEVBE  128  : Andolsun  içinizden  size  sıkıntıya  uğramanız  kendisine  ağır  gelen,  size  düşkün,  sadece  insanlara  çok  şefkatli,  kolaylık  sağlayan,  çok  merhametli  bir  elçi  geldi.

ALİ  İMRAN  159  : İşte  sen  sırf  Allah’ın  rahmeti  sebebiyle  onlara  karşı  yumuşak  davrandın.  Eğer  kaba,  katı  yürekli  olsaydın,  onlar  senin  etrafından  dağılıp  giderlerdi.

GAŞİYE  21 – 22  : Haydi  öğüt  ver  /  hatırlat  şüphesiz  sen,  sadece  bir  öğütçüsün.  Sen  onların  üzerinde  bir  zorba  değilsin.

İslam’da  bütün  peygamberlerin  asli  görevleri  öğüt  vermektir,  hatırlatmaktır. İnanması  için  kimseyi   zorlamaları   emredilmemiştir. Pek  çok  makul  neden  ve  delile  rağmen  hala  inanmamakta  direnmeye  devam  edenler  varsa,  onları  zorlayarak  inandırmak  elçilerin  görevi  değildir.  Yukarıda  ayetle  belirttiğimiz  gibi  İslam  dininde  zorlama  yoktur.  Herkes  inanıp  inanmamakta  özgürdür.  Ancak  hayatın  sonunda  her  yaratılan  insan  için   Ahiret   ve   hesap   günü  sorgulaması  vardır,  inanmayanlara   ancak  o  zaman  Allah’ın  huzurunda   neden   inanmadıkları   sorulacaktır. Din  Allah’ın  dinidir,  hesap  sorma  yetkisi  sadece  Allah’a  aittir. Bugün  radikal  gruplarda  yapıldığı  gibi  kendilerine  Allah’ın  yerine  durumdan  vazife  çıkaranların,  kafa  kesmek,  öldürmek,  namaz  kılmayanı,  oruç  tutmayanı  aşağılamak,  dövmeye  kalkmak,  dışlamak  ve  zorlayarak  baskı  yapmak,  korkutmak  hiçbir  kimsenin  üstünde  görev  değildir,  İslami  de  değildir. Bu  yaptıkları,  kendilerini  bizzat  Allah’ın  yerine  koymak  ve  küfre  girmek  demektir. Kur’anda   bir  çok  ayette  yer  verildiği  gibi  Taha  Sûresinin  43 – 44.  ayetlerinde  de “ Her  ikiniz  gidin  Firavun’a,  şüphesiz  o  azdı.  Sonra  ona  öğüt  alması  ve  saygıyla,  sevgiyle,  bilgiyle  ürpermesi  için  yumuşak  söz  söyleyin. “  ifadeleriyle  özellikle  Musa  peygamber  ve  kardeşi  Harun’un  şahsında  bütün  peygamberlere  de   bu  tür  öğütlerin  verildiği  dile  getirilmektedir.

Muhammed  peygamberin  her  türlü  baskıya,  zulme,  aşağılamaya,  tehdide  karşı  Mekke’de  13  yıl  sabırla,  hoşgörü  ile,  öğüt  ile  sürdürdüğü  İslam’a  davet  mücadelesine  rağmen,  inkâr  eden,  direnç  gösteren,  kurdukları  sömürü  düzeninin  bozulmasını  istemeyen  müşriklerin  /  puta  tapanların  /  Allah’a  ortak  koşanların  en  sonunda  ölüm  tehdidinden  dolayı,  Muhammed  peygamber  ve  ona  inanmış  olanlar  622  yılında  Medine  şehrine  göç  etmek  zorunda  kalmıştır. Bu  şehirde  yaşayan  özellikle  Ehli  Kitap  olan  bir  kısım  Yahudi  ve  Hristiyanlar,  Kur’anın  ve  anlattıklarının  kendi  kitaplarını  ve  inançlarını  desteklediğini  ve  devamı  olduğunu,  inandıkları  tek  Tanrıdan,  Rahman’dan  geldiğini  kolaylıkla  kabul  etmişlerdir.  Bu  nedenle  onların  destekleri  ile  İslam,  Medine’de  güç  bulmaya  başlamıştır. Ancak  bunun  da  kendi  düzenlerini  tehdit  ettiğini  düşünen  Mekke  müşriklerinin  müdahaleleri  kesilmemiş  ve  ardından  da  silahlı  ve  ordulu  saldırılara  İslam'ı  ortadan  kaldırma  girişimine  dönüşmüştür. İslam’da  saldırganlığa,  gaspa,  cinayete,  herhangi  bir  canlıya  ve  cana  kıymaya  asla  izin  verilmemiştir.  Allah,   ancak  bu  saldırıların  ortaya  çıkmasından  ve  dine  karşı  büyük  tehdit  olmasından  sonra  ilk  defa  Medine’de  vahiy  edilen  Bakara  Sûresinin  216.  ayeti  ile  “ Ve  savaş  sizin  için  hoş  olmayan  bir  şey  olmasına  rağmen,  size  zorunlu  görev  olarak  verildi.  Olabilir  ki  siz,  sizin  için  hayırlı  olan  bir  şeyden  hoşlanmazsınız.  Yine  olabilir  ki  siz,  sizin  için  kötü  zararlı  olan  bir  şeyi  seversiniz.  Ve  Allah  bilir.  Siz  bilmezsiniz. “  ifadeleriyle  yine  Hacc  Sûresinin  39.  ayetinde  “  Kendilerine  savaş  açılan  kimselere,  kendileri  haksızlığa  uğramaları,  sırf  “  Rabbimiz  Allah’tır  “  dedikleri  için  haksız  yere  yurtlarından  çıkarılmaları  nedeniyle  savaşmalarına  izin  verildi.”  İfadelerinde  gördüğümüz  gibi,  savunma  amacına  yönelik  olarak  Müslümanların  savaşmalarına  izin  vermiştir. Dolayısıyla  İslam’da  zulme  uğrayan,  saldırıya  maruz  kalan,  özgürlüğü  ve  insan  hakları  elinden  alınan  Müslümanların,  zulüm  ortadan  kalkıncaya  kadar,  özgürlüklerini  ve  onurlu  yaşama  haklarını  güvenceye  alana  kadar  kendilerini  savunma,  zulme  baş  kaldırma,  mücadele  etme  hakları  vardır.  İslam’da  da  özgürlüğün,  insan  haklarının,  adaletin  ve  güvenliğin  elde  edilebilmesi  için  savunma  amaçlı  savaştan  başka  seçenek  yoktur.

Bu  bağlamda  aralıklarla  Mekke  müşriklerinin ( Putlara  tapıp  Allah’a  ortak  koşanların )  ordularla  üç  ayrı  zamandaki  saldırılarına  karşı,  savunma   amacına  yönelik  olarak  Medine’de  kurulan  yeni  Müslüman  yönetiminin  karşı  koyması  ile  savaşlar  yaşanmıştır. Bu  savaşların  ikisi,  Medine  şehri  yakınlarındaki   Bedir  kuyuları  ve  Uhud  dağı  eteklerinde   ve  üçüncüsü  de  Medine  şehrini  kuşatan  müşriklere  karşı  Medine   şehrinin   savunma   mücadelesiyle   gerçekleşmiştir. Batıda  gerçekleri  ve  Kur’anı  bilmeyenler  ve  Muhammed  peygamberi  yeterince  tanımayanlar,  bu  dinin  kanla  beslendiğini  ima  edip,  İslam’ı  aşağılamaya  çalışırlarken  O’nu  eli  kılıçla  karikatürize   etmektedirler.  Halbuki  bu  düşüncede  olanlar  Muhammed  peygamberin,  bu  üç  savunma  savaşı  ile  ve  daha  sonra  da  Bizans  ordusunun  saldırma  tehdidi  üzerine  yine  savunmaya  yönelik  olan  Tebük  seferi  için  eline  sadece   dört  kez   kılıç  aldığını  herhalde  bilmemektedirler. Üstelik  de  son  savaş  gerçekleşmemiş,  Bizans  ordusu  geriye  dönmüştür.

Müslümanlara  bu  savunma  savaşları   süresince  indirilen  Kur’an  ayetleri  ile,  gerektiğinde  savaş  emredilmekte,  bununla   beraber  hangi  şartlarda  savaşılmasının  gerektiği  de  bildirilmektedir.  Savaşlarda  haddi  aşmayın  denilirken,  sivil  halka,  kadınlara,  çocuklara,  yaşlılara  ve  tarlalara,  bahçelere,  hayvanlara,  ormana  ve  çevreye  zarar  vermeleri  yasaklanmaktadır.  Bakara  Sûresinin  190 .  ayetinde  "  Ve  sizinle  savaşan  kimselerle,  Allah  yolunda  savaşın  / ölün,  öldürün  Ve  haddi  /  sınırı  aşmayın.  Şüphesiz  Allah  sınırı  aşanları  sevmez . "  191 - 192.  ayetinde  "   Ve  onları  nerede  yakalarsanız  öldürün.  Çıkardıkları  yerden  siz  de  onları  çıkarın.  Ve  insanları  dinden  çıkarmak,  ortak  koşmaya  sürüklemek,  öldürmekten  daha  şiddetlidir.  Mescidi  Haram’da  onlar  size  savaş  açmadıkça,  siz  de  onlarla  savaşmayın.  Onlar  sizinle  savaşırlarsa  siz  de  onlarla  savaşın /  hemen  onları  öldürün.  Eğer  vazgeçerlerse,  artık  bırakın.  Allah  bağışlayıcıdır.  Sevgi  ve  merhamet  kaynağıdır. "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  İnsan  haklarına  riayet  etmeleri   konularında   öğütlerde  bulunulmaktadır. Savaş  halinde  bile  olunsa  Müslümanların  düşmana  zulüm  etmesi,  işkence  yapması,  savaşın  dışındakileri  öldürmesi  haramdır.  Ayetlerden  anlaşılacağı  gibi,  çıkar, soygun,   yağma  ve  talan   için  değil,  Müslümanlar  sadece  Allah  yolunda  ve  kendi  hayatlarının   korunması  için  savaşmalılardır.  Düşmanın  vazgeçmesi  durumunda  ise  savaşa  son  verilmeli,  Allah’ın  rahmetine  sığınılmalıdır. Bugün  yaşadığımız  dünyada,  Müslüman  görünümündeki  terör  ve  Kur’andaki  bazı  ayetlerin  yanlış  anlaşılmış  mecazi  anlatımları   bahane  edilerek  İslam,  terör  dini  olarak  yansıtılmaya  çalışılmaktadır. Halbuki  Kur’an  ayetlerinde  görüldüğü  gibi  Allah  yolunda  savaşmanın  yanı  sıra,  bizzat  işgal  altında  kalmış  terörün  kurbanı  olmuş,  mazlum  insanlara  yardım  etme  amacına  yönelik  olarak  da  savaşa  izin  verilmektedir. Eğer  ortada  bir  zulüm,  haksızlık  varsa,  buna  seyirci   kalanlara  Kur’an  suça  ortak  olma  gözüyle  bakmakta  ve  onları  dilsiz  şeytan  olarak  nitelemektedir.  Kur’an  ve  İslam,  zaten  her  türlü  zulme  ve  haksızlığa   uğrayanların   savunucusudur.  Kur’anın  ve  İslam’ın  düşmanı  zaten  zalim  olanlar,  haksızlık  ve  zulüm  oluşturanlardır. Bu  nedenle  Allah’a  inanmış  olanlar,  asla  zulmün,  haksızlığın,  adaletsizliğin,  terörün  ve  kargaşanın  kaynağı  olmamalıdır.

NİSA  75  : Size  ne  oluyor  da,  Allah  yolunda  ve  “  Ey  Rabbimiz ! Bizleri  bu  halkı  kendi  benliklerine  haksızlık  eden  kimseler  olan  memleketten  çıkar,  nezdinden  bize  bir  koruyucu,  yol  gösterici  yakın,  nezdinden  iyi  bir  yardımcı  kıl “  diyen  zayıf  düşürülmüş  erkekler,  kadınlar  ve  çocuklar  uğrunda  savaşmıyorsunuz ?

TEVBE  111-112  : Şüphesiz  Allah,  tevbe  eden,  kulluk  eden,  Allah’ı  birleyen,  boyun  eğip  teslimiyet  gösteren  inananlardan,  canlarını  ve  mallarını  şüphesiz  cenneti  onlara  verme  karşılığında  satın  almıştır.  Onlar  Allah  yolunda  savaşırlar  / sonra  öldürürler  ve  öldürülürler.  Bu  Allah’ın  Tevrat,  İncil  ve  Kur’andaki  gerçek  bir  vadidir.  Ve  sözünü  Allah’tan  daha  çok  tutan  kim  vardır ?...

ŞURA  41 - 42  : Kim  de  haksızlığa  uğradıktan  sonra  hakkını  alırsa,  işte  onların  aleyhine  bir  yol  yoktur.  Yol  ancak, insanlara  haksızlık  eden  ve  yeryüzünde  haksız  yere  taşkınlık  eden  kimseler  aleyhinedir.  İşte  onlar,  kendileri  için  acı  bir  azap  olanlardır.

Şüphesiz  Allah,  inananları  savunmakta,  aşırı  hain  ve  son  derece  nankörlerin  hiç  birini  sevmemekte,  o  nedenle  zulme  uğrayan,  saldırıya  maruz  kalan,  özgürlüğü  ve  insan  hakları  elinden  alınan  Müslümanların,  zulüm  ortadan  kalkıncaya  kadar  kendilerini  savunma,  zulme  başkaldırma  hakkını  verdiği  gibi,  din  farkını  gözetmeksizin  herkes  için  de  izin  vermektedir. Doğanın,  bahçe  ve  bağların,  yerleşim,  okul  ve  ibadet  yerlerinin  zarar  görmesini  istememektedir.

HACC  40  : Eğer  Allah,  bir  kısım  insanları   diğer  bir  kısmı  ile  defedip  önlemeseydi,  mutlak  surette,  savamiu / filiz,  tomurcuk,  ağaçtaki  meyve, toplanmış  tahıl,  bakliyat,  kıraç  arazide  diken,   biyeu /  yapılı  bina  ne  varsa  hepsi,  tüm  alışveriş  yerleri,  tüm  salat  destek  yerleri  /  iş  yerleri,  eğitim  öğretim  kurumları  ve  güvenlik  merkezleri   ve  içlerinde  Allah’ın  ismi  bol  bol  anılan  mescitler  yerle  bir  edilirdi.

Kur’anda,  hangi   koşulda  olursa  olsun,  zor  durumda  olan  insanlara,  fakirlere,  yolculara  yetimlere  miskinlere,  muhtaç  olanlara  yardım  edilmesi   gerektiği   birçok   ayette   belirtilmektedir.  Zaten  İslam’ın  en  temel  ilkesi,  salat  kavramı  altında  dayanışma,  destek  olma,  paylaşma,  yardımlaşma  ve  arka  çıkmaktır.

TEVBE  6  : Eğer  müşriklerden  /  ortak  koşanlardan   herhangi  biri  aman  dilerse,  Allah’ın  kelamını  dinlemesi  için  ona  aman  ver.  Sonra  onu  güvenli  yerine  ulaştır.

İNSAN  5 -  8  : Şüphesiz  onlar / iyi  adamlar   fışkırtıldıkça  fışkırtılacak  bir  pınardan,.. Allah  sevgisi  için,  sevmelerine  rağmen  yiyeceği,  yoksula  ve  öksüze  ve  tutsağa  veren  Allah’ın  kulları  içerler.

ENFAL  61  : Ve  onlar  barış  için  yanaşırlarsa,  sen  de  barışa  yanaş !  Ve  Allah’a  işin  sonucunu  havale  et.  Şüphesiz  Allah,  en  iyi  işitenin,  en  iyi  bilenin  ta  kendisidir.

Allah,  müminlerin  hakkaniyeti  ayakta  tutan  tanıklar  olmasını,  bir  topluma  duydukları  kinden  dolayı  adaletsizliğe  sürüklenmemelerini,  bağışlayıcı  olmalarını, geçmişte  yaşanan  olumsuz  tecrübelerin   bahane  edilerek  onları  saldırganlığa  ve  haddi   aşmaya   yöneltmemesini  istemekte  ve  yapılanlardan  haberdar  olduğunu  bildirerek  uyarmaktadır.

MAİDE  8  : Ey  iman  etmiş  kişiler !  Allah  için  hakkaniyeti  ayakta  tutan  tanıklar  olunuz.  Ve  bir  topluma  olan  kininiz,  sizi  adaletsizlik  yapmaya  sürüklemesin.  Adaletli  olun,  adaletli  olmak  Allah’ın  koruması  altına  girmeye  daha  yakındır.  Şüphesiz  Allah  yaptıklarınıza   haberdardır.

ŞURA  40  : Ve  bir  kötülüğün  cezası  onun  gibi  bir  kötülüktür.  Ama  kim  affeder  ve  düzeltirse,  artık  onun  ücreti  Allah’a  aittir.

İslam,  toplumlar  arasında  savaşmayı  değil,  aksine  barışı,  huzuru  sağlamaya  çalışan  bir  dindir. Bu  konuda  Kur’an  ayetleri  ile  müminlere  evrensel  yaşama  ilkeleri  öğütlenmekte,  oyuna  gelerek  aralarında  savaşmaları  halinde  izlemeleri  gereken  yol  gösterilmektedir. Kur’ana  göre, Eğer  müminlerden  iki  grup  birbirleriyle  savaştırılırlarsa,  diğer  müminler  seyirci  kalmayıp  hemen  harekete  geçmeli,  onların  arasını  düzeltmelidirler.  Müminin  mümini  kasten  öldüremeyeceği,  müminlerin  kardeş  olduğu  bilinmeli  ve  barış  sağlanmalıdır.  Bu  çabalara  rağmen  grubun  biri  ötekine  saldırmaya  devam  ederse,  Allah’ın  buyruğuna  dönünceye  kadar  saldırgan  tarafla  savaşılmalıdır.  Eğer  vazgeçerlerse  aralarında  adaletle  ve  hakkaniyetle  barış  yapılmalıdır.

HÜCURAT  9  : Ve  eğer  müminler  birbirleriyle  savaştırılırlarsa,  hemen  onların  arasını  düzeltin.  Şayet  biri  ötekine  saldırırsa,  Allah’ın  buyruğuna  dönünceye  kadar  saldıran  tarafla  savaşın.  Sonra  da  eğer  dönerse  aralarında  adaletle  barış  yapın  ve  hakkaniyetle  davranın. Şüphesiz  ki  Allah,  hakkaniyetle  davrananları  sever.

HÜCURAT  10  : Müminler  ancak  kardeştirler.  Öyleyse  rahmete  ermeniz  için  kardeşlerinizin  arasını  düzeltin  ve  Allah’ın  koruması  altına  girin.

Ama  bugün  dünyaya  baktığımız  zaman  Allah’ın  çok  önemli  olan  bu  uyarıları  Yahudi  olsun,  Hristiyan  olsun,  Müslüman  olsun  kimsenin  umurunda  olmamakta,  bilhassa  Orta  doğuda  emperyal  güçlerin   kendi   menfaatleri   doğrultusunda  yaptıkları  kışkırtma  ve  yönlendirmelerle  kan  gövdeyi  götürmekte,  maalesef  Müslüman  Müslüman’ı  katletmekte,  yüzyıllardır  savaşsız   bir  ortam  ve  zaman  bulunmamaktadır.

İslam’da  insan  ve  canlı  hayatı  çok  değerlidir.  Kur’anda  bu  değer  pek  çok  ayette  dile  getirildiği  gibi  Maide  Sûresinin  32.  ayetinde   “ İşte  bunun  için  Biz,  İsrail  oğullarına  :  ”  Şüphesiz  her  kim  bir  zat  veya  yeryüzünde  bozgunculuk  karşılığı  olmadan  bir  zatı  öldürürse artık  bütün  insanları  öldürmüş  gibi  olur.  Kim  de  bir  zatın  yaşamasına  sebep  olursa,  bütün  insanları  yaşatmış  gibi  olur. “  şeklinde  farz  kıldık.  Ve  kesinlikle  elçilerimiz  onlara  kesin  delillerle  geldiler. “ ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  insan  hayatının  korunması  için  herkesin,  başkasının  hayatının  kutsallığını  kabul  edip,  onun  korunmasına  yardım  etmesi  gerektiği  uyarıları  yapılmaktadır.  Haksız  yere  birini  öldüren  kimse,  bütün  insanları  öldürebileceği  görünümünü  veren  bir  canavar  hükmünde  görülmekte,  buna  karşılık,  bir  tek  insanın  hayatının  korunmasına  yardım  eden  kimse,  tüm  insanlığı  yaşatmış  gibi  kabul  edilmektedir.  Ama   bugün   özellikle  bu   ayette  muhatap  kılınan  ve  vicdanları,  insanlıkları  dumura  uğramış  olan  Yahudiler /  İsrailoğulları,  Filistinde  ve  Ortadoğuda  kadın,  çocuk,  hasta,  yaşlı,  insan  demeden  bütün  gücünü  ve  üstünlüğünü  kullanarak  katliam  yapmaktadır. Dünyanın  egemen  güçleri  de  adeta  bu  olaya  seyirci  kalmakta,  vicdanlar  da  körelmektedir. Dünyanın  çıkarları,  nimetleri  egemen  güçlerin Tâğutların  gözünü  kör  etmektedir.

Bu  ayetin  tefsiri  niteliğinde  olan  ve  aynı  Sûrenin  33 . ve  34. ayetlerinde  ise  aslında  insanları  dinden  döndürmeye  çalışanlara  verilebilecek  cezalar,  tarihten  de  örnek  gösterilerek  boyutları  önerilmeye  çalışılmaktadır. Aslında  Allah  ve  elçisine  savaş  açarak  insanları  ortak  koşmaya,  Allah’ın  ayetlerini  inkâr  etmeye  yöneltmek,  imandan  döndürmek  olarak  ve  bir  insanın  öldürülmesinden  daha  büyük  bir  suç  olduğu  dile  getirilmeye  çalışılmaktadır. Buna  rağmen  ayette  yer  alan  “  el  ve  ayakların  çaprazlama  kesilmesi “  ifadesi  düz  mantıkla  yorumlanarak  İslam’ın  vahşice  bir  din  olduğuna   hükmedilmektedir. Üstelik  ayet  bir  emir  ayeti  değil,  hüküm  verecek  olan  yargıcın  seçenekleri  olarak  sunulmaktadır.  Tarihte  Mısırda  da  suçluların  bu  gibi  tehditlerle  korkutulmaya  çalışıldığı  da  ayetle  bildirilmektedir,  amma  asıl  anlatılmak  istenen  doğrudan  doğruya  ayak  ve  elin  kesilmesi  değildir.  Bütün  hukukçuların  tarih  boyunca  uygulanan  cezalarla  ilgili  yaptıkları  araştırmalarına  göre  de  ne  Mısırda  Firavun  döneminde,  ne  de  İslam  ülkelerinde  böyle  bir  çaprazlama  ayak  ve  kolların  kesildiği  uygulamasının   olmadığı  belirtilmiştir.

MAİDE  33 – 34  : Allah’a  ve  elçisine  karşı  savaşan,  bozgunculuk  yapmaya  teşebbüs  etmiş  olan  ve  yeryüzünde  kargaşa  çıkarmaya  çalışanların  karşılığı ( Siz  onları  yakalayıp  denetim  altına  almazdan  önce  hatalarından  dönenler  hariç ) ancak  öldürülmeleri  veya  asılmaları,  yahut  ayak  ve  ellerinin  çaprazlama  arka  arkaya  kesilmesi,  ya  da  bulundukları  yerden  sürgün  edilmeleridir.  Bu  onlar  için  dünyada  bir  aşağılıktır.  Ahirette  de  onlar  için  büyük  bir  azap  vardır. Artık  iyi  bilin  ki  Allah,  çok  bağışlayan  ve  çok  merhamet  edendir.

Bu  ayette  ve  Firavun  ile  Musa  kıssasında  anlatılan  Taha  Sûresinin  71. ayetinde  yer  alan  “  ayak  ve  ellerin  çaprazlama  arka  arkaya  kesilmesi “  ifadesi  aslında  pek  çok  tefsirci  ve  yorumcu  tarafından  düz  mantıkla  yanlış  olarak  yorumlanmıştır. Kısasa  kısas  olarak  verilen  bir  ceza  olarak  düşünülmüştür.  Aslında  bu   ifade  bir  deyimdir. Bizde  de  “  elim  ayağım  kesildi “  gücüm  takatim  kalmadı, hiçbir  şey  yapacak  halde  değilim  anlamına  benzemektedir.  Üstelik  asıl  yanlış  anlamalar   ayetin  orijinalindeki  “ Mihilafi “  sözcüğünün  ilk  orijinal  Kur’an  Mushafın’daki  ( mim )  harfinin  uzatma  boşluğunun  üzerine peygamberimizin  döneminden  yetmiş  yıl  sonra  yeni  yazılan  kitaplarda  nokta  konulup “ nun “  harfinin   oluşturulması  ve  sözcüğün “ Minhilafin “  şekline  getirilmesi  üzerine,  anlamının  değişmesinden  kaynaklanmaktadır. Peygamberimizin  vahyin  gelmesi  ile  yazdırdığı   ayetlerde  ve  bu  sözcüğün  harflerinin  noktasız  olmasından  dolayı  orijinal  anlamı  ise,   “  El  ve  ayakların  karşılıklı  çaprazlama  kesilmesi  “  değil,  sözleşmenin  kesilmesi,  feshedilmesi  ( artık  o  haklardan  istifade  ettirilmemesi,  söz  verilen  imtiyazlardan  ve  vatandaşlık  haklarından  mahrum  edilmesi, )  demektir. Belki  de  hapsedilip  özgürlüğünün  elinden  alınmasıdır. Kur’anda  Mümin  Sûresinin  23  ve  46  ayetleri  arasında  Musa  peygamber  ve  Firavun  kıssası  anlatılırken,  aslında  Firavunun  kanunlara  bağlı  olduğu,  kendisinin  yanında  görev  yapan  sihirbazlarla  bir  takım  haklar  tanıyarak  sözleşmeler  yaptığı  dile  getirilmektedir.  İşte  Musa  peygambere  inanmış  olan  sihirbazlara  yapılan  “  ellerinizi  ayaklarınızı  çaprazlama  keseceğim “  tehdidi  de  aslında  artık  size  verdiğim  olanakları,  yetkiyi,  hakları   kesiyorum,  geri  alıyorum,  ve  sözleşmenizi  feshediyorum  anlamındadır.

Kur’anda  değişik  şekillerdeki  hırsızlığın  da,  bunlara  karşı  verilecek  cezaların  da  söz  konusu  edildiği  birçok  ayet  bulunmaktadır. Örneğin  Maide  Sûresinin  38.  ayetinin  orijinalinde  “  Ves  sâriku  ves  sârikâtü  faktaû  eydiyehüma  cezâem  bima  keseba  nekâlem  minellâh.  Valllâhü  azizün  hakim “  ifadeleri  yer  almaktadır. Ancak  bu  sözcüklerin  düz  mantıkla  kabul  edilip  değerlendirilmesi  halinde  bir  kısım  müfessirce  parmak  kesilmesi  olduğu,  bir  kısmı  da  mecazi  olarak  anlatılan  kesilmelerdir  şeklinde  değerlendirilebilmektedir.  Ama  maalesef  bu  ayetlerdeki  gerçek  verilmek  istenen  mesajlar  amacından  saptırılmış  ve  klasik  ulemanın  hadislere  ve  ayetlerin  gerçek  lafızlarına  dayanılarak  çok  yanlış  yönlendirmelere  de  girilmiştir.  Konumuzu  ilgilendiren  sözcüklerin  doğrudan  doğruya  lafız  karşılıklarına  bakacak  olursak ;  Vessâriku :  Hırsız,  Faktaû :  Kesin,  Katau  fiili  ile  Eydiyehüma : İkisinin  ellerini  kesin  anlamlarına  gelmektedir. Bu  ayetin  ifadelerine,  örneğin  :  “  Peygamber  Safvan  b. Ümeyye’nin  ridâsını  çalan  hırsızın  elinin  kesilmesini  emrettiğinde  Safvan “ Ben  böyle  olmasını  istememiştim.  Benim  ridam  ona  sadaka  olsun “  demiş.  Ve  bunun  üzerine  Resul ü  Ekrem “ Bunu  bana  gelmeden  önce  yapsaydın  ya “  demiştir. ( Ridâ  Hacc  esnasında  giyilen  iki  parça   ihramın  üst  kısmıdır ) ( Ebu  Davud  Hudud  15,  İbn  Mace  Hudud  28 )  gibi  birçok  uydurma  hadis  ve  rivayetin  etkisinden  dolayı  Maide  Sûresinin  38. ayetinin  orijinali   Diyanet  çevirileri  de  dahil  birçok  müfessir  tarafından  ;

Diyanet  Vakfı  Meali  :  Yaptıklarına  bir  karşılık  ve  Allah’tan  caydırıcı  bir  müeyyide  olmak  üzere  hırsız  erkek  ile  hırsız  kadının  ellerini  kesin. 

Elmalılı  Hamdi  Yazır  Meali  :  Hırsızlık  eden  erkek  ve  kadının  yaptıklarına  karşılık  Allah’tan  bir  ceza  olarak  ellerini  kesin. 

Hayrat  Neşriyat  Vakfı  Meali  :  Hem  hırsızlık  eden  erkek  ve  hırsızlık  eden  kadın  yok  mu,  yaptıklarına   Allah’tan  bir  ceza  ve  azap  olmak  üzere  onların ( sağ )  ellerini  kesin. 

Ömer  Çelik  Meali  :  Hırsızlık  eden  erkek  ve  kadının  yaptıklarına  bir  karşılık  ve  Allah  tarafından  caydırıcı  bir  ceza  olmak  üzere  sağ  ellerini  bilekten  kesin. 

Şekillerinde  kimilerinde  sağ  elin,  kimilerinde  bilekten  kesilme  yorumları  yer  almış,  bu  konularda  da  görüş  bildiren   Alimlerce   bazılarınca  * Sadece  parmakların  *  Baş  parmak  hariç  dört  parmağın, * Sağ  elin  bilekten  * İkinci  suçta  sol  elin  de  *  Üçüncü  suçta  sağ  ayağın  *  Ayağın  yarısının  kesilmesi  * Sonraları  da  hapse  atılması  gibi  yüzlerce  kişi  tarafından  farklı  görüşlerle  fetvalar  verilmiştir  ve  de  yüzyıllarca   uygulanmıştır.

Klasik  dönemin  Ulema  takımı  bu  konuların  ayrıntılarında  da  çok  mesai  harcamış  ve  suçun  unsuruna  göre  de * Şüphe  durumu  *  Zaman  aşımı  * Mülkiyet  iddiası *  Çalıntının  nisap  miktarı  * Kesme  mahali  * Tevbe  etme  *  Af  edilme * Uygulama  şekilleri  diyerek  çok  farklı  görüşlerle  de  hüküm   oluşturmuşlardır. Böylece  temel  inanç  olarak  Fıkıh  kitaplarına  hırsızlığın  cezalandırılması  olarak “ Hukuken  sabit  olan  bir  hırsızlık  suçunun  biri  bedeni,  diğeri  de  mali  olmak  üzere  iki  temel  hükmü /  sonucu  vardır. Bedeni  hüküm  olarak ,  hırsıza  el  kesme  cezası  uygulanır,  mali  hüküm  ile  de  çalınan  şeyin  iadesi,  ya  da  tazmin  edilmesi  sağlanır. “  şeklinde  kayda  geçmiştir.

Ama  aslında  Kur’anın  gerçek  İslam’ının  vermek  istediği  hüküm  ve  mesajlarına  bakacak  olursak !..Oysa  Allah’ın  hükmü,  verdiği  bütün  emirler  toplum  içindir,  evrenseldir,  nettir,  farklılığı  ve  çelişkisi  olmaz. Üstelik  Kur’anda  yer  alan  sözcüklerin  hakiki  anlamları  yanı  sıra   yerine  göre  mecazi  ve  kinaye  anlamları  da  bulunur.  Ayetin   orijinalinde  yer  alan  “ eyd “  sözcüğü  “ eller “  demektir,  “ yed “  sözcüğünün    çoğulu   olabileceği  gibi  tekil  olup  “ eyede “  fiilinden  geldiği  zaman  sözcük  “  kuvvet,  zenginlik,  iktidar,  saltanat,  güç,  nimet,  elle  yapılabilen  işlerin  tümü  “  anlamlarına  gelir.  Ayetteki  eyd  sözcüğü  Yed  sözcüğünün  çoğulu  olarak  kabul  edilirse,  Arapçada  “ iki “  diye  bir  çoğul  kavramı  yoktur,  çoğulluk  kuralına  göre  “  üç  ya  da  daha  fazla  el “  anlamına  gelir  ki  oysa  insanın,  hırsızın  sadece  iki  eli  vardır. Bundan  dolayı  da  bu  ayette  “  eller “  sözcüğü  gerçek  el  anlamında  değil,  mecazi  anlamda  kullanılmıştır. “ hüma “  da  ikisi  anlamına  gelmektedir. Elin  nereden  kesileceğine  dair  üstelik  de  ayette  “ min “  edatı  bulunmamaktadır. Ulemanın  değişik  şekilde  elin  kesileceğine  dair  görüşleri  sağlam  ve  gerçekçi  bir  temele  dayanmamaktadır. Üstelik  hırsızlık  ifadesi  de  çok  kapsamlı,  çeşitli  şekillerde  olan  çok  yönlü  ve  genel  bir  ifadedir.

Ayette  yer  alan  “  kata “  fiili  “  Arap  dilinde  "  soyunu  kesmek,  ilişkiyi  kesmek,  bağı  kesmek,  kökünü  kurutmak,  sözünü  kesmek  gibi  anlamlara  geldiğinden  birçok  ayette  de  mecazi   olarak  kullanılır  ve  bizim  dilimize  de  " asla  ve  kat'a "  denilmek  suretiyle  "  katiyyen  mutlaka  ve  kesinlikle "  anlamında  olarak  geçmiştir.  Ayette  de  fiziksel  el  kesme  anlamında  kullanılmamıştır.  Oysa  elinin  kesilmesi  cezasına  çarptırılan  bir  hırsız  eğer  ıslah  edilmezse  ve  gerekenler  yapılmadığı  takdirde  artık  başka  tür  hırsızlık  yapmaz  mı,  ortak  olarak  başka  bir  hırsızlığın  içinde  olmaz  mı ?  Öte  yandan  Eli  kesilen,  pişman  olup  affedilen  bir  hırsızın  pişman  olduğu  zaman  af  edilmesiyle  onun  elinin  kaybı  telafi  edilmiş  olabilir  mi ?  Ana  hatlarıyla  açıklamaya  çalıştığımız  gibi  Allah'ın  vahyinde,  Ulemanın  ayeti  saptırarak  kabul  ettiği  şekilde   Kur’anın  İslam’ında Müslümanlıkta   fiziksel  olarak  el  kesme  diye  bir  ceza  yoktur.

Dolayısıyla  el  ve  ayak  kesilmesi  ile  kabul  edilen  cezalandırmalarda  Meal  çevirileri  yanlıştır  ve  yıllarca  Arap  toplumunda  ve  Orta  Doğuda  hırsızlar  için  el  kesme  ile  ilgili  hükümler  yanlış  uygulanmıştır. Bu  yanlışlıklar  ise  Kur’anın  İslam’ına  mal  edilemez.  Bu  ayetin  meallendirilmesi  ise  bize  göre  “  Hırsız  erkek  ve  hırsız  kadın ;  bunların  yaptıklarına  karşılık,  Allah’tan  bir  engelleyici  uygulama  olarak  hemen  ikisinin  de  gücünü  /  güçlerini  kesin ….. ”  şeklinde  olabilir.  Çünkü  bu  ayette  toplumda   oluşabilecek  hırsızlık  olayına  karşı  tedbirler  öngörülmektedir. Ayette  anlaşılan  o  ki  lafzen  “  O  ikisinin  ellerini  kesin “  ifadesi  onların  hırsızlık  yapma  güçlerini,  gerekçelerini  ortadan  kaldırın,  iki  elleriyle  yapabileceklerini  engelleyin,  ceza  olarak  gerekirse  eğer  varsa  makamlarını,  yetkilerini  ellerinden  alın,  suçları  sabit  ise  ceza  olarak  hapsedin,  o  hırsızlığı  yapamayacak  hale  getirin  anlamındadır.  Hırsızlık  “  Kendine  ait  olmayan  bir  şeyi  gizlice  almaktır. “  Hayat  içerisinde  bir  çok  eylem  çeşidi  bulunduğu  gibi, *  Bir  bahçeden  gizlice  meyve  koparmak  *  Okulda  veya  iş  yerinde  başkasının  kullandığı  bir  eşyayı,  aracı  gizlice  almak,  hırsızlık  olduğu  gibi,  banka,  kuyumcu,  ev  soymak,  kamu  malını  hortumlamak,  vergi  kaçırmak  gibi  eylemler  de  hırsızlıktır. Bunlardan  dolayı  bu  ayetteki  “  elleri /  güçlerin  kesilmesi  ifadesi,  en  geniş  kapsamıyla “  önce  onları  hırsızlığa  iten  açlık  ve  muhtaçlık  gibi  psikolojik  ve  maddi  eksiklikleri  ortadan  kaldırın,  malı  mülkü  kontrol  ve  güvence  altına  alın,  kapınızı  pencerenizi  açık  bırakmayın,  eğitim  ve  rehabilite  merkezleri  kurun,  ekonomik  düzen  içinde  iş  bulma  olanakları  ile  gelir  dağılımı  adaletini  sağlayın,  hırsızlık  yapanlara  karşı  hapis,  sürgün  gibi  caydırıcı  cezalar   belirleyin,  büyük  soygunlar  için  de  hukuki  boşlukları  da  yasalarla  giderin  denilmektedir.  Artık  bugünkü  modern  hukuk  sisteminde  zaten  bu  gibi  cezai  uygulamalarla   önlemler  alınmaya  çalışılmaktadır.  İşin  asıl  temeline  bakacak  olursak  Kur'anın  gerçek  İslam'ının  yaşanabildiği  toplumlarda  hırsızlık  zemini  de  kalmaz,  hırsızlık  da  olmaz. 

Kur’andaki  anlatım  teknikleri,  kullanılan  deyimler,  sözcükler,  doğrudan  doğruya  Allah’ın  Kendisinin  bizzat   icat  ettiği  yeni  deyimler,  sözcükler  ve  anlatım  teknikleri  değildir.  Hepsi  de  peygamberimizin  doğup  büyüdüğü,  içlerinde  yaşadığı  Bedevi  Arapların  kullandığı  anlatım  teknikleri,  deyimleri  ve  sözcükleridir. Bundan  dolayı  peygamberimiz  zamanında  inen  vahiylerde   ve  uygulamalarda  hiç  bir  anlam  kargaşası  yaşanmamıştır. Peygamberimiz  döneminde orijinal  Arap  harflerinin  ifadede  kullanılmak  üzere  sayısı  14  iken,  harflerin  üzerinde  ve  altında  herhangi  bir  noktalama  işareti  bulunmaz  iken,  farklı  toplumlarda  seslerin  karıştırılmamasını,  daha  net  ve  doğru  anlaşılmasını,  okuma  birliğini  sağlamak  üzere  bizde  de ( ç, i, ö, ş, ü, )  harflerinde  olduğu  gibi,  daha  sonra  yazılan  Kur’an  Mushaflarında  harflerin  üstüne  ve  altına  noktalama  işaretleri  konulmuş,  yeni  ses  ve  harflerin  ilavesiyle  harflerin  sayısı  28  e  çıkarılmıştır.  İşte  peygamberimize  vahiy  edilen  orijinal  ayetlere  göre  bazı  sözcüklerde  çok  değişik  anlamalar  ve  farklılıklar  bu  noktalama  işaretlerinin  bazı  yerlerde  hatalı  yapılmasından  sonra  ortaya  çıkmaya  başlamıştır.  Bunun  yanı  sıra  her  dilde  olduğu  gibi,  Arap  dilinde  de  bazı  sözcükler  gerçek  anlamı   dışında   mecaz  anlamıyla  kullanılmaktadır. Bu  nedenle  Kur’anda  bazı  ayetlerin  muhkem,  bazı  ayetlerin  de  tevile  ihtiyaç  duyulan  ve  benzeşen  birden  fazla  anlamı  olan  müteşabih  ayet  olduğundan  söz  edilir. Gerek  bunlara  bağlı  olarak  gerekse  de  önceki  kültürlerden  etkilenmeler  sonucunda ,  halk  kültüründe  pek  çok  sözcük  gerçek  anlamından  farklı  olarak  bilinmektedir. Bu  nedenlerle  pek  çok  sözcük,  deyim  yanlış  ve  farklı  yorumlanmakta,  tartışmalara  neden  olmaktadır.

İslam  aslında  barışın,  özgürlüğün,  demokrasinin,  hoşgörünün,  bağışlanmanın,  saygı  ve  sevginin,  insan  haklarının  güvence  altına  alındığı  bir  inançlar  dinidir.  Çünkü  peygamberimize  görev  verilirken  daha  ilk  ayetlerle  okumaktan,  kalemden,  ilmin  dağıtılmasından,  aydınlıktan  ve  Rabbin,  Kerem  sahibi  olarak  bütün  zenginlikleri,  özgürlükleri  insana  verilerek  yaratılmasından  söz  edilmektedir. Muhammed  peygamber,  hicreti  ile  Mekke’deki  zulümden,  baskıdan  kurtulup  Medine   şehrine  yerleşince,  en  büyük  desteği  daha  önce  Ehli  Kitap  Yahudi  ve  Hristiyan  inancında  iken,  daha   sonra   da   Kur’ana  inanmış  olan  kabilelerden  görmüştür. Bu  kabilelerle  Muhammed   peygamber   daha   Medine’ye   hicret   etmeden  önce  Akabe  sözleşmelerini,  maddeler  halinde  imzalamış  ve  anlaşmışlardır. Hicretten   sonra   da  muhalif  olan  diğer  kabilelerle  barış  sözleşmeleri  imzalanmış   ve  böylece  yeni   kurulacak  olan  devletin,  ilk  Anayasası  oluşturulmuştur.  Bu   Anayasanın  amacı,  hangi  Dine  mensup  olursa  olsun,  şehirde  bulunan  bütün  toplulukların  özgürce  ve  huzur  içinde  yaşamasını  sağlamaktır.  Bu   Anayasa  ile  o  döneme  kadar  yaşanan  kabileler  arası  çatışmalar,  suçluların  adaletsiz  bir  şekilde  cezalandırılması,  şehrin  güvenlik  sorunları  ortadan  kaldırılmış,  barış,  düzen,  huzur  ve  istikrar  içinde  bir  yaşam  sağlanmıştır.  Böylece  insanlar  inançlarında  özgür  bırakılmış,  sosyal   bir  hukuk  devleti   içerisinde  farklı  dinlere  ve  inançlara  sahip  toplulukların  bir  arada  yaşayabilecekleri  ispatlanmıştır. Bu  Anayasayı   oluşturan   sözleşmenin   maddeleri  çevredeki  bütün  yerleşim  yerlerindeki  dini  liderlere  Havralara,  Kiliselere  Sinagoglara  ulaştırılmış,  onların  varlıkları  ve  inançları  ile  konumları  güvence  altına  alınmıştır. Muhammed  peygamber,  o  dönemdeki  Bizans,  İran,  Mısır,  ve  Habeşistan  devletlerinin  Krallarına  dahi  gönderdiği   İslam’a  davet  mesajlarında,  saygıyla,  onların  özgürlük  ve  seçme  haklarını  da  gözeterek  nazikçe  üsluplar  kullanmıştır.

Görüldüğü  gibi   Muhammed   peygamber,  şiddete,  zorbalığa,  diktatörlüğe  dayalı  bir  rejim  yerine,  herkesin  hak  ve  sorumluluğunun,  özgürlüğünün  sınırlarının  belli  olduğu,  adaletli   ve  güvenli  bir  kamu  düzeni  getirmiştir. Mekke  şehri  fethedilip  tamamen   İslam’a   dahil   edildikten   sonra,  daha   önce  Müslümanlara  işkence  edenlere  bile  merhamet  gösteren,  Muhammed  peygamberin   yerleştirmeye  çalıştığı  düzen,  hiç  kuşkusuz  Allah'ın  vahyi  olan   Kur’anın  İslam’ının  ayetlerinin  öğüdünden  başka  bir  şey  değildir. Günümüzde  yaşanan  kaos  ise,  Kur’anın  terk  edilip  Kur’anın  yerine  konulan  kitaplarla  Kur’an  dışında  yaşanan  dinlerin  doğurduğu  acı  ama  kaçınılmaz  sonuçtur.

Sonuç  olarak   Kur’an,  objektif  olarak  bütünüyle  incelendiğinde  görülür  ki,  pek  çok   ayette  Allah’ın  bağışlayıcı  / Rahman ,  tevbeleri  çok  kabul  edici / Tevvab,  sevgi  ve  merhamet  kaynağı / Rahim,  olduğu,  hemen  hemen  her  Sûrede,  birçok  ayette  tekrar  edilir.  Tevbe  etmenin  önemi  anlatılır.  Böyle  bir  Rabbin,  Yaratıcının  Kendi   yarattığını,  cani   olmaya  teşvik  etmesi,  emretmesi   mümkün  olabilir  mi ?  Aksine  Yüce  Rabbimiz,  insanın  yaratılmasından  bu  yana   gönderdiği  bütün  peygamberlerle  ve  kitapları  ile  barışı,  adaleti,  huzuru,  dayanışmayı,  yardımlaşmayı,  hoşgörüyü  temin  etmeyi  amaçlamıştır.  Allah’ın   hiç   bir  kitabı  birbiriyle  çelişkiye  düşmez,  ilk  peygamberden,  Muhammed  peygambere  gelinceye  kadar  hükmü  değişmemiştir.  Örneğin :  Nuh  peygamber  de,  İbrahim  peygamber  de “  suçsuz  bir  insanı  öldüren,  bütün  insanlığı  öldürmüş  gibidir “   tebliğini  yapmıştır,  Musa   peygamberin   “ on  emrinde “  de  öldürmeyin  emri,  İncil’de  de “  İnsanların  size  nasıl  davranmasını  istiyorsanız  siz  de  onlara  öyle  davranın “  öğüdü   bulunmaktadır. Kur’anda  Rad  Sûresinin  11. ayetinde  de  “  Toplumlar  kendi  durumlarını  değiştirmedikçe  Allah  da  onların  durumlarını  değiştirmez “  denilerek,  Kur’an  terk  edilip  anlaşılacağı  dilden  okunmadıkça,  insanlar  akıllarını  kullanıp  kendilerini  düzeltmedikçe  onların  içinde  bulundukları  belalardan,  kötülükten,  kaostan,  pislikten  kurtulamayacakları  anlatılmaktadır.  Yukarıda  pek  çok  ayetle  örneklerini  gösterdiğimiz  gibi,  Kur’anda  pek  çok  ayetle  değinilen  kısasa  kısas  ölçüsü,  öldüreni  öldürün,  savaş  açıp  saldıranla  savaşın  emirleri  tamamen  savunmaya  yöneliktir. Üstelik  de  öldürenin  bağışlanmasının  daha  iyi  olabileceğinin   öğütlendiği  ayetleri  de  görmekteyiz. Bu  gün  dünyada  görülen  ve  İslami  terör  denilen  katliamların,  saldırıların,  cinayetlerin,  zulümlerin  gerçek  İslam  ile  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  yoktur. Bu  zulümleri  oluşturanlar,  İslamiyet’le  hiç  ilgileri  olmayan,  vahşileşmiş,  canavarlaşmış   insanlıktan  çıkmış  ve  akıllarını  başkalarına  emanet  etmiş  uyuşturulmuş,  vicdanları  dumura   uğramış   insanlar  ve  onların  topluluklarıdır.  Kur’ana  ve  gerçek  İslam’a  göre  bütün  insanlar  ve  toplumlar,  ancak  Allah’a  yönelme  ile  doğru  yolda  gösterecekleri  çabaların  karşılığını  alabileceklerdir. Bu  dosdoğru  yol  da   İslam’ın  son  kitabı  Kur’anın  asıl  mecrasından  saptırılmamış  ayetleri  içerisindedir.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur’anın  dosdoğru  yolu  üzerindeki  İslam  sizinle  olsun !...  

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR’AN  BİZE  YETER !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ (  Tebyinül  Kur’an )

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET