Konu Detay

KUR'ANDA ÖRTÜNME VE BAŞÖRTÜSÜ

 08.01.2026
 243

Ülkemizde  sadece  ve  özellikle  kadınları  hedef  alan,  adeta  dinin  temeline  konulan,  Halk  kültüründe  de  kapanma  adıyla  kanıksanmış,  gelenekselleştirilmiş  olarak  yerleştirilmiş,  Müslüman  olduğunu  söyleyen  topluluklarda  da  erkek  egemen  muktedir  ve  zihniyetlerle  dayatma  haline  getirilerek  çok  yoğun  bir  titizlikle  üzerinde  durulmaya  çalışılan,  sonradan  Kur’anın  dışında  ulema  tarafından  birçok  görüş,  değişik  sözcük,  kavram  ve  ayrıntılarıyla  uydurulmuş,  kadın  üzerinde  de  tahakküm  kurma  aracı  olarak  kullanılmakta  olan,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  de  ayakta  durabilmelerinin  en  öncelikli  vesilesi  olarak  sahip  çıkılan  kapanma  / örtünme  / tesettür,  ülkemizde  de  en  hassas   konulardan  biri  haline  gelmiştir.

Bu  bağlamda  son  yıllarda  da  aslında  kadının  kendi  kararı  olması  gerektiği  halde,  Kur'anda  da  böyle  bir  tehdidin  yapıldığı  herhangi  bir  ayet  olmamasına  rağmen,  Sempol'ün  "  bir  tel  saçın  görünürse  yanarsın "  diyerek  Hristiyan  Kilisesine  soktuğu  tehdidin,  Müslümanlıkta  da  üstelik  güncel  hayata  dahi  aktarılması  sonucu,  bizde  de  korkutulan  kadın  saçını  şöyle  mi  örtsün,  böylemi   örtsün   tartışması  ön  plana  çıkartılmıştır.  Aslında  genel  olarak  ve  sonuçta  erkekler  kadar  kadının  kimliği,  yaşamındaki   özgürlüğü,  hayatın  bütün  nimetlerinden  yararlanabilmesinin,  insan  olabilmesinin  temel  hakkı  ve  toplumsal  refahın  birlikte  sağlanabilmesinde  büyük  katkılar  sağlayacak  olan  kazanımlarının  en  önemli  unsurlarından  biri,  maalesef  gözardı  edilmektedir. Üstelik  de  örtünme  ve  iffet  konusu  sadece  kadının  üzerine  endekslenmiştir.

İnsanın  Dünya  üzerinde  var  oluşundan  bu  yana  Tarih  boyunca  bölgesel  koşullara,  toplumsal  ve  sosyal   yaşamlara,  değişik  kültürlere  bağlı  olarak  değişen  anlayışlarla  çok  kapsamlı  ve  birçok  ayrıntının,  çok  fazla  olan   nedenlerinin  anlatılması  gereken  örtünme  ve  başörtüsü  konusunu  her  zaman  olduğu  gibi  bu  makalemizde  de  Dinimizin  ve  inancımızın  yegâne  kaynağı  olan  kitabımız   Kur’an  bağlamında  ele  almaya  çalışacağız.

Örtünme  /  Tesettür  :  Sözcük  olarak  kişinin  açılması  ve  bakılması  helâl  olmayan  uzuvlarının   örtülmesi,  kapatılması,  bugün  ise  özellikle  kadının  giyinmesi  anlamına  gelmektedir. Kökü  de  örtmek,  gizlemek,  perdelemek,  engel  olmak  gibi  anlamlara  gelen  “ setr “  sözcüğüdür. Tesettür  ile  aynı  anlamda  Arapça  ve  Farsça  yayınlarda  Hicab  sözcüğü  de  tercih  edilmektedir.  H,c,b  kökünden  türetilen  sözcük,  fiziki  örtünme  yanında  hayvanlarda  olmayan  ama  sosyal  bir  varlık  olan  insanların  fıtri  yapısından  dolayı  mahremiyet,  ahlâk,  utanma  gibi  hissi  kavramları  da  kapsamaktadır.  Türkçede  mahcubiyet,  utanma,  haya,  ar,  namus   anlamlarını  da  içermektedir. Kur’anda   Ahzab  Sûresinin  53. ayetinde “ Onun  hanımlarından  bir  kazanım  istediğiniz  zaman  da  hicab /  bir  perde  arkasından / odalarına  girmeden  isteyin… “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  hicab  sözcüğü  aslında  kadın  giyiminden  ziyade  mekânsal   bir  bölme  /  araya  konulan  perdeyi  veya  oluşturulan  ayırmayı  ifade  eder.  Bu  ayette  de  Muhammed  ( a.s. )  ın  eşlerini,  evine  gelen  ziyaretçilerden  ayıran  perdeye  atıfta  bulunulmaktadır. Bu  sözcük  Araf 46,  Fussilet  5,  İsra  45,  Sad  32  gibi  ayetlerde,  Tanrı  ile  ölümlüler,  zalimler  ve  Salihler,  müminler  ve  kâfirler,  karanlıklar  ile  ışık  arasındaki  ayrımları  ifade  etmekte  kullanılmıştır. ( Fadwa  2009 )

Dünya  üzerinde  insanın  dışında  olan  bütün  canlı  varlıklar,  Allah'ın  kodlaması  ve  koruma  kalkanı  ile  yaratmış  olduğu  doğal  beden  yapılarıyla  yaşarlar, bedenlerini  herhangi  bir  ilave  örtünme  olmadan  da  bulundukları  ortama  uyumla  cinsellikleri  de  dahil  alenen  ve  doğal  olarak  yaşarlar.  Fıtri  olarak  diğer  canlılardan  farklı  akıl,  irade,  düşünme,  his,  duygu,  seçme  gibi  üstün  ayrıcalıklarla  donatılmış  olan  insan  ise,  doğal  yaratılmışlığının  dışında  bulunduğu  ortama   kendisini  uydurmak,  bedenini  dış  etkenlerden  korumak,  örtünmek  ve  cinselliğini  de  hicap  ile  yaşamak  zorundadır. 

Bu  nedenle  insan  için  örtünme  /  giyinme  konusu  Nahl  Sûresinin  80 - 81. ayetlerinde  “  Ve  Allah  size  evlerinizden  bir  huzur  ve  dinlenme  yaptı. Ve  hayvanların  derilerinden  yolculuk  ve  konaklama  günlerinizde  evler  ve  yünlerinden  yapağılarından  ve  kıllarından  bir  süreye  kadar  döşeme  eşyası  ve  kazanç  sağlattı.  81  : Ve  Allah,  oluşturduklarından  sizin  için  gölgeler  yaptı  ve  sizin  için  dağlardan  barınaklar  yaptı.  Sizi  sıcaktan – soğuktan  koruyacak  elbiseler  ve  sizi  kendi  hışmınızdan  koruyan  elbiseler  var  etti. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  önce  vücudu  koruyan  deri  örtüsüne  atıf  yapılıp  söz  edilerek  ele  alınmakta  bunun  ardından  da  vücudun,  bedenin  de  özellikle  sıcak,  soğuk,  rüzgâr,  yağmur  gibi  dış  etkenlere  karşı  korunmasına   yönelik  olan,  mağara,  bina,  ev  gibi  kapalı  mekânlara  girilmesine,  kötü  gözle  bakılmasından  sakınılacak,  kötü  niyetli   insan  hışmından,  koruyacak  elbise  ile  örtünmesine  değinilmektedir.  Özellikle  " hışım "  sözcüğü  ile  de  insanda  var  olan,  his,  duygu,  öfke,  istek,  hicap,  saldırı  gibi  kavramlarda  ortaya  çıkabilecek  ölçüsüz  ve  olumsuz  davranışlarda  maruz  kalınabilecek  zararlardan  korunmanın  gereğine  değinilmektedir.

Bedenin  korunmaya  yönelik  olan  örtünme  gereksinimi  zaman  içerisinde  kültürden  kültüre,  doğa  ve  iklim  koşullarına  göre  gelenekleşerek  gelişme  ve  değişme  göstermiş,  aslında  ayette  de  özellikle  üzerinde  durulan  ve  sadece  korunmaya  yönelik  olan  elbise  ile  örtünme,  ama  sadece  insanların  içinde  bulunduğu  topluma,  bölgeye,  iklim  koşullarına  göre  kalmamış,  bugüne  geldiğimizde  erkek,  kadın,   doktor,  hemşire,  asker,  fabrika  çalışanı  güvenlik  sorumluları  gibi  meslek,  statü,  yaş,  dini  inanç  gibi  sosyal  yaşam  koşullarına  göre  farklılıklar  da  örtünmeyi  / giyinmeyi  değişik  şekillerde  etkilemiştir.

İnsanoğlunun  ilk  kez  basit  elbise  giymesi,  antropoloji,  tablet,  kalıntı,  arkeoloji  ve  genetik  yöntemlerle  belirlendiği  gibi, 170  bin  ile  40  bin  yıl  önceye  kadar  dayanmaktadır.  Bedenin  örtülmesi,  soğuktan  ve  dış  etkenlerden  korunmak  amacıyla  önce  hayvan  postlarından  basit  elbiseler  giyme  ile  başlamış,  giyim  kuşam,   kadının  başının  örtülmesi  üzerine  en  eski  düzenleme  de  M.Ö.  1700  lü  yıllarında  Orta  Doğudaki  Babil  Krallığı  zamanında  Hammurabi  ve  daha  sonraki  yüzyıllarda  da  Asur  krallığı  kanunlarında  yer  almıştır. 

Bu  metinlerde  başörtüsü,  sokağa  çıkan,  kamusal  alana  giren,  insanlar  arasına  karışan  hür  kadınların  bir  sembolü  olarak  tanımlanmış,  hukuki  güvence  altına  alınmıştır.  Asurlular,  sınıf,  rütbe  ve  toplumdaki  mesleğine  bağlı  olarak  hangi  kadınların  örtünmesi,  hangilerinin  örtünmemesi  gerektiğini  ayrıntılı  olarak  açıklayan  açık  ve  net  yasalara  sahipti.  Sanki  onlar  bakılmaması  gereken  kadınlar  değilmiş  gibi,  Cariye  ve  fahişelerin  örtünmeleri  yasaktı.  Aksini  yapmaları  halinde  ağır  cezalarla  karşı  karşıya  gelirlerdi.  Dolayısıyla  örtünme  sadece  aristokrat  rütbenin  göstergesi  olmakla  kalmıyor,  aynı  zamanda  “  saygın   kadınlar  "  ile  halka  açık  olanlar  arasında  ayrım  yapmaya  da  hizmet  ediyordu. ( Faduwa  el  Guindi  2009 ) Farklı  örtünme  ile  ilgili  kalıntı  olarak  bulunan  Peçeli  rahibeleri  tasvir  eden  heykelcikler  de  M.Ö. 2500  yılına  kadar  uzanır. Antik  Mezopotamya,   Bizans,  Yunan  ve  Pers  imparatorluklarında  da  seçkin  kadınlar,  peçeyi  saygınlık  ve  yüksek  statü  işareti  olarak  takarlardı. 

En  eski  ve  köklü  bir  tarihe  sahip  olan  Yahudilikte  Tevrat’ın  ve  Tannah’ın  örtünme  ile  ilgili  talimatlar  içerip  içermediği  açık  ve  net  değildir.  Ancak  Ahdi  Atik  denilen  diğer  kaynaklarla  sonradan  oluşturulan  Haham  literatürü  örtünmeyi  bir  iffet  sorunu  olarak  sunar.  Hahamların   emirlerine  ve  Talmud’a  göre  evli  Yahudi  kadınlarının  başı  açık  halde  toplum  içinde  gezmeleri  günahtır,  saçlarını  örtmesi  gereklidir.  İşaya  3 / 20  ve  Tekvin  24 /  65  de  başa  giyilen  kıyafet  anlamında  “ fura “  başörtüsü  ve  yüzü  örten  “ tsaayafa “  Yahudi  kadınlarınca  kullanılmıştır. Hristiyanlığın  başlama  döneminde  de  Yahudi  kadınlar  zaten  başlarını  örtmekte  idiler. (  Fadwa  el  Guindi )

İncil’de  değil  de  Hristiyanlarda  ise  Pavlus’un  Mektuplarında  “ Kadın  başını  açarsa  saçını  kestirsin.  Ama  bu  ayıpsa  başını  örtsün. “  ( 1.  Korintliler  11 / 6 )  “ Çünkü  erkek  kadından  değil,  kadın  erkekten  yaratıldı.  Erkek  kadın  için  değil,  kadın  erkek  için  yaratıldı.  Bu  nedenle  ve  melekler  uğruna  kadının  başı  üzerinde  erkeğin  yetkisi  olmalıdır.  Siz  kendiniz  karar  verin.  Kadının  açık  başla  Tanrıya  dua  etmesi  uygun  mudur ? “ ( 1.  Korintliler  11 / 8, 10, 13 )  saçma,  tutarsız,  melek  kavramının,  insanların  gerçekte  nasıl  yaratıldığının  da  bilinmediği  belli  olan  öngörülerinin  üzerine  böylece  Hristiyanlıkta  saçın  bir  telinin  dahi  gösterilmediği  baş  örtüsü  “ Rahibe  kıyafeti “  olmuş,  günümüze  kadar  bu  yapısıyla  gelmiştir. Buna  bağlı  olarak  Hristiyan  kadınların  dua  ederken  başlarını  örtmeleri,  erkeklerin  ise  başı  açık  olarak  dua  etmeleri  gerektiği  birçok  Kilise  babaları  tarafından  dile  getirilmektedir.

Roma’daki  erken  dönem  Hristiyanlarına  ait  kadınların  başlarını  örttüğünü  gösteren  arkeolojik  kanıtlar  da  bulunmaktadır.  Ve  Hristiyan  kadınların  başörtüsü  uygulaması  bugün  birçok  Hristiyan  Mezhebine  bağlı  kadınlar  arasında  özellikle  Anabaplist,  Doğu  Ortodoks,  Reformcu  Hristiyanlar  arasında  devam  etmektedir. (  Leila  Ahmed ) Kur’anda  ise  tüm  saç  tellerinin  görünmemesi  gerektiğine  dair  hiç  bir  ayet  bulunmamaktadır. Günümüzde  ise  bugün  ülkemizde  saçları  tamamen  kapatan  bir  baş  örtüsü  olarak  kullanılan  “  türban “  ise  Hristiyanlıktan  Müslümanlığa  geçmiş  bir  örtünme  tarzıdır. Türban,  tarih  boyunca  aslında  farklı  toplumlarda  da  kullanılan  bir  başörtüsü  çeşididir.  Ayrıca  tarih  boyunca  orta  Avrupa’da  dahi  yağmur  ve  soğuktan  koruyan  bir  erkek  başlığı  olarak  da  ön  planda  olmuştur. Tesettür  belirli  bir  elbiseyi  tasvir  etmezken,  türban,  başa  takılan  ve  sadece  yüzü  açıkta  bırakan  belirli  bir  giysinin  ismidir.

Tarihten  ve  toplumlardan  etkilenme  ile  gelen  geleneklerle  Arapların  kültürüne  göre  de  İslam  öncesi  dönemde  Arap  kadınları  enselerine  bağladıkları  veya  arkalarına  saldıkları  başörtüsü  tarzı  bir  örtüyü  takarlardı.  Bununla  birlikte  bu  örtü  gerdanlarını  ve  diğer  taraflarını  örtmezdi.  Eldeki  kanıtlar  örtünmenin  Arabistan’a  Muhammed  tarafından  getirilmediğini,  Suriye  ve  Filistin  gibi  komşu  ülkelerde  olduğu  kadar  yaygın  olmasa  da  özellikle  şehirlerde  zaten  var  olduğunu  göstermektedir. ( Elmalılı  Hamdi  Yazır  sa. 381 – 382,  Mevdudi  sa.  526,  Ahmed  Leila  1992  Yale  ünv. )  Çöl  yaşamından  kaynaklanan  Coğrafi  etki  ile  toz  ve  yakıcı  güneş  ışınlarından  koruyucu  geniş  ve  bazı  bölgelerde  yüz  dahi  tüm  vücudu  kaplayan  yerel  elbiselerin,  hadisler  ve  Kur’an  yorumlarıyla  da  desteklenerek   giyilmesinin  zorunluluklar  içine  girmiş  olma  ihtimali  de  göz  ardı  edilmemelidir. ( Prof.  Dr.  Mehmet  Aydın )

Kur’anın  indiği  dönemdeki  Arap  toplumunda  da  giyinme  ve  başın  örtülmesi  veya  örtülmemesi  şekil  farklılıkları,  geleneksel  olarak  evli  ve  hür  kadınlar  ile  hür  olmayan  kadınları  ayırt  etmeye  yaramaktadır.  Arap  kadınlarının  giysilerinin  yaka  yırtmaçları  genişti.  Aradan  gerdanları,  göğüsleri  ve  göğüslerinin  çevreleri  görünürdü. Başörtülerini  arkalarına  sarkıtırlar,  fakat  önlerini  açık  tutarlardı. Dolayısıyla  bu  şekliyle  başörtüsü  Arap  toplumunun  kadınlarında  zaten  var  idi.  İslam’ın  en  son  döneminde  başörtüsünün  ortaya  çıkış  sürecinde  “  Müslümanlar,  hür  kadınlarıyla  birlikte  Mekke’den  Medine’ye  göç  ettiklerinde,  Medine’de  bir  meta  aracı  gibi  alınıp  satılan  ve  örtünmeyen  cariyelerle  karşılaştılar. Medineli  erkekler,  Mekke’den  gelen  kadınlara  da  cariye  gözü  ile  bakıyor,  onları  da  meta  gibi  alıp  satmak   istiyorlardı. Hz.  Ömer  bu  kargaşalığı  görüyor,  buna  bağlı  olarak  da  cariyelerin  örtünmesi  ise  yasaklanıyor.  Hür  kadınların  cariyelerden  ayırt  edilmesi  için  başlatılan  bu  gelenek,  daha  sonra  kadınların  erkeklere  karşı  örtünmesi  şekline  dönüşüyor.  ( Prof. Dr.  Neşet  Çağatay )

İslam  kültüründe  Peygamberimizden  daha  sonraları  özellikle  Ulemanın  değişik  görüşüyle,  ortaya  çıkartılan  uydurma  hadis  ve  rivayetlerle  kadınların  kıyafetlerine  erkeklerin  müdahale  etmesi  ile  dayatılan,  genellikle  ve  özellikle  saçın   bir  telinin  dahi  gösterilmemesi  için  başın  örtülmesi  anlamında  ele  alınan,  ama  bunun  yanı  sıra  da  abartılarak  adeta  kadını  dışarıdaki  hayattan  uzaklaştırarak,  kadının  kimliğini  örtüp  ortadan  kaldırmaya  çalışan  bir  kavram  ve  uygulama  kadına  dayatılan  bir  inanç  haline  getirilmiştir. Kadının  örtünmesi  ve  başörtüsü  üzerine  yüzlerce  üretilen  görüş,  icma  ve  fetvadan  bir  kaçına  bakacak  olursak !

* Aişeden  rivayet  edildiğine  göre  Resülullah  şöyle  demişti. “ Hayız  çağına  ulaşan  kadının  namazı,  hımârsız / başörtüsüz  kabul  olmaz. “ ( Sünen  Tirmizi  377 )

* Fethü’l  Bari’ye  göre  yüzün  örtülmesi  de  farz  olarak  görüldü. ( Sahihi  Buhari  6 / 60  sa. 282 ) ( Bu  arkadaşın  Nur  Sûresinin  31. ayetindeki  “ illâ  mâ  zahera “  ifadesiyle  yüzleri  müstesna  olarak  açık  bırakılsın  emrinden  haberinin  olmadığı  ya  da  inkâr  ettiği  çok  belli  olmaktadır.)

* Ey  Esma ! “  Şüphesiz  kadın  erginlik  çağına  ulaşınca,  onun  şu  ve  şu  yerlerinden  başkasının  görünmesi  uygun  değildir. “  Hz.  Peygamber   bunu  söylerken  yüzüne  ve  avuçlarına  işaret  etmişti. ( Ebu  Davud  Libas 31) ( Demek  ki  kadınların  yüzlerinin  o  dönemde  de  açık  olması  gerekiyormuş. )

* Kadın  örtünmesi  gereken  avrettir.  Dışarı  çıktığı  zaman  şeytan  ona  gözünü  diker. ( Tirmizi  Rada )

* İbn  Kesir  örtünmenin  Müslüman  olmayanlar  için  geçerli  olmadığını  ifade  ederek,  Süfyan  es  Sevrinin  kendilerini  süsleyen  gayri  Müslim  kadınlara  bakmaya  izin  verildiği,  ancak  şehvetten  kaçınmak  için  izin  bundan  kaçınmanın  gerekli  olduğu  yorumlarını  aktarır.

* Kurtubi,  ayetin  hür  kadınlar  için  olduğu  konusunda  Taberi  ile  mutabıktır.  Doğru  görüşün  cilbabın  bütün  vücudu  örtmesi  olduğunu  bildiriyor.  Sahabeden  de bunun  bir  rida’dan  (  vücudun  üst  kısmını  örten  bir  şal  veya  sargı  bezinden )  daha  uzun  olmadığını  aktarır.  Ayrıca  peçe  veya  başörtüsünü  cilbab  olarak  gören  bir  azınlık  görüşünü  de  bildirmektedir. İbn  Arabi,  aşırı  örtünmenin  bir  kadının  tanınmasını  imkânsız  kılacağını  düşünmüştü.  Ancak  hem  Kurtubi  hem  de  Taberi  tanıma  kelimesinin  sadece  hür  kadınları  ayırt  etmekle  ilgili  olduğu  konusunda  hem  fikirdir.

Kadını  tamamen  dışlamak,  ikinci  sınıf  insan  yerine  koymak  zihniyetindeki  birçok  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaat,  kadının  örtülmesi  gereken  yerlerini,  örtünün  şeklini,  aralarında  fikir  birliği  de  olmadığı  halde,  uydurulmuş  hadislerle  ve  kendilerine  göre  verilen  fetvalarla,  kesin  talimatlarla  belirlemiş,  kimileri  kadının  yüzü  ve  elleri  dışında  örtünmesini,  kimileri  de  yüzü  ve  elleri  de  dahil  tüm  vücudu  kapsayan  bir  örtünmeyi  emir  olarak  öngörmüş,  kadını  bir  çuvalın  içine  sokarak  hapsetmeye  çalışmıştır. Böylece  kadın  hayatın  her  alanından  tecrit  edilerek,  yaşarken  öldürülmeye  çalışılmış,  köle  haline  getirilmiştir.  Özellikle  son  zamanlarda  siyasetin  bir  parçası  olarak  değişik  Cemaatlere  göre  kadınların  başlarının  kalıplaşmış,  sistemleştirilmiş  görüntülerle  başını  bağlamaları,  konunun  ayrıntıları,  bu  çevrelerce  etimolojik  denilerek,  İslami  Fıkıh  kaynakları  denilerek,  hadis  ve  sünnetler  denilerek  neredeyse  Kur’an  ayetlerinin  asıl  mesajı  yok  sayılarak  dayatılmaya  başlanmıştır. Bu  bağlamda  oluşturulan  toplum  ve  psikolojik  baskı  ile  kadının  özgür  irade  ve  seçimi,  zaman,  mekân,  iklim,  çevre  ve  değişik  alanlarda  çalışma  koşulları  asla  göz  önünde  bulundurulamamıştır.

Kur’andaki  İslam’ın  örtünmedeki  amacı,  yaratılıştan  itibaren  var  olan  erkek  ve  kadın  arasındaki  karşılıklı  cinsel  eğilimi,  yeryüzünde  hayatın  devam  etmesi  ve  bu  iki  cins  arasındaki  fıtri  çekim  ve  arzunun  yapay  yollarla   kışkırtılmadan   doğal   mecrasında,  yani   güvenli,  tertemiz  konumda  gelişmesini  düzenleme,  bireylerin  bu  arzuların   esiri   olmak   suretiyle  alt  yapısı  aile  olan  toplum  düzenini  çökertecek   davranışlardan  uzak  durulmasını  sağlamaktır.  Dolayısıyla  da  Kur’anımızda  karşı  cinsler  arasındaki   davetkâr   arzularla  doğrudan  ilişkili  olan   kıyafet   konusunda  bir  takım  düzenlemeler  yapılmıştır. Ama  asıl  hedef  de  başörtüsü  değildir.   Buna  rağmen  birçok  yönden  sonradan  getirilen  düzenlemelerle  Ulema  tarafından  ayetlerin  gerçek  anlamı  saptırılmış,  farklı  mecralara  çekilmiş,  abartılmış,  uydurma   hadis  ve  rivayetlerin  dayatmalarıyla  toplum  kınamasına,  yasaklamasına,  adeta  dindar  veya  dinsiz  ayrımına  dönüştürülmüştür.

Ahzab  Sûresinin  59. ayetinde  “ Ey  Nebi  /  Peygamber !  Eşlerine,  kızlarına  ve  müminlerin  kadınlarına  söyle,  üzerlerine   celâbibihinn  / cilbab,  dış  giysilerinden  örtsünler. Tanınıp  da  eziyet  edilmemeleri  için,  bu  daha  uygundur.  Allah  çok  bağışlayandır  ve  çok  merhamet   edendir. " ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  bu  ayette  açık  ve  net   olarak  dışarı  çakacakları  zaman  ev  dışı  elbiselerini   giyen   mümin   kadınların,  o  dönemde  göğüsleri  dahi  ortada  açık  saçık  dolaşan  ve  giyinmelerine  özellikle  izin  verilmeyen   cariyelere   nazaran   daha   kolay  tanınacağı  ve  bilineceği   nedeniyle   de  taciz  edilmeyecekleri,  incitilmeyecekleri  dile  getirilmektedir. ( Şunu  açıklıkla  belirtelim  İslam'da  ve  Kur'anda  kölelik  de  cariyelik  diye  bir  kadın  sınıflandırması  yoktur,  bu  uygulama  ve  sınıflandırma  Mekke  ve  Arabistan  yarımadasında  Peygamberimizden  önceki  dönemlerde  zaten  var  olan  yerleşik  bir  uygulamadır.  Zaman  içerisinde  bu  uygulama  ve  sınıflandırma  Kur'an  öğretisi  içerisinde  kendiliğinden  ortadan  kalkmıştır.  Buna  rağmen  bazı  ayetlerdeki  ifadeler  ama  yine  de  bazı  müfessirler  tarafından  saptırılarak  cariye  diye  çevrilmektedir.)  Özellikle  de  bu  ayete  göre  kadınların  cilbab  denilen  giysi  ile  örtünmelerinin  gerekçesi,  incinmemeleri,  rahatsız  edilmemeleri  nedenine  bağlanmaktadır. Bu  şekilde  örtünmenin  Dindar,  daha  namuslu  ve  daha  takvalı  olacakları  anlamı  ile  dinin  gereği  olarak  düşünülmesinin  yakından  uzaktan  bir  ilgisi  bulunmamaktadır.

Ayetin  orijinalinde  yer  alan  Cilbab :  Batılı  dillerde  “  pelerin,  ya  da  büyük  şal  “  olarak  tercüme  edilirken,  Diyanet  İşleri  Başkanlığının  mealinde  ise  “  Bedeni  örtecek  elbise  “  olarak  tercüme  edilmiştir. Gömlek  ve  örtü,  boyundan  aşağı  salınan  dış  giysi,  bedeni  kapatan  örtü  demektir. ( Ragıp  el  Esfehan,  Ikrime )  O  günün  Arap  kadınlarının  cariyelerden  /  hür  olmayan  kadınlardan  ayırt  edilebilmesi   için  giyilen  ve  boyundan,  omuzdan  aşağıya  örten,  bugünkü  ceket,  pardesü,  manto  gibi  bir  elbise  çeşididir. Bu  nedenle  bu  tür  giysilerin  ön  yırtmaçları  zaten  açık  olmaktadır,   çene  altı  gerdanlar  da  gözükebilir. Yani  cilbabın  mutlaka  tulum  gibi  önü  ve  arkayı  örtecek  şekilde  olması  gerekmez.  Ahzab   Sûresinin  52.  ayetinde  “  Bundan  sonra  kadınlar  ve  bunları  başka  kadınlar  ile  değiştirmek  /  güzellikleri  hoşuna  gitse  bile  sana  helâl  olmaz. “  ifadesinde  de  gördüğümüz  gibi,  demek  ki  peygamber  dahi  o  zamandaki  kadınların  yüzünü  görebiliyorsa,  o  günün  kadınlarının    Peygamberimizin  zamanında  da  yüzlerinin  ve  gerdanlarının  açıkta  olduğu  anlaşılmakta,  kadınların  o  şekilde  dolaştığı   tarihi  kayıtlarda  da  anlatılmaktadır.  

Fakat  buna  rağmen  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  önderlerinden  bazıları,  İslamiyetin  doğuşundan   birkaç  yüzyıl   sonra   müktesebat  denilerek  yazılan  hadis,  rivayet  ve  fıkıh  kaynaklarında,  ayet  ve  hadislerin  kapsamını  genişleten  ve  bağlamından  kopartılmış  ileri  derecedeki  yorumlarıyla  adeta  kadın  ve  erkeği  birbirinden  uzaklaştıran  anlayışlarla  yerleşik  ve  zorunlu  kurallar  haline  getirerek  “ cilbabı “  Arapların  bugün  “ abaye “  dedikleri   baştan  aşağı  salınan  dış  elbiseyi,  Kur’an  ayetinin  anlattıklarının  aksine,  önden  arkadan  kapatan  bir  örtü  olarak,  bazıları  da  sadece  gözleri  açık  bırakmak  suretiyle  yüzü  ve  bütün  vücudu  tepeden  tırnağa  kadar  kapatan  bir  örtü  olarak  tanımlamışlardır. Bu  ise  erkek   egemenliklerinin   kendi   bencilliklerine   göre   ifrata  kaçan,  abartan  kesimler  tarafından  ortaya  atılmış  kişisel  görüşler  olup,  Kur’an  ile  bağdaşmayan  tanımlamalar  ve  öngörülerdir.

Çünkü  gerçekten  de  Kur’ana  göre  öyle  olsaydı  Nur  Sûresinin  30 - 31.  ayetlerinde   “  Mümin  erkeklere,  bakışlarından  bir  bölümünü  kısmalarını  ve  ırzlarını  korumalarını  söyle.  Bu  onlar  için  daha  arındırıcıdır.  Kuşkusuz  Allah,  onların  yapıp  ürettiklerinden  derin  bilgi  sahibidir.  31. ayette  ise  “ Mümin  kadınlara  da,  bakışlarından  bir  bölümünü  kısmalarını   ve  ırzlarını  korumalarını  söyle.  Zîynetlerini  de  velâ  yubdine  /  açıkta  olanlar  hariç  belli  etmesinler.  İllâ  mâ  zahera  /  yüzleri  hariç  Humuruhinne  /  Örtülerini  de  göğüslerinin  üzerine  sarkıtsınlar… “  ifadelerine  göre  belirtilen  önerilere,  tavsiyelere  gerek  de  kalmazdı.  Dolayısıyla  sadece  kadınlar  değil,  erkekler  de  bakışlarıyla  kadınları  taciz  etmeme,  iffetlerini   koruma   sorumluluğundadırlar. 

Ayette  yer  alan  orijinal  lafızlara  göre  birçok  meal  çevirilerinde  "  gözlerini  çevirsinler,  haramdan  sakınsınlar. "  gibi  değişik  açıklamalar  da  yer  almaktadır.  Ama  bu  açıklamalar  gerçekte  ayetin  orijinalinde  yer  alan  "  yeğuddû  min  ebsarihim  "  ifadesiyle  tam  olarak  örtüşmemektedir.  Bu  sözcükle  Allah'ın  Esmai  Hüsnasındaki  "  el  basir  "  olan  Rabbimiz,  aslında  olayları  insanda  olan  gözler  gibi   herhangi  bir  vasıta  ile  görmez. Dolayısıyla  aksi  halde  Allah'a  da  görmesi  için  insan  gibi  göz  oluşturulmuş  da  olunur. İnsan,  doğal  yapı  ve  çıplaklığıyla  hayatlarını  ve  cinselliklerini  de  sürdüren  hayvanlardan  farklı  sosyal  bir  varlık  olarak  fıtraten  hicap  / utanma,  mahcubiyet  duyma  edep  ve  ar  duyguları  ile  yaratılmıştır.  Bu  nedenle  ayette  mecazi  olarak  anlatılmak  istenen  ise  "  Tevazu  sahibi  olarak  gözlerini  değil,  kendilerini  kıssınlar,  kafalarının  içindeki  olumsuz  istek  ve  düşüncelerinden  sakınsınlar.  Kendilerini  açık  etmesinler,  iffetin  korunabilmesi  için  hayvanlar  gibi   giysisiz  değil,  doğal   olması  gerektiği   gibi   giyinmiş   olsunlar. "  ve  kadınları  da  o  gözle  görsünler  şeklinde  olabilir. 

Ayetteki  "  ebsar "  sözcüğünün  doğrudan  doğruya  gözlerle  ve  gözle  bakma  ile  bir  ilgisi  de  yoktur,  bakışların  kısılmasıyla  da  zaten  görme  özelliği  ortadan  kaldırılamaz.  Bu  ayette  yer  alan  “ ziynet " ifadesi,  her  ne  kadar  bazı  ayetlerde  takı,  altın,  kolye,  zincir  olarak  söz  ediliyor  ise  de  bu  ayette   bizim  bildiğimiz  şeklindeki  kavramlar  değil,  bilakis  ayetin  orijinalinde  "  velâ  yubdine "  şeklinde  yer  alan  sözcüğe  göre  erkeklerin  yanında  belli  edilmemesi,  açığa  vurulmaması  gereken,  cinsel   ilgi  çeken  vücut  hatlarının,  cinsel   arzu  ve  cazibe  uyandırdığının  düşünülmemesi  gereken  davetkâr  görüntülerin  oluşturulmamasıdır.  Emredilen  ise  başlarındaki  başörtüsünün  göğüslerine  indirilmesi  değil,  göğüslerini  örtecek  şekilde  Ona  göre  giysilerin  giyilmesidir.  Çünkü  o  dönemde  hür  kadınların  başı  zaten  örtülü  idi,  üstelik  de  kadının  cazibeli  görülen,  çekici  bulunan,  cinsel  arzuların  uyanmasına  vesile  olabilecek  ise  açık  göğüs  ve  vücut  organlarıdır.  Kadının  kendisini  erkeğe   beğendirebilmek  için  kullanabileceği  organlarıdır.

Ziynet  sözcüğü  genellikle  “  avret “ sözcüğüyle  de  karıştırılmış  ve  aynı  anlamlarda  kullanılmaya  çalışılmıştır. Bu  yanlış  kabulün  sonucunda  da  hadislerde  belirtildiği  gibi “  Kadınların  her  tarafı  avrettir. “  görüşü  ortaya  çıkmıştır.  Oysa  Ahzab  Sûresinin  33.  ayetindeki  orijinal  lafızlarına  bakılacak  olunursa,  kadınların  her  yerinin  “  avret “  olmayıp  "  Cahiliye  dönemindeki  kadınların,  erkekler  için  cazibe  noktası  olan  organlarının  ön  plana  çıkarılarak  gösteriş  yaptıklarının "  belirtildiği  gibi  açıkta  bırakılmış  bazı  yerlerinin  “  avret “  olduğu  anlaşılmaktadır.  Avret  sözcüğü  “  yarık,  yırtık,  açık,  korumasız  “  anlamlarında  olan  “ ar “  kökünden  türemiştir. Çoğulu  da  “  avrat “  tır.  Ama  bu  sözcük  aslında  kadın  için  yanlış  olarak  kullanılmaktadır. Nur  31.  ayetinin  değişik  bazı  müfessirler  tarafından  yapılan  meal  çevirilerine  de  baktığımız  zaman :

Elmalılı  Hamdi  Yazır  Meali  :  Mümin  kadınlara  da  söyle…. Başörtülerini  yakalarının  üzerine  kadar  örtsünler.

Bayraktar  Bayraklı  Meali  :  Mümin  kadınlara  da,  .........söyle ! ……… Başörtülerini  yakalarının  üzerine  salsınlar.

Ahmet  Varol  Meali  :  Mümin  kadınlara  da  söyle……..başörtülerini  yakalarının  üzerine  salsınlar.

Ali  Bulaç  Meali   :  Mümin  kadınlara  söyle….. başörtülerini  yakalarının  üstünü  kapatacak  şekilde  koysunlar.

Ali  Fikri  Yavuz  Meali  :  Mümin  kadınlara  da  söyle…..  Baş  örtülerini  yakalarının  üzerine  koysunlar.  Göğüs  ve  boyunlarını  göstermesinler.

Örneklerinde  gördüğümüz  gibi  Diyanet  çevirileri  de  dahil  birçoğunda,  ayetin  orijinalinde  yer  alan  “ humur “  sözcüğü  aslında  genel  bir  örtü  anlamında  olması  gerektiği  halde  doğrudan  doğruya  başörtüsü  olarak  kabul  edilerek  değerlendirilmiştir.

Halbuki  ayette  açık  ve  net  olarak  “  humur “  sözcüğü  ile  de  zorunlu  olarak  kadının  başının,  saçının  örtülmesinden  söz  edilmemekte,  ziynet  olabilecek  göğüs  ayrıntılarının,  vücut  hatlarının  örtülmesinden,  kapatılmasından,  ona   göre  bir  kıyafet  giyilmesinden  söz  edilmektedir. Çünkü  hamr   sözcüğü  doğrudan  doğruya  başörtüsü  demek  değildir,  masanın  örtülmesi,  aklın  örtülmesi  gibi  sadece  herhangi  bir  şeyin  örtülmesi  demektir.  Araplarda  başörtüsü  anlamında  " mikna "  ve  " nasif "  sözcükleri  kullanılmaktadır. Kadın  başını  bere  ile,  şapka  ile,  eşarp  ile,  yazma  ile,  tülbent  veya   şal  ile  örterse,  onlar  da  humurdur.   /  örtülerdir.  Ayetin  orijinalindeki  "  humur "  sözcüğü  örtmek  anlamındaki  "  Hamr " kökünden  türemiştir,  örtü  demek  olan  "  hımar "  sözcüğünün  çoğuludur.   Hamr  sözcüğü  Arapçada  aynı  zamanda  içkiye  de  verilen  isimdir.  Nedeni  de  aklı  örtmesi   ve  gizlemesi  ile  bağlantılıdır. Kur’andaki  Hımar  sözcüğünün  ise  örneklerde  de  gördüğümüz  gibi  bir  kısım  ulema  ve  müfessir  tarafından  doğrudan  doğruya  sadece  başörtüsü  için  kullanıldığı  sonucu  kabul   edilmektedir. Oysa  ayetin  orijinalindeki  ceyb :  Yaka  ve  gömleğin  göğüs  yırtmacıdır. Bundan  dolayı  ayette "  örtülerini  yakalarının  üstüne  koysunlar "  cümlesinde  hımar  sözcüğü  genel  anlamında  örtü  olarak  değerlendirildiğinde,  bu  durumda  başörtüsü  söz  konusu  değildir.  Yani  ayette  "  başın  değil,  göğsün /  gerdanlığın  örtülmesi "  emredilmiş  olur.

Dolayısıyla  Ayetin  orijinalinde  ne  baş,  ne  de  doğrudan  doğruya  başörtüsü  gibi  sözcükler  bulunmamaktadır.  Kur'anda  başların,  saçların  örtülmesi  gerektiğine  dair  bir  talep  de  yoktur.  Üstelik  ama  özellikle  ayetin  orijinalinde  yer  alan  "  İllâ  mâ  zahera "  ifadesiyle  insanı  temsil  eden  ve  insanın  tanınmasının  gereği  olan  yüzün  açıkta  bırakılmasından  söz  edilmektedir. ( Allah’ın  ve  Kur’anın  hükmü  olmadığı  halde  Kadının  yüzünü  icma  ve  fetvalarla  peçe  ile  örttürerek  farz  diyenlere  duyurulur )  Güneşin  çok  etkili  olduğu,  kum  fırtınasının  eksik  olmadığı  bölgelerde  yaşayan  insanlar,  kültür  ve  gelenekle  korunmak  için  erkek  olsun,  kadın   olsun,  çocuk  olsun  o  dönemdeki  hür  olan  Arap  kadınları  da  zaten   herkes  başlarını  örtmektedirler.  Ilıman  iklimdeki  insanlar  ise  böyle  bir  korumaya  gerek  duymamaktadır.  Başın  asgari  ölçüde  korunmasını  zaten  kadında  olsun,  erkekte  olsun  döşediği  saç  yapısı  ile  doğal  olarak  bizzat  Allah'ın  Kendisi  sağlamıştır.  Allah  kesinlikle  kadının  saçına  takılmamıştır,  saç  gösterilmesin,  haramdır  diye  de  bir  emir  vermemiştir.  Kadının  doğal  hal  ve  görünümüyle  saçları  da  ziynet  değildir.  Kadının  yüzünü  kapatarak  doğal  görünümüyle  sadece  saçını  açıkta  bırakın,  hiç  bir  çekiciliği,  yoktur,  ziynet  de  değildir.  Fakat  özellikle  boyalı  ve  anormal  derecede  şekillendirilmiş  saçlar  ise  ziynet  özelliği  kazanabilir  ve  ilgi  çekip  cazibe  oluşturabilir.

Nur  Sûresinin  60.  ayetinde  “  Ve  nikâh  ümidi  kalmayan  kadınlar,  artık  ziynetlerini  dışa  vurmadan  dış  elbiselerini  çıkarmalarında  kendilerine  bir  sakınca  yoktur.  Ve  iffetli  olmaları  kendileri  için  daha  hayırlıdır.  Ve  Allah  en  iyi  işitendir,  en  iyi  bilendir. “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  yaşlı  kadınlara  Rabbimiz  bir  ruhsat  vermiştir  ve  bu  kadınların  sağlık  yönünden  ve  kemik  erimesi  bakımından  gençlere  göre  daha  fazla  güneş  ışığı  alma  ihtiyaçları  gözetilmiş,  dış  elbiseleriyle  örtünmelerine  gerek  duyulmamıştır.  Ama  ne  yazıktır  ki  ve  ne  gariptir  ki  kendilerine  verilen  bu  imkândan  haberleri  olmayan  ve  özellikle  de  haberdar  edilmeyen  yaşlı  kadınların  çoğunluğu  bu  ruhsattan  yararlanacakları  yerde,  aksine  gençlerden  daha  fazla  örtünmektedir,  kendi   vücutlarına  hainlik  etmekte,  bu  ruhsattan  vücut  ve  sağlıklarını  mahrum   bırakmaktadır.

Öte  yandan  saçının  bir  telinin  gösterilmesi  bile  Cehennemliktir  gibi  uydurulmuş  dayatmaların  da  Kur'anla  ve  gerçekle  bir  ilgisi  yoktur. Ayette  gördüğümüz  gibi  özellikle  abdest  alınırken,  kişisel  ve  toplumsal  sağlığın  korunabilmesi  bakımından  temizlik  yapılırken  yıkanan  ve  açıkta  olması  gereken  yüzlerin,  başın,  dirseklere  kadar  elin,  ayağın  örtülmesinin  de  gereği  yoktur.  Bu  organların  kemik  sağlığı  açısından  güneş  ışınlarına  da  ihtiyacı  vardır.  Üstelik  Buhari  Kitab’ut  Taharet  45 / 1,  Ebu  Davud  Taharet  39 / 79,  Nesai  Kitab’ut  Taharet  b.n.  71 / 343  deki  hadislere  göre  peygamber  zamanında  “  Kadın,  erkek  aynı  anda  ve  aynı  kaba  sarkıtıp  daldırarak  toplu  halde  abdest  almalarından  dolayı,  kol,  el,  ayak,  yüz,  baş,  boyun  gibi  organların  açıklığı  konusunda  bazı  ilahiyatçılarca  dinen  bir  sorun  olmadığı  yorumları  yapılmıştır. Örtünmeyi  Kur’anın   en  önemli  hükmü  imiş  gibi  göstererek  dayatan,  toplumun  huzurunu  bozanlar,  kadının  özgürlüğünü  de  kısıtlayanlar,  İslam’ın  omurgası  niteliğindeki  yasalara  hiç  değinmemekte,  adeta  onları  gizlemektedirler. 

Oysa   İslam’ın  esasını  teşkil  eden  ise  yüzlerce  ayette  vurgulandığı  ve  Araf  Sûresinin  26.  ayetinde  de “  Ey  Ademoğulları !  Size  çirkinliklerinizi  örtecek  giysi,  süslenecek  elbise  indirdik.  Ve  takva /  Allah’ın  koruması  altına  girme  elbisesi ;  o  daha  hayırlıdır.  İşte  bu,  düşünüp  öğüt  alırlar  diye  Allah’ın  ayetlerindendir. “  ifadelerinde  belirtildiği  gibi   önemli  olan  “ takva  “  elbisesidir. ( Prof. Dr.  Yaşar  Nuri  Öztürk  Kur’andaki  İSLAM  sa.  615 )  Takva :  Özetle  bir  şeyi  korumak,  himaye  etmek,  ona  zarar  verecek   şeylerden  çekinmek,  bir  tehlikeye  karşı  korumaya  almak (  Lisanü’l  Arab )  anlamlarına  gelir.  Ama  bu  sözcük  ve  Kur’anda  yer  alan  türevleri  Ulema  tarafından  saptırılmış,  yine  kılık  kıyafet  dayatmaları  için  kullanılmış,  sadece  korkmak  anlamında  anlaşılarak  Müslümanlar  arasında  tam  bir  korku  furyası  oluşturulmuştur. Bunun  sonucunda  da  Allah  ile  kul  arasındaki  ilişkiler  sevgi,  saygı,  haşyet  ve  rahmetten  çok  korku  üzerine  kurulmuştur.

Öte  yandan  Kur’an  ayetlerine  de  tamamen  aykırı  olduğu  halde  toplum  içinde  bazı  Cemaatlerce  kadının  tamamen  kapatılarak  yüzün  dahi  saklanması,  kimliğin  saklanması  anlamına  gelir.  Üstelik  de  yüzün,  ellerin  ve  ayakların  açıkta  bulunmaması,  kişinin  çalışmasına  engel  olur.  Gerektiğinde  kadın  da  erkekler  gibi  çalışacaktır,   elini  ayağını  kullanacaktır,  aile  ekonomisine  katkıda  bulunacak,  üretecek,  paylaşmaya  ve  hayatın  her  alanına   katılacaktır. Peygamberimizin  zamanında  dahi  ayetlerde,  hatta  bazı  hadislerde  de  belirtildiği  gibi  kadınların  yüzleri,  elleri,  ayakları  açıkta  olur,  insanlar  onların  kim  olduklarını  bilir,  yüzlerinden  tanır,  isimleri  ile  hitap  ederek  konuşurlardı. 

Peygamberimizin   muhterem  eşi  Hatice  validemiz  bile  bir  iş  kadını  idi  ve  ticaretle  uğraşırdı. Kadının  elinin,  ayağının,  yüzünün  dayatmalarla,  baskılarla  örttürülmesi,  Rabbimizin  erkeklerle  aynı  koşullarda  yarattığı  ve  sorumluluklarda  yükümlü  kıldığı  kadının  onuruna  karşı  girişilmiş  büyük  bir  hakarettir. Onu  aşağılamanın,  insan  yerine  koymamanın  dik  alasıdır.  Kadının  önemli  olan  iffetinin  bekçiliği  ve  namusunu,  onun  yerine  erkeğin  korumaya  kalkışması,  onun  en  yüce,  en  kutsal  ve  manevi  değeri  olan  bedenini,  sadece  cinsel  bir  obje  olarak  görüp  onları  örttürmeye  kalkışması  ilkelliktir,  bencilliktir,  cinayettir,  özgür  iradesine  müdahaledir.

Sonuç  olarak  kadın  özgür  birey  olarak,  toplum,  gelenek,  siyaset,  koca, Cemaat,  elalem  ne  der  baskısı  olmadan,  kendisi  karar  vererek,  istediği  gibi  giyinir,  isterse  başını  yüzyıllardır  tarlada,  açık  arazide  çalışan  Anadolu  kadını  gibi  güneşten,  soğuktan,  yağmurdan  korumak  için  veya  istediği  şekilde  başörtüsü  ile,  türban  ile,  eşarp  ile,  bere  ile,  şapka  ile,  atkı  ile,  örter,  isterse  örtmez.  Kararına  da  müdahale  etmeye  hiç  bir  kimse  ve  topluluk  da  yetkili  değildir. Kur’anda  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlerin  her  birinin  farklı  dayatma  ve  yorumlarla  oluşturdukları  tesettür  giyimine  uymama  ile  ilgili  herhangi  bir  cezai  yaptırım  bulunmamaktadır,  sadece  iffetin  korunması  için  tavsiyeler  yapılmaktadır.  Erkeklerin  kendileri  de,  Kadın  da  Allah  katında  sadece  iffetinden  sorgulanacaktır.  

Günümüzde  ve  ülkemizde  özellikle  bugün  tesettür  adı  altında  giyilen,  siyasi  sembollere  de  dönüştürülen  model  model  dar  elbiseler,  ince  bel  kıyafetleriyle  kadınların  ziynetlerini  daha  da  belirginleştirmekte,  kapalıymış  gibi  gösterip  aslında  daha  da  açmaktadır. Asıl  anlamından,  mecrasından  saptırılan  Tesettür,  artık  bir  kazanç  sektörü  haline  gelmiştir  ve  modaya  kurban  edilmiştir. Bir  başka  ifadeyle  bugünün  anlayışındaki  tesettür,  kadını  örtmekte  ama  aslında  daha  çekici  hale  getirmekte,  yeni  bir  “  örtülü  çıplaklar “  kitlesi  oluşturmaktadır.  Halbuki  Kur’an  ayetlerine  göre  aslında  önemli  olan,  cildin  görünmemesi,  elbiseyle  örtülmesi   değil,  ziynetin,  cinsel  cazibe  olabilecek  yerleri  örten  kıyafetlerle  belli  edilmemesidir.

Yine  bugün  ülkemizde  Tarikat  ve  Cemaat   önderlerine  bakılırsa,  onların  kendi  kişisel  görüşleriyle  hüküm  oluşturup  belirlediklerine  göre  tesettüre  girmemek  çok  büyük  günahlardandır,  kadının  sokağa  çıkması,  tek  başına  dolaşması,  çalışması,  iş  tutması,  para  kazanması,  alışveriş  yapması  onlara  göre  sesi  dahil  her  hareketi  haramdır. Kadının  yerine  onlar  karar  verirler. Kadının  da  onlar  gibi  bir  insan  ve  birey  olduğunu  asla  görmek  ve  kabul  etmek  istemezler.  Ama  kadına  karşı  tüm  bu  dayatmalar,  aslında   bazı  acziyet  ve  yetersizliklerinden  dolayı,  sadece  cinsel  bir  obje  olarak  görüp,  kökeninde  kadının  öneminin,  gücünün  korkusuyla  kadın  düşmanlığından  gelen  zihniyetlerin  siyasal  dayanaklarıdır. 

Ama  bu  önderler  öncelikle  Kur’anın  ayetleriyle  yaptığı  birçok  uyarıya  rağmen  dini  parça  parça  bölüp  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatler  olarak  gruplara  ayırdıklarından  dolayı,  insan  yerine  koymadıkları  kadınların  saçıyla  başıyla,  tesettürüyle  uğraşacaklarına,  öncelikle  kendilerinin  içinde  bulundukları  ve  daha  büyük  bir  günah  olan,  insanları  Allah'la  aldatmanın  sonucundaki  Allah  katındaki  küfrü  ve  şirki  bir  sorgulayabilseler !  Enam  Sûresinin  22 - 23.  ayetlerinde  "  Ve  o  gün  hepsini  toplayacağız.  Sonra  Biz,  ortak  koşan  kimselere  "  Hani  nerede  o  gerçeğe  aykırı  olarak   inandığınız  ortaklarınız ?  "  diyeceğiz.  Sonra  onların  ateşe  atılmaları,  "  Rabbimiz,  Allah'a  and  / vallahi  yemin  olsun  ki  biz  ortak  koşanlardan  değildik  "  demekten  başka  bir  şey  değildi. "  ifadeleriyle  belirtilen  Ahiret  günündeki  o  korkunç  ve  ürkütücü  tablo  ile  karşılaşmadan  önce  tevbe  edip  Allah'ın  yerine  hüküm  oluşturarak  küfür  ve  şirk  sorumluluğundan  kurtulabilseler  kendileri  için  çok  daha  hayırlı  olacaktır.  Allah'ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur'anın  doğruları  tüm  vefakâr,  cefakâr  anne  olan  saygı  değer  eli  öpülesi  kadınlarla  ve  sizinle  olsun !. 

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR’AN  BİZE  YETER !

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ ( Tebyinül  Kur’an )

Prof. Dr. Yaşar  Nuri  ÖZTÜRK  ( Kur’andaki  İslam )

TDV.  İslam  Ansiklopedisi

Vikipedia  :  Başörtüsü

Soner  Yalçın  :  Başörtüsü

 

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET