Ülkemizde sadece ve özellikle kadınları hedef alan, adeta dinin temeline konulan, Halk kültüründe de kapanma adıyla kanıksanmış, gelenekselleştirilmiş olarak yerleştirilmiş, Müslüman olduğunu söyleyen topluluklarda da erkek egemen muktedir ve zihniyetlerle dayatma haline getirilerek çok yoğun bir titizlikle üzerinde durulmaya çalışılan, sonradan Kur’anın dışında ulema tarafından birçok görüş, değişik sözcük, kavram ve ayrıntılarıyla uydurulmuş, kadın üzerinde de tahakküm kurma aracı olarak kullanılmakta olan, Mezhep, Tarikat ve Cemaatlerin de ayakta durabilmelerinin en öncelikli vesilesi olarak sahip çıkılan kapanma / örtünme / tesettür, ülkemizde de en hassas konulardan biri haline gelmiştir.
Bu bağlamda son yıllarda da aslında kadının kendi kararı olması gerektiği halde, Kur'anda da böyle bir tehdidin yapıldığı herhangi bir ayet olmamasına rağmen, Sempol'ün " bir tel saçın görünürse yanarsın " diyerek Hristiyan Kilisesine soktuğu tehdidin, Müslümanlıkta da üstelik güncel hayata dahi aktarılması sonucu, bizde de korkutulan kadın saçını şöyle mi örtsün, böylemi örtsün tartışması ön plana çıkartılmıştır. Aslında genel olarak ve sonuçta erkekler kadar kadının kimliği, yaşamındaki özgürlüğü, hayatın bütün nimetlerinden yararlanabilmesinin, insan olabilmesinin temel hakkı ve toplumsal refahın birlikte sağlanabilmesinde büyük katkılar sağlayacak olan kazanımlarının en önemli unsurlarından biri, maalesef gözardı edilmektedir. Üstelik de örtünme ve iffet konusu sadece kadının üzerine endekslenmiştir.
İnsanın Dünya üzerinde var oluşundan
bu yana Tarih boyunca bölgesel koşullara,
toplumsal ve sosyal yaşamlara, değişik
kültürlere bağlı olarak değişen anlayışlarla
çok kapsamlı ve birçok ayrıntının, çok
fazla olan nedenlerinin anlatılması gereken örtünme ve başörtüsü konusunu her zaman olduğu
gibi bu makalemizde
de Dinimizin ve
inancımızın yegâne kaynağı
olan kitabımız Kur’an
bağlamında ele almaya
çalışacağız.
Örtünme / Tesettür : Sözcük olarak kişinin açılması ve bakılması helâl olmayan uzuvlarının örtülmesi, kapatılması, bugün ise özellikle kadının giyinmesi anlamına gelmektedir. Kökü de örtmek, gizlemek, perdelemek, engel olmak gibi anlamlara gelen “ setr “ sözcüğüdür. Tesettür ile aynı anlamda Arapça ve Farsça yayınlarda Hicab sözcüğü de tercih edilmektedir. H,c,b kökünden türetilen sözcük, fiziki örtünme yanında hayvanlarda olmayan ama sosyal bir varlık olan insanların fıtri yapısından dolayı mahremiyet, ahlâk, utanma gibi hissi kavramları da kapsamaktadır. Türkçede mahcubiyet, utanma, haya, ar, namus anlamlarını da içermektedir. Kur’anda Ahzab Sûresinin 53. ayetinde “ Onun hanımlarından bir kazanım istediğiniz zaman da hicab / bir perde arkasından / odalarına girmeden isteyin… “ ifadelerinde gördüğümüz gibi hicab sözcüğü aslında kadın giyiminden ziyade mekânsal bir bölme / araya konulan perdeyi veya oluşturulan ayırmayı ifade eder. Bu ayette de Muhammed ( a.s. ) ın eşlerini, evine gelen ziyaretçilerden ayıran perdeye atıfta bulunulmaktadır. Bu sözcük Araf 46, Fussilet 5, İsra 45, Sad 32 gibi ayetlerde, Tanrı ile ölümlüler, zalimler ve Salihler, müminler ve kâfirler, karanlıklar ile ışık arasındaki ayrımları ifade etmekte kullanılmıştır. ( Fadwa 2009 )
Dünya üzerinde insanın dışında olan bütün canlı varlıklar, Allah'ın kodlaması ve koruma kalkanı ile yaratmış olduğu doğal beden yapılarıyla yaşarlar, bedenlerini herhangi bir ilave örtünme olmadan da bulundukları ortama uyumla cinsellikleri de dahil alenen ve doğal olarak yaşarlar. Fıtri olarak diğer canlılardan farklı akıl, irade, düşünme, his, duygu, seçme gibi üstün ayrıcalıklarla donatılmış olan insan ise, doğal yaratılmışlığının dışında bulunduğu ortama kendisini uydurmak, bedenini dış etkenlerden korumak, örtünmek ve cinselliğini de hicap ile yaşamak zorundadır.
Bu nedenle insan için örtünme / giyinme konusu Nahl Sûresinin 80 - 81. ayetlerinde “ Ve Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yaptı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar döşeme eşyası ve kazanç sağlattı. 81 : Ve Allah, oluşturduklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan – soğuktan koruyacak elbiseler ve sizi kendi hışmınızdan koruyan elbiseler var etti. “ ifadeleriyle belirtildiği gibi, önce vücudu koruyan deri örtüsüne atıf yapılıp söz edilerek ele alınmakta bunun ardından da vücudun, bedenin de özellikle sıcak, soğuk, rüzgâr, yağmur gibi dış etkenlere karşı korunmasına yönelik olan, mağara, bina, ev gibi kapalı mekânlara girilmesine, kötü gözle bakılmasından sakınılacak, kötü niyetli insan hışmından, koruyacak elbise ile örtünmesine değinilmektedir. Özellikle " hışım " sözcüğü ile de insanda var olan, his, duygu, öfke, istek, hicap, saldırı gibi kavramlarda ortaya çıkabilecek ölçüsüz ve olumsuz davranışlarda maruz kalınabilecek zararlardan korunmanın gereğine değinilmektedir.
Bedenin korunmaya yönelik olan örtünme gereksinimi zaman içerisinde kültürden kültüre, doğa ve iklim koşullarına göre gelenekleşerek gelişme ve değişme göstermiş, aslında ayette de özellikle üzerinde durulan ve sadece korunmaya yönelik olan elbise ile örtünme, ama sadece insanların içinde bulunduğu topluma, bölgeye, iklim koşullarına göre kalmamış, bugüne geldiğimizde erkek, kadın, doktor, hemşire, asker, fabrika çalışanı güvenlik sorumluları gibi meslek, statü, yaş, dini inanç gibi sosyal yaşam koşullarına göre farklılıklar da örtünmeyi / giyinmeyi değişik şekillerde etkilemiştir.
İnsanoğlunun ilk kez basit elbise giymesi, antropoloji, tablet, kalıntı, arkeoloji ve genetik yöntemlerle belirlendiği gibi, 170 bin ile 40 bin yıl önceye kadar dayanmaktadır. Bedenin örtülmesi, soğuktan ve dış etkenlerden korunmak amacıyla önce hayvan postlarından basit elbiseler giyme ile başlamış, giyim kuşam, kadının başının örtülmesi üzerine en eski düzenleme de M.Ö. 1700 lü yıllarında Orta Doğudaki Babil Krallığı zamanında Hammurabi ve daha sonraki yüzyıllarda da Asur krallığı kanunlarında yer almıştır.
Bu metinlerde başörtüsü, sokağa çıkan, kamusal alana giren, insanlar arasına karışan hür kadınların bir sembolü olarak tanımlanmış, hukuki güvence altına alınmıştır. Asurlular, sınıf, rütbe ve toplumdaki mesleğine bağlı olarak hangi kadınların örtünmesi, hangilerinin örtünmemesi gerektiğini ayrıntılı olarak açıklayan açık ve net yasalara sahipti. Sanki onlar bakılmaması gereken kadınlar değilmiş gibi, Cariye ve fahişelerin örtünmeleri yasaktı. Aksini yapmaları halinde ağır cezalarla karşı karşıya gelirlerdi. Dolayısıyla örtünme sadece aristokrat rütbenin göstergesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda “ saygın kadınlar " ile halka açık olanlar arasında ayrım yapmaya da hizmet ediyordu. ( Faduwa el Guindi 2009 ) Farklı örtünme ile ilgili kalıntı olarak bulunan Peçeli rahibeleri tasvir eden heykelcikler de M.Ö. 2500 yılına kadar uzanır. Antik Mezopotamya, Bizans, Yunan ve Pers imparatorluklarında da seçkin kadınlar, peçeyi saygınlık ve yüksek statü işareti olarak takarlardı.
En eski ve köklü bir tarihe sahip olan Yahudilikte Tevrat’ın ve Tannah’ın örtünme ile ilgili talimatlar içerip içermediği açık ve net değildir. Ancak Ahdi Atik denilen diğer kaynaklarla sonradan oluşturulan Haham literatürü örtünmeyi bir iffet sorunu olarak sunar. Hahamların emirlerine ve Talmud’a göre evli Yahudi kadınlarının başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır, saçlarını örtmesi gereklidir. İşaya 3 / 20 ve Tekvin 24 / 65 de başa giyilen kıyafet anlamında “ fura “ başörtüsü ve yüzü örten “ tsaayafa “ Yahudi kadınlarınca kullanılmıştır. Hristiyanlığın başlama döneminde de Yahudi kadınlar zaten başlarını örtmekte idiler. ( Fadwa el Guindi )
İncil’de değil de Hristiyanlarda ise Pavlus’un Mektuplarında “ Kadın başını açarsa saçını kestirsin. Ama bu ayıpsa başını örtsün. “ ( 1. Korintliler 11 / 6 ) “ Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. Bu nedenle ve melekler uğruna kadının başı üzerinde erkeğin yetkisi olmalıdır. Siz kendiniz karar verin. Kadının açık başla Tanrıya dua etmesi uygun mudur ? “ ( 1. Korintliler 11 / 8, 10, 13 ) saçma, tutarsız, melek kavramının, insanların gerçekte nasıl yaratıldığının da bilinmediği belli olan öngörülerinin üzerine böylece Hristiyanlıkta saçın bir telinin dahi gösterilmediği baş örtüsü “ Rahibe kıyafeti “ olmuş, günümüze kadar bu yapısıyla gelmiştir. Buna bağlı olarak Hristiyan kadınların dua ederken başlarını örtmeleri, erkeklerin ise başı açık olarak dua etmeleri gerektiği birçok Kilise babaları tarafından dile getirilmektedir.
Roma’daki erken dönem Hristiyanlarına ait kadınların başlarını örttüğünü gösteren arkeolojik kanıtlar da bulunmaktadır. Ve Hristiyan kadınların başörtüsü uygulaması bugün birçok Hristiyan Mezhebine bağlı kadınlar arasında özellikle Anabaplist, Doğu Ortodoks, Reformcu Hristiyanlar arasında devam etmektedir. ( Leila Ahmed ) Kur’anda ise tüm saç tellerinin görünmemesi gerektiğine dair hiç bir ayet bulunmamaktadır. Günümüzde ise bugün ülkemizde saçları tamamen kapatan bir baş örtüsü olarak kullanılan “ türban “ ise Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçmiş bir örtünme tarzıdır. Türban, tarih boyunca aslında farklı toplumlarda da kullanılan bir başörtüsü çeşididir. Ayrıca tarih boyunca orta Avrupa’da dahi yağmur ve soğuktan koruyan bir erkek başlığı olarak da ön planda olmuştur. Tesettür belirli bir elbiseyi tasvir etmezken, türban, başa takılan ve sadece yüzü açıkta bırakan belirli bir giysinin ismidir.
Tarihten ve toplumlardan etkilenme ile gelen geleneklerle Arapların kültürüne göre de İslam öncesi dönemde Arap kadınları enselerine bağladıkları veya arkalarına saldıkları başörtüsü tarzı bir örtüyü takarlardı. Bununla birlikte bu örtü gerdanlarını ve diğer taraflarını örtmezdi. Eldeki kanıtlar örtünmenin Arabistan’a Muhammed tarafından getirilmediğini, Suriye ve Filistin gibi komşu ülkelerde olduğu kadar yaygın olmasa da özellikle şehirlerde zaten var olduğunu göstermektedir. ( Elmalılı Hamdi Yazır sa. 381 – 382, Mevdudi sa. 526, Ahmed Leila 1992 Yale ünv. ) Çöl yaşamından kaynaklanan Coğrafi etki ile toz ve yakıcı güneş ışınlarından koruyucu geniş ve bazı bölgelerde yüz dahi tüm vücudu kaplayan yerel elbiselerin, hadisler ve Kur’an yorumlarıyla da desteklenerek giyilmesinin zorunluluklar içine girmiş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. ( Prof. Dr. Mehmet Aydın )
Kur’anın indiği dönemdeki Arap toplumunda da giyinme ve başın örtülmesi veya örtülmemesi şekil farklılıkları, geleneksel olarak evli ve hür kadınlar ile hür olmayan kadınları ayırt etmeye yaramaktadır. Arap kadınlarının giysilerinin yaka yırtmaçları genişti. Aradan gerdanları, göğüsleri ve göğüslerinin çevreleri görünürdü. Başörtülerini arkalarına sarkıtırlar, fakat önlerini açık tutarlardı. Dolayısıyla bu şekliyle başörtüsü Arap toplumunun kadınlarında zaten var idi. İslam’ın en son döneminde başörtüsünün ortaya çıkış sürecinde “ Müslümanlar, hür kadınlarıyla birlikte Mekke’den Medine’ye göç ettiklerinde, Medine’de bir meta aracı gibi alınıp satılan ve örtünmeyen cariyelerle karşılaştılar. Medineli erkekler, Mekke’den gelen kadınlara da cariye gözü ile bakıyor, onları da meta gibi alıp satmak istiyorlardı. Hz. Ömer bu kargaşalığı görüyor, buna bağlı olarak da cariyelerin örtünmesi ise yasaklanıyor. Hür kadınların cariyelerden ayırt edilmesi için başlatılan bu gelenek, daha sonra kadınların erkeklere karşı örtünmesi şekline dönüşüyor. ( Prof. Dr. Neşet Çağatay )
İslam kültüründe Peygamberimizden daha sonraları özellikle Ulemanın değişik görüşüyle, ortaya çıkartılan uydurma hadis ve rivayetlerle kadınların kıyafetlerine erkeklerin müdahale etmesi ile dayatılan, genellikle ve özellikle saçın bir telinin dahi gösterilmemesi için başın örtülmesi anlamında ele alınan, ama bunun yanı sıra da abartılarak adeta kadını dışarıdaki hayattan uzaklaştırarak, kadının kimliğini örtüp ortadan kaldırmaya çalışan bir kavram ve uygulama kadına dayatılan bir inanç haline getirilmiştir. Kadının örtünmesi ve başörtüsü üzerine yüzlerce üretilen görüş, icma ve fetvadan bir kaçına bakacak olursak !
* Aişeden rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle demişti. “ Hayız çağına ulaşan kadının namazı, hımârsız / başörtüsüz kabul olmaz. “ ( Sünen Tirmizi 377 )
* Fethü’l Bari’ye
göre yüzün örtülmesi
de farz olarak
görüldü. ( Sahihi Buhari 6 /
60 sa. 282 ) ( Bu arkadaşın
Nur Sûresinin 31. ayetindeki “ illâ mâ zahera “
ifadesiyle yüzleri müstesna
olarak açık bırakılsın
emrinden haberinin olmadığı ya da inkâr ettiği çok belli olmaktadır.)
* Ey Esma ! “ Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir. “ Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti. ( Ebu Davud Libas 31) ( Demek ki kadınların yüzlerinin o dönemde de açık olması gerekiyormuş. )
* Kadın örtünmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker. ( Tirmizi Rada )
* İbn Kesir örtünmenin Müslüman olmayanlar için geçerli olmadığını ifade ederek, Süfyan es Sevrinin kendilerini süsleyen gayri Müslim kadınlara bakmaya izin verildiği, ancak şehvetten kaçınmak için izin bundan kaçınmanın gerekli olduğu yorumlarını aktarır.
* Kurtubi, ayetin hür kadınlar için olduğu konusunda Taberi ile mutabıktır. Doğru görüşün cilbabın bütün vücudu örtmesi olduğunu bildiriyor. Sahabeden de bunun bir rida’dan ( vücudun üst kısmını örten bir şal veya sargı bezinden ) daha uzun olmadığını aktarır. Ayrıca peçe veya başörtüsünü cilbab olarak gören bir azınlık görüşünü de bildirmektedir. İbn Arabi, aşırı örtünmenin bir kadının tanınmasını imkânsız kılacağını düşünmüştü. Ancak hem Kurtubi hem de Taberi tanıma kelimesinin sadece hür kadınları ayırt etmekle ilgili olduğu konusunda hem fikirdir.
Kadını tamamen dışlamak, ikinci sınıf insan yerine koymak zihniyetindeki birçok Mezhep, Tarikat ve Cemaat, kadının örtülmesi gereken yerlerini, örtünün şeklini, aralarında fikir birliği de olmadığı halde, uydurulmuş hadislerle ve kendilerine göre verilen fetvalarla, kesin talimatlarla belirlemiş, kimileri kadının yüzü ve elleri dışında örtünmesini, kimileri de yüzü ve elleri de dahil tüm vücudu kapsayan bir örtünmeyi emir olarak öngörmüş, kadını bir çuvalın içine sokarak hapsetmeye çalışmıştır. Böylece kadın hayatın her alanından tecrit edilerek, yaşarken öldürülmeye çalışılmış, köle haline getirilmiştir. Özellikle son zamanlarda siyasetin bir parçası olarak değişik Cemaatlere göre kadınların başlarının kalıplaşmış, sistemleştirilmiş görüntülerle başını bağlamaları, konunun ayrıntıları, bu çevrelerce etimolojik denilerek, İslami Fıkıh kaynakları denilerek, hadis ve sünnetler denilerek neredeyse Kur’an ayetlerinin asıl mesajı yok sayılarak dayatılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda oluşturulan toplum ve psikolojik baskı ile kadının özgür irade ve seçimi, zaman, mekân, iklim, çevre ve değişik alanlarda çalışma koşulları asla göz önünde bulundurulamamıştır.
Kur’andaki İslam’ın örtünmedeki amacı, yaratılıştan itibaren var olan erkek ve kadın arasındaki karşılıklı cinsel eğilimi, yeryüzünde hayatın devam etmesi ve bu iki cins arasındaki fıtri çekim ve arzunun yapay yollarla kışkırtılmadan doğal mecrasında, yani güvenli, tertemiz konumda gelişmesini düzenleme, bireylerin bu arzuların esiri olmak suretiyle alt yapısı aile olan toplum düzenini çökertecek davranışlardan uzak durulmasını sağlamaktır. Dolayısıyla da Kur’anımızda karşı cinsler arasındaki davetkâr arzularla doğrudan ilişkili olan kıyafet konusunda bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Ama asıl hedef de başörtüsü değildir. Buna rağmen birçok yönden sonradan getirilen düzenlemelerle Ulema tarafından ayetlerin gerçek anlamı saptırılmış, farklı mecralara çekilmiş, abartılmış, uydurma hadis ve rivayetlerin dayatmalarıyla toplum kınamasına, yasaklamasına, adeta dindar veya dinsiz ayrımına dönüştürülmüştür.
Ahzab Sûresinin 59. ayetinde “ Ey Nebi / Peygamber ! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, üzerlerine celâbibihinn / cilbab, dış giysilerinden örtsünler. Tanınıp da eziyet edilmemeleri için, bu daha uygundur. Allah çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir. " ifadelerinde gördüğümüz gibi bu ayette açık ve net olarak dışarı çakacakları zaman ev dışı elbiselerini giyen mümin kadınların, o dönemde göğüsleri dahi ortada açık saçık dolaşan ve giyinmelerine özellikle izin verilmeyen cariyelere nazaran daha kolay tanınacağı ve bilineceği nedeniyle de taciz edilmeyecekleri, incitilmeyecekleri dile getirilmektedir. ( Şunu açıklıkla belirtelim İslam'da ve Kur'anda kölelik de cariyelik diye bir kadın sınıflandırması yoktur, bu uygulama ve sınıflandırma Mekke ve Arabistan yarımadasında Peygamberimizden önceki dönemlerde zaten var olan yerleşik bir uygulamadır. Zaman içerisinde bu uygulama ve sınıflandırma Kur'an öğretisi içerisinde kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Buna rağmen bazı ayetlerdeki ifadeler ama yine de bazı müfessirler tarafından saptırılarak cariye diye çevrilmektedir.) Özellikle de bu ayete göre kadınların cilbab denilen giysi ile örtünmelerinin gerekçesi, incinmemeleri, rahatsız edilmemeleri nedenine bağlanmaktadır. Bu şekilde örtünmenin Dindar, daha namuslu ve daha takvalı olacakları anlamı ile dinin gereği olarak düşünülmesinin yakından uzaktan bir ilgisi bulunmamaktadır.
Ayetin orijinalinde yer alan Cilbab : Batılı dillerde “ pelerin, ya da büyük şal “ olarak tercüme edilirken, Diyanet İşleri Başkanlığının mealinde ise “ Bedeni örtecek elbise “ olarak tercüme edilmiştir. Gömlek ve örtü, boyundan aşağı salınan dış giysi, bedeni kapatan örtü demektir. ( Ragıp el Esfehan, Ikrime ) O günün Arap kadınlarının cariyelerden / hür olmayan kadınlardan ayırt edilebilmesi için giyilen ve boyundan, omuzdan aşağıya örten, bugünkü ceket, pardesü, manto gibi bir elbise çeşididir. Bu nedenle bu tür giysilerin ön yırtmaçları zaten açık olmaktadır, çene altı gerdanlar da gözükebilir. Yani cilbabın mutlaka tulum gibi önü ve arkayı örtecek şekilde olması gerekmez. Ahzab Sûresinin 52. ayetinde “ Bundan sonra kadınlar ve bunları başka kadınlar ile değiştirmek / güzellikleri hoşuna gitse bile sana helâl olmaz. “ ifadesinde de gördüğümüz gibi, demek ki peygamber dahi o zamandaki kadınların yüzünü görebiliyorsa, o günün kadınlarının Peygamberimizin zamanında da yüzlerinin ve gerdanlarının açıkta olduğu anlaşılmakta, kadınların o şekilde dolaştığı tarihi kayıtlarda da anlatılmaktadır.
Fakat buna rağmen Mezhep, Tarikat ve Cemaatlerin önderlerinden bazıları, İslamiyetin doğuşundan birkaç yüzyıl sonra müktesebat denilerek yazılan hadis, rivayet ve fıkıh kaynaklarında, ayet ve hadislerin kapsamını genişleten ve bağlamından kopartılmış ileri derecedeki yorumlarıyla adeta kadın ve erkeği birbirinden uzaklaştıran anlayışlarla yerleşik ve zorunlu kurallar haline getirerek “ cilbabı “ Arapların bugün “ abaye “ dedikleri baştan aşağı salınan dış elbiseyi, Kur’an ayetinin anlattıklarının aksine, önden arkadan kapatan bir örtü olarak, bazıları da sadece gözleri açık bırakmak suretiyle yüzü ve bütün vücudu tepeden tırnağa kadar kapatan bir örtü olarak tanımlamışlardır. Bu ise erkek egemenliklerinin kendi bencilliklerine göre ifrata kaçan, abartan kesimler tarafından ortaya atılmış kişisel görüşler olup, Kur’an ile bağdaşmayan tanımlamalar ve öngörülerdir.
Çünkü gerçekten de Kur’ana göre öyle olsaydı Nur Sûresinin 30 - 31. ayetlerinde “ Mümin erkeklere, bakışlarından bir bölümünü kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Kuşkusuz Allah, onların yapıp ürettiklerinden derin bilgi sahibidir. 31. ayette ise “ Mümin kadınlara da, bakışlarından bir bölümünü kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle. Zîynetlerini de velâ yubdine / açıkta olanlar hariç belli etmesinler. İllâ mâ zahera / yüzleri hariç Humuruhinne / Örtülerini de göğüslerinin üzerine sarkıtsınlar… “ ifadelerine göre belirtilen önerilere, tavsiyelere gerek de kalmazdı. Dolayısıyla sadece kadınlar değil, erkekler de bakışlarıyla kadınları taciz etmeme, iffetlerini koruma sorumluluğundadırlar.
Ayette yer alan orijinal lafızlara göre birçok meal çevirilerinde " gözlerini çevirsinler, haramdan sakınsınlar. " gibi değişik açıklamalar da yer almaktadır. Ama bu açıklamalar gerçekte ayetin orijinalinde yer alan " yeğuddû min ebsarihim " ifadesiyle tam olarak örtüşmemektedir. Bu sözcükle Allah'ın Esmai Hüsnasındaki " el basir " olan Rabbimiz, aslında olayları insanda olan gözler gibi herhangi bir vasıta ile görmez. Dolayısıyla aksi halde Allah'a da görmesi için insan gibi göz oluşturulmuş da olunur. İnsan, doğal yapı ve çıplaklığıyla hayatlarını ve cinselliklerini de sürdüren hayvanlardan farklı sosyal bir varlık olarak fıtraten hicap / utanma, mahcubiyet duyma edep ve ar duyguları ile yaratılmıştır. Bu nedenle ayette mecazi olarak anlatılmak istenen ise " Tevazu sahibi olarak gözlerini değil, kendilerini kıssınlar, kafalarının içindeki olumsuz istek ve düşüncelerinden sakınsınlar. Kendilerini açık etmesinler, iffetin korunabilmesi için hayvanlar gibi giysisiz değil, doğal olması gerektiği gibi giyinmiş olsunlar. " ve kadınları da o gözle görsünler şeklinde olabilir.
Ayetteki " ebsar " sözcüğünün doğrudan doğruya gözlerle ve gözle bakma ile bir ilgisi de yoktur, bakışların kısılmasıyla da zaten görme özelliği ortadan kaldırılamaz. Bu ayette yer alan “ ziynet " ifadesi, her ne kadar bazı ayetlerde takı, altın, kolye, zincir olarak söz ediliyor ise de bu ayette bizim bildiğimiz şeklindeki kavramlar değil, bilakis ayetin orijinalinde " velâ yubdine " şeklinde yer alan sözcüğe göre erkeklerin yanında belli edilmemesi, açığa vurulmaması gereken, cinsel ilgi çeken vücut hatlarının, cinsel arzu ve cazibe uyandırdığının düşünülmemesi gereken davetkâr görüntülerin oluşturulmamasıdır. Emredilen ise başlarındaki başörtüsünün göğüslerine indirilmesi değil, göğüslerini örtecek şekilde Ona göre giysilerin giyilmesidir. Çünkü o dönemde hür kadınların başı zaten örtülü idi, üstelik de kadının cazibeli görülen, çekici bulunan, cinsel arzuların uyanmasına vesile olabilecek ise açık göğüs ve vücut organlarıdır. Kadının kendisini erkeğe beğendirebilmek için kullanabileceği organlarıdır.
Ziynet sözcüğü genellikle “ avret “ sözcüğüyle de karıştırılmış ve aynı anlamlarda kullanılmaya çalışılmıştır. Bu yanlış kabulün sonucunda da hadislerde belirtildiği gibi “ Kadınların her tarafı avrettir. “ görüşü ortaya çıkmıştır. Oysa Ahzab Sûresinin 33. ayetindeki orijinal lafızlarına bakılacak olunursa, kadınların her yerinin “ avret “ olmayıp " Cahiliye dönemindeki kadınların, erkekler için cazibe noktası olan organlarının ön plana çıkarılarak gösteriş yaptıklarının " belirtildiği gibi açıkta bırakılmış bazı yerlerinin “ avret “ olduğu anlaşılmaktadır. Avret sözcüğü “ yarık, yırtık, açık, korumasız “ anlamlarında olan “ ar “ kökünden türemiştir. Çoğulu da “ avrat “ tır. Ama bu sözcük aslında kadın için yanlış olarak kullanılmaktadır. Nur 31. ayetinin değişik bazı müfessirler tarafından yapılan meal çevirilerine de baktığımız zaman :
Elmalılı Hamdi Yazır Meali : Mümin kadınlara da söyle…. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler.
Bayraktar Bayraklı Meali : Mümin kadınlara da, .........söyle ! ……… Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.
Ahmet Varol Meali : Mümin kadınlara da söyle……..başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.
Ali Bulaç Meali : Mümin kadınlara söyle….. başörtülerini yakalarının üstünü kapatacak şekilde koysunlar.
Ali Fikri Yavuz Meali : Mümin kadınlara da söyle….. Baş örtülerini yakalarının üzerine koysunlar. Göğüs ve boyunlarını göstermesinler.
Örneklerinde gördüğümüz gibi Diyanet çevirileri de dahil birçoğunda, ayetin orijinalinde yer alan “ humur “ sözcüğü aslında genel bir örtü anlamında olması gerektiği halde doğrudan doğruya başörtüsü olarak kabul edilerek değerlendirilmiştir.
Halbuki ayette açık ve net olarak “ humur “ sözcüğü ile de zorunlu olarak kadının başının, saçının örtülmesinden söz edilmemekte, ziynet olabilecek göğüs ayrıntılarının, vücut hatlarının örtülmesinden, kapatılmasından, ona göre bir kıyafet giyilmesinden söz edilmektedir. Çünkü hamr sözcüğü doğrudan doğruya başörtüsü demek değildir, masanın örtülmesi, aklın örtülmesi gibi sadece herhangi bir şeyin örtülmesi demektir. Araplarda başörtüsü anlamında " mikna " ve " nasif " sözcükleri kullanılmaktadır. Kadın başını bere ile, şapka ile, eşarp ile, yazma ile, tülbent veya şal ile örterse, onlar da humurdur. / örtülerdir. Ayetin orijinalindeki " humur " sözcüğü örtmek anlamındaki " Hamr " kökünden türemiştir, örtü demek olan " hımar " sözcüğünün çoğuludur. Hamr sözcüğü Arapçada aynı zamanda içkiye de verilen isimdir. Nedeni de aklı örtmesi ve gizlemesi ile bağlantılıdır. Kur’andaki Hımar sözcüğünün ise örneklerde de gördüğümüz gibi bir kısım ulema ve müfessir tarafından doğrudan doğruya sadece başörtüsü için kullanıldığı sonucu kabul edilmektedir. Oysa ayetin orijinalindeki ceyb : Yaka ve gömleğin göğüs yırtmacıdır. Bundan dolayı ayette " örtülerini yakalarının üstüne koysunlar " cümlesinde hımar sözcüğü genel anlamında örtü olarak değerlendirildiğinde, bu durumda başörtüsü söz konusu değildir. Yani ayette " başın değil, göğsün / gerdanlığın örtülmesi " emredilmiş olur.
Dolayısıyla Ayetin orijinalinde ne baş, ne de doğrudan doğruya başörtüsü gibi sözcükler bulunmamaktadır. Kur'anda başların, saçların örtülmesi gerektiğine dair bir talep de yoktur. Üstelik ama özellikle ayetin orijinalinde yer alan " İllâ mâ zahera " ifadesiyle insanı temsil eden ve insanın tanınmasının gereği olan yüzün açıkta bırakılmasından söz edilmektedir. ( Allah’ın ve Kur’anın hükmü olmadığı halde Kadının yüzünü icma ve fetvalarla peçe ile örttürerek farz diyenlere duyurulur ) Güneşin çok etkili olduğu, kum fırtınasının eksik olmadığı bölgelerde yaşayan insanlar, kültür ve gelenekle korunmak için erkek olsun, kadın olsun, çocuk olsun o dönemdeki hür olan Arap kadınları da zaten herkes başlarını örtmektedirler. Ilıman iklimdeki insanlar ise böyle bir korumaya gerek duymamaktadır. Başın asgari ölçüde korunmasını zaten kadında olsun, erkekte olsun döşediği saç yapısı ile doğal olarak bizzat Allah'ın Kendisi sağlamıştır. Allah kesinlikle kadının saçına takılmamıştır, saç gösterilmesin, haramdır diye de bir emir vermemiştir. Kadının doğal hal ve görünümüyle saçları da ziynet değildir. Kadının yüzünü kapatarak doğal görünümüyle sadece saçını açıkta bırakın, hiç bir çekiciliği, yoktur, ziynet de değildir. Fakat özellikle boyalı ve anormal derecede şekillendirilmiş saçlar ise ziynet özelliği kazanabilir ve ilgi çekip cazibe oluşturabilir.
Nur Sûresinin 60. ayetinde “ Ve nikâh ümidi kalmayan kadınlar, artık ziynetlerini dışa vurmadan dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir sakınca yoktur. Ve iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Ve Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi yaşlı kadınlara Rabbimiz bir ruhsat vermiştir ve bu kadınların sağlık yönünden ve kemik erimesi bakımından gençlere göre daha fazla güneş ışığı alma ihtiyaçları gözetilmiş, dış elbiseleriyle örtünmelerine gerek duyulmamıştır. Ama ne yazıktır ki ve ne gariptir ki kendilerine verilen bu imkândan haberleri olmayan ve özellikle de haberdar edilmeyen yaşlı kadınların çoğunluğu bu ruhsattan yararlanacakları yerde, aksine gençlerden daha fazla örtünmektedir, kendi vücutlarına hainlik etmekte, bu ruhsattan vücut ve sağlıklarını mahrum bırakmaktadır.
Öte yandan saçının bir telinin gösterilmesi bile Cehennemliktir gibi uydurulmuş dayatmaların da Kur'anla ve gerçekle bir ilgisi yoktur. Ayette gördüğümüz gibi özellikle abdest alınırken, kişisel ve toplumsal sağlığın korunabilmesi bakımından temizlik yapılırken yıkanan ve açıkta olması gereken yüzlerin, başın, dirseklere kadar elin, ayağın örtülmesinin de gereği yoktur. Bu organların kemik sağlığı açısından güneş ışınlarına da ihtiyacı vardır. Üstelik Buhari Kitab’ut Taharet 45 / 1, Ebu Davud Taharet 39 / 79, Nesai Kitab’ut Taharet b.n. 71 / 343 deki hadislere göre peygamber zamanında “ Kadın, erkek aynı anda ve aynı kaba sarkıtıp daldırarak toplu halde abdest almalarından dolayı, kol, el, ayak, yüz, baş, boyun gibi organların açıklığı konusunda bazı ilahiyatçılarca dinen bir sorun olmadığı yorumları yapılmıştır. Örtünmeyi Kur’anın en önemli hükmü imiş gibi göstererek dayatan, toplumun huzurunu bozanlar, kadının özgürlüğünü de kısıtlayanlar, İslam’ın omurgası niteliğindeki yasalara hiç değinmemekte, adeta onları gizlemektedirler.
Oysa İslam’ın esasını teşkil eden ise yüzlerce ayette vurgulandığı ve Araf Sûresinin 26. ayetinde de “ Ey Ademoğulları ! Size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takva / Allah’ın koruması altına girme elbisesi ; o daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alırlar diye Allah’ın ayetlerindendir. “ ifadelerinde belirtildiği gibi önemli olan “ takva “ elbisesidir. ( Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Kur’andaki İSLAM sa. 615 ) Takva : Özetle bir şeyi korumak, himaye etmek, ona zarar verecek şeylerden çekinmek, bir tehlikeye karşı korumaya almak ( Lisanü’l Arab ) anlamlarına gelir. Ama bu sözcük ve Kur’anda yer alan türevleri Ulema tarafından saptırılmış, yine kılık kıyafet dayatmaları için kullanılmış, sadece korkmak anlamında anlaşılarak Müslümanlar arasında tam bir korku furyası oluşturulmuştur. Bunun sonucunda da Allah ile kul arasındaki ilişkiler sevgi, saygı, haşyet ve rahmetten çok korku üzerine kurulmuştur.
Öte yandan Kur’an ayetlerine de tamamen aykırı olduğu halde toplum içinde bazı Cemaatlerce kadının tamamen kapatılarak yüzün dahi saklanması, kimliğin saklanması anlamına gelir. Üstelik de yüzün, ellerin ve ayakların açıkta bulunmaması, kişinin çalışmasına engel olur. Gerektiğinde kadın da erkekler gibi çalışacaktır, elini ayağını kullanacaktır, aile ekonomisine katkıda bulunacak, üretecek, paylaşmaya ve hayatın her alanına katılacaktır. Peygamberimizin zamanında dahi ayetlerde, hatta bazı hadislerde de belirtildiği gibi kadınların yüzleri, elleri, ayakları açıkta olur, insanlar onların kim olduklarını bilir, yüzlerinden tanır, isimleri ile hitap ederek konuşurlardı.
Peygamberimizin muhterem eşi Hatice validemiz bile bir iş kadını idi ve ticaretle uğraşırdı. Kadının elinin, ayağının, yüzünün dayatmalarla, baskılarla örttürülmesi, Rabbimizin erkeklerle aynı koşullarda yarattığı ve sorumluluklarda yükümlü kıldığı kadının onuruna karşı girişilmiş büyük bir hakarettir. Onu aşağılamanın, insan yerine koymamanın dik alasıdır. Kadının önemli olan iffetinin bekçiliği ve namusunu, onun yerine erkeğin korumaya kalkışması, onun en yüce, en kutsal ve manevi değeri olan bedenini, sadece cinsel bir obje olarak görüp onları örttürmeye kalkışması ilkelliktir, bencilliktir, cinayettir, özgür iradesine müdahaledir.
Sonuç olarak kadın özgür birey olarak, toplum, gelenek, siyaset, koca, Cemaat, elalem ne der baskısı olmadan, kendisi karar vererek, istediği gibi giyinir, isterse başını yüzyıllardır tarlada, açık arazide çalışan Anadolu kadını gibi güneşten, soğuktan, yağmurdan korumak için veya istediği şekilde başörtüsü ile, türban ile, eşarp ile, bere ile, şapka ile, atkı ile, örter, isterse örtmez. Kararına da müdahale etmeye hiç bir kimse ve topluluk da yetkili değildir. Kur’anda Mezhep, Tarikat ve Cemaatlerin her birinin farklı dayatma ve yorumlarla oluşturdukları tesettür giyimine uymama ile ilgili herhangi bir cezai yaptırım bulunmamaktadır, sadece iffetin korunması için tavsiyeler yapılmaktadır. Erkeklerin kendileri de, Kadın da Allah katında sadece iffetinden sorgulanacaktır.
Günümüzde ve ülkemizde özellikle bugün tesettür adı altında giyilen, siyasi sembollere de dönüştürülen model model dar elbiseler, ince bel kıyafetleriyle kadınların ziynetlerini daha da belirginleştirmekte, kapalıymış gibi gösterip aslında daha da açmaktadır. Asıl anlamından, mecrasından saptırılan Tesettür, artık bir kazanç sektörü haline gelmiştir ve modaya kurban edilmiştir. Bir başka ifadeyle bugünün anlayışındaki tesettür, kadını örtmekte ama aslında daha çekici hale getirmekte, yeni bir “ örtülü çıplaklar “ kitlesi oluşturmaktadır. Halbuki Kur’an ayetlerine göre aslında önemli olan, cildin görünmemesi, elbiseyle örtülmesi değil, ziynetin, cinsel cazibe olabilecek yerleri örten kıyafetlerle belli edilmemesidir.
Yine bugün ülkemizde Tarikat ve Cemaat önderlerine bakılırsa, onların kendi kişisel görüşleriyle hüküm oluşturup belirlediklerine göre tesettüre girmemek çok büyük günahlardandır, kadının sokağa çıkması, tek başına dolaşması, çalışması, iş tutması, para kazanması, alışveriş yapması onlara göre sesi dahil her hareketi haramdır. Kadının yerine onlar karar verirler. Kadının da onlar gibi bir insan ve birey olduğunu asla görmek ve kabul etmek istemezler. Ama kadına karşı tüm bu dayatmalar, aslında bazı acziyet ve yetersizliklerinden dolayı, sadece cinsel bir obje olarak görüp, kökeninde kadının öneminin, gücünün korkusuyla kadın düşmanlığından gelen zihniyetlerin siyasal dayanaklarıdır.
Ama bu önderler öncelikle Kur’anın ayetleriyle yaptığı birçok uyarıya rağmen dini parça parça bölüp Mezhep, Tarikat ve Cemaatler olarak gruplara ayırdıklarından dolayı, insan yerine koymadıkları kadınların saçıyla başıyla, tesettürüyle uğraşacaklarına, öncelikle kendilerinin içinde bulundukları ve daha büyük bir günah olan, insanları Allah'la aldatmanın sonucundaki Allah katındaki küfrü ve şirki bir sorgulayabilseler ! Enam Sûresinin 22 - 23. ayetlerinde " Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere " Hani nerede o gerçeğe aykırı olarak inandığınız ortaklarınız ? " diyeceğiz. Sonra onların ateşe atılmaları, " Rabbimiz, Allah'a and / vallahi yemin olsun ki biz ortak koşanlardan değildik " demekten başka bir şey değildi. " ifadeleriyle belirtilen Ahiret günündeki o korkunç ve ürkütücü tablo ile karşılaşmadan önce tevbe edip Allah'ın yerine hüküm oluşturarak küfür ve şirk sorumluluğundan kurtulabilseler kendileri için çok daha hayırlı olacaktır. Allah'ın selamı, rahmeti ve Kur'anın doğruları tüm vefakâr, cefakâr anne olan saygı değer eli öpülesi kadınlarla ve sizinle olsun !.
ALLAH DOĞRUSUNU EN
İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ
VE KUR’AN BİZE
YETER !
Temel Kaynak :
HAKKI YILMAZ ( Tebyinül Kur’an )
Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK
( Kur’andaki İslam )
TDV. İslam Ansiklopedisi
Vikipedia : Başörtüsü
Soner Yalçın :
Başörtüsü