Değerli dostlar ! Bu yazımızın konusu Arapların “ esved “ dediği taş ve onun işlevleri ile birtakım işgüzar insanlar ve klasik dönemin Uleması tarafından da üzerine atfedilen kendinden menkul kerametler, marifetler olacak. Taş, Kimyasal olarak çoğunlukla Aliminyum, Bakır, Mağnezyum, Demir, Kalsiyum gibi metallerin, bazen sülfat, bazen karbonat, bazen fosfat, bazen de klor, brom, iyot gibi ametallerle kaya ve dağ katmanları için oluşturduğu mineraller olup Allah’ın maddeden yarattığı cansız varlıklardan bir sınıftır. Bulundukları ortamın özelliklerine, oluştuğu minerallerin yapısına ve çeşidine göre beyaz, alaca, gri, sarı, kırmızı ve siyah renklerde, parlak, mat olabilir. İşlevleri ve yararları, Dünya yaşamına katkıları, yaratılma nedenleri sayılamayacak kadar çoktur.
Taş deyip geçmeyelim ! Taş vardır atıldığında cam kırar, ama kurbağayı bile ürkütmez, umulmayan taş baş yarar, bazen de tam gediğine oturur. Halk kültüründe de taş ile ilgili olarak birçok atasözü üretilmiştir. Ama bizim bu yazımızda özellikle üzerinde duracağımız taş, öyle alelade tek taş, beş taş, pırlanta, yakut bir taş değildir. Arapların “ Hacerülesved “ dedikleri, üzerine kutsallık, keramet oluşturdukları, Hacc ve Umre ziyaretlerinde istilam denilip dayatılarak yerine getirilen ritüeller esnasında tavafa başlamadan önce, kendisine dokunanı, öpeni ve selamlayanı tanıyan kıyamette de sözde iki gözü ve dudağı ile hazır olarak yer alıp şahitlikle şefaat edeceğine inanılan, ama Kur'an öğretisinden, akıl ve mantık süzgecinden geçirilmeyen bir “ kara taş “ tır.
Arapçada “ kara, siyah “ anlamında olan ama ülkemizde de kadın ismi olarak kullanılan “
Hacer “ sözcüğüyle tamlama
yapılan Hecer’ül Esved : Siyah taş anlamına
gelir. 30 cm çapında ve yumurta şeklinde
bir taştır. Renginin siyah olmasından
dolayı siyah bir granit taş parçası olan
ve mübarek denilip kutsallaştırılan Hacer’ül Esved adı verilen
taş, Mekke’deki Kâbe'nin doğu köşesinde
olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte,
kapıya da yakın bir yerde, etrafı gümüş kaplamalı bir muhafaza içine yerleştirilmiştir. Hacc ve Umre ziyaretini yapmış olanlar hatta bu taşı iyi tanırlar, onunla öpüşmüş dokunmuş ve selamlamışlardır. Üç büyük ve birkaç tane de küçük
parçası bulunmakta idi. Bu
taşa Ruhul Esved
/ taşın ruhu da denilmiştir. İslamiyetten
önce de yüzyıllar
boyunca Müşrik
Araplar Hacer’ül Esved’e
ayrı bir önem ve kutsiyet atfetmişler, onu adeta Hacc ve Umre ziyaretleri için Kâbe’nin kutsiyetinin vazgeçilemez bir sembolü saymışlardır. Ama biz bundan sonra Hacc ve Umre ziyaretine gideceklere muhabbet ve saygı ile bu taşla selamlaşmalarını şirk ve küfür olması nedeniyle asla tavsiye etmeyiz.
Hacer’ül Esved hakkında çok
çeşitli araştırmalar yapılmış, Gök
taşından bir parça
olduğu da iddia
edilmiştir. ( New Light
on the origin
of the Holy
Black Stone ) Taşın
zaman içinde parçalar
haline gelmesi de
Emeviler döneminde Mekke’yi
ele geçirme sırasında
verdikleri hasarla ilgili
olduğu söylenmektedir. ( Time Life
Books 1988 The
March of İslam
pp 47 ) Bu taş ile
ilgili İddialardan biri
de, İslam öncesi
dönemde Petra’da / bugünkü Ürdün'de bir
adı da Kaab olan
Tanrıça “ Al lat “
ın sembolü durumunda
olmasıdır ( Harvard Ünv.
Prof. Gönül Tekin
Antik Mezopotamya İnançları,
Tevrat, İncil ve
Kur’an ) Tarihte olduğu gibi
günümüzde de Ehli
Sünnet ekolünün dışındaki
bazı dini gruplar
Kâbe ve kara
taşın kutsallığı çerçevesinde
icra edilen dini
uygulamalara ( Bizim de katıldığımız gibi ) put ve
şirk olduğu gerekçesiyle
karşı çıkmaktadırlar (
Ortodoks İslam’ın Hac
ve Kâbe Putperestliği ) Bu taş
modern bilimsel tekniklerle
analiz edilemedi ve
kökeni de spekülasyon
konusu olmaya devam etmektedir ( Golia Maria
Meteorite Nature and Culture )
Hacer’ül Esved İslam öncesi Arabistan'da da kutsal sayılan bir taştır ( İslam Bakış Açısında Hz. İbrahim, İslam Öncesi Arabistanda Monoteizm Gelişimi ) Prof. Hikmet Tanyu, bütün dinlerde kutsal bir kara taşın bulunduğunu ifade etmektedir. ( Orhan Gökdemir, Din ve Devrim sa. 39 ) Bu taşın İslam öncesi dönemde Petra ve Kudayd bölgesinde önemli bir Tanrıça olan “ el lat’ı “ temsil ettiği bilinmekte demektedir. Ayrıca böyle bir taş, batı Anadolu’da da “ Kibele “ nin sembolü olarak kullanılıyordu. ( Al lat Arap Mitolojisi ) Rivayetlere göre İslam öncesi dönemde Kâbe hasar görmüş ve yeniden yapılmıştır. Bu inşaat sırasında Hacer’ül Esved’in kimin tarafından yerine yerleştirileceği ve bu taşı yerine koyma görevinin, onurun kime ait olacağı kabileler arasında paylaşılamayan bir onur konusu olmuş ve bu sorun Peygamberimizin hakemliği ile çözülmüştür. ( T.D.V. İslam Ansiklopedisi )
O zaman ister istemez Peygamberimiz daha önce putperest miydi gibi sorular akla gelebilmektedir. Kur'anda Duha Sûresinin 7. ayetinde " Seni dosdoğru yol dışında biri olarak bulup da dosdoğru yola kılavuzluk etmedi mi ? ve benzer şekilde Şura Sûresinin 52. ayetinde " İşte böylece Biz, sana da
Kendi emrimizden olan Kur’anı vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.
Fakat Biz onu kullarımızdan dilediğimizi
kılavuzladığımız bir nur / ışık yaptık.
Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola
kılavuzluk etmektesin. " ifadelerinde gördüğümüz gibi, Peygamberimiz de vahiyden önce kırk yaşına kadar, hatta bazı Sûre ve ayetler ininceye kadar da rivayetlerle anlatıldığı kadarıyla o bölgenin
kültürünü yaşamış olduğu
için rivayetler, iddialar belki
de doğrudur. Bu gibi anlatımların
yer aldığı birçok
rivayet, görüş ve
iddia da değişik
kaynaklarda, Siyerde zaten tarihi
bilgi olarak yer
almaktadır.
Ama bugün bu konudaki uygulamalar aslında Kur'ana göre küfür ve şirk olduğu halde, sanki vahiyden
sonra da peygamberimiz
bu tür uygulamaların ve inancın aynen içinde olmuş gibi
Peygamberimizin ve sahabenin
üstüne atfedilmekte, hatta Peygamberin
Sünneti denilip yanlış bir
algı oluşturulmaktadır.
Ehli Sünnet Cemaatlerinin ve Fakihlerinin
Kur’anın dışında aslında Müşrik Araplardan
kalan, tamamen temelsiz, küfür ve
şirkle dolu olduğu halde, hadis ve
uydurma rivayetlere dayandırarak Hacc ve Umre
ibadetleri içerisinde çok önemli bir
halka olarak gördükleri, vazgeçemedikleri uygulamaların temel bir ögesi yapılan Hacer’ül Esved’in işlevi ve ne olduğuna
yönelik çok ciddi tartışmalar ve
hatta tehditler bile değişik vesilelerle karşımıza
çıkmaktadır.
Öncelikle belirtelim ki Kur’anımızda, Kur’anın İslam’ında herhangi bir ayette “ Hacerülesved " diye bir ifade, Hacc ve Umre ziyaretlerinde ona yönelik herhangi bir uygulama veya öneri yer almamaktadır. Hacc ve Umre ziyaretleri aslında Tevhit / La ilâhe illallah / Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur deme ve bilincini kavrayarak kongre ve konferanslarla, üç ayın herhangi bir zaman diliminde ilâhiyat eğitimini kastederek sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa hedef olarak gösterilen Allah'ın hakkı ve emridir. Kur'anda bir emir niteliğinde yer aldığı halde, fakat bugün ülkemiz ve dünya Müslümanlarınca asıl içeriği bilinmediğinden, çok yanlış ve hatta küfür niteliğindeki müşrik Arapların şirkle dolu aynı ritüelleriyle yerine getirilmekte, maalesef içinde bulunulan yanlışlıkların üzerine bir de Hacer'ül Esved'in istilamı / dokunup öpülmesi, selamlanması adında küfürler üzerine küfürler eklenmektedir. Üstelik de Allah'ın vahyi olan ayetlerinden başka dünya yaşamında insanlar için, Mekke, Medine, Arabistan, Kâbe, Mescidil Nebevi de dahil hiç bir yer, hiç bir gün, ay, yıl gibi zaman, Peygamber de dahil Evliya denilen hiç bir kimse, taş toprak veya hayvan gibi mübarek denilen ve kutsal olan hiç bir şey yoktur. " ( Hacc Farızası ve Hacı Olmak başlıklı yazımızda daha geniş bilgi bulabilirsiniz )
Bu bakımdan Kur’anımızda Necm Sûresinin
23. ayetinde “
Bunlar, Allah, haklarında bir kanıt
indirmediği halde sizin ve atalarınızın
taktığı isimlerden başka şeyler değildir.
Andolsun onlara Rablerinden doğru yolun kılavuzu
geldiği halde onlar, sadece zanna, bir
de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. “ ve Casiye
Sûresinin 31 - 32. ayetlerinde
de yine “ Şu kâfirler
/ Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini bilerek
reddetmiş olan kimselere gelince de, “ Peki
size ayetlerim okunmadı mı da siz büyüklük
tasladınız ve günah işleyen bir toplum
oldunuz ? Ve Allah’ın sözü kesinlikle gerçektir.
Ve kıyamet anına gelince onda kuşku
yoktur denildiğinde kıyamet anının ne
olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz sadece
zannediyoruz, kesinlikle bir bilgi edinmiş
değiliz “ dediniz. “ ifadeleriyle kıyametten sonra Mahşer alanında olabilecek temsili konuşmalarla
yapılmış olan uyarılara rağmen Hacer’ül Esved konusunda yerine getirilen uygulamaların ve
inançların tamamı, zanna, Kur’anın tamamen
dışında küfür ve şirkle dolu olan, bu
konudaki uydurma hadis ve rivayetlere
dayanmaktadır. Kur’anın küfür olarak
nitelendirdiği bu konulardaki
yönlendirmelerin önderlerini
ve onlara uyup içinde olanların bütün
güzel amellerini de boşa
düşürecek, ateşin
azabına götürecek olan uygulama ve
inançlardır.
Kaynaklar ve değişik
Fakihler, bu taşın ilk
defa İbrahim Peygamber
tarafından Kâbe’nin inşası
esnasında, Hacc
ibadetine bağlı olarak
tavafın başlangıç noktasını
belirlemek amacıyla yerleştirildiği konusunda
ittifak etmektedir. Bununla
beraber, aynı zamanda
bu inancın İbrahim
peygamberden itibaren devam
edip geldiğinden, birlikte
bu taşın menşei,
tarihçesi ve mahiyeti
hakkında birçoğu zayıf
isnatlara dayanan, bazıları
aynı zamanda sembolik
bir anlam taşıyan
rivayetler nakledilmektedir.
( Ezraki I. 62 -
66, Süheyli II.
270 – 275 ) Bu rivayetlerde umumiyetle
bu taşın Cennetten
indirildiği, Nuh tufanı
sırasında Ebu Kubeys
dağında korunduğu ve İbrahim peygamber’in, oğlu İsmail Peygamber ile birlikte Kâbe’yi
inşa etme esnasında oradan
getirerek yerine tekrar
konulduğu ifade edilmektedir. Bu bilgilerle donatılmış olan Din görevlilerinin yönlendirmeleriyle, Hacc ve Umre ibadetine yönelenler tavafa / Kâbe etrafında şavt denilen yedi kez dönme işlemine başlarlarken itiş kakış izdihamla bu taşa ellemeye, öpmeye ve her şavt başlangıcında da hizasına gelindiğinde yüzünü o tarafa döndürüp " Allah u ekber " diyerek selamlamayla dönüşlerini sürdürmektedirler. Bu eylemler ise Kur'ana göre ve Allah katında onların tamamen bütün emeklerini, amellerini boşa çıkaracak, sorumlu hale getirecek küfürdür, şirktir.
Ehli Sünnet ekolünde
bu inancın içinde olanlar, Bakara Sûresinin
127. ayetinde “ Ve iz yerfeu İbrahimül kavâide minel beyti ve ismâıyl Rabbenâ
tekabbel minnâ inneke entes semiul alim (
Ve hani İbrahim ve İsmail Beyt’ten
temelleri yükselttiler : Rabbimiz ! Bizden
kabul buyur, şüphesiz Sen en iyi
işiten, en iyi bilenin ta Kendisisin.
) şeklinde başlayan ifadeleri Hecer’ül
Esved inancına delil göstermektedirler. Oysa
bu ayet grubunun içerisinde böyle bir
taş ile ilgili herhangi bir ima dahi
bulunmamaktadır.
Ayette geçen “ kavâid “ sözcüğü
bizde de çok kullanılan kaide sözcüğünün
çoğulu olup, temel, oturak, oturaklaşan anlamlarına
gelmektedir. Değişik konularda ilim dallarındaki
kaideler, kurallar, kanunlar anlamında da
kullanılır. Aynı zamanda “ beyt “ sözcüğü
her ne kadar “ ev “ anlamında
kabul ediliyorsa da Kur’anda hep “ okul “
anlamında kullanılmıştır. Yerfeu fiili
de refah kökünden dolayı yükseltmek demektir.
Ayetin orijinalinde “ kavâide minel beyti
“ ifadesiyle “ min “ edatından
dolayı da “ Beytten / okuldan
yükseltilecek, yüceltilecek kaideler, temel
kurallar, yani İslam Dininin temel kanun ve ilkeleri “ anlamı ortaya çıkar. Dolayısıyla
ayet grubunda İbrahim Peygamber ve oğlu İsmail’in
duvar ustalığından değil, İslam’ın Tevhit Dininin öğretisinin kaideleriyle temelini
attıklarından / Kanun ve kurallarını ortaya
koymaya başladıklarından söz edilmektedir.
Ehli
Sünnet ekolünün hadis ve rivayetlere
dayandırarak oluşturduğu inancında ise, Hacerü’l
Esved’in Hac ve Umredeki
tavaf ibadetinin önemli bir ögesi
olarak kabul edilmesi, o dönemde Müşrik
Araplar arasında özellikle taşlara ve
taşlardan yapılmış putlara tapınılması
geleneğiyle de bağlantılı olmasından kaynaklanmış
olabilir. Bu nedenle de bu taşın Arapların
Lat, Menat, Uzza ve Hubel dedikleri
eski putlarından arta kalan bir parçası
olabileceği tarzında kanaatler de bulunmaktadır. (
Cevad Ali 6 / 436 ) Hacerü’l Esved’e
Peygamberimizin vefatından sonra da eski
sapık inançlardaki gibi işlerlik kazandırılması,
birçoğu zayıf isnatlara, bazıları da sembolik bir anlam taşıyan çeşitli
uydurma rivayetlere dayanmaktadır. ( Ezraki I / 62
- 66, Süheyl I / 270 – 275 )
Bu
uydurma ve üstelik de sahih dedikleri
rivayetlerde genellikle “ Hacer’ül Esved’in ( henüz kıyamet kopup mahşer gününde
hesaplar görülmemiş ve
Cennetin de yaratılmamış
olmasına rağmen, ) Cennetten indirildiği iddia
edilmektedir. Bu mübarek taş, semavi bir
taş olup İbrahim
Peygambere, Hz. Cebrail tarafından getirilmiştir.
Kâbei muazzamanın sol tarafında yer alan
ve tavaf başlangıcı olarak kabul
edilen Hacer’ül Esved’in Cennetten
getirildiği hakkında sahih hadisler de mevcuttur. “ Denilmektedir. Halbuki gerçekte Cebrail denilen
ontolojik bir melek
olmadığı halde ve kıyamet de
kopup Evren yok
olmadığına göre henüz
Cennet de kurulmamıştır. Bu nedenlerle kesinlikle
uydurma ve temelsiz
olan ama buna
rağmen sahih denilen
rivayetlerden bazılarının tutarsızlıklarına bakacak olursak !
Süneni Tirmizi’de ibni Abbas’dan rivayet
edilen hadis şöyledir. “ Hacerü’l
Esved Cennetten indirildi. Sütten
daha beyazdı, fakat onu Ademoğlunun
hataları kararttı. ( Tirmizi Hacc 49. )
Müsnedde “ Hacerü’l Esved Cennetten
gelmiştir. Kardan daha beyazdı. Fakat onu
Müşriklerin hataları kararttı. “ ( El
Fethü’l Rabbani 12 / 26 )
Bir rivayete göre de Kâinatın serveri Peygamber efendimizin “ Ben peygamber
gönderilmeden evvel, Mekke’de bana selam
veren taşı hala biliyor ve tanıyorum. “ (
Müslim Fedail 2 ) ifadelerinin işaret
ettiği taş bu Hacerü’l Esved dir. (
Sorularla İslamiyet )
Abdullah bin Ömer’in naklettiğine göre Hz.
Peygamber bir defasında dudaklarını Hacerü’l
Esved’in üzerine koyarak uzun süre ağlamış.
Daha sonra dönüp Ömer’in de ağladığını
görünce şöyle demiştir. “ Ey Ömer !
Gözyaşları burada dökülür. ( İbn Mace
Menasik 27 )
Yine başka bir rivayette, Bir gün
bu taşa yaklaşıp öpen Hz. Ömer şöyle
demiştir. “ Çok iyi
bilirim ki, sen zararı ve menfaati
olmayan bir taş parçasısın. Eğer
Resulullah’ın seni öptüğünü görmese idim
asla seni ben de öpmezdim. “ ( Buhari
Hac 57, Müslim Hac 249, Tirmizi Hac
49, Serahsi el Mebsut 4 / 49 )
Bu hadisin üzerine
de “ Hz. Ömer bu sözü
insanların putlara tapmaktan
yeni kurtuldukları bir
dönemde Hacerülesved’i istilamı /
dokunup, öpüp selamlamayı
putperestlikle karıştırmalarını önlemek
ve bu iki
davranışın mahiyet ve
gaye bakımından birbirinden
farklı olduğunu anlatmak
için söylemiş olmalıdır ( Muhibbüddün et Taberi sa. 282 ) ( Ama bize
ve Kur’ana göre
zaten putperestliktir, küfürdür,
şirktir. )
El Muhib et Taberi “ Onun siyah olarak kalmasının sebebi,
bir ibret olmasıdır. Yani işlenen günahlar,
Cennetten gelen bir taşı karartırsa acaba
insan kalbini ne hale sokar. “
Taşın Hacerü’l
Esved olarak isimlendirilmesi ise, Kâbe’nin
duvarına konup insanların el sürmesi olsa
gerektir. Çünkü daha önce Cennetten
indiğinde beyaz bir yakuttu. ( Ebu’l Veled el
Ezraki, Kâbe ve Mekke Tarihi sa. 36 –
54, Tuhfetü’l Ahzevi 3 / 617 )
Rivayetlere göre Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’yi inşa ederken tavaf başlangıcı olarak oğlu İsmail’den bir taş istedi. İsmail taşı aramaya gitti, fakat boş döndü. Bu sırada Hz. Cebrail, Hz. İbrahim’e bir taş getirdi. Nuh tufanında Kâbe de sular altında kalınca Cenabı Hak, Hacerü’l Esved’i Ebu Kubeys dağına emanet etmiş ve “ Benim dostumu Kâbeyi inşa ederken gördüğün zaman bu taşı ona çıkar. “ demişmiş. ( TDV İslam Ansiklopedisi )
Peygamberimizin vefatından sonraki dönemlerde
de zaman içerisinde Kâbe’nin sel ve
yangın gibi çeşitli afetlerle, ayrıca
insanların saldırılarına maruz kalması sonucunda
Hacer’ül Esved’de
bazı hasarlar ve
parçalanmalar meydana gelmiş,
ancak her defasında
bu parçalar büyük
bir titizlikle yerlerine
yapıştırılarak korunmaya alınmıştır.
İslam’dan önce de
Huzalılar tarafından Mekke’den
çıkarılan Cürhümlüler’in sakladığı
Hacerü’l Esved, uzun
süren aramalardan sonra
bulunarak tekrar yerine
konmuştur. Hz. Muhammed’in henüz
35 yaşında iken
Kâbe’nin Kureyşliler tarafından
yeniden inşası sırasında
Hacerü’l Esved’in yerine
yerleştirilmesi hususunda kabileler
arasında anlaşmazlık çıkmış,
bu şerefli görevi
hiç bir kabile
diğerine bırakmak istememişti.
Bunun üzerine Kureyşlilerin
en yaşlısı Ebu Ümeyye bin Mugire’nin teklifiyle
belirlenen bir yöntem
sonucunda hakem kabul
edilen Hz. Muhammed,
Hacerü’l Esved’i bir
örtü içine koyarak
bütün kabile reislerinin
iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceği yerin
hizasına gelince de
bizzat kendisi bu
görevi yerine getirmişti. ( T.D.V İslam
Ansiklopedisi )
Abdullah bin Zübeyr
döneminde ( 683 – 692 )
çıkan bir yangında
üç parçaya ayrılan
taş, parçaları birbirine
tekrar yapıştırılarak gümüş
bir muhafaza içine
alınmış, daha sonra yıpranan
bu muhafaza 805
yılında Abbasi Halifesi
Harun Reşid tarafından takviye
ettirilmiştir.
Emevi Halifesi
Muaviyenin ölümü sonrasında
çıkan iç karışıklıklarda “ Kâbe
Yezid’in askerlerince mancınıklar
kullanılarak taşa tutulmuş
isabet alan Hacerül
Esved, üç parçaya
bölünmüş Kâbe yakılmıştır. Abbasiler
döneminde 930 yılında Karmatilerin Lideri
Ebu Tahir el Cennabinin Mekke’de yaptığı
katliam ve yağma sırasında taşı yerinden
sökerek Hecel’e götürmesi
üzerine, Mekke uzun
bir süre taştan mahrum kalmış, üstelik
Hacılar da tavaf
esnasında Hacerül Esved
varmış gibi o
köşeyi, istilamla /
selamlamalara devam etmişlerdir. Daha sonraları
da Fatimi Devletinin
Halifelerinden Mansur Billah’ın
emriyle fidye ödenmesi
üzerine taş tekrar
Mekke’ye getirtilerek 950
yılında yerine konulmuş,
gümüş muhafaza da
tamir edilmiştir. “ gibi
Hacerü’l Esvedin başına gelmeyen kalmamıştır,
parçalanmalar da meydana gelmiştir. Hatta
parçalardan birisi de Osmanlı Devleti
Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a
getirilmiştir. ( Mahmud Esat sa. 326 )
Hacc Farızasında Hanefi
Mezhebine ve İmam
Malik’e göre tavafa
Hacerül Esved’den başlanması
sünnet, Şafi, Hanbeli ve Maliki
Mezhebine göre ise şarttır
denilmektedir. Sünnettir diyenlerce Hacc
29, Bakara 158 ve
örneğin Bakara Sûresinin 125. ayetinde “ Ve Biz bir
zaman bu Beyt’i
/ ilk yapılan okulu,
insanlar için bir sevap kazanma / dönüş yeri ve bir
güven yeri yapmıştık. Ve
Biz İbrahim ile
İsmail’e “ Beytimi dolaşanlar ibadete kapananlar
ve sücûd / boyun eğip teslimiyet
gösterenler, Allah’ı birleyenler için tertemiz
tutun “ diye ahit
almıştık. “ ifadeleri delil
gösterilmekte, zanlarla bu
yönde bir hükmün
bulunduğu kabulünden dolayı
olduğu söylenilmektedir.
Oysa
bu ayette Kâbe’nin
işlevi konu edilmekte,
Beyt’in / Evin / Okulun insanlar
için bir “
mesabe “ sevap kazanma
ve güven yeri
kılındığı beyan edilmektedir. Aynı zamanda
İbrahim peygamberin Kâbe
ile ilgili görevini
bildiren ve Kâbe’nin
işlevini açıklayan bu
ayetlerle, Hacc görevinin de ilk
olarak İbrahim peygamber
ile başladığını anlamaktayız. Burada
Hacer’ül Essved ile
ilgili herhangi bir
ima dahi bulunmamaktadır. Ve üstelik
de ve özellikle “ Temiz tutulması “ emriyle
de bizzat şirkin
oraya sokulmaması emri
verilmektedir.
Şarttır diyenler ise bu konuda örneğin “ Hacc
ibadetlerinizi benden iyi
öğrenin. Çünkü bilmiyorum
belki bu Haccımdan
sonra bir daha
haccedemem “ ( Müslim Hac
310 ) ve Hz. Peygamberin
Hacc ibadetini kendisinin
yaptığı gibi yapılması
yönündeki genel emrini
“
Haccetmek isteyen kimse acele
etsin, olur ki
hastalanır veya binek hayvanı
kaybolur ya da hacca
gitmesini engelleyen bir
ihtiyaç ortaya çıkar.”
( İbn Mace Menasik 1, Müsned III
318 ) gibi hadisleri
esas almaktadırlar.
Fakihler, Resulü Ekrem ve ashaptan
rivayet edilen uygulamalara dayanarak (
Buhari Hac 60, 62, Müslim Hac 249,
Ebu Davud Menasik 46 ) da belirtildiği gibi
tavaf sırasında Hacerü’l
Esved’i sünnete uygun şekilde ziyaret
etmenin, istilam / ona el ile dokunup
öpmekle gerçekleştiği konusunda görüş birliği
içindedir. Hacerü’l Esvedi
istilam ederken tekbir getirilmesi de aynı
gerekçe ile de tavafın her şavtında yapılan
istilam esnasında tekbir getirilirken ellerin
havaya kaldırılmasıyla selamlanması da müstehab
sayılmıştır. Tavaf eden kişi
Hacerü’l Esvedi istilam
sırasında herhangi bir
dua okuyabilir. Ancak Resulü
Ekrem’den ve ashabdan
gelen bazı rivayetlere
( Fakihi I 97, Beyhaki V. 79, Heysemi
III. 239. ) dayanan
fakihlerin çoğunluğuna göre şu duanın okunması müstehabdır. “ Bismiillahi, Vallahu
ekber Allahümme imanen
bike ve tasdiken
bi kitabike ve
vefaen bi ahdike,
vettibaen li sünneti
nebiyyike, Muhammedün sallallahu
aleyhi ve sellem “ ( Allah’ın
adıyla Allah en büyüktür. Allah'ım
Sana inanmamın, Kitabını
tasdik etmemin, ahdine
vefa göstermemin ve
peygamber Muhammed’in sünnetine uymamın
bir işareti olarak
Hacerü’l Esved’i
istilam ediyorum. ( İslam ve
İhsan )
Hacc ve Umre
Tavaflarına başlama noktasını
gösterme şeklindeki pratik
faydası yanında Hacerü’l
Esved’in bir de
sembolik anlamı olup
kaynaklarda bununla ilgili
bir çok rivayete
yer verilir.
* Hz. Ali’den nakledildiğine göre
Bezmi Elestte / Allah’ın insan
ruhlarını ilk yarattığı
ezeli zamanda onlara “ Ben
sizin Rabbiniz değil
miyim ? “ diye sorduğu ve
ruhların da bu
soruya cevap verdiği
manevi mecliste, Allah’ın
bütün insanlardan Kendisini
Rabb olarak tanımlamaları yönünde aldığı
sözü Hacer’ül
Esved içinde taşımakta
olup ondan, bu
ahde vefa gösterenler
lehinde kıyamet günü
şahitlikte bulunması istenecektir. ( Ezraki I. 324 Süheyli II. 273 )
* İbn Abbas’tan rivayet
edilen bir hadiste
“
Allah’ın kıyamet günü
Hacerül Esved’i getireceği
ve onun da
hak üzere kendisini
istilam edenlere şahitlikte
bulunacağı belirtilmiştir. “ ( İbni Mace
Menasik 27, Tirmizi
Hac 113 )
* Diğer bir hadiste de
“
Hecerü’l Esved’e dokunan
kimse Rahmanın eline
dokunmuş gibidir. “ denilmektedir.
( İbn
Mace Menasik 32.
Muttaki el Hindi 12 / 219 )
Kütübi Sitte dışındaki
bazı hadis kitaplarında
da Hacer'ül Esved'in
yeryüzünde Allah’ın sağ
eli olduğu, onun
vasıtasıyla kulları ile
musafaha ettiği, Hacerülesvede
dokunanın Allah’a biat
etmiş olacağı ( Heysemi 3 / 242,
Muttaki el Hindi 12
/ 215 ) belirtilmektedir.
Hecerülesved ve Rüknülyemani’nin ahde
vefa üzere kendilerini
istilam edenlere kıyamet
günü şahitlik edeceği ( Heysem 3 / 242,
Muttaki ell Hindi 12 / 219 ) şeklinde bir
takım rivayetler de Neresinden
tutarsanız elinizde kalacağı,
Allah’ın sıfatlarının, başka
bir formda ve
yapıda olduğunun, insan
gibi el ve
ayak atfedilemeyeceğinin bilinmediği
yanlışlarıyla dolu ifadelerle
adeta birbirleriyle küfürde
yarışır gibi yer
almaktadır. Rivayette yer alan " Ben sizin Rabbiniz değilmiyim " ifadesinin yer aldığı konuşmalar aslında Kur'anda Araf Sûresinin 172 - 174. ayetlerinde geçer. Bu konuşma herhangi bir mecliste değil, Kıyametten sonraki Mahşer toplanmasında suçlulara karşı oluşacak sorgulama anını gösteren temsili bir konuşmadır. " Bezmi elest " diye gerçekte ruhlarla ilgili böyle bir manevi meclis de yoktur. Bu manevi meclis, Tasavvufi Mürşitler tarafından kültür ve edebiyata dönüştürülen uydurma ve hayal ürünü anlatımlardır. Bu rivayete zemin hazırlamak için de bir çok Müfessir tarafından ayetin orijinal metni saptırılarak meallendirilmiştir.
Bir kısmı zayıf senetlere dayanan rivayetlerin genelde Hac, Umre ve tavaf ibadetlerinin önemini, bu arada Hacerülesvedin temsili anlamını vurgulamaya yönelik ifadeler olarak yorumlanması dahi daha isabetli görülmektedir. ( Fakihi I / 81 – 97 naşiri notları ) Peki Kur'anda böyle bir Hacc rüknü olmadığı halde kimlere ve neye göredir ? Bizim bir çok örnekle yer verdiğimiz açıklamalardan sonra Hacer’ül Esved bir put mudur, onu selamlamak, dokunmak, öpmek / istilam ederek Hacc ve Umre ibadetine başlamak şirk değil midir sorusu ve yanıtı önem kazanmaktadır. Bu bakımdan :
Dinimiz İslam Linkinde : Hacerülesved put
mudur ? sorusuna verilen
cevaba bir bakalım !
“ Canlıyı konuşturan
ve bazılarına şefaat
yetkisi veren Allah’ü
Teala hayvanları ve cansızları konuşturamaz
mı ? Onlara şefaat
yetkisi veremez mi ?
Kur’anı Kerimde de
canlı cansız her
varlığın tesbih ettiği
bildiriliyor. Fakat biz
anlamıyoruz diye haşa
Kur’an ı Kerimi
mi inkâr etmek
gerekir ? Allahü Teala
dilerse taş da
konuşur, ağaç da
konuşur, hayvan da
konuşur. Bütün mahlukat Allah’ı
zikrediyor. Onlara zikretme kuvvetini
veren Allahü Teala
onları konuşturamaz mı ? Onlara
şefaat izni veremez
mi ? Hacerül esved
denilen taş Cennetten
gelmiştir. O taşı
oraya Allahü Teala
koydurdu.
Bu soru ve açıklamalara biz de Kur’an çerçevesinde bir dokunalım ! Sad Sûresinin 18. ayetinde “ Gerçekten Biz dağlara secde ettirdik. / Boyun eğdirdik, yapısal olarak insanların yararına kullanılacak biçimde yarattık. Her zaman kendisiyle birlikte Allah’ı tesbih ederler. / Noksanlıklardan arındırırlar, Allah'ın varlığının kanıtıdırlar. “ denilmekte, cansız varlıklardan olan “ Dağların tesbihinden “ söz edilmektedir. Kur’anın birçok ayetinde bildirilmektedir ki, dağların tesbihinin ötesinde, Evrende canlı, cansız, akıllı akılsız ne varsa her şey Allah’ı tesbih etmektedir. Tesbih, Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmaktır. Ehli Sünnet ekolü inancında olanlar ve Uleması her ne kadar gerçek olmayan bir şekilde Melekleri ve cansız varlıkları da insanlar gibi konuşturmaya çalışmakta iseler de, cansız varlıkların Allah’ı tesbih etmelerinin dil ile değil de hal ile olacağı ortadadır. Allah isteseydi elbette ki onları da konuşma yeteneği ile yaratırdı ama istememiş, onları amacına uygun başka formda ve özellikte yaratmış. Cansız varlıkların hal dili, daima iç yapılarını teşkil eden kendi öz Kimyasal nitelikleri doğrultusunda davranmalarıdır. Dolayısıyla insan bilinci dışındaki tüm varlıklar Fizyolojik yapılarında Allah’ı kendi kodlandıkları yaratılış özelliklerini yerine getirmekle ve O'nun koyduğu düzenindeki yönlendirmelere bağlı olarak şaşmaz rolleri ile böcek böcek gibi, kuş kuş gibi, taş taş gibi davranarak tesbih etmiş olmaktadırlar.
Gelelim şefaat etme iddialarına : Kur'an ayetlerine baktığımız zaman, birçok ayette değinildiği gibi Zümer Sûresinin 44. ayetinde " De ki : Bütün şefaat / yardım, destek, kayırma Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü yalnızca O’nundur. Sonra yalnızca O’na döndürülürsünüz. “ ifadeleriyle belirtildiği gibi, gerek bu Dünya hayatında, gerekse Ahirette mahşer sorgulamasında, Şefaat / yardım etme yetkisi sadece Allah’a aittir, Allah’tan başka şefaatçi / yardım edici aracı, torpil yoktur.
Secde Sûresinin 4.
ayetinde " Allah
gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı
evrede oluşturan ve de en büyük taht
üzerinde egemenlik kurandır. O’nun astlarından
size bir şefaatçi / yardımcı, yol
gösterici, koruyucu yakın ve bir destekçi,
iltimasçı yoktur. Hala düşünüp ibret
almayacak mısınız ? " denilerek
belirtildiği gibi “
Allah’ın astlarından, yarattıklarından insanlar için bir
yakın ve bir şefaatçi yoktur. “ İfadesi
ile de Ahiret hayatındaki hesaplaşma
esnasında zaten Allah'ın yaratmış
olduğu peygamberler de dahil Evliya,
Şeyh, Mürşit gibi insanların, bir başkasına
aracı olarak yardımda ve kayırmada bulunamayacağı
dile getirilmektedir ki, Hacer’ülesved
denilen cansız varlık
olan taş şefaat etsin. Bu
ifadeler ve kabuller,
bu rivayetlerin ardından
gidenler ve inananlar,
küfür ve şirk
ile muhataptırlar. Ama
Kur’anın bu konularla
ilgili yapmış olduğu
bütün uyarılara rağmen
Kur’anın dışında kalınarak :
Hacerülevsedi öpmek sünnettir.
Hz. Ömer tavaf
ederken, Hacerülesvede karşı
( Sen
bir taşsın, bir
şey yapamazsın ! Ama Resulullah öptüğü,
yani sünnet olduğu
için seni öpüyorum ) dedi.
Hz. Ali bunu
işitince Resulullah’ın “
Hacerül esved, kıyamette
insanlara şefaat eder “
buyurduğunu ben işittim.
Dedi. Hz. Ömer
bu taşın cennetten
geldiğini, o taşı
öpmenin sünnet olduğunu,
taşın şefaat edeceğini
elbette biliyordu. Bu söylemlerin
nakledilmesi ise, dindeki
bir hükmün vesika
haline gelmesi içindi. Hacerül Esvedle
ilgili olarak çok
hadisi şerif bulunmaktadır. Bazıları
şöyledir :
* Hacerülesved Cennet yakutlarındandır. Kıyamette,
iki gözü ve
bir dili olduğu halde
getirilir. Tazim ve
sıdk ile istilam
edenin lehine Şahitlik
eder Riya ve
alay ile istilam
edenin de aleyhine
şahitlik eder. ( Tirmizi )
* Hacerülesvedi hayırlı
işlerinize şahit yapın.
Çünkü o kıyamette
şefaati reddedilmeyen bir şefaatçidir. Dili
ve iki dudağı
olacak ve ona
elini sürene şahitlik yapacak. ( Taberani )
* Resulullah Hacer’ül
Esved’i istilam ettiklerinde,
onu öper ve yüzünü
sürerdi. ( İbni Mace )
* Hacerülesvede cahiliye zamanı
adamlarının manevi pislikleri
bulaşmasaydı, ona dokunup
da iyi olmayan
dertli kalmazdı. ( Beyhaki )
* Kıyamette Hacerülesved
huzura getirilir, onun
fasih / hatasız, açık
ve akıcı bir
dili olduğu halde
ve o, iman
ile kendisine dokunanlara
şehadet eder. ( Hakim ) denilerek
insanlar yanlış yönlendirilmeye devam
edilmekte, Hüküm koymanın, sadece Allah'a ait olduğu da inkâr edilmektedir.
Vehhabiler bile kendi kitaplarında
diyor ki :
“ Gökler Allah’tan
korkar. Allah göklerde his
yaratır. Anlarlar. Kur’anda
yerlerin ve göklerin tesbih ettikleri bildirildi.
Resulullahın avucuna aldığı
taş parçalarının tesbih ettiklerini ve
mescitteki Hannane denilen
direğin inlediğini ve
yemeğin tesbih ettiğini
Eshab işittiler. Buharide
İbni Mesud diyor ki :
Yediğimiz yemeğin tesbih sesini
işitirdik. Ebu Zer
diyor ki : Resulullah avucuna taş
parçaları aldı. Bunların tesbih sesleri işitildi. Resulullahın hutbe
okurken dayandığı odunun
inlemesi haberi sahihtir. ( Fethul Mecid
sa. 200 )
İslam ve İhsan
linkinde : Hacerül
evsedi selamlama ve
öpmenin meşruiyeti Hz.
Peygamberin ve ashabı
kiram’ın uygulamalarıyla sabitti. ( Buhari Hac
60, Müslim Hac
249 ) Fıkıh alimleri bu
uygulamalara dayanarak tavaf
sırasında Hacer i esvedi
sünnete uygun şekilde
ziyaret etmenin istilam / ona
el ile dokunup
öpmenin sünnet olduğu
konusunda görüş birliği
içindedirler. ( İbn Rüşd Bidaye I, 340. Ceziri
el Mezahibul erbe’a I 592 ) Haceri
esvedi istilam ederken
tekbir getirilmesi de
aynı gerekçe ile
müstehap sayılmıştır ( Buhari
Hac 62 )
Tavaf esnasında Haceri
esvede dokunulması ve
onun öpülmesi yönündeki
rivayetlerden, bu taşın
kutsallığı sonucunu çıkararak
bu uygulamayı bizzat
Haceri esvede karşı
bir saygı ifadesi
olarak görmek doğru
değildir. Ama Hac
ibadetindeki birçok şekli
ve merasim gibi
bunun da Hz.
İbrahim’in ve Resulü
Ekrem’in hatırasını canlandırma,
Haccı önemsemeyi ve
Allah’ın bu konudaki
emrine boyun eğmeyi vurgulama,
kulluk ve itaat gibi
ruhi ve deruni halleri
zahiri bazı davranışlarla
ifade etme gibi
sembolik ve taabbudi
/ Akli bir
gerekçesi veya sebebi
tam olarak aranmayan, sırf
Allah emrettiği ve
ibadet niyetiyle yapıldığı
için yerine getirilen
hükmi bir anlam
taşıdığı söylenebilir. (
İslam Tarihi Ansiklopedisi )
Haceri esvedle ilgili
olarak Hz. Ömer’in
“ Allah’a andolsun
ki senin zarar
veya fayda vermeyen
bir taş olduğunu
biliyorum. Eğer Resulullah’ı
seni istilam ediyor
görmeseydim ben de
seni istilam etmezdim. " ( Buhari Hac 57
) şeklindeki sözü de
bu yaklaşımı desteklemektedir. Tavaf mahalli
tenha olur ve
Haceri esvede yaklaşmak
mümkünse öpülür. Öpme
imkânı bulunmaması halinde
bu sünnet uzaktan
eller kaldırılıp “
Bismillahi Allahu ekber “
denilerek selamlamakla yerine
getirilmiş olur. ( İbn
Abidin Reddul Muhtar 3 / 504 ) İzdiham olması
halinde Haceri evsedi
öpmek için başkalarına
eziyet etmek, kadın erkek
karışık halde bulunmak
caiz değildir. Haceri esvede
dokunamamak hiç bir
surette tavafta bir
eksikliğe sebep olmaz.
Sonuç olarak
böylece Kur’an ve ayetlerin uyarıları
bir tarafa itilerek yüzlerce olan uydurma
rivayetle Hacc ve Umre ibadeti esnasında şirk ve
küfür içindeki uygulamaların kapısı açılmış
ve Din görevlileri, Hacı adayları
tarafından da saçmalığı, tutarsızlığı, yanlışlığı
sorulamayan kökleşmiş gelenekler haline getirilmiştir.
Elbette ki Kur’an ahlâkı ve kuralları
ile eğitilmiş olan peygamberimiz vahiy aldıktan
sonra rivayetlerde
anlatıldığı gibi bu taşı öpmemiştir, selamlamamıştır, sünnet diye yanlış bir uygulamanın sorumluluğu altına girmemiştir. Zaten risalet görevine
başladıktan sonra hayatının
son dönemlerinde sadece
bir kez Hacca
gitmiştir ve Kur’anın
Haccının rükûnlarını yerine
getirmiştir. Onun öncesinde
de Mekke Müşriklerince bırakın Hacc ziyaretini Mekke’ye dahi sokulmamıştır.
* Kıyamet kopup
henüz Cennet oluşturulmamış olduğu için
Cennetten indirilen bir taş da, o
taşı indirdiği söylenen Cebrail meleği diye
bir melek de zaten yoktur. * Böyle bir
kutsallık ve mübareklik Kur’anda olmadığı
halde, ama O taşı öpmek, el sürmek,
selamlamak, zaten bugünkü haliyle uygulanan Hacc ve Umre uygulamalarındaki yanlışlıkların üzerine ayrıca eklenen küfürdür, şirktir, Hacca gidenlerin
bütün ibadetlerinin, emeklerinin, yaptıklarının
boşa gitmesinin ve azapla karşı karşıya
gelmelerinin nedeni olur. * İslam Dininde
rivayet ve zanlara uyularak inanç olmaz. *
Uydurulmuş hadislere ne kadar sahihtir
denilirse denilsin, Tek doğru, Allah’ın vahyi
olan Kur’an ve ayetlerinin içerisindedir. Allah’ın selamı,
rahmeti ve Kur’anın
doğrularıyla yanlışlardan,
küfürden ve şirkten
arınmış hayat sizinle
olsun !...
ALLAH EN
İYİSİNİ BİLENDİR ! RAHMETİ
VE KUR’AN BİZE
YETER !..
Temel Kaynak :
HAKKI YILMAZ ( Tebyinü’l
Kur’an )