Konu Detay

KUR'ANDA CENNET VE CEHENNEM

 05.07.2026
 36

İnsanın  yaratıldığı,  toplum  yaşamına  geçmeye  başladığı,  aklını  kullanıp  sorgulamaya  geçtiği  zamanlardan  itibaren  ortaya  çıkmış  tüm  inançlarda  öldükten  sonra  öbür  dünya  hayatının  ödül   veya  ceza  yeri  olarak  birbirine  zıt  iki  yurdunu  oluşturan  Cennet,  Cehennem   kavramı   farklı  inanç  ve  tasvirler  içerse  de  Semavi  olmayan  pek  çok  dinde  dahi  bulunmaktadır.  İnsanda  adalet  duygusuna  bağlı  olarak  olması  gereken  yaptırım  anlayışı  da   Ahiret  hayatındaki   ceza  ve  ödülün   varlığını   gerekli   kılar.  Mülk  Sûresinin  1 – 2. ayetlerinde  “  Hükümranlık  elinde  bulunan  Allah,  ne  cömerttir  /  Ne  bol  bol  nimet  verendir.  Ve  O,  her  şeye  güç  yetirendir.  O,  hanginizin  amelce  daha  iyi  olduğunu  sınamak  için  ölümü  ve  hayatı  oluşturdu.  O  azizdir.  Gafurdur. “  ifadeleriyle  de  Rabbimizin  ölüm  ve  hayatı,  insanların   Allah  yolunda,   insanlık  için  yerine  getirebildikleri  veya  getiremedikleri  amelleri  /  kulluk  görevleri  ile  sınava  çekmek  için  yarattığı  anlatılmaktadır

Bu  bağlamda  bugün  de  bizler,  Ahirete  ve  ölümden  sonra  hayattaki  Cennet  ve  Cehennemin  varlığına  inanmış  Müslümanlar  olarak  * Cennet  nedir ?  * Cehennem nedir ?  * Kur’ân’da  Cennet  ve  Cehennem  nasıl  tanımlanmaktadır ? * Halk  kültüründe   Cennet  ve  Cehennem   nasıl   tasvir  edilmektedir ?  *  Herkes  mutlaka  Cehenneme  girecek  midir ? * Cehennem  ehli  kimlerdir ? * Cehennem  devamlı  kalınacak  yer  midir ? * Cehennemin  çoğunu  kadınlar  mı  oluşturacak ? *  Kadınların  çoğu  Cehennemliktir  diyen  zihniyetin  kanıtı  var  mıdır ?   * Cennet,  iyilerin  mükâfat  bulduğu  bir  yer  midir ? * Cennet  ehli  kimlerdir ?  * Cennet  erkeklerin  zevki  sefa  yeri  midir  ? * Cennette  erkeklere   dullar,  bakireler,  memeleri   yeni  tomurcuklanmış  kızlar  mı  verilecek ? * Cennette  huriler,  şaraptan,  sütten  ırmaklar  mı  olacak ? * Ahirette  yaratılış  olacaksa,   yaratılış  bedenen  mi  yoksa  rûhen  midir ? *  gibi  bir  çok  soru  ve  karşılıkları   yanlış  veya  doğru  inançlarla  da  olsa  zaman  zaman  gündemimizi   meşgul   etmektedir.

Cennet  sözcüğü  “  cenn “  kökünden  türemiş  bir  isim  olup  esas  anlamı “ gizlenmek,  karanlıkta  kaybolmak “  demek  olup  aynı  zamanda  yeryüzünde  bitkilerin  dal  ve  yapraklarıyla  örttükleri  toprak  parçalarına  da  denilmektedir. Kur’anda   çoğul  olarak  “ cennat “  ve  “ cinan “ şekliyle  de  yer  alır. Dini  ve  inanç  terimi  olarak  Cennet  ise  peygamberlerin  davetine  uyarak  Allah’tan  gelen  Hakk  Dine  inanan,  Salih  ameller  işleyen  kullar  için  Ahirette  hazırlanmış  olan  mutluluk  ve  mükâfat  yurdunu  ifade  eder.  Cennet,  bütün  benliğiyle  Allah’a  yönelmiş,  peygamberlerine,  kitaplarına  ve  Ahiret  gününe  iman  etmiş,  hayatı  boyunca  emir  ve  yasaklarına  uymaya  çalışmış,  Allah  yolunda  mücadele  etmiş,  takva  sahibi  /  Güzel  amellerle  Allah’ın  koruması  altına  girebilmiş  kullarına  Allah’ın  vaat  ettiği  Ahiret  hayatındaki  ödülüdür.

Bu  yeni  ve  ebedi  olacak  Ahiret  hayatı  için  müminler  teşvik  ve  teselli  edilmek,  özendirilmek  üzere  Fussilet  Sûresinin  31. ayetinde  “  Cennette,  kullarının  günahlarını  çok  örten,  onları  cezalandırmayan  ve  bağışı  bol  olan,  engin  merhamet  sahibinden  bir  ikram  olarak  sizin  için  nefislerinizin  arzuladığı  her  şey  var. “  denilmekte,  Zuhruf  Sûresinin  68 – 73. ayetlerinde  de  “  Allah’ın  koruması  altına  girmiş  kişilerin  çevrelerinde  altın  tepsiler,  kadehler  dolaştırılır.  Orada  nefislerin  arzu  duyacağı,  gözlerin  zevkleneceği  her  şey  vardır.  Ve  siz  orada  sürekli  kalacaksınız.  Ve  işte  bu  yapagelmiş  olduğunuz  şeyler  sebebiyle,  kendisine  son  sahip  edildiğiniz  Cennettir.  Orada  sizin  için  birçok  meyveler  vardır.  Onlardan  yiyeceksiniz. “  denilmekte,   Muhammed  Sûresinin  14 – 15.  ayetlerinde  de  “  Orada  bozulmayan  temiz  sudan  ırmaklar,  tadı  değişmeyen  sütten  ırmaklar,  içenlere  lezzet  veren  şaraptan  ırmaklar  ve  süzme  baldan  ırmaklar  vardır.  Onlar  için  Cennette  her  çeşit  meyve  ve  Rablerinden  bir   bağışlama  vardır. “  denilerek  ve  içinden  nehirlerin  aktığı,  bal  ve  sütten  ırmakların  bulunduğu,  içinde  gönlün  hoşlandığı  hoş  kokulu  pek  çok  yiyeceğin  olduğu,  atlas  ipekten  giysilerin  giyileceği,  altın  ve  gümüşten  kapların  kullanılacağı,  tam  bir  huzur  ve  mutluluk  ortamı  olarak  birçok  ayrıntı  ile  örneklenmektedir.  

Bu  bağlamda   Araf  Sûresinin  42.  ayetinde “  Müminler  /  İman  edenler   ve  salihatı  işleyenler /  Düzeltmeye  yönelik işler  yapanlar  ki - Biz  hiç  kimseye  kapasitesinin  üstünde  bir  şey  yüklemeyiz. “  İşte  onlar  Cennetin  yaranlarıdır.  Ve  onlar,  orada  sonsuz  kalıcıdırlar. “ şeklinde  belirtilerek,  Kalem  17,    İnsan  12 -  22,  Vakıa  24 - 38,  Zuhruf  71 – 73.  Duhan  51 – 57,  Bakara  265,   Fecr  13.   Sebe  37,  Fatr  32 -  33   ayetlerinde  de  çok  değişik   ayrıntılarıyla   anlatıldığı  gibi  Cennete  kimlerin  girebilecekleri,  Cennetin  kapısının  anahtarları,  örneğin  Müminun  Sûresinin  1 – 11.  ayetlerinde  de  “ Kesinlikle  Müminler /  inananlar  durumlarını  korudular.  /  kazandılar.  Onlar  salatlarında  gösterişsiz  /  samimi  olan  kimselerdir.  Ve  onlar  boş  şeylerden  yüz  çeviren  kimselerdir.  Ve  onlar  zekâtı  /  vergiyi  veren  kimselerdir.  Ve  onlar  iffetlerini  koruyan  kimselerdir.  Ve  onlar  emanetlerine  ve  antlaşmalarına  riayet  eden  kimselerdir. Ve  onlar  salatlarını  /  destek  olma  kurumlarını  koruyan  kimselerdir.  İşte  onlar,  içinde  temelli  kalacakları  Firdevs  cennetine  son  sahip  olan  son  sahiplerin  ta  kendileridirler. “  ifadeleriyle  özellikle  Mümin  ve  salihatı  işleyen,  takva  sahibi  dosdoğru  yolda  olup  Allah'ın  rahmeti  ve  bağışlaması  ile  koruması  altına  girebilmiş  olan  insanların  Cennete  girebilecekleri  ana  hatlarıyla  Adn,  Firdevs,  Naim   Cenneti  gibi  isimlendirmeleri  ile  de  açıklanmaktadır.

Ama  örneğin  Rad  Sûresinin  35. ayetinde “  Allah’ın   koruması  altına   girmiş   / takva  sahibi  kişilere   söz  verilen  meselûl  cenneti  /  cennetin  örneği  şöyledir :  Onun  altından  ırmaklar  akar,  nasiplikleri,  meyveleri,  renkleri,  tatları  ve  gölgeleri  süreklidir. “  denilerek,  Bakara  Sûresinin  25. ayetinde  de  “  İnanmış  ve  düzeltmeye  yönelik  işler  yapan  / Salihatı  işleyen  kimselere  de, “  Şüphesiz  kendileri  için  altlarından  ırmaklar  akan  cennetlerin  olduğunu  “  müjdele.  Onlar,  oradaki  herhangi  bir  meyveden   her  rızıklandırılışlarında,  “  Bu  bizim  daha  önce  rızıklandığımız   şeydir  “  derler.  Ve  onlara  onun  benzeşenleri  verildi. “ ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  halbuki  bütün  bu  örneklemelerde  gerek  Cennet  veya  gerekse  Cehennem  için  anlatılanlar  ise  bu  dünyadaki  üç  boyutlu   yapısında  gerçeği  ile  değil,  örnekleme  ile  bu  dünyada  bilinen  meyvelerin  ve  nimetlerin  bambaşka  bir  yapıdaki  aynı  benzerlerinin  verileceği  anlatılırken,  bizim  bu  dünyadaki  üç  boyutlu  hayatımıza  göre  ancak  bildiğimiz  ve  tanıdığımız  dünya  nimetleri  üzerine  örneklemelerle  yapılmaktadır. 

Vakıa  Sûresinin  60 - 61. ayetlerinde  Rabbimizin  : "  Ölümü  aranızda  Biz  ayarladık  Biz !  Ve  Biz  sizi  benzerlerle  değiştirmemiz  ve  sizi  bilmediğiniz  bir  şeyde  inşa  etmemiz  üzerine  önüne  geçilenler  /  engellenebilenler  değiliz. "  ifadeleriyle  belirttiği  gibi,  ölümden  sonra  Rabbimiz  bizi  tekrar  Ahiret  hesaplaşması  için  dirilttiğinde,  hadis  ve  rivayetlerle  gerçek   olmayan  anlatımlarda  olduğu  gibi   üç  boyutlu  ve  maddeden  oluşan  bedenimizle,  bütün  varlıkları  dahi  dünyadaki  yapılarıyla  aynen  yaratmayacak  ki !  Bizim  tasavvur  dahi  edemeyeceğimiz,  bambaşka  bir  kozmik  yapıda,  belkide  farklı  bir  formda,  boyutta  veya  boyutsuz  oluşturabileceğinden  dolayı  pek  çok  ayetteki  Cennet  ve  Ahiret  hayatı  tasvirlerinde  algılayabileceğimiz,  bizim  kapasitemiz  ölçüsünde  benzetme  ve  teşbihlerle  anlatımları  görmekteyiz.  Bu  bakımdan  ayet  orijinallerinde  de  yapılan  Cennet  tasvirlerinde  “  cennetin  meseli  / cennetin  örneği “  bazı  ayetlerde  “  emsalekûm “  bazı  ayetlerde  de  “  müteşabih " sözcükleri   kullanıldığından  dolayı  anlaşılan  o  ki,  kimsenin  de  gidip  dönmediğine  göre  Cennetin  gerçeğini  doğrusuyla  anlamaya,  insanın  dünya  aklı  ile  kapasitesi   müsait  değildir. 

Bu  nedenle  bizim  kesin  olarak  dillendiremeyeceğimiz  yapıda  olan  Ahiret  hayatında  olacaklar,  bize  Kur’anda  bütün  detayları  ile  değil,  bizzat  sadece  dünya  hayatımızdaki  bazı  kesitlerin  benzetmeleri  olarak  anlatılmaktadır.  Sonuç  olarak  öldükten  sonra  Ahiret  hayatı  için  tekrar  diriltildiğimizde  gerek  bizim  yapımız  bu  dünyadaki  üç  boyutlu  bedenimizle  değil,  gerekse  bizim   karşımıza  çıkarılacak  her  şey  başka  bir  boyutta,  başka  bir  kozmik  yapıda,  olacaktır.  Doğrusunu  ve  gerçeğini  de  en  iyi  Rabbimiz  bilir !...O  nedenle  bütün  Cennet  ödülü  anlatımları  da  özellikle  o  dönemin  Arap  kültürüne,  ancak  Dünya  yapısına,  özelliklerine,  olanaklarına,  insanın  aklına  ve  sahip  olunan  bilgilere,  yaşanan  duygulara  ve  hislere   göre  örneklendirilmektedir. Kur’anda  daha  bunlara  benzer  birçok  ayet  ayrıntılarıyla  da  tasvir  edilmektedir,  ancak  sayılan  bu  niteliklerin  tümünün   birer  sembol  anlatım,  örnekleme  olduğu  vurgulanmakta  ve  asıllarının  daha  muhteşem  olduğu  iması  da  yapılmaktadır.   Cennet  sözcüğü  Kur’anda  sadece  dini  bir  terim  olarak  değil,   aynı   zamanda   dünya   yaşamındaki   bazı   özellikler  için  de  kullanılmıştır.

Cehennem  sözcüğü  Arapça’da  “  çok  derin  çukur “  anlamında  kullanılırken,  Kur’anda “  hak  edenlerin  Ahirette  cezalandırılmak  için  atılacakları  çok  derin  çukur “  anlamında  kullanılmıştır. Suçluların  cezalandırılacağı  bu  çok  derin  çukur,  Kur’anda  “  Cahim,  haviye,  hutame,  leza,   sair,  harik,  hamim,  semum,  siccin,  darulbevar,  suüddar “  gibi  niteliklerle  yer  almaktadır. Bunlar  dikkate  alındığında  ve  Allah’ın  cezalandırmayı  Ahirete  bıraktığı  dikkate  alınınca  Kur’anda  konu  edilen  Cehennemin  Dünyada  olmayıp  Ahirette  olduğu  açıkça  ortaya  çıkar.

Örneğin  Bakara  Sûresinin  38. ayetinde  “  Ve  küfretmiş / Allah’ın  ilâhlığını  ve  Rabliğini  bilerek  reddetmiş  ve  ayetlerimzi  yalanlamış  kimseler,  işte  onlar  ateşin  ashabıdır. “ ifadeleriyle  kâfirlerin  Cehennemin  arkadaşı  olacağının  belirtildiği  gibi,  Kariah  Sûresinin  8 – 11.  ayetlerinde de  “  Tartıları  hafif  gelen  kimse  ise,  işte  onun  anası  Haviye’dir  / uçurum  derin  bir  çukurdur.   Onun  ne  olduğunu  sana  ne  bildirdi ?  O  kızgın  bir  ateştir. “ ifadeleriyle  ana  olarak  nitelendirilen  “ haviye “ ifadesiyle  edebi  bir  sanat  anlatımıyla  Allah’ı  ve  ayetlerini  reddeden  inançsızları,  içine  girecekleri  Cehennemin,  çocuğunu  koruyan  bir  ana  gibi  kucaklayacağı,  saracağı  kinaye  benzetmesi  yapılmaktadır. 

O  inançsızlara  “ haviye’ den “  başka  kucak  açanın  bulunmayacağı  dile  getirilmektedir.  Sizin  bildiğiniz  ateş  onun  yanında  soğuk  kalır  denilmektedir.  Hud  Sûresinin  106 – 107. ayetlerinde  de   “ İşte  şu  bedbaht  olanlar  Cehennem  ateşi  içindedirler.  Onlara  orada  iç  çekme  ve  hıçkırma  vardır.  Gökler  ve  yer  durdukça  / sonu  gelmeyen  süre   onlar  o  ateşte  kalacaklardır. “ denilerek  Allah’ı  ve  ayetlerini  inkâr  eden  reddiyeci  kâfirlerin  sonlarının  ise  ebedi  Cehennem  hayatı  olacağı  uyarısı  yapılmaktadır.

Öncelikle  şunu  asla  unutmayalım, Cenneti  de  var  ederek   içine  girecek  olan,  ya  da  Cehennemi  de  var  ederek  içine  girecek  olan  insanın  bizzat  kendisidir !  Seçmiş  olduğu  hayatın,  vermiş  olduğu  kararların  ve  atmış  olduğu  adımların  karşılığıdır. Necm  Sûresinin  39. ayetinde   Gerçek  şu  ki  insan  için  çalışıp   didindiğinden / alın  terinden,  emeğinden  başka   bir  şey  yoktur. “  Yasin  Sûresinin  54. ayetinde  “  Artık  bugün  kişi  herhangi  bir  haksızlığa  uğramaz. Ve  sadece  yapmış  olduklarınızla  karşılıklandırılırsınız. “  İsra  Sûresinin  13. ayetinde  “ Ve  her  insanın  kendi  yaptıklarının  karşılıklarını,  ayrılmayacak  şekilde  boynuna  doladık. “ ifadelerinde  gördüğümüz  gibi,  yapılan  her  amelin,  iyiliğin  de,  kötülüğün  de  Allah  katında  mutlaka  bir  karşılığı  vardır.  Zilzal  Sûresinin  6 – 8.  ayetlerinde  “ O  gün  insanlar  amellerini  görsünler  diye  bölük  bölük  ortaya  çıkacaklar.  Artık  her  kim  zerre  miktarı  bir  hayır  işlerse  onu  görecek,  her  kim  de  zerre  miktarı  bir  şer  işlerse  onu  görecektir. ” ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  de,  zerre  kadar  iyilik  yapan  da,  zerre  kadar  kötülük  yapan  da  Mahşer  gününde  karşılığını  bulacaktır.  

Ayetlerde  gördüğümüz  gibi  Cennet  ve   Cehennem  kavramlarının   Kur’ana  göre  ne  olduğunu  iyi  ve  doğru  anlayabilmek   için   ancak  Dünya  yaşamındaki  yapılanların  veya  yapılmayanların  karşılığı  olduğunu  akıldan  çıkarmamak  gerekir.  Yunus  Emre’nin   * Cennet  Cennet  dedikleri *  birkaç  köşkle  birkaç  huri  * İsteyene  ver  sen  anı,  *  bana  seni  gerek  seni ”  diyerek  tanımladığı  gibi,  toplumda  anlatılan  ve  inanılan  Cennet  ve  Cehennem   ile  gerçekte  ve  Kur’andaki  Cennet  ve   Cehennemin  ne  olduğunu   iyi  ve  doğru  bilmek  gerekir.  Bunun  farkında  olanların  ise  derdi,  bugün  toplumda  hurafe,  hadis  ve  rivayetlerle  anlatılan  ve  inanılan  Cennet  olamaz.  Oysa  insanların  öncelikli  hedefi   Allah’ı  ve  Kur’anı  doğru  anlamak  olmalıdır.  

Allah  katında  ve  Kur’anda   Cennet   ve  Cehennemin   ne  olduğunu  bilmek  isteyenlerin,   toplumda   ve  halk  kültüründe  anlatılan  Cennet  beklentisi   olmamalı,  Bakara  Sûresinin  25. ayetinde “  İman  edip  salihatı  işleyen  /  düzeltmeye  yönelik  işler  yapan  kimselere  de,  “ Şüphesiz  kendileri  için  altlarından  ırmaklar  akan  cennetlerin  olduğunu  “  müjdele. “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi   Müslümanlar  her  türlü  kötülükten  uzak  duran  takva  sahibi  ve  sâlihlerden,  yani  Kur’anın  tanımladığı  iyi  insan  olmaya  çalışmalıdır.  İyi   insana   Allah’ın  lütfû  ise  Cennettir,  hûşûdur,  mutluluktur,  huzurdur,  selamettir.

Kur’anda  kötülük  yapanların  ise  karşılığı  Cehennemdir,  sıkıntıdır,  huzursuzluktur,  ateştir,  içsel  yangınlardır,  kaygılardır. Peki,  gerçek  Cehennem,  Cennet  topluma  anlatılan  ve  inandırılan  gibi  midir ? Kur’ân’da  nasıl  tanımlanmaktadır ? Cennet  ve   Cehennem,  insana  öldükten  sonra  mı  verilecektir ?  Ölmeden  önce  Cennet  hissedilemez  mi ?  Ölüm  ve  sonrası  nedir ?  İnsan  aklı,  ölüm  ve  sonrasını  çözebilir  mi ? Geldiğimiz  boyutu,  yaşamı,  ölüm  ve  sonrasını  bilmeden  gerçek  iman  mertebesine   erişilebilir  mi ?  Cennet  ve   Cehennem  toplumda  anlatıldığı  gibi  midir ?  Yoksa  bizim  için  başka  gayb  olan  bilgileri  mi   içermektedir ?  Bu  makalemizde  biz  de  Kur’an  ayetlerinin  doğrularıyla  Cehennem,   Cennet   kavramlarını  anlamaya   çalışacağız.

Cennet  ve  Cehennem  üzerine,  eski  ve  ilkel  inançlarla  beraber  Yunan  mitolojisinden  esinlenerek  yazılmış  birçok  fantastik  olaylar  ve  hayal  gücü  ile  kurgulanmış  masallar,  rivayetler,  bulunmaktadır. Tarih  boyunca  bunlar  insanları  etkisi  altına  almıştır. Oysa  Kur’an   ile  yapılan  tasvirlerin  ve  anlatılanların  dışında   biz,  Cennet  ve  Cehennemin  gerçeğinin  nasıl  olacağını  bilemeyiz.  Çünkü  bunlar  bizim  için  gaybdir.  Gaybi  de  Allah’tan  başka  kimse  bilemez.  

Fakat  bu  gün  pek  çok  kitapta  sanki   oralara  gidip  gelinmiş  gibi  etraflıca  ayrıntılarla  Cennet  ve  Cehennem  yaşantıları  anlatılmaktadır.  Peygamberimize  atfedilen  bu  masalların,  rivayetlerin   yüzlercesi  “  Kütübü  Sitte “  denilen  kitapta  toplanmış,  Enam  Sûresinin  50. ayetinde  “  De  ki :  Ben  size  Allah’ın  hazineleri  benim  yanımdadır  demiyorum.  Gaybi  de  bilmem.  Size  ben  bir  meleğim  de  demiyorum.  Ben  yalnızca  bana  vahyedilene  uyuyorum.  “  denildiği  halde  O’na  Kur’an  ayetlerine  aykırı   olarak   gayb   bildirttirilmiş,  birçok  rivayet  uydurulmuştur.

Yüzlerce  olan  ve  kitaplar  dolusu  Cennet  ve  Cehennemin  yapısı  ile  ilgili  anlatılanların  bazılarına  göre ;  * Cennette  8  kapı  vardır.  Bunların  içinde  bir  kapı  Reyyan  diye  isimlendirilir.  Buradan  Cennete  yalnız  oruçlu  olanlar  girer.  ( Buhari  3058 )  * Cennetin  bir  kerpici  gümüşten,  bir  kerpici  altından,  harcı  da  keskin  kokulu  misk,  çakılları  inci  ve  yakut,  toprağı  zaferandır. ( Tirmizi  2646 )  * Cennette  gövdesi  altın  olmayan  hiç  bir  ağaç  yoktur. ( Tirmizi 2645 )  * Cennetteki  bir  ağacı,  altında  bir  süvari  atı  ile  yüz  sene  yürürse  yine  de  onu  bitiremez. ( Müslim  2828 ) * Cennet  ehli  Cennete,  kılsız,  tüysüz,  yaratılıştan  sürmeli  ve  otuz  üç  yaşlarında  olarak  girecektir ( Tirmizi  2669 )  * Onların  Cennetteki  tarakları  altındır.  Terleri  misktir.  Buhurdanlıklarının  udu  Hint  ududur.  Her  biri  için  iki  zevce  vardır.  Ve  zevceleri  Hurul  İyn dir.  Vücutları  30  metredir. ( Müslim  2834 )

Ülkemizde  çocukluğumuzdan  itibaren  çoğunlukla  halk  kültüründe  “ Allah  Cehennemde  yakar. Cehennem   kuyularına  atar. Cehennemde   zebaniler  ateşe  sokar  durur.  Cehennem   ateşi   derileri  yakar  kavurur. Yılanlar,  akrepler  gelir  sokar. Zakkum  yiyerek,  bağırsaklar  parçalanır.  İrinli  su  içirilir.  Zebaniler  gelir  başına  topuzlarla  vurur. Beden   büyütülür,  azabın  şiddeti  artar.  Allah  gayya  kuyularına  atar. “  gibi  Cehennem  korkuları  ile  büyütüldük,  beynimize  işlendi   ürperti   ve  korkularla  yaşadık. Bu  korkular  adeta  bizleri  esir  aldı. Tabiidir  ki  bu  korkularla  beraber  “ Allah   çarpar,  taş  eder.  Allah  sefil  eder,  rezil  eder,  hâkir  kılar,  gökten  başınıza  yıldırım  atar.  Allah  belanızı  verir,  cezanızı  verir,  kör  eder,  sağır  eder. ”  Gibi  tehditlerle  Allah  korkusu  da  beynimize  işlendi.  

Halbuki  korkulara  odaklanmış   bir  beyin  gerçeklere  ulaşamaz.  Korkunun   olduğu   yerde,  ilmî  düşünce  olamaz.  Korku,  beynin   çalışmasını   engelleyen   bir  duygudur.  Korku,  düşünmemizi,   anlamamızı,  şahit  olmamızı,  engelleyen   bir  duygudur.  Oysa  Allah  sevgisi  mi,  yoksa  Allah  korkusu  mu  bizi   gerçeklere   götürecektir.  Allah’tan  korkan,   Allah’a  yaklaşabilir  mi ?  gerçeklere   ulaşabilir  mi  ?  

İslam  Dininde   aslında  Kur'an  ayetlerinde  yer  alan  havf,   mehafat  sözcüklerinin  karşılığı  olan  ve  insanın  fıtratında  bulunan  basit  korkuya  benzer  şekilde  Allah  Korkusu  mefhumu  yoktur.  Bunun  yerine  "  Haşyet "  vardır.  Yüzyıllardır  Ulema  tarafından  bu  fark  gözetilmediğinden,  özellikle  Tasavvuf  Mürşitleri  tarafından  Allah  korkusu  ve  sevgisi  ile  ilgili  olarak  gereksiz,  anlamsız  görüşler  ve  yorumlar  ortaya  konulmuştur. Halbuki  Allah  sevgisinin,  Haşyet  sözcüğünün  tam  karşılığı  da  basit  korku  değildir.  

Rad  Sûresinin  19 - 24. ayetlerinde  " ... ve  yehşevne  rabbeküm  /  Rabblerine  saygıyla,  sevgiyle,  bilgiyle  ürperti  ve  hayranlık  duyan  ve  hesabın  kötülüğünden  yehâfüne /  korkan  kişiler... "  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi   Allah’a  karşı  duyulması  gereken  haşyetten /  hayranlık  ve  saygıdan  söz  edilmekte,  Allah'tan  değil,  azabın  korkusundan  söz  edilmektedir.  Haşr  Sûresinin  13.  ayetinde  de “  ….Onların   Allah’tan   çok   sizden   korkmaları,  şüphesiz  bunları  iyi  anlamayan  bir  toplum  olmasındandır. “  denildiği  gibi  yanlış  korkunun  Allah’ı  yeterince  tanımayanların  anlattıkları  yanlış  aktarımlardan  ileri  geldiği  belirtilmektedir.  Gerektiği  ölçüde  Allah’ı   Kur’an  ayetlerini  inceleyerek  idrak  edenler,  asla  korku  içinde  olmazlar.  Mü’minlik  makamına  ulaşanlar,  Kur’anın  İslâm’ıyla  şereflenenler,  gerçek  Müslüman  olarak  yaşayanlar,  asla  korku  içinde  olmazlar. ( Allah’ı  Kur’an  İle  Tanıyalım  başlıklı  makalemize  bakabilirsiniz. )

Cennet  ve  Cehennem  azabı  konusunda  bugüne  kadar  ileri  sürülmüş  ve  günümüzde  de  sürülmeye  devam  eden,   anlamı   saptırılan   birçok  ayet   doğrultusunda   Kur’an   dışı  iddialar  bulunmaktadır. 

*  Herkes  Cehenneme  girecek  mi ?

*  Günahkâr  Müslümanların  Ahiretteki  hali  ne  olacak ?

*  Cennet  ve  Cehennem  ebedi  midir ?

*  İyi  insan  olarak  bilinip  de  Müslüman  olmayan  bazılarının  Ahirette  hali  nasıl  olacak ?

Gibi   soruların   Kur’anın   doğruları  ile  açıklığa  kavuşturulması  önem  taşımaktadır. Biz  de  bu  ayrıntılara  ana  hatlarıyla  bakmaya  çalışalım.

Herkes  mutlaka  Cehenneme  girecek  mi ?  Rabbimizin  Kur’an  ayetleri  ile  bildirdiği  ifadeler  gayet  açık  ve  net  olmasına  rağmen,  bunlara  aykırı,  yanlış  bir  anlayış  ile  “  Günahları  miktarı  kadar  Cehennem  azabı  görenler,  daha  sonra  günahlarından  arınmış  olarak  Cennete  girerler  “  denilmiş,  bazı  rivayetlerde  de  imanlı  imansız  herkesin,  hatta  peygamberlerin  bile  önce  Cehenneme  uğrayacağı,  daha  sonra  Cennete  gidecekleri  söylenmiştir.  Cennet  ve  Cehennem  konusunda  uydurulan  pek  çok  gerçek  dışı  rivayetin  17  si  İbn  Abbas,  dördü  de  Peygamberimizin  eşi  Hafsa’ya  dayandırılmıştır.  

Birbiriyle  çelişen  bu  rivayetler  ve  aynı  türde  uydurulan  yüzlercesi  İbn  Kesir’de  toplanmıştır. 800  lü  yıllarda  dar  olanaklarla,  yetersiz  bilgilerle  çeviri,  tefsir  yapan  müfessirlerin  bu  görüşleri,  öncekileri   sorgulamadan  yeterli  araştırma  yapmadan  körü  körüne  izlemeyi  ilim  sayan  taklitçi  Ulema  ile  topluma  inanç  olarak  yerleştirilmiş,  hurafelerle  imanlı   imansız  herkesin,  hatta  peygamberlerin  bile  önce  Cehenneme  uğrayacağı,  daha  sonra  Cennete  gidecekleri  yolunda  iddialar  ortaya  atılmış  ve  Meryem   Sûresinin  71. ayetinde  "  Ve  Rabbinin  üzerine  almış  olduğu   kesinleşmiş  bir  hüküm  olarak,  içinizden  Cehennemin  dış  kenarına  /  toplanma  yerine  uğramayacak  hiç  kimse  yoktur. "  ifadeleri   saptırılarak  ve  yanlış  yorumlanarak  bu  iddialara  malzeme  yapılmıştır. 

Pek  çok  mealde  ayetteki   “ Cehennemin  dış  kenarı “  ifadesi  toplanma  yeri  şeklinde  değil  de  aslından  farklı  olarak,  doğrudan  “ Cehennem “  şeklinde  yer  almıştır.  Aslında  bu  ayetle  ve  bundan  önceki  66. ve  72. ayetler  grubunda,  özellikle  68. ayetin  orijinalinde  de  "  havle  cehenneme "  ifadesiyle  insanların  haşr  esnasında   peygamberler  de  dahil  olmak  üzere  tüm  insanların,  şeytanlarla  ( kendi  iblisleriyle )  birlikte,  Cehennemin  dış  kenarındaki  bulunan  Mahşer  alanında  toplanacakları  ve  herkesin  tanıkları  ile  birlikte  hesap  vermek  üzere  sorgulanacakları  belirtilmektedir.  

Havle  sözcüğü,  bir  yerin  dış  kenarı,  bahçesi  anlamına  gelmekte  olduğundan  dolayı  sözü  edilen  yer  veya   alan  Cehennemin  içi  değildir. Buradaki  toplanma  mahşer  yerinde  olup,  hesap  vermek  içindir. Ayette  de  belirtildiği  gibi   Haşr,   Allah’ın  kesin  olarak  aldığı,  asla  değişmez   bir  kararıdır.  Burası  girilecek  bir  yer  değildir. Görülecek  hesap  sonrasında,  Cehenneme  veya   Cennete   sevkin   yapılacağı   yerdir.  Bu  ayetlerde  haşrdaki  ( toplanma   anındaki )  ürpertici  tablolar  müminleri  asla  korkutmamalıdır. Çünkü  Yüce  Rabbimiz  Allah,  Enbiya  Sûresinin  101 - 102. ayetlerinde  " Şüphesiz  tarafımızdan  kendilerine  “ en  güzel  “  hazırlanan  kimseler ;  İşte  onlar  Cehennemden  uzaklaştırılmışlardır.  Onlar  Cehennemin  uğultusunu  duymazlar.  Onlar  nefislerinin   istediği  şeyler  içinde  sürekli  kalıcıdırlar. "  ifadeleriyle  müminlerin  mahşer  alanında  güvende  olacaklarını,  çok  çabuk  da  Cennete  sevk  edileceklerini  bildirmektedir.

Herkes  mutlaka  Cehenneme  girecek  iddiasında  bulunanlar,  bütün  insanların   dünyada  işlemiş  oldukları  günahlarından  dolayı,  önce  Cehenneme  atılacaklarını,  ve  orada  belli  bir  zaman  azap  çektikten  sonra,  günahlarından  arınmış  olarak  Cennete  gideceklerini  söylemektedirler. Kur’an  ayetlerine  aykırı  ve  Yahudi  inancının  bir  sonucu  olan  bu  iddia  asılsız  olan  pek  çok  uydurma  rivayetle  de  desteklenerek  toplumda  yaygınlaştırılmıştır.  Yahudi  Eski  Ahit  kaynaklarından  çalıntı  yapmaya  alışmış  olan  bu  zihniyetteki  insanlar,  rivayetlerle  dinin  içine  bu  inancı  yerleştirmekte  de  başarılı  olmuşlardır.  Halbuki  itikatta  zan  ile  hüküm  vermenin  yeri  yoktur. Üstelik  peygamberlerin  de  Cehennemde  işi  olabilir  mi ?  

Kur’andan  onay  almayan  hiç  bir  inanç  din  olamaz.  Çünkü  Cehenneme  kimlerin  ve  niçin   gireceği  Kur’an  ayetleri  ile  çok  net  ve  ayrıntılarıyla  anlatılmıştır.  Yunus  Sûresinin  52.  ayetinde  “ Sonra  o  şirk  koşarak,  inkâr  ederek  yanlış / kendi  zararlarına  iş  yapanlara,  tanı  şu  sonsuzluğun  azabını  denilecek. “  Fatır  Sûresinin  36.  ayetinde “  Ve  şu  kâfirler /  Allah’ın  ilahlığını  ve rabliğini  bilerek  reddeden  şu  kişiler,  cehennem   ateşi  kendileri  için  olanlardır. “ Nahl  Sûresinin  27. ayetinde  " Sonra  kıyamet  günü  Allah  onları  rezil  rüsva  edecek  ve  “ Hani  uğrunda  düşmanlık  ettiğiniz  ortaklarım  nerede ? “  diyecektir.  Kendilerine  bilgi  verilmiş  olan  kimseler  “ Şüphesiz  ki  bugün  rezillik  rüsvalık  ve  kötülük   kâfirler /  Allah’ın  ilâhlığını  ve  Rabliğinin  bilerek  reddedenler  üzerinedir  “  diyecekler. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  bunlar,  Nisa  93,  Zümer  40,  Şura  44,  Haşr  17,  Araf  40,  ayetlerinde  olduğu  gibi  daha  pek  çok  ayrıntılarla  açıklanmış  olan,  Allah'ın  ilâhlığını  ve   Rabbliğini   bilerek  inkâr   eden  kâfirler,  Allah’a   ortak   koşan   müşriklerdir.

Günahkâr  Müslümanların  hali  ne  olacak ? Bir  takım  kişilerin  iddia  ettikleri  gibi  önce  Cehenneme  girip,  günahları  kadar  azap  çektikten  sonra  arınıp,  ondan  sonra  mı  Cennete  girecekler ?  Eğer  öyle  olacaksa  Kur’anda  pek  çok  ayette  ifade  edilen  "  Allah’ın  tevbe  edin  emrinin  "  bir  anlamı  kalmaz. Oysa  Yüce  Rabbimiz,  tevbe  kapılarını  ardına  kadar  açmıştır,  tevbeleri  çokça   kabul  eden  Tevvab’tır. Her  fırsatta  tevbe  etmemizi,  cahillikle  işlediğimiz  günahlarımızı  bağışlayacağını  bildirmektedir. Bundan  dolayı  Ankebut  Sûresinin  7. ayetinde  "  Ve  inanan  ve  salihatı  işleyen / düzeltmeye  yönelik  işler  yapan  kimseler,  onların  kötülüklerini  elbette  örteceğiz  ve  kesinlikle  onlara  yaptıklarının  daha  güzeli  ile  karşılık  vereceğiz. "  ifadesiyle  belirtildiği  gibi   küfür  ve  şirke  bulaşmamış  Müslümanların  günahlarını  affedecek  ve  onları  Cehenneme  koymadan  Cennetine  koyacaktır.

Cennet  ve  Cehennem  ebedi  midir ? Kur’an  ayetleriyle,  bu  dünya  hayatının  geçici  ve  bir  eğlenceden  ibaret  olduğu,  Ahiret  hayatının  ise  ebedi  ve  daha  hayırlı  olduğu  defalarca  tekrar  edilmiş,  Ahiret  yurdu  ( Dar  ı  Beka  )  kalıcı  yurt  olarak  nitelendirilmiştir. Bundan  dolayı  da  Ahiret   hayatında   müminlerin   mükâfatlandırılacağı   Cennet  ile,  isyan  edenlerin,  kâfirlerin,  müşriklerin  cezalandırılacağı  Cehennem  birer  ebedilik  yurdudur. Kur’anın  bir  çok  ayetinde  de  müminlerin  Cennette,  Kâfirlerin  ise  Cehennemde  ebedi  kalacakları  bildirilerek   açıkça  ortaya  konmaktadır.  Cehenneme  girenlerin  oradan  çıkacaklarına  dair,  Kur’anda  en  ufak  bir  işaret  dahi  yoktur. 

Örneğin,  Fussilet  Sûresinin  27 - 28.  ayetlerinde “  Artk  Biz,  kesinlikle  kâfirlere / Allah’ın  ilahlığını  ve  rabliğini   bilerek  reddetmiş  kimselere  şiddetli  bir  azap  tattıracağız.  Ve  kesinlikle  onlara  yaptıkları  amellerin  en  kötüsünü  karşılık  olarak  vereceğiz. İşte  bu,  Allah’ın  düşmanlarının  cezasıdır.  Ayetlerimizi  bile  bile  inkâr  eden  kimseler  olmaları  nedeniyle  ceza  olarak,  onlar  için  orada  sonsuzluk  yurdu  vardır. “  yine  Ali  İmran  Sûresinin  116. ayetinde “ Kâfirlerin,  malları  ve  çocukları  Allah’ın  katında  onlara  asla  bir  fayda  vermeyecektir.  Ve  işte  onlar  ateş  ashabıdırlar.  Onlar  orada  sürekli  kalıcıdırlar. “  denildiği  gibi  aksine  pek  çok  ayetle  Cehenneme  girenlerin  orada  ebedi   kalacakları  bildirilmektedir.

Cehennemdeki  ebedi  azap  konusunda  bazıları,  ayetlerin  orijinalindeki  “ hulud “  sözcüğünün,  uzun  süreli  kalış  olduğunu  ifade  edip,  ebediliği  /  sonsuzluğu  ifade  etmediğini  iddia  etmekte,  bu  itibarla  Cehennemin  ve  Cehennem  azabının  ebedi  olmayacağını  ileri  sürmektedirler. Ama  Kur’anda  hem  Cennetin  hem  de  Cehennemin  sürekliliği  ( hulud  ve  ebed olarak  aynı  sözcüklerle  ifade  edilmektedir.  Her  iki  mekân  için  de  aynı  kalıptaki  ifadeler  kullanılmaktadır.  Bir  ifadenin,  bir  yer  için  başka  anlamda,  diğer  bir  yer  için  başka  anlamda  olması  beklenemez.  Bundan  dolayı  her  ikisindeki  hayat  ta  ebedidir. Yine  bu  konuda  Kur’an  dışı  olan    iddialardan  biri  de  özellikle  aslında  Kur’anın  gerçeğinden  ayrılan  * Cennet  ve  Cehennem  ebedi  midir ?  Cehennem  ebedi  ama  azap  süreli  midir ?   ana   başlıklarındaki  sorgulamalardır.

Yine  bu  bağlamda  Kur’anda  Cennet  ve  Cehennemin  ebedi  olmadığı   ve    yok  edileceğine  dair  herhangi  bir  ayet  ve  ima  bulunmamasına  rağmen  ama  bu  inanca  Kur'ana  ve  yine  bize  göre  yanlış  ve  haksız  da  olsa  bu  inançtaki  özellikle  Tasavvufi  Tarikat  çevreleri  tarafından  bazı  ayetler  delil  gösterilmektedir  ve  Tasavvufun  ünlü  Evliyalarından  sayılan  hemen  hemen  çoğunluk  Tarikatın  da  peşinden  gittiği  ve  Kur’an  dışındaki  “ Vahdeti  Vücut “   temelindeki  inancına  dayanarak  bir çok  yanlışın  içerisinde  olduğunu  düşündüğümüz,  Muhyiddini  Arabi /  İbnü’l  Arabi’nin  yüz  sayfalık  bir  eserinde  bu  iddia  dayanaksız  olarak  yer  almaktadır.  ( Sitemizdeki  “  Tasavvufta  Sırlar  ve  Kerametler “  başlıklı  makalemize  bakabilirsiniz. )

Önce  Cennet  ve  Cehennem  ebedi  midir ?  konusuna  yukarıda  değindiğimiz  gibi  Ahiret   sözcüğü  Arapça  bir  sözcük  olup,  ölümden  sonraki  ebedi  hayat,  öteki  dünya,  Dar ı  Beka ( Baki  olan  yer,  kalıcı  yurt )  son  yurt  anlamlarına  gelmektedir.  Bir  an  için  bunun  aksi   ve  geçici  bir  mekân   olduğu  düşünülecek  olursa,  bu  takdirde  Allah’ın  kullarına   “  sonu  gelmeyen  bir  nimeti  vermeyi  vaat  ettiği  “  darul  Emân “ ın  neresi  olduğu  sorusu  gündeme  gelecektir.  Kur’anda  Cennetten  başka  böyle  bir  yerin   bulunduğu  hakkında  da  herhangi  bilgi  bulunmamaktadır. 

Diğer  taraftan  Kur’anda  süreklilik  arz  eden  bir  ceza  mahalli  olarak  tanıtılan  Cehenneme  girenlerin  oradan  çıkacaklarına,  çıkabileceğine  dair  en  ufak  bir  işaret,  ima  ve  ayet  dahi  yoktur.  Tam  aksine   Ali  İmran  116,  Zümer  71 – 72,  Mümin  69 – 76,  Cinn 22 – 23,  Nisa  14, 93,  Furkan  68 – 71,  gibi  bir  çok  ayette  ve  Tevbe  Sûresinin  68.  ayetinde  de  “  Allah  münafık  erkek  ve  münafık  kadınlara  ve  kâfirlere / inanmayanlara,  içinde  temelli  kalanlar  olarak  Cehennem  ateşini  vaat  etmiştir. O,  onlara  yeter.  Ve  Allah  lâinun / onları  dışlayıp  rahmetinden  mahrum  bırakmıştır.  Onlara  kalıcı  bir  azap  vardır. “ ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Cehenneme  sokulanların  orada  ebedi  kalacakları  bildirilmektedir. 

Bazıları  azap  ayetlerinde  geçen  “  hulud “   sözcüğünün  “  uzun  süreli  kalış “ ı  ifade  ettiğini,  sonsuzluğu  ifade  etmediğini  iddia  etmektedir.  Böylece  Cehennem  azabının  ebedi  olmayacağını  ileri  sürmüşlerdir.  Oysa  Kur’anda  hem  Cennetin,  hem  de  Cehennemin  sürekliliği “  hulud  ve  ebed “  sözcükleriyle  ifade  edilmiş  her  iki  mekân  için  de  aynı  kalıplar  kullanılmıştır.  Bir  kavramın  bir  yer  için  başka,  diğer  bir  yer  için  başka  olarak  kullanılması  söz  konusu  olamaz.

Bu  sözcüklerin  anlamlarına  bakacak  olursak  ;  Noktalı  “ ha “  harfiyle  yazılan “  halede “  fiili  ve  bu  fiilden  türeyen  “  yahlüdü,   hulden,  huluden “ şeklindeki  türevleri  “  devam  etmek,  uzun  zaman  kalmak ”  anlamına  gelir. Aynı  şekilde  “  hakede “  sözcüğünün  içinde  yer  aldığı  bileşik  ifadeler  de  devamlılığı,  sürekliliği  ifade  eder. Enbiya  7 – 8  ve  Hud  105 -  108  ayetlerinde  “  ….  İşte  bu  bedbaht  olanlar  cehennem  ateşi  içindedirler.  Onlara  orada  iç  çekme  ve  hıçkırma  vardır.  Gökler  ve  yer  durdukça  onlar  da  o  ateşte  dâme /  sürekli  kalacaklardır. “  ifadelerinde  üstelik  de  hulud  ifadesi  “ dâme “  sürekli,  devamlı   sözcüğüyle  de  desteklenmiştir.  Ayette  geçen  “   yer  gök  durdukça “  deyimi  sadece  Arapçada  değil,  başka  bir  çok  dilde  de  sonsuzluğu  belirtir.

Ayetlerde  yer  alan  “  el  ebedü “  /  ebed  sözcüğünün  anlamı  Sözlüklerde “ sonsuzluk,  sınırsız  zaman,  ezeli,  daim  gibi  anlamlara  gelir (  Tac’ül  Arus c.4  S  327 )  Çoğul  hali  “  abad “  ve  “ ubut “  şeklindedir. Türevleri  de  sonsuzluk,  ahiret,  daima,  her  zaman  anlamlarına  gelmektedir.  Bu “  uzun  zaman  “  anlamı   siz  de  sorunuz  içinde  ayet  örnekleriyle  belirtmişsiniz,  evet   dünyadaki  herhangi  bir  şey  veya  olay  için  de  geçerlidir.  Ama  Zuhruf  74 -  77  ve  Nisa  Sûresinin  167 – 169  ayetlerinde ” …Şüphesiz  küfreden  ve  şirk  koşmak  suretiyle  yanlış  iş  yapan  şu  kimseler,  Allah  onları  bağışlayacak  değildir.  Onları  fihâ  ebedâ / içinde  temelli  ve  sonsuza  dek  kalacakları  cehennem  yolundan  başka  bir  yola  da  kılavuzlayacak  değildir. Ve  bu  Allah’a  çok  kolaydır. “ ifadeleriyle  Ahiret  hayatı  için  kullanıldığında  ise  kesinlikle  “  sonsuzluk “  ifade  etmektedir.

Bu  tür  ayetlerde  Cehennem  azabının  ebedi  olduğunu  bildiren  “  müks “,  makis “  sözcüğü  ikamet  etmek,  yerleşmek,  bir  yerde  durup  beklemek  demektir. ( Lisan’ül  Arab  c.  8  s.  337 )  Yani  Malik’in  ifadesiyle  kâfirlere  “  sizin  ikâmetgâhınız   artık  burasıdır,  başka   yeriniz  yok  denilmektedir.  Bu  sözcüklerden  başka  “  seva  ve  lübs “  sözcükleri  de  “  ikâmet  edilen  yer "  anlamında  kullanılmıştır.

Cehennem  ebedi  ama  azap  süreli  midir ?  Bu  konu  tarih  boyunca  tartışılmış  ve  çeşitli  gerekçeler  gösterilerek  değişik  kesimler  tarafından  azabın  ebedi  olmadığı  değişik  ayet  örnekleriyle  savunulmuştur.  Örneğin  Yahudilerde,  ellerindeki  kitapta  gerçek  Tevrat'ta  olmamasına  rağmen  tahrif  sonucu  Allah  adına  bir  yalan  uydurmuşlar  ve  ne  kadar  süre  ile  suç  işlenirse  Cehennemde  de  o  kadar  süre  kalınacağına  inanılmıştır.  Enam  128,  Nisa  168, 169,  Hud  106 – 107,  Ali  İmran  Sûresinin  23 – 25  ayetlerinde  "  ….Bu  onların  "  Ateş  bize  sayılı  birkaç  gün  dışında  asla  dokunmayacaktır "  demeleri  nedeniyledir.  Onların  uydurmuş  oldukları  şeyler  de  dinlerinde  kendilerini  aldatmaktadır. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Yahudilerin  bu  inancı “  Uydurulmuş  bir  yalan “  olarak  nitelendirilmiştir.

Cehennem  azabının  geçici  olduğunu  savunanlar  Kur’andaki  Enam  128.  ve  Hud  127. ayetlerinde  geçen  “ Allah’ın  dilediği  hariç “  ifadesini  de  delil  olarak  kullanırlar.  Halbuki  bu  ifade, “ Her  zaman  ve  her  koşulda,  güç  ve  kudretin  Allah’a  ait  olduğunu,  dilediğini  yapacağını “  vurgulamaktadır.  Bu  ifadeyi  hükmün  bir  istisnası  olduğunu  düşünmek  doğru  değildir. Çünkü  ayetlerde  ebedi  olarak  ateşte  kalınacağına  muhatap  olanlar,  ins u  cinnden / bildik  bilmedik  bütün  insanlardan,  şeytana  uyup  kâfir  olanlardır.   Kâfirler  için  Cehennemde  bir  istisnanın  olduğunu  düşünmek  yukarıda  belirttiğimiz  Nisa  Sûresinin  ayetlerini  de  inkâr  etmek  anlamına  gelir.

 Ayetlerde  geçen  “  ahkaben “  sözcüğüne  lügatlerde “  bir  yıldan  fazla  bir  zaman,   uzun  zaman,  seksen  sene “  gibi  anlamlar  verilmiştir. (  Ragıp  el  İsfehani  Müfredat  hkb  mad. )  Ahiret  yurdunun  belli  bir  süreli  olduğunu  iddia  edenler  ise  lügatlerdeki  bu  süreleri  Ahiret  yurdu  için  yeterli  görmemiş  olacaklar  ki,  sözcüğü  asırlarca,  çağlar  boyunca,  diye  yine  de  sonlu  olarak  tercüme  etmişlerdir.  Cehennem  azabının  ebedi  olmadığını  ileri  sürerken  bu  iddialarını  Ahiret  yurdunda  kalınacak  süreyi  ifade  eden  “  ahkaben “  sözcüğünün  bir  zaman  dilimini  belirtmekte  olduğuna  dayandırmaktadırlar.  Ama  Ahkaben  sözcüğüne  aynı  zamanda  hal  ve  durum  bildiren  bir  anlam  vermek  de  mümkündür.  Şöyle  ki  dikkat  edilirse  sözcüğün  geçtiği  ayetlerin  ardındaki   ayetlerde,  Cehennemde  bulunanların  serinlik  ve  içecek  bir  şey  tadamayacakları  aksine  kaynar  su  ve  irin  içecekleri  ve  onlar  için  azaptan  başka  bir  şeyin  artmayacağı  bildirilmektedir. 

Bu  şartlardaki  bir  insanın  kısa  sürede  “  deve  semerini  bağlayan  kayışa  veya  semerin  yükünü  bağlayan  ipe  dönmesi  kaçınılmazdır.  İşte  “  el  hakabu “   sözcüğünün  çoğulu  olan  “  ahkab “  sözcüğü  de  bu  anlama  gelmektedir.  Gerçekten  de  Cehennemdeki  onca  azabın  içinde  kaynar  su  ve  irin  içen  kimsenin  zayıflama  sonucunda  kayışa  veya  ipe  benzetilmeleri,  içinde  bulundukları  perişan  durumu  anlatmak  için  son  derece  uygun  bir  benzetmedir. Ama  dikkatten  kaçırılmamalıdır  ki  bu  benzetmeler  dünyadaki   biyolojik  insan  yapısına  göre  uyarı  olması  bakımından  metafor  benzetmelerdir.  Ama  Vakıa  60 - 61.  ayetlerde  de  belirtildiği  gibi  Ahiretteki  yapı  zaten  bu  şekilde  olmayacaktır. Bütün  bu  duygular  da  bambaşka  bir  yapı  içerisinde  ve  de  farklı  bir  şekilde  olacaktır.

Bazıları  da  Ahiret  hayatının,  özellikle  de  Cennet  ve  Cehennemin  ebedi   olması   ile  adaletsizliği  ve  “  taaddüdü  kudema “  oluşturacağını,  yani  ebediliğin  Cennet  ve  Cehenneme  de  izafe  edilmesi  ile  sadece  Allah’a  ait  olan  bu  özelliğin  çoğalmış  olacağını  ileri  sürmüşler  ve  bu  nedenle  Cehennemin  ebedi  olması   durumunun  Kur’anın  ve  Allah'ın  ulûhiyet  anlayışına  aykırı  olacağını  iddia  etmişlerdir. Bu  görüş  sahipleri  iddialarına  Kasas  Sûresinin  88.  ayetindeki  “  Allah’ın  zatı  dışında  her  şey  helâk  olacaktır “  ifadesi  ile  Rahman  Sûresinin  26,  27.  ayetlerindeki  “  Yeryüzünün  üzerindeki  her  kişi  gelip  geçicidir.  Ve  O  Celal  ve  ikram  sahibi  Rabbinin  bizzat  Kendisi  baki  kalır. “ şeklindeki  ifadeleri  delil  olarak  göstermişlerdir.

Halbuki  Kasas  Sûresinin   88.  ayetinde    “  Allahtan  başka  ilâhlara,  ölümlü  olmaları  nedeniyle  inanılmaması  gerektiği,  Allah’ın  ise  baki  olduğu  “ bildirilmektedir.  Yani  bu  ifadelerin  getirilmek  istenen  anlamla  ve  Cehennemle  hiç  bir  ilgisi  yoktur.  Rahman  26 -  27. ayetlerinde  de  tamamen  dünya  ile  ilgili  gerçekler  dile  getirilmektedir.  Dünyada  var  olan  her  şeyin  kıyamet  ile  yok  olacağı  anlatılmaktadır.  Bu  ifadelerin  de  Ahiret  hayatı  Cennet  ve  Cehennemle  de  hiç  bir  ilgisi  yoktur.

Zaman,  süre  ve  sonsuzluk,  Kâinat,  Evren  ve   Dünya  yaşamlarında  enerji,  hareket,  hız,  enerji  değişimleri  /  Entropi  bilimsel  olaylarla  ortaya  çıkan  değişimlere  bağlı  olarak  Einstain'in  de  hesapladığı  gibi  Allah'ın  bu  Evren  için  yarattığı  bir  kavramdır.  Allah,  bizim  bilmediğimiz  başka  bir  formda  ve  boyutta,  bütün  bu  değişim  ve  kavramların  dışında  ve  yaratıcısı  olduğu  için  zaman  kavramından  da  münezzehtir.    Vakıa  Sûresinin  60 - 61. ayetinde  "  Ölümü  aranızda  Biz  ayarladık  Biz.  Ve  Biz  sizi  benzerlerinizle  değiştirmemiz  ve  sizi  bilmediğiniz  bir  şeyde  inşa  etmemiz  üzerine,  önüne  geçilenler /  engellenebilenler  değiliz. " ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Rabbimiz  bizi  Ahiret  hayatı  için  dirilttiğinde  belki  de  dünya  yaşamındaki  üç  boyutlu  bedensel  yapıdan  çok  farklı  olacak   bilmediğimiz  bambaşka  bir  yapıda,  formda,  boyutta  veya  boyutsuz  olarak  yaratacaktır. 

Dolayısıyla  dünyadaki  enerji,  entropi  değişimleri  de  olmayacağı  için,  biz  dünya  aklı  ve  yapısı  içerisinde  istediğimiz  kadar  Ahiretteki  zamanın  nasıl  olacağını  tartışa  duralım,   Ahiret  hayatında  zaten  zaman  boyutu  da  olmayacaktır. Üstelik  bu  zaman  boyutsuzluğu,  dünyada   yaşayıp  ölenler  için  de  hemen  başlamaktadır. Dolayısıyla  Cemaatlerin  çok  sahiplendiği  gibi  ölenler  için  kabir  hayatı,  meleklerin  sorgulaması   ve  kabir  azabı  da,  Arafta  beklemek  de  yoktur,  hepsi  zanlara  dayanan  hayal  ürünüdür.

İnsanlığa  büyük  hizmet  etmiş  fakat  Müslüman  olmamış  kimseler :  Ahirette  Cehenneme  mi  yoksa  Cennete  mi  gideceklerdir. İsra  Sûresinin  15. ayetinde  Rabbimiz  elçi  göndermeden  hiç  bir  topluma   azap  etmeyeceğini  bildirmektedir.  O  halde  bizim  Peygamberimiz,  bu  kişilerin  elçisi  olmuş  mudur ?  Olmamış  mıdır ?  sorusunun  cevabının  çok  gerçekçi  bir  şekilde  ortaya  konması  gerekmektedir.  Bilindiği  gibi  peygamberimiz,  sağlığında  kendisine  vahiy  edilenleri,  toplumuna  tebliğ  etmiştir,  Dünya  yaşamında  da  bundan  böyle  kıyamete  kadar  artık  başka  bir  elçi  de  gelmeyecektir.  Peygamberimiz  elçilerin  sonuncusudur  ve  Kur’an  da  bütün  insanlığa  yönelik  olup  evrenseldir. Peygamberimizin  sağlığında,  tebliği  duyup  da  inananlar  olmuş,  fakat  yalanlayıp  inkâr  edenler  de  olmuştur.  Onlar  da  elbette  ki  cezayı  hak  eder  olmuşlardır. O  günkü  toplumun  inananları  da  kendilerini  kurtarmışlardır.  Peki  peygamberimizin  ölümünden  sonra  Kur’an,  gerektiği  gibi  bütün  insanlara  tebliğ   edilebilmiş  midir ?  Bu  gün  edilebilmekte  midir ?  Bütün  dünya  insanları  tarafından  Peygamberimizin  elçiliği  kabul  edilmekte  midir ?  Kur’anın  mucizeliğini  biz  Müslümanlar,  bütün  dünyaya  anlatabilmiş  miyiz ?  

Eğer  biz  Kur’anı  gerektiği  gibi  hurafelerden  temizlenmiş  bir  mucize  kitap  olarak  takdim  edebiliyor  ve  bu  mucize  Kitap  dünya  insanlarınca  kabul  görüyorsa,  o  zaman  Kur’anın  tebliğcisi  Peygamberimiz  de  Allah’ın  elçisi  olarak  kabul  edilmiş  olacak  ve  buna  tanık  olanlar  da  sorumlu  konumuna   gireceklerdir. Kendilerine  yapılan  bu  tebliğe,  tanık  olanlar  ne  kadar  iyi  insan  olurlarsa  olsunlar,  ne  kadar  iyilik  yaparlarsa  yapsınlar,  Peygamberimize,  Kur’an  ve  ayetlerine  inanmamış  olarak  ölürlerse,  bütün  yaptıkları  boşa  gidecek  ve  Ahirette  gidecekleri  yer  Cehennem  olacaktır. 

Ancak  biz  Kur’anı  yeterince  tanıtamamış  ve  onlara  ulaştıramamış,  önce  biz   Kur’ana  göre  kendimizi   düzeltememiş  isek,  bundan  dolayı  da  insanlar  gerçek  Kur’an  mucizeliğine  tanık  olamıyorlarsa,  çeşitli  kesimler  tarafından  binbir  çeşit  iftiralarla  karalanmış  olan  Peygamberimizin  elçiliğini  kabul  etmeyeceklerdir.  Bundan  dolayı  da  inançsız  kalan  dünya  insanlarının  bu  durumundan,  öncelikle  Kur’anı  kendileri  yeterince  tanımayan  ve  bu  konuda   çaba  harcamayan  Din  görevlileri   ve  biz  Müslümanlar  sorumlu  olacağız. Bundan  dolayı  da  inançsız  kalan  insanlar  tebliğ  edilmemiş  olan  insanlar  konumunda  olacaklardır.  Ve  bunların  durumu,   Maide  69.  Zilzal  7 – 8  ayetleri  ve  Bakara  Sûresinin  62.  ayetinde   de  “ Şüphesiz  şu  iman  etmiş  kişiler,  Yahudileşmiş  kişiler,  Nasraniler,  Hristiyanlar  ve  Sabiiler  her  kim  Allah’a  ve  Ahiret  gününe  iman  eder  ve  salihi  işlerse,  artık  Rableri  katında  bunlar  için  ecirleri  vardır.  Bunlara  korku  yoktur.  Bunlar  mahzun  da  olmayacaklar. “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  değerlendirilecektir.

Bu  ayetteki  Yahudileşmiş  kişiler  ifadesi,  İbrahim  peygamberin  torunu  Yakub  Peygamber’e  ve  onun  soyundan  gelen  peygamberlere  inanmış  olan  bu  günkü  İsrailliler  veya  Yahudiler  denilen  insanların  atalarıdır.  Nasraniler  ifadesi,  İsa  Peygambere  inanan  Hristiyanların  atalarıdır.  Kur'anda  Maide  69  ve  Hacc  17.  ayetlerinde  de  yer  alan  Sabiiler  ise  pek  çok  rivayetle  anlatılanların  dışında  Kur'an  ayetlerinin  mesajına  uygun  olarak  anlatılmak  istenen  ise “  akıllarıyla  Allah’ın  varlığı,  birliği  ve  Ahiret   hakikatine  ulaşabilen,  fakat  kendilerine  kitap  ve  vahiy  ulaşmayan  doğal  dindarlardır  denilebilir,  aynı  zamanda  bu  sözcüklerin  geçtiği  ayetlerde  ve  İncillerde  de  sözü  edilen  Yahya  peygamberin  suya  girip  çıkmak  olan  vaftiz  öğretisinde  Yahudilikle  Hristiyanlık  arasında  benzerliği  olan  bir  inanç  grubundaki  insanlar  da  olabilir.  Sabii,  aynı  zamanda   yanlış  inancını  değiştirerek  dönen  anlamına  da  gelmektedir. 

Ancak  bu  ayetlerde  ister  Yahudi  olsun,  ister  Hristiyan  olsun,  peygamberimizden  önce  yaşamış  ve  Kur'an  tebliğ  edilmemiş  olan  topluluklar  kastedilmektedir. Eğer  bu  gün  Kur'andaki  şekliyle  tebliğ  edilebilmişse,  buna  rağmen  bile  bile  insanlar  eliyle  gerçeğinden  saptırılmış  Tevrat  ve  İncil  kitaplarına  göre  şirk  yapısındaki  Yahudiliği  ve  Hristiyanlığı  dayatmakta  olanlar  ise  bu  ayetlerin  belirttiği  korumanın  dışındadırlar.

Tarih  boyunca  her  kesimden  toplum  ve  insan  tarafından  fantastik  olarak  yapılan  hadis  ve  rivayet  adı  altında  peygamberimizin  üstüne  atılan   uydurmalar  yetmemiş,  bir  de  Cennet  ile  Cehennemin  arasına  sırat  köprüsü  icat  edilmiştir.  Bu  köprü,  kıldan  ince,  kılıçtan  keskin  ve  çok   kaygan,  çok   hassas   bir   köprüdür.  Altında  da  Gayya  kuyusu  vardır.  Her  an  ayağı  kayan,  bu  kuyunun  dibinde  kendisini  bulabilir.  Masal  filmlerinde  gösterildiği  gibi  üzerinden  çok  dikkatli  geçmek  gerekir. Allah’  da  sanki  elini  ovuşturup  azap  edecek  kullarını  beklemektedir. Bütün  bu  anlatılan  masallar,  rivayetler  Allah’ı  ve  Peygamberi   tanımamak,  Kur’anı  bilmemek  veya  ona  inanmamaktır. Bu  masalları  anlatanlar  ve  bu  masallara  inananlar,  O  merhametliler  merhametlisi  Rahman  ve  Rahim  olan  Allah’a  ve  Kur’an  ahlâkı  ile  ahlâklanmış  Peygamberimize   en  büyük  hakareti  yapmaktadırlar.  

Unutulmamalıdır  ki  Cennet  ve  Cehennem,  bir  tür  imtihan  olan  dünya  hayatının  sonunda   konulan,  ödül  veya  cezanın  olduğu  bir  karşılıktır.   Böyle  bir  sınav  ve  ardından  ödül  ve  ceza  konulmazsa,  insan  psikolojisi  ve  sosyolojik  yapısı   gereği   asla  dünya  sınavına  çalışan   kişi  olmaz.  Allah’ın  koyduğu  hükümlere  ve  kurallara  uyulmaz. Dünyada  iyilik  diye  bir  kavram  kalmaz. Toplumda  adalet  ve  huzur  olmaz.  Güçlülerin  zayıfı  ezdiği  bir  dünyada  zulüm  eksik  olmaz. Gerçi  bugün  de  dünya  bu  durumdan  pek  farklı  bir  görünümde  değildir.  Dünyanın  büyük  bir  kesiminde  bugün  Kur’an  tanınmadığı  ve  bilinmediği  gibi,  Müslüman  olan  ülkelerde  de  gereği  gibi  anlaşılamamakta  ve  yaşanamamaktadır.

Müslümanlar,  Kur’an   dışındaki  kitapların,  rivayetlerin  ve  bununla   beraber   Siyonizmin  etkisiyle  mezheplere  bölünmüşler  ve  Kur’an  dışı  bu  egemenliklerin  baskısından  kurtularak  bir  türlü  gerçek  Hakk  Dine  yönelememişlerdir. Bundan  dolayı  da  mezhep  savaşları  ile  zulüm,  acı  ve  gözyaşı  had  safhadadır. Haşr  Sûresinin  18. ayetinde  "  Ey  inanmış  olan  kişiler !  Allah'ın  koruması  altına  girin,  her  kişi  yarın  için  ne  hazırladığına  bir   baksın. "  uyarısından  dolayı  bu  dünyada  da,  Ahiret  hayatında  da  kurtuluş, Yüce  Kitabımız  Kur’ana   ve  Yüce  Rabbimiz  Allah'a  gerçek  manada  yönelmek,  Kur'anı  anlayabileceğimiz  dilde  okuyarak  anlamak,  hükümlerine  harfiyyen  uymak  ve  aklı  egemen  kılmakla  ancak  mümkün  olabilecektir. Bu  dünyasını  Kur’an  ve  Allah’ın  ayetleriyle  güzelleştirebilenlerin  “ Benim  Ahiretim,  sonum,  Cennet  mi,  yoksa  Cehennem  mi   olacak ? “  diye  endişe  etmesine  hiç   gerek  kalmayacaktır. 

Biz  Ahirette  Cennet  veya  Cehennem  hayatının  ebediliğine  olan  inancımızla  yaptığımız  açıklamalarımıza  Casiye  Sûresinin  34 -  35.  ayetlerindeki  “  Ve  denilmiştir  ki :  “ Bugün  Biz  sizi,  sizin  bu  gününüze  kavuşmayı  unuttuğunuz  gibi  unuturuz. /  terk  ederiz /  cezalandırırız.  Yeriniz  de  ateştir.  Sizin  için  yardımcılardan  herhangi  biri  de  yoktur.  İşte  bunlar  sizin  Allah’ın  ayetlerini  alaya   almanız  ve  basit  dünya  yaşamının  sizi  aldatması  sebebiyledir. ”  Artık  bugün  onlar  ateşten  çıkarılmaz  ve  özür  dilemeleri  de  kabul  edilmez. /  Allah’ı  hoşnut  etmeleri  de  istenmez. “  ifadeleriyle  son  verelim  ve  noktayı  koyalım.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  bereketi,  Kur'anın  doğruları  ile  yaşayarak  Cehennem  azabından  kurtulup  ebedi  Cennet  hayatını  hak  eden  Müminlerin   üzerine  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR !  RAHMETİ  VE  KUR’AN  BİZE  YETER !

Temel  kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an  )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET