İnsanın yaratıldığı,
toplum yaşamına geçmeye
başladığı, aklını kullanıp
sorgulamaya geçtiği zamanlardan
itibaren ortaya çıkmış
tüm inançlarda öldükten sonra
öbür dünya hayatının
ödül veya
ceza yeri olarak
birbirine zıt iki
yurdunu oluşturan Cennet, Cehennem kavramı farklı
inanç ve tasvirler
içerse de Semavi
olmayan pek çok
dinde dahi bulunmaktadır. İnsanda
adalet duygusuna bağlı
olarak olması gereken
yaptırım anlayışı da Ahiret
hayatındaki ceza ve
ödülün varlığını gerekli
kılar. Mülk Sûresinin 1 – 2. ayetlerinde “ Hükümranlık elinde
bulunan Allah, ne cömerttir / Ne bol
bol nimet verendir. Ve O, her şeye
güç yetirendir. O, hanginizin amelce daha
iyi olduğunu sınamak için ölümü ve
hayatı oluşturdu. O azizdir. Gafurdur. “ ifadeleriyle
de Rabbimizin ölüm ve hayatı, insanların
Allah yolunda, insanlık için yerine
getirebildikleri veya getiremedikleri amelleri /
kulluk görevleri ile sınava çekmek için
yarattığı anlatılmaktadır.
Bu bağlamda bugün de bizler, Ahirete ve ölümden sonra hayattaki Cennet ve Cehennemin varlığına inanmış Müslümanlar olarak * Cennet nedir ? * Cehennem nedir ? * Kur’ân’da Cennet ve Cehennem nasıl tanımlanmaktadır ? * Halk kültüründe Cennet ve Cehennem nasıl tasvir edilmektedir ? * Herkes mutlaka Cehenneme girecek midir ? * Cehennem ehli kimlerdir ? * Cehennem devamlı kalınacak yer midir ? * Cehennemin çoğunu kadınlar mı oluşturacak ? * Kadınların çoğu Cehennemliktir diyen zihniyetin kanıtı var mıdır ? * Cennet, iyilerin mükâfat bulduğu bir yer midir ? * Cennet ehli kimlerdir ? * Cennet erkeklerin zevki sefa yeri midir ? * Cennette erkeklere dullar, bakireler, memeleri yeni tomurcuklanmış kızlar mı verilecek ? * Cennette huriler, şaraptan, sütten ırmaklar mı olacak ? * Ahirette yaratılış olacaksa, yaratılış bedenen mi yoksa rûhen midir ? * gibi bir çok soru ve karşılıkları yanlış veya doğru inançlarla da olsa zaman zaman gündemimizi meşgul etmektedir.
Cennet sözcüğü “ cenn “ kökünden türemiş bir isim olup esas anlamı “ gizlenmek, karanlıkta kaybolmak “ demek olup aynı zamanda yeryüzünde bitkilerin dal ve yapraklarıyla örttükleri toprak parçalarına da denilmektedir. Kur’anda çoğul olarak “ cennat “ ve “ cinan “ şekliyle de yer alır. Dini ve inanç terimi olarak Cennet ise peygamberlerin davetine uyarak Allah’tan gelen Hakk Dine inanan, Salih ameller işleyen kullar için Ahirette hazırlanmış olan mutluluk ve mükâfat yurdunu ifade eder. Cennet, bütün benliğiyle Allah’a yönelmiş, peygamberlerine, kitaplarına ve Ahiret gününe iman etmiş, hayatı boyunca emir ve yasaklarına uymaya çalışmış, Allah yolunda mücadele etmiş, takva sahibi / Güzel amellerle Allah’ın koruması altına girebilmiş kullarına Allah’ın vaat ettiği Ahiret hayatındaki ödülüdür.
Bu yeni ve
ebedi olacak Ahiret hayatı için müminler
teşvik ve teselli edilmek, özendirilmek
üzere Fussilet Sûresinin 31. ayetinde “ Cennette, kullarının
günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan
ve bağışı bol olan, engin merhamet
sahibinden bir ikram olarak sizin için
nefislerinizin arzuladığı her şey var. “ denilmekte, Zuhruf
Sûresinin 68 – 73. ayetlerinde de “ Allah’ın koruması altına girmiş kişilerin
çevrelerinde altın tepsiler, kadehler
dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı,
gözlerin zevkleneceği her şey vardır. Ve
siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte
bu yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle,
kendisine son sahip edildiğiniz Cennettir.
Orada sizin için birçok meyveler vardır.
Onlardan yiyeceksiniz. “ denilmekte, Muhammed
Sûresinin 14 – 15. ayetlerinde de “
Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı
değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet
veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan
ırmaklar vardır. Onlar için Cennette her
çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlama
vardır. “ denilerek ve
içinden nehirlerin aktığı,
bal ve sütten
ırmakların bulunduğu, içinde
gönlün hoşlandığı hoş
kokulu pek çok
yiyeceğin olduğu, atlas
ipekten giysilerin giyileceği,
altın ve gümüşten
kapların kullanılacağı, tam
bir huzur ve
mutluluk ortamı olarak
birçok ayrıntı ile
örneklenmektedir.
Bu bağlamda Araf Sûresinin 42. ayetinde “ Müminler / İman edenler ve salihatı işleyenler / Düzeltmeye yönelik işler yapanlar ki - Biz hiç kimseye kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz. “ İşte onlar Cennetin yaranlarıdır. Ve onlar, orada sonsuz kalıcıdırlar. “ şeklinde belirtilerek, Kalem 17, İnsan 12 - 22, Vakıa 24 - 38, Zuhruf 71 – 73. Duhan 51 – 57, Bakara 265, Fecr 13. Sebe 37, Fatr 32 - 33 ayetlerinde de çok değişik ayrıntılarıyla anlatıldığı gibi Cennete kimlerin girebilecekleri, Cennetin kapısının anahtarları, örneğin Müminun Sûresinin 1 – 11. ayetlerinde de “ Kesinlikle Müminler / inananlar durumlarını korudular. / kazandılar. Onlar salatlarında gösterişsiz / samimi olan kimselerdir. Ve onlar boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir. Ve onlar zekâtı / vergiyi veren kimselerdir. Ve onlar iffetlerini koruyan kimselerdir. Ve onlar emanetlerine ve antlaşmalarına riayet eden kimselerdir. Ve onlar salatlarını / destek olma kurumlarını koruyan kimselerdir. İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine son sahip olan son sahiplerin ta kendileridirler. “ ifadeleriyle özellikle Mümin ve salihatı işleyen, takva sahibi dosdoğru yolda olup Allah'ın rahmeti ve bağışlaması ile koruması altına girebilmiş olan insanların Cennete girebilecekleri ana hatlarıyla Adn, Firdevs, Naim Cenneti gibi isimlendirmeleri ile de açıklanmaktadır.
Ama örneğin Rad Sûresinin 35. ayetinde “ Allah’ın koruması altına girmiş / takva sahibi kişilere söz verilen meselûl cenneti / cennetin örneği şöyledir : Onun altından ırmaklar akar, nasiplikleri, meyveleri, renkleri, tatları ve gölgeleri süreklidir. “ denilerek, Bakara Sûresinin 25. ayetinde de “ İnanmış ve düzeltmeye yönelik işler yapan / Salihatı işleyen kimselere de, “ Şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu “ müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, “ Bu bizim daha önce rızıklandığımız şeydir “ derler. Ve onlara onun benzeşenleri verildi. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi halbuki bütün bu örneklemelerde gerek Cennet veya gerekse Cehennem için anlatılanlar ise bu dünyadaki üç boyutlu yapısında gerçeği ile değil, örnekleme ile bu dünyada bilinen meyvelerin ve nimetlerin bambaşka bir yapıdaki aynı benzerlerinin verileceği anlatılırken, bizim bu dünyadaki üç boyutlu hayatımıza göre ancak bildiğimiz ve tanıdığımız dünya nimetleri üzerine örneklemelerle yapılmaktadır.
Vakıa Sûresinin 60 - 61. ayetlerinde Rabbimizin : " Ölümü aranızda Biz ayarladık Biz ! Ve Biz sizi benzerlerle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine önüne geçilenler / engellenebilenler değiliz. " ifadeleriyle belirttiği gibi, ölümden sonra Rabbimiz bizi tekrar Ahiret hesaplaşması için dirilttiğinde, hadis ve rivayetlerle gerçek olmayan anlatımlarda olduğu gibi üç boyutlu ve maddeden oluşan bedenimizle, bütün varlıkları dahi dünyadaki yapılarıyla aynen yaratmayacak ki ! Bizim tasavvur dahi edemeyeceğimiz, bambaşka bir kozmik yapıda, belkide farklı bir formda, boyutta veya boyutsuz oluşturabileceğinden dolayı pek çok ayetteki Cennet ve Ahiret hayatı tasvirlerinde algılayabileceğimiz, bizim kapasitemiz ölçüsünde benzetme ve teşbihlerle anlatımları görmekteyiz. Bu bakımdan ayet orijinallerinde de yapılan Cennet tasvirlerinde “ cennetin meseli / cennetin örneği “ bazı ayetlerde “ emsalekûm “ bazı ayetlerde de “ müteşabih " sözcükleri kullanıldığından dolayı anlaşılan o ki, kimsenin de gidip dönmediğine göre Cennetin gerçeğini doğrusuyla anlamaya, insanın dünya aklı ile kapasitesi müsait değildir.
Bu nedenle bizim kesin olarak dillendiremeyeceğimiz yapıda olan Ahiret hayatında olacaklar, bize Kur’anda bütün detayları ile değil, bizzat sadece dünya hayatımızdaki bazı kesitlerin benzetmeleri olarak anlatılmaktadır. Sonuç olarak öldükten sonra Ahiret hayatı için tekrar diriltildiğimizde gerek bizim yapımız bu dünyadaki üç boyutlu bedenimizle değil, gerekse bizim karşımıza çıkarılacak her şey başka bir boyutta, başka bir kozmik yapıda, olacaktır. Doğrusunu ve gerçeğini de en iyi Rabbimiz bilir !...O nedenle bütün Cennet ödülü anlatımları da özellikle o dönemin Arap kültürüne, ancak Dünya yapısına, özelliklerine, olanaklarına, insanın aklına ve sahip olunan bilgilere, yaşanan duygulara ve hislere göre örneklendirilmektedir. Kur’anda daha bunlara benzer birçok ayet ayrıntılarıyla da tasvir edilmektedir, ancak sayılan bu niteliklerin tümünün birer sembol anlatım, örnekleme olduğu vurgulanmakta ve asıllarının daha muhteşem olduğu iması da yapılmaktadır. Cennet sözcüğü Kur’anda sadece dini bir terim olarak değil, aynı zamanda dünya yaşamındaki bazı özellikler için de kullanılmıştır.
Cehennem sözcüğü Arapça’da
“
çok derin çukur “
anlamında kullanılırken, Kur’anda “
hak edenlerin Ahirette
cezalandırılmak için atılacakları
çok derin çukur “
anlamında kullanılmıştır.
Suçluların cezalandırılacağı bu
çok derin çukur,
Kur’anda “ Cahim, haviye,
hutame, leza, sair, harik,
hamim, semum, siccin,
darulbevar, suüddar “ gibi
niteliklerle yer almaktadır. Bunlar dikkate
alındığında ve Allah’ın
cezalandırmayı Ahirete bıraktığı
dikkate alınınca Kur’anda
konu edilen Cehennemin
Dünyada olmayıp Ahirette
olduğu açıkça ortaya
çıkar.
Örneğin Bakara Sûresinin 38. ayetinde “ Ve küfretmiş / Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğini bilerek reddetmiş ve ayetlerimzi yalanlamış kimseler, işte onlar ateşin ashabıdır. “ ifadeleriyle kâfirlerin Cehennemin arkadaşı olacağının belirtildiği gibi, Kariah Sûresinin 8 – 11. ayetlerinde de “ Tartıları hafif gelen kimse ise, işte onun anası Haviye’dir / uçurum derin bir çukurdur. Onun ne olduğunu sana ne bildirdi ? O kızgın bir ateştir. “ ifadeleriyle ana olarak nitelendirilen “ haviye “ ifadesiyle edebi bir sanat anlatımıyla Allah’ı ve ayetlerini reddeden inançsızları, içine girecekleri Cehennemin, çocuğunu koruyan bir ana gibi kucaklayacağı, saracağı kinaye benzetmesi yapılmaktadır.
O inançsızlara “ haviye’ den “ başka kucak açanın bulunmayacağı dile getirilmektedir. Sizin bildiğiniz ateş onun yanında soğuk kalır denilmektedir. Hud Sûresinin 106 – 107. ayetlerinde de “ İşte şu bedbaht olanlar Cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça / sonu gelmeyen süre onlar o ateşte kalacaklardır. “ denilerek Allah’ı ve ayetlerini inkâr eden reddiyeci kâfirlerin sonlarının ise ebedi Cehennem hayatı olacağı uyarısı yapılmaktadır.
Öncelikle şunu asla unutmayalım, Cenneti de var ederek içine girecek olan, ya da Cehennemi de var ederek içine girecek olan insanın bizzat kendisidir ! Seçmiş olduğu hayatın, vermiş olduğu kararların ve atmış olduğu adımların karşılığıdır. Necm Sûresinin 39. ayetinde “ Gerçek şu ki insan için çalışıp didindiğinden / alın terinden, emeğinden başka bir şey yoktur. “ Yasin Sûresinin 54. ayetinde “ Artık bugün kişi herhangi bir haksızlığa uğramaz. Ve sadece yapmış olduklarınızla karşılıklandırılırsınız. “ İsra Sûresinin 13. ayetinde “ Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi, yapılan her amelin, iyiliğin de, kötülüğün de Allah katında mutlaka bir karşılığı vardır. Zilzal Sûresinin 6 – 8. ayetlerinde “ O gün insanlar amellerini görsünler diye bölük bölük ortaya çıkacaklar. Artık her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir. ” ifadeleriyle belirtildiği gibi de, zerre kadar iyilik yapan da, zerre kadar kötülük yapan da Mahşer gününde karşılığını bulacaktır.
Ayetlerde gördüğümüz gibi Cennet ve Cehennem kavramlarının Kur’ana göre ne olduğunu iyi ve doğru anlayabilmek için ancak Dünya yaşamındaki yapılanların veya yapılmayanların karşılığı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Yunus Emre’nin * Cennet Cennet dedikleri * birkaç köşkle birkaç huri * İsteyene ver sen anı, * bana seni gerek seni ” diyerek tanımladığı gibi, toplumda anlatılan ve inanılan Cennet ve Cehennem ile gerçekte ve Kur’andaki Cennet ve Cehennemin ne olduğunu iyi ve doğru bilmek gerekir. Bunun farkında olanların ise derdi, bugün toplumda hurafe, hadis ve rivayetlerle anlatılan ve inanılan Cennet olamaz. Oysa insanların öncelikli hedefi Allah’ı ve Kur’anı doğru anlamak olmalıdır.
Allah katında ve Kur’anda Cennet ve Cehennemin ne olduğunu bilmek isteyenlerin, toplumda ve halk kültüründe anlatılan Cennet beklentisi olmamalı, Bakara Sûresinin 25. ayetinde “ İman edip salihatı işleyen / düzeltmeye yönelik işler yapan kimselere de, “ Şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu “ müjdele. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi Müslümanlar her türlü kötülükten uzak duran takva sahibi ve sâlihlerden, yani Kur’anın tanımladığı iyi insan olmaya çalışmalıdır. İyi insana Allah’ın lütfû ise Cennettir, hûşûdur, mutluluktur, huzurdur, selamettir.
Kur’anda kötülük yapanların ise karşılığı Cehennemdir, sıkıntıdır, huzursuzluktur, ateştir, içsel yangınlardır, kaygılardır. Peki, gerçek Cehennem, Cennet topluma anlatılan ve inandırılan gibi midir ? Kur’ân’da nasıl tanımlanmaktadır ? Cennet ve Cehennem, insana öldükten sonra mı verilecektir ? Ölmeden önce Cennet hissedilemez mi ? Ölüm ve sonrası nedir ? İnsan aklı, ölüm ve sonrasını çözebilir mi ? Geldiğimiz boyutu, yaşamı, ölüm ve sonrasını bilmeden gerçek iman mertebesine erişilebilir mi ? Cennet ve Cehennem toplumda anlatıldığı gibi midir ? Yoksa bizim için başka gayb olan bilgileri mi içermektedir ? Bu makalemizde biz de Kur’an ayetlerinin doğrularıyla Cehennem, Cennet kavramlarını anlamaya çalışacağız.
Cennet ve Cehennem üzerine, eski ve ilkel inançlarla beraber Yunan mitolojisinden esinlenerek yazılmış birçok fantastik olaylar ve hayal gücü ile kurgulanmış masallar, rivayetler, bulunmaktadır. Tarih boyunca bunlar insanları etkisi altına almıştır. Oysa Kur’an ile yapılan tasvirlerin ve anlatılanların dışında biz, Cennet ve Cehennemin gerçeğinin nasıl olacağını bilemeyiz. Çünkü bunlar bizim için gaybdir. Gaybi de Allah’tan başka kimse bilemez.
Fakat bu gün pek çok kitapta sanki oralara gidip gelinmiş gibi etraflıca ayrıntılarla Cennet ve Cehennem yaşantıları anlatılmaktadır. Peygamberimize atfedilen bu masalların, rivayetlerin yüzlercesi “ Kütübü Sitte “ denilen kitapta toplanmış, Enam Sûresinin 50. ayetinde “ De ki : Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybi de bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum. “ denildiği halde O’na Kur’an ayetlerine aykırı olarak gayb bildirttirilmiş, birçok rivayet uydurulmuştur.
Yüzlerce olan ve kitaplar dolusu Cennet ve Cehennemin yapısı ile ilgili anlatılanların bazılarına göre ; * Cennette 8 kapı vardır. Bunların içinde bir kapı Reyyan diye isimlendirilir. Buradan Cennete yalnız oruçlu olanlar girer. ( Buhari 3058 ) * Cennetin bir kerpici gümüşten, bir kerpici altından, harcı da keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı zaferandır. ( Tirmizi 2646 ) * Cennette gövdesi altın olmayan hiç bir ağaç yoktur. ( Tirmizi 2645 ) * Cennetteki bir ağacı, altında bir süvari atı ile yüz sene yürürse yine de onu bitiremez. ( Müslim 2828 ) * Cennet ehli Cennete, kılsız, tüysüz, yaratılıştan sürmeli ve otuz üç yaşlarında olarak girecektir ( Tirmizi 2669 ) * Onların Cennetteki tarakları altındır. Terleri misktir. Buhurdanlıklarının udu Hint ududur. Her biri için iki zevce vardır. Ve zevceleri Hurul İyn dir. Vücutları 30 metredir. ( Müslim 2834 )
Ülkemizde çocukluğumuzdan itibaren çoğunlukla halk kültüründe “ Allah Cehennemde yakar. Cehennem kuyularına atar. Cehennemde zebaniler ateşe sokar durur. Cehennem ateşi derileri yakar kavurur. Yılanlar, akrepler gelir sokar. Zakkum yiyerek, bağırsaklar parçalanır. İrinli su içirilir. Zebaniler gelir başına topuzlarla vurur. Beden büyütülür, azabın şiddeti artar. Allah gayya kuyularına atar. “ gibi Cehennem korkuları ile büyütüldük, beynimize işlendi ürperti ve korkularla yaşadık. Bu korkular adeta bizleri esir aldı. Tabiidir ki bu korkularla beraber “ Allah çarpar, taş eder. Allah sefil eder, rezil eder, hâkir kılar, gökten başınıza yıldırım atar. Allah belanızı verir, cezanızı verir, kör eder, sağır eder. ” Gibi tehditlerle Allah korkusu da beynimize işlendi.
Halbuki korkulara
odaklanmış bir beyin
gerçeklere ulaşamaz. Korkunun olduğu yerde,
ilmî düşünce olamaz.
Korku, beynin çalışmasını engelleyen bir duygudur.
Korku, düşünmemizi, anlamamızı, şahit olmamızı, engelleyen
bir duygudur. Oysa
Allah sevgisi mi,
yoksa Allah korkusu
mu bizi gerçeklere götürecektir.
Allah’tan korkan,
Allah’a yaklaşabilir
mi ? gerçeklere ulaşabilir mi ?
İslam Dininde aslında Kur'an ayetlerinde yer alan havf, mehafat sözcüklerinin karşılığı olan ve insanın fıtratında bulunan basit korkuya benzer şekilde Allah Korkusu mefhumu yoktur. Bunun yerine " Haşyet " vardır. Yüzyıllardır Ulema tarafından bu fark gözetilmediğinden, özellikle Tasavvuf Mürşitleri tarafından Allah korkusu ve sevgisi ile ilgili olarak gereksiz, anlamsız görüşler ve yorumlar ortaya konulmuştur. Halbuki Allah sevgisinin, Haşyet sözcüğünün tam karşılığı da basit korku değildir.
Rad Sûresinin 19 - 24. ayetlerinde " ... ve yehşevne rabbeküm / Rabblerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti ve hayranlık duyan ve hesabın kötülüğünden yehâfüne / korkan kişiler... " ifadelerinde gördüğümüz gibi Allah’a karşı duyulması gereken haşyetten / hayranlık ve saygıdan söz edilmekte, Allah'tan değil, azabın korkusundan söz edilmektedir. Haşr Sûresinin 13. ayetinde de “ ….Onların Allah’tan çok sizden korkmaları, şüphesiz bunları iyi anlamayan bir toplum olmasındandır. “ denildiği gibi yanlış korkunun Allah’ı yeterince tanımayanların anlattıkları yanlış aktarımlardan ileri geldiği belirtilmektedir. Gerektiği ölçüde Allah’ı Kur’an ayetlerini inceleyerek idrak edenler, asla korku içinde olmazlar. Mü’minlik makamına ulaşanlar, Kur’anın İslâm’ıyla şereflenenler, gerçek Müslüman olarak yaşayanlar, asla korku içinde olmazlar. ( Allah’ı Kur’an İle Tanıyalım başlıklı makalemize bakabilirsiniz. )
Cennet ve Cehennem azabı konusunda bugüne kadar ileri sürülmüş ve günümüzde de sürülmeye devam eden, anlamı saptırılan birçok ayet doğrultusunda Kur’an dışı iddialar bulunmaktadır.
* Herkes Cehenneme
girecek mi ?
* Günahkâr Müslümanların
Ahiretteki hali ne
olacak ?
* Cennet ve
Cehennem ebedi midir ?
* İyi insan
olarak bilinip de Müslüman olmayan
bazılarının Ahirette hali
nasıl olacak ?
Gibi soruların Kur’anın
doğruları ile
açıklığa kavuşturulması önem
taşımaktadır. Biz de bu
ayrıntılara ana hatlarıyla
bakmaya çalışalım.
Herkes mutlaka Cehenneme girecek mi ? Rabbimizin Kur’an ayetleri ile bildirdiği ifadeler gayet açık ve net olmasına rağmen, bunlara aykırı, yanlış bir anlayış ile “ Günahları miktarı kadar Cehennem azabı görenler, daha sonra günahlarından arınmış olarak Cennete girerler “ denilmiş, bazı rivayetlerde de imanlı imansız herkesin, hatta peygamberlerin bile önce Cehenneme uğrayacağı, daha sonra Cennete gidecekleri söylenmiştir. Cennet ve Cehennem konusunda uydurulan pek çok gerçek dışı rivayetin 17 si İbn Abbas, dördü de Peygamberimizin eşi Hafsa’ya dayandırılmıştır.
Birbiriyle çelişen bu rivayetler ve aynı türde uydurulan yüzlercesi İbn Kesir’de toplanmıştır. 800 lü yıllarda dar olanaklarla, yetersiz bilgilerle çeviri, tefsir yapan müfessirlerin bu görüşleri, öncekileri sorgulamadan yeterli araştırma yapmadan körü körüne izlemeyi ilim sayan taklitçi Ulema ile topluma inanç olarak yerleştirilmiş, hurafelerle imanlı imansız herkesin, hatta peygamberlerin bile önce Cehenneme uğrayacağı, daha sonra Cennete gidecekleri yolunda iddialar ortaya atılmış ve Meryem Sûresinin 71. ayetinde " Ve Rabbinin üzerine almış olduğu kesinleşmiş bir hüküm olarak, içinizden Cehennemin dış kenarına / toplanma yerine uğramayacak hiç kimse yoktur. " ifadeleri saptırılarak ve yanlış yorumlanarak bu iddialara malzeme yapılmıştır.
Pek çok mealde ayetteki “ Cehennemin dış kenarı “ ifadesi toplanma yeri şeklinde değil de aslından farklı olarak, doğrudan “ Cehennem “ şeklinde yer almıştır. Aslında bu ayetle ve bundan önceki 66. ve 72. ayetler grubunda, özellikle 68. ayetin orijinalinde de " havle cehenneme " ifadesiyle insanların haşr esnasında peygamberler de dahil olmak üzere tüm insanların, şeytanlarla ( kendi iblisleriyle ) birlikte, Cehennemin dış kenarındaki bulunan Mahşer alanında toplanacakları ve herkesin tanıkları ile birlikte hesap vermek üzere sorgulanacakları belirtilmektedir.
Havle sözcüğü, bir yerin dış
kenarı, bahçesi anlamına gelmekte olduğundan
dolayı sözü edilen yer veya alan
Cehennemin içi değildir. Buradaki toplanma mahşer
yerinde olup, hesap vermek içindir. Ayette
de belirtildiği gibi Haşr, Allah’ın kesin olarak aldığı,
asla değişmez bir
kararıdır. Burası girilecek bir yer değildir.
Görülecek hesap sonrasında, Cehenneme veya Cennete
sevkin yapılacağı yerdir. Bu ayetlerde haşrdaki ( toplanma anındaki ) ürpertici
tablolar müminleri asla korkutmamalıdır. Çünkü
Yüce Rabbimiz Allah, Enbiya Sûresinin 101 - 102.
ayetlerinde "
Şüphesiz tarafımızdan kendilerine “ en güzel
“ hazırlanan kimseler ; İşte onlar
Cehennemden uzaklaştırılmışlardır. Onlar Cehennemin
uğultusunu duymazlar. Onlar nefislerinin istediği şeyler içinde
sürekli kalıcıdırlar. " ifadeleriyle
müminlerin mahşer alanında güvende olacaklarını,
çok çabuk da Cennete sevk edileceklerini
bildirmektedir.
Herkes mutlaka Cehenneme girecek iddiasında bulunanlar, bütün insanların dünyada işlemiş oldukları günahlarından dolayı, önce Cehenneme atılacaklarını, ve orada belli bir zaman azap çektikten sonra, günahlarından arınmış olarak Cennete gideceklerini söylemektedirler. Kur’an ayetlerine aykırı ve Yahudi inancının bir sonucu olan bu iddia asılsız olan pek çok uydurma rivayetle de desteklenerek toplumda yaygınlaştırılmıştır. Yahudi Eski Ahit kaynaklarından çalıntı yapmaya alışmış olan bu zihniyetteki insanlar, rivayetlerle dinin içine bu inancı yerleştirmekte de başarılı olmuşlardır. Halbuki itikatta zan ile hüküm vermenin yeri yoktur. Üstelik peygamberlerin de Cehennemde işi olabilir mi ?
Kur’andan onay almayan hiç bir inanç din olamaz. Çünkü Cehenneme kimlerin ve niçin gireceği Kur’an ayetleri ile çok net ve ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Yunus Sûresinin 52. ayetinde “ Sonra o şirk koşarak, inkâr ederek yanlış / kendi zararlarına iş yapanlara, tanı şu sonsuzluğun azabını denilecek. “ Fatır Sûresinin 36. ayetinde “ Ve şu kâfirler / Allah’ın ilahlığını ve rabliğini bilerek reddeden şu kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. “ Nahl Sûresinin 27. ayetinde " Sonra kıyamet günü Allah onları rezil rüsva edecek ve “ Hani uğrunda düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede ? “ diyecektir. Kendilerine bilgi verilmiş olan kimseler “ Şüphesiz ki bugün rezillik rüsvalık ve kötülük kâfirler / Allah’ın ilâhlığını ve Rabliğinin bilerek reddedenler üzerinedir “ diyecekler. " ifadeleriyle belirtildiği gibi bunlar, Nisa 93, Zümer 40, Şura 44, Haşr 17, Araf 40, ayetlerinde olduğu gibi daha pek çok ayrıntılarla açıklanmış olan, Allah'ın ilâhlığını ve Rabbliğini bilerek inkâr eden kâfirler, Allah’a ortak koşan müşriklerdir.
Günahkâr Müslümanların hali ne olacak ? Bir takım kişilerin iddia ettikleri gibi önce Cehenneme girip, günahları kadar azap çektikten sonra arınıp, ondan sonra mı Cennete girecekler ? Eğer öyle olacaksa Kur’anda pek çok ayette ifade edilen " Allah’ın tevbe edin emrinin " bir anlamı kalmaz. Oysa Yüce Rabbimiz, tevbe kapılarını ardına kadar açmıştır, tevbeleri çokça kabul eden Tevvab’tır. Her fırsatta tevbe etmemizi, cahillikle işlediğimiz günahlarımızı bağışlayacağını bildirmektedir. Bundan dolayı Ankebut Sûresinin 7. ayetinde " Ve inanan ve salihatı işleyen / düzeltmeye yönelik işler yapan kimseler, onların kötülüklerini elbette örteceğiz ve kesinlikle onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz. " ifadesiyle belirtildiği gibi küfür ve şirke bulaşmamış Müslümanların günahlarını affedecek ve onları Cehenneme koymadan Cennetine koyacaktır.
Cennet ve Cehennem ebedi midir ? Kur’an ayetleriyle, bu dünya hayatının geçici ve bir eğlenceden ibaret olduğu, Ahiret hayatının ise ebedi ve daha hayırlı olduğu defalarca tekrar edilmiş, Ahiret yurdu ( Dar ı Beka ) kalıcı yurt olarak nitelendirilmiştir. Bundan dolayı da Ahiret hayatında müminlerin mükâfatlandırılacağı Cennet ile, isyan edenlerin, kâfirlerin, müşriklerin cezalandırılacağı Cehennem birer ebedilik yurdudur. Kur’anın bir çok ayetinde de müminlerin Cennette, Kâfirlerin ise Cehennemde ebedi kalacakları bildirilerek açıkça ortaya konmaktadır. Cehenneme girenlerin oradan çıkacaklarına dair, Kur’anda en ufak bir işaret dahi yoktur.
Örneğin, Fussilet Sûresinin 27 - 28. ayetlerinde “ Artk Biz, kesinlikle kâfirlere / Allah’ın ilahlığını ve rabliğini bilerek reddetmiş kimselere şiddetli bir azap tattıracağız. Ve kesinlikle onlara yaptıkları amellerin en kötüsünü karşılık olarak vereceğiz. İşte bu, Allah’ın düşmanlarının cezasıdır. Ayetlerimizi bile bile inkâr eden kimseler olmaları nedeniyle ceza olarak, onlar için orada sonsuzluk yurdu vardır. “ yine Ali İmran Sûresinin 116. ayetinde “ Kâfirlerin, malları ve çocukları Allah’ın katında onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar ateş ashabıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. “ denildiği gibi aksine pek çok ayetle Cehenneme girenlerin orada ebedi kalacakları bildirilmektedir.
Cehennemdeki ebedi azap konusunda bazıları,
ayetlerin orijinalindeki “ hulud “
sözcüğünün, uzun süreli kalış olduğunu
ifade edip, ebediliği / sonsuzluğu ifade
etmediğini iddia etmekte, bu itibarla
Cehennemin ve Cehennem azabının ebedi
olmayacağını ileri sürmektedirler. Ama Kur’anda
hem Cennetin hem de Cehennemin sürekliliği ( hulud
ve ebed ) olarak
aynı sözcüklerle ifade edilmektedir. Her
iki mekân için de aynı kalıptaki
ifadeler kullanılmaktadır. Bir ifadenin, bir
yer için başka anlamda, diğer bir yer
için başka anlamda olması beklenemez. Bundan
dolayı her ikisindeki hayat ta ebedidir.
Yine bu
konuda Kur’an dışı olan iddialardan biri de
özellikle aslında Kur’anın gerçeğinden ayrılan * Cennet ve Cehennem
ebedi midir ? Cehennem ebedi ama azap süreli
midir ? ana başlıklarındaki sorgulamalardır.
Yine bu bağlamda Kur’anda Cennet ve Cehennemin ebedi olmadığı ve yok edileceğine dair herhangi bir ayet ve ima bulunmamasına rağmen ama bu inanca Kur'ana ve yine bize göre yanlış ve haksız da olsa bu inançtaki özellikle Tasavvufi Tarikat çevreleri tarafından bazı ayetler delil gösterilmektedir ve Tasavvufun ünlü Evliyalarından sayılan hemen hemen çoğunluk Tarikatın da peşinden gittiği ve Kur’an dışındaki “ Vahdeti Vücut “ temelindeki inancına dayanarak bir çok yanlışın içerisinde olduğunu düşündüğümüz, Muhyiddini Arabi / İbnü’l Arabi’nin yüz sayfalık bir eserinde bu iddia dayanaksız olarak yer almaktadır. ( Sitemizdeki “ Tasavvufta Sırlar ve Kerametler “ başlıklı makalemize bakabilirsiniz. )
Önce Cennet ve
Cehennem ebedi midir ? konusuna yukarıda
değindiğimiz gibi Ahiret
sözcüğü Arapça bir sözcük olup,
ölümden sonraki ebedi hayat, öteki
dünya, Dar ı Beka ( Baki olan
yer, kalıcı yurt ) son yurt anlamlarına
gelmektedir. Bir an için bunun aksi
ve geçici bir mekân olduğu düşünülecek
olursa, bu takdirde Allah’ın kullarına
“ sonu gelmeyen bir nimeti
vermeyi vaat ettiği “
darul Emân “ ın neresi olduğu sorusu
gündeme gelecektir. Kur’anda Cennetten başka
böyle bir yerin bulunduğu hakkında da
herhangi bilgi bulunmamaktadır.
Diğer taraftan Kur’anda süreklilik arz
eden bir ceza mahalli olarak tanıtılan Cehenneme
girenlerin oradan çıkacaklarına, çıkabileceğine
dair en ufak bir işaret, ima ve
ayet dahi yoktur. Tam aksine Ali
İmran 116, Zümer 71 – 72, Mümin 69 – 76,
Cinn 22 – 23, Nisa 14, 93, Furkan 68 – 71, gibi
bir çok ayette ve Tevbe
Sûresinin 68. ayetinde de “ Allah münafık
erkek ve münafık
kadınlara ve kâfirlere / inanmayanlara, içinde
temelli kalanlar olarak
Cehennem ateşini vaat
etmiştir. O, onlara yeter.
Ve Allah lâinun / onları dışlayıp
rahmetinden mahrum bırakmıştır.
Onlara kalıcı bir
azap vardır. “ ifadelerinde
gördüğümüz gibi Cehenneme sokulanların orada
ebedi kalacakları bildirilmektedir.
Bazıları azap ayetlerinde geçen “
hulud “ sözcüğünün “ uzun
süreli kalış “ ı ifade ettiğini,
sonsuzluğu ifade etmediğini iddia etmektedir. Böylece Cehennem azabının ebedi olmayacağını
ileri sürmüşlerdir. Oysa Kur’anda hem
Cennetin, hem de Cehennemin sürekliliği “
hulud ve ebed “ sözcükleriyle ifade edilmiş
her iki mekân için de aynı kalıplar
kullanılmıştır. Bir kavramın bir yer için
başka, diğer bir yer için başka olarak kullanılması
söz konusu olamaz.
Bu sözcüklerin anlamlarına bakacak olursak
; Noktalı “ ha “ harfiyle yazılan “
halede “ fiili ve bu fiilden türeyen “
yahlüdü, hulden, huluden “ şeklindeki
türevleri “ devam etmek, uzun zaman kalmak
” anlamına gelir. Aynı şekilde “ hakede “
sözcüğünün içinde yer aldığı bileşik ifadeler
de devamlılığı, sürekliliği ifade eder. Enbiya 7
– 8 ve Hud 105 - 108 ayetlerinde “
…. İşte bu bedbaht olanlar cehennem
ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme
ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer
durdukça onlar da o ateşte dâme /
sürekli kalacaklardır. “ ifadelerinde üstelik
de hulud ifadesi “ dâme “
sürekli, devamlı sözcüğüyle de
desteklenmiştir. Ayette geçen “ yer
gök durdukça “ deyimi sadece Arapçada
değil, başka bir çok dilde de sonsuzluğu
belirtir.
Ayetlerde yer alan “ el ebedü “
/ ebed sözcüğünün anlamı Sözlüklerde “ sonsuzluk,
sınırsız zaman, ezeli, daim gibi anlamlara
gelir ( Tac’ül Arus c.4 S 327 ) Çoğul
hali “ abad “ ve “ ubut “
şeklindedir. Türevleri de sonsuzluk, ahiret,
daima, her zaman anlamlarına gelmektedir.
Bu “ uzun zaman “ anlamı siz de
sorunuz içinde ayet örnekleriyle belirtmişsiniz,
evet dünyadaki herhangi bir şey veya
olay için de geçerlidir. Ama Zuhruf 74 -
77 ve Nisa Sûresinin 167 – 169 ayetlerinde ”
…Şüphesiz küfreden ve şirk koşmak suretiyle
yanlış iş yapan şu kimseler, Allah
onları bağışlayacak değildir. Onları fihâ ebedâ /
içinde temelli ve sonsuza dek kalacakları
cehennem yolundan başka bir yola da
kılavuzlayacak değildir. Ve bu Allah’a çok
kolaydır. “ ifadeleriyle Ahiret hayatı için
kullanıldığında ise kesinlikle “ sonsuzluk “
ifade etmektedir.
Bu tür ayetlerde Cehennem azabının
ebedi olduğunu bildiren “ müks “, makis
“ sözcüğü ikamet etmek, yerleşmek, bir
yerde durup beklemek demektir. ( Lisan’ül Arab
c. 8 s. 337 ) Yani Malik’in
ifadesiyle kâfirlere “ sizin ikâmetgâhınız
artık burasıdır, başka yeriniz yok
denilmektedir. Bu sözcüklerden başka “
seva ve lübs “ sözcükleri de “
ikâmet edilen yer " anlamında kullanılmıştır.
Cehennem ebedi ama azap süreli midir ?
Bu konu tarih boyunca tartışılmış ve
çeşitli gerekçeler gösterilerek değişik kesimler
tarafından azabın ebedi olmadığı değişik
ayet örnekleriyle savunulmuştur. Örneğin
Yahudilerde, ellerindeki kitapta gerçek Tevrat'ta
olmamasına rağmen tahrif sonucu Allah adına
bir yalan uydurmuşlar ve ne kadar
süre ile suç işlenirse Cehennemde de
o kadar süre kalınacağına inanılmıştır.
Enam 128, Nisa 168, 169, Hud 106 –
107, Ali İmran Sûresinin 23 – 25 ayetlerinde "
….Bu onların " Ateş bize sayılı
birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır " demeleri
nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler
de dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. " ifadeleriyle
belirtildiği gibi Yahudilerin bu inancı “
Uydurulmuş bir yalan “ olarak
nitelendirilmiştir.
Cehennem azabının geçici olduğunu savunanlar
Kur’andaki Enam 128. ve Hud 127.
ayetlerinde geçen “ Allah’ın dilediği
hariç “ ifadesini de delil olarak
kullanırlar. Halbuki bu ifade, “ Her zaman
ve her koşulda, güç ve kudretin
Allah’a ait olduğunu, dilediğini yapacağını
“ vurgulamaktadır. Bu ifadeyi hükmün
bir istisnası olduğunu düşünmek doğru değildir.
Çünkü ayetlerde ebedi olarak ateşte kalınacağına
muhatap olanlar, ins u cinnden / bildik bilmedik
bütün insanlardan, şeytana uyup kâfir
olanlardır. Kâfirler için Cehennemde bir
istisnanın olduğunu düşünmek yukarıda
belirttiğimiz Nisa Sûresinin ayetlerini de
inkâr etmek anlamına gelir.
Ayetlerde geçen “ ahkaben “
sözcüğüne lügatlerde “ bir yıldan fazla bir
zaman, uzun zaman, seksen sene “ gibi
anlamlar verilmiştir. ( Ragıp el İsfehani
Müfredat hkb mad. ) Ahiret yurdunun belli
bir süreli olduğunu iddia edenler ise
lügatlerdeki bu süreleri Ahiret yurdu için
yeterli görmemiş olacaklar ki, sözcüğü
asırlarca, çağlar boyunca, diye yine de
sonlu olarak tercüme etmişlerdir. Cehennem
azabının ebedi olmadığını ileri sürerken bu
iddialarını Ahiret yurdunda kalınacak süreyi
ifade eden “ ahkaben “
sözcüğünün bir zaman dilimini belirtmekte
olduğuna dayandırmaktadırlar. Ama Ahkaben
sözcüğüne aynı zamanda hal ve durum
bildiren bir anlam vermek de mümkündür.
Şöyle ki dikkat edilirse sözcüğün geçtiği
ayetlerin ardındaki ayetlerde, Cehennemde
bulunanların serinlik ve içecek bir şey
tadamayacakları aksine kaynar su ve irin
içecekleri ve onlar için azaptan başka bir
şeyin artmayacağı bildirilmektedir.
Bu şartlardaki bir insanın kısa sürede
“ deve semerini bağlayan kayışa veya
semerin yükünü bağlayan ipe dönmesi
kaçınılmazdır. İşte “ el hakabu “
sözcüğünün çoğulu olan “ ahkab “
sözcüğü de bu anlama gelmektedir. Gerçekten
de Cehennemdeki onca azabın içinde kaynar
su ve irin içen kimsenin zayıflama
sonucunda kayışa veya ipe benzetilmeleri,
içinde bulundukları perişan durumu anlatmak
için son derece uygun bir benzetmedir. Ama
dikkatten kaçırılmamalıdır ki bu benzetmeler
dünyadaki biyolojik insan yapısına göre
uyarı olması bakımından metafor benzetmelerdir.
Ama Vakıa 60 - 61. ayetlerde de
belirtildiği gibi Ahiretteki yapı zaten bu
şekilde olmayacaktır. Bütün bu duygular da
bambaşka bir yapı içerisinde ve de
farklı bir şekilde olacaktır.
Bazıları da Ahiret hayatının, özellikle
de Cennet ve Cehennemin ebedi olması
ile adaletsizliği ve “ taaddüdü
kudema “ oluşturacağını, yani ebediliğin
Cennet ve Cehenneme de izafe edilmesi
ile sadece Allah’a ait olan bu
özelliğin çoğalmış olacağını ileri sürmüşler
ve bu nedenle Cehennemin ebedi olması
durumunun Kur’anın ve Allah'ın ulûhiyet
anlayışına aykırı olacağını iddia etmişlerdir. Bu
görüş sahipleri iddialarına Kasas Sûresinin
88. ayetindeki “ Allah’ın zatı
dışında her şey helâk olacaktır “
ifadesi ile Rahman Sûresinin 26, 27.
ayetlerindeki “ Yeryüzünün üzerindeki
her kişi gelip geçicidir. Ve O Celal
ve ikram sahibi Rabbinin bizzat Kendisi
baki kalır. “ şeklindeki ifadeleri delil
olarak göstermişlerdir.
Halbuki Kasas Sûresinin 88. ayetinde
“ Allahtan başka ilâhlara,
ölümlü olmaları nedeniyle inanılmaması gerektiği,
Allah’ın ise baki olduğu “
bildirilmektedir. Yani bu ifadelerin getirilmek
istenen anlamla ve Cehennemle hiç bir
ilgisi yoktur. Rahman 26 - 27. ayetlerinde
de tamamen dünya ile ilgili gerçekler dile
getirilmektedir. Dünyada var olan her
şeyin kıyamet ile yok olacağı
anlatılmaktadır. Bu ifadelerin de Ahiret hayatı
Cennet ve Cehennemle de hiç bir
ilgisi yoktur.
Zaman, süre ve sonsuzluk, Kâinat, Evren
ve Dünya yaşamlarında enerji, hareket,
hız, enerji değişimleri / Entropi bilimsel
olaylarla ortaya çıkan değişimlere bağlı
olarak Einstain'in de hesapladığı gibi
Allah'ın bu Evren için yarattığı bir
kavramdır. Allah, bizim bilmediğimiz başka
bir formda ve boyutta, bütün bu
değişim ve kavramların dışında ve
yaratıcısı olduğu için zaman kavramından da
münezzehtir. Vakıa Sûresinin 60 - 61.
ayetinde " Ölümü
aranızda Biz ayarladık Biz. Ve Biz sizi
benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi
bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz
üzerine, önüne geçilenler / engellenebilenler değiliz.
" ifadelerinde gördüğümüz gibi Rabbimiz
bizi Ahiret hayatı için dirilttiğinde belki
de dünya yaşamındaki üç boyutlu bedensel
yapıdan çok farklı olacak bilmediğimiz
bambaşka bir yapıda, formda, boyutta veya
boyutsuz olarak yaratacaktır.
Dolayısıyla dünyadaki enerji, entropi
değişimleri de olmayacağı için, biz dünya
aklı ve yapısı içerisinde istediğimiz kadar
Ahiretteki zamanın nasıl olacağını tartışa
duralım, Ahiret
hayatında zaten zaman boyutu da olmayacaktır.
Üstelik bu zaman boyutsuzluğu, dünyada yaşayıp ölenler için
de hemen başlamaktadır. Dolayısıyla Cemaatlerin
çok sahiplendiği gibi ölenler için kabir
hayatı, meleklerin sorgulaması ve kabir azabı da, Arafta
beklemek de yoktur, hepsi
zanlara dayanan hayal
ürünüdür.
İnsanlığa büyük hizmet etmiş fakat Müslüman olmamış kimseler : Ahirette Cehenneme mi yoksa Cennete mi gideceklerdir. İsra Sûresinin 15. ayetinde Rabbimiz elçi göndermeden hiç bir topluma azap etmeyeceğini bildirmektedir. O halde bizim Peygamberimiz, bu kişilerin elçisi olmuş mudur ? Olmamış mıdır ? sorusunun cevabının çok gerçekçi bir şekilde ortaya konması gerekmektedir. Bilindiği gibi peygamberimiz, sağlığında kendisine vahiy edilenleri, toplumuna tebliğ etmiştir, Dünya yaşamında da bundan böyle kıyamete kadar artık başka bir elçi de gelmeyecektir. Peygamberimiz elçilerin sonuncusudur ve Kur’an da bütün insanlığa yönelik olup evrenseldir. Peygamberimizin sağlığında, tebliği duyup da inananlar olmuş, fakat yalanlayıp inkâr edenler de olmuştur. Onlar da elbette ki cezayı hak eder olmuşlardır. O günkü toplumun inananları da kendilerini kurtarmışlardır. Peki peygamberimizin ölümünden sonra Kur’an, gerektiği gibi bütün insanlara tebliğ edilebilmiş midir ? Bu gün edilebilmekte midir ? Bütün dünya insanları tarafından Peygamberimizin elçiliği kabul edilmekte midir ? Kur’anın mucizeliğini biz Müslümanlar, bütün dünyaya anlatabilmiş miyiz ?
Eğer biz Kur’anı gerektiği gibi hurafelerden temizlenmiş bir mucize kitap olarak takdim edebiliyor ve bu mucize Kitap dünya insanlarınca kabul görüyorsa, o zaman Kur’anın tebliğcisi Peygamberimiz de Allah’ın elçisi olarak kabul edilmiş olacak ve buna tanık olanlar da sorumlu konumuna gireceklerdir. Kendilerine yapılan bu tebliğe, tanık olanlar ne kadar iyi insan olurlarsa olsunlar, ne kadar iyilik yaparlarsa yapsınlar, Peygamberimize, Kur’an ve ayetlerine inanmamış olarak ölürlerse, bütün yaptıkları boşa gidecek ve Ahirette gidecekleri yer Cehennem olacaktır.
Ancak biz Kur’anı yeterince tanıtamamış ve onlara ulaştıramamış, önce biz Kur’ana göre kendimizi düzeltememiş isek, bundan dolayı da insanlar gerçek Kur’an mucizeliğine tanık olamıyorlarsa, çeşitli kesimler tarafından binbir çeşit iftiralarla karalanmış olan Peygamberimizin elçiliğini kabul etmeyeceklerdir. Bundan dolayı da inançsız kalan dünya insanlarının bu durumundan, öncelikle Kur’anı kendileri yeterince tanımayan ve bu konuda çaba harcamayan Din görevlileri ve biz Müslümanlar sorumlu olacağız. Bundan dolayı da inançsız kalan insanlar tebliğ edilmemiş olan insanlar konumunda olacaklardır. Ve bunların durumu, Maide 69. Zilzal 7 – 8 ayetleri ve Bakara Sûresinin 62. ayetinde de “ Şüphesiz şu iman etmiş kişiler, Yahudileşmiş kişiler, Nasraniler, Hristiyanlar ve Sabiiler her kim Allah’a ve Ahiret gününe iman eder ve salihi işlerse, artık Rableri katında bunlar için ecirleri vardır. Bunlara korku yoktur. Bunlar mahzun da olmayacaklar. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi değerlendirilecektir.
Bu ayetteki Yahudileşmiş kişiler ifadesi, İbrahim peygamberin torunu Yakub Peygamber’e ve onun soyundan gelen peygamberlere inanmış olan bu günkü İsrailliler veya Yahudiler denilen insanların atalarıdır. Nasraniler ifadesi, İsa Peygambere inanan Hristiyanların atalarıdır. Kur'anda Maide 69 ve Hacc 17. ayetlerinde de yer alan Sabiiler ise pek çok rivayetle anlatılanların dışında Kur'an ayetlerinin mesajına uygun olarak anlatılmak istenen ise “ akıllarıyla Allah’ın varlığı, birliği ve Ahiret hakikatine ulaşabilen, fakat kendilerine kitap ve vahiy ulaşmayan doğal dindarlardır denilebilir, aynı zamanda bu sözcüklerin geçtiği ayetlerde ve İncillerde de sözü edilen Yahya peygamberin suya girip çıkmak olan vaftiz öğretisinde Yahudilikle Hristiyanlık arasında benzerliği olan bir inanç grubundaki insanlar da olabilir. Sabii, aynı zamanda yanlış inancını değiştirerek dönen anlamına da gelmektedir.
Ancak bu ayetlerde ister Yahudi olsun, ister Hristiyan olsun, peygamberimizden önce yaşamış ve Kur'an tebliğ edilmemiş olan topluluklar kastedilmektedir. Eğer bu gün Kur'andaki şekliyle tebliğ edilebilmişse, buna rağmen bile bile insanlar eliyle gerçeğinden saptırılmış Tevrat ve İncil kitaplarına göre şirk yapısındaki Yahudiliği ve Hristiyanlığı dayatmakta olanlar ise bu ayetlerin belirttiği korumanın dışındadırlar.
Tarih
boyunca her kesimden toplum
ve insan tarafından
fantastik olarak yapılan
hadis ve rivayet
adı altında peygamberimizin üstüne
atılan uydurmalar
yetmemiş, bir de Cennet ile Cehennemin
arasına sırat köprüsü icat edilmiştir. Bu
köprü, kıldan ince, kılıçtan keskin ve
çok kaygan, çok hassas bir
köprüdür. Altında da Gayya kuyusu vardır.
Her an ayağı kayan, bu kuyunun
dibinde kendisini bulabilir. Masal filmlerinde
gösterildiği gibi üzerinden çok dikkatli
geçmek gerekir. Allah’ da sanki elini ovuşturup
azap edecek kullarını beklemektedir. Bütün
bu anlatılan masallar, rivayetler Allah’ı
ve Peygamberi tanımamak, Kur’anı
bilmemek veya ona inanmamaktır. Bu masalları anlatanlar
ve bu masallara inananlar, O merhametliler
merhametlisi Rahman ve Rahim olan Allah’a
ve Kur’an ahlâkı ile
ahlâklanmış Peygamberimize en büyük
hakareti yapmaktadırlar.
Unutulmamalıdır
ki Cennet ve Cehennem,
bir tür imtihan olan dünya hayatının
sonunda konulan, ödül
veya cezanın olduğu bir karşılıktır.
Böyle bir sınav ve ardından ödül
ve ceza konulmazsa, insan psikolojisi ve
sosyolojik yapısı gereği
asla dünya sınavına
çalışan kişi olmaz. Allah’ın koyduğu
hükümlere ve kurallara uyulmaz. Dünyada
iyilik diye bir kavram kalmaz. Toplumda
adalet ve huzur olmaz. Güçlülerin zayıfı
ezdiği bir dünyada zulüm eksik olmaz. Gerçi
bugün de dünya bu durumdan pek farklı
bir görünümde değildir. Dünyanın büyük bir
kesiminde bugün Kur’an tanınmadığı ve
bilinmediği gibi, Müslüman olan ülkelerde
de gereği gibi anlaşılamamakta ve
yaşanamamaktadır.
Müslümanlar, Kur’an dışındaki kitapların, rivayetlerin ve bununla beraber Siyonizmin etkisiyle mezheplere bölünmüşler ve Kur’an dışı bu egemenliklerin baskısından kurtularak bir türlü gerçek Hakk Dine yönelememişlerdir. Bundan dolayı da mezhep savaşları ile zulüm, acı ve gözyaşı had safhadadır. Haşr Sûresinin 18. ayetinde " Ey inanmış olan kişiler ! Allah'ın koruması altına girin, her kişi yarın için ne hazırladığına bir baksın. " uyarısından dolayı bu dünyada da, Ahiret hayatında da kurtuluş, Yüce Kitabımız Kur’ana ve Yüce Rabbimiz Allah'a gerçek manada yönelmek, Kur'anı anlayabileceğimiz dilde okuyarak anlamak, hükümlerine harfiyyen uymak ve aklı egemen kılmakla ancak mümkün olabilecektir. Bu dünyasını Kur’an ve Allah’ın ayetleriyle güzelleştirebilenlerin “ Benim Ahiretim, sonum, Cennet mi, yoksa Cehennem mi olacak ? “ diye endişe etmesine hiç gerek kalmayacaktır.
Biz Ahirette Cennet veya Cehennem
hayatının ebediliğine olan inancımızla yaptığımız
açıklamalarımıza Casiye Sûresinin 34 - 35.
ayetlerindeki “ Ve denilmiştir ki : “
Bugün Biz sizi, sizin bu gününüze
kavuşmayı unuttuğunuz gibi unuturuz. / terk
ederiz / cezalandırırız. Yeriniz de ateştir.
Sizin için yardımcılardan herhangi biri de
yoktur. İşte bunlar sizin Allah’ın ayetlerini
alaya almanız ve basit dünya
yaşamının sizi aldatması sebebiyledir. ” Artık
bugün onlar ateşten çıkarılmaz ve özür
dilemeleri de kabul edilmez. / Allah’ı
hoşnut etmeleri de istenmez. “ ifadeleriyle
son verelim ve noktayı koyalım. Allah’ın
selamı, rahmeti ve bereketi, Kur'anın
doğruları ile yaşayarak Cehennem
azabından kurtulup ebedi Cennet
hayatını hak eden Müminlerin üzerine olsun
!..
ALLAH DOĞRUSUNU EN
İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ
VE KUR’AN BİZE
YETER !
Temel kaynak : HAKKI YILMAZ ( Tebyin ül Kur’an )
PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR