Çocukluktan itibaren okulda Din dersi öğretmenlerinin, Dini sohbetlerin yapıldığı zeminlerde hatiplerin konuşmalarında “ İslam’ın şartı kaçtır ? İmanın şartı kaçtır ? Peki ne zamandan beri Müslümansın ? ve “ Kalu beladan beri “ denilerek verilen cevap, neredeyse bütün Müslümanlarca doğru olduğu zannedilen ve kanıksanmış olan bir inanç halindedir. Yetişkin yaşına gelinir, ama bu soru ve verilen cevabın ne anlama geldiğinin, gerçeğinin ne olduğu zaman zaman merak edilmiştir ama çoğunlukla hiç sorulmaz, araştırılmaz ! Sorulsa da toplum inanç bakımından Ehli Sünnet Ekolü Cemaat ve Tasavvufi Tarikatların yönlendirmeleriyle kuşatıldığı için, karşılığında Kur’anın gerçek mesajları doğrultusunda pek inandırıcı, makul, mantıklı ve tutarlı bir açıklama bulunamaz. Dolayısıyla Tasavvuf Tarikatları ve Ehli Sünnet ekolü Cemaatlerine göre inananlar " Kalu Bela'dan " beri Müslümandırlar.
Ezelden beri yaşanılanları Rabbimiz bilir de, halbuki bugün yaşanılan, yaşatılan ve tanık olunan Dine bakılınca Kur’anın tanımlamalarına göre Kur'anı anlamak üzere okuyup ayetleriyle bilgilenen, sorgulayan, araştıran, düşünen, tahkiki iman sahibi olmuş az da olsa, belki de ancak yüzde bir oranında gerçek Müslüman var, çoğunlukla anlamak üzere okumadığı için Kur'andan hiç bilgisi olmayan, sorgulamayan, aklını kullanmayan, kulaktan dolma başkalarının naklettiği bilgilerle taklidi imanla yaşayan Müslüman var, gerektiği zamanda ve zeminde bir öyle bir böyle olan münafık ( iki yüzlü ) gösteriş içerisinde yaşayan riyakâr Müslüman var, kâfir ( Allah’ın ayetlerini görmemezlikten gelen veya inkâr eden, ortak koşarak şirk batağının içine gömülmüş, Mezhep, Tarikat, Cemaat bölünmeleriyle Dinde ayrılığa düşmüş olduğunun bile farkında olmayan ) büyük çoğunlukta Müslüman var. Bu nedenle Yüce Kitabımız Kur’anda öğüt verilerek eğitilecek olan insanlara hiç bir ayette “ Ey Müslümanlar ! “ diye hitap edilmemekte, yerine “ Ey insanlar !, Ey iman edenler ! Ey kâfirler ! " şeklinde hitaplar bulunmaktadır.
Biz de bu makalemizde özellikle Ehli Sünnet Ekolü Cemaatlerince ve Tasavvuf inancı mensuplarınca çok sahip çıkılan, bambaşka mecralara götürülen, uhrevi rivayetlerle muhabbet bezminde / meclislerinde şiirler edebiyatına dönüştürülen toplumdaki bu " Kalu Bela " ve bu bağlamda ortaya atılan, daha dünya yaşamında insanlar yaratılmadan önce yaratıldığı iddia edilen ruhlara ait " Bezmi Elest “ denilen ve ezeldeki meclis inancına Kur’anın doğruları çerçevesinde bir el atalım dedik.
Yüzyıllardır Müslümanlarca sahip
çıkılan ama sadece ağızda ve lafta kalan bu inanç kültürü,
Kur’anda Araf Sûresinin
172 – 173. ayetlerinde
yer alan ifadelerin, uydurulmuş rivayetlerle
bağlantı kurularak saptırılan
yanlış yorumlanmasına dayanmaktadır.
Bu kültür çerçevesinde
“
Ahd i Misak “
ayeti olarak bilinen
bu ayet, Allah’ın
ezelde daha insanları yaratmadan önce insan
ruhlarını yarattığında güya onlara
“
Ben sizin Rabbiniz
değil miyim ? “ diye
sorup “
dediler ki evet /
kalu bela “ cevabını
aldığı bezmi elest / ruhlar âlemi / ervâh ı alem meclisinde
/ toplantısında olduğu çok
meşhur bir inanç
olarak kabul edilmiştir.
Bu bağlamdaki inanca göre yani Müslümanlarca
bu toplantıda “ evet sen
bizim Rabbimizsin “ diye
söz verildiğinden bu
yana ben de
Müslümanım denilmiş olmaktadır.
Bu bağlamda
Ehli Sünnet Ekolü
Cemaatlerine göre “ Kalu
Beladan beri Müslümanım
“ demek, ruhlarımızın
“
evet “ dedikleri zamandan
beri Müslümanım demektir. Farsçada “ Sohbet
meclisi “ anlamına gelen ve ayette
geçen “ bezm “ kelimesi ile “
Ben değil miyim “
manasındaki bir fiil
olan “ elestü “ sözcüğünden
oluşan “ Bezmi Elest “
terkibi ruhların da
evet dediği meclis anlamını
ifade eder. Allah’la
insanlar arasında vuku bulan bu sözleşmeye
“
misak, kalu bela,
ahid, bela ahdi,
ruzi elest, bezmi
ezel “ gibi çeşitli
adlar verilmiştir. Aynı zamanda
Kur’anda “ ed dinü’l kayyim “
( süreklilik özelliği
taşıyan doğru Din ) tabiriyle anılan
Hakk Dinin, Allah
tarafından insan fıtratına
tevdi edildiği ve
onun bu temel
özelliğinin hiç değişmeyeceği ifade
edilir. Denilmektedir. ( T.D.V
İslam Ansiklopedisi, Sorularla İslamiyet, İslam ve İhsan linkleri )
Fakat Ehli
Sünnet Cemaat ve
Tasavvuf mensuplarının oluşturdukları bu inanç
için malzeme yaptıkları
Araf Sûresinin
172 – 173. ayetlerine baktığımız
zaman “ Halbuki senin
Rabbin kıyamet günü “ Biz
bunlardan bilgisizdik “ demeyesiniz, yahut
bundan önce atalarımız
ortak koşmuş, biz
onlardan sonra gelen
kuşaklarız, batılı işleyenlerin
işledikleri nedeniyle bizi
mi helâk edeceksin
/ değişime / yıkıma uğratacaksın “ demeyesiniz
bir de ayetlerimizi
yalanlamaktan dönsünler diye Ademoğulları’nın sulbünden
onların soylarını alır
ve onları kendi
aleyhlerine tanık eder : “
elestü bi Rabbeküm
/ Ben sizin
Rabbiniz değil miyim “
kalü belâ / Derler ki
elbette Rabbimizsin, tanıklık
ediyoruz. ” ifadelerinde gördüğümüz
gibi ne “ Ruhlar
alemi / Ervâh ı âlem “ ne de
sorgulamanın olduğu “ Bezmi
Elest “ diye bir meclis
ifadesi ve “ bezm “
sözcüğü de bulunmamaktadır.
Fakat buna
rağmen oluşturulmuş yanlış inançlar çerçevesinde
Ehli Sünnet Ekolünde ana hatlarıyla
aynı olduğu halde çok
değişik ve ayrıntılı
açıklamalar yapılmaktadır. “ Allah,
Dünyayı ve içindeki
varlıkları yaratmadan evvel,
öncelikle gelmiş ve
gelecek bütün insanların
ruhlarını yaratmıştır. Bunları ruhlar alemi
denilen bir alemde
bir araya getirmiştir.
Daha sonra hepsini
birden huzurunda toplayarak
kendilerine hitaben “ Ben
sizin Rabbiniz değil miyim ? “
diye sormuştur. Ruhlar
da “ kalu bela / Evet
Sen bizim Rabbimizsin " diye
cevap vermişler, ancak
sana ibadet eder,
senden yardım dileriz demişlerdir. İşte bu
konuşmaların vuku bulduğu
zamana “ Kalu
Bela “ denir. Denilmektedir.
Tasavvufi çevreler de bu inanca
çok daha uhrevi ayrıntılarla
yaklaşmışlar, muhabbet toplantılarının adeta Edebi
bir kültürü haline getirmişlerdir. Örneğin
Celâleddin Rumi de
insanın gerçekte Adem peygamberin ilk
insan olmadığını, Adem
peygamberden çoğalmadığını, “ Bezmi Elest “
diye
bir meclisinin de gerçekte
olmadığını bilmediği
halde rivayetlerin etkisiyle
o da kendince çorbaya bir baharat eklemiş. “
İçinde yaşadığımız arz
küresi ve üzerimizdeki
gökler, bir zamanlar
vücut sahasında değillerdi.
Allah’ın iradesi onları
var etmeyi diledi
ve böylece varlıklar
yaratıldı. Her bir varlık,
adeta şöyle
söyler : “ Ya Rabbena !
Biz yoktuk, bizim
talebimiz de yoktu. Senin
lütfun, bizim söylemediklerimizi işitti. ”
Her an’u zaman
Allah’tan “ Ben sizin
Rabbiniz değil miyim ? hitabı
gelir. Gelir de
cevherler ve arzlar
var olur. Eğer
o cevherlerden, o
arzlardan “ Evet “ cevabı
zuhur etmiyorsa, onların
Ademden vücuda gelmeleri
hakikatte “ Evet “ demeleridir. Bu
noktadan baktığımızda “ elest
meclisinin “ muhatapları sadece insanlar değildir.
Bütün varlık alemi
Allah’ın hitabına mazhardır.
Onların Allah’ın iradesine
uygun olarak bu
aleme gelmeleri bile “
Evet sen bizim
Rabbimizsin “ anlamındadır. (
Rumî Mesnevi,
Tahirul Mevlevi tercümesi,
II, 382 IV,
1038 )
Söz konusu
ayetlerin uydurma rivayetlere dayanılarak yanlış yorumlanmasından yola
çıkılarak Tasavvufta da oluşturulmuş olan inançlarla, ana
hatlarıyla * Ezel Bezminde Muhabbet * Allah’a Karşı Duyulan Aşk * Muhabbet Tanıkları Sâki * Ezeldeki muhabbet
sözleşmesindeki dem gibi
birçok başlıktaki kabuller, teferruatlı olarak işlenmektedir. ( Nihat
Öztoprak, M.A Yekta
Saraç, Betül Gürer,
Ahmed Yasevinin Divanı
Hikmet İlahi Aşk ) Öte
yandan İSAM İslam Araştırmaları çerçevesinde de * Fıtrat
ve Hatırlama * Aşk
ve Şarab ( mestlik )
* Musiki aşkı * Ahde vefa ayrıntılarında da
birçok açıklayıcı yorumlar
yer almaktadır.
Hiç kuşku yok
ki Kur’anımız, hem
mubin / apaçık, hem
de mufassaldır / eksiksiz
tafsilatlı bir Kitaptır. Kur’anın
böyle olduğu bir
çok ayette gördüğümüz
Rabbimiz'in beyanı ile
sabittir. Böyle olmasına rağmen
Kur’andaki bazı ifadelere,
sanki anlaşılmamış veya
anlaşılmazmış gibi açıklama
getirmek için bir
çok Müfessir tarafından
asılsız rivayetlere müracaat
edilmiş ve tutarsız
yorumlarla Meal çevirileri yapılmıştır. Bunların sonucu
olarak ortaya dinimizle
hiç ilgisi olmayan
binlerce tutarsız kavram
ve inanış çıkarılmıştır. Bunlardan biri
de ayetlerin açıklanabilmesi için
uydurulan rivayetlerde icat
edilen “ Kâlu Bela “ ve “ Elest Bezmi “ kavramıdır.
Araf Sûresinin
172 – 173. ayetleri dirayetle
anlaşılmaya çalışılmadığı için,
açık olmayan uhrevi ve gaybi
manalar içeren bir
ayet muamelesi görmüş
ve ayetlerin anlaşılıp
anlatılması da rivayetçilerin uydurmalarına
kalmıştır. Bu konuda
uydurulanlar o kadar
çoğalmıştır ki, “ Kalu
Bela “ veya “ Bezmi
Elest “ adlarıyla özel
bir Tasavvuf Kültürü
ve Edebiyatı meydana
gelmiştir. Bu gidişatın
doğal bir sonucu
olarak konunun kaynağı
olan Araf Sûresinin
172 - 174. ayetlerinin meali
de, dirayetsizce ve
ortaya çıkan uydurmalar
doğrultusunda yapılmıştır. Birçok meal veya
tefsirde olduğu gibi
Örneğin Diyanet Vakfı
Mealinde “ Hani Rabbin ( ezelde ) Ademoğullarının sulplerinden
zürriyetlerini almış, onları
kendine karşı şahit
tutarak “ Ben sizin
Rabbiniz değil miyim ? “
demişti. Onlar da “
Evet şahit olduk (
ki Rabbimizsin ) demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet
günü “ Biz
bundan habersizdik “ dememiz
içindir. 173 : Yahut
“ Bizden önce
babalarımız Allah’a ortak
koşmuşlar. Biz onlardan
sonra gelen bir
nesiliz. Şimdi bâtılcıların
işlediği yüzünden bizi
helâk mı edeceksin ? “
dememiz içindir. 174 :
Hakka dönsünler diye
işte ayetleri böylece
ayrı ayrı açıklıyoruz. “ ifadeleriyle eklemeli,
parantezli, gerçek mesajından
saptırılmış, yanlış yapılan yorumları görmekteyiz.
Görüldüğü gibi
yapılan meal yeterince
anlaşılır değildir. Sadece Arapça konuşma bilgilerine
güvenerek ayetleri böyle
meallendirenler de büyük
olasılıkla kendi yaptıkları
bu mealden bir
şey anlayamamışlar, uydurma
rivayetlerin etkisinden de
kurtulamamışlardır. Söz konusu
ayetlerin sonunda “ İşte Biz
ayetleri böyle uzun
uzadıya, ayrı ayrı
açıklarız “ denilmesine rağmen
yapılan mealler neden
yeterince anlaşılır olamamıştır
ve ezel eklemesiyle
de birçok olmayan
kavrama zemin hazırlanmıştır. Bunun
üzerinde dikkatle durulması
gerekir.
Aslında sorun, ayetlerden bir şey anlayabilmek için rivayetçilerin ısrarla “ Resülullah bu konuda şöyle buyurdu.. “ diye yaptıkları yalan yanlış açıklamaları sünnet diye itirazsız kabul etme alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Her konuda rivayete ihtiyaç duyma alışkanlığı, o konuyla ilgili ayetlerin anlaşılmasında ortaya konması gereken tefekkür ve çabayı azaltan bir etken olmaktadır. Örneğin İbni Kesir bu konu ile ilgili olarak tefsirinde on farklı rivayete yer vermiş, İmam Suyuti ise ed Durrul Mensur adlı eserinde yaklaşık elli rivayet nakletmiştir. Özellikle hadis ve sünnet denilerek peygamberimize isnat edilerek rivayet edilmiş bu haberlerin hepsi de birbirinden farklı, birbiriyle çelişik, özü ve muhtevası değişik uydurmalardır. Zihni melekeleri sağlam, akıllı ve düşünen bir insanın bu rivayetlere bakıp peygamberimizi bu tutarsız sözlerden, biri diğerini nakzeden / bozup değiştiren, ortadan kaldıran bu tür rivayetlerden tenzih ederiz. Demekten başka çaresi yoktur. Bu saçma, tutarsız ve uydurma olduğu çok belli olan rivayetlerden birine örnek olsun diye bakacak olursak :
Müslim ibn
Yesar el Cüheni
anlatıyor : “ Hz. Ömer ( r.a. ) dan, “
Rabbin Ademoğullarından, bellerinden
zürriyetlerini aldı ifadeleri Araf
172 – 173. ayetinden soruldu
Hz. Ömer ( r.a. ) şu
cevabı verdi. “ Bu
ayetten Resülullah’a da
sorulmuştu. O şöyle
açıkladı. “ Allah Adem’i yarattı sonra sağ eliyle meshedip
ondan bir zürriyet
çıkardı ve “
bunlar cennet içindir,
bunlar cennet ehlinin
ameliyle amel ederler “
dedi. Rabb Teala,
ikinci defa sırtını
okşadı, ondan bir
nesil daha çıkardı
ve “ Bunları
da cehennem için
yarattım, bunlar da
cehennem ehlinin amelini
işleyecekler “ dedi. Cemaatten
bir adam “ Ey Allah’ın
Resulü, kaderimiz ezelden
yazıldı ise niye
amel ediyoruz ? diye
sordu. Resülullah şu
açıklamayı yaptı. “ Allah
bir kişiyi cennet
ehli olarak yaratmışsa
onu cennet ehlinin
amelinde çalıştırır. Öyle
ki cennetliklerin bir
ameli üzere ölür
ve Allah da
onu cennetine koyar. Aksine
bir kulu da
cehennem ehli olarak yaratmışsa,
onu da cehennemliklerin amelinde
istimal eder. Öyle
ki bu da
cehennemliklerin bir ameli
üzere ölür, Allah
da onu cehenneme
koyar. ( Muvatta Kader 2. Tirmizi tefsir Araf,
Ebu Davud Sünnet )
Daha bir
tanesindeki sayısız saçmalıkların, tutarsızlıkların görüldüğü
bu tür rivayetlerde
gerçekte bir açıklama değil, adeta “
Cebriyecilik “ yapılmış, gerçekte
Adem peygamber Cennette
yaratılmadığı ve ilk
insan olmadığı halde odak olarak
kabul edilmiş, Adem
peygambere şirk isnat
edilmiş, bütün varlıklardan
münezzeh olan Allah’a
insan gibi el
kol yakıştırılmış, insana
misak / sözleşme
vaktinde, dünyada, kabirde,
kıyamette hayat buldurulmuş,
sözleşmenin tarafı olarak
zerrelerden söz edilmiş,
Rabbimiz tarafından bildirilmemiş
bilgiler verilmeye çalışılmıştır.
Bu rivayetler
bağlamında Müslümanlar arasında
da aslında olmayan
Ruhlar alemi
ile ilgili bambaşka
bir inanç oluşturulmuştur. Buna
göre Allah sözde henüz bedenleri
yaratmadan önce ruhları
karşısına toplamış ve
onlara “ Ben sizin
Rabbiniz değil miyim ?
“ diye sormuştur. Ruhlar da “
bela “ hiç şüphesiz
sen bizim Rabbimizsin
diye cevap vermişler
ve böylece Müslüman
olmuşlardır. Ama ana hatlarıyla
bu şekilde ortaya
atılan bu inancın,
Allah ile ruhlar
arasında yapılmış olan
bu ahdin / sözleşmenin
yeri ve zamanı
konusunda ise aslında rivayetler
de birbiriyle çelişmektedir. Rivayetlerin
bazılarında sözleşmenin, Hz.
Adem’in yeryüzüne indirilmesinden önce gökte vuku
bulduğu, bazı rivayetlerde
Arafat’tan Mina’ya kadar
olan vadide Na’man bölgesinde,
bazılarında Taif ile Mekke
arasındaki bölgede, bazılarında
Hindistan’ın Dehna adlı
bölgesinde yapıldığı gibi
birbirinden farklı iddialar
bulunmaktadır. ( İbn Ebu Asım I
/ 87, Taberi Camiul
Beyan 13 /226 Tarih I /133 )
Sözleşmenin zamanı
ile ilgili olarak
da bazılarında * Mecazi anlamda olduğu
* Bazılarında da insan
türünün fiilen dünyaya
gelmesinden önce olduğu ve
mecazi değil gerçekten
vuku bulduğu iddiaları
yer almaktadır.
Bütün bu mesnetsiz ve
uhrevi kabulleri bir
tarafa bırakarak söz
konusu ayetlerin tahliline
bakacak olursak, bu
ayetler Araf Sûresinde
163 – 174. ayetlerinden oluşan
pasajın bitim noktasını
oluşturmaktadır. Bu pasajda
Rabbimizin insanları bazı
şeylerle deneyeceği, insanların
bir kısmının sorumluluk
sahibi olarak duyarlı
davranacağı, diğer kısmının
ise vurdumduymazlık sergileyerek
görevlerini yapmayacağı, bu
durumun kıyamete kadar
böyle süreceği, sonuçta da
sorumsuzların
cezalandırılıp, sorumluların ödüllendirileceği, ayrıca
kâfirlerin seçmiş oldukları
yolu gaflet ve
bilgisizlikten değil kesinlikle
bilinçli olarak istedikleri,
bunu da herhangi
bir bahaneye başvurmadan
itiraf ederek kendi
aleyhlerine tanıklıkta bulunacakları
bildirilmektedir.
Meal ve
tefsirlerin çoğunda rivayetlerin etkisiyle
konumuz olan bu
ayetlere orijinalinde olmayan
birçok ekleme yapılmış,
bu nedenle de
ayetlerin gerçek mesajından
ve anlamından ister
istemez uzaklaşılmıştır.
Oysa bu
söz konusu ayetlerin
sözcük sözcük tahlil
edilmesi suretiyle güvenli
bir yol izlenmesi,
böylece konuyu mevcut
meal ve tefsirlerle
karşılaştırarak, okumak isteyenlerin
yapılan ilaveleri ve
yanlışı daha rahat
görmelerinin sağlanması gerekir. Ayetlerin başlangıçta
da yukarıda yer
verdiğimiz meal çevirisi
ile orijinal lafızları
ve bölümleri üzerine
ayrı ayrı dil
kurallarıyla ve sözcüklerin
karşılıklarıyla bakacak olursak :
Halbuki
senin Rabbin, ( Ve
iz ehaze rabbüke )
Bir çok
meal çevirisi metinlerde
genellikle “ Hani vaktiyle,
bir zamanlar “ diye
tercüme edilen ” iz “ edatı,
bu edatın “
anlamca zait /
gereksiz, fazladan olduğu,
birçok yerde kelamı
süslemek için kullanıldığı “ görüşündeki
bazı tefsirciler ve
bunlara itibar edenler
tarafından meallerin çoğunda
anlamca ihmal edilmektedir. Oysa “ iz “ edatı
ani ve beklenmedik
bir şeyin meydana
gelmesini veya anlatılan
konuda birden bire
yapılan bir dönüşü,
değişikliği ifade etmek için kullanılır. Ve
bu edattan sonra
anlatılan konunun yer
aldığı pasajın başlangıcı
olur. Burada ayet ifadeyi güçlendirme
amacında olan “
ve “ bağlacı
ile başlamaktadır. Bu “ iz “
edatı ile aslında
burada başlayan konunun
daha önceki 163. ayetten itibaren
anlatılanlarla bağlantılı olduğunu
gösterir. Bütün bunlar
göz önüne alındığında,
bu bölümün “ hani “
değil “ Halbuki senin
Rabbin “ diye çevrilmesi
gerekir.
Kıyamet
günü biz bunlardan
gafildik demeyesiniz, yahut bundan
önce atalarımız şirk
koşmuş, biz onlardan
sonra gelen kuşaklarız
bâtılı işleyenlerin işledikleri
nedeniyle bizi mi
helâk edeceksin ? / Değişime, yıkıma uğratacaksın
demeyesiniz diye.
Bu cümlede
Rabbimiz insanoğlunun yapısına
koyduğu üreme sistemi
ile her kuşağa,
her nesle kendi
varlığını en iyi
şekilde gösterdiğini belirterek
bu sebeple Allah’a
ortaklar edinen / şirk
koşan suçluların kıyamet
günü mazeret bulamayacaklarını bildirmektedir.
Ademoğullarının sulbünden onların
soylarını alır, ( mim beni âdeme
min zuhûrihim zürriyetehüm )
Ayetteki fiillerin
tümü geçmiş zaman
kipiyle ifade edilmiş
olup bu cümlenin
önünde geçen “ ehaze “
fiilinin Türkçedeki tam
karşılığı “ aldı “
sözcüğüdür. Ancak insanların yeryüzüne
gelişi her hangi
bir zaman diliminde
olmuş bitmiş bir
şey değildir. İnsanoğlunun
yeryüzündeki sorumluluk sınavı
son insan nefsine
kadar devam edecek
bir süreçtir. Yüce
Allah Rabb sıfatıyla
insanoğluna bu süreci
başarıyla
değerlendirebileceği bir çok
üstün yetenek vermiş,
Hakkı bulması için
kitap indirmiş ve
peygamber yollamıştır. Yani
insanoğlunun gerek yetenekleri
gerekse kitapları ve
peygamberlerden yararlanması süreklidir.
Daima tekerrür eden
bir süreçtir. Dolayısıyla
gerek “ ehrace
“ fiilinin, gerekse
ayetin devamında geçen “
eşhede / tanık etti “ dediler,
şimdiki zaman kipi
ile “ şehidna / tanık
olduk “ fiilinin geniş
zaman kipiyle meallendirilmeleri gerekir.
Söz konusu fiillerin
ayette mazi geçmiş zaman
kipiyle kullanılmış olması
ise anlatılan
olayların gerçekleşeceğinin kesinliğini
vurgulamak içindir.
Ve
onları kendi alyhlerine
tanık eder ( ve
eşhedehüm alâ enfüsihim )
Piyasadaki bir
çok meal ve
tefsirde bu bölüm
de eksik olarak
“ kendilerine şahit
tuttu “ gibi ifadelerle
meallendirilmiş ve tanıklığı
lehte mi yoksa
aleyhte mi olduğu
belirtilmemiştir. Söz konusu
tanıklık “ ala enfusihim /
kendi aleyhlerine “ şeklinde
ifade edildiği için aslında insanların
kendi aleyhinde yaptığı
bir tanıklıktır. Bu
husus kesinlikle gözden
kaçırılmamalıdır.
Ben
sizin Rabbiniz değil
miyim ? ( elestü bi rabbiküm ) ( kâlû belâ
şehidnâ )
Tahlilini yaptığımız
konuyu anlayabilmek, bu
soru cümlesinin anlamını
ve pasaj içindeki
yerini bilmeye bağlıdır.
Hemen belirtmek gerekir
ki piyasadaki birçok
meal ve tefsirde
yapılmış olan “ dedi,
demişti “ gibi eklemeler ayetin
orijinal ifadesinde yoktur. “ Ben
sizin Rabbiniz değil
miyim ? sorusu ile
başlayan “ elestü bi rabbiküm,
kalu bela, şehidna “
Ben sizin Rabbiniz
değil miyim ? Derler
ki, evet Rabbimizsin.
Tanık oluyoruz cümlesi,
ayette kendisinden önce yer alan “
ve eşhedehüm alâ
enfüsihim / ve onları kendi
aleyhlerine tanık eder “
cümlesinin bedelidir. Onu
açıklar. Tefsir eder.
Dolayısıyla bu cümle
Allah’ın insanların kendi
aleyhlerine nasıl tanık
ettiğini açıklamaktadır. Orijinal lafızdaki
“
elestü “ sözcüğü
“ Ben değil miyim ? “
demektir. Ve üstelik
de burada “ meclis “
anlamına gelecek “ bezm “
sözcüğü de herhangi
bir ruh ifadesi
de yoktur. Verilecek cevabı bilmesine
rağmen Rabbimizin insanlara
soru yöneltmesi mesajın
karşılıklı konuşma yöntemi
ile verilmesi sebebiyledir.
Bu metod aynı
zamanda bir “
belagat “ sanatıdır. Belagat
ilmine göre soru
cümleleri bir şeyi
sorup öğrenmekten daha
çok bir şeyi
inkâr ya da
takdir için veya
muhataba iltifat ve
minnet için, yahut
da muhatabı tekdir
ve sorumlu tutmak
için kullanılır.
Bu soru
cümlesi ile ilgili
olarak yanlış anlamalara,
yanlış kavram ve
inançların oluşmasına yol
açan bir husus
da “ Rabb “ sözcüğünün toplumda
“
ilâh, yaratan “ anlamında
kullanılması nedeniyle cümlenin
“ Ben
sizin Allah’ınız, yaratıcınız
değil miyim ? “ şeklinde
anlaşılmasıdır. Oysa “
Rabb “ sözcüğü, “ terbiye edip
eğiten, yarattıklarını belirli
bir programa uygun
olarak bir takım
hedeflere götüren, tekâmülü
programlayıp yöneten “ demektir. Buna göre
soru cümlesinin içerdiği
gerçek anlam şöyle
takdir edilebilir. “ Ben
sizin yaratılışınızı, yaşayışınızı, üremenizi planlayan,
sizi terbiye eden,
sizi bir hedef
için hazırlayan, size
akıl, fikir, düşünme
yeteneği veren, sizi
doğruyu bulma, Rabbinizi
bilme, hakikati idrak
edebilme güç ve
istidatını veren, ayrıca
size peygamber yollayan,
kitap indiren değil
miyim ?
Derler
ki elbette Rabbimizsin
( kalu belâ )
Ayette geçen “ belâ “
sözcüğü “ neam “ sözcüğü gibi “
evet “ anlamına gelen
bir kabul, tasdik
edatıdır. Fakat “ neam “ sözcüğü, olumlu
veya olumsuz her
söyleneni tasdik etmek
için kullanılabilirken “ belâ
“ sözcüğü sadece olumsuz
soruya cevap olarak
kullanılabilir. Bundan dolayı
da bela sözcüğü
daima menfi kabulün
karşılığıdır. Dolayısıyla bu ayetteki
olumsuzluk ifade eden soruya karşılık
“
belâ “ sözcüğüyle verilen
cevapla “ evet
sen bizim Rabbimizsin “ şeklindeki
bir çeviri de
doğru bir çeviri
olacaktır. Bu şekildeki bir cevapla
gördüğümüz diyalog nedeniyle
anlaşılmaktadır ki, insanlar
kıyamet günü kesinlikle
inkâra yönelemeyeceklerdir.
O nedenle de
adeta bize verdiklerine
itibar etmedik, suçlular
olduk, kendi aleyhimize de
şahidiz “ diyeceklerdir.
Üreme olayında
herkesin tanık olduğu,
Allah’ın imzasını taşıyan
ayetlerde : Meninin yapısı,
cinsiyetin belirlenmesi, rahim
duvarına asılı olma,
bir çiğnemlik et
olma, kemiklerin oluşumu,
kemiklerin etle kaplanması,
üç karanlıkta yaratılma,
sulb, teraib, atan
su, döllenme şekli,
doğum şekli, anne
ve bebekte oluşan
sevgi gibi birçok
ayrıntı ile anlatılmaktadır.
Tanıklık ediyoruz ( şehidna )
Ayetin bu bölümü de tefsirlerin çoğunda “ Senin Rabbimiz olduğuna tanığız “ şeklinde yanlış olarak açıklanmıştır. Ayette insanların neye şahit oldukları beyan edilmemiştir. Zaten Edebi kurallara uygun olması bakımından da beyan edilmemesi gerekir. Burada ayetin sibakının / bağlamının delaletiyle “ şehidna “ fiilinin mef’ulü / tümleci mahzuf / atılmış olarak takdir edilen “ alâ enfusinâ / kendimizin aleyhine ifadesidir. Kur’anı anlayacak kadar Arapça bilenler cümlenin siyak / anlatım biçimi ve sibakına / bağlamına iyi dikkat ettikleri takdirde bu gizli tümleci “ alâ enfusinâ “ ifadesi olduğunu kolayca anlarlar. Bu nedenle “ şehidnâ “ ifadesi de “ Biz kendi aleyhimize tanık oluyoruz “ şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim En’am Sûresinde 130 - 131 . ayetlerinde de “ Ey gizli aşikâr geleceğin, bugünün insan topluluğu ! Size ayetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi ? Onlar “ Kendi aleyhimize şahidiz “ dediler. Basit dünya yaşamı onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin ta kendisi olduklarına şahitlik ettiler. ” İfadeleriyle, yine Enam 37, ve Nahl 89. ayetlerinde de yapılan tanıklığın “ kendi aleyhlerine “ olduğu şeklinde bu ayetin tefsiri mahiyetinde ifadeler bulunmaktadır.
Sonuç olarak Rivayetçilerin uydurduğu gibi gerçekte ruhlarla ilgili ruhlar alemi / Bezmi elest diye böyle bir manevi meclis ve bu mecliste ruhlarla Allah arasında yapılmış bir sözleşme “ kalu bela “ denilen ahid de yoktur. Ayette sözü edilen konuşma ve sözleşme herhangi bir zamanda ya da ezelde değil, aslında Kıyametten sonra, Mahşer toplanmasında bizlere öğüt olsun diye ortak koşmuş suçlulara karşı yapılmış temsili konuşmalardır. Oysa bu manevi meclis, gerçekte olmadığı halde rivayetçiler ve Tasavvufi Mürşitler tarafından “ bezm “ ve “ ruhlar meclisi “ sözcüklerinin ortaya atılarak kültür ve edebiyata dönüştürülen hayal ürünü anlatımlardır.
Haklarında yeterli
ve ikna edici
bilgiler bulunmayan kişilerce
öne sürülen bazı
görüş ve kanaatleri
birer akide haline
getirmek, kimlerin uydurduğu belli olmayan, dilden dile dolaşan garip ve
tutarsız rivayetlerin arkasına
düşüp yanlışlar içinde
kaybolmamak, ancak ayetlerin
doğru anlaşılmaya yönelik
yapılacak araştırma ve
çabalara göre mümkün
olabilir. Her ne
kadar Tasavvuf ve Ehli
Sünnet Ekol bakışına
göre insanın
bu tür inancı
taa ezel tarafındaki “ elest
meclisi “ ne uzanır inancı
yaygınlaştırılmış, Kur’anın dışındaki
bütün bu inanç
kültürü de yüz yıllardır
bu temele dayandırılarak aktarılmış
olsa da, ancak
söz konusu ayetlerin gerçek
mesajı ve anlamı elbette
ki doğrudan böyle
demek değildir.
Ayetler insanın yaratılışında böyle bir sözün olması gerektiğine dikkat çekmiş olabilir. Bu ise insanın fıtratı olarak anlaşılabilir. Yani insan kendine ve etrafına baktığında “ Rabbim Allah “ diyecek bir tabiatta / fıtratta yaratılmıştır. Rüşde erip Kur'an ayetlerine gerçekten yönelebildiği ve anlayarak okuyup içselleştirdiği zaman da bu fıtrata ulaşır. Üstelik Cenabı Hakk’tan aynı sorgulama ve hitap şimdi de gelmektedir. Kâinatı, Evreni ve içindeki canlı, cansız bütün varlıkları muazzam ve en mükemmel tasarımlarla yaratan, bir düzene sokan, çekip çeviren, geceyi, gündüzü, kış ve yazı, bütün canlı ve cansız varlıkları insanların hizmetine sunan, bizleri bir hücre halinden milyarlarca hücreden meydana gelmiş mükemmel bir insan haline getiren Yüce Rabbimiz, enfusi ve afaki mucize olan bu fiilleriyle adeta bugün de gören göz, işiten kulak, hisseden kalp, düşünen akıl ile bakabilen insana “ Sizi bu nimetlerle donatan, terbiye eden Ben değil miyim ? “ demektedir. Bugün biz sadece ağızda ve lafta kalan " Kalu Beladan beri Müslümanız " demeyi bırakalım da, önümüze konulan Kur'an dışı uydurmaları elimizin tersiyle itelim, Allah'a şirk koşmaktan, ayetlerin aksini yapmaktan vazgeçelim, gerçekten Allah'a ve Peygamberin emaneti Kur'ana yönelip sahip çıkan, anlamak üzere okuyan, onunla tefekkür eden, ameli salih olan Müslümanlar olmaya çalışalım.
Ayetlerin doğru anlaşılması için Kur’anımıza yönelerek dualarımızda Rabbimizin yardımını, O’ndan ilmimizi, anlayışımızı ve kavrayışımızı arttırmasını talep etmeliyiz. Ankebut Sûresinin 59. ayetinde “ Çalışanların, sabretmiş olan ve sadece Rabblerine işin sonucunu havale etmiş olan kişilerin ödülü ne güzeldir. “ ifadeleriyle de söz verildiği gibi uğrunda üstün çaba harcayanları Yüce Allah mutlaka kendi yollarına ulaştırır. Zaten ele aldığımız ayetlerin sonunda Araf Sûresinin 174. ayetinde de bu nedenle “ Ve işte Biz, düşünsünler diye ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. “ denildiği gibi gerçekten de Rabbimiz Kendi varlığına yönelik kanıtları, uzaklarda aramamıza gerek kalmayacak şekilde çok yakına, kendi bünyemize de yerleştirmiştir. Kendi varlığımız hakkında yaratılmışlıktan gelen biyolojik yapımızdaki fiziksel ve zihinsel sistemle de üreme sistemi üzerinde sahip olduğumuz, bize bahşedilen akıl ve irade gücümüzle enfusi mucizeleri gören ve düşünen bir insan olarak “ Benim Rabbim Allah’tır “ demememiz mümkün değildir. Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !...
ALLAH DOĞRUSUNU EN
İYİ BİLENDİR ! RAHMETİ
VE KUR’AN BİZE
YETER !
Temel Kaynak : HAKKI
YILMAZ ( Tebyünü’l Kur’an )