Konu Detay

İSLAM'IN ŞARTI BEŞ MİDİR ?

 11.02.2019
 1302

Çocukluğumuzdan  itibaren  mahalle  Kur’an  kurslarında,  ilkokulun  din  derslerinde  İslam’ın  şartının  beş,  imanın  şartının  da  altı  olduğu  öğretilmeye  ve  ezberletilmeye  başlanır,  yetişkin  olduğumuzda  da  Cami  kürsüleri  ve  ilâhiyatçı  ekran  konuşmacılarında  da  sıklıkla  aynı  ezberlerin  ayrıntılarına,  açıklamalarla  girilmeye  çalışıldığına  tanık  oluruz. Dini  nikâh  kıyan  imamlarca   ardından  devreye  otuz  iki  farz  sokulur,  sonradan  Müslüman  olmak  isteyen  gayrimüslim  birine  de  İslam’ın  beş  şartından  biri  ve  öncelikli  olduğuna  inanılan  “  Kelime i  Şahadet  “  ( tehlil )  tekrar  ettirildikten  sonra  da  paldır  küldür  artık  sen  Müslüman  oldun  denir,  erkekse  sünnet  ettirilir,  kadın  ise  başına  bir  örtü  taktırılır. Müslüman  olmak  bu  kadar  hafife  alınır  ve  bir  Allah’ın  kulu  Din  görevlisi  çıkıp  da,  “  Kardeşim  bak  bu  bizim  Kitabımız. Al  bunu  anladığın  dilden  oku,  önce  Kitabımızı,  içinde   anlatılanlarla   Allah’ımızı,  Peygamberimizi  ve  Dinimizi  tanı  demez. Oysa  Peygamberimiz  zamanında  Müslümanlığı  sonradan  ileri  yaşlarda  kabul  eden  hiç  bir  erkek  sünnet  ettirilmemiştir.  Kur'anın  İslam'ında  sünnet  ettirmek  diye  birşey  yoktur,  uydurma  Yahudi  geleneğinden  başka  bir  şey  değildir.  Ülkemizde  Müslüman  olduğunu  söyleyen  insanlara  bile  Kur’anın  Türkçe  mealini  okuyun,  Kitabımızı,  Dinimizi  öğrenin  denilmiyor  da,  kaldı  ki  yeni  katılmak  isteyen  Müslüman  adaylarına  mı  böyle  bir  şey  teklif  edilecektir ? Herhalde  uydurma  hadis  ve  rivayetlerin  etkisinden  kurtulamayarak  abdestsiz  Kur'ana  el  sürülmesinden   korkulmaktadır.  Oysa  abdestin  ne  olduğunu,  Kur'anın  içerisinde  nelerin  bulunduğunu  Müslümanım  diyenlerin  büyük  çoğunluğu  bilmemektedir.  Ama  Münâfikun  Sûresinin  1 - 3. ayetlerinde   "  Münâfıklar  sana  geldikleri  zaman :  “  Biz,  gerçekten  tanıklık  ederiz  ki,  şüphesiz  sen  Allah’ın  elçisisin. “  dediler.  Allah  da  bilir  ki  şüphesiz  sen  O’nun  elçisisin.  Ve  Allah  tanıklık  eder  ki  şüphesiz  münâfıklar  kesinlikle  yalancıdırlar.  ifadeleriyle  Kur'anı  bilmeden  sadece  lafta  kalan  tanıklıklar  için  oysa  çok  ciddi  bir  uyarı  yapılmaktadır.

Bunun  yanısıra  Kur'anın  içeriğinden,  öğütlerinden  habersiz  olup   ve  dini  bu  kadar  hafife  aldıranlar  ve  alanlar,  özellikle  Allah'ın  birliğine  ve  peygamberin  elçiliğine  tanıklığı  sadece  ağızda,  lafta  bırakanlar  özellikle  Bakara  Sûresinin  159.  ayetinde   " Şüphesiz  indirdiğimiz  açık  delilleri  ve  doğru  yol  kılavuzunu,  Biz  Kitapta  insanlara  apaçık  gösterdikten  sonra  gizleyen  kimseler ;  İşte  onlar ;  Onları  lâinun /  Allah  ve  dışlayanlar,  dışlayıp  gözden  çıkarır. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarıların  muhatabı  olmaktan   kurtulamayacaklardır. Bu  ayetteki  uyarının  azametinin  farkında  olamayan  Müslümanlarca  yerine   getirilen   tehliller,  tanıklıklar,  lafta  kalmaktan  aslında  yalancı  şahitlikten  öteye  geçmemektedir. İnsanlar,  ayetlerin  gerçek  mesajına  göre  eğer  Kur'andaki  öğretileri  gizleyerek,  saptırarak,  gerçeğin  üstünü  örterek  dini  kendi  tekellerine  alıp  hevalarına  göre  yeni  bir  din  uydurup  insanları  yanlış  yönlendirirlerse,  dünyada  da  Allah'ın  rahmetinden,  meleklerin / doğa  güçlerinin  ve  diğer  insanların  destek  vesilelerinden,  iyiliklerden,  Ahirette  de  Allah'ın  lütuf  ve  merhametinden  mahrum  bırakılacaklar,  dışlanacaklardır.  Ayetin  Arapça orijinalinde  yer  alan  ( lâ'net )  sözcüğü  "  Araplara  göre  aileden  bir  kişinin  dışlanması "  anlamında  kullanılmıştır. Lain  ve  mel'un   sözcükleri  de  buradan  gelmektedir. Bu  sözcük  insanlar  tarafından  söylenirse  "  dışlanma,  küfür,  hakaret  ve  beddua "  anlamına  gelmekte,  eğer  Allah  tarafından  olursa,  dünyada  da,  Ahirette  de  lütuf  ve  merhametten,  her  türlü  iyilik  vesilelerinden  mahrum  bırakılma  anlamına  gelir.  

Beş  şarttan  oruç  sadece  sağlıklı  olanlara,  Hacc  da,  zekât  vermek  de  zengin  olanlara  farz  denilmekte,  öyleyse  geriye  şart  olarak  ne  kaldı,  bir  tek  namaz !  Eh  Allah  kabul  etsin,  onu  da   ağzımızdan  çıkanın  ne  olduğunu  bilmesek  de,  beş  vakitte  sünnetlerini  de  aksatmadan  yerine  getiriyoruz   elhamdülillah !  Allah’a  olan  yükümlülüğümüzü,  sorumluluğumuzu,  dinimizin  gereklerini  de  böylece  tamamlamış  oluyoruz,  kalbimiz  mutmain,  artık  cennetin  kapıları  bizim  için  açık  olacaktır  evvelallah ! Din  adına  düşünce  bu !  Malzeme  bu !  Yapı  bu !  Yüce  Rabbimiz  Allah  rahmetinden  ve  akıldan  mahrum  bırakmasın ! Kur’anın  hiç  bir  yerinde  farz  olarak,  öğüt  olarak,  tavsiye  olarak,  hatırlatma   olarak,  iman  edenlerin  yapmaları  veya  yapmamaları  gerekenler  olarak  belirtilenler,  sayılarla  yer  almaz. Altı,  yedi,  kırk,  yetmiş  gibi  sayılar,  Kur’anda  sadece  çokluktan  kinaye  olarak  kullanılır.  Yüce  Rabbimiz  Allah,   Peygamberimize  ilk  seslenişinde  görevini  ve  Peygamberliğini  tevdi  ederken,  içlerinde  namazın  da,  orucun  da,  Haccın  da,  Kelimei  Tevhidin  de  olmadığı  Alak  Sûresinin  ayetlerini  vahyetmiştir.

ALAK  1  :  İkra  bismirabbikelleziy  halak  ( Yaratan  rabbinin  adına  oku,  öğren  öğret )  ifadeleriyle  Peygamber’in  şahsında  bizlere  de  Rabbimizin  ilk  emri,  isteği,  ilk  şartı  okumak,  öğrenmek  ve  öğrendiklerimizi   paylaşmak  olmuştur.  Böylece  İlmin,  bilime  sarılmanın  önemine  değinilmiş,  insanlığın  Allah  katında  karanlıklardan  sıyrılarak  aydınlığa,  dünya  yaşamında  gelişmeye  ve  medeniyete  ulaşmasının  yolu  gösterilmiştir. Peki  Dünya  Müslümanları  olarak  bu  şart  ve  emir  akıllarda  olmuş  mudur ?  Yüzlerce  yıl  yerine  getirilmiş  midir ?  Bir  kocaman  hayır.  Peygamber'in  vefatından  sonra  İslam'ın  yeşermeye  başladığı  daha  ilk  yıllarında,  Kur'anın  dışında  oluşturulmuş  Tasavvuf  inancının  en  ünlü  ve  önde  gelen  Şeyhlerinden,  Evliyalarından  olan  Muhyiddini  Arabi  ( İbnü’l  Arabi ) “  Her  peygamberin  deccali  bir  firavun  vardır,  Evliyanın  deccali  ise  fakihler  ve  alimlerdir. “  diyerek  bilakis  Dinimizin  temel  kaynağı  olan  Kur’an  başta  olmak  üzere  ve  bütün  ilim  kaynakları  okumaya  ve  öğrenmeye  kapatılmış,  İslam  akıl  dini  değildir,  imanla  yaşanır  denmiş,  insanların  dini,  inancı,  aklı  biat  kültürü  ile  Evliya'nın,  Mürşitlerin  himmetine   bırakılmış,  okuma  tembeli  olan,  öğrenmek   istemeyen,  Kur'anda  onlarca  ayetle  aklın  kullanılması  öğüdü  bulunmasına,  raiyye  olmayın,  güdülmeyin  dediği  uyarıların  yapılmasına  rağmen  aksine,  aklını  kullanmayan,  düşünmeyen,  sorgulamayan,  Arapça  Kur'an  harflerinin  on  sevabını  bekleyen  toplumlar  oluşturulmuştur. Dinin  temeli  namazdır  denilip,  Müslümanlığın  temeline  ilk  şart  olarak  oturtturulunca,  bu  bağlamda  her  boş  araziye  okul  yerine  Allah'ın  evi  diyerek  yapılan  kandırmacalarla  bir  Cami  yaptırılmış,  yanına  da  bidat  olan  bir  minare  dikilmiştir.  Altına  ve  çevresine  de  ticaret   mekânları  eklenen  uygulamaları  ile  Kur'anın  onaylamadığı  ve  zararlı /  dırar  mescidi  dediği  gibi,  içinde  toplanan  ve  nereye  gittiği  belli  olmayan,  sorulmayan  paralarla  namazın  dahi  kılınılmaması  gereken  bir  şirk  yuvasına  dönüştürülmüştür.  Bugün  Müslüman  olmadıkları  halde,  ama  bilerek  veya  bilmeyerek  okumayı,  öğrenmeyi  yaşamın  ve  gelişmenin  ilk  şartına  oturtturan  batının  medeniyetteki   geldiği  noktaya  bir  bakalım,  bir  de  namazı  dinin  temeline  oturtturan  Müslüman  toplumların  haline  bir  bakalım.  Ne  görülecektir ?  Allah'ın  istek  ve  uyarılarına  uymayan  bu  yapı  ve  zihniyetteki  toplumun  Allah'ı,  Kur'anın  ve  bizim  de  Allah'ımız  olamaz. 

ALAK  2  :  Halakal  insane  min  alak  ( O  insanı  alaktan,  kan  pıhtısından  yarattı )  diyen,  bizi  tek  bir  hücreden  yaratan,  hayat  veren,  yaşatan,  mükemmel  bir  vücut  yapısı  ile  donatan  Rabbimizin  bu  ayetini,  bu  öğüdünü  unutmadan,  bize  lütfettiği   başta  akıl,  kalp,  göz,  kulak,  düşünme,  irade  ile  seçme  özgürlüğü  ile  sayısız  ve  sınırsız  nimetin,  çevremizdeki  ve  bedenimizdeki  mükemmel  donanımın   nankörlüğünü  yapmamak  için,  O’nu  kalp  gözü  ile  görerek,  kulakla  duyarak,  Kitabındaki  ayet  ve  uyarılarını  anlamak  üzere  okuyarak,  akılla  düşünerek  tanıma  ve  şükrümüzü  eda  etme  çabaları  içine  girmiş  miyiz ?  Büyük  çoğunlukla  hayır !

ALAK  3  :  İkra  ve  rabbükel  Ekrem  (  Bütün  zenginliklerin,  özgürlüklerin,  keremin,  ikramların  sahibi  olan  Rabbini  oku,  tanı,  öğren,  öğret ) diyen  Rabbimizin  sahip  olduğu  zenginliklerin,  yarattıklarındaki   tasarımın  kusursuzluğunun,  mükemmelliğin,  çeşitliliğin,   azametin,  farkına  varabilmiş  miyiz ?  Ekrem  sözcüğünün  kökü  Keremdir.  Bu  da  Allah'ın  özgürlük  sıfatıdır.  Allah  bütün  özgürlüklerin  sahibidir.  İnsana  da  bahşettiği  irade  yeteneği  ile  inanç  konusunda  dahi  seçme  özgürlüğünü  bahşetmiştir.  Dileyen  iman  etsin,  dileyen  etmesin  demiştir.  Peki  bize  verilen  o  kadar  çok  nimete  karşı  şükrümüzü  eda  edebilmekte,  nimetlerin  karşılığını  ödeme  niyetinde,  çabasında  olabilmekte  miyiz  ? Yeryüzünde  adeta  sınırsız  olan  nimetlerini  insanlığın  önüne  seren,  ikram  eden,  karşılıksız  veren  ve  bütün  mülkün  sahibi  Yüce  Rabbimiz  Allah'ı,  enfusi  / kendi  bedenimizdeki  ve  afaki /  çevremizdeki  ve  gökyüzündeki  mucizeleriyle  daha  yakından  tanıyabilmek  için  çabalarımız  olmuş  mudur ?  Büyük  çoğunlukla  hayır !

ALAK  4 – 5    :  Elleziy  alleme  bil  kalem  allemel  insane  malem  ya’lem  ( O  kalemi  yaratan  ve  insana  bilmediklerini  öğretendir. ) denilerek  kalem  sembolü  ile  Peygamberimize  bundan  böyle  ilim  akıtılacağı,  onun  aracılığı  ile  de  dağıtılacağına  dikkat  çekilmektedir. Peki  Müslüman  toplulukları  Arapçasının  dışında  Kur'anımızı  anladığı  dilden  okuyarak,  kalem  sembolü  ile  anlatılmak  istenen  öğütlerin,  nimetlerin  farkına  varabilmiş,  ilimde,  fende,  teknolojide  zamanın  çağdaş  ülkeleri  gibi  ileri  gidebilmiş  midir ?  Tabii  ki  hayır !

ALAK  6 – 8  :  Kella  innel  insane  leyedga  enrahüstagna  inne  ila  rabbikerrüc’a ( Hayır  sanıldığı  gibi  değil  !  dönüş  şüphesiz  sadece  Rabbine  olduğu  halde,  insan  kendini  yeterli  ve  güçlü  gördüğü  zamanda,  tugyanlaşır,  / haddi  aşar  (  tagutlaşır,  firavunlaşır,  azar,  zulmün  her  türlüsünü  yapmaya  başlar. ) öğüdünü  Müslüman  toplumları  olarak  aklımızda  tutabilmiş,  haddimizi  bilmiş,  bencillikten,  azgınlıklardan,  sapkınlıklardan,  mezhep  savaşlarıyla  Müslümanın  müslümanı  katlettiği,  kan  dökmekten,  öldürmekten,  savaştan,  başkalarına  zarar  vermekten,  haksızlık  ve   zulüm  etmekten  uzak  durabilmiş,  sakınabilmiş  miyiz ?  Büyük  çoğunlukla  hayır !

Yüce  Rabbimiz  Allah,  Alak  Sûresinin  ayetleriyle  görevine  davet  edip,  yirmi  üç  yılda  eğitip,  Kur’anın  nuru,  aydınlığı  ve  fazileti  ile  taçlandırdığı,  Kur’an  ahlâkı  ile  yoğurduğu,  Din  adına  Enam  Sûresinin  38. ayetinde  “  Biz  bu  kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık  “  diyerek,  Peygamberimize  en  sonunda  Nasr  Sûresinin  1 – 3. ayetleriyle  "  Allah’ın  yardımı  ve  fethi  geldiği  ve  sen  insanların  bölük  bölük  Allah’ın  dinine  girdiklerini  gördüğün  zaman,  hemen  hamd  et  /  Rabbinin  övgüsüyle  beraber  her  türlü  noksanlıklardan  Kendisini  arındır.  Ve  O’ndan  bağışlanma  dile.  Şüphesiz  O,  ezelden  beri  tevvabdır. /  Çok  tevbe  fırsatı  verendir.  “  ifadeleriyle  İslam'ın  zaferi  tescil  edilmekle  beraber,  hata  işleyenler  için  tevbe  kapısının  sonuna  kadar  açık  olduğunun  belirtilmesinden  sonra  ve  Maide  Sûresinin  3. ayetinde  de  “  Bugün  sizin  dininizi,  kemale  erdirdim.  Üzerinizdeki  nimetimi  tamamladım.  Ve  size  din  olarak  İslam’ı  beğenip  seçtim. “   diyerek,  Kur’andaki  112  Sûrenin  başına  sonradan  ilave  edilmiş  olan  “  Bismillahirrahmanirrahim “  başlangıç  sözlerini  saymazsak,  vahyettiği  6234  ayetin  tamamı,  İslam’ın  şartlarıdır,  öğütleridir,  hatırlatmalarıdır,  yapılması,  uyulması   ve  iman  etmenin  gerekenleridir.  Her  biri  bir  binayı  oluşturan  tuğlaları  gibi,  Dinin  bütünlüğünü  sağlayan  parçalarıdır. Zuhruf  Sûresinin  44. ayetinde  “ Ve  şüphesiz  sana  vahyedilen  / Kur’an  senin  için  de  toplumun  için  de  bir  öğüttür. Siz  ondan  sorgulanacaksınız. “  denildiği  gibi,  Müslümanlar  sadece  İslam’ın  beş  şartından  değil,  Kur’andan  sorguya  çekileceklerdir. Cinn  Sûresinin  17. ayetinde  de  “  Ve  eğer .... Kim  rabbinin  zikrinden  /  Kur’andan  / öğüdünden  /  anılmasından  yüz  çevirirse,  O  da  onu  gittikçe  yükselen  bir  azaba  sokar. “  uyarısına  rağmen  bütün  bu  ayetleri  görmemezlikten  gelip  veya  değersiz  sayarak,  “  İslam’ın  şartı  beştir  “  demek  yanlıştır.  Diğer  ayetleri  inkâr  etmek  veya  görmemezlikten  gelmektir.  Nisa  Sûresinin  150 – 151. ayetlerinde  “  Allah’a  ve  elçilerine  inanmayarak  küfreden  “  Biz  bir  kısmına  inanırız,  bir  kısmına  inanmayız  ”  diyerek  Allah  ve  elçisinin  arasını  ayırmayı  isteyen  ve  böylece  imanla  küfür  arasında  bir  yol  tutmaya  çalışan  kimseler,  işte  onlar  kâfirlerin  ta  kendileridir.  Ve  Biz  kâfirlere,  alçaltıcı  bir  azap  hazırlamışızdır. “  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  küfre  girmek  ve  Allah’ın  yerine  hüküm  koyarak  ortak  olmak  ve  şirke  bulaşmak  demektir.  Bunu  söyleyen  herkesin  tevbe  etmesi  ve  bir  daha  ağzına  dahi  almaması  gerekir. 

Yüzyıllardır  “  İslam’ın  şartı  beştir  “  diyerek  ardından  da  diğer  dördü  ve  neredeyse  Kur’anın  tamamı  hafife  alınarak,  siz  Kur'anı  anlayamazsınız,  Din  Kur'andan  öğrenilmez  denilip,  Kur’an  terk  ettirilerek,  İslam’ı  sadece  Namaz  kılmaya  indirgeyip,  dar  bir  çerçeveye  oturtarak  Müslümanların  uyutulup  kandırılmasının  ardından,  yüzyıllardır  kılındığı  zannedilen  namazlar,  tutulduğu  zannedilen  oruçlar,  hiç  bir  şey  anlamadan  sadece  Arapçasının  okunarak   ölülere  bağışlanan  Kur’an  hatimleri, mübarek  gecelerdir,  Kandil  geceleridir  denilip  okunan  mevlitler,  on  binlerce  çekilen  zikirler,  dua  ile  havaya  kaldırılan  milyonlarca  eller,  Müslümanlara  adaleti,  huzuru,  mutluluğu,  insanca  yaşamanın  olanaklarını  getirmiş,  şeytani  duyguları,  hadsizliği  ve  bencilliği  ortadan  kaldırabilmiş  midir ?  Başı  ve  beyni  örtülerek  eve  kapatılıp  söz  sahibi  yapılmayan,  üretime  ekonomik  güce  katkısından  mahrum  bırakılan  kadına  zulüm  bitmiş,  gözyaşları  dinmiş  midir ?  Bugünün  Müslüman  toplulukları   bilimde,  sanayide,  ekonomide  olması  gereken  çağdaş  gelişmişlikteki  yerini  alabilmiş  midir ?  Doğru  adrese  gitmediği  kesinlikle  belli  olan  duaların,  yerine  getirildiği  zannedilen  ibadetlerdeki   eksikliğin,  yanlışlığın  nerede  olduğu  hiç  sorgulanabilmekte  midir ? 

Rad  Sûresinin  11. ayetinde  “  Aklını  kullanmayan   ve  durumlarını  değiştirmeyen  toplumların  üzerinden  Ben  de  pislikleri  kaldırmam. “ dediği  Yüce  Rabbimizin  uyarısının  Müslüman’ım  diyen  toplumlarca  pek  dikkate  alındığını  söyleyebilir  miyiz ?  Hayır !  Bu  nedenlerle  Kur'anın  İslam'ının  yaşandığı  toplumları  araştırıp  endeks  oluşturan  araştırmacılar,  doğuya  gidildikçe  Müslüman  olduğunu  söyleyenlerin  sayısının  arttığını,  ama  aksine  Kur'anın  İslam'ının  azaldığını,  batıya  gidildikçe  ise  Müslüman  olduğunu  söyleyenlerin  sayısının  azaldığını,  ama  buna  karşın  Kur'anın  İslam'ının  hedeflediği  ahlâkın,  hakkın,  hukukun,  sosyal  adalet  ve  yaşam  koşullarının  iyileşerek  arttığını  belirtmektedirler.  Eğer  daha  baştan  itibaren  Müslüman  toplulukları   Kur'anı  doğru  anlayıp,  Kur'ana  uysaydı,  aklını  kullanarak  tefekkür  edebilseydi,  akıl  ile  üretebildiği  fikirleri  uygulayabilseydi,  bırakın  altı  bin  küsür  ayeti,  sadece  yukarıda  sıraladığımız  ve  içinde  de  o  beş  şarttan  söz  edilmediği  halde  Alak  Sûresinin  8  ayetinin  öğütlerini  layıkıyla  yerine  getirdiğinde  görecekti  ki,  bugün  Müslümanlar  arasında  bölünmelerle  savaşlar,  kavgalar,  ölümler  neylesin,  açlık,  yoksulluk,  işsizlik,  haksızlık,  adaletsizlik,  zulüm  ve  gözyaşı  neylesin,  geri  kalmışlık,  karşılık  görmemiş  dualar  ve  ibadetler  neylesin !...

Tabiidir  ki  bu  konuda  öncelikle  toplumu  Kur'anın  gerçek  İslam'ına  yöneltemeyen,  Yüz  yıllardır  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaat  çekişmeleriyle  aslında  koltuk  ve  gücü  ele  geçirme  savaşları  içerisinde  kalıp  bu  dünyanın  saltanatını,  menfaatlerini  ön  planda  gözeten,  asıl  yapmaları  gereken  ulvi  görevlerinin  sorumluluğunu  idrak  edemeyen,  Peygamberimize  atfedilen  hadis  adı  altındaki  yakışıksız  hakaretleri  ve  iftiraları,  İslam'ın  içine  sonradan  enjekte  edilmiş  bidat  ve  gelenekleri,  Kur'an  çevirileri  içerisindeki  yanlış  kavramları  ayıklayamayan,  Kur'anın  en  doğru  Türkçe  meallerini  çoğaltıp  insanlarına  ulaştırarak  okutmayan,  Camilerdeki  ibadet  anlayışına  sadece  Allah  için  olması  gereken  Kur'anın  doğruları  ile  örtüşen  bir  mescit  düzenini  getiremeyen  Ulemasına,  tıpkı  müşrik  ve  muhafazakâr  Araplar  gibi  biz  teamüllerimizden,  atalarımızdan  öğrendiklerimizden  vaz  geçemeyiz  diyen  bugünün  Din  Yöneticileri  ve  Görevlilerine  Allah  katında  büyük  vebal  düşmektedir. Eğer  İslam’a  sayılarla  şart  koşacak  olursak,  ancak  İslam’ın  şartının  bir  olduğunu  söyleyebiliriz.  Bu  da  bütün  içtenliği  ile,  özbenliği  ile  kişinin  Allah’a  teslim  olması  ve  O’nun  öğütlerini  topladığı  Kur’anımıza  samimi  olarak,  ulaşabildiği  kadarıyla  istikrarlı  bir  şekilde  zaman  ayırarak,  kapasitesi  ölçüsünde  anlayabileceği  ayetlere  yönelebilmesi,  onları  aklında  tutabilmesi,  içinde  bulunduğu  durumu  aklını  kullanarak  sorgulayabilmesi  ve  bu  ayetleri  kendi  hayatının  rehberi  yapabilmesi  ile  ancak  mümkün  olabilecektir.  Çeşitli  ayetlerde  de  ve  Müminun  Sûresinin  62. ayetinde  “  Ve  Biz  hiç  kimseyi  gücünün  yettiğinden  başkası  ile,  kapasitesi  dışındaki  bir  şeyle  yükümlü  tutmayız. “  denilerek  belirtildiği  gibi,  Allah  hiç  kimseyi  taşıyabileceğinden  fazla  yükle  sorumlu  tutmaz.  Elbette  ki  herkesin  Kur’anın  tamamını  ezbere  bilmesi,  aklında  tutması  istenmez.  Ama  kişinin  samimiyeti,  çabaları  ve  niyeti  mutlaka  göz  önünde  bulundurulur.  Allah’ın  Selamı,  rahmeti,  okunarak  anlaşılabilen  Kur’an  ve  onun  İslam'ı  sizinle  olsun !..

ALLAH  DOĞRUSUNU  EN  İYİ  BİLENDİR ! RAHMETİ  VE  KUR'AN  BİZE  YETER !...

Temel  Kaynak  :  HAKKI  YILMAZ  ( Tebyin  ül  Kur’an )

PDF GÖRÜNTÜLE PDF İNDİR

BAŞLIKLAR
TAKİP ET