Sizin bazı yazılarınızı okudum. Kendim de fırsat buldukça Kur'anı doğru anlamak üzere Türkçe mealinden okumaktayım. Ancak birçok ayette de çıkmazlara giriyorum ve tereddütle ne denildiğini tam olarak anlayamıyorum. Mesala Hud Suresinin 17. ayetinde Ondan hiç şüphen olmasın diye bir ifade geçmektedir. Peygamber mi şüphe etmeyecek, neden şüphe etmeyecek, biz mi şüphe etmeyeceğiz. Peygamber kendisine indirilen Kur'andan şüphe edebilir mi. Açıklarsanız sevinirim.
Zeki Çelik.
06-03-2024
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun !
Kur’an ayetlerinin daha doğru ve gerçekçi olarak anlaşılabilmesi için, tereddüt edilen herhangi bir ayeti tek başına değil de içinde bulunduğu paragraf bütünlüğü içinde, önündeki ve ardındaki ayetleri de göz önünde bulundurarak okunması ve bütünlük içerisinde sözcüklerin değerlendirilmesi gerekir. Siz de Hud Sûresin 17. ayetindeki anlatımlar içerisinde özünde “ Ondan hiç şüphen olmasın “ ifadesinin uyarı niteliğindeki gerçek karşılığı ile, bu uyarının şüphe etmemesi gereken peygambere mi, peygamber kendisine indirilen Kur'andan şühe eder mi, inkârcıların çekeceği azaptan mı şüphe edilmeyecek, biz Müslümanların Kur’andan şüphe etmemesi mi istenmektedir olduğuna yönelik çok haklı olarak bir soru yönelttiğiniz için Kur’anı sorgulayan bir kardeşimiz olarak size teşekkür ederim.
Bu ayetin daha doğrusu ve gerçeği ile anlaşılabilmesi için, Hud Sûresindeki konu bütünlüğünün 17. ayetine gelinceye kadar 13. ayetinden başlayan anlatım bütünlüğüne göre ;
Hud 13 : Aslında onlar, “ Onu kendisi uydurdu “ diyorlar. De ki : Öyleyse, eğer dorulardan iseniz, uydurma da olsa, benzeri on sûre getirin, Allah’ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.
Hud 14 : Yok eğer bunun üzerine onlar, size cevap vermedilerse, artık bilin ki Kur’an ancak Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir. Ve ondan başka ilâh diye bir şey yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz ?
Hud 35 : Ya da onu uydurdu diyorlar. De ki : Eğer onu ben uydurdum ise vebali benim üzerimedir. Ben se sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.
Hud 15 : Her kim basit dünya hayatını ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, ona hiç eksiltmeden, burada tastamam veririz. Onlar orada hiç zarara uğratılmazlar.
Hud 16 : İşte onlar kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de kaybolup gitmeye mahkûmdur.
Şeklinde ele alındığını görüyoruz. Rabbimiz burada tüm inananlara hitap etmekte ve Kur’anın Allah’tan indirme olduğunu kabul etmeyen inkârcıların bir önceki ayette yapılan meydan okumaya cevap vermemeleri durumunda müminlere inkârcılardan artık teslim olmalarını istemelerini emretmektedir. Bu ayetlerde Rabbimiz, dünya hayatını ve süsünü kendilerine amaç edinmiş ve ömürlerini bu kazanımlara adamış dünya süsüne aldananları uyarmakta ve onların Ahirette ateşten başka bir şeyleri olmayacağını açıklamaktadır. Ne var ki bazı kıt düşünceliler bu ilkenin özünü kavrayamadıkları için yanlış yargılara kapılmakta, yaptıkları bir kısım iyilikler nedeniyle Allah’ın kendilerini ayrıcalıklı olarak mal, mülk, makam, refah ile sevindirdiğini sanmaktadırlar. Böyle sandıkları için de dünya kazanımlarını elde etmek için gösterdikleri çabalarla boş yere övünüp durmaktadırlar. Oysa Rabbimiz, bu kimselerin yanlış ve boş değerlendirmelerini reddetmekte ve amellerin ancak iman ile birlikte olması halinde değerli olabileceğine işaret etmektedir. Yapılan işleri değerli kılacak olan asıl gerçekçi amellerin geçici dünya için değil, gerçek Ahiret yurdu için yapılmış olması gerektiğine işaret edilmektedir. Ardında da aynı Sûrenin 54. ayetinde de “ Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile baş başa bırak. “ diye Peygamberimize yol gösterilmektedir.
Hud Sûresinin 17. ayetine geldiğimiz zaman da Diyanet Vakfının yaptığı meallendirme çalışmasında : “ Rabbi katında açık bir delile dayanan kimse, yalnız dünyalık isteyen kimse gibi midir ? Kaldı ki, bu delili Rabbinden bir şahit / Kur’an ve bir de ondan ( Kur’andan ) önce bir önder ve bir rahmet olarak ( indirilmiş ) olan Musa’nın Kitabı ( Tevrat ) desteklemektedir. İşte bunlar ona ( Kur’ana ) inanırlar. Gruplardan her kim onu inkâr ederse, ateş onun varacağı yerdir. Ondan hiç şüphen olmasın. Şüphesiz o, Rabbin tarafından ( bildirilmiş ) gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmazlar. “ şeklinde olduğunu, adeta burada inkârcı grupların Cehennem ateşiyle muhatap olunacağından şüphe edilmemesi gereği sonucu çıkmaktadır. Diğer birçok müfessirin de sizin dikkat çektiğiniz gibi örneğin :
Ahmet Hulusi Meali :…… ondan bir kuşku içinde olma….
Ahmet Varol Meali : … … bundan hiç şüphen olmasın…..
Ali Bulaç Meali :………öyleyse bundan kuşkuda olma……
Elmalılı Hamdi Yazır Meali : sakın bunda şüpheye düşme
Hasan Basri Çantay Meali : Sen de bundan şüphe içinde olma
Ömer Nasuhi Bilmen Meali : Artık ondan bir şüphede bulunma
İfadelerinde gördüğümüz gibi kiminde Kur’andan şüphe edilmemesi, kiminde peygamberin Kur’andan şüphe etmemesi gibi sonuçlar çıkabilmektedir.
Ayetin orijinalinde yer alan “ Felâ tekû fiy miryetin minhu “ Arapça ifadelerin, neredeyse bütün müfessirlerce sözcük anlamlarıyla doğrudan doğruya “ şüphen, kuşkun olmasın “ şeklinde meallendirildiğini görmekteyiz. Biz Araştırmacı Yazar Hakkı Yılmaz’ın meallendirmesine bakacak olursak ;
Hud Sûresi 17 : Artık Dünyayı isteyenler, hiç Rabbinden açık bir belge üzerine olan ve kendisine Rabbinden bir şahidin takip ettiği ve de önünde bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir ? İşte böyle olanlar, Kur’ana inanırlar. Hangi karşıt gruptan olursa olsun kim Kur’anı örtbas ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de Kur’andan eksik bilgi içinde olma. Kesinlikle o, rabbinde bir haktır. / gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.
Şeklinde olduğunu ve “ Şüphe etmek “ ifadesinin doğrudan doğruya yer almadığını görüyoruz. Bu ayette aslında, geçici dünya çıkarları uğruna Kur’anın mesajını reddederek dünya güzelliklerine aldananlar ile kılavuza / Kitap ve elçiye uyan kimseler arasında bir mukayese yapılmakta ve hangi hizipten olursa olsun inkârcı dünya nimetlerine aldananların sonunun ateş olacağı ilân edilmektedir. Ayette kıt akıllı dünya güzelliklerine tapanlar ile mukayese edilen düzgün örnek, kendi öz varlığında ve tüm Kâinat düzeninde Allah’ın birliğine ve Ahirete dair apaçık delilleri gören kimselerdir. “ Kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse midir ? “ ifadesiyle de özellikle o bölgede yaşayan Yahudilere yönelik olarak Kur’anın indirilmesinden önceki Ehlikitaptan inanmış kimselere işaret edilmektedir.
Ayetin sonunda aslında inkârcılar ne kadar inkâr ederlerse etsinler, bilgi bakımından eksiklik hissetmeden peygamberden / elçiden “ görevini kuşku duymadan “ selim akılla yılgınlık duymadan sürdürmesi istenmektedir. Bu konuda Fatır Sûresinin 8. ayetinde de benzer şekilde “ Onun için kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi ? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de kılavuzluk eder. Onun için canın onlara karşı hasretlerle / üzüntülerle sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilendir. “ denilmektedir. Dolayısıyla bu ayet grubundaki ifadelerle “ Peygamberimizin görevinden veya Kur’an ayetlerinden şüphe duymasından “ değil, o zamanın müşriklerinin, bugünün inkârcıların şüphesinden söz edilmektedir. Peygamberimize de aslında Kur’andan eksik bilgi içerisinde hareket etmemesi, onların inkârlarından dolayı üzüntü içerisine girmemesi, kendisini sıkıntıya sokmaması uyarısı yapılmaktadır. Tabiidir ki Kur’an vahyi ile eğitilmiş olan Peygamberimizin, asla kendisine indirilen ayetlerden şüphesi olmaz. Peygamberimizin ardından biz Müslümanların da Kur'andan asla şüphesi olmaz. Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !....