Namaz kılıyoruz ama kıldığımız namazdan sonra pek huzur duymuyoruz. Arapça da okuduğumuz bazı surelerden de bir şey anlamıyoruz. Namazda sureleri ve arkasından yapacağımız duaları Arapça mı yoksa Türkçe mi okumalıyız. Bir de biz Arapça bilmediğimiz halde kabirde ve ahirette Arapça mı sorguya çekileceğiz. Çeşitli hocaların anlattıklarından kafalarımız da karışıyor korkuyoruz. Bu konularda bizi aydınlatırsanız memnun oluruz. Şimdiden Allah razı olsun.
Zeki Çelik.
01-09-2024
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun !
Bugün uydurma hadis ve rivayetlere göre namaz kıldırılan Müslümanlar, namazlarında mutlaka Kur’andan Sûrelerin veya ayetlerin Arapça okunması gerektiğine inanmaktadırlar. O nedenle zor da olsa bir kaç Sûreyi ezberlemeye ve tam telaffuz edemeseler de anlamını bilmeseler de namazlarında Arapça okumaya çalışmaktadırlar. Halbuki ağızdan çıkacak farklı telaffuz, söylenmek istenen anlamı da değiştirebilmekte, yanlış söylemlere neden olabilmektedir. Türkçede “ tak, tek, tok “ gibi, farklı sesler Arapçada da farklı anlamlara dönüşmektedir. Aslında Kur’anda önemli olarak emredilen de öğüt alabilmek için Kur’anı anlayarak okumaktır. Arapça kelimelerin ve harflerin bir kutsallığı yoktur. Bu harfler ve kelimeler, Arap yarımadasında takvim yapraklarında da, yemek tariflerinde de günlük hayatın her kesiminde de kullanılmaktadır. Nisa Sûresinin 43. ayetinde de “ Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın “ denilmektedir. Öyleyse namaz kılan herkes Arapça da okusa, ağzından neyin çıktığını, okuduklarının anlamını bilmek zorundadır. Herkes sadece yatıp kalkmaktan ibaret olan bir namazın kendisine pek yarar sağlamayacağının bilincine varmalıdır. Üstelik de Rabbimiz Maun Sûresinin 4 - 5. ayetlerinde “ Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar gösteriş içindedirler “ diyerek namaz konusunda biz namaz kılanlara çok çarpıcı bir mesaj vermektedir. Beğenmediği namazların olabileceğini dile getirmektedir.
Siz de bu bağlamda namazda dua ve sûrelerin Arapça mı, yoksa Türkçe mi okunacağı, Kabir ve Mahşer günü sorgulamasında da Arapça bilmeyenlerin hangi dilden sorgulanacağına yönelik bir çok Müslümanın da merak ettiği iki ayrı konuda çok haklı bir soru yöneltmişsiniz. Biz sitemizde sorunuzdaki birinci ayrıntının geniş açıklamalarını “ Namaz Allah’la Konuşmaktır “ başlıklı makalemizde, ikinci konunun da geniş açıklamalarını “ Hesap Günündeki Sorgulama ve Kabirde Yaşamaya Devam Edecek miyiz ? “ başlıklı makalelerde anlattık. Size de bu zeminde ana hatlarıyla yapacağımız açıklamalarla yardımcı olmaya çalışalım.
Namaz, Yüce Rabbimizin huzurunda gönlümüzü açarak, bütün acizliğimizi göstererek, elimizi bağlayıp, boynumuzu büküp, Arapça da olsa eğer anlamlarını bilerek ve düşünerek Sübhaneke’yi okurken O’nunla selamlaşarak tesbih ettiğimiz, her türlü noksanlıklardan arındırdığımız, Fatiha Sûresini okurken hamd ederek yücelttiğimiz, alemlerin Rabbi, merhamet edenlerin en merhametlisi, hesap gününün sahibi olduğunu dile getirip, sadece O’ndan yardım dileyeceğimizi, O’na kulluk edeceğimizi belirttiğimiz, O’nunla sözleştiğimiz, kıyamda, kade oturuşunda ağzımızdan çıkanlarla kendi dilimizden derdimizi, isteklerimizi, sıkıntılarımızı dile getirip O’ndan yalvararak yardım talep ettiğimiz konuşmalarla, aslında Kur'ana göre de adı dua olan bir ibadettir. Rüku ve secdemizle O’nun önünden başka hiç bir kulun önünde eğilmeyeceğimizi, boyun büküp önünde yere kapanmayacağımızı göstermektir. Bu duyguların ve düşüncelerin içerisinde, Allah'la neler konuştuğunun bilinciyle yoğunlaşabilenlerin, O merhametlilerin merhametlisi Rahmanın önünde yüreklerinin ürpermemesi mümkün değildir. Peki bugün yüzyıllardır uydurma hadis ve rivayetlerin dayatmalarıyla kıldırılan ve kılınan namazlarda yapılan Arapça okumalarla acaba kaç kişi namazı ile asıl olan bütünleşmeyi, coşku ile ürpermeyi, huşu ve hudu ile tamamlanmış, huzur bulmuş bir namazı yakalayabilmektedir.
Namazımızda Rabbimizle selamlaşmak ve O’nu tesbih etmek için okuduğumuz Sübhaneke, anlamını bildiğimiz ve düşünerek okuduğumuz zaman Arapça da olsa güzel bir başlangıç olur. Yine aynı şekilde anlamını bilerek ve düşünerek okuduğumuz Fatiha Sûresi de Arapça da olsa Rabbimizi tesbih ederek yücelttiğimiz, Onunla güzel bir sözleşme ile dua ettiğimiz güzel bir konuşma olur. Ancak ardından anlamını bilmeden namaz sûresi diye Arapça okuduğumuz bir zammı Sûre veya ayetlerle aslında Allah’ın bize yöneltmiş olduğu uyarıları ve bilgileri gerisin geriye O’na yönelterek hiç de hoş olmayan bir konuşmanın içine girmiş olabiliriz.
Namazın esası, insanın içinden geldiği gibi, öz yakarışlarını kendi diliyle Yaratıcıya arz etmesidir. İçinden geleni ifade etmek için elbette Kur’andan dua ayetlerini seçebilir. Ancak birilerinin birtakım Sûreleri seçip bunlara ( namaz sureleri ) adını vermesi ve bunların okunmasının dayatılması, namazın da Kur’anın da ruhuna aykırıdır. Kişi Fatiha Sûresinden sonra gerek kıyamda, gerekse de kade oturuşunda kendi içinden geldiği gibi düşüncelerini, isteklerini kendi dilinden aktararak veya Kur’anda dua formunda olan ayetleri anlamlarını da bilerek ve düşünerek okuyup Allah’la konuşabilmelidir. Aslında Kur’anın bize öğrettiğine göre namaz, Tazarrulu bir duadır. Zillet zinciri oluşturarak, huzurunda tevazu ile alçala alçala Allah’la dertleşmek, konuşmaktır. Ama en önemlisi, beden dilinden ve şeklinden ziyade zihnen, kalben, bilinçli bir şekilde bütün benlikle Allah’a yönelebilmektir.
Değerli kardeşim namazınızı mümkün olduğu kadarıyla kendi dilinizden Türkçe olarak ne istediğinizi, ne yaptığınızı bilerek ve samimi olarak yapacağınız yakarmalar ve isteklerin yer aldığı Allah’la konuşmalarla yerine getirmeye çalışınız. Arapça da olsa Fatiha Sûresinin ayetlerinin anlamlarını ve mesajlarını bilerek ve düşünerek okuyunuz.
Kur’anda İbrahim Sûresinin 4. ayetinde “ Ve Biz, onlara açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi toplumunun diliyle gönderdik. “ ifadeleriyle belirtildiği gibi Adem peygamberden itibaren başlayarak son peygamber Muhammed ( a.s )’ a gelinceye kadar bütün peygamberlere Rabbimiz, kendi dilleri ile hitap etmiştir. Dolayısıyla Allah’ın öğütlerine uyma ve Allah’a yaklaşma araçlarından biri olan namaz ise farklı ritüeller şeklinde olsa da, bütün peygamberler zamanında da vardır ve her ümmet de Allah’a yakarma, niyaz etme, Allah’la doğrudan doğruya konuşma ile iletişime geçmeyi Arapça değil, kendi dillerinden yapmışlardır.
Sorunuzun ikinci kısmında belirttiğiniz üzere, Kabir hayatı ve sorgulaması diye bir kabir sorgusu Kur'anda yoktur. Mahşer günü Sorgulaması denince ise, sorgulamanın yegâne sahibi olan Yüce Rabbimiz Allahtır. Mümin Sûresinin 16 - 17. ayetlerinde " O buluşma günü, onlar meydana çıkarlar. Kendilerinden hiç bir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. - Bugün mülk kimindir ? Sadece tek ve kahredici olan Allah'ındır. Bugün her kişi kazandığının karşılığını alacaktır. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz Allah hesabı çok çabuk görendir. " ifadeleriyle belirtildiği gibi sorgulama Allah'ın huzurunda yapılacaktır. Sorgulamayı önemseyen ve ciddiye alanlar için elbette ki akla, kimler sorgulanacak, nasıl sorgulanacak, neler sorgulanacak, Arapça bilmediğimiz için biz ne yapacağız gibi birtakım sorular gelebilir. Bütün bunların ayrıntıları da bugün, Yüce Allah’ın insanlara gönderdiği son elçisi olan Peygamberimiz ve onun aracılığı ile indirilen yüce kitabımız Kur’anda bulunmaktadır.
Bilindiği gibi sorgulama ya öğrenmek ve anlamak, ya da ikrar ettirmek ve ortaya çıkarmak için yapılır. Rabbimizin yapacağı sorgulamanın öğrenmek ve anlamak maksadıyla olmayacağı açıktır. Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmekte olan ve hiç bir şeyin Kendisinden gizli kalamayacağı Rabbimizin, öğrenme amaçlı soru sormasına gerek yoktur. Allah'ın kullarını sorgulaması, onların durumlarını öğrenmek için değil, adil olarak durumlarını değerlendirmek, ortaya koymak, hem dünyadaki, hem de Ahiretteki amellerini şahitlendirmek içindir. Ahiret sorgulamasında Allah'ın sözlü olarak kuru kuruya bir iddiası olmaz. Allah'ın huzurunda yapılan duruşmada gizli ve yalancı tanık, düzmece ve sahte belge de olmaz. Her şey sağlam kanıtlarıyla ortada olur. Allah, hiç kimseyi Cehenneme gidecek diye yaratmaz, kader olarak da Cehennemi yazmaz. Hayatın başlangıcından itibaren insan için kader çizimi yoktur. Hangi dilin mensubu olursa olsun, herkes kendi iradesi ile yaptığı seçim, attığı adım, çizdiği yol, davranış ve ameli ile karşılık bulur. Cehennemin kapısını ise dünya hayatında bulaşılmış olan zulüm, küfür ve şirk aralar. Bunlardan uzak durup, Allah’a, Kitaplarına, peygamberlerine ve Ahiret gününe inananların ameli de Allah'ın rahmeti ile Cennetin kapısını açar.
Zaten Mahşer günündeki sorgulama sırasında işlenen suçlar veya yerine getirilen güzel ameller, yüzlerden okunacak ve bizzat insanın eli, kolu, ayağı, organları tarafından ortaya dökülecek, bir bilgisayar tabletinde olduğu gibi bütün hareketler, davranışlar, konuşmalar canlı olarak kendisine gösterilecektir. Rabbimizin sorgulamasının ikrar ettirmeye, ortaya çıkarmaya yönelik olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Bu sorgulama yanlış ve gerçek dışı olarak rivayet kitaplarında anlatıldığı gibi kabirlerde dinin nedir ? peygamberin kimdir ? neden yaptın ? niçin yaptın ? gibi sorularla değil, bizzat mahşer alanındaki hesap gününde kınama, azarlama ve mahşer halkına ifşayı da kapsayan bir hesap sorma niteliğindedir.
ARAF 7 : Ve andolsun onlara bir bilgi ile anlatacağız. Çünkü Biz uzakta olanlar değildik.
Bu ayette hesap gününde “ Onlara bir bilgi ile anlatacağız “ ifadesiyle sorguda önceden kayıt edilmiş olanlarla bütün yaşananların gösterileceği belirtilmektedir. Hesaplaşma gününde hiç kimse yaptıklarının ve yapması gerektiği halde yapmadıklarının unutulacağını zannetmemelidir. Çünkü Rabbimiz ayette, “ Biz uzakta olanlar değildik “ yani sizinle beraber olarak sizi sürekli gözlüyorduk ve her şeyi kayıt altına alıyorduk demektedir.
KAMER 52 – 53 : Ve onların işledikleri her şey yazıtlarda kayıt altındadır. Küçüğün büyüğün hepsi satır satır yazılmıştır.
İSRA 13 – 14 : Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı / amel defterini onun için çıkarırırz. Oku kendi kitabını ! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter.
Ayetlerde konu edilen kitap, insanın Dünya hayatındaki iyi veya kötü tüm amellerinin kaydedildiği kitaptır. Tıpkı bir uçağın kara kutusu, bir bilgisayarın ana belleği gibi, insanın içinde bir yerinde, südurunda dürülü kapalı durumdadır. / Beyine yerleştirilmiş biyolojik mikro cip bellek hücreleridir. Ahiret günü ise bu kitap açılacak, Fussilet Sûresinin 20. ayetinde " Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. " Yasin Sûresinin 65. ayetinde de “ Bugün Biz onların ağızlarına mühür vururuz. Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder. “ denilerek ifade edildiği gibi de adeta bir bilgisayar tabletinde olduğu gibi ekrana taşınacak ve kişiye “ oku kendi kitabını ! Bugün kendi zatın, kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter “ denilecektir. Kişinin kendisinin konuşmasına da gerek kalmayacaktır. Bütün yaptıkları veya yapması gerektiği halde yapmadıkları bir bir kendisine bizzat gösterilecektir. Böylece kişi yargılama için kendisinden başka kimseye ihtiyaç olmayan bir mahkemede, hem sanık, hem tanık, hem savcı, hem de yargıç olacak ve kendi kendisini yargılayacaktır. Dünya hayatında kişinin ve toplumunun hangi dili konuştuğunun da hiç bir önemi yoktur. Çünkü Kelam sıfatıyla konuşmayı, bütün dilleri yaratan, zaten Allah’ın bizatihi Kendisidir. Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !....