TÜM SORULAR

Soru

Mervenur K.   28-02-2024   321

Müslümanların bir kısmı sadece kur'anın kaynak olarak yeteceğini söyleerken, bir kısmı da hadisler olmadan dinin tam olarak anlaşılamayacağını ve eksiklikler olduğunu söylüyor. Hatta bir kesim işin içine risalei nur vb. kitapları da katıyor. Hadisler ve risalei nur benzeri eserlerde pek çok sorgulamaya açık söylemler var (ornegin deve sidigi içme hadisi, kadınların aklı noksandır ve pistir (?) hadisi, risalei nur da geçen "bu kitabı allah bana yazdırdı, Allah ilhami iledir " benzeri şirk içeren sözler) . Sizce kur 'an tek başına yeterli mi ? Yeterli ise de namaz vakitleri ,abdest alma şekli gibu temel bilgiler kuranda tam olarak yazmıyor diyenler var . Bu iddialar ne kadar doğru? Şimdiden teşekkürler cevap için. Iyi günler dilerim.

Yanıtlar

Zeki Çelik.      29-02-2024  

Değerli  Kardeşim !  Allah’ın  selamı  ve  rahmeti   üzerinize  olsun !

Bugün  gerek  ülkemizde,  gerekse  diğer  İslam  ülkelerinde,  herhangi  bir  zeminde  veya  ekran  önünde  din  adına  konuşanların  neredeyse  tamamı  Kur’an  yetmez,  Din  Kur’andan  öğrenilmez,  siz  Kur’anı  anlamazsınız,  abdestsiz  Kur’ana  el  sürülemez  denilip  Müslümanların  Kur’andan  uzaklaştırılmasının  yanı  sıra,  Kur'anın  önüne  geçirdikleri  hadislerle  konuşmakta,  kamu  vicdanında  ve  mantığında  sizin  de  örneklediğiniz  gibi  en  saçma  olduğu  kabul  edilen  hadisler  dahi,  Akademisyen  İlahiyatçılar  tarafından  çok  hararetle  savunulabilmekte,  Müslümanlara  din  diye  yaşattırılmaktadır. Peygamberimizin  vefatından  sonraki  yılların  ilk  zamanlarında  dilden  dile  dolaştırılarak  ortaya  çıkarılan,  hayatın  ve  ibadetlerin  her  alanına  müdahele  eden  milyonla  ifade  edilen  sayılardaki  hadislerle,  yüz  yıllardır  beyinleri  yıkanarak  uyuşturulmuş  olan  Müslümanlar,  sayıp  sevdikleri  Peygamberin  sözü  olduğunu  zannederek,  Allah’ın  önüne  geçirerek  maalesef  şirke,  Kur’an  ayetlerini  terk  ederek  küfre  girdiklerinin  farkında   olamamaktadırlar.  Artık  Kur’anın  yerine  hayatın  her  kesimi  için  ellerinde  hadis  kitapları  ile  dolaşmakta,  Kur’anı  da  anlaşılmadan  sadece  Arapçasının  okunduğu  zaman,  kutsallaştırılan  ve  her  harfine  on  sevap   kazanılacağı  bir  kitap  olarak  düşünmektedirler.  Bunun  sonucunda  İslam  toplumlarında  bugün  yaşanmakta  olan  dini  inançlarda,  belirginleşen  bir  şekilde  gelenekselleştirilmiş  olarak  görülmektedir  ki,  bütün  yaşam  tarzları,  ibadet  anlayışı,  hadis  ve  rivayetlerle  ( Peygamberin  söylediğine  ve  anlattığına  inanılan  sözlerle )  yürümektedir.  Bilhassa  Kur’andaki  pek  çok  ayetle  yapılan  uyarıların  aksine,  dinin  parça  parça  edilip  gruplara   bölünmesi,  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaat  önderlerinin  çok  sahip  çıktıkları  hadis  ve  rivayetlerin  Kur’anın,  Peygamber’in  de  Allah’ın  önüne  geçirilmesiyle  Hakk  Din  olan  İslam,  adeta  Allah’ın  dini  olmaktan  çıkmış,  onun  yerini  Mezheplerin, Tarikatların,  Cemaatlerin  oluşturduğu  Ehli  Sünnet  veya   Ehli  beyt  dedikleri  grupların  dinleri  almıştır. 

Siz  de,  din  ve  inanç  adına  bugün  “  Sadece  Kur’an “  diyenler,  diğer  taraftan  “  Hadisler  olmadan  dinin  tam  olarak  anlaşılamayacağını  savunanlar “  ve  bunun  yanı  sıra  da  namazın,  abdest  ayrıntıları  nereden  öğrenilecek,  Kur’anın  önüne  geçirilen  ve  Din  adına  bazı  kişilerin  yazdığı  eserlerle  birçok  ayrıntının  yer  aldığı  çok  kapsamlı,  çok  yerinde,  güzel  ve  çok  da  güncel  olan  sorular  zincirini  oluşturarak  gündeme  getirmişsiniz.  Bu  çok  kapsamlı  ve  yerinde  olan  sorularınızdan  dolayı  size  teşekkür  ederim.  Sorularınızın  içeriğine  baktığımız  zaman  da  Dinimiz  adına  sizin  birçok  ayrıntıya  vakıf  olduğunuz,  oldukça  donanımlı  ve  sorgulayabilen  bir  kardeşimiz  olduğunuz  anlaşılmaktadır.  Bize  de  özellikle  “  Sizce  Kur’an Tek  Başına  yeterli  midir ? “  diye  sormaktasınız.

Değerli  Kardeşimiz !  En  önemli  sorunuz  niteliğinde  olanına  bizim  inancımızı  sonunda  söylemeden  önce  hemen  baştan  söyleyelim  ki !  Toplumumuzun  din  ve  inanç  adına  doğru  bildiğini  zannettiği   halde  birçok  uygulamasında  ve  inancında  görebildiğimiz  ve  içinde  bulunduğu  bütün  yanlışlarından  arındırabilmek  amacıyla  sitemizde  oluşturduğumuz  bütün  makalelerimizde  düşüncelerimizi  ve  inançlarımızı  sadece  Kur’an  ve  ayetlerine  dayandırarak  nedenleriyle  açıklamaya  çalışmaktayız. Her  makalemizin  sonunda  da  “ Allah  Doğrusunu  En  İyi  Bilendir.  Rahmeti  ve  Kur’an  Bize  Yeter “  demekteyiz.  Dolayısıyla  biz  hadis  ve  rivayetleri  dinimizin  ve  inancımızın  kaynağı  olarak  görmüyoruz,  kabul  etmiyoruz.  Yüce  Rabbimizin  birçok  ayette  mubin / apaçık,  mufassal  /  eksiksiz  olarak  belirttiği  Kur’anın,  gerek  namaz,  gerek  abdest,  gerekse  de  bütün  ibadetler  için  yer  verilmiş  olan  açıklamalarla  her  şeyiyle  bize  yeteceğine  inanıyoruz, “  Hadis  olmadan  dinin  tam  olarak  öğrenilmeyeceği  “  iddialarına  da   Allah’ın  ve  Kur’anın  yetersiz  olduğunu  kabul  etmek  olduğu  inancına  yönelik  olarak  şirk  ve  küfür  olacağı  inancını  taşıyoruz.

Bütün  bu  anlayış  ve  inancımız  bağlamında  sitemizde  oluşturduğumuz  birçok  makalenin  yanı  sıra  özellikle  sizin  de  değindiğiniz  ayrıntıların  ele  alındığı  * Kur’an  Dışında  Yaşanan  Dinler  ve  Allah’la  Aldatma  * Risalei  Nurda  Sırlar  ve  Kerametler  * Hadislerle  Yaşanan  Din  *  Din  Nedir ?  Hangisi  Bizim  Dinimiz ?  *  Kur’an  Nasıl  Bir  Kitaptır ? *  Kur’ana  Göre  Namaz  Nedir ? *  Abdest  Almanın  Dinimizdeki  Yeri  başlıklı  makalelerimizde  de  bir  hayli  geniş  olarak  ayrıntıları,  nedenleri,  yanlışları  ve  Kur’an  ayetlerinin  doğruları  ile  açıklamaya  çalıştık. Dilerseniz  siz  de  yönelttiğiniz  ayrıntılarla  ilgili  bu  makalelerimizi  gözden  geçirerek  Kur’anımızın  yeterli  olup  olamayacağı  açısından  bir  fikir  sahibi  olabilirsiniz.  Elbette  ki  bu  zeminde  size  bütün  bunların  açıklanabilmesi  mümkün  değildir.  Biz  yine  de  bu  zeminde  genel  ve  özet  olarak  sorularınız  doğrultusunda  ana  hatlarıyla  size  yardımcı  olmaya  çalışalım.

Her  şeyin  yaratıcısı  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah,  insanlık  tarihi  boyunca  yarattığı  kulları  için  uygun  gördüğü  davranış  ve  yaşam  tarzını  belirlemek,  insanlar  arasında  sevgiyi,  barışı,  adaleti,  huzuru  ve  mutluluğu  sağlamak  için,  zaman  zaman  insanlar  arasından  peygamberler  seçerek  ve  onların  aracılığı  ile  yazılı  emirler,  suhuflar  ve  kitaplar  indirerek  doğru  yolun  kılavuzu  olmak  üzere  insanları  hakka,  hukuka,  adalete  ve  tevhide  davet  ettirmiştir. Geçen  zamanlar  içerisinde  Allah’ın  elçilerine  ve  indirdiklerine  uyanlar  olmuş,  uymayanlar,  dalalete  sapanlar,  azgınlaşanlar  sapkınlığa  düşenler,  kendi  inanç  ve  görüşlerini  ama  doğrusuyla  veya  yanlışıyla  yazdıkları  eserlerle  Allah’ın  vahyinin  önüne  koyanlar,  Allah’ın  varlığını  ve  birliğini  unutanlar,  reddedenler,  doğa  üstü  olaylara  ve  güçlere  inanan,  bu  güçleri  ve  güçlüleri  putlaştırarak  Allah’tan  başkalarına  ilâh  diyenler,  birtakım  Veli,  Gavs,  Mürşit  denilen  kişileri,  hatta  peygamberi  dahi  hazret  unvanı  ile  Allah’a  ortak  edenler,  Allah,  peygamber,  kitap  yoktur  diyen  inkârcılar  olmuştur.

Allah  katından  indirilen  bütün  emirlerin  ve  kitapların  temel  ilkesi,  aslında  içinde  hiyerarşinin  ve  aracıların  olmadığı  Tevhit  /  Allah’ı  birleyerek  O'na  ortak  koşmamak,  La  ilâhe  illallah /  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demenin  bilincini  gerektiren  ve   Allah  katında  tek  bir  din  olan  İslam’dır.  Her  kitap,  bir  önceki,  ama  Allah'ın  orijinal  vahyi  olan  kitabı  tasdik  eder,  zamanla  unutulmuş  ve  saptırılmış  olan  Tevhit  ilkelerini  hatırlatan  ve  tekrar  güncelleyerek  insanların  önüne  koyan  niteliktedir. Toplumların   sosyal  yaşamları  ve   medeniyetleri  geliştikçe  de  kitapların  zaman  içerisindeki  kapsamları  ve  hitabeti  de  gelişme  göstermektedir.  Bu  emirlerin,  hitabetin  en  sonuncusu,  bütün  insanlığa  yöneltilmiş  olan,  özünde  aynı  olmakla  beraber  kapsamının,  ayrıntılarının   en  gelişmiş  olanı,  evrensel  olarak  kıyamete  kadar  da  yaşayacak  olan  ve  Dinimizin  yegâne  temeli  olan  Kitabımız  Kur’andır. 

Sınırlarını,  hükümlerini,  kurallarını  Kur’anın  belirlediği,  Allah’tan  geldiği  gibi  Kur’anın  dışına  çıkılmadan  korunmuş,  hüküm  ve  ilkeleri  değiştirilmemiş,  saf  ve  tertemiz  olan  din,  Hakk  Dindir.  Halis  dindir,  Allah’a  / bütün  insanlığa  ait  olan  dindir.  Amacı  da   insanlar  arasında   barış,  huzur,  mutluluk  ile  en  güzel  yaşamı,  bireysel  ve  toplumsal  adaleti,  hukuku  ve  ahlâkı  hakim  kılmak,  Dünya  Cennetini  yaratmaktır.  Hiç  kimse,  Peygamber  de  dahil,  Evliya,  Mürşit,  Gavs,  İmam,  Ulema,  Hakk  Dine  müdahalede  bulunamaz. Hüküm  ve  kural  konulamaz  Hakk  Dinin  hükümleri  değiştirilemez,  Kur’an  ve  Allah’ın  vahyi  ile  konulmuş  kurallara  hem  samimiyetle  inanmayı,  hem  de  kuralları  bütün  gönül  rızasıyla  uygulamayı,  güvenerek  yaşamayı  gerektirir.  Ali  İmran  Sûresinin  19. ayetinde    " Şüphesiz  Allah  katında  din  İslam’dır. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi  Allah'a  has  kılınmış  Hakk  Dinin  adı  İslam  olarak  konulmuştur.  Yeryüzünde  yaratılmış  olan  her  insan,  İslam  fıtratında  doğar.  Akıl  geliştikçe  insanı  denetler.  Akıl  kullanılıp  sorgulamaya  başlanılınca  da  fıtrata  ulaşılır.  Fakat  akıl  devreye  sokulamayıp  sorgulama  yapılamayınca  kişi,  içinde  bulunduğu   toplumun   inancından  ve  dininden  yanlış  da  olsa  kurtulamaz.  Zamanımızda  bu  sorgulamanın  temel  kaynağı  da  sadece  ve  sadece  Kur'andır.  Kur'ansız  ve  Kur’an  dışındaki  bir  Müslümanlık  mutlaka  kişilerin  Allah'la  aldatılmasına  yol  açar.  Yüce  Rabbimiz  Allah,  yarattığı  Evrende  ve  hayatta  bir  tek  Kur'anı  koruyacağını  belirtmiştir.  Öyleyse  insan  da  ancak  Kur'ana  yöneldiği,  anlayarak  okuyabildiği,  düşünebildiği,  sorgulayarak  Kur’anı ve  ayetlerini  hayatının  rehberi  edinebildiği  zaman  korunabilir.  Bu  nedenle   Ali  İmran  Sûresinin  85. ayetinde  de  " Kim  İslam’dan  başka  bir  din  ararsa,  bilsin  ki,  o  din  ondan  kabul  edilmeyecek  ve  o  Ahirette  hüsrana  uğrayanlardan  olacaktır. "  denilmektedir. 

Bugüne  geldiğimizde  de,  içinde  bulunduğumuz  Müslüman  toplumlarında  ve  dünyada,  din  adına  yaşananlara  baktığımızda,  evrensel  ve  tek  bir  din  olması  gereken,  Allah’a  has  kılınmış  İslam'ın,  Kur'anın  Hakk  Dininin  yaşandığını  göremiyoruz.  Müslüman  olduğunu  dile  getiren  toplumlar  bile  Mezhep,  Tarikat,  Cemaat  bölünmeleriyle  ve  bu  grupların  benimsediği  uydurma  hadis  ve  rivayetlerle  dini  farklı  inanç  ve  ritüellerle  yaşarken,  oysa  Kur’anda  da  Müslüman  olduğunu  söyleyen  toplumlar  için "  Çoğunlukla  onlar  iman  etmezler,  Çoğunlukla  onlar  müşriktir,  Çoğunlukla  onlar  gafildir,  Çoğunlukla  onlar  fasıktır,  Çoğunlukla  onlar  kâfirdir,  Çoğunlukla  onlar  akıl  etmezler. "  ifadeleriyle  maalesef   Kur'an  ile   tanışamamış,  Kur'andan  uzak  kalmış,  Kur'anın  dışında  rivayetlerle  Dinini  önlerine  konulup  dayatılanlarla   yaşamaya  çalışanlar  için  çok  ciddi  uyarıların,  nitelendirmelerin  yer  aldığını  görüyoruz. Buna  rağmen  Müslümanım  elhamdülillah  diyenlerin  bir  çoğunun   aklı,  ruhu,  iradesi,  Önder,  Veli,  Mürşit,  İmam  denilen  birilerinin  aklına  ipotek  edilmiş,  inançlar  esaret  altına  girmiş  ve  Hakk  Din  paramparça  edilmiştir.  Din,  Kur'anın  öğretileri  ile  anlaşılarak  okunup  akıl  ve  kalple   yaşanması  gerekirken,  kıyafete,  şekle,  dış  görünüşe,  gruplaşmaya  endekslenmiştir.  İnsanların  dahil  oldukları  grupları  ile,  erkeklerde  bırakılan  bıyık,  sakal,  giyilen  takke,  sarık,  şalvar,  cüppe  ile,  kadınlarda  da  giyilen  kıyafetler  ve  başa  farklı  farklı  bağlanan  başörtüleri  ile  farklı  farklı  temsil  edilen  dinin  uğradığı  parçalanma,  bütün  açıklığı  ile  gözler  önüne  serilmektedir.

Parçalanmalar  sonucu  ortaya  çıkan   her  Mezhep,  her  Tarikat,  her  Cemaat,  kendine  özgü,  ayrı  bir  ritüeli,  ayrı  bir  dini  yaşamaktadır. Üstelik  de  anlı  şanlı  ilâhiyatçı  din  görevlileri  de  ekranlara  çıkıp,  Kur’anda  bölünmeye  karşı  uyarılarda  bulunan  bir  çok  ayeti  ve  örneğin  Ali  İmran  Sûresinin  105. ayetinde  "  Kendilerine  apaçık  deliller  geldikten  sonra  parçalanan  ve  ayrılığa  düşen  kimseler  gibi  de  olmayın.  İşte  bunlar  birtakım  yüzlerin  beyazlaştığı,  birtakım  yüzlerin  siyahlaştığı  günde  büyük  bir  azap  kendileri  için  olanlardır. "  ifadeleriyle  yapılan  uyarıları  görmemezlikten  gelmekte,  aksine  isyan  niteliğinde  fütursuzca  “  Mezhepler,  Tarikatlar,  Cemaatler  dinimizin  zenginliğidir. “  diyebilmektedirler.  Halbuki  her  Mezhep,  her  Tarikat,  her  Cemaat,  verilen  fetvalarla,  uydurulan  hadis  ve  rivayetlerle  birinin  ak  dediğine  diğeri  kara  diyebilmektedir.

Bugün  Kur’an  bize  yeter  deyip,  Kur’anın  doğrularını,  Allah’ın  Hakk  Dinini  anlatıp,  insanların  içinde  bulunduğu  yanlışlardan  arındırmaya,  Allah’ın  Tevhit  dini  ile  “ La  ilâhe  illallah “  Allah'tan  başka  ilâh  diye  bir  şey  yoktur  demenin  şuurunu  yerleştirmeye  çalışanların  karşılaştıkları  gibi,  tarih  boyunca  da  Allah'ın  vahyini,  uyarılarını  hatırlatanlar,  yine  aynı  şekilde  Peygamberimiz  de  dahil,  her  zaman  çoğunlukla  geleneklerin  esaretinde  kalan  muhafazakârların,  tutucuların  direnmeleri,  tepkileri  ve  linç  girişimleriyle  karşı  karşıya  gelmişlerdir. Şimdiye  kadar  böyle  bir  şeyi  biz  babalarımızdan,  atalarımızdan  görmedik,  duymadık,  bu  da  nereden  çıktı  şimdi  itirazlarıyla  karşılaşmışlardır. Ama  öte  yandan  bugün  dinimizin  yegâne  kaynağı  olması  gereken  Kitabımıza,  Kur’an  bütünlüğü  içerisindeki  öğretilere  baktığımız  zaman  ise,  Allah’ın  ayetleriyle  tanışmak  istemeyen  ve  tanışmamış  bu  kişilere  de  bir  çok  ayette  olduğu  gibi,  Neml  Sûresinin  80 – 81. ayetlerinde  “  Sen  ölülere  dinletemezsin,  sağırlara  da  işittiremezsin,  sen  körleri  düştükleri  sapıklıktan  çekip  doğru  yolu  gösterici  değilsin ; Sen  ancak  ayetlerimize  iman  edenlere,  teslim  olanlara  dinletebilirsin. “  yine  Araf  Sûresinin  179. ayetinde  de  “  Ve  andolsun  ki  ins  ve  cinnin  /  tanıdıklarınızdan  ve  tanımadıklarınızdan  bir  çoğunu  cehennem  için  türetip  ürettik.  Onların  kalpleri  vardır,  onlarla  anlamazlar.  Gözleri  vardır,  onlarla  görmezler.  Kulakları  vardır,  onlarla  işitmezler.  İşte  onlar  dört  ayaklı  hayvanlar  gibidirler.  Hatta  daha  sapıktırlar.  İşte  onlar  duyarsızların  ta  kendileridirler. “  ifadeleriyle,  onlar  yaşayan  ölülere,  dört  ayaklı  hayvanlara  benzetilmektedirler.  Bu  gibilerin  direnci  ve  bu  zihniyeti,  tarih  boyunca   bütün  kavimlerde  de,  Peygamberimizin  zamanında  da  böyle  olmuştur,  bugün  de  hala  böyle  olmaktadır. Binlerce  yıl  önce  insan  ne  ise,  bugün  de  aynıdır.  Çok  bencildir,  çok  nankördür. Her  zaman  azınlıkta  kalan  ve  sadece  Tevhit  şuuru  ile  inanmış  olanların  karşısında,  atalarının  inancını  yanlış  da  olsa  sahiplenen,  atalarımızın  üzerinde  bulduğumuz  şeyler  bize  yeter  diyerek  direnç  gösteren,  kalpleri  taşlaşmış,  akıl  ve  vicdanları  dumura  uğramış  inkârcılar,  dünya  nimetlerinin  aşırı   menfaatçileri  hep  çoğunlukta,  yönetimde  ve  gücü  kullanan  konumlarda  olmuşlardır. Tabii  ki  bu  direnç,  tarih  boyunca  başta  Peygamberimiz  olmak  üzere  bütün  peygamberleri,  Hakk  yolunda  olanları  hiç  şaşırtmamış,  yıldırmamış,  dosdoğru  olan  Allah’ın  yolundan  döndürememiştir. 

Muhafazakârlık  denilen,  geçmişten  gelenlere   bağlı  yaşam  düzeninden,  geçmişten  gelen  kuralların  devamından  yana  olan  kişiler  ve  toplumlar,  her  dönemde  Allah’ın  gönderdiği  peygamberlere,  vahiy  ile  getirdikleri  akılcı  ve  adaletli  düzene  de  hep  karşı  çıkmışlardır.  Bu  karşı  çıkışlar,  savunulanlar  ve  yaşam  tarzları,  genellikle  aklı  ve  vicdanı   rahatlatabilen  kabuller  olamamış,  ölçüsü  ise  doğru  bildiklerini  zannettikleri  yanlış  da  olsa,  alışkanlıklar,  gelenekler,  görenek,  örf,  adet   ve  egemen  olan  çıkar  gruplarının  korudukları  sömürü  düzenleri  olmuştur.  Bundan  dolayı  tutucu,  muhafazakâr  ve  karanlık  zihniyette  olanlar,  her  dönemde  Allah’ın  vahyini  iletmekle  görevli  Peygamberlerine  / elçilerine  sudan  bahanelerle  itiraz  etmiş,  onları  alaya  almışlar,  ama  bu  nedenle  de  Kur’anın  şiddetle  uyarılarına  ve  aşağılamalarına   muhatap  olmuşlardır.

YASİN  30  : Yazıklar  olsun  o  kullara  ki,  kendilerine  gelen  her  bir  elçi  ile  kesinlikle  alay  ederlerdi.

FURKAN  43  :  Kötü  duygularını,  tutkularını  kendine  tanrı  edinen  kişiyi  gördün  mü ? /  Hiç  düşündün  mü ?   Peki  onun  üzerine  sen  mi  vekil  oluyorsun ?  44  :  Yoksa  sen  onların  çoğunun  gerçekten  vahye  kulak  vereceğini  yahut  akıllarını  kullanacaklarını  mı  sanıyorsun ?  Onlar  ancak  hayvanlar  gibidir.  Aslında  yol  bakımından  daha  sapıktırlar.  / şaşkındırlar,  aşağıdırlar. 

Ayetlerde  belirtilen  ifadelerle  Rabbimiz  Peygamberimize  geleneklerini,  duygularını  ve  tutkularını  putlaştıranların  üzerine   vekil  olmayı  yasakladığı  gibi  Enam  Sûresinin  107. ayetinde  "  Biz  seni  onların  üzerine  bekçi  yapmadık  "  diyerek  ve  Gaşiye  Sûresinin  22.  ayetinde  de  "  Sen  onların  üzerinde  bir  zorba  değilsin  "  denilerek  yapacağı  davetler  esnasında  üç  şeyi  yasaklamakta,  ardından  da  birçok  ayette  takip  edeceği  yolları ( Hükmü  ve  Sünnetullahı )  göstermektedir. Tarih  boyunca  Nuh  Peygamberden  itibaren  başlayarak  insanlar,  bütün  peygamberlerin  karşısına  atalarının  dini  / ataizim  ile  karşı  çıktıkları  gibi,  Saffat  Sûresinin  69 - 70  ayetlerinde  "  Şüphesiz  onlar  atalarını  sapık  kimseler  olarak  buldular.  Şimdi  de  kendileri  onların  izleri  üzerinde  koşturuyorlar. "  ifadeleriyle  kınanarak  Mekke  Müşrikleri  ve  ardından  da  bizlere  gerekli  uyarı  yapıldığı  halde,  geleneklere,  göreneklere,  atalarının  dinine  bağlılık  inancı,  muhafazakâr,  tutucu  denilen  kişilerin,  dindar,  Ulema,  Veli  denilen  ve  genellikle  de  din  sorumlusu   önderlerin  Kur’an  dışındaki   çarpık  zihniyeti,  Peygamberimizin  vefatından  sonra  da  kendi  çıkarları  için  hadis,  rivayet  ve  hurafelerle  oluşturulan  katkılarla  ve  dayatmalarla,  gelenekselleştirilmiş  olarak  maalesef  bugün  de  devam  etmektedir. 

Kur'anın  anlaşılmak  üzere  okunmadığı,  içinde  bulunan  uyarıların  ve  hatırlatmaların  neler  olduğunun  bilinmediği,  aklın  kullanılmadığı,  duyarsızlık  ve  tembellik  içinde  yaşandığı,  mensubu  oldukları  dinin  gereklerinin  hiç  sorgulanmadığı  Müslüman  toplulukları  için,  Yusuf  Sûresinin  111. ayetinde  "  Kur'an,  uydurulan  bir  hadis  /  söz  değildir.  Ancak  sadece,  içinde  konu  edilenlerin  doğrulaması,  inananlar  için  her  şeyin  ayrıntılı  açıklaması,  bir  yol  gösterme  ve  rahmettir. "  ifadeleriyle  belirtildiği  gibi,  Kur'an  başkalarının  uydurduğu  sözler  dizisi  değildir. Dinimizin  yegâne  kaynağı  olması  gereken  yüce  kitabımız  Kur'anda  Yasin  Sûresinin  1 - 6. ayetlerinde  " Babaları  uyarılmamış,  bu  yüzden  de  kendileri  duyarsız  gaflet  içindeki  bir  toplumu  kendisiyle  uyarasın  diye  Aziz  ve  Rahim  /  engin  merhamet  sahibinin  indirdiği,  hakim  /  yasalar  içeren  Kur'an  kanıttır  ki  sen  o  elçilerdensin.  Hiç  şüphesiz  sen  dosdoğru  bir  yol  üzerinesin. "  denilerek  ve  daha  bir  çok  ayetle  yapılan  çok  ciddi  uyarıların  farkında  olmadan,  çoğunlukla  Müslümanlar,  daha  önceki  toplumlar  gibi,  asırlarca  içinde  kaldıkları  gafletle,  Kur'anın  dışında  yaşadıklarını  dosdoğru  bir  yol  ve  Allah’ın  dini,  Peygamberi  de  onun  söylediğini  zannettikleri  hadislerle,  Allah’ın  ortağı  haline getirmektedirler. 

Halbuki  Kur'an  ayetlerine  baktığımız  zaman  Hud  Sûresinin  2 . ayetinde  "  Bu  Kur’an,  Allah’tan  başkasına  kulluk  etmeyin,  sadece  Allah’a  kulluk  edin,  diye  ayetleri  hüküm  ve  hikmet  sahibi  Allah  tarafından  konmuş  muhkem  /  bozulması  engellenmiş,  kanun,  düstur  ve  ilkeleri  ayrıntılı  olarak  açıklanmış  uyarıcı  ve  müjdeleyici  bir  kitaptır. "  ifadeleriyle  Allah'tan  başkasına  kulluk  edilemeyeceği,  ortak  koşulamayacağı,  Kur'anı  sadece  Allah'ın  üstelik  de  ayrıntılı  olarak  açıklayacağı,  Necm  Sûresinin  3 - 4. ayetlerinde, "  O  boş  ve  iğreti  arzusundan  da  konuşmuyor.  O’nun  size  söyledikleri ;  İnen  o  ayet  grupları,  kendisine  vahyedilen  vahiyden  başka  bir  şey  değildir. "  denilmekte,  Peygamberin  sadece  Allah'ın  vahyine  uyduğu,  insanlara  aktardığı  sözlerin  sadece  vahiy  olması  gerektiği,  Furkan  Sûresinin  56 - 57. ayetlerinde  de  "  Ve  Biz  seni  ancak  müjdeleyici  ve  uyarıcı  olmak  üzere  gönderdik. "  ifadeleriyle  vahyin  tebliği  ile  görevli  bir  haberci  olduğu  belirtilmektedir.

Hücurat  Sûresinin  1. ayetinde  "  Ey  iman  etmiş  kimseler !  Allah'ın  ve  Elçi'sinin  iki  eli  arasında  öne  geçmeyin /  dinde  kendi  görüşlerinizi  öne  çıkarmayın.  Ve  Allah'ın  koruması  altına  girin.  Şüphesiz  Allah  en  iyi  işitendir,  en  iyi  bilendir. "  ifadeleriyle  belirtilerek  adeta  "  Allah  ve  Elçi'sini  yalan  ve  iftiralarınıza  malzeme  yapmayın.  Allah'ın  kitabında  olmayanı  var  göstermeyin  ve  Rasûlullah'ın  söylemediği,  yapmadığı  bir  şeyi  söylemiş,  yapmış  gibi  aktarmayın,  size  bir  emir  verildiğinde  onu  tartışmadan,  itiraz  etmeden  uygulayın "  denilmektedir.  Ama  buna  rağmen  insanları  etraflarında  toplayarak,  kendilerine  bir  çevre,  itibar  ve  dünya  çıkarlarını  elde  etme  amacında  olan  bir  takım  önder,  Veli,  Evliya,  Seyit,  İmam  denilen  kişiler,  daha  sonraki  zamanlarda  Peygamber  adına  söylenen  sözleri  daha  işin  başında  din  eğitimi  için  “ Hadislere  inanmamak,  güvenmemek,  insanı  dinden  çıkarır,  hadissiz  din  olmaz. "  ( Müslim  833 )  gibi  hadislerle  tehdit  etmekte,  Ulema,  Hoca  Efendi  dedikleri  kişiler  de  ısrarla   Kur’anın  hadislere  ihtiyacı  vardır,  nüzul  sebebi  ve  rivayetler  olmadan  Kur'an  anlaşılmaz  diyerek  Kur'anı  hadis  ve  rivayetlere  mahkûm  eden  şartlandırmalarla  beyinleri  yıkamaktadır. Çünkü  siz  her  aradığınız  şeyi  Kur'anda  bulamazsınız,  Arapça  olduğu  için  anlayamazsınız,  ama  Arapça  da  olsa  hatim  ettiğiniz  zaman  her  harfine,  her  kelimesine   sevaplar   kazanırsınız  yalanıyla  insanları  kandırmakta,  Yüce  Rabbimiz  Allah'ı,  birçok  ayette  eksiksiz,  apaçık  diye  belirttiği  Kur'an  ile  ilettiği  mesajlarında  yetersiz  ve  eksik  bıraktığı  inancıyla  hakaret  ettiklerinin,  küfre  girdiklerinin,  dibine  kadar  şirk  batağına  gömüldüklerinin  de  farkında  olamamaktadırlar.  Oysa  Kur’an  ayetlerine  baktığımız  zaman   durum  hiç  de  öyle  görünmemektedir.

YUSUF  3  :  Şüphesiz  ki  Biz  onu  akıl  edersiniz  diye  Arapça  bir  Kur’an  olarak  indirdik.

ZUHRUF  2  :  Mubin  /  apaçık  Kitap  kanıttır  ki :  Biz  onu  aklınızı  kullanasınız  diye  Arapça  bir  okuma  yaptık.

Aksine  birçok  ayette  Kur’anın  apaçık,  mubin,  anlaşılır  olduğu,  anlaşılmak  üzere  okunup,  öğüt  alınarak  aklın  kullanılması  gerektiği,  her  türlü  örnek  ile  gerekli  açıklamaların  yapıldığı  dile  getirilmektedir.  Ayetlerde  Kur'anın  pürüzsüz  bir  Arapça  ile  indirilmiş  olması  vurgusu  doğru  değerlendirilmelidir.  Bu  vurgu,  Kur’anın  salt  Arapça  ile  indirilmiş  olmasına  değil,  kolayca  anlaşılıp  önce  Arapların  öğüt  alması  için  o  toplumun  dili  olan  Arapça  olmasınadır. Üstelik  de  Sad  Sûresinin  87. ayeti  ile   "  Kur'an  bütün  alemler  için  bir  öğüttür. "  ifadelerinde  belirtildiği  gibi  Kur’an  evrensel  olup,  bütün  dünya  insanlarını  muhatap  kıldığı  için,  her  toplum  Kur’anı  anlayıp  akletmek  ve  öğüt  almak  için  kendi  dilinden  okumakla  yükümlüdür. Enam  Sûresinin  38. ayetinde  de  Yüce  Rabbimiz  Allah'ın  "  Biz  Kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık "  bu  Kitap  mufassaldır,  eksiği,  gediği  yoktur,  Bakara  Sûresinin  2. ayetinde "  Kuşkusuz  onda  şüphe  olmayan  Kitap "  demesine  rağmen,  haşa  Allah  Kendi  anlatmak  istediği  dini  anlatamamış,  eksik  bırakmış  denilmeye  çalışılmaktadır. 

Bütün  bunlara  rağmen  Kur'anı  ve  Allah'ı  yeterli  görmeyenlerin  Kur’anın  dışında  hadis  ve  rivayetlerle  oluşturduğu  dinler,  küfrün  ve  şirkin  egemen  olduğu  şirk  dinidir. Üstelik  de  Mezhep,  Tarikat  ve  Cemaatlere  dayalı  olarak  yaşatılan  bu  Kur'an  dışı  dinler  ile  Kur’an,  sevgisi,  saygısı  ile  güzel  bir  kılıfta  saklanıp  duvara   asılarak  hapsedilmiştir. Müslümanlar,  böyle  olunca  da   inandırıldıkları  hadis  ve  rivayetlerle  sadece  Ramazan  ayında  Kur’anı  yılda  bir  kez  eline  almakta,  hiç  kimsenin  bir  şey  anlamadan  imamın  son  süratle  Arapça  okuduğu  ve  adına  mukabele  denilen  uygulama  ile  Kur'anın  hatim  edildiği,  sonunda  da  ölülere  hasıl  olan  sevabın  bağışlanması  ile  görevin  en  güzel  bir  şekilde  eda  edildiği  zannedilmektedir. (  Kur'anı  Hatimle  Mukabele  Etme  Geleneği  başlıklı  makalemizde  geniş  bilgi  bulabilirsiniz. )  Ramazan  aylarında  din  görevlilerinin,  bu  ay  Kur’an  ayıdır,  bu  ayda  Kur’ana  sıkı  sıkıya  sarılalım,  Kur’anı  baş  tacı  edelim  dediklerini  çok  duyuyoruz  da,  fakat  Kur’anı  anlayabilmek  için  Türkçe  meallerini  okuyalım  diyen   veya  Kur’anın  nasıl   baş  tacı  edileceğini  açıklayan  bir  din  görevlisine  de  nedense  şahit  olamıyoruz.  Zaten  din  görevlileri  de  büyük  çoğunlukla  Hadis  ve  rivayet  eğitiminden  geçtikleri  için  hiç  o  tarafa  değinmemekte,  konuşmalarında  neredeyse  bütün  dini  Kur'anın  dışında  Sünneti  Seniye  denilen  uydurma  hadislerle,  rivayetlerle,  kerametlerle  aktarmaktadırlar. Ne  diyelim !  Yüce  Rabbimiz  Allah  bütün  Müslümanım  diyen  kardeşlerimize,  Kur’anı  anlamak  üzere  okuyarak,  içinde  bulunduğu  durumu   düşünerek,  sorgulayarak  bütün  yanlışlarından  arınıp,  Kur’anın  doğruları  ile  yaşamayı  nasip  eylesin.  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  Kur’anın  doğruları  sizinle  olsun !.....

 

Yanıtla yada Konuyla ilgili Soru Sor



SEN DE SOR
SORU SOR
Son Sorular
TAKİP ET