Müslümanların bir kısmı sadece kur'anın kaynak olarak yeteceğini söyleerken, bir kısmı da hadisler olmadan dinin tam olarak anlaşılamayacağını ve eksiklikler olduğunu söylüyor. Hatta bir kesim işin içine risalei nur vb. kitapları da katıyor. Hadisler ve risalei nur benzeri eserlerde pek çok sorgulamaya açık söylemler var (ornegin deve sidigi içme hadisi, kadınların aklı noksandır ve pistir (?) hadisi, risalei nur da geçen "bu kitabı allah bana yazdırdı, Allah ilhami iledir " benzeri şirk içeren sözler) . Sizce kur 'an tek başına yeterli mi ? Yeterli ise de namaz vakitleri ,abdest alma şekli gibu temel bilgiler kuranda tam olarak yazmıyor diyenler var . Bu iddialar ne kadar doğru? Şimdiden teşekkürler cevap için. Iyi günler dilerim.
Zeki Çelik.
29-02-2024
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun !
Bugün gerek ülkemizde, gerekse diğer İslam ülkelerinde, herhangi bir zeminde veya ekran önünde din adına konuşanların neredeyse tamamı Kur’an yetmez, Din Kur’andan öğrenilmez, siz Kur’anı anlamazsınız, abdestsiz Kur’ana el sürülemez denilip Müslümanların Kur’andan uzaklaştırılmasının yanı sıra, Kur'anın önüne geçirdikleri hadislerle konuşmakta, kamu vicdanında ve mantığında sizin de örneklediğiniz gibi en saçma olduğu kabul edilen hadisler dahi, Akademisyen İlahiyatçılar tarafından çok hararetle savunulabilmekte, Müslümanlara din diye yaşattırılmaktadır. Peygamberimizin vefatından sonraki yılların ilk zamanlarında dilden dile dolaştırılarak ortaya çıkarılan, hayatın ve ibadetlerin her alanına müdahele eden milyonla ifade edilen sayılardaki hadislerle, yüz yıllardır beyinleri yıkanarak uyuşturulmuş olan Müslümanlar, sayıp sevdikleri Peygamberin sözü olduğunu zannederek, Allah’ın önüne geçirerek maalesef şirke, Kur’an ayetlerini terk ederek küfre girdiklerinin farkında olamamaktadırlar. Artık Kur’anın yerine hayatın her kesimi için ellerinde hadis kitapları ile dolaşmakta, Kur’anı da anlaşılmadan sadece Arapçasının okunduğu zaman, kutsallaştırılan ve her harfine on sevap kazanılacağı bir kitap olarak düşünmektedirler. Bunun sonucunda İslam toplumlarında bugün yaşanmakta olan dini inançlarda, belirginleşen bir şekilde gelenekselleştirilmiş olarak görülmektedir ki, bütün yaşam tarzları, ibadet anlayışı, hadis ve rivayetlerle ( Peygamberin söylediğine ve anlattığına inanılan sözlerle ) yürümektedir. Bilhassa Kur’andaki pek çok ayetle yapılan uyarıların aksine, dinin parça parça edilip gruplara bölünmesi, Mezhep, Tarikat ve Cemaat önderlerinin çok sahip çıktıkları hadis ve rivayetlerin Kur’anın, Peygamber’in de Allah’ın önüne geçirilmesiyle Hakk Din olan İslam, adeta Allah’ın dini olmaktan çıkmış, onun yerini Mezheplerin, Tarikatların, Cemaatlerin oluşturduğu Ehli Sünnet veya Ehli beyt dedikleri grupların dinleri almıştır.
Siz de, din ve inanç adına bugün “ Sadece Kur’an “ diyenler, diğer taraftan “ Hadisler olmadan dinin tam olarak anlaşılamayacağını savunanlar “ ve bunun yanı sıra da namazın, abdest ayrıntıları nereden öğrenilecek, Kur’anın önüne geçirilen ve Din adına bazı kişilerin yazdığı eserlerle birçok ayrıntının yer aldığı çok kapsamlı, çok yerinde, güzel ve çok da güncel olan sorular zincirini oluşturarak gündeme getirmişsiniz. Bu çok kapsamlı ve yerinde olan sorularınızdan dolayı size teşekkür ederim. Sorularınızın içeriğine baktığımız zaman da Dinimiz adına sizin birçok ayrıntıya vakıf olduğunuz, oldukça donanımlı ve sorgulayabilen bir kardeşimiz olduğunuz anlaşılmaktadır. Bize de özellikle “ Sizce Kur’an Tek Başına yeterli midir ? “ diye sormaktasınız.
Değerli Kardeşimiz ! En önemli sorunuz niteliğinde olanına bizim inancımızı sonunda söylemeden önce hemen baştan söyleyelim ki ! Toplumumuzun din ve inanç adına doğru bildiğini zannettiği halde birçok uygulamasında ve inancında görebildiğimiz ve içinde bulunduğu bütün yanlışlarından arındırabilmek amacıyla sitemizde oluşturduğumuz bütün makalelerimizde düşüncelerimizi ve inançlarımızı sadece Kur’an ve ayetlerine dayandırarak nedenleriyle açıklamaya çalışmaktayız. Her makalemizin sonunda da “ Allah Doğrusunu En İyi Bilendir. Rahmeti ve Kur’an Bize Yeter “ demekteyiz. Dolayısıyla biz hadis ve rivayetleri dinimizin ve inancımızın kaynağı olarak görmüyoruz, kabul etmiyoruz. Yüce Rabbimizin birçok ayette mubin / apaçık, mufassal / eksiksiz olarak belirttiği Kur’anın, gerek namaz, gerek abdest, gerekse de bütün ibadetler için yer verilmiş olan açıklamalarla her şeyiyle bize yeteceğine inanıyoruz, “ Hadis olmadan dinin tam olarak öğrenilmeyeceği “ iddialarına da Allah’ın ve Kur’anın yetersiz olduğunu kabul etmek olduğu inancına yönelik olarak şirk ve küfür olacağı inancını taşıyoruz.
Bütün bu anlayış ve inancımız bağlamında sitemizde oluşturduğumuz birçok makalenin yanı sıra özellikle sizin de değindiğiniz ayrıntıların ele alındığı * Kur’an Dışında Yaşanan Dinler ve Allah’la Aldatma * Risalei Nurda Sırlar ve Kerametler * Hadislerle Yaşanan Din * Din Nedir ? Hangisi Bizim Dinimiz ? * Kur’an Nasıl Bir Kitaptır ? * Kur’ana Göre Namaz Nedir ? * Abdest Almanın Dinimizdeki Yeri başlıklı makalelerimizde de bir hayli geniş olarak ayrıntıları, nedenleri, yanlışları ve Kur’an ayetlerinin doğruları ile açıklamaya çalıştık. Dilerseniz siz de yönelttiğiniz ayrıntılarla ilgili bu makalelerimizi gözden geçirerek Kur’anımızın yeterli olup olamayacağı açısından bir fikir sahibi olabilirsiniz. Elbette ki bu zeminde size bütün bunların açıklanabilmesi mümkün değildir. Biz yine de bu zeminde genel ve özet olarak sorularınız doğrultusunda ana hatlarıyla size yardımcı olmaya çalışalım.
Her şeyin yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz Allah, insanlık tarihi boyunca yarattığı kulları için uygun gördüğü davranış ve yaşam tarzını belirlemek, insanlar arasında sevgiyi, barışı, adaleti, huzuru ve mutluluğu sağlamak için, zaman zaman insanlar arasından peygamberler seçerek ve onların aracılığı ile yazılı emirler, suhuflar ve kitaplar indirerek doğru yolun kılavuzu olmak üzere insanları hakka, hukuka, adalete ve tevhide davet ettirmiştir. Geçen zamanlar içerisinde Allah’ın elçilerine ve indirdiklerine uyanlar olmuş, uymayanlar, dalalete sapanlar, azgınlaşanlar sapkınlığa düşenler, kendi inanç ve görüşlerini ama doğrusuyla veya yanlışıyla yazdıkları eserlerle Allah’ın vahyinin önüne koyanlar, Allah’ın varlığını ve birliğini unutanlar, reddedenler, doğa üstü olaylara ve güçlere inanan, bu güçleri ve güçlüleri putlaştırarak Allah’tan başkalarına ilâh diyenler, birtakım Veli, Gavs, Mürşit denilen kişileri, hatta peygamberi dahi hazret unvanı ile Allah’a ortak edenler, Allah, peygamber, kitap yoktur diyen inkârcılar olmuştur.
Allah katından indirilen bütün emirlerin ve kitapların temel ilkesi, aslında içinde hiyerarşinin ve aracıların olmadığı Tevhit / Allah’ı birleyerek O'na ortak koşmamak, La ilâhe illallah / Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur demenin bilincini gerektiren ve Allah katında tek bir din olan İslam’dır. Her kitap, bir önceki, ama Allah'ın orijinal vahyi olan kitabı tasdik eder, zamanla unutulmuş ve saptırılmış olan Tevhit ilkelerini hatırlatan ve tekrar güncelleyerek insanların önüne koyan niteliktedir. Toplumların sosyal yaşamları ve medeniyetleri geliştikçe de kitapların zaman içerisindeki kapsamları ve hitabeti de gelişme göstermektedir. Bu emirlerin, hitabetin en sonuncusu, bütün insanlığa yöneltilmiş olan, özünde aynı olmakla beraber kapsamının, ayrıntılarının en gelişmiş olanı, evrensel olarak kıyamete kadar da yaşayacak olan ve Dinimizin yegâne temeli olan Kitabımız Kur’andır.
Sınırlarını, hükümlerini, kurallarını Kur’anın belirlediği, Allah’tan geldiği gibi Kur’anın dışına çıkılmadan korunmuş, hüküm ve ilkeleri değiştirilmemiş, saf ve tertemiz olan din, Hakk Dindir. Halis dindir, Allah’a / bütün insanlığa ait olan dindir. Amacı da insanlar arasında barış, huzur, mutluluk ile en güzel yaşamı, bireysel ve toplumsal adaleti, hukuku ve ahlâkı hakim kılmak, Dünya Cennetini yaratmaktır. Hiç kimse, Peygamber de dahil, Evliya, Mürşit, Gavs, İmam, Ulema, Hakk Dine müdahalede bulunamaz. Hüküm ve kural konulamaz Hakk Dinin hükümleri değiştirilemez, Kur’an ve Allah’ın vahyi ile konulmuş kurallara hem samimiyetle inanmayı, hem de kuralları bütün gönül rızasıyla uygulamayı, güvenerek yaşamayı gerektirir. Ali İmran Sûresinin 19. ayetinde " Şüphesiz Allah katında din İslam’dır. " ifadeleriyle belirtildiği gibi Allah'a has kılınmış Hakk Dinin adı İslam olarak konulmuştur. Yeryüzünde yaratılmış olan her insan, İslam fıtratında doğar. Akıl geliştikçe insanı denetler. Akıl kullanılıp sorgulamaya başlanılınca da fıtrata ulaşılır. Fakat akıl devreye sokulamayıp sorgulama yapılamayınca kişi, içinde bulunduğu toplumun inancından ve dininden yanlış da olsa kurtulamaz. Zamanımızda bu sorgulamanın temel kaynağı da sadece ve sadece Kur'andır. Kur'ansız ve Kur’an dışındaki bir Müslümanlık mutlaka kişilerin Allah'la aldatılmasına yol açar. Yüce Rabbimiz Allah, yarattığı Evrende ve hayatta bir tek Kur'anı koruyacağını belirtmiştir. Öyleyse insan da ancak Kur'ana yöneldiği, anlayarak okuyabildiği, düşünebildiği, sorgulayarak Kur’anı ve ayetlerini hayatının rehberi edinebildiği zaman korunabilir. Bu nedenle Ali İmran Sûresinin 85. ayetinde de " Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki, o din ondan kabul edilmeyecek ve o Ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. " denilmektedir.
Bugüne geldiğimizde de, içinde bulunduğumuz Müslüman toplumlarında ve dünyada, din adına yaşananlara baktığımızda, evrensel ve tek bir din olması gereken, Allah’a has kılınmış İslam'ın, Kur'anın Hakk Dininin yaşandığını göremiyoruz. Müslüman olduğunu dile getiren toplumlar bile Mezhep, Tarikat, Cemaat bölünmeleriyle ve bu grupların benimsediği uydurma hadis ve rivayetlerle dini farklı inanç ve ritüellerle yaşarken, oysa Kur’anda da Müslüman olduğunu söyleyen toplumlar için " Çoğunlukla onlar iman etmezler, Çoğunlukla onlar müşriktir, Çoğunlukla onlar gafildir, Çoğunlukla onlar fasıktır, Çoğunlukla onlar kâfirdir, Çoğunlukla onlar akıl etmezler. " ifadeleriyle maalesef Kur'an ile tanışamamış, Kur'andan uzak kalmış, Kur'anın dışında rivayetlerle Dinini önlerine konulup dayatılanlarla yaşamaya çalışanlar için çok ciddi uyarıların, nitelendirmelerin yer aldığını görüyoruz. Buna rağmen Müslümanım elhamdülillah diyenlerin bir çoğunun aklı, ruhu, iradesi, Önder, Veli, Mürşit, İmam denilen birilerinin aklına ipotek edilmiş, inançlar esaret altına girmiş ve Hakk Din paramparça edilmiştir. Din, Kur'anın öğretileri ile anlaşılarak okunup akıl ve kalple yaşanması gerekirken, kıyafete, şekle, dış görünüşe, gruplaşmaya endekslenmiştir. İnsanların dahil oldukları grupları ile, erkeklerde bırakılan bıyık, sakal, giyilen takke, sarık, şalvar, cüppe ile, kadınlarda da giyilen kıyafetler ve başa farklı farklı bağlanan başörtüleri ile farklı farklı temsil edilen dinin uğradığı parçalanma, bütün açıklığı ile gözler önüne serilmektedir.
Parçalanmalar sonucu ortaya çıkan her Mezhep, her Tarikat, her Cemaat, kendine özgü, ayrı bir ritüeli, ayrı bir dini yaşamaktadır. Üstelik de anlı şanlı ilâhiyatçı din görevlileri de ekranlara çıkıp, Kur’anda bölünmeye karşı uyarılarda bulunan bir çok ayeti ve örneğin Ali İmran Sûresinin 105. ayetinde " Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi de olmayın. İşte bunlar birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. " ifadeleriyle yapılan uyarıları görmemezlikten gelmekte, aksine isyan niteliğinde fütursuzca “ Mezhepler, Tarikatlar, Cemaatler dinimizin zenginliğidir. “ diyebilmektedirler. Halbuki her Mezhep, her Tarikat, her Cemaat, verilen fetvalarla, uydurulan hadis ve rivayetlerle birinin ak dediğine diğeri kara diyebilmektedir.
Bugün Kur’an bize yeter deyip, Kur’anın doğrularını, Allah’ın Hakk Dinini anlatıp, insanların içinde bulunduğu yanlışlardan arındırmaya, Allah’ın Tevhit dini ile “ La ilâhe illallah “ Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur demenin şuurunu yerleştirmeye çalışanların karşılaştıkları gibi, tarih boyunca da Allah'ın vahyini, uyarılarını hatırlatanlar, yine aynı şekilde Peygamberimiz de dahil, her zaman çoğunlukla geleneklerin esaretinde kalan muhafazakârların, tutucuların direnmeleri, tepkileri ve linç girişimleriyle karşı karşıya gelmişlerdir. Şimdiye kadar böyle bir şeyi biz babalarımızdan, atalarımızdan görmedik, duymadık, bu da nereden çıktı şimdi itirazlarıyla karşılaşmışlardır. Ama öte yandan bugün dinimizin yegâne kaynağı olması gereken Kitabımıza, Kur’an bütünlüğü içerisindeki öğretilere baktığımız zaman ise, Allah’ın ayetleriyle tanışmak istemeyen ve tanışmamış bu kişilere de bir çok ayette olduğu gibi, Neml Sûresinin 80 – 81. ayetlerinde “ Sen ölülere dinletemezsin, sağırlara da işittiremezsin, sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip doğru yolu gösterici değilsin ; Sen ancak ayetlerimize iman edenlere, teslim olanlara dinletebilirsin. “ yine Araf Sûresinin 179. ayetinde de “ Ve andolsun ki ins ve cinnin / tanıdıklarınızdan ve tanımadıklarınızdan bir çoğunu cehennem için türetip ürettik. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha sapıktırlar. İşte onlar duyarsızların ta kendileridirler. “ ifadeleriyle, onlar yaşayan ölülere, dört ayaklı hayvanlara benzetilmektedirler. Bu gibilerin direnci ve bu zihniyeti, tarih boyunca bütün kavimlerde de, Peygamberimizin zamanında da böyle olmuştur, bugün de hala böyle olmaktadır. Binlerce yıl önce insan ne ise, bugün de aynıdır. Çok bencildir, çok nankördür. Her zaman azınlıkta kalan ve sadece Tevhit şuuru ile inanmış olanların karşısında, atalarının inancını yanlış da olsa sahiplenen, atalarımızın üzerinde bulduğumuz şeyler bize yeter diyerek direnç gösteren, kalpleri taşlaşmış, akıl ve vicdanları dumura uğramış inkârcılar, dünya nimetlerinin aşırı menfaatçileri hep çoğunlukta, yönetimde ve gücü kullanan konumlarda olmuşlardır. Tabii ki bu direnç, tarih boyunca başta Peygamberimiz olmak üzere bütün peygamberleri, Hakk yolunda olanları hiç şaşırtmamış, yıldırmamış, dosdoğru olan Allah’ın yolundan döndürememiştir.
Muhafazakârlık denilen, geçmişten gelenlere bağlı yaşam düzeninden, geçmişten gelen kuralların devamından yana olan kişiler ve toplumlar, her dönemde Allah’ın gönderdiği peygamberlere, vahiy ile getirdikleri akılcı ve adaletli düzene de hep karşı çıkmışlardır. Bu karşı çıkışlar, savunulanlar ve yaşam tarzları, genellikle aklı ve vicdanı rahatlatabilen kabuller olamamış, ölçüsü ise doğru bildiklerini zannettikleri yanlış da olsa, alışkanlıklar, gelenekler, görenek, örf, adet ve egemen olan çıkar gruplarının korudukları sömürü düzenleri olmuştur. Bundan dolayı tutucu, muhafazakâr ve karanlık zihniyette olanlar, her dönemde Allah’ın vahyini iletmekle görevli Peygamberlerine / elçilerine sudan bahanelerle itiraz etmiş, onları alaya almışlar, ama bu nedenle de Kur’anın şiddetle uyarılarına ve aşağılamalarına muhatap olmuşlardır.
YASİN 30 : Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir elçi ile kesinlikle alay ederlerdi.
FURKAN 43 : Kötü duygularını, tutkularını kendine tanrı edinen kişiyi gördün mü ? / Hiç düşündün mü ? Peki onun üzerine sen mi vekil oluyorsun ? 44 : Yoksa sen onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun ? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar. / şaşkındırlar, aşağıdırlar.
Ayetlerde belirtilen ifadelerle Rabbimiz Peygamberimize geleneklerini, duygularını ve tutkularını putlaştıranların üzerine vekil olmayı yasakladığı gibi Enam Sûresinin 107. ayetinde " Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık " diyerek ve Gaşiye Sûresinin 22. ayetinde de " Sen onların üzerinde bir zorba değilsin " denilerek yapacağı davetler esnasında üç şeyi yasaklamakta, ardından da birçok ayette takip edeceği yolları ( Hükmü ve Sünnetullahı ) göstermektedir. Tarih boyunca Nuh Peygamberden itibaren başlayarak insanlar, bütün peygamberlerin karşısına atalarının dini / ataizim ile karşı çıktıkları gibi, Saffat Sûresinin 69 - 70 ayetlerinde " Şüphesiz onlar atalarını sapık kimseler olarak buldular. Şimdi de kendileri onların izleri üzerinde koşturuyorlar. " ifadeleriyle kınanarak Mekke Müşrikleri ve ardından da bizlere gerekli uyarı yapıldığı halde, geleneklere, göreneklere, atalarının dinine bağlılık inancı, muhafazakâr, tutucu denilen kişilerin, dindar, Ulema, Veli denilen ve genellikle de din sorumlusu önderlerin Kur’an dışındaki çarpık zihniyeti, Peygamberimizin vefatından sonra da kendi çıkarları için hadis, rivayet ve hurafelerle oluşturulan katkılarla ve dayatmalarla, gelenekselleştirilmiş olarak maalesef bugün de devam etmektedir.
Kur'anın anlaşılmak üzere okunmadığı, içinde bulunan uyarıların ve hatırlatmaların neler olduğunun bilinmediği, aklın kullanılmadığı, duyarsızlık ve tembellik içinde yaşandığı, mensubu oldukları dinin gereklerinin hiç sorgulanmadığı Müslüman toplulukları için, Yusuf Sûresinin 111. ayetinde " Kur'an, uydurulan bir hadis / söz değildir. Ancak sadece, içinde konu edilenlerin doğrulaması, inananlar için her şeyin ayrıntılı açıklaması, bir yol gösterme ve rahmettir. " ifadeleriyle belirtildiği gibi, Kur'an başkalarının uydurduğu sözler dizisi değildir. Dinimizin yegâne kaynağı olması gereken yüce kitabımız Kur'anda Yasin Sûresinin 1 - 6. ayetlerinde " Babaları uyarılmamış, bu yüzden de kendileri duyarsız gaflet içindeki bir toplumu kendisiyle uyarasın diye Aziz ve Rahim / engin merhamet sahibinin indirdiği, hakim / yasalar içeren Kur'an kanıttır ki sen o elçilerdensin. Hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin. " denilerek ve daha bir çok ayetle yapılan çok ciddi uyarıların farkında olmadan, çoğunlukla Müslümanlar, daha önceki toplumlar gibi, asırlarca içinde kaldıkları gafletle, Kur'anın dışında yaşadıklarını dosdoğru bir yol ve Allah’ın dini, Peygamberi de onun söylediğini zannettikleri hadislerle, Allah’ın ortağı haline getirmektedirler.
Halbuki Kur'an ayetlerine baktığımız zaman Hud Sûresinin 2 . ayetinde " Bu Kur’an, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, sadece Allah’a kulluk edin, diye ayetleri hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafından konmuş muhkem / bozulması engellenmiş, kanun, düstur ve ilkeleri ayrıntılı olarak açıklanmış uyarıcı ve müjdeleyici bir kitaptır. " ifadeleriyle Allah'tan başkasına kulluk edilemeyeceği, ortak koşulamayacağı, Kur'anı sadece Allah'ın üstelik de ayrıntılı olarak açıklayacağı, Necm Sûresinin 3 - 4. ayetlerinde, " O boş ve iğreti arzusundan da konuşmuyor. O’nun size söyledikleri ; İnen o ayet grupları, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. " denilmekte, Peygamberin sadece Allah'ın vahyine uyduğu, insanlara aktardığı sözlerin sadece vahiy olması gerektiği, Furkan Sûresinin 56 - 57. ayetlerinde de " Ve Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik. " ifadeleriyle vahyin tebliği ile görevli bir haberci olduğu belirtilmektedir.
Hücurat Sûresinin 1. ayetinde " Ey iman etmiş kimseler ! Allah'ın ve Elçi'sinin iki eli arasında öne geçmeyin / dinde kendi görüşlerinizi öne çıkarmayın. Ve Allah'ın koruması altına girin. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. " ifadeleriyle belirtilerek adeta " Allah ve Elçi'sini yalan ve iftiralarınıza malzeme yapmayın. Allah'ın kitabında olmayanı var göstermeyin ve Rasûlullah'ın söylemediği, yapmadığı bir şeyi söylemiş, yapmış gibi aktarmayın, size bir emir verildiğinde onu tartışmadan, itiraz etmeden uygulayın " denilmektedir. Ama buna rağmen insanları etraflarında toplayarak, kendilerine bir çevre, itibar ve dünya çıkarlarını elde etme amacında olan bir takım önder, Veli, Evliya, Seyit, İmam denilen kişiler, daha sonraki zamanlarda Peygamber adına söylenen sözleri daha işin başında din eğitimi için “ Hadislere inanmamak, güvenmemek, insanı dinden çıkarır, hadissiz din olmaz. " ( Müslim 833 ) gibi hadislerle tehdit etmekte, Ulema, Hoca Efendi dedikleri kişiler de ısrarla Kur’anın hadislere ihtiyacı vardır, nüzul sebebi ve rivayetler olmadan Kur'an anlaşılmaz diyerek Kur'anı hadis ve rivayetlere mahkûm eden şartlandırmalarla beyinleri yıkamaktadır. Çünkü siz her aradığınız şeyi Kur'anda bulamazsınız, Arapça olduğu için anlayamazsınız, ama Arapça da olsa hatim ettiğiniz zaman her harfine, her kelimesine sevaplar kazanırsınız yalanıyla insanları kandırmakta, Yüce Rabbimiz Allah'ı, birçok ayette eksiksiz, apaçık diye belirttiği Kur'an ile ilettiği mesajlarında yetersiz ve eksik bıraktığı inancıyla hakaret ettiklerinin, küfre girdiklerinin, dibine kadar şirk batağına gömüldüklerinin de farkında olamamaktadırlar. Oysa Kur’an ayetlerine baktığımız zaman durum hiç de öyle görünmemektedir.
YUSUF 3 : Şüphesiz ki Biz onu akıl edersiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.
ZUHRUF 2 : Mubin / apaçık Kitap kanıttır ki : Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir okuma yaptık.
Aksine birçok ayette Kur’anın apaçık, mubin, anlaşılır olduğu, anlaşılmak üzere okunup, öğüt alınarak aklın kullanılması gerektiği, her türlü örnek ile gerekli açıklamaların yapıldığı dile getirilmektedir. Ayetlerde Kur'anın pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiş olması vurgusu doğru değerlendirilmelidir. Bu vurgu, Kur’anın salt Arapça ile indirilmiş olmasına değil, kolayca anlaşılıp önce Arapların öğüt alması için o toplumun dili olan Arapça olmasınadır. Üstelik de Sad Sûresinin 87. ayeti ile " Kur'an bütün alemler için bir öğüttür. " ifadelerinde belirtildiği gibi Kur’an evrensel olup, bütün dünya insanlarını muhatap kıldığı için, her toplum Kur’anı anlayıp akletmek ve öğüt almak için kendi dilinden okumakla yükümlüdür. Enam Sûresinin 38. ayetinde de Yüce Rabbimiz Allah'ın " Biz Kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık " bu Kitap mufassaldır, eksiği, gediği yoktur, Bakara Sûresinin 2. ayetinde " Kuşkusuz onda şüphe olmayan Kitap " demesine rağmen, haşa Allah Kendi anlatmak istediği dini anlatamamış, eksik bırakmış denilmeye çalışılmaktadır.
Bütün bunlara rağmen Kur'anı ve Allah'ı yeterli görmeyenlerin Kur’anın dışında hadis ve rivayetlerle oluşturduğu dinler, küfrün ve şirkin egemen olduğu şirk dinidir. Üstelik de Mezhep, Tarikat ve Cemaatlere dayalı olarak yaşatılan bu Kur'an dışı dinler ile Kur’an, sevgisi, saygısı ile güzel bir kılıfta saklanıp duvara asılarak hapsedilmiştir. Müslümanlar, böyle olunca da inandırıldıkları hadis ve rivayetlerle sadece Ramazan ayında Kur’anı yılda bir kez eline almakta, hiç kimsenin bir şey anlamadan imamın son süratle Arapça okuduğu ve adına mukabele denilen uygulama ile Kur'anın hatim edildiği, sonunda da ölülere hasıl olan sevabın bağışlanması ile görevin en güzel bir şekilde eda edildiği zannedilmektedir. ( Kur'anı Hatimle Mukabele Etme Geleneği başlıklı makalemizde geniş bilgi bulabilirsiniz. ) Ramazan aylarında din görevlilerinin, bu ay Kur’an ayıdır, bu ayda Kur’ana sıkı sıkıya sarılalım, Kur’anı baş tacı edelim dediklerini çok duyuyoruz da, fakat Kur’anı anlayabilmek için Türkçe meallerini okuyalım diyen veya Kur’anın nasıl baş tacı edileceğini açıklayan bir din görevlisine de nedense şahit olamıyoruz. Zaten din görevlileri de büyük çoğunlukla Hadis ve rivayet eğitiminden geçtikleri için hiç o tarafa değinmemekte, konuşmalarında neredeyse bütün dini Kur'anın dışında Sünneti Seniye denilen uydurma hadislerle, rivayetlerle, kerametlerle aktarmaktadırlar. Ne diyelim ! Yüce Rabbimiz Allah bütün Müslümanım diyen kardeşlerimize, Kur’anı anlamak üzere okuyarak, içinde bulunduğu durumu düşünerek, sorgulayarak bütün yanlışlarından arınıp, Kur’anın doğruları ile yaşamayı nasip eylesin. Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !.....