Hocam bugünlerde Ramazan ayı diye değişik zamanlarda Camide, Televizyon başında toplanan insanlar mukabele ettiklerini söylemektedirler. Mukabele etmek nedir. Nasıl olmaktadır. Dinimizde böyle bir ibadet gerçekten olmalı mıdır. Bilgilendirirseniz memnun olurum teşekkürler.
Zeki Çelik.
11-03-2024
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun !
Belirttiğiniz gibi, bugün ülkemizin her köşesinde değişik yaştaki kadını, erkeği, genci, yaşlısı ile Ramazan ayı içerisinde büyük bir istek ve heyecan ile, Camide veya Televizyon ekranlarında Kur’anı okuyan imam ve hafızların önünde toplanarak, adına mukabele denilen bir ibadet şekliyle Kur’an ayetlerinin takip edildiği Ramazan ayının en önemli ve güncel uygulamalarından birine dikkat çekerek oluşturduğunuz sorudan dolayı size teşekkür ederim. Biz sitemizde, aslında dinimizde ve peygamberimizin zamanında olmayan böyle bir ibadet uygulamalarının, ayrıntı ve sakıncalarını “ Kur’anı Mukabele İle Hatim Etme Geleneği “ başlıklı makalemizde çok geniş olarak nedenleriyle birlikte açıkladık. Size de bu zeminde mümkün olabildiği ölçüde ana hatlarıyla yardımcı olmaya çalışalım.
Ülkemizdeki İlâhiyatçı konuşmacılarının, din görevlilerinin ve müfessirlerin büyük çoğunluğunun bu mübarek Ramazan ayı Kur’an ayıdır, Kitabımıza sahip çıkalım, bol bol okuyalım, hatim edelim dediği, imam ve hafızların Kur’anın bu konudaki uyarılarının aksine sonuçta bahşişler kazanarak çok yoğun bir mesai içine girdiği, fakat görünürde hiç bir kimse tarafından hiç bir şeyin anlaşılmadığı, hiç bir öğüdün alınmadığı, Kur’anın ne olduğunun öğretilmediği, sadece her harfine yığınla sevap kazanılacağı inancıyla kutsallaştırmasına dayanan Arapça bir okuma ile geçiştirilip, ayın sonunda da hasıl olan sevapların ölenlerin ruhuna hediye edildiği şeklindeki uygulama ile ülkemizdeki Ramazan ayları, doğruluğu, yanlışlığı, getirdikleri, götürdükleri de sorgulanmadan yüzyıllardır aynı inanç ile normal ve gerekli bir ibadet anlayışıyla kanıksanmış, gelenekselleştirilmiş olarak idrak edilmektedir. Buna istinaden mütedeyyin saf, temiz duygularla fakat dininin tam gereğinin ne olduğunu bilmeyerek Mushaf’ı koltuğuna kıstıran insanlarımız, değişik zamanlarda büyük heyecan ve özveri ile akın akın mescitleri doldurmakta, günde yirmi sahife altıncı vites okunan Arapça harfleri takip etmek üzere hiç aksatmadan imamın önünde yerlerini almakta, okunan Kur’an ayetlerini dinlemekte veya önündeki Kur’an Mushafı ile takip etmektedirler. Bu uğraşının adına da Mukabele denilmektedir. İmam ve hafızlar da bu uygulamanın sorumlu lokomotifleri olarak görünmektedir. Kur'anda onca ayette Din yoluyla menfaat, bahşiş, para kazanmanın haram olduğunun belirtildiği uyarılardan da belli ki haberleri de bulunmamaktadır. Kazandıkları ecrin, sevabın veya günahın ölçüsünü elbette ki Yüce Rabbimiz Allah değerlendirecektir. Fakat Kur’an ayetlerinin mesajlarına baktığımız zaman böyle bir ibadet uygulamasının pek de iç açıcı ve Kur’an ayetlerinin öğütleriyle uygun kazançlı bir şey olduğu görülememektedir.
Mukabele : Sözlük anlamına göre karşılık vermek, karşılık veya karşı gelme, baş kaldırma demektir. Dini inanç açısından ise ; Bir kimsenin Kur’anı ezberden veya kitaptan yüksek sesle okuması ve onu dinleyenlerin de sessizce dinlemesi veya Kur’anın yüzünden takip etmesidir. Bu sözcük Kur’anda karşılıklı olarak anlamadan Kur’anı Arapça okuyun, mukabele edin diye herhangi bir ayette geçmez. Bilakis edebiyatın en güzel anlatım sanatı içerisinde değişik ayetlerde “ misliyle misli, kısasa kısas “ ifadeleriyle eylemlerin karşılığını verme olarak yer alır.
Kur’anımızda Kur’anın okunması, anlaşılması, öğüt alınması, akıl edilmesi, dinleme adabı ile ilgili olarak Bakara Sûresinin 121. ayetinde “ Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, O’nu okumasının ( izlemesinin ) hakkını vererek okurlar, izlerler. İşte onlar O’na iman ederler. Her kim de kitabı reddederse, işte onlar zarara uğrayanlardır. Araf Sûresinin 204. ayetinde, “ Ve esirgenmeniz için, Kur’an okunduğu zaman ( öğrenilip, öğretildiği zaman ) hemen ona kulak verin ve susun. “ ifadesiyle aktarıldığı gibi birçok ayet bulunmaktadır. Özellikle bu ayetlerle, Kur’anın anlaşılarak hakkıyla okunması, anlaşılarak öğrenilmesi, öğüt ve uyarılarının kavranarak iman edilmesi, buna uymayanların zarara uğrayacağı, Kur’an ayetlerinin uyarılarına gerektiği gibi uyularak saygı gösterilmesi, daha kolay anlaşılması bakımından bilhassa gecenin sakinliğinde tefekkür ederek, düşünerek okunmasının daha yararlı olabileceği, herkesin kendi kapasitesi ölçüsünde kolayına gelen bölümlerin okunarak anlaşılması, öğrenilmesi ve öğretilmesi istenmektedir. Bu çok anlamlı mesaj ve uyarılarına rağmen, fakat bugün bir gerçektir ki “ Mukabele “ denilince Kur’anın dışında ve özellikle Peygamberimizin vefatından sonra ;
* Resulullah ( s.a.v. ) insanların en fazla cömert olanı idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de kendisiyle Cebrail ( a.s. ) karşılaşınca daha da artardı. Cebrail ( a.s. ) Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Resulullah ( s.a.v. ) ile buluşur, Resulullah ( s.a.v. ) ona Kur’anı arz eder, okurdu. ( Buhari Savm 7, Müslim Fedail 50 )
* Hz. Fatma’dan rivayetle : Babam Nebi ( s.a.v. ) bana gizlice şöyle söyledi ; “ Her sene Cibril benimle Kur’anı bir kere mukabele ederdi. Bu sene iki defa mukabele etti. Öyle sanıyorum ki kızım ecelim yaklaşmıştır. ( Tecridi Sarih Tercemesi ha. 1767 )
Gibi uydurulan rivayetlerle Klasik ve gelenekçi tefsirlerde, Peygamberimize vahyedilen ayetlerin, bizzat gerçekte olmayan Cebrail Meleği ile indirildiği, ayet sıralamalarının ve Sûre tertiplerinin de Cebrail Meleği tarafından gösterildiği, kimine göre Cebrail Meleği ile peygamberimizin her Ramazanda bir araya gelerek mukabele ettikleri, kimilerine göre de altı ayda bir karşılıklı mukabele ile ayetleri kontrol ettikleri anlatılmaktadır.
Kütübi Sitte eserlerinde sayfalar dolusu ile yer alan bu ve buna benzer pek çok rivayet ve bunun yanı sıra neredeyse bütün dini çevreler ve Cemaatlerin önderleri tarafından da bu rivayetlerle ortaya çıkartılan uygulamalar böylece gelenekleştirilmiştir. Bugünkü mukabele etme geleneği de böylece aslında Kur’andan hiç bir şey öğrenmeden, anlamları da bilinmediği için kuru kuruya Arapça harflerin ve seslerin takibi olan bir esasa dayanmaktadır. Böylece uydurma hadis ve rivayetlerle, yapılan telkin ve yönlendirmelerle inandırılan Müslümanlar, fakat bu uygulama şekli ile Kur’anın asıl vermek istediği mesajlarından habersiz olmalarına rağmen, ister istemez, her Ramazan ayında, imamın önüne oturmakta, zaman ayırmakta ve buna rağmen hiç bir şey anlamadan da Kur’anın Arapça okunmasını bir ay boyu takip ederek mukabele yaptığını, çok büyük bir dini görevini yerine getirdiğini zannetmektedir. Halbuki Arapçada, hazırdaki bir Kur’an metnini okumaya Tilavet denir. Oysa aynı zamanda Kur’an ayetlerini anlayarak okumak ve buna göre de iman etmek, lafzına ve manalarına saygı duymak demektir.
Kur’anda insanların okumaları, anlamaları, öğrenmeleri, öğüt almaları ve akıllarını kullanmaları için pek çok uyarı ve bilgi ayeti yer almaktadır. Bu nedenle de Yüce Kitabımız Kur’anda Bakara Sûresinin 183 ve 187. ayetleri arasında Kur’anın Ramazan ayı içerisinde indirildiği bildirilerek, bu aya ulaşanların oruçlu olmaları istenirken, ayetin orijinalinde yer alan siyam sözcüğü ile de aslında koca bir yılı Kur’anı terk ederek geçirmemizin bir cezası olarak da sadece aç kalmakla takvaya ulaşılamayacağından, oruçla beraber bu ayda Kur’anı anlayarak okumamız, kendimize rektifiye çekmemiz, öğrendiğimiz ve öğüt aldığımız Kur’an mesajları ile sakınma bilincine ( takvaya ) ulaşmamız istenmektedir. Fakat bugünün din görevlileri hala ısrarla “ Ramazan ayı Kur’an ayıdır. Kur’ana sıkı sıkıya sarılalım, mukabele edelim. “ derken hiç birisi de Kur’anı anladığımız dilden kendimiz düşünerek, anlayarak okuyalım dememektedirler. Halbuki Nisa Sûresinin 82. ayetinde “ Onlar hala bu Kur’anı hiç anlamaya çalışmazlar mı ? “ Muhammed Sûresinin 24. ayetinde de “ Peki onlar Kur’anı düşünmüyorlar mı ? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var ? / mühürlü mü ? " uyarıları ile Kur’anı anlamak üzere doğru okumamız ve anlamlandırmamız gerektiği ısrarla belirtilmektedir.
Allah’ın, yarattığı varlık alemi ile iletişiminde, olayların birbirini izlemesinde hiyerarşi ve aracı yoktur. Kehf Sûresinin 26. ayetinde, “ Allah Kendi hükmüne kimseyi ortak etmez “ denildiği gibi hükmüne peygamberler de dahil yarattığı hiç bir varlığı ve astlarını ortak etmez. İnsanların inancına yanlış olarak yerleştirildiği gibi de varlıklar aleminde, üç boyutlu insan görünümüne bürünebilen, konuşan, metafizik ( fizik ötesi ) bir varlık olarak düşünülen herhangi bir isimle belirtilen, örneğin Cebrail Meleği diye bir melek de yoktur. Kur’anın hiç bir ayetinin orijinalinde de doğrudan doğruya Peygamberimize vahyi Cebrail Meleğinin indirdiği ifadesi bulunmamaktadır. Üstelik de Rahman Sûresinin 1 – 2. ayetlerinde “ Er Rahman allemel Kur’an " ( Kur’anı Rahman öğretti ) denilerek Kur’anı Peygamberimize bizzat Allah’ın öğrettiği belirtilmektedir. Bundan dolayı Cebrail Meleği konusundaki rivayetlerin hepsi uydurmadır, Kur’ana göre ise temelsizdir. Aksi ve yanlış inançların oluşturduğu uygulamaların içerisinde olmak ise küfürdür.
Müslümanların inançlarına Kur’anın dışında yanlış olarak yerleştirilmiş olan bu mukabele geleneğinin yanı sıra bir de “ Hatim etme, Hatim indirme, Hatimleri ölenlerin ruhuna hediye etme “ uygulamaları da gelenek haline getirilmiştir. Hatim : Bir yazının başından sonuna kadar okunduğuna dair son kısmının mühürlendiği, aynı zamanda içinde anlatılanların tamamen anlaşılarak öğrenildiği anlamlarına gelir. Bu nedenle Kur’anı baştan sonuna kadar yüzünden veya ezbere okuyarak veya dinleyerek hatim ettiklerini, hatim indirdiklerini söyleyenler, adeta onu bitirdiklerini içindekileri anladıklarını ifade etmiş olmaktadırlar. Ama uygulamanın gerçeğine baktığımız zaman bunun hiç de böyle olmadığı, Arapça bilinmediği için hiç bir kimsenin, hiç bir şey anlamadığı, hiç bir şey öğrenmediği, Kur’anın içinde nelerin olduğunun bilinmediği görülmektedir. Çünkü bu yanlış uygulama bu zeminde yer veremeyeceğimiz pek çok uydurma rivayetle insanlara sanki doğruymuş gibi anlatılmaktadır.
Ülkemizdeki bu yanlış ve Kur’anla bağdaşmayan mukabele ve hatim anlayışı uygulamaları ile Ramazan ayının sonunda yapılan hatimden dolayı topluca hatim duasına geçilmekte ve uzun uzun imamın duasının ardından da hasıl olan sevaplar da sanki kendimizi kurtarmışız gibi ölenlerin ruhuna hediye edilmekte, tabiî ki herhalde çoğunlukla da imamların dahi bilmediğinden dolayı Kur’anda ;
* Yasin Sûresinin 69 ve 70. ayetlerinde, “ Ve Biz o’na şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O sadece diri olanları uyarmak ve kâfirler üzerine sözün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’andır. "
* Fatır Sûresinin 22. ayetinde “ Ölüler ve diriler eşit olmaz. Şüphesiz Allah her dilediğine işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin. “
* Necm Sûresinin 39. ayetinde, “ Gerçek şu ki insan için çalışıp didindiğinden başka bir şey yoktur. “
* İsra Sûresinin 13. ayetinde, “ Ve her insanın kendi yaptıklarının karşılıklarını, ayrılmayacak şekilde boynuna doladık.”
* Yasin Sûresinin 54. ayetinde, “ Artık bugün kişi herhangi bir haksızlığa uğramaz. Ve sadece yapmış olduklarınızla karşılıklandırılırsınız. “ ifadeleriyle belirtilenler göz ardı edilmekte veya Kur’anın ayetlerinin ölüler için değil de diriler için öğüt olduğu, ölülere artık hiç bir şeyin duyurulamayacağı ve herhangi bir hediye gönderilemeyeceği, hesap gününde ise herkesin sadece kendi çabalarının karşılığını alacağı uyarılarından haberleri bulunmamaktadır.
Bugün ülkemizdeki insanlarımızın geleneğe dönüştürdüğü fakat yüce Kitabımız Kur’an ile onaylanmayan, birçok zamanın boş ve gereksiz olarak harcandığı bu şekildeki yanlış mukabele etme, hatim indirme anlayışı ve uygulaması ise hiç bir işe yaramayacak, üstelik de pek çok Kur’an ayetinin inkârı sorumluğunu beraberinde getirecektir. Bu durumda olanlar ve Kur’anı mealinden anlamak üzere okumayanlar, gerekli öğüdü alıp hayatının rehberi yapamayanlar, aksine Kur’anda Furkan Sûresinin 30. ayetinde “ Benim toplumum şüphesiz bu Kur’anı mahcur eyledi / terk etti “ diyerek mahşer günü sorgulaması esnasındaki peygamberimizin de tanıklığında ise şikâyetinden kurtulamayacaklardır. Oysa Zuhruf Sûresinin 44. ayetinde “ Ve şüphesiz sana vahyedilen / Kur’an senin için de, toplumun için de gerçekten bir öğüttür. Siz ondan sorgulanacaksınız. “ ifadeleriyle hepimizin Kur’anın içeriğinden sorgulanacağımızın belirtildiği Yüce Rabbimizin uyarısından da haberleri olmayacaktır. Kur’anı Arapça okuma ile alınabilecek manevi hazzın yanı sıra Türkçe meallerinden veya Tebyin’inden okuyarak kendilerinin de hayatlarının rehberi yapabilecekleri öğüdü alabilenlere müjdeler olsun. Sadece Arapça okunmuş bir harfin on sevabı değil, anlayarak okuyup düşünebildiğiniz, aklınızı kullanarak sorgulayabildiğiniz Kur’an ayetlerinin fazileti, Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !...