Memurluk dini açıdan ahirete zarar verir mi tagut nedir bunlar yillarca şuanda sevmedigim selefilerce cok sikistirilmama bunalima sebep oldu bende..
Zeki Çelik.
25-11-2025
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun !
Öncelikle duygu ve düşüncelerinizle ayrıca mesaj olarak yaptığınız güzel değerlendirme ve iletinize teşekkür ederim. Hemen belirtmeliyim ki Allah'ın vahyi olan Kur'an, Kitaptır ve bu kitap kelamlardan oluşmaktadır. Rabbimiz Zümer Sûresinin 23. ayetinde de bu kelamlar için " Ahsenil Hadis " en güzel söz demektedir. Dolayısıyla Din ve inanç adına bu sözlerin bütün Müslümanlarca anlaşılarak okunması ve temel kaynak olarak rehber edinilerek içselleştirilmesi gerekir. Siz de bu bağlamda bugün yaşam koşulları olarak bir meslek haline gelmiş olan ve hemen hemen bütün ekonomik düzenlerde Kamu görevlisi olarak yer alan Memurluk, egemen sınıfların ve güçlerin oluşturduğu Tagutluk zulmü ve Kur’anımızın birçok ayetle uyarılarına rağmen İslam’ın insanlar eliyle bölünmesi sonucu oluşturulmuş olan Selefilik ekolünün baskıları üzerine oldukça ilginç ve bir o kadar da kapsamlı sorular dizisi oluşturmuşsunuz. Her birini de bu zeminin elverdiği ölçüdeki zorunluluktan dolayı özetle ve ana hatlarıyla size Kur’an ayetleri bağlamında aktarmaya çalışalım.
Kur’ana baktığımızda Müslümanların Devletinin yönetim şeklinde Din ve Halk / sivil oluşumuyla, çift yapılı bir sistemden meydana gelebileceği anlaşılmaktadır. Bu iki yapı, hakimiyet olarak Hakk / Allah, uygulama olarak da Halktır. Yönetim, yasallığını, meşruiyetini, birçok ayetle aktarılan şura prensibi gereği halktan, İslam ilkelerine göre de Hakk’tan almalıdır. Nisa Sûresinin 59. ayetinde “ Ey iman etmiş kimseler ! Allah’a itaat edin, Elçi’ye ve kendinizden olan “ ululemre “ emir sahiplerine itaat edin…” ifadelerinde gördüğümüz gibi buradaki “ ulul emr “ Müslümanların kendi aralarından oluşturduğu Şura meclisi / Halk meclisi / millet meclisidir. Ali İmran Sûresinin 104. ayetinde “ Ve içinizden hayra çağıran, herkesçe kabul gören iyi şeyleri emreden, vahiy ve ortak akıl ile kötülüğü / çirkinliği kabul edilen şeyleri engelleyen bir önderli toplum bulunsun. Ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. “ ifadeleriyle Ululemirlik kurumu İslam’da hiç bir zaman bir kişiye teslim edilmemiştir. Birçok ayette de Müminlerle ilgili yönetimin Şura / müşavere / danışma / ortaklaşa çalışma ile bir konunun, problemin en iyi ve en güzel çözümünün üretilip ortaya konulması istenmektedir. Bu nedenle Müminler, en alt kademe çalışanından / tabandan, en üst düzey yetkili / tavana kadar görev şeklini her biri sayfalar dolusu açıklamayı gerektiren, birçok ayette de değinilen Şura esasları çerçevesinde ehil, akil, alim, adil, temiz, yüce ahlaklı, siyasi basirete sahip çalışanlardan oluştururlar.
Dolayısıyla İslami
yönetimde seçilmişler, yöneticiler,
görevlendirilenler, küçüğünden en
büyüğüne kadar topluma
hizmet ederek Allah’a
kulluk yapan Memurlardır / Kamu görevlileridir. Herhangi bir kutsiyetleri,
dokunulmazlıkları yoktur. Hepsi
hakkaniyet ve liyakat
içerisinde kaldıkları sürece
yaptıkları görevde hem
Allah’a karşı, hem de halka
karşı görevlerinin gereğini yerine getirerek en iyi bir
şekilde korumak ve
gözetmekle sorumludurlar. Üstelik de Maun Sûresinin ayetleriyle kamu malı adına uyarılırlar. Her zaman
hesap verirler ve bugün Dünya
hayatında da, istismar edilmediği takdirde yasalarla
gözetim ve denetim altında tutulurlar.
Maruftan / İslam
ilkelerinden saptıkları anda
hem bu dünya
yaşamı ve hem
de Ahiret yaşamı
için Allah katında
sorgulanma ile muhataptırlar. Yukarıda belirttiğimiz
vasıflar çerçevesinde görevini
yerine getiren memurlar
ise bu dünyada
bazen gerektiği, hak
ettikleri gibi yöneticinin seçimi ve davranışları nedeniyle adil olarak ödüllendirilmeseler de
Ahiret hayatı için
Rabbimiz tarafından mutlaka
ödüllendirilirler. Dolayısıyla
memurluk bazılarının nitelediği
gibi üstelik kulun
kula köleliği değildir,
Adil ve görevine müdrik olunduğu sürece Ahiret hayatına asla
bir zarar getirmez,
Bizzat Rabbimizin İslami toplumlar
için ayetlerle öngördüğü
adil ve düzenli
bir yaşam için
oluşturduğu kamu yönetim sisteminin vazgeçilemez bir
parçasıdır.
Kur’anımızda Alak Sûresinin 6 - 8. ayetlerinde “ Kella ! innel insane leyedga, enraüstağna ! İnne ilâ rabbükerrüc’a “ ( Hayır hayır kesinlikle senin düşündüğün gibi değil ! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan kendisini, yeterli / zengin, güçlü, gördüğü zaman azar / kesinlikle tuğyanlaşır, tağutlaşır, firavunlaşır, haddi aşar. Zulmün her türlüsünü yapar ) ifadeleriyle tuğyan ve onun uygulayıcısı olan tâğût’tan söz edilir. Bu ayetlerle Peygamberimize ve dolayısıyla da bizlere hayatın akışı içerisinde olumsuz olabilecek insan karakterleri tanıtılır. Tuğyan : Haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür demektir. ( Lisanü’l Arab “ t – g –y “ mad. ) Bu sözcük tağâ / azdı, taştı, zulmetti fiilinin mastarı olarak Kur’anda dokuz yerde geçer. Tuğyan insanın fıtri olarak yaratılışında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber olarak kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal ve mülk sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başlayan da tuğyan içine düşmüş olur. Böyle bir insan zamanla artık Allah’ı unutur, gerçek kudret, gerçek ilim, gerçek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Tâğût olur artık dilediğini fütursuzca yapar, hak hukuk sınır tanımaz. Kendi nefsini O’nun yerine koyarak heva ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. Bu nedenle Tuğyanın temelinde gücü araç olarak kullanarak, doğru ve Hakk yoldan sapmış olarak etrafındakilere zulüm eden yöneticilerin, zenginlerin, sermaye sahiplerinin kibir ve bencilliği yatar. Nisa Sûresinin 51 - 52. ayetlerinde “ Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmüyor musun ? Onlar puta ve tâğûta inanıyorlar. Ve Allah’a inanmayan kimseler için, “ Bunlar, müminlerden daha doğru bir yoldadır. “ diyorlar. İşte onlar, lâinun / Allah’ın dışladığı kimselerdir…. “ denildiği gibi şeytanın da azgınlığının sebebinin kibir ve bencillik olduğu belirtilerek şeytanı / iblisi de tâğûtun kapsadığı anlatılmaktadır. Bu nedenle Tağut da : Azgınlık, sapıklık, kötülük önderi, zorba, şeytan, put, kâhin, sihirbaz, Allah’ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kurum anlamlarına gelir. Dolayısıyla Tuğyan ile aynı kökten gelen Tâğût sözcüğü de, azgın, insanlara hükmeden, kâfir, zorba, zulüm yapan kurum ve kişi’yi ifade eder.
Birçok ayette
yer verildiği gibi
Nisa Sûresinin 76.
ayetinde “ İman etmiş
kimseler, Allah yolunda
savaşırlar. Kâfirler de
tâğut yolunda savaşırlar.
O halde siz
şeytanın yakınları, yardımcıları
ile savaşın. Şüphesiz
şeytanın tuzağı çok
zayıftır. “ ifadelerine göre
Allah’ın indirdiği hükümlere
muhalif olan ve
onların yerine geçmek
üzere hükümler icat
eden her kişi
ve kurum, tâğuttur. Ayetteki savaş ifadesi ile onlarla gerektiği gibi yapılması gerek mücadeleden söz edilmektedir. Tâğut, Allah’a
karşı isyan etmesinin
yanı sıra, 51.
ayette gördüğümüz gibi Allah'ın kullarını kendisine
kul, köle edinmek gayretinde
olandır. Bu işleviyle o,
şeytan kişi, kişinin
iblisi / kendi olumsuz
duygu ve dürtüleri,
papaz, rahip, haham, Hoca gibi dini veya
siyasi bir lider, kurum ve gücü ele geçirmiş toplum yöneticileri olabilir.
Sorularınız arasında Kur’anda örneğin Sad 75, Bakara 115, Hud 37. gibi daha birçok ayette arşta oturan, iki eli, yüzü, gözleri gibi insani sıfatlarla Allah’ın teşbih - tenzih ile tanımlanmasını kabul eden, söz konusu ayetleri yanlış yorumlayıp üstelik de Allah’ın Zatı ve Subuti sıfatlarını da göz ardı eden ve görüşleri, inançları, kabulleri ile bir mezhep değil de bir ekol olduğu söylenen, ama bakıldığında Kur'anın dışında kalan Hanbeli mezhebinin Ehli Sünnet Arap Vahhabi anlayışının bir devamı olduğu belli olan, kendi inançlarından başka inançları ise kâfir görüp onlara karşı cihadı savunan, radikal grupları da bünyesinde barındıran, ancak ciltler dolusu kitaplarla anlatılması gereken Selefilik ekolüne de değinmişsiniz.
Müslümanların en çok aldatıldığı, Hakk Dinin yozlaştırıldığı inanç ve uygulamalar, Beyyine Sûresinin 4. ayetinde " Ve o Kitap verilen kişiler, ancak kendilerine açık kanıt geldikten sonra ayrılığa düştüler. " açıklamalarına ve Rum Sûresinin 31 - 32. ayetlerinde de " Kalben O'na / Hakk Dine yönelenler olarak Allah'ın koruması altına girin, salatı ikame edin, ortak koşanlardan ; Dinlerini parça parça bölmüş, ayrılıkçı gruplara ayrılmış kimselerden de olmayın. Her ayrılıkçı grup kendi yanlarındaki şeylerle böbürlenmektedir. " ifadeleriyle yapılan uyarılara rağmen dindeki bölünmelerle, gruplaşmalarla ortaya çıkmaktadır. Zamanında Mezhepleşmenin, Tasavvufun, Tarikatın, Cemaat bölünmelerinin bulunmadığı, Peygamberimizin vefatından yaklaşık 20 yıl sonra Halife Muaviye ile Emevi Devleti zamanında başlayarak 100 yıl sonra, Hakk Dindeki yozlaşma, O’na nispet edilen uydurma hadis ve rivayetlerin ortaya çıkması, yaklaşık 200 yıl sonra da bunların kitaplar haline getirilerek Kur’anın yerine okunması ile başlamıştır. Bunun yarattığı tahribatla kalınmamış, Kur’an ayetlerinin üzerine çeşitli kişilerin yaptığı farklı yorumlarla Mezhepler, Tarikatlar, Cemaatler ortaya çıkmış, insanlar yaşadıkları din bakımından İslam’dan ayrılarak grup grup bölünmüşlerdir. Oysa Kur'anda bu bölünmelere onay verilmemekte ve daha pek çok ayetle de uyarılar yapılmaktadır.
Şura Sûresinin 14. ayetinde “ Ve onlar ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. “ Müminun Sûresinin 53. ayetinde de “ Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir. “ ifadeleriyle gördüğümüz gibi daha bir çok ayetle Kur’anda insanların cahilce taassubuna, bağnazlıklarına, fanatizmlerine işaret edilmektedir. Dinde tefrikaya düşenler, Mezheplere, Cemaatlere ayrılanlar, ölçmeden, tartmadan, düşünmeden, aklını kullanmadan, Kur'an ile sorgulamadan içinde bulunduğu grubun yaşamı ile övünmekte, en doğru Din yaşamının kendilerinde olduğu fikri sabitine kapılmaktadır. Bu inanç ise onları sadece kendilerinin Cennete gireceği ve diğer fırkaların helâk olacağı kabulüne sürüklemektedir. Cahil Müslümanlar, Tarikat ve Cemaatlerle önüne konulan dini sorgulamadığı için, varını, yoğunu, bu yoldaki hizmete adamakta, aslında sömürüldüğü için de maddeten tükenme noktasına gelmektedir. Hem bu dünyasını ve hem de Ahiret dünyasını kaybettiğinin farkında da olamamaktadır.
Bu bölünmeler bağlamında Selefilik de, günümüzde çoğu kez Hanbeli ekolünden Muhammed bin Abdülvehab’ın öğretilerini benimseyen ve İslam coğrafyasında karşıtları tarafından yaygın şekilde Vahhabilik olarak tanımlanan inanç sistemine mensup kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Selefilik itikadi konularda akla yer vermemekte, kendisinden başka bütün gruplara kâfir gözüyle bakarak cihat edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu zihniyete bağlı olarak Taliban, İşit ve Boko haram gibi radikal dincileri de üretmiştir. Allah'a insan gibi el yüz atfetmekte, müşrik Araplar gibi gökyüzünde arşta oturduğunu kabul etmektedir. Sadece kendisine saptırılarak nakledilen Kur’an ayetleri ve Sünnet ile hareket etmektedir. Ve Kur’andaki müteşabih / birden fazla anlam içeren ayetleri olduğu gibi kabul ederek, ama Ali İmran Sûresinin 7. ayetindeki bildirimleri görmemezlikten gelerek aksine müteşabih ayetlerde kastedilen anlamı insanların bilemeyeceğini, konunun anlamını Allah’a havale ettiklerini belirtirler. İnançlarını da Kur'anın dışında yedi temel ilkeye dayandırırlar. Ama Kur'anın İslamı ile yakından uzaktan bir ilgileri yoktur.
Selef sözcüğü, İslam literatüründe ilk dönemlerden bu yana kullanıla gelmiştir. Bakara 275, Nisa 22, Maide 95, Enfal 38, Yunus 30, Hakka 24, Zuhruf 56 gibi Kur’anda sekiz yerde geçer. Sözlükte “ önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak “ anlamlarını taşır. Terim olarak peygamber döneminden sonra ilim ve fazilet açısından Müslümanların önderleri sayılan ashap ve arkadan gelen tabiin / ehli sünnete tabi olan ve onların takip ettikleri yol için de kullanılır.
Peygamberimizin vefatından
kısa bir süre sonra, Emevi Halifesi
Muaviye ve yönetimi, yaptıkları kıyımları,
cinayetleri, zulümleri, yağma ve talanı örtbas etmek ve unutturmak,
haksızlıklarını ve din dışılıklarını gizleyerek
meşrulaştırmak amacıyla, mütedeyyin insanların sözde peygamber sevgisini ve duygularını da
kullanarak siyasi parti üyeliklerine benzer
zihniyetle bir Cemaat oluşturmuş,
adını da “
Ehli Sünnet Vel Cemaat “ olarak
koymuştur. Böylece pek çok Kur'an ayetindeki bölünmeyin, gruplaşmayın,
ayrılmayın, Allah'ın ipine sarılın uyarılarının
aksine bizden olanlar, olmayanlar denilerek Cemaatleşmenin,
dinde gruplaşmanın ve bölünmelerin kapısı
aralanmıştır. Ardından Mezhepler ortaya
çıkmış, Mezhepleri takiben Tasavvuf ve
Tarikatlar, onların da küçük küçük alt
grupları ile yüzlerce, binlerce Cemaat
adında gruplar, ekoller meydana gelmiştir. Ortaya
çıkan Mezhep ve Cemaatleri, daha sonra
bazı ulema grupları kendi aralarında
bir araya gelerek, ehli sünnet veya
ehli sünnet olmayan ve
ardından bir başkaları da Ehli Beyt diye
ayırmışlar, Ehli Sünnet
mensupları daha sonraları Hakk Mezhep
diyerek çoğunu ayıklayarak kendi kafalarına
göre Mezhep sayısını dörde indirmişlerdir.
Bu mezhepler adı ne olursa olsun temelde Muaviye’nin kurdurduğu
mezheplerdir. Allah’ın Hakk Dini İslam ile, peygamberimizin
sünneti ile bir alakası yoktur. İslam’da
asıl olan danışma ve şura sistemini
kaldırıp, kendi yönetimlerinin zulmünü örtbas
etmek için, satın alınan sahabelerle, dikteyle
Ulemaya verdirilen fetvalarla, icma
sistemini getirmiştir. Aslında bir mezhebe inananlar Allah’a değil, Ehli Sünnet
ekolünün kurucusu Muaviye’ye inanmış olurlar. Bundan dolayı bu inanç sistemi Kur'anın İslam’ına dayanmaz ve bir
şirktir.
Kur'anımızda bir çok ayette olduğu gibi Ali İmran Sûresinin 105. ayetinde " Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanan ve ayrılığa düşen kimseler gibi olmayın. İşte bunlar birtakım yüzlerin beyazlaştığı, birtakım yüzlerin de siyahlaştığı günde büyük bir azap kendileri için olanlardır. " ifadeleriyle yapılan uyarılara rağmen bugün sadece bizim ülkemizde, Ehli Sünnet Vel Cemaat Mezhebinin, Selefilik Ekolü de dahil peygamberimize atfen uydurduğu 73 fırka değil, yüzlerce yetmiş üç fırka bulunmaktadır. İçimiz dışımız, önümüz arkamız, sağımız solumuz Kur’anı terk etmiş fikir ve inanç farklılığının kabulü ekol ve Cemaatlerle dolmuştur. Allah hepsine Kur'anın dosdoğru yolunu nasip eylesin. Allah’ın selamı rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !...