Öncelikle yaptığınız çalışmaları tebrik ederim çok güzel olmuşlar elinize sağlık gözümün açılmasına vesile oldu ve okuduğum zaman dedim ki işte benim en başından beri duymak istediklerim bunlar ama kafama takılan bazı sorular var Kuranda ki had cezalarını merak ediyorum aslında kimlere ne şekilde cezalar uygulanmasını Allah bizlerden istiyor
Zeki Çelik.
29-03-2021
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun !
Yüce Rabbimiz Allah, oluşturduğu Evreni, Kâinatı ve Dünya üzerindeki bütün canlı ve cansız varlıkların yaşamı, bu yaşamın sürekliliği ve düzeni için Sünnetullah dediğimiz kanun, düstur, kural, ilke ve bütün bunların yerine getirilmesi için de enerji ve enerjiler arasındaki değişim olan doğa güçlerini yaratmıştır. Bütün bu yaratılmış olanların üzerinde zerreden küreye, maddenin yapısını teşkil eden atom ve atom altı parçacıklara varıncaya kadar mükemmel bir tasarım, kodlama, had, sınır, ölçü bulunmaktadır. Hiç bir parçacık da bu kodlamanın dışına çıkmamakta, haddi aşmamakta ve yaratan Rabbinin büyüklüğünü tesbih etmekte, varlığını ve büyüklüğünü ispat etmektedir.
Her şeyin yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz Allah, fıtri yapısında akıl ile düşünebilme, irade ile seçebilme özgürlüğünü de bahşederek, kendisinin dışındaki bütün varlıklardan üstünlüklü ve farklı, sosyal bir varlık olarak insanı da yaratmıştır. İnsanlık tarihi boyunca yarattığı kulları için de, uygun gördüğü davranış ve yaşam tarzını belirlemek, insanlar arasında sevgiyi, barışı, huzuru ve mutluluğu, iyiyi, güzeli, birlikte yaşamanın erdemini sağlamak için, zaman zaman insanlar arasından peygamberler seçerek ve onların aracılığı ile yazılı emirler, suhuflar ve kitaplarla öğütler indirerek insanları tevhide, hakka , hukuka, adalete, haddi ve sınırı aşmamaya davet ettirmiştir. Leyl Suresinin 12. ayetinde “ Doğruya ve güzele yol göstermek sadece Bizim üzerimizedir. “ ve yine Enam Suresinin 12. ayetinde “ De ki : “ Göklerde ve yerde olanlar kim içindir ? “ De ki : “ Allah içindir. “ Allah, rahmeti kendi zatı üzerine yazmıştır. “ ifadelerinde gördüğümüz gibi Yüce Rabbimiz Allah, kendi üzerine farz olarak kıldığı rahmet sıfatıyla, sınırsız nimetleri ve yaşam koşulları ile hayatı insanların hizmetine sunmuştur. Bunların sonucunda da davetlerine ve bu nimetlere karşılık yaşamı süresince seçimlerine bağlı olarak, insan için dünya hayatının sınavını ve ardından da ahiret hayatındaki hesaplaşma gününden sonra haddi aşmış olanlara cehennem azabını ve bunun yanında haddi aşmamış ve Allah'ın ayetlerine yönelmiş olanlara da cennet mükâfatını karşılık olarak koymuştur.
Geçen zamanlar içerisinde Allah’ın elçilerine ve indirdiklerine uyanlar, haddi ( sınırı, ölçüyü ) aşıp uymayanlar, nankörlük edenler, dalalete sapanlar olmuş, inkâr edenler, Alak Suresinin 6. ayetinde “ Kella innel insane leyedga enrahüstagna inne ila rabbikerrüc’a “ denildiği gibi kendisini güçlü, yeterli gördüğü zaman tugyanlaşanlar ( haddi aşanlar ) tagutlaşanlar, firavunlaşanlar, azgınlaşanlar, sapkınlığa düşenler, insanlara zulüm edenler ortaya çıkmış ve Allah’ın varlığını, uyarılarını unutanlar olmuş, ardından da günah, haram, azap, suç ve ceza kavramları ortaya çıkmıştır. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca çok büyük kanlı çatışmaların, öldürmelerin, zulüm ve işkencelerin, haklı, haksız cezalandırmaların ardından, batı toplumlarında bugün, Allah’ın insanlar ve toplumlar arasındaki yaşamında hedeflediği konsensüsü, barış ve huzur ortamını sağlayan, hak, hukuk ve bu hukuka saygı gösterme anlayışı ile haddin uygulanabilme normlarına oldukça yakın bir yapıya ulaşılmıştır. Allah katında tek bir din olan İslam çerçevesinde Müslümanlığı seçmiş olan toplumlarda ise, Yüce Rabbimizin pek çok konuda haddi aşmayın öğütlerine, uyarılarına rağmen, hadlerin uygulanabilmesi konusu, savaşlar, çatışmalar, ölümler, yoksulluk, sömürü, kadının dışlanması, insan haklarının ihlali egemenliğinden dolayı maalesef henüz bu normlara, Kur’anın hedeflerine ulaşılamamıştır.
Haddin bilinmesi, aşılmaması ve bunların karşılığında hadde uyulmasının sağlanması için gereken müeyyideler, aslında birlikte yaşamak zorunda olan insanların ve toplumların hayatının bütün alanlarını kapsamakta ve Yüce Rabbimizin bir uyarı, hatırlatma, öğüt olarak indirdiği Kur’anın neredeyse tamamını içine almaktadır. Dolayısıyla siz de üzerine ciltlerle dini ve hukuki kitaplarının yazıldığı çok kapsamlı bir konuya dikkat çekmiş bulunmaktasınız. Tabii ki bu zeminde çok geniş olarak bu konunun bütün ayrıntılarına girmemiz mümkün değildir. Ancak ben burada Yüce Kitabımızın bu konudaki ele aldığı ayrıntılardan bazılarına değinerek sizin sorunuza en asgari bir düzeyde yardımcı olmaya çalışacağım.
Yüce Kitabımız Kur’anda pek çok konuda olduğu gibi örneğin ; * Allah’ın ayetlerinin yalanlanması, Allah’a ve elçisine karşı gelinmesi üzerine haddin aşılması Maide Suresinin 33 – 34. Yunus Suresinin 74. Taha Suresinin 125 – 127. ayetlerinde * Nefislerine hakim olamayıp saçıp savuran, kendi nefisleri aleyhine haddi aşanlar İsra Suresinin 27. Zümer Suresinin 53. Enam Suresi 145. ayetlerinde. * Allah’ın rızık olarak indirdiği şeylerden haram yapmak suretiyle haddi aşmak, Maide Suresinin 87. Yunus Suresinin 59. ayetlerinde * Cinsel suçtan, uygunsuzluktan, hayasızlıktan, hırsızlıktan, haddi aşmak Nahl Suresinin 90. Maide Suresinin 38. ayetlerinde * Namaz ve Duadaki haddi aşmamayı Araf Suresinin 55. ayetinde gibi hatırlatmalar yapılmakta ve Enbiya Suresinin 7 – 9. ayetlerinde de haddi aşanların helak edildiği belirtilmektedir. Enam Suresinin 38. ayetinde “ Biz bu kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. “ denildiği gibi, birlikte barış içerisinde yaşamak zorunda olan insanların ve toplumların, hayatın her alanındaki davranışlarında haddin, sınırın, ölçünün ve bunların kurallarının ve haddi aşanlara karşı insanlar tarafından uygulanacak müeyyidelerin, yaptırımların neler olabileceği genel ifadelerle ele alınmış, fakat kuralların ayrıntıları, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerine bağlı olarak toplumların kendilerine bırakılmıştır. Fakat Dünya üzerinde Müslümanlığın yayılması ile birlikte ulemanın Kur’an ayetlerinin bazıları üzerinde yaptığı yanlış yorumlardan ve ortaya çıkartılan pek çok uydurma hadis ve rivayetten dolayı, pek çok yanlış uygulama ve kuralı içeren Şer’i hükümler ortaya çıkarılmıştır. Kur’anın ayetlerinin hilafına pek çok konuda ve pek çok sayıda haram hükmü oluşturulmuş, büyük ve küçük günahlar olarak günahlar sınıflandırılmış ve sayılara dökülmüştür. Kur’anın asıl vermek istediği mesajların aksine, kısasa kısas kavramı içerisinde öldürmeye karşı öldürme hak görülmüş, cihat kavramı içerisinde öldürme de dahil her türlü haddi aşma eylemi mubah hale getirilmiş, hırsızlık yapanın eli kesilmiş, zina yapanların taşlanmasına karar verilmiş, kendi görüşlerine karşı görüş beyan edenler mürtet ilan edilmiş, katli vaciptir denmiş, ulema fetvaları ile uygulamalar hayata geçirilmiştir.
Allah’ın ayetlerine ve öğütlerine karşı haddi aşmanın sonuçları zaten Kur’an ayetleriyle çok ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Biz bir de kişilerin ve toplumların birbirine karşı hadsizliklerinin söz konusu olabileceği bazı konularda nasıl davranılması gerektiğine Kur’an ayetlerinin doğruları ile bakmaya çalışalım. Bunlardan en önde geleni kısasa kısas kavramıdır. Bakara Suresinin 178. ayetinde “ Ey iman etmiş kişiler ! Ölümlü olaylarda kısas ; taraflar arasında adil karşılık size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir. Bu Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim haddi ( sınırları ) aşarsa, artık acı veren azap onun içindir. 179 : Ey kavrama yetenekleri olanlar ! Allah’ın koruması altına girerseniz diye bu adil karşılık ilkesinde sizin için hayat vardır. “ denilmektedir.
Kısas : Ceza Hukukunda bir suç oluşturan ve haddin aşılmış olan davranışa karşı aynıyla verilecek ceza, ölüme ölüm, yaralamaya yaralama, başkasına yaptığı bu kötülüğün aynısını vermek ve adil karşılıktır. Arapçada ise katili öldürmek, baştaki saç veya koyunun yününü veya tırnağını kesmek, takas etmek, izini sürmek gibi çeşitli anlamlara gelmektedir. Ayetin bize vermek istediği mesajlara dikkat edecek olursak, “ Adil karşılık vermek “ ifadesiyle tarafların çok hassas davranmaları gereği söz konusudur. Bu nedenle bu ifade ile çözümün af ile gerçekleşmesi gerektiğinin ön planda olmasına da işaret edilmektedir. Çünkü müminlere cinayet konusunda İsra Suresinin 33. ayetinde “ Ve hak ile olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Ve kim haksızlık edilerek öldürülürse, Biz onun yakınlarına bir yetki vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. “ öte yandan Furkan Suresinin 68. ayetinde “ Ve işte Rahman’ın kulları, Allah ile başka bir ilaha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı öldürmezler. Ancak hak ile öldürürler. “ ifadeleriyle Allah yolunda savaşmanın ve öldürmenin dışında diğer öldürmelerin uygun karşılanmayacağı dile getirilmektedir. Ayette “ Kısasta hayat vardır “ ifadesiyle aslında adil karşılık nedeniyle birini öldürmek isteyen kimse, kısas korkusuyla bu işten vazgeçerse böylece her ikisi de hayatta kalır denilmekte, olay kan davasına dönüşmeden kapanır, böylece kısas ile taraflardan bir çok insanın muhtemel olan ölümü engellenmiş olur. Ayrıca hak sahibi, kısas yapılacak kimselerdeki denksizlik nedeniyle af yoluna giderek öldürülecek kimsenin hayatının bağışlanması ile de bir hayat daha kurtulmuş olur. Bundan dolayı kısas kavramının doğru algılanması ve uygulanması, insanlık için bir nimettir. Aksine yapılan uygulamalar sadece maktule değil, insanlığa karşı da bir suçtur. Cinayeti teşvik etmek ve insan hayatına değer vermemek, pek çok cinayete kapı aralamak demektir.
Nisa Suresinin 92. ayetinde de “ Ve hata dışında bir müminin, diğer bir mümini öldürmesi söz konusu değildir. Ve kim bir mümini kaza ile öldürürse, mümin bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine, varislerine teslim edilecek bir diyet vermelidir. Ancak ölenin ailesinin bağışlaması müstesnadır. Buna gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay oruç tutması gerekir. Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. 93 : Ve kim bir mümini kasten ( bile bile isteyerek ) öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, onu dışlamış, rahmetinden mahrum bırakmış ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır. “ denilerek kaza ile veya bilerek isteyerek kasten vuku bulabilecek cinayetlerde uygulanması gereken ilkeler ortaya konulmaktadır. Ölümle sonuçlanmayan yaralanmalarda ise Maide Suresinin 45. ayetinde, “ Ve Biz Tevrat’ta onlara zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için kefaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir. “ ifadeleriyle kısasın bir başka yönünün ilkeleri anlatılmaktadır.
Toplumların birbiriyle savaşarak pek çok cana kıymalarıyla haddi aşmaları konusunda da Bakara Suresinin 190. ayetinde ; “ Ve sizinle savaşan kimselerle, Allah yolunda savaşın ( ölün, öldürün ) Ve haddi ( sınırı ) aşmayın. Şüphesiz Allah sınırı aşanları sevmez. 191- 192 : Ve onları nerede yakalarsanız öldürün. Çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Ve insanları dinden çıkarmak, ortak koşmaya sürüklemek, öldürmekten daha şiddetlidir. Mescidi Haram’da onlar size savaş açmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Onlar sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın ( hemen onları öldürün.) Eğer vazgeçerlerse, artık bırakın. Allah bağışlayıcıdır. Sevgi ve merhamet kaynağıdır. “ ifadelerinden anlaşılacağı gibi, soygun, yağma, talan ve çıkar için değil, Müslümanlar sadece Allah yolunda ve kendi hayatlarının savunması için savaşmalılardır. Düşmanın vazgeçmesi durumunda ise savaşa son verilmeli, Allah’ın rahmetine sığınılmalıdır. Bugün yaşadığımız dünyada, Müslüman görünümündeki terör ve Kur’andaki bazı ayetlerin yanlış anlaşılmış mecazi anlatımları bahane edilerek cihat kavramı içerisinde İslam, terör dini olarak yansıtılmaya çalışılmaktadır. Halbuki Kur’an ayetlerinde görüldüğü gibi Allah yolunda savaşmanın yanı sıra, bizzat işgal altında kalmış terörün kurbanı olmuş, mazlum insanlara yardım etme amacına yönelik olarak da savaşa izin verilmektedir. Eğer ortada bir zulüm ve haksızlık varsa, buna seyirci kalanlara Kur’an suça ortak olma gözüyle bakmakta ve onları dilsiz şeytan olarak nitelemektedir. Kur’an ve İslam, zaten her türlü zulme ve haksızlığa uğrayanların savunucusudur. Kur’anın ve İslam’ın düşmanı zaten haddi aşıp zalim olanlar, haksızlık ve zulüm oluşturanlardır. Bu nedenle Allah’a inanmış olanlar, asla zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin, öldürmenin ve kargaşanın kaynağı olmamalıdır. İslam’da insan ve canlı hayatı çok değerlidir. Kur’anda bu değer pek çok ayette dile getirilmekte, insan hayatının korunması için herkesin, başkasının hayatının kutsallığını kabul edip, onun korunmasına yardım etmesi gerektiği uyarıları yapılmaktadır. Maide Suresinin 32. ayetinde “ İşte bunun için Biz, İsrail oğullarına : ” Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. “ şeklinde farz kıldık. Ve kesinlikle elçilerimiz onlara kesin delillerle geldiler. “ ifadelerinde olduğu gibi haksız yere birini öldüren kimse, bütün insanları öldürebileceği görünümünü veren bir canavar hükmünde görülmekte, buna karşılık, bir tek insanın hayatının korunmasına yardım eden kimse, tüm insanlığı yaşatmış gibi kabul edilmektedir.
Bu ayetin tefsiri niteliğinde olan ve yine Maide Suresinin 33 . ve 34. ayetlerinde ise “ Allah’a ve elçisine karşı savaşan, bozgunculuk yapmaya teşebbüs etmiş olan ve yeryüzünde kargaşa çıkarmaya çalışanların karşılığı ( Siz onları yakalayıp denetim altına almazdan önce hatalarından dönenler hariç ) ancak öldürülmeleri veya asılmaları, yahut ayak ve ellerinin çaprazlama arka arkaya kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu onlar için dünyada bir aşağılıktır. Ahirette de onlar için büyük bir azap vardır. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. “ ifadeleriyle aslında insanları dinden döndürmeye çalışanlara verilebilecek cezaların, tarihten de verilen örnekle boyutları gösterilmeye, Allah ve elçisine savaş açarak insanları ortak koşmaya, Allah’ın ayetlerini inkar etmeye yöneltmek, imandan döndürmek olarak ve bir insanın öldürülmesinden daha büyük bir suç olduğu dile getirilmeye çalışılmaktadır. Buna rağmen ayette yer alan “ el ve ayakların çaprazlama kesilmesi “ ifadesi düz mantıkla yorumlanarak İslam’ın vahşice bir din olduğuna hükmedilmektedir. Üstelik ayet bir emir ayeti değil, hüküm verecek olan yargıcın seçenekleri olarak sunulmaktadır. Tarihte Mısırda da suçlardan bu gibi tehditlerle korkutulmaya çalışıldığı da ayetle bildirilmektedir, amma asıl anlatılmak istenen doğrudan doğruya ayak ve elin kesilmesi değildir. Bütün hukukçuların tarih boyunca uygulanan cezalarla ilgili yaptıkları araştırmalarına göre de ne Mısırda Firavun döneminde, ne de İslam ülkelerinde böyle bir çaprazlama ayak ve kolların kesildiği uygulamasının olmadığı belirtilmiştir.
Bu ayette ve Firavun ile Musa kıssasında anlatılan Taha Suresinin 71. ayetinde yer alan “ ayak ve ellerin çaprazlama arka arkaya kesilmesi “ ifadesi aslında pek çok tefsirci ve yorumcu tarafından düz mantıkla yanlış olarak yorumlanmıştır. Kısasa kısas olarak ve hırsızlık yapan birine verilen bir ceza olarak düşünülmüştür. Aslında bu ifade bir deyimdir. Bizde de “ elim ayağım kesildi “ gücüm takatim kalmadı, hiçbir şey yapacak halde değilim anlamına benzemektedir. Fakat asıl yanlış anlamalar ayetin orijinalindeki “ Mihilafi “ sözcüğünün ilk orijinal Kur’an Mushafın’daki ( mim ) harfinin uzatma boşluğunun üzerine Peygamberimizin döneminden yetmiş yıl sonra yeni yazılan kitaplarda yanlışlıkla nokta konulup “ nun “ harfinin oluşturulması ve sözcüğün “ Minhilafin “ şekline getirilmesi üzerine, anlamının değişmesinden kaynaklanmaktadır. Peygamberimizin vahyin gelmesi ile yazdırdığı ayetlerde ve bu sözcüğün harflerinin noktasız olmasından dolayı orijinal anlamı ise, “ El ve ayakların karşılıklı çaprazlama kesilmesi “ değil, sözleşmenin kesilmesi, feshedilmesi ( artık o haklardan istifade ettirilmemesi, söz verilen imtiyazlardan ve vatandaşlık haklarından mahrum edilmesi, ) demektir. Belki de hapsedilip özgürlüğünün elinden alınmasıdır.
Bütün dünya nimetlerini insanın önüne seren, rahmet eden ve çokça bağışlayan Rahman, merhametlilerin en merhametlisi Rahim olan, Maide Suresinin 39. ayetinde “ Sonra kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder ve düzeltirse, bilsin ki şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. “ diyen Yüce Rabbimiz Allah, Ali İmran Suresinin 186. ayetinde de " Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız konusunda yıpranacaksınız. ( İmtihan olunacaksınız ) Sizden önce Kitap verilen kimselerden ve ortak koşan kimselerden bir çok eza, can sıkıcı, sinir bozucu şeyler de işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’ın koruması altına girerseniz, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir. “ diyerek kötülükler karşısında sabrı ve Allah’a ve ayetlerine sığınılmasını, yine Müminun Suresinin 96. ayetinde “ Sen kötülüğü en güzel bir şeyle sav. Ve deki : “ Rabbim ! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. Ve Rabbim ! Onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım. “ ifadeleriyle de şeytanın, kişinin içindeki olumsuz dürtülerin, yönlendirmelerin esiri olmamasını istemektedir. Bunlardan dolayı insanlar, birbirlerini cezalandırmaya kendileri kalkışmamalıdırlar. Peygamberimiz de böyle durumlarda Allah’a ve ayetlerine sığınmış, sinirine, hıncına ve şeytanına hakim olmuştur. Amcası Hamza’yı Uhut Savaşında mızrakla arkasından hile ile dolanarak öldüren, canavar gibi gözlerini ve göğsünden ciğerlerini çıkararak, burnunu ve kulaklarını keserek, intikam almak için yemin etmiş olan Hint ismindeki efendisi kadına götürmüş olan Vahşi ismindeki köleyi dahi bağışlamış, onu kendi eli ile cezalandırmamış, sadece “ Seni görmesem iyi olur ! Ne zaman ki görsem aklıma amcamın yürek parçalayan o son hali gelir. “ demiş, Vahşinin aylarca göz yaşı dökerek içinde bulunduğu pişmanlıklarını, psikolojik sorgulamalarını Allah’ın ayetleriyle baş başa bırakarak, kendisi de bu ayetlere tam bir teslimiyet göstermiştir.
Bugün artık gelişen toplumların sosyal yaşamında, kuralları ve bu kurallara uymadan haddi aşanları daha insancıl müeyyidelerle frenleyecek ve karşılıklandıracak Modern Hukuk kuralları oluşturulmuştur. Hiç kimse eline silah alıp, kendi hükmünü vererek ceza kesmeye, toplum düzenini, barışı, huzuru ve güveni bozmaya kalkışmamalı, sabır ile Allah’a ve Allah’ın ayetleriyle Hukuka yönelmelidir. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !