Soru

Veysel E.   10-05-2019   298
Öncelikle yaptığınız çalışmaları tebrik ederim çok güzel olmuşlar elinize sağlık gözümün açılmasına vesile oldu ve okuduğum zaman dedim ki işte benim en başından beri duymak istediklerim bunlar ama kafama takılan bazı sorular var Kuranda ki had cezalarını merak ediyorum aslında kimlere ne şekilde cezalar uygulanmasını Allah bizlerden istiyor

Yanıtlar

Zeki Çelik.   29-03-2021  

Değerli  Kardeşim !  Allah’ın  selamı,  rahmeti  ve  bereketi  üzerinize  olsun !

Yüce  Rabbimiz  Allah,  oluşturduğu  Evreni,  Kâinatı  ve  Dünya  üzerindeki  bütün  canlı  ve  cansız  varlıkların  yaşamı,  bu  yaşamın  sürekliliği  ve  düzeni   için   Sünnetullah  dediğimiz  kanun,  düstur,  kural,  ilke  ve  bütün  bunların  yerine  getirilmesi  için  de   enerji  ve  enerjiler  arasındaki  değişim  olan  doğa  güçlerini  yaratmıştır. Bütün  bu  yaratılmış  olanların  üzerinde  zerreden  küreye,  maddenin  yapısını  teşkil  eden  atom  ve  atom  altı  parçacıklara  varıncaya  kadar  mükemmel  bir  tasarım,  kodlama,  had,  sınır,  ölçü  bulunmaktadır.  Hiç  bir  parçacık  da  bu  kodlamanın  dışına  çıkmamakta,  haddi  aşmamakta  ve  yaratan  Rabbinin  büyüklüğünü  tesbih  etmekte,  varlığını  ve  büyüklüğünü  ispat  etmektedir.

Her  şeyin  yaratıcısı  olan  Yüce  Rabbimiz  Allah,  fıtri  yapısında  akıl  ile  düşünebilme,  irade  ile  seçebilme  özgürlüğünü  de  bahşederek,  kendisinin  dışındaki  bütün  varlıklardan  üstünlüklü  ve  farklı,  sosyal  bir  varlık  olarak  insanı  da  yaratmıştır.  İnsanlık  tarihi  boyunca  yarattığı  kulları  için  de,  uygun  gördüğü  davranış  ve  yaşam  tarzını  belirlemek,  insanlar  arasında  sevgiyi,  barışı,  huzuru  ve  mutluluğu, iyiyi,  güzeli,  birlikte  yaşamanın  erdemini  sağlamak  için,  zaman  zaman  insanlar  arasından  peygamberler  seçerek  ve  onların  aracılığı  ile  yazılı  emirler,  suhuflar  ve  kitaplarla  öğütler  indirerek  insanları  tevhide,  hakka ,  hukuka,  adalete,  haddi  ve  sınırı  aşmamaya   davet  ettirmiştir.  Leyl  Suresinin  12. ayetinde   Doğruya  ve  güzele  yol  göstermek  sadece  Bizim  üzerimizedir. “  ve  yine  Enam  Suresinin  12. ayetinde “ De  ki  :  “ Göklerde  ve  yerde  olanlar  kim  içindir ? “  De  ki  : “ Allah  içindir. “  Allah,  rahmeti  kendi  zatı  üzerine  yazmıştır. “  ifadelerinde  gördüğümüz  gibi  Yüce  Rabbimiz  Allah,  kendi  üzerine  farz  olarak  kıldığı  rahmet  sıfatıyla,  sınırsız  nimetleri  ve  yaşam  koşulları  ile  hayatı  insanların  hizmetine  sunmuştur. Bunların  sonucunda  da  davetlerine  ve  bu  nimetlere  karşılık  yaşamı  süresince  seçimlerine  bağlı  olarak,  insan  için  dünya  hayatının  sınavını  ve  ardından  da  ahiret  hayatındaki  hesaplaşma  gününden  sonra   haddi  aşmış  olanlara  cehennem  azabını  ve  bunun  yanında  haddi  aşmamış  ve  Allah'ın  ayetlerine  yönelmiş  olanlara  da  cennet  mükâfatını  karşılık  olarak  koymuştur.

Geçen  zamanlar  içerisinde  Allah’ın  elçilerine  ve  indirdiklerine  uyanlar,  haddi  ( sınırı,  ölçüyü  ) aşıp  uymayanlar,  nankörlük  edenler,  dalalete  sapanlar  olmuş,  inkâr  edenler,  Alak  Suresinin  6. ayetinde  “  Kella  innel  insane  leyedga  enrahüstagna  inne  ila  rabbikerrüc’a “  denildiği  gibi  kendisini  güçlü,  yeterli  gördüğü  zaman  tugyanlaşanlar ( haddi  aşanlar )  tagutlaşanlar, firavunlaşanlar,  azgınlaşanlar,  sapkınlığa  düşenler,  insanlara  zulüm  edenler  ortaya  çıkmış  ve  Allah’ın  varlığını,  uyarılarını  unutanlar  olmuş,  ardından  da  günah,  haram,  azap,  suç  ve  ceza  kavramları  ortaya  çıkmıştır.  Bu  nedenle  insanlık  tarihi  boyunca  çok  büyük  kanlı  çatışmaların,  öldürmelerin,  zulüm  ve  işkencelerin,  haklı,  haksız  cezalandırmaların  ardından,  batı  toplumlarında   bugün,  Allah’ın  insanlar  ve  toplumlar  arasındaki  yaşamında  hedeflediği  konsensüsü,  barış  ve  huzur  ortamını  sağlayan,  hak,  hukuk  ve  bu  hukuka  saygı  gösterme  anlayışı  ile  haddin  uygulanabilme  normlarına   oldukça  yakın  bir  yapıya  ulaşılmıştır.  Allah  katında  tek  bir  din  olan  İslam  çerçevesinde  Müslümanlığı  seçmiş  olan  toplumlarda  ise,  Yüce  Rabbimizin  pek  çok  konuda  haddi  aşmayın  öğütlerine,  uyarılarına  rağmen,  hadlerin  uygulanabilmesi  konusu,  savaşlar,  çatışmalar,  ölümler,  yoksulluk,  sömürü,  kadının  dışlanması,  insan  haklarının  ihlali  egemenliğinden  dolayı  maalesef  henüz  bu  normlara,  Kur’anın  hedeflerine  ulaşılamamıştır.

Haddin  bilinmesi,  aşılmaması  ve  bunların  karşılığında  hadde  uyulmasının  sağlanması  için  gereken  müeyyideler,  aslında  birlikte  yaşamak  zorunda  olan  insanların  ve  toplumların  hayatının  bütün  alanlarını  kapsamakta  ve  Yüce  Rabbimizin  bir  uyarı,  hatırlatma,  öğüt  olarak  indirdiği  Kur’anın  neredeyse  tamamını  içine  almaktadır.  Dolayısıyla  siz  de   üzerine  ciltlerle  dini  ve  hukuki  kitaplarının  yazıldığı  çok  kapsamlı  bir  konuya  dikkat  çekmiş  bulunmaktasınız.  Tabii  ki  bu  zeminde  çok  geniş  olarak  bu  konunun  bütün  ayrıntılarına  girmemiz  mümkün  değildir.  Ancak  ben  burada  Yüce  Kitabımızın  bu  konudaki  ele  aldığı  ayrıntılardan  bazılarına  değinerek  sizin  sorunuza   en  asgari  bir  düzeyde  yardımcı  olmaya  çalışacağım.

Yüce  Kitabımız  Kur’anda  pek  çok  konuda  olduğu  gibi  örneğin ;  *  Allah’ın  ayetlerinin  yalanlanması,  Allah’a  ve  elçisine  karşı  gelinmesi   üzerine  haddin  aşılması  Maide  Suresinin  33 – 34.   Yunus  Suresinin  74.  Taha  Suresinin  125 – 127.  ayetlerinde  *  Nefislerine  hakim  olamayıp  saçıp  savuran,  kendi  nefisleri  aleyhine  haddi  aşanlar  İsra  Suresinin  27.  Zümer  Suresinin  53.  Enam  Suresi  145. ayetlerinde.  *  Allah’ın  rızık  olarak  indirdiği  şeylerden  haram  yapmak  suretiyle  haddi  aşmak,  Maide  Suresinin  87.  Yunus  Suresinin  59.  ayetlerinde  *  Cinsel  suçtan,  uygunsuzluktan,  hayasızlıktan,  hırsızlıktan,  haddi  aşmak  Nahl  Suresinin  90.  Maide  Suresinin  38. ayetlerinde  * Namaz  ve  Duadaki  haddi  aşmamayı  Araf  Suresinin  55.  ayetinde  gibi  hatırlatmalar  yapılmakta  ve  Enbiya  Suresinin  7 – 9. ayetlerinde  de  haddi  aşanların  helak  edildiği  belirtilmektedir.  Enam  Suresinin  38. ayetinde  “  Biz  bu  kitapta  hiç  bir  şeyi  eksik  bırakmadık. “  denildiği  gibi, birlikte  barış  içerisinde  yaşamak  zorunda  olan  insanların  ve  toplumların,  hayatın  her  alanındaki  davranışlarında  haddin,  sınırın,  ölçünün  ve  bunların  kurallarının  ve  haddi  aşanlara  karşı  insanlar  tarafından  uygulanacak  müeyyidelerin,  yaptırımların  neler  olabileceği  genel  ifadelerle  ele  alınmış,  fakat  kuralların  ayrıntıları,  sosyal,  ekonomik  ve  kültürel  gelişmelerine  bağlı  olarak  toplumların  kendilerine  bırakılmıştır.  Fakat  Dünya  üzerinde  Müslümanlığın  yayılması  ile  birlikte  ulemanın  Kur’an  ayetlerinin  bazıları  üzerinde  yaptığı  yanlış  yorumlardan  ve  ortaya  çıkartılan  pek  çok  uydurma  hadis  ve  rivayetten  dolayı,  pek  çok  yanlış  uygulama  ve  kuralı  içeren  Şer’i  hükümler  ortaya  çıkarılmıştır.  Kur’anın  ayetlerinin  hilafına  pek  çok  konuda  ve  pek  çok  sayıda  haram  hükmü  oluşturulmuş,  büyük  ve  küçük  günahlar  olarak  günahlar  sınıflandırılmış  ve  sayılara  dökülmüştür. Kur’anın  asıl  vermek  istediği  mesajların  aksine,  kısasa  kısas  kavramı  içerisinde  öldürmeye  karşı  öldürme  hak  görülmüş,  cihat  kavramı  içerisinde  öldürme  de  dahil  her  türlü  haddi  aşma  eylemi  mubah  hale  getirilmiş,  hırsızlık  yapanın  eli  kesilmiş,  zina  yapanların  taşlanmasına  karar  verilmiş,  kendi  görüşlerine  karşı  görüş  beyan  edenler  mürtet  ilan  edilmiş,  katli  vaciptir  denmiş,  ulema  fetvaları  ile  uygulamalar  hayata  geçirilmiştir.

Allah’ın  ayetlerine  ve  öğütlerine  karşı  haddi  aşmanın  sonuçları  zaten  Kur’an  ayetleriyle  çok  ayrıntılı  olarak  ortaya  konulmuştur.  Biz  bir  de  kişilerin  ve  toplumların  birbirine  karşı  hadsizliklerinin  söz  konusu  olabileceği  bazı   konularda  nasıl  davranılması  gerektiğine  Kur’an  ayetlerinin  doğruları  ile  bakmaya  çalışalım. Bunlardan  en  önde  geleni  kısasa  kısas  kavramıdır. Bakara  Suresinin  178.  ayetinde  “ Ey  iman  etmiş  kişiler !  Ölümlü  olaylarda  kısas ;  taraflar  arasında  adil  karşılık  size  farz  kılındı.  Hüre  hür,  köleye  köle,  kadına  kadın.  Ama  her  kim,  ölenin  kardeşi  tarafından  bir  şey  karşılığı  bağışlanırsa,  o  zaman  örfe  uymalı,  ona  güzellikle  ödemelidir.  Bu  Rabbiniz  tarafından  bir  hafifletme  ve  bir  rahmettir.  Artık  kim  haddi ( sınırları )  aşarsa,  artık  acı  veren  azap  onun  içindir. 179  :  Ey  kavrama  yetenekleri  olanlar !  Allah’ın  koruması  altına  girerseniz  diye  bu  adil  karşılık  ilkesinde  sizin  için  hayat  vardır. “  denilmektedir.

Kısas  :  Ceza  Hukukunda  bir  suç  oluşturan ve  haddin  aşılmış  olan  davranışa  karşı  aynıyla  verilecek  ceza,  ölüme  ölüm,  yaralamaya  yaralama,  başkasına  yaptığı  bu  kötülüğün  aynısını  vermek  ve  adil  karşılıktır.  Arapçada  ise  katili  öldürmek,  baştaki  saç  veya  koyunun  yününü  veya  tırnağını   kesmek,  takas  etmek,  izini  sürmek  gibi  çeşitli  anlamlara  gelmektedir.  Ayetin  bize  vermek  istediği  mesajlara  dikkat  edecek  olursak, “  Adil  karşılık  vermek “  ifadesiyle  tarafların  çok  hassas  davranmaları  gereği  söz  konusudur. Bu  nedenle  bu  ifade  ile  çözümün  af  ile  gerçekleşmesi  gerektiğinin  ön  planda  olmasına  da  işaret  edilmektedir. Çünkü  müminlere  cinayet  konusunda  İsra  Suresinin  33.  ayetinde “  Ve  hak  ile  olmadıkça,  Allah’ın  haram  kıldığı  bir  kimseyi  öldürmeyin.  Ve  kim  haksızlık  edilerek  öldürülürse,  Biz  onun  yakınlarına  bir  yetki  vermişizdir.  O  da  öldürmede  aşırı  gitmesin. “  öte  yandan  Furkan  Suresinin  68.  ayetinde  “  Ve  işte  Rahman’ın  kulları,  Allah  ile  başka  bir  ilaha  yalvarmazlar.  Allah’ın  haram  ettiği  canı  öldürmezler.  Ancak  hak  ile  öldürürler. “  ifadeleriyle  Allah  yolunda  savaşmanın  ve  öldürmenin  dışında  diğer  öldürmelerin  uygun  karşılanmayacağı  dile  getirilmektedir.  Ayette  “  Kısasta  hayat  vardır “  ifadesiyle  aslında  adil  karşılık  nedeniyle  birini  öldürmek  isteyen  kimse,  kısas  korkusuyla  bu  işten  vazgeçerse  böylece  her  ikisi  de  hayatta  kalır  denilmekte,  olay  kan  davasına  dönüşmeden  kapanır,  böylece  kısas  ile  taraflardan  bir  çok  insanın  muhtemel  olan  ölümü  engellenmiş  olur. Ayrıca  hak  sahibi,  kısas  yapılacak  kimselerdeki  denksizlik  nedeniyle  af  yoluna  giderek  öldürülecek  kimsenin  hayatının  bağışlanması  ile  de  bir  hayat  daha  kurtulmuş  olur.  Bundan  dolayı  kısas  kavramının  doğru  algılanması  ve  uygulanması,  insanlık  için  bir  nimettir. Aksine  yapılan  uygulamalar  sadece  maktule  değil,  insanlığa  karşı  da  bir  suçtur. Cinayeti  teşvik  etmek  ve  insan  hayatına  değer  vermemek,  pek  çok  cinayete  kapı  aralamak  demektir.

Nisa  Suresinin  92.  ayetinde  de  “  Ve  hata  dışında  bir  müminin,  diğer  bir  mümini  öldürmesi  söz  konusu  değildir.  Ve  kim  bir  mümini  kaza  ile  öldürürse,  mümin  bir  köleyi  özgürlüğe  kavuşturmalı  ve  ölenin  ailesine,  varislerine  teslim  edilecek  bir  diyet  vermelidir.  Ancak  ölenin  ailesinin  bağışlaması  müstesnadır.  Buna  gücü  yetmeyenin  de  Allah  tarafından  tevbesinin  kabulü  için  iki  ay  oruç  tutması  gerekir.  Allah  en  iyi  bilendir,  en  iyi  yasa  koyandır.  93  :  Ve  kim  bir  mümini  kasten  ( bile  bile  isteyerek )  öldürürse,  işte  onun  cezası,  içinde  sürekli  kalmak  üzere  cehennemdir.  Ve  Allah  ona  gazap  etmiş,  onu  dışlamış,  rahmetinden  mahrum  bırakmış  ve  onun  için  çok  büyük  bir  azap  hazırlamıştır. “  denilerek  kaza  ile  veya  bilerek  isteyerek  kasten  vuku  bulabilecek  cinayetlerde  uygulanması  gereken  ilkeler  ortaya  konulmaktadır.  Ölümle  sonuçlanmayan  yaralanmalarda  ise  Maide  Suresinin  45.  ayetinde, “  Ve  Biz  Tevrat’ta  onlara  zata  zat,  göze  göz,  buruna  burun,  kulağa  kulak,  dişe  diş  yazdık.  Yaralara  kısas  vardır.  Bununla  beraber  kim  kısas  hakkını  bağışlarsa,  bu  kendisi  için  kefaret  olur.  Ve  kim  Allah’ın  indirdiği  ile  hükmetmezse,  işte  onlar  kafirlerin  ta  kendileridir. “  ifadeleriyle   kısasın  bir  başka  yönünün  ilkeleri  anlatılmaktadır.

Toplumların  birbiriyle  savaşarak  pek  çok  cana  kıymalarıyla  haddi  aşmaları  konusunda  da   Bakara  Suresinin  190.  ayetinde ;  “  Ve  sizinle  savaşan  kimselerle,  Allah  yolunda  savaşın  ( ölün,  öldürün )  Ve  haddi  ( sınırı )  aşmayın.  Şüphesiz  Allah  sınırı  aşanları  sevmez.  191- 192  :  Ve  onları  nerede  yakalarsanız  öldürün.  Çıkardıkları  yerden  siz  de  onları  çıkarın.  Ve  insanları  dinden  çıkarmak,  ortak  koşmaya  sürüklemek,  öldürmekten  daha  şiddetlidir.  Mescidi  Haram’da onlar  size  savaş  açmadıkça,  siz  de  onlarla  savaşmayın. Onlar  sizinle  savaşırlarsa  siz  de  onlarla  savaşın (  hemen  onları  öldürün.) Eğer  vazgeçerlerse,  artık  bırakın.  Allah  bağışlayıcıdır.  Sevgi  ve  merhamet  kaynağıdır. “  ifadelerinden   anlaşılacağı  gibi,  soygun,  yağma,  talan  ve  çıkar  için  değil,  Müslümanlar  sadece  Allah  yolunda  ve  kendi  hayatlarının  savunması  için  savaşmalılardır. Düşmanın  vazgeçmesi  durumunda  ise  savaşa  son  verilmeli,  Allah’ın  rahmetine  sığınılmalıdır. Bugün  yaşadığımız  dünyada,  Müslüman  görünümündeki  terör  ve  Kur’andaki  bazı  ayetlerin  yanlış  anlaşılmış  mecazi  anlatımları  bahane  edilerek  cihat  kavramı  içerisinde  İslam,  terör  dini  olarak  yansıtılmaya  çalışılmaktadır. Halbuki  Kur’an  ayetlerinde  görüldüğü  gibi  Allah  yolunda  savaşmanın  yanı  sıra,  bizzat  işgal  altında  kalmış  terörün  kurbanı  olmuş,  mazlum  insanlara  yardım  etme  amacına  yönelik  olarak  da  savaşa  izin  verilmektedir. Eğer  ortada  bir  zulüm   ve  haksızlık  varsa,  buna  seyirci   kalanlara  Kur’an  suça  ortak  olma  gözüyle  bakmakta  ve  onları  dilsiz  şeytan  olarak  nitelemektedir.  Kur’an  ve  İslam,  zaten  her  türlü  zulme  ve  haksızlığa   uğrayanların  savunucusudur.  Kur’anın  ve  İslam’ın  düşmanı  zaten  haddi  aşıp  zalim  olanlar,  haksızlık  ve  zulüm  oluşturanlardır. Bu  nedenle  Allah’a  inanmış  olanlar,  asla  zulmün,  haksızlığın,  adaletsizliğin,  öldürmenin  ve  kargaşanın  kaynağı  olmamalıdır. İslam’da  insan  ve  canlı  hayatı  çok  değerlidir.  Kur’anda  bu  değer  pek  çok  ayette  dile  getirilmekte,  insan  hayatının  korunması  için  herkesin,  başkasının  hayatının  kutsallığını  kabul  edip,  onun  korunmasına  yardım  etmesi  gerektiği  uyarıları  yapılmaktadır.  Maide  Suresinin  32. ayetinde  “  İşte  bunun  için  Biz,  İsrail  oğullarına  :  ”  Şüphesiz  her  kim  bir  zat  veya  yeryüzünde  bozgunculuk  karşılığı  olmadan  bir  zatı  öldürürse  artık  bütün  insanları  öldürmüş  gibi  olur.  Kim  de  bir  zatın  yaşamasına  sebep  olursa,  bütün  insanları  yaşatmış  gibi  olur. “  şeklinde  farz  kıldık.  Ve  kesinlikle  elçilerimiz  onlara  kesin  delillerle  geldiler. “  ifadelerinde  olduğu  gibi  haksız  yere  birini  öldüren  kimse,  bütün  insanları  öldürebileceği  görünümünü  veren  bir  canavar  hükmünde  görülmekte,  buna  karşılık,  bir  tek  insanın  hayatının  korunmasına  yardım  eden  kimse,  tüm  insanlığı  yaşatmış  gibi  kabul  edilmektedir.

Bu  ayetin  tefsiri  niteliğinde  olan  ve  yine  Maide  Suresinin  33 . ve  34. ayetlerinde  ise  “ Allah’a  ve  elçisine  karşı  savaşan,  bozgunculuk  yapmaya  teşebbüs  etmiş  olan  ve  yeryüzünde  kargaşa  çıkarmaya  çalışanların  karşılığı ( Siz  onları  yakalayıp  denetim  altına  almazdan  önce  hatalarından  dönenler  hariç ) ancak  öldürülmeleri  veya  asılmaları,  yahut  ayak  ve  ellerinin  çaprazlama  arka  arkaya  kesilmesi,  ya  da  bulundukları  yerden  sürgün  edilmeleridir.  Bu  onlar  için  dünyada  bir  aşağılıktır.  Ahirette  de  onlar  için  büyük  bir  azap  vardır. Artık  iyi  bilin  ki  Allah,  çok  bağışlayan  ve  çok  merhamet  edendir. “  ifadeleriyle  aslında  insanları  dinden  döndürmeye  çalışanlara  verilebilecek  cezaların,  tarihten  de  verilen  örnekle   boyutları  gösterilmeye,  Allah  ve  elçisine  savaş  açarak  insanları  ortak  koşmaya,  Allah’ın  ayetlerini  inkar  etmeye  yöneltmek,  imandan  döndürmek  olarak  ve  bir  insanın  öldürülmesinden  daha  büyük  bir  suç  olduğu  dile  getirilmeye  çalışılmaktadır. Buna  rağmen  ayette  yer  alan  “  el  ve  ayakların  çaprazlama  kesilmesi “  ifadesi  düz  mantıkla  yorumlanarak  İslam’ın  vahşice  bir  din  olduğuna  hükmedilmektedir. Üstelik  ayet  bir  emir  ayeti  değil,  hüküm  verecek  olan  yargıcın  seçenekleri  olarak  sunulmaktadır.  Tarihte  Mısırda  da  suçlardan  bu  gibi  tehditlerle  korkutulmaya  çalışıldığı  da  ayetle  bildirilmektedir,  amma  asıl  anlatılmak  istenen  doğrudan  doğruya  ayak  ve  elin  kesilmesi  değildir.  Bütün  hukukçuların  tarih  boyunca  uygulanan  cezalarla  ilgili  yaptıkları  araştırmalarına  göre  de  ne  Mısırda  Firavun  döneminde,  ne  de  İslam  ülkelerinde  böyle  bir  çaprazlama  ayak  ve  kolların  kesildiği  uygulamasının  olmadığı  belirtilmiştir.

Bu  ayette  ve  Firavun  ile  Musa  kıssasında  anlatılan  Taha  Suresinin  71. ayetinde  yer  alan  “  ayak  ve  ellerin  çaprazlama  arka  arkaya  kesilmesi “  ifadesi  aslında  pek  çok  tefsirci  ve  yorumcu  tarafından  düz  mantıkla  yanlış  olarak  yorumlanmıştır. Kısasa  kısas  olarak  ve  hırsızlık  yapan  birine  verilen  bir  ceza  olarak  düşünülmüştür.  Aslında  bu   ifade  bir  deyimdir. Bizde  de  “  elim  ayağım  kesildi “  gücüm  takatim  kalmadı, hiçbir  şey  yapacak  halde  değilim  anlamına  benzemektedir. Fakat  asıl  yanlış  anlamalar  ayetin  orijinalindeki  “ Mihilafi “  sözcüğünün  ilk  orijinal  Kur’an  Mushafın’daki  ( mim )  harfinin  uzatma  boşluğunun  üzerine  Peygamberimizin  döneminden  yetmiş  yıl  sonra  yeni  yazılan  kitaplarda  yanlışlıkla  nokta  konulup “ nun “  harfinin  oluşturulması  ve  sözcüğün “ Minhilafin “ şekline  getirilmesi  üzerine,  anlamının  değişmesinden  kaynaklanmaktadır. Peygamberimizin  vahyin  gelmesi  ile  yazdırdığı  ayetlerde  ve  bu  sözcüğün  harflerinin  noktasız  olmasından  dolayı  orijinal  anlamı  ise,   “  El  ve  ayakların  karşılıklı  çaprazlama  kesilmesi  “  değil,  sözleşmenin  kesilmesi, feshedilmesi  ( artık  o  haklardan  istifade  ettirilmemesi, söz  verilen  imtiyazlardan  ve  vatandaşlık  haklarından  mahrum  edilmesi, )  demektir. Belki  de  hapsedilip  özgürlüğünün  elinden  alınmasıdır.

Bütün  dünya  nimetlerini  insanın  önüne  seren,  rahmet  eden  ve  çokça  bağışlayan  Rahman,  merhametlilerin  en  merhametlisi  Rahim  olan,  Maide  Suresinin  39.  ayetinde “  Sonra  kim  yaptığı  haksızlıktan  sonra  tevbe  eder  ve  düzeltirse,  bilsin  ki  şüphesiz  Allah,  onun  tevbesini  kabul  eder. “ diyen  Yüce  Rabbimiz  Allah,  Ali  İmran  Suresinin  186. ayetinde  de  "  Hiç  kuşkusuz  siz,  mallarınız  ve  canlarınız  konusunda  yıpranacaksınız. ( İmtihan  olunacaksınız ) Sizden  önce  Kitap  verilen  kimselerden  ve  ortak  koşan  kimselerden  bir  çok  eza,  can  sıkıcı,  sinir  bozucu  şeyler  de  işiteceksiniz.  Eğer  sabreder  ve  Allah’ın  koruması  altına  girerseniz,  şüphesiz  işte  bu  azmi  gerektiren  işlerdendir. “  diyerek  kötülükler  karşısında  sabrı  ve  Allah’a  ve   ayetlerine  sığınılmasını,  yine  Müminun  Suresinin  96. ayetinde  “ Sen  kötülüğü  en  güzel  bir  şeyle  sav.  Ve  deki  :  “  Rabbim !  Şeytanların  kışkırtmalarından  Sana  sığınırım.  Ve  Rabbim !  Onların  yanımda  bulunmalarından  da  Sana  sığınırım. “  ifadeleriyle  de  şeytanın,  kişinin  içindeki  olumsuz  dürtülerin,  yönlendirmelerin  esiri  olmamasını  istemektedir.  Bunlardan  dolayı  insanlar,  birbirlerini  cezalandırmaya  kendileri  kalkışmamalıdırlar. Peygamberimiz  de  böyle  durumlarda  Allah’a  ve  ayetlerine  sığınmış,  sinirine,  hıncına  ve  şeytanına  hakim  olmuştur.  Amcası  Hamza’yı  Uhut  Savaşında  mızrakla  arkasından  hile  ile  dolanarak  öldüren,  canavar  gibi  gözlerini  ve  göğsünden  ciğerlerini  çıkararak,  burnunu  ve  kulaklarını  keserek,  intikam  almak  için  yemin  etmiş  olan  Hint  ismindeki  efendisi  kadına  götürmüş  olan  Vahşi  ismindeki  köleyi  dahi  bağışlamış,  onu  kendi  eli  ile  cezalandırmamış,  sadece  “  Seni  görmesem  iyi  olur !  Ne  zaman  ki  görsem  aklıma  amcamın  yürek  parçalayan  o  son  hali  gelir. “  demiş,  Vahşinin  aylarca  göz  yaşı  dökerek  içinde  bulunduğu  pişmanlıklarını,  psikolojik  sorgulamalarını  Allah’ın  ayetleriyle  baş  başa  bırakarak, kendisi  de  bu  ayetlere  tam  bir  teslimiyet  göstermiştir.

Bugün  artık  gelişen  toplumların  sosyal  yaşamında,  kuralları  ve  bu  kurallara  uymadan  haddi  aşanları  daha  insancıl  müeyyidelerle  frenleyecek  ve  karşılıklandıracak  Modern  Hukuk  kuralları  oluşturulmuştur.  Hiç  kimse  eline  silah  alıp,  kendi  hükmünü  vererek  ceza  kesmeye,  toplum  düzenini,  barışı,  huzuru  ve  güveni  bozmaya  kalkışmamalı,  sabır  ile  Allah’a  ve  Allah’ın  ayetleriyle  Hukuka  yönelmelidir. Allah’ın  selamı,  rahmeti,  bereketi  ve  Kur’anın  doğruları  sizinle  olsun !

 

Bir Yanıt Yaz

DİĞER BAŞLIKLAR

ETİKETLER

Takip Et