Hocam merhaba Çorlu'dan selamlar Hocam tahminim üzere herhalde size en çok soru Namazdan geliyordur? Gelenek dini herşeyi özünden uzaklaştırdığı gibi namaz konusunda da yığınla tahrifat yapmış.. SALATın namaz olmadığını daha geniş bir kavram hatta ve hatta dinin en önemli mesajı olduğunu sizlerin gayretleriyle öğrendik. Ancak taktir edersiniz ki gelenek dininin yüzlerce yıllık öğretileri adeta üstümuze bombardıman edildiği için bazı şeylerin kabulü yerleşmesi veya resetlenerek yeni baştan kurulması bireyi hayli zorlayan bir mesele... Farsça kökenli olup dilimize yerleşen namaz Kuran'da tazarru ve dua olarak ele alınıyor ve ibadet değil nüsuk olarak geçiyor. Hocam geleyim sorularima: Gelenek dini en ince ayrıntısına kadar bir namaz ilmihal bilgisi oluşturdu. İki ayak arası dört parmağı geçmeyecek vb (Hakkın huzurunda bunun ne mantığı varsa artık) pek çok ayrıntı var gelenekte.. Peki ben vahye Kur'an'a göre davranacaksam Namaz olarak bilinen ama aslen dua olan bu nüsuku nasıl yapicam? Vakti var mı? Klasik namazdaki tekbir kıyam kıraat rükû secde kafe i ahirede son oturuş şeklindeki şematik hareketlere mi bağlı kalacam ? Yoksa dünya ile tüm alakami keserek gönüllü olarak gündüz veya gece uygun gördüğüm vakit bie köşede rabbimle baş başa kalma şuuruyla ona zilletimi bedenen ve kalben ve de dille göstererek onu överek onun büyüklüğünü kendi acizligiimi vurgulayarak ve taleplerimi sıralayarak dua mi edecem? Ve bu kendi zillet zincirimi oluşturup tazarrulu dua etmem farz mı? Ellerinizden öperim teşekkür ederim
Zeki Çelik.
09-04-2024
Değerli Kardeşim ! Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun !
Siz sorunuza başlarken zaten gerek Salat kavramı ve gerekse de Namaz konusunu, oldukça ayrıntısı ile ve gereği gibi de analiz etmişsiniz. Aslında adeta kendi cevabınızı da vermişsiniz. Ancak soru olarak değindiğiniz bazı ayrıntılar için, sitemizde yer alan “ Kur’ana Göre Namaz Nedir ? “ “ Namaz Allah’la Konuşmaktır. “ “ Namazımı Nasıl Kılabilirim ? “ başlıklı makalelerimizi tekrar tekrar ve gerekli ayrıntıları da özellikle not alarak, altını çizerek okumanızı önerebiliriz. Zira kalıcı öğrenmeler ancak tekrarlarla sağlanabilir ve bilgiler bu yolla pekiştirilebilir. Bazı değindiğiniz ayrıntılara da ana hatlarıyla biz değinmeye çalışalım.
Namaz, kişinin huşu ve hudu ile yerine getirebileceği, beden dili ile yaptıklarının yanında asıl olarak zihni ve bütün benliği ile yapması gereken bir ibadet şeklidir. Namazın esası, insanın içinden geldiği gibi, öz yakarışlarını kendi diliyle Yaratıcıya arz etmesidir, Ruhu ise Allah’a karşı bağlılık ve samimiyettir. O ruhu yakalayıp yakalayamamak da Allah ile kul arasındadır. Mümin Sûresinin 60. ayetinde “ Ve sizin Rabbiniz “ Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim . “ ifadesinde belirtildiği gibi, Namaz kulu Allah’ a dua etmeye, yakarmaya sevk ederken aynı zamanda Allah’ ı zikretmek / anmak, O’na yönelerek yakınlaşmaktır. Namazla birlikte kul, gönlünü Rabbine açar, O’na seslenir, O’nunla manevi olarak konuşur. Zira Allah her an bizimledir. Her şeyi işiten, en iyi gören Semi ve Basir olandır. Sonsuz merhamet sahibi Rahim olandır. Çok bağışlayan esirgeyen Tevvab olandır, karşılıksız nimetle mühlet veren Vehhab olandır.
Allah’ a ifrata kaçmadan yönelmenin en güzel ifadesi olan Namazın, aslında ana rüknü ;
* Onlar namazda huşu içindedirler. ( Müminun 2 ) * İnanan için hala vakti gelmedi mi ? ki kalpleri ürpersin. ( Hadid 16 ) * Onlar öyle insanlardır ki Allah anıldığında kalpleri titrer, sabrederler, namazı gözetirler, ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler. ( Hac 35 )
Ayetlerinde görüldüğü gibi, kişinin Yaratanın huzurunda, O’na bütün benliği, içtenliği, sabrı ve yüreğinin ürpermesi ile yönelmesi, doğrudan hitap etmesi, duygu ve isteklerini bizzat kendisinin dile getirmesidir.
Her Müslüman’ın, Namaz ritüeli esnasında Allah’a en yakın olduğu bir anda, en çok dikkat etmesi gereken şey, ağzından çıkanı kulağının duyması, namazın başından itibaren sonuna kadar ne dediğinin bilinmesidir. Aksi halde bu tutum insanı küfre, Allah’a ortak koşmaya ve Kur’an ayetlerini inkâr sorumluluğuna götürür. Uğraşları da boşa gider. Bu nedenle aslında Namazda bedenen yerine getirilen ve sizin de değindiğiniz tekbir, kıyam, rükû, secde, kade oturuşlarının her birinin şekli ve fiziki hareketlerle yansımasından ziyade, zihinde yer etmiş olması ve o anda hatırlanarak düşünülmesi gereken anlamları bulunmaktadır. ( Bu anlamların ne olduğunu “ Namazımı Nasıl Kılabilirim “ başlıklı makalemizde de bulabilirsiniz. )
Her ne kadar kanıksandığı gibi 2 veya 4 rekât olarak kılınıyor ise de aslında Kur’anda doğrudan doğruya namaz şu kadar rekâttır diye bir hüküm ve ayrıntı ve bunun yanı sıra, gece, gündüz, öğle akşam vakit sınırlaması da yoktur. Çünkü Rabbimiz Hayyu ve Kayyum olandır, O’nu uyuklama tutmaz, O her zaman hazır ve nazır olandır ve bize de şah damarımızdan daha yakındır. Üstelik de Müslümanlar Mecusi değildirler ki güneşe tapsınlar, güneşe göre ibadetlerini ayarlasınlar. Niyazda bulunan kişiler hangi vakitte olursa olsun, o andaki psikolojik durumlarına göre tekbirden oturuşa ve selama kadar hudu, huşû, tazarru ile ve şekilciliğe düşmemek, bütün dünya işlerini ve yaşamı bırakıp ifrata kaçmamak şartıyla istedikleri kadar bir süre namazlarını / dualarını uzatabilirler, hazır ve istekli oldukları zamanda gece de olsa, gündüz de olsa her zaman Namaz ile Allah’a yönelebilirler.
Allah'a has kılınmış Hakk Dinin ve İbadetin temelini, şekli bir dış görünüşten ziyade, her türlü riyadan, gösterişten uzak, vakar / ağırbaşlılık ve mütevazilik içerisinde, bütün özbenlikle kalpte yerleşmiş, sorgulama ve tahkik ile ulaşılmış, hayata ve davranışlara yansıtılmış gerçek bir iman oluşturur. Bu da ancak akıl ile, okuma, bilgi sahibi olma, tahkik etme ve sorgulama sonucu Allah’ın, Peygamberin, Kitabın yeterince tanınabilmesiyle oluşabilir. Bir çok ayette değinildiği gibi Kehf Sûresinin 103 - 104. ayetlerinde de " De ki : " Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi ? Onlar yapay olarak güzellik ürettiklerini sanırken, dünyadaki çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir. " ifadelerinde gördüğümüz gibi akılla elde edilmiş gerçek bir iman yoksa Kur’an ayetlerine göre bütün ameller, ibadetler boşa gider. Dolayısıyla iman bütün amellerden önce gelir.
Bugün Camilerde, evlerde gece gündüz kılınan namazlarla, oysa iki namaz arasındaki yaşanan hayatlara baktığımız zaman, güzel ahlâk, huzur, mutluluk, adalet, barış ve insanlık, toplumsal refah ve kalkınma adına kazanımların iyi bir seviyede olduğu söylenemez. Bu çerçevede aslında dinin ve Kur'anın temelinde ve peygamberimize ilk vahiyde " ikra " sözcüğüyle emredilenin Namaz değil de Kur'anı anlayarak okumak, Allah'ın vahyine çağırmak ve öğrenerek öğretmek olduğu görülür.
Okuma tembeli olup yeterli bilgi sahibi olamamış, Kur'an cahili kalmış kişilerin imanı, yetersiz ve taklidi imandan öteye geçmez. Bilgi sahibi olmayanlar, neye inanacağını bilemez, akledemez, düşünemez ve tefekkür edemez. Kendi aklını kullanarak, araştırarak, tahkik ederek, gerekli bilgi ile gerçek imana sahip olan kişiye de Mümin denir. Kur'anın İslam’ına dahil olmak ise, gerçek ve tahkiki bir iman ile bulunduğu her ortam içerisinde bütün olumsuzlukları, negatiflikleri uzaklaştırıp, adaleti, barışı, huzuru, sağlamlaştırmak, imanı her türlü güzele, doğruya yönelmiş amelle birleştirerek sürekli bir ibadet şuuru içinde olmakla ancak mümkün olabilir.
Yüce Rabbimiz Allah, iman etmeyi mutlaka bir fiille beraber zikreder. Müminun Sûresinin 1 - 11. ayetlerinde " Kesinlikle inananlar zafer kazandılar. Onlar salatlarında / Dine arka çıkma, destekleşme, dayanışma, paylaşma ve yardımlaşmada gösterişsiz samimi olan kimselerdir. Ve onlar boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir. Ve onlar zekâtı veren kimselerdir. Ve onlar iffetlerini koruyan kimselerdir. Ve onlar emanetlerine ve antlaşmalarına riayet edenlerdir. Ve onlar salatlarını / Sosyal yardım ve dayanışma kurumlarına destek olan, koruyan kimselerdir. İşte onlar içinde temelli kalacakları Firdevs cennetinin son sahipleridir. " ifadeleriyle belirtildiği gibi Kur'anın tanımladığı müminler, / Gerçekten İman ettiğini söyleyen kişiler, inanmış olmanın yanı sıra sürekli bir amel, aksiyon ve güzel şeyleri üretme halindedir. Necm Sûresinin 39. ayetinde “ Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka bir şey yoktur. “ denilerek belirtildiği gibi, Dinimizde miskinlik, uyuşukluk yoktur, toplum için üretim, alın teri ve çaba vardır.
İbadet, Kur’an içerisinde Allah tarafından kullarına bildirilmiş görevlerini, kayıtsız şartsız yerine getirmeleri gereken bir talimatnamedir. Bu nedenle İbadet, halk arasında yaygınlaştığı gibi sadece namaz kılmak, oruç tutmak, Hacc ve Umre gibi dış görünümlü ve kişinin kendisi ile doğrudan ilgisi olan üç beş ameli yapmaktan ibaret değildir. Üstelik de Kur’anda bu ibadet şekillerinin hiç birisinin yerine getirilmemesi durumunda cezai bir müeyyide yoktur. Ancak bu araçları kullanarak, ibadetlerin yapılması da, insanı kirinden temizler, Allah’a yöneltir ve sakınmaya / takvaya yaklaştırdığı için de hasene sevabı kazandırır. İşim rast gitti değinildiği gibi, kendisi için İyilik vesilelerinin önüne çıkmasını sağlar. Bu nedenle nüsûk olan bu tür yönelmeler de Allah’a yapılan ibadetlerin en temizi, riyasızı, kusursuzu, en samimisi olarak yerine getirilmeye çalışılmalıdır. Zira ibadet sözcüğü kapsamında bu tür ibadetler, Kur’anda birçok ayette özellikle nüsük, menasik kavramları kullanılıp önemsenerek yer almaktadır. Allah’ın selamı, rahmeti ve Kur’anın doğruları sizinle olsun !....